10 Mart 2021 Çarşamba

Deli Ahmet

Cenaze arabası avlu kapısında durdu, dedemi  bıraktı. Bir kaç gün önce çok kar yağmış, ağaçların dallarını kırmıştı, yerlerde zeytin, hurma, çınar dalları... Dedem çok üşürdü,kat kat giyinirdi, sıcak yaz günlerinde bile yün içliklerini hiç çıkarmaz, kışları meşe odunları ile ısınan evine giren herkes buram buram terlerken dedem üşüyen ellerine   yün  eldiven geçirir evin içinde eldiven  ile otururdu.  Karla kaplı avluya hayattaki masayı çıkardılar, bu masanın üzerine ananem ve Alev''in de konulduğunu hatırlıyorum . Hoca geldi,  karlı avlusunda masa üzerindeki dedeme  dua edildi, helallik istendi sonra kırmızı kamyonunun kasasına koydular. İlk kez dedem kamyonunun kasasında yolculuk ediyordu,   cenaze için gelebilen bir kaç akrabası ve köylüleri de dedemin yanına  kasaya atladılar.  Herkes camiye mezarlığa gitti, avluda bir ben bir masa kaldı.  
Avlunun kapısını kapatırken  Deli Ahmet'i gördüm.  Sopasını kucaklamış kamyona yetişmek için koşuyordu.  Beni görünce durdu.
Deli Ahmet, bizim köyün delisi ama tüm çevre köyler ve kasaba onu tanır.  Saçları kazılı, sakalları beyazlamış, benden bir kaç yaş  büyük olduğunu biliyorum. Komşumuz Nimet ablanın dört kızından sonra   biricik oğluydu. Nimet abla, Ahmet'i  dışarı salmaz, kocaman  bahçelerinde   ablaları ile  oynardı. Ön bahçede arka bahçede, avluda meyve bahçelerinde, Ahmet tertemiz kıyafetleri ile hep taranmış saçları ile koştururdu.   Sonra ablaları evlendi gitti,  annesi öldü,  Ahmet yalnız kaldı, bahçelerinden  dışarı çıktı.
 Sadece yaz tatilinde bir kaç haftalığına geldiğim köyde  artık Ahmet'i  görmüyordum, Ahmet'in kendini yollara vurduğunu duyuyordum. Evinin bir odası renkli minderler ile doluymuş, açık kapılardan içeri girip  gördüğü  renkli minderleri alıyormuş. Minderi kaybolan köylü Ahmet'in evine geliyor, kendi minderini alıp gidiyor, olay büyümüyormuş.  Kasabaya gittiğinde ise  sergilerdeki iplere askılara asılmış renkli şalvarları, yazmaları alıyor, sırtlanıp evine getiriyormuş, esnaflar Ahmet'i görünce kovalıyorlarmış.
Şimdi mezarlığa dadandı diyordu köylü, mezarların üstündeki çiçekleri yoluyormuş , bir mezardan  söküp başka bir mezara dikiyormuş. Minderlerinin aşırılmasına pek oralı olmayan  köylü bu mezar işine   içerlenmiş çok tepkileniyordu. 
Avlu kapısına , yanıma yaklaştı. 
Deli  Ahmet ile baş başayım, uzaktan beri görmüşlüğüm bile   çocukluğumda kalmıştı , ilk kez bu kadar yakınım.  
Önce bir kaç kez  bababa diyor, sonra anlaşılır bir cümle kuruyor  yine bababalıyordu.                             Babababa... Emire yengeme ne çok benziyorsun.... babababa...
 Annemin köyünde  kimseleri tanımam köylü de beni tanımaz, sen kimlerdensin diye sorduklarında, annemin, dedemin  adını veririm öyle tanırlar,  sopası,  ağzından köpük çıkarışı, bababalaması olmasa Ahmet'i de tanımazdım ama o beni tanımış, ananeme benzetmişti. Ananemin torunları içinde kendisine hiç benzemeyen torunuydum, deli benzetmesiydi işte.
 Sopasını  bağrına basıp sıkıca sarıldı, başını yana yatırdı, şefkatle  bakarak,
babababa  Emire yengem  öldü, ananen öldü ,  çok ağladın mı , dedi. 
Hayır dedim, dedem öldü.  
Sopasını,  bebeğini sallar gibi kucağında sallayarak başı eğik ,kocaman şefkatli gözlerini gözlerime dikti;
bababababa , yanlışsın, Dursun emmi öleli çok oldu, emire yengem şimdi öldü dedi.
Hiç bir şey diyemedim. 
Böyle bakan biri yanlış bir şey söyleyemez, ben yanlışım. Dedem yıllar önce kendini  öldürmüştü, ananemi yaşatıyordu. Doğruyu söylemişti.  
Gözlerine bakamıyorum,  bu şekil bakan bir canlı ile hiç karşılaşmamışım. Şefkatle bakarken gözleri ne çok şey söylüyor; doğru olmadığımı,  göründüğüm gibi olmadığımı.. 

Her şeyi yanlış anlamışım, hiç bir şey anlamamışım, her gün gördüğüm yüzümü bile yanlış tanımışım. 
 Yanlış ile doğru bir arada olabilir mi... Yanlış olan benim, karanlık içinde olan benim. Doğru nasıl bir şey ki, benim gibi yanlışlara hiç gözükmez, bilinmez...Karanlığımı öldürsem avluda karlar üzerinde bekleyen masaya yatırsam, doğru bana da görünür müydü...
Ben masaya bakarken ,Ahmet yanımdan ayrılmış, mezarlığa doğru koşmaya başlamıştı. 
 

27 Şubat 2021 Cumartesi

dedemi yolcu ederken

19 Şubat 2021 Cuma günü dedem kalp krizi geçirmiş. Yoğun bakıma alınırken bilinci yerindeymiş, kızım gelmeden beni gömmeyin demiş.. 20 Şubat 2021 Cumartesi sabahı dedem ölmüş. Aynı gün içerisinde  dedemi defnetmek  istemişler.  Annem başka bir şehirde ben başka şehirde dedem başka bir şehirde ,  dışarı çıkmak için izin belgesi almalıyım. Oğlumun da  yardımı ile dört bi taraftan başvuru yapıyoruz ama geri dönüşü bekleyecek vaktimiz yok, telefondan daha hızlı olur zannediyoruz. . Dakikalarca müzik dinledikten sonra ilgili kişi cenazeye katılamayacağımı söylüyor, dedemin birinci derece akrabası değilmişim, birinci derece akrabası kızını yani annemi almak için izin istiyorum , izin vermiyorlar, dışarı çıkarsanız ceza yerseniz diye üst üste uyarılıyorum. İki saat uzaklıktaki annemi kuralına göre nasıl yanıma getirebilirim diye  araştırırken kapım çalıyor, babam annemi getirmiş. Annem  yanımda,  artık kolay izin alabileceğimi düşünerek, ölüm belgesini de ekleyerek , yola çıkma iznine başvuruyorum,  onaylanmadı diye  annemin telefonuna mesaj geliyor, ölüm belgesi okunaklı değilmiş.
Belgeyi yakından kocamanlaştırarak çekip yolluyorum, annem adına tekrar izin istiyorum, geri dönüş çabuk oluyor, onaylanmadı.
Vakit ikindiye yaklaşırken  annemi köyden arıyorlar, cenazeyi bir gün bekleteceklerini söylüyorlar.
Vaktin ikindiye nasıl geldiğini farkında değildik. Hepimiz izin almak için uğraşıyorduk. 
Ceza yememek için değildi uğraşımız, kuralına uymak içindi, başkasını  bilmediğimizdendi.
Oğlum, bizden habersiz babam için de  izin başvurusu yapmış, ( haberim olsa saçmalama oğlum derdim)  kızına torununa izin yok o zaman damadı için başvuru yapayım demiş. Babamın yanında refakatçi olarak annemi ve beni göstermiş. Babamın telefonuna mesaj geliyor, izin başvurunuz onaylanmıştır. 
Dedemi son yolculuğuna uğurlamak için annem ve babamla yola çıktık. Annem  arka koltukta sessiz ağlıyor, babam, her an durdurulup sorgulanmaya hazır halde telefonunun ekranında onay yazısını açık tutmaya çalışıyor. Bozkırın karanlık yollarında ilerliyoruz. 
Araba farının  gösterdiği kadar aydınlığımız. İlerideki koyu karanlıkta dedemi görüyorum.
Hayat bir  karanlıktan başka karanlığa doğru yolculuk derdi , yalnızlığı onun kadar arkadaş edinmiş  bir insan daha var mıydı?
 
Dedemin adı Dursun'du,  varlıklı bir ailenin tek çocuğuydu,  adını uzun ömürlü olsun diye koymuşlardı. Doksan beş yıl yaşadı. İstediği her şeye sahip olabilmiş bir çocukluk ve gençlik geçirdi. 
 Köyde yaşayan ailesi gibi köy işleri ile  uğraşmak istememiş. Kamyonu olsun istemiş, sıfır bir commer almışlar.  Yepyeni kamyonunu ilk bindiği gün   uçurum deresinde devirmiş, parçası bulunamamış kamyonun.  Adı Dursun'du,  sağ kurtulmuş dedem, derenin adı " commer deresi " olmuş.  Yeni bir kamyon daha almış, kırmızı bir fordmuş bu seferki. Dedem forduna biner başka coğrafyalara gidermiş. 
 Çocukluğumda , evin avlusunda kırmızı kamyonu gördüğümde herkes bir yana koşardı,  fırın yakılır , banyo kazanı yakılırdı, sofralar hazırlanırdı.  Dursun dedem ,dururdu,  çayına şekeri başkası atar, başkası  karıştırırdı.    Yeşil çerçeveli dev  ayna,   hayatın ortasına kurulur,   karşısında dedem dururdu, saçları bıyıkları boyanırdı. Çocukluğunda annesi her gün yağ ve  bal  yedirdiğinden  sofrada yağ ile bal görmeye tahammül edemezdi, tiksinmişti. Zayıftı, çok üşürdü, nazlıydı, alıngandı, kızardı, küserdi, alıp başını giderdi,
 ananem öldükten sonra değişti.  Artık hiç kimsenin kalmadığı kocaman evde bir başına yaşamaya başladı. Babası , ermeni ustalara yaptırmıştı , her odasında ahşap kapılı gömme banyosu ile  ocağı(şömine) olan bu evde tek başınalık ürkütücüydü. 
.Köylü ağzını açıp niye evlenmez, neden bir yardımcı tutmaz  diye soramadı.  Köylü  her cuma  kırmızı kamyonu köy mezarlığında görmeye alıştı.   Karısının yanında mezarını yaptırdı mezar tahtalarını boyuna göre biçtirdi. 
Tabakların kaşıkların yerini öğrendi, tuzluk ile şekerliği öğrendi, ocağı  yakmayı, temiz çarşafların konsolun hangi gözünde olduğunu  öğrendi. Kuzineyi, kileri, yüklüğü, ambarı bildi,  tavuklarının köpeğin, ineğin ne yediğini bildi. Küçük  çıkınlarda saklanmış çiçek tohumlarını bildi,  top  kadifeleri , pembe sümbülleri, nergisleri, menekşeleri öğrendi. çayına şekerini  kendi katıp  karıştırmayı bildi. 
21 yıl boyunca tek başına  yaşadı.  

 Geçen ay onu son gördüğüm günde , annem ve ben  köydeydik, tedirgin tedirgin saate bakıyordum, hafta içiydi,  65 yaş için sokağa çıkma yasağı saat birde başlıyor diye annem ziyaretini uzatmasın istiyordum. 

Dedem,  ananemin şalına sarınmış  Zeki Müren dinliyordu,  anneme dün  gördüğü rüyasını anlatıyordu;   Emire yanımda yatıyordu gerçek mi rüya mı diye ikircikli oldum, dışarıda yağmur yağıyordu,  koşarak bahçeye çıktı, ben de peşinden koştum,  yağmur durdu ebem kuşağı çıktı,  el çırpmaya başladım, Emire oynamaya başladı. 

Rüyaya kulak misafiri olmuş  gülüvermiştim, gök kuşağı altında dedemin el çırpması , ananemin oynaması komik gelmişti.  Ha bire anneme saati gösteriyordum, bire yanaşıyordu, kalkmalıydık.

O sırada zeki müren,  "koklasam saçlarını fecre kadar"'ı söylüyordu. Dedem sustu, şarkıyı içine çekti,  başını pencereye  çevirdi, uzaklara doğru bakmaya başladı. 





..

13 Şubat 2021 Cumartesi

Kiraz yaprağı sarması

 Kiraz mevsimini bekliyorum. Çırılçıplak ağaçlarımın baloya gider gibi kostüm   giyinmesine çok az kaldı. Buraya koyabileceğim bir fotoğrafları  bile yok, ağaçların  çiçekli haline dair,  daha önce hiç şahit olamadığım bu anı, heyecan ile bekliyorum.

Kiraz denilince ilk aklınıza gelen şey nedir?

Kiraz denilince ilk aklıma gelen şey, "kiraz yaprağı sarması" dır. 

Hayatımda bir kez yediğim ve tadını kutsal bir hazine gibi belleğimde sakladığım kiraz yaprağı sarması...

Çocukluğumun bir bölümü Malatya'da geçti.  Şehir merkezinde, kayısı ağaçları ile dolu bahçeli evlerin olduğu bir mahallede yaşadım.  Yaz gelince sofralar kurulurdu bahçelerde, sokaklarda oynayan biz  çocuklar  her sofraya davet edilirdik. Malatya'nın bahçelerinde yediğim yemeklerin hepsinin ana malzemesi bulgurdu; gırık, sıkma köfte, pirpirim çorbası ve kiraz yaprağı sarması. 

Kayısı çekirdekleri ile dolu bir bahçede her gün çekirdek kıran bir teyze,  pembe beyaz sarmaşık güller ile çevrili bir köşesine  sofra kurmuş, bizi de çağırmış. Kocaman bir  tepside koyu bir ayranın üzerinde kavrulmuş soğanlar,  içinde ise küçücük sarmalar.  Bu hiç bilmediğim yemeğe kaşık çaldığımda, sıcacık ayranın  , ekşimsi yaprağın,  yarma bulguru ile birleşmesinden gelen tat( yutkunmaktan yazamıyorum:)  hayatım boyunca böyle güzel yemek yiyemeyeceğimi bilemiyordum. 

 Malatya hala otuz yıl öncesi gibi aynı mı, şehir merkezinde  hala  bahçeler kaldı mı,  sofralar kurulup  sokakta oynayan çocuklar davet ediliyor mu, sarmaşık gülleri  aynı mı kokuyor,  bilemiyorum.  Bir daha hiç Malatya'ya gidemedim ama  yıllarca hep bu güzel bahçeleri  ve ev sahiplerini hatırlayıp mutlu oldum. Kayısı çekirdekleri kırarak geçimini sağlayan Malatyalı teyze , yıllar önce tüm çocuklar ile beraber yedirdiğin yemek bana umut oldu. 

Kirazlar ilk yapraklarını verdiğinde kiraz yaprağında sarma yapacağım, Malatyalıların yaptığı gibi bu körpe yaprakları ipe dizip kurutacağım. (Pirpirimi de ( semizotu) kuruturlardı ve bu kurumuş yaprakların tadı tazesinden daha aromalı olurdu). 

Sevgili kiraz ağaçlarım, artık üzülmüyorum neden bunca çok kiraz ağacım var diye. Verdiğin tüm nimetleri değerlendirmek için bekliyorum, yaprağını, meyveni, çekirdeğini, sapını... 




6 Şubat 2021 Cumartesi

Aile albümü


75 yaşa aşılama yapılacağını duyunca köyü kapatıp  annem ile babamı Ankara'ya götürdük. Aşı günü gelinceye kadar anne evinde hep yapageldiğimiz şeyi,  albümleri karıştırmaya giriştik.
En eski albümümüzü yıllardır elime almaya korkarım, küçükken bu albüme çok zarar vermişliğim varmış, parçalamış buruşturmuş karalamışım. 
Annem  çocukluğundan beri akrabalarına , tanışlarına ait , eline geçen her fotoğrafı muhafaza etmek için büyük bir çaba vermiş. 
Albümün fotoğrafları 19. yüzyıldan başlıyor.  Annemin nineleri, ninelerinin  kardeş çocukları, büyük büyük dedelerin askerlikleri , annemin teyzelerinin düğün fotoğrafları...
Bu kim diye parmağımı koyduğum siyah beyaz bir silüte aldığım cevaplara, eskisi gibi  kayıtsız değilim, şaşırıyorum. 
Aile albümümüzde yıllardır baktığım insanların çoğu aileden değil.


 Köyümüzdeki evlere benzemeyen bir ev,  beyaz güller ile dolu bir vazo ardında birbirine sarılmış gülen bir çift . Çocukluğumda bu iki mutlu insana baktıkça beyaz güllerin kokusunu duyardım.  Dün akşam bu fotoğrafın  dedemizin ilkokul öğretmeninin kız kardeşi ile kocasına ait olduğunu  öğreniyorum. Annem albümü açtıkça hepsine rahmet diliyor arkalarından dualar ediyordu.  1930'lu yıllarda bir  köy öğretmeninin  kız kardeşi ile kız kardeşinin kocasının fotoğrafı  dedemin eline nasıl geçti?  95 yaşındaki dedemi ziyarete gittiğimde sormalıyım. 
 Sıra sıra yapıştırılmış vesikalık fotoğraflar, omuzlarından yukarısı ile kimisi utangaç kimisi tedirgin kimi de ciddi ciddi albümü açan kişilere bakıyorlar. 
Kulağında kocaman halka küpeleri ile Afrikalı  bir kadın vesikasının babamın üniversiteden arkadaşının annesine ait olduğunu öğreniyorum. Fotoğrafı babama götürüyorum, neden arkadaşının annesinin vesikalığını almış ve saklamış diye. Eline aldığı fotoğraf ile babamın  gözleri doluyor, ailesinden çok uzaklarda okurken sınıf arkadaşının annesi tüm öğrencileri evine davet edermiş, ne güzel yemekler yaparmış, onun yemekleri gibi yemek hayatında hiç yememiş. Babam da fotoğrafa bakarak rahmet diliyor dualar ediyor. 


Bin sekiz yüzlerin sonunda Ruslarla savaşa giden büyük dedemi yedi yıl beklemiş büyük ninem.   Dönüşünden umut kesilince büyük ninemi küçük kaynı ile evermişler. Kendisinden on yaş küçük eşi de askere çağrılmıştır ve ondan da yedi sene haber alınamamış. On dört yıl asker yolu gözleyen büyük ninem için köylüsü türlü türlü rivayetler söyler. İlk kocasının köyün girişinde görenler olmuşmuş, karısını, kardeşi ile evlendiğini duyunca gerisin geri dönmüşmüş.
Büyük ninemin ikinci eşinden de umut kesilmiş ,  çocuğu da yokmuş, kendini okuma yazmaya vermiş, okuduğu kitaplardan konuşurmuş, her akşam onu dinlemeye gelenler olurmuş. Bir sandık dolusu kitabı varmış.  Kırklı yaşlarında  köyde bir bağırtı kopmuş, bir asker köyün başındaki çeşmede yığılmış kalmışmış. Büyük ninem ile beraber tüm köy çeşmeye doğru koşmuşlar, paramparça üniforması ile bir asker yüz üstü yatıyormuş. Askeri kaldırmışlar, bir gözü kör, bir bacağı sakat, zayıf, zap zayıf, kup kuru bir yüzün kim olduğunu anlamak için çeşmeden su dökerek ayıltmaya çalışmışlar,  büyük  dedemi  ilk annesi  tanımış. 
 Bu fotoğrafta büyük ninemin tek çocuğu askere gitmişmiş ona fotoğraf yollamak için kasabaya inmişler. Nineler, dedeler, emmiler, dayılar, yeğenler hatta fotoğrafçı bile var (ama  askerin eşi yok fotoğrafta:) 
 Kasabaya gidildiğini duyunca köyün çocuklarından Mevlüt'de   at arabasının  arkasına atlamış.
Kasabaya inildiğinde davetsiz misafir Mevlüt'ün eli yüzü yıkanır, üstü başı düzeltilir o da askere gönderilecek fotoğrafa girer. İşleri bitip dükkandan çıkarken fotoğrafçı, çocukları  masasındaki bir kavanoz dolusu şekere  davet etmiş. 
Tüm çocuklar ellerini kavanoza sokup bir şeker alıp dışarı çıkarken Mevlüt bir türlü fotoğrafçıdan dışarı çıkmıyormuş. Neden çıkamadı diye içeri baktıklarında Mevlüt'ün eli  kavanozda sıkışmış  çıkartamıyor. Herkes gibi bir şeker değil bir avuç şeker almak istediğinden  şeker dolu yumruğu kavanozdan çıkmıyormuş  Fotoğrafçının " oğlum yumruğunu aç", yakarışına  aldırış etmiyor, şeker dolu sımsıkı yumruğunu kavanozdan çıkarmaya uğraşıyormuş.  Dün akşam Mevlüt'ün şeker hikayesine güldük ama Mevlüt'ün hayatı dizi olsa bu kadar da fazla dedirtecek kadar dram ile doluydu.


 




  







20 Ocak 2021 Çarşamba

Kiraz ağaçları

 Bahçemizde otuz tane kiraz ağacı var, dört ceviz, on şeftali, on elma, iki ayva, dört dut, dört incir, iki mandalina, dört zeytin , iki töngel(muşmula) , bir trabzon hurması, üç armut, iki erik, üç kiren (kızılcık) ve beş nar ağacı ve daha fazlası var.

Bu meyvelerin hepsini bahçenin ilk sahibi dikmiş, biz ise bahçede bulduğumuz boş alana  çınar ile selvi çamı  dikebildik. Bu zamana kadar ağaçların  meyvelerinden hiç bir şey yapamadık. Ağaçlardaki meyveleri kuşlar ile arılar, yere düşenleri tosbağalar, karıncılar kurtlar yedikçe mutlu olduk. Ağaçlar yaşlı, ilaç yüzü görmedikleri için meyveler dalında kaldıkça kurtlanıyor. Özellikle kiraz ! Neden bu kadar çok kiraz dikmişler diye çok vahsınıyorum.  Otuz ağaç birden bire kiraz veriyor ve başında hiç kimse olmayınca,  toplanmayınca kurtlanıyorlar. Kurtlu kurtlu yiyorum  ama benden başka da  hiç kimse ağzına sürmüyor. 

Bu sene artık bahçenin başındayım ilk kez bu meyveleri değerlendirip para kazanmak istiyorum. Yılın  İlk meyve veren ağacı kiraz, çok tedirginim, ne yapılır nasıl değerlenir? Diğer tüm meyvelerden reçel, pekmez, marmelat, pestil yapmışlığım vardı ama birden bire oluveren ve hemen kurtlanan tonlarca kirazdan ne yapacağım? Babam benim iş yapacağımı duyunca çok sevindi,  meyvelerin  suyunu çıkaran bir makine alırım sana  diyor, taksit ile. Tüm ağaçların diplerini kazdım en sona kirazları bıraktım.  Meyve suyu çıkaran bir makine işime yarar mı, bilmiyorum. İş yapmaktan vazgeçmeyeyim diye babam   yeni fikirler için videolar izliyor, kızım bak bunu yapmışlar, bak şunu yapmışlar diyor, her an.

Babam o kadar mutlu ki iş yapacağım diye, benden önce hayaller kuruyor; işini büyütürsün,  köyünün kadınlarını da  işine ortak edersin, hepiniz büyürsünüz, tır alırsınız, ihracat yaparsınız, yabancı ülkelere iş seyahatine gidersiniz, ülkeler sizden mal almak için yarışır..Babamı hiç bu kadar mutlu görmemiştim  ama ben tır almak değil artık kendi param ile köyün kedilerine köpeklerine yemek hazırlamak istiyorum. 





16 Ocak 2021 Cumartesi

Pıtpıt'a Kavuşmak


              Pıtpıt, Çorum'u kokluyor

Yıllar önce bir yazım çok paylaşılmış çok yorum gelmişti. Yorumlardan birinde bir yorumcu ; "sizin gibi insanların varlığını hissedince yurt dışına gitme planımı unutuyorum" demişti.  Bir insanın  hiç görmediği  tanımadığı birinin varlığına bu kadar anlam yüklemesi bana inandırıcı gelmemişti, bir anda parlayıp bir anda sönen medya gündeminin iltifatları diye düşünmüştüm.  Geçen sene İngiltere'de iken  bu sözün doğruluğunu tecrübe edebilmiştim. 

Aile, akraba, komşu, arkadaştan ayrı olarak hiç görmediği, bilmediği birinin hissettirdiği duygu, çok güçlü olabiliyormuş. 

İngilizlerin,  beni gördüklerinde gülümseyerek merhaba demelerine çok anlam yüklemiş, sırf bu yüzden bile burada kalabilirim diye düşünürken aklıma hep  S. abla geliyordu. 

İngiltere'ye gitmeden önce hayvan dostu güzel bir yürek " Berivan" ile tanıştım, kedime,  İngiltere'ye aldırana kadar bakabileceğine dair  bana güvence vermişti. Uçağımızın kalkmasına bir gün kala S. abladan telefon aldım," kedine, sen dönünceye kadar bakarım", diyordu. Beni blogdan tanıyordu, hiç birbirimizi görmemiştik. Evi, yolumuz üzerindeydi, uğradık. Onlarca kedili bahçesinden içeri girdiğimizde  eşi ile bizi karşılayışındaki içtenliğini ömür boyunca unutamayacağım. Tüm vedalaşmalarım içinde bir tek S. ablanın evinden ayrılırken  gözyaşı döktüm, sonrasında hiç duraksız saatlerce sessiz gözyaşı dökebileceğimi o yaşıma kadar tecrübe etmemiştim. 

İngiltere'de iken hep beni aradı, güzel haberler fotoğraflar, dualar yolladı. Çok utanıyordum,  böyle ağır sorumluluk yüklemek ne büyük bir bencillikti. Nasıl bir hayvan severim, nasıl bir hayvan sahibiyim çok iyi anlamış oldum,  S. abla olmasaydı ömür boyu bir vicdan azabım olacaktı. En çok geceleri olmak üzere her gün içim içimi yedi, nasıl böyle bir şey yaptım, kedim bu insanları üzmesin, sıkıntı vermesin, bunaltmasın diye dualar ettim. Uzaklardan beri her anımda  Pıtpıt ile konuştum, ne olur Pıtpıt ne olur onlara sıkıntı verme , çok az kaldı döneceğiz...

İngiltere'den dönüşte   kedimizi almak için S. ablaya uğradık. Pıtpıt'dan ayrılırken çok üzüldüler, ona  bizden kat be kat  özen ile bakmışlar,  emanet diye üzerine titremişlerdi. Pıtpıt'ı  çok sevmişler, ona farklı bağlanmışlardı. (Pıtpıt'a nasıl bakılacağına dair  onlardan  çok şey öğrendim, öğrenmeye devam ediyorum) 

S. abla, Pıtpıt'ın malzemeleri ile beraber bize kocaman bir poşet verdi, yolda lazım olursa diye size hazırladım diyerek. Bir yıldır kullanılmayan banka kartının çalışmadığını anlayınca yanımızda  ne nakit para ne su ne de  yiyecek  almadığımızın farkına vardık, yolda alırız diye önemsememiştik. S. ablanın poşetini açtık, iki faklı kutu içinde patatesli peynirli börek, başka bir kutudan biber dolması, başka bir kutudan kek ve kurabiye çıktı. Bir bidon dolusu da yine elleri ile yaptığı meyve suyu ...

Banka kartımızı açtırana  kadar S. ablanın poşeti ile doyduk.

 Kucağıma geldikçe  Pıtpıt'ın kulağına S. abla ve R. abinin isimlerini fısıldıyorum, onları hep analım, onları andıkça  kalbimiz yumuşasın, güzelliğe iyiliğe meyilli olalım diye. 

Benim gibi kötü bir hayvan sever olsanız da hayvanlar insanı iyiliğe doğru sürüklüyor. Pıtpıt olmasaydı S. ablayı tanıyamayacaktım. 

Bahçede baktığı onca kediden başka üç bacaklı sokak  köpeği ile  terk edilmiş köpekleri sahiplendirmeye çalışıyorlar.

Kendi kendime söz verdim, köyde temelli kalabilecek duruma gelince üç ayaklı köpeği yanıma almayı istiyorum, ihtiyacı olduğunda hayvanlarına ben bakayım istiyorum.

Bu iki insan bize ömür boyunca,  iyiliği hatırlatacak, onları hatırladıkça iyiliğe doğru kalbim yumuşayacak.

 Karantinadan dolayı İngiltere'den neredeyse hiç bir şey  getirememişken , Pıtpıt'a üç küçük hediye alabilmiştik.


Bir dükkandan kedi tasması fare oyuncağı alırken görevli kız ,kedinize Boris  almayı ister misiniz, kediler çok seviyor demişti.  Kedi oyuncağı diye  bunu vermişti. 
Pıtpıt hediyesini  o kadar çok sevdi, bağrına bastı ki, etiketini bile çıkartmamıza izin vermedi.













14 Ocak 2021 Perşembe

Bergman ve arkadaşım ile bir gün.

 Bugün hava kapalı, gölün  rengi  kaybolmuş, karşı tepelere sis oturmuş,  

Bergman'ı konuşmak için uygun bir gün.

Sevdiğim filmler hakkında   konuşabildiğim bir arkadaşım var,  heyecanlı ve mutluyum. 

Bergman filmlerindeki   diyalogları   yazdığım defterimi çıkardım. ( Filmleri  durdura durdura yazmışım) ( deftere gerek yok filmlerdeki konuşmalar ezberimde ama ona defterimi göstermek istiyorum)   Gölün kenarında onu beklemeye başladım,kendisi   hep bir soluk uzağımda. Son yapraklarını yeni dökmüş kiraz ağaçlarının arasından hışırtısı duyuldu. Önce defterimi sonra ellerimi kokladı, ciddiyetimi hissedince sessizce yanıma uzandı.

Defterimden rastgele bir sayfa açtım, "Bir Evlilikten Manzaralar" ın diyalogları çıktı. 

Kötü el yazımı zar zor okumaya başlamışken onu film hakkında bilgilendirmek istedim.
Film , 10 yıldır mükemmel bir evlilikleri olan Marianne ve Johan'ın  kendilerini tanıtmaları ile başlıyor.
 Akademisyen olan Johan,  süslü uzun cümleler ile kendini anlatırken   , avukat Marianne , iki çocuğum var ve Johan'ın karısıyım demeyi  yeterli buluyor. Bu ilk sahne Marianne'nın başına geleceklerin habercisi olmalı.
Birbirini aldatan, kavga eden arkadaşlarının evliliklerini gördükçe kendi  mükemmel ilişkileri hakkında kurdukları diyaloglar;
Marianne: Onlara benzemiyoruz çünkü biz konuşabiliyoruz. Aynı dili konuşan insanlar birbirini anlar, ilişki için aynı dili konuşabilmek çok önemli.
Johan: İşlerimiz ağır ve sıkıcı olsaydı örneğin fabrikada çalışsaydık, paramız kısıtlı olsaydı ilişkimiz böyle mükemmel olamazdı. 
Marianne: Aynı dili konuşan insanlar her yerde her ortamda birbirini anlayabilirler ve iyi geçinirler.
 Johan; güven, düzen, konfor, sadakat ile  utanılacak kadar mutluyuz...




(Durup köpeğin gözlerine bakıyorum, bunları anlatırken onda bir farklılık hissetmek istiyorum, benim gibi etkilenmesini arıyorum)

Marianne boşanma avukatıdır, yaşlıca bir kadın odasına gelmiş boşanmak istediğini  söylüyor. 
Boşanma sebebi olarak tek bir kelime söylüyor ,"sevgisizlik".
Marianne, kadına,  kocasının kişiliğini soruyor;
20 yıllık evliliğim boyunca asla kavga etmeyen, nazik, kibar, sorumluklarını yerine getiren , çocuklarına ve bana iyi davranan bir insan, diyor.
Neden şimdi diye soruyor avukat;
On beş yıl önce boşanmak istediğimi söyledim ama çocuklar büyüsün diye benden zaman  istedi.
Çocuklarım büyüdü evlendi ve evden gittiler,  artık zamanı dedi.
Yalnız kalacaksınız, dedi avukat.
Yalnızlığı, sevgisizliğe tercih ederim dedi kadın.
Marianne kadından çok etklilenmişti, sevginin neleri içermesi gerektiğini sordu.
Var olmayan bir şeyi nasıl tanımlayabilirim ki dedi kadın.  Önünde duran masaya baktı, bu masayı görüyorum, güzel bir masa olarak görünüyor ama bir de duygular vardır diyerek masaya dokunuyor,  masanın kuru olduğunu hissediyorum. Duygularımı önemsiyorum,  sevgisizlik duygularımın değerini yitirip anlamsızlaştırıyor ve artık buna izin vermek istemiyorum, dedi. 

(Defterimden başımı kaldırıp ona baktım, gözlerinde aradığım o değişimi hemen fark ettim.)

Filmin başında  10 yıllık evliliklerinde utanılacak kadar mutluyuz diyen Johan, dört yıldır eşini ve çocuklarını nasıl terk edebilirim diye  düşünüyor, arkadaşlarından fikir alıyormuş. Evliliğinin  hiç bir anında terk edileceğini aklına getirmeyen Marianne, bir gün birden bire kocasının başkasına aşık olduğunu ve evden gideceğini duyar. 
Evi terk etmeden önce Johan diyalogları; 
Evliliğimizde her şey kusursuzdu tek bir çatlak yoktu, hava alamıyorduk, oksijensizlikten boğulduk. 
İnce planlar, sık elemeler, annen ne düşünecek , noel nerede kutlanacak doğum günlerine kim çağrılacak tüm bunlardan çok sıkılmıştım.
Ama gerçek gerçekti yapılacak bir şey yoktu, kabul etmekten başka.
 Çok kitap okudum ama gerçeklikte tecrübeli değilmişim.
Bize her şeyi öğrettiler, anatomiyi,  matematik formüllerini ama  insanın ruhuna dair tek bir sözcük bile öğretmediler. Kendimiz ve başkaları hakkında cahiliz.
Johan içindekileri boşaltır, bavulunu alır ve sevgilisine gider.
Marianne, hiç beklemediği bir anda yalnızlık  ile baş edebilmek için çareler arar, terapistinin önerdiği gibi düşüncelerini duygularını bir deftere yazar. Defterini okurken Marianne;
 Hayatım boyunca  ben ne istiyorum diye hiç düşünmedim.  Hayatım boyunca benden yapılması bekleneni yaptım hep  karşımdaki ne istiyor diye düşündüm , önceleri bu şekilde düşünmemin benim düşünceli olduğumdan kaynaklandığını sandım, oysa gerçek bu değildi ve bu gerçek beni korkutuyordu. Korkaklığımdan dolayı böyle davranıyordum.

Terk edilmek, yalnızlık, Marianne'yi geliştirdi, kendini tanıdı, yaşamak isteğini anlamlandırdı.
Johan ise kendini kanıtlamak için uğraşıp dururken evini eski düzenini özledi, geri dönmek istedi.

Yılar sonra bir araya geldiklerinde,  Marianne; bugüne kadar hiç kimseyi sevmediğimi düşünüyorum ve kimsenin de beni sevdiğini sanmıyorum, dedi.
Johan ona sarılarak, geçmişte tüm bencilliği ile onu sevdiğini, artık gerçekçi ve kusurlu bir biçimde birbirimizi seviyoruz diyerek  çevrenin beklentilerinden, yapılması gerekenlerden  arındırılmış sadece iki ayrı birey olarak bir araya gelebilmişlerdi. 

Defterimde dört beş sayfa tutan bu  diyalogları köpeğe okumak bana çok iyi geldi, umarım ona da iyi gelmiştir. 
 Bergman'ın  çektiği tüm filmleri defalarca izlemek notlar tutmak beni mutlu ediyordu , artık tüm bu filmleri  konuşabileceğim bir arkadaşımın olması ise   bambaşka bir mutluluk.



 




 
 





13 Ocak 2021 Çarşamba

Köstü

 Köy yolundan çok kamyon geçiyor, kasaları taş ile kum dolu. Yolda  yürümek cesaret işi, kaldırım ya da yayalar  için yer olmadığından  kamyon altında kalınabilir. Yüklü kamyonların çoğu ,  kedi köpek için frene basmaya gerek duymaz, bu yüzden  yollarımız da köpek ve kedi cesetleri çok olur. Köpek hiç peşimi bırakmadığı  için benim için yolda yürümek  zorlaştı, sağıma soluma bir oyana bir buyana koşturuyor, düzgün yürümüyor. 

 Geçenlerde bir gün  yolda yürürken , yaşlıca bir amca elinde sopası, bir tek ineğini  yol kenarında otlatıyordu. Beni görünce eline taş aldı, küfür ederek  köpeğe taş attı.  Beni yabancı gördü, köpekten korumak istedi. Köpek arkama saklanınca da "korkma kızım, bi şiycik yapmaz  " diyerek  sopasını havaya kaldırıp üstüme doğru gelirken, amca köpek benim dedim, vurma hayvana. 

Bizim köyde herkes köpek gördü mü taşa sopaya sarılır, köyün tarihinde  hatıralarda  köpek şiddetine maruz kalmış  ısırılmış  bir kişi bile duymamıştım ama bu amca da herkes gibi  normal bir şey yapıyordu. Misafirperverliğini gösteriyordu. 

Sopasını  indirdi, bu it her gün sokaklarda sürtüyor,madem senin  neden bağlamazsın dedi. Bağlanmayan köpek arsız olur,  ipini kısa tutup hiç çözmeden bahçe kapıma  bağlarsam  çok ısırgan herkesi korkutan  bir köpeğim olurmuş. Benimle konuşurken bir yandan da olduğu yerinde kıpırdamadan otlayan ineğine sopa vurarak , ho ho diyordu.  Kimlerden olduğumu sordu. Kimlerden olduğumu duyunca ,sevindi, biz hısımız dedi ve babama selam yolladı" köstü'nün selamı var dersin ", dedi.

 Köstü'nün selamını eve götürünce , nasıl bir hısımlığımız var öğrenmek istedim. Tüm köy ile hısımmışız, büyük büyük dedelerimiz ve ninelerimiz bu köyde doğmuşlar,  tüm köy ile ya nine tarafından ya da dede tarafından hısım oluyoruz. Köstü , köstebek demekmiş. Eskiden bu köyde her aile tütün işiyle uğraşırken fidelerini köstebekten kurtarmak için Köstü'yü çağırırlarmış. Tarlalardaki köstebekleri,  kulağını toprağa vererek arar bulur sonra öldürürmüş. Köstü, Köstebek avcısıymış.



Babam ile annem.
Bana bir poz ver dedim.











 


12 Ocak 2021 Salı

köpek arkadaşım



Köyün başıboş köpeği arkadaşım oldu. İzlediğim filmleri, dinlediğim müzikleri canlı canlı konuşabileceğim bir arkadaşım oldu. 
 Zavallı köpeğin başını şişirmekten  korkarak  kısa konuşuyorum. 
Bazen uzaklara dalarak bazen de gözlerini kapayarak beni dikkatle  dinliyor. 



İngiltere'de keşfettiğim birini ( Sufjan Stevens) anlattım ona,  en çok dinlediğim şarkısını ( mystery of love)  çaldım. Şarkıyı dinlerken  anılarıma eşlik etti, birlikte  Waterstones'da kitaplara bakarak  İngiliz çayı içtik, Salisbury'de kocaman  alışveriş arabalarını tepeleme   doldurup uçsuz bucaksız çimenlerde yedik içtik sonra koştuk, sonra herkesin içinde herkes ile birlikte çimlere  uzandık. Trende yan yana oturduk, pencereden kırmızı tuğlalı , iki bahçeli İngiliz evlerine baktık. İngiliz sokaklarında beraber yürüdük,  bizi görenler,   gülümsediler, köpek arkadaşıma ve bana merhaba dediler.

Kalın kabuklu cevizin hatırlattığı



İki farklı  ceviz ağacımdan iki cins ceviz var masamda. Birinin kabuğu  incecik , içi dolgun ve yağlı,  diğeri ise kalın kabuklu içi çıkmayan cinsten. 
Kalın kabuklu cevizi kırmak çok zor, kırıldığında ise içini çıkarmak imkansız. Ceviz kıracağının başarısız olduğu bu cevizi çekiçle üstüne vurarak ya da bıçakla ortadaki çizgisinden açmaya çalışıyordum. Kabuğunu kırmayı başardığımda ise  içini çıkarmak için tornavida, meyve bıçağı ile  uğraşmak gerekiyordu. Onca uğraşmalar sonunda yine de ceviz içine ulaşılamıyor diye hiç birimiz  bu cevizi dalından toplamıyor, yere düşenlerini bile almaya tenezzül  etmiyoruz. Yere düşen bu cevizleri alıp yiyecek hiç bir hayvan da yok, o yüzden  bahçenin her yeri bu cevizin fidanları ile dolu.  Bahçeyi kazarken bu  fidanların nasıl sağlam köklerle toprağa bağlandığını, söküp çıkarmak için ne çok uğraş vermek gerektiği görünce  aklıma türlü şeyler geliyor.  
Hiç kimsenin faydalanamadığı   ama her yere tohumlarını kökleştirmiş bu kalın kabuklu içsiz ceviz bana bazı insanları hatırlatıyor, madde madde yazmaya çalışacağım.
1- Bu tip insanların içlerine ( kalın kabuklarından  dolayı )başkalarının dert ve tasaları, acıları giremez. 
2-Kalın kabukluları genelleştirmek istemiyorum, bazen zor hayat şartları veya kültür, bilgi birikimi , tecrübeden dolayı kabuk kalınlaşabilir , içi açıldığında  büyük verimli bir iç çıkacaktır, anlatmaya çalıştığım tür daha farklı. 
3-Her anında çok mutludur, kahkahası boldur. Kahkahası ve  her anında aşırı  mutluluğu bir acıyı saklamak için değildir. 
4-Acı çekmek yaratılışına aykırıdır. 
5-Çünkü dünyaya gelme sebebi kendi mutluluğudur.
6-Dünyadaki her şey onun mutluluğu için var edilmiştir. 
7-Bal arısı gibi kendini mutlu edecek şeyleri arar, bu uğurda yorulmayı kutsal sayar. 
8-Kendini hiç sorgulamaz.
9-Çünkü her yaptığı şey doğrudur.
10-Kafasını yastığa koyar koymaz her zaman  derin huzurlu bir  uykuya dalar.
11-Her sabah yeniden doğar, güne büyük bir iştahla başlar. 
12-Her şeyin en doğrusunu bir tek kendi  bildiği için herkesin ona ihtiyacı vardır. 

13-Kendisi gibi düşünemeyenlere acır, büyük hoşgörüsü ile sabır ile herkesin kendisi  gibi düşünmesi için uğraş verir. 
14- Herkes kendi gibi olsun diye uğraş verirken birazcık hüzün kaplar içini,  acaba herkes kendi gibi olursa    eşi benzeri olmayan  biricikliğine , üstünlüğüne gölge gelir mi?
15- Övülmesi, bu dünyadaki en doğru şeydir , akıllı insan onu öven insandır. 
16-Herkesten önce yemeğe başlar  onun açlığı  daha önemlidir.
17-Hiç bir şeyin açlığını çekmemiştir.
18-Açlığa inanmaz.  
19-Sokaktaki kediler köpekler aç değildir, bir doyuran vardır.
20-Fakirin fakirliğine inanmaz,  senden benden daha çok parası vardır.
21-Ölene üzülmez, kader inancı çok büyüktür, kendi ömrünü  uzatmak için  her türlü şeye bol para harcar, hayata sağlam köklerle bağlanmak için uğraş verir. 
 
22-Kalın kabuğunun içindeki karanlığını aydınlatacak her şeye uzak olmak için büyük savaş verir.
 
23- Her şeyin iyi olacağına dair büyük inançları vardır.
24- Acı çekeni küçük görür. 
25- Bir şeyin  acısını çeken insan olgunlaşamamıştır,  kendi mertebesine henüz gelememiştir. 
 
 
.
.
Bu  kadarı şimdilik kafi. 
Bu maddeleri yazmanın nedeni hiç kimseyi  küçük ya da hor gördüğümden değil, sık sık   anlaşılamamaktan dert yanmalarına karşın , hem anlamış hem bilmiş  olduğuma dairdi.     



 
 
 


     
  









5 Ocak 2021 Salı

Ceviz ağacı ve fidanı

 


Köyden kasabaya indiğimde bir  marangoz bahçesinde bu ağaçları gördüm.. Ağaçların yanında beni gören marangoz, çok gürültülü hızar makinesini kapatıp yanıma geldi. Masa yapılmak için biçilmeyi bekliyorlarmış. Bir ceviz ağacının son kalan iki parçalarıymış. Başka bir şey sormadığımı görünce makinesinin başına dönüp çalışmaya başladı.   Ağaç ile baş başa kaldım.  Hızardan geçmiş yerlerine henüz ellenmemiş  kabuklarına kıvrımlarına gizlice  dokundum. 
Marangozun yanına gidip bu iki ağacı almak istiyorum dedim, ne kadar, dedim.  Makineyi kapatmadan bir rakam söyledi, duyamadım. Bir daha söyler misiniz diyemedim.   Cebimdeki paraları çıkarıp bu kaporası bu da telefon numaram, haftaya geri kalanını getiririm dediğimde marangoz makinenin düğmesini kapatıp parayı cebine koydu, telefonumu kaydetti.  Gelip alana kadar ağaçları güvenli bir yere koymasını rica ederek   ayrıldım.
Köy yolunda aklım başıma geldi,  Allah'ım ben ne yaptım, adam kaç lira dedi, ne yapacaktım ki ağaçları. Eve varınca saçımı başımı yolarım diye yolda kendimi rahat bıraktım, cevizlere dokunduğum o kısacık anı başa sara sara yola devam ettim.


Köye varırken telefonuma marangozdan resimli mesaj geldi, abla cevizleri depoya indirdim. Resmi açtım,  iki kocaman ağaç parçası, kendilerini almamı bekliyorlardı. 
Market ile fırına gidip gelmem gerekirken marangoza gidip iki devasa ağacı alıp gelen beni tanıyamamışım diye korku tedirginlik sersemlik ile telefonu kapattım. 
Köye indiğimde fidancı gelmiş arabasının kasasında meyve fidanları satıyordu, ceviz fidanını duyunca cebimdeki bozukluklarla bir ceviz fidan aldım. 

2021 yılının ilk günü  ceviz fidanı diktim.

 Fidan  yerini beğensin, besinini suyunu alabilsin diye araştırma yaptım. Köydeki komşularım eskiyi tamamen unutmuşlar, eskiden nasıl yapardınız diye sorduğumda napcan eskiyi diyerek pis kötü bir şey akıllarına gelmiş gibi yüzlerini buruşturuyorlar.

 Ama yaşlılar öyle değil, eskiyi anlatmayı çok seviyorlar, ne kadar eziyet çekmiş olsalar da eski onlar için kutsal.    


Eski ile yeni bilgileri harman edip işe koyuldum.

     Önce  fidanın yerini seçtim, derin bir kuyu kazdım. Kuyunun dinlenmesini bekledim.  Kuyunun içinden çıkardığım  toprakları ikiye ayırdım. Yüzeydeki toprağı kuyunun dibine fidanın köklerine potasyum ve tavuk gübresi ile karıştırarak koydum.(gübre ve potasyum içime sinmedi, araştırmaya devam ediyorum)   Kuyunun en derininden çıkardığım toprağı ise en üste koydum. Bunun nedeni toprağın zenginliği, yüzeydeki toprak daha zengin ve verimli olduğu için fidanın köklerine koydum. Aşılı yerini güneye çevirip kökünden itibaren on santim toprağa gömdüm. Toprağı çiğnemeden sadece su dökerek toprağın sıklaşmasını sağladım.(Toprağın çiğnenmemesi de içime sinmedi, kökler hava alacak kuruyacak sanıyorum)  Birazcık da olsa toprağı çiğnemek istedim ama köklere zarar veririm diye öylece bıraktım. Sonra bol su vererek toprağın sıklaşmasını bekledim. 
1 Ocak günü bizim köyde termometreler 20 yi gösteriyordu. Aylardır bu Karadeniz köyüne  yağmur yağmadı. 
İklim için ne yapabilirim diye    açık radyo dinliyorum. 
https://acikradyo.com.tr/  



Karabaş bile  saatlerce başımda durup fidan kuyusu açmamı izlemekten, sıcaktan bunaldı çiçeklerin serinliğine yattı.

 

30 Aralık 2020 Çarşamba

köpek

 



Domuzları vurmasınlar diye tepelere çıkıyorum. Hiç kimsenin haberi olmadan bir solukta gidip geliyor iken bu köpek  bir yerlerden çıkıveriyor., beni izliyor. Sebze, meyve yumurta kabukları için mi beni takip ediyor ,   karnı o kadar mı aç,   yaptığım yalı sabah akşam bahçeme koyuyorum, o da yiyor görüyordum.  Bu sefer tepeye bıraktıklarımın yanına yaklaşmadı, peşimden bahçeye kadar geldi. Sonra yok oluyor.



Bu köpekten çok korkuyorum, gözüm görmesin diye uğraşıyorum, yanıma yaklaştıkça gözlerimi kapıyor, oradan uzaklaşıyorum. 
Hissediyorum, ona bakarsam virüs içime girecek, öldürmeyecek, ömür boyu süründürecek acıdan,  kurtuluşum olmayacak.



İyice yaklaştı yanıma, taze  kazdığım yerlere yatmaya başladı.
Ekilecek toprağı kazma ile kazmak yeterli değilmiş, bellemek lazımmış, kazmayı bıraktım bele terfi ettim. Bel daha güç istiyor ama kazmadan daha zevkli. Beli toprağa saplıyorsun üzerine çıkıyorsun, ne kadar derine giderse o kadar iyi oluyormuş ekilen bitki için, toprağı derin sürmek verimi artıyormuş. 
Yardıma ihtiyaç duyduğumu hissedip yerinden kalkıyor. 

Dikenler, yabani fideler , sarmaşıklar toprağa öyle kök salmışlar ki söküp çıkarmak çok zor. 




Zorlandığımı hissedip yardıma geliyor.
Oysa hiç yardım talebim yoktu, sırf kendi isteği ile  dalları, kökleri dişleyip uzaklaştırıyor.
Uzak olsun benden diye ne yapabilirim, bilemiyorum. 



29 Aralık 2020 Salı

Bahçeme gelenler










 

Köyümün hayvanlarının bakışları  bir başkadır. Bakışları bu köye özgüdür. 
Bakışlarında öyle bir farklılık vardır ki, göz göze gelindiğinde kezzap gibi eritir insan  yüreğini.
İnsandan korkarlar, yanaşmazlar,  elini kaldırsan taş atacak sanır başlarını  eğer , kaçarlar.
Bahçemde çalışırken uzaktan beri de olsa beni izlemelerine şaşıyorum.
Bahçemde en çok yılan var. Gölde  yüzen, siyah ince uzun yılanların artık benden korkmadıklarını sanıyorum. Yüzüp yüzüp gelip yanımda güneşleniyorlar. 
( güneşlenen bir yılan:)

Sonbahar gelince  tosbağalar, köstüler , yaban kazları, cırcır böcükleri, eşek  arıları, artık  görünmez oldular.
 Bazı akşamları  bir gulugız ( baykuş) geliyor,  artık çırılçıplak kalmış incir ağacına konuyor. Hep aynı gulugız, kendinden başkası yok,  tok  bir ses ile yalnızlığını mı karanlığa anlatıyor, bilemiyorum. Ama köyde  kimse onu sevmiyor , gulugız gelmiş diye irkiliyorlar, uğursuzluğu def etmek istiyorlar. 
Çatık kaşlı kediler ile cins cins köpekleri de her gün bahçemde görüyorum.
Beni izleyen iri bir karabaşı  tanıyorum, tepeye çıktığım bir günde görmüştüm ilkin. 
 Bahçedeki  ekili   yerimde   garip ayak izlerinin nedenini sorduğumda fındık yiyen( domuz) inmiş dediler. Duvarlarındaki tüfeklere baktılar.  Domuzlar gerçekten fındık mı yer , domuzlar ne yer diye internetten baktım. Bu köyün hayvanları iyi bilirler, köylünün tarlası çok kıymetlidir, tarlaya, ekili yere girenlere müsamaha yoktur.Topladığım  mutfak artıkları ile tepeye çıktım,  domuzlar  yesin, aşağıya inmesinlerdi .  İşte o gün bu karabaşı gördüm, aslan gibi  oturmuş zirveden bakınıyordu. Beni görünce kaçmadı. İyice uzaklaştığımdan emin olunca  domuzlar için    olan  sebze meyve artıklarını yedi. 

Köpeklerin açlığını görmek istemiyorum, artık dayanamıyorum. Açlıklarına  karşı  bencilce gözlerimi kapatıp   uzaklaşıveriyorum. Bahçeme kaçıyorum.
 Bu bahçe  tüm hayvanların.

Bahçemdeki tüm canlıların karnı tok olsun. Arılar, yılanlar, köstüler, kediler köpekler , gulugızı, kuşlar, tosbağalar, domuzlar   hepsinin karnı bu bahçede tok olsun. 
 Bahçemin gevşek olan çitlerinden içeri atlayıp beni uzaktan izliyor. Bir dolu köpek bahçeye giriyor, her akşam kara kazanda yaptığım yallarını yiyip gidiyorlar,  hiç biri bunun gibi uzun uzun oturup bana bakmıyor. 
Baktığımı hissettiğinde gözlerini benden kaçırırken 




artık bakışlarını da kaçırmıyor. 
 
Benden başkasını gördüğünde ok gibi fırlayıp bahçeden kaçıyor.
Benden de kaçsın istiyorum, kazmamın sapını göstersem, uzak dursun benden diye bağırsam.