15 Mayıs 2019 Çarşamba

Çiğdem der ki...


Saz kursunda birinci ayımı doldururken öğrendiğimiz parçalar; Maçka yolları, süt içtim dilim yandı, dere geliyor dere, darıldın mı cicim bana, yaylalar. Süslemesiz düz bir şekilde hepsini  çalabiliyorum. Doğru tele dokunup doğru vuruşu yapabildiğimde parçalar kendini gösteriyor.
Kabarmış güzel bir kek yapmışım gibi sazımdan doğru melodiler çıktıkça mutlu olmaya başladım.
Dün  öğretmenimiz ,çiğdem der ki başlıklı bir parça verdi, haftaya pazartesiye kadar çalmamızı istedi.
Saz kursunda çaldığımız türkünün yöresi hangi dönem kim yazmış kim bestelemiş gibi konulara girilmediğinden eve gelince internete Çiğdem der ki yazdım. Karşıma Aşık Veysel çıktı. Mutfağıma geçip akşam yemeğini hazırlarken haftaya ödevimiz olan parçayı Aşık Veysel'den dinlemeye başladım. Türkünün ortasına doğru,

elimdeki kabağı bıçağı bırakıp, oturdum. Bilgisayarın ekranına yaklaşıp Aşık Veysel'i incelemeye başladım. Herkesin bildiğinden daha azını biliyordum onun hakkında, başından sonuna kadar dinlemediğim bir kaç türküsünün nakaratı, halk ozanı, aşık, çiçek hastalığı ile kör olan gözler... Türkünün bitmesine izin vermiyor başa döndürüp dinliyorum. Türkünün içinde bir şey saklı gibi, sözlere, notalara, vuruşlara odaklanarak, aranıyorum.
.
Yaşamaya başladığım şehrin adını söylediğimde herkesin ilk aklına " yokluk" geldiğini yüzlerinde beliren ifadeden anlıyorum. İstanbul'un en güzel köşesinden , adalar manzaralı , deniz kenarındaki geniş, güzel evimizden ayrılıp buraya yerleştiğimizi duyanlar teselli edici kelimeler aramak zorunda kalıyor. İstanbul artık yaşanacak yer değil cehennem,kalabalık inşaat diye başlarlar ama söylediklerine kendileri de inanmazlar çünkü turist olarak bile uğranmak istenmeyen bir bozkırdır burası. Baba ocağı ya da mesleği gereği olmadıkça yerleşip yaşanılmak istenen yerlerin arasına girecek yer olarak görmez kimse. Buranın güzelliğini anlatanların hepsi ya kendi doğup büyüdüğü yerdir, kendi toprağıdır,alışmıştır ya da mecburdur,başka yerde geçinemediği içindir.


Benim de hissettiğim en büyük şey "yokluk" tu ,buraya taşındığımda. Alışveriş merkezi bile yok diye şaşıranlar gibi değildi hissettiğim yokluk. Benim ki nasıl bir yokluk, tarifi yoktu o zamanlar? Yabancılık" tüm hisleri bastırdığı için, yabancılık diğer duyguların farkına vardıramadığı için hissettiğim o "yokluk" kaybolmadan sislerin ardına çekilmişti yıllardır.

Saz kursuna başlamayı bu yabancılık duygusundan kurtulmak için istedim. Burada herkesin evinde duvarında bir saz asılı iken saz kaynaşma için bulunmaz bir fırsattı.
Bu toprağın insanları ile, hep beraber çalıp söylemek istedim.
Ne güzel oldu, saz sayesinde arkadaşlarım oldu.
Yabancılığım gitti.

Başından sonuna kadar dinlediğim ilk Aşık Veysel türküsü

hemen elime sazı aldırdı, Aşık Veysel'in vurduğu notalara dikkat kesilerek parçayı çalmaya başladım.
Konuşan çiğdemler, sümbüller, laleler, al baharlı dağlar, mavi donlu gök...
Sazımdan çıkan sesten aldığım mutluluk değişti, kabarmış güzel bir kek gibi karın doyurucu bir mutluluk değildi. Sisler ardına saklanmış bir duygunun açığa çıkması , yokluğun canlanması gibi bir şeydi...
"Yokluğun" varlığını hissetmek gibi...Dümdüz renksiz kıraç bir bozkırda çiğdemler sümbüller laleler al baharlar mavi donlu gökyüzleri gördüren, kör gözü hissetmeye başlıyorum.

Kör bir göz gibi bu bozkır, içinde saklı tek hazinesi "yokluk" olan...
Çiğdem der ki diyerek çalan sazım her şeyin var olduğu İstanbul'da, onun gibi renkli şehirlerde , göremeyeceğim, bulamayacağım , "bozkırın yokluğunu", hediye ediyor






13 Mayıs 2019 Pazartesi

Saza alışma sürecinde




Bağlama kursunun ilk dersinde, öğretmenimiz"saz nasıl tutulur"u öğretiyor. Sağ dizin üzerinde, sağ kolun altında saz nasıl  tutuluru  gösterirken dizlerim üzerinde  kolumun altında rahat duramayan bir saz ile uğraştırdım durdum tüm ders. Arada sınıf arkadaşlarıma bakıyorum, hepsi çok sevdikleri çocuklarını kucaklarına almış huzurlu bir anne gibi  doğru pozisyonda öğretmeni dinliyorlar. Beni gördüğünde, yanlış tutuş diye defalarca uyaran öğretmenimin sabrını taşırmaktan korkuyorum.  Heyecanımı korkumu kucağımdaki saz hissetmiş olacak  huysuzlanmaya başlıyor, bir oyana bir bu yana düştü düşecek, öğretmenin istediği şekilde dursun diye sapından sıkı sıkı tutuyorum. Öğretmen uyarıyor;  boğar gibi sapından yapışmayın.
Neden buradayım diye kendi kendime söyleniyorum, nasıl kaçabilirim ,  diye plan da yapamıyorum, bunca masraftan sonra...Kollarımın gücü azalıyor, saz kucağımda ağırlaşıyor, Allah'ım neden buradayım? Ders bitiyor, sazımı sırtıma asıp sınıftan çıkıyorum. Sırtımda söz dinlemeyen halden anlamayan bildiğini okuyan sevimsiz yabancı bir çocuk ağırlığı ile eve gidiyorum.
Bir yolunu bulmalı, sevmek için emek vermeli. Evi süpürmeden önce, çorbayı ocağa koymadan önce, bulaşıkları makineye koymadan  önce , markete çıkmadan önce, akşam perdeleri kapatmadan önce  sazımı kılıfından çıkarıp tüm acemiliğim ile sarılıyorum. Günlerce , kılıfından çıkarıp sarıldım , çalıyormuşum gibi yalancıktan tellerine vurup sonra kılıfına tekrar koydum.
Bunu herkesten gizli yapmaya özen göstersem de Pıtpıt'tan hiç bir şey gizlenemeyeceği için her anın şahidi oldu.

Sazımla aramızda bir bağ kurulurken Pıtpıt   hep yanımda  oldu.




Sazı keşfetme sürecimde desteğini hiç esirgemeden tüm zorluklara göğüs gerip hep yanımda kalmaya özen gösterdi.
Sazın tellerinden çıkan acemi sesler onu hiç  uzaklaştırmadı.

Güneşe doğru kestirmeye başlamışken elimde sazım ile beni görünce

gözlerini pörtlemesini hiç yanlış anlamadım.

Canım kedim, saza alışma sürecimde hep yanımda hep destekçim oldu, beni hiç yalnız bırakmadığı için ilk çaldığım eseri ona hediye etmek istiyorum.

8 Mayıs 2019 Çarşamba

kuşun ötüşü


                                                                (.)

Çorum'da hava karardı, rüzgar  bahar dallarındaki çiçekleri beyaz pembe havada uçuştururken  mutfak penceresine koştum. Sokaktaki tek çam ağacının tepesine bakarak bekliyorum. Bu mevsimde gelir bu ağacın tepesine konar, yağmur yağarken ötmeye başlardı.
Yağmurun yağmasını beklerken , umutlanıyorum.
Mutfak masamın üzerindeki radyodan bir kuş sesi geliyor. Açık Radyo 'da yeni bir program başlamış,  ebedi yok oluş.  Masaya oturdum,  Kauai adlı kuşu dinlemeye başladım.

Çok uzaklardaki bir adanın adıymış Kauai,  kuşlar ismini yaşadığı bu adadan alıyormuş. İnsanlar keşfedince adayı , Kauai kuşları yok olmaya başlamış. Son kalan erkek Kauai kuşunun dişisini çağırmasını dinlerken pencereme yağmur damlaları vurmaya başladı. Masamdan kalktım, yalnız ağacın tepesine bakmaya başladım.


(.) https://therumpus.net/2018/07/first-and-last-songs-the-extinct-song-of-the-kauai-oo/?fbclid=IwAR25aLPRJOtBBPHjA1gK7Uyb0tXnWHACypcfF0wKP3wQOTJnxwFz-uNikVc


https://birdsna.org/Species-Account/bna/species/kauoo/introduction?fbclid=IwAR1Nh1BARRGa5kEHMbNr3YOSG0DM4sdIX8OiKHFQ1-VfLYbOTqL20lj347I 

4 Nisan 2019 Perşembe

Sazımı aldım

Kurs öğretmenimizin tavsiye ettiği o saz satan dükkanı arıyorum. Kaybolamayacak kadar küçük bu şehirde adres bulmak çok kolay, çeşit çeşit müzik aletleri içine giriyorum. Saz asılı duvar  dışında tüm duvarlara uzun uzun bakıp tüm müzik aletlerine elimi sürüyorum, en çok ukulelenin başında durdum. Görevli kişiye bağlama alacağımı söyledim. İlgili bölüme geçtiğimde ilk baktığım şey sıra sıra duvara asılı aletlerin üzerindeki sarı fiyat etiketleri oldu. 250 den başlayıp binli rakamlara doğru ilerliyordu. 250 liralık olanına dokundum, plastikti. Sınıftaki arkadaşlarımın hiç birinde plastik saz yoktu ama bu duvarda asılı olanlar içinde  onların bağlamalarına  benzer bağlama da yoktu.  Eski bağlamadır dedi görevli, artık öylesi yapılmıyor, sizin el yapınıza uygun bir saz vereyim dedi, beni tabureye oturtup elime bir  bağlama verdi. (Plastikten,  dut ceviz ağacına doğru, ucuzdan pahalıya doğru gidenlerin ortasından , orta hallisinden bir bağlama  verdi. )
 Çocuklardan haz etmeyen  birinin kucağına verilmiş yabancı bir bebek gibi. Şöyle durun, böyle tutun diye komut vererek kucağımdaki yabancıyı yakın etmeye çalıştı.  Bu tam size göre bir bağlama dediğinde sarı etiketine baktım, plastiğin neredeyse dört katı olduğunu görünce kucağımdaki yabancı bebek huzursuzlanıp ağlamaya başladı, hemen  sahibine uzattım. Ben de durmuyor, diyerek hızla  terk ettim dükkanı.
Eve dönmeden önce kaydımı sildirmek istedim ama küçük şehir birden büyüdü, yürüyeceğim yolu gözüm kesmedi. Henüz bir sazın değerini biçebilecek, müzik kültürü olgunluğuna erişemediğimin farkına vardım, bir bağlama eşittir bir aylık ev kirası,  eşittir bir aylık market alışverişi,  eşittir,on ayın elektrik faturası diyerek eve doğru yürürken kurstaki kadınlar aklıma geldi. Öğretmenin istediği 10 liralık fotokopi parasını ay başında verebilir miyiz diyenler vardı, iki hafta sonra , on beş gün  sonra elime para geçecek o zaman verebilir miyiz diye ricada bulunan kadınlar her şeyin ederini en iyi bilenlerdi. Sırf kendileri için , saz çalabilmek için harcayacakları bir on lirayı   bekleyen kadınlar gerçek müzik kültürü olgunluğuna kavuşmuş kadınlar olsa gerekti. 
O parayı bağlamaya verecek kadar bağlamayı sevmediğime karar vermemin huzuru ile eve döndüm.
Akşam  kapıyı açtığımda  dükkanın duvarında,  dut ağacı bölümünde asılı bağlamayı eşimin elinde gördüm. Sevindim sevinemedim arası bir duygu ile artık benim olan yabancı bebeği ,kucağıma aldım.

28 Mart 2019 Perşembe

Nerelisin ?

Çorum'a taşındığımız günden beri en çok duyduğum şey, "nerelisin", sorusu oldu.
Bu soruyla hiç karşılaşmamış oğlum yeni okulunda bol bol talim ediyor. Yeni okulunda
  sınıfında 9 yaşındaki çocuklar nerelisin diye soruyor. İstanbul  cevabına, yok onu sormuyoruz toprak nere? diyorlar
Öğretmeni yeni gelmiş öğrencisini ayağa  kaldırıyor; memleket nere?
Türkiye
Yok onu sormadım, nerelisin?
İstanbul
Nerede doğdun?
 İstanbul
Baban nerede doğmuş
İstanbul
Babanın babası
İstanbul

Babaanne nereli,
İstanbul
Babaannenin babası
Duraklıyor, büyük  dedesinin  sesini çok duymuştu, taş plaklarda sesi vardı,   yemyeşil tepeli ıssız  İstanbul  fotoğraflarında resmi vardı.
İstanbul diye cevap veriyor.
İstanbul diye cevap verdikçe sözlüde  aradığı cevabı alamayan  öğretmen gibi huzursuz oluyor.
Sen akşam babana bir sor asıl kütük neresi diye?
Okulda adı ile değil, İstanbullu diye çağrılmaya başlanıyor. İçine şu imaları da katarak, İstanbullu diyoruz ama,  aslında İstanbullu değilsin ama olsun, aslını gizleyerek inkar ediyor ama olsun, asıl memleketini hor görüyor ama olsun dedelerinin toprağına nankörlük ediyor ama olsun biz yine de İstanbul'u kabul edelim, İstanbullu diyelim.
Nerelisin sorusu uzamasın diye  İstanbul'u saklayıp babasının dört kuşak önce göç ettiği  yeri bazen de annesinin doğum yerini söylemeye başlamış, hiç bilmediği bu yabancı yerlerden soru gelince de sen nasıl oralısın olmuş...
Dördüncü yılında okula
yeni gelen bir öğretmen yine "nerelisin" diye sorunca,
" Çorumluyum" demiş.
 Sınıfın hepsi "yedi göbek Çorumlu " olduğu için Çorumlu olmayı öyle İstanbul çakmalarına  bırakacak halleri yokmuş, itiraz etmişler...Çorumlu değil diye...
Boğazkale'deki Hattuşaş, Ortaköy'deki Şapinuva, Alacahöyük, Yazılıkaya tapınağı, Çorum müzesi, Alacahöyük müzesi, Boğazköy müzesi, iskilip kaya mezarı, İskilip  müzesi, Laçin kapılıkaya, İskilip kalesi, Osmancık kalesi, Koyunbaba köprüsü, saymaya başlamış, bir kaç sene içinde gördüğü yerleri. Çorum'a gelen tüm misafirleri bu yerlere götürerek, tanıtarak, defalarca...
Sınıfında yedi göbek Çorumlu arkadaşlarının içinde  Hattuşaş'ı  hiç görmemişi var iken , sokakta selam verip  yedi göbekli Çorumluyum diyenlerin neredeyse hepsi Hattuşaş'ı hiç bilmediğini duyduğumda artık şaşırmıyorum.
Öğrencisine  nerelesin diye  soran öğretmenin,   okulun dört yılında Trabzon'a Rize Bursa Çanakkale'ye gezi düzenleyip bir kere bile Çorum'un tarihi yerlerine gezi düzenlenmemiş olmasına, sınıfında Hatuşaş'ı hiç görmemiş yedi göbek Çorumlu öğrencilerinde sorumluluk hissetmemesine de    şaşırmıyorum.
Nerelisin sorusuna verilecek cevaplar üzerine oğlum ile sohbetler yapıyoruz, şehirler, ülkeler insan gibidir, beraber yaşamaya mecbur olduğumuz kişiyi tanımak zorundayız, ailemizi arkadaşımızı sevgilimizi,  sevdiği sevmediği şeyleri, nelerden  hoşlandığını nelerden korktuğunu, vakit ayırıp düşünmeliyiz onun için, duygularını ızlemeliyiz, görebilmeliyiz içinde sakladığı umutlarını hayallerini...Tanımadığımız birini gerçekten sevemeyiz...
  Oğlumun, insan yedi göbek yaşadığı yeri neden tanımak istemez sorusuna da şaşırmıyorum.
Çorum devlet hastanesi sırasında bir kadın ile konuşmamı anlatıyorum; uzun süredir çektiği hastalığından kocasının haberi yokmuş, bekleme salonundaki bir saksı çiçeği göstererek, şu saksıdaki çiçek gibiyim onun için, bu çiçeğin adı nedir, güneşi mi sever gölgeyi mi, nasıl sulanır nasıl büyür  bilinmez, bilinmediğim onun gözünde, karısı mıyım karısı, işte o kadar...
Çorumlu mu  Çorumlu o kadar...




27 Mart 2019 Çarşamba

Saz kursunda ilk günüm


Saz kursuna kaydımı yaptırıp derslerin haftaya başlayacağı bilgisini aldıktan sonra, saz denilen müzik aletine ne kadar uzak olduğumu, televizyonda radyoda saz sesi duyduğumda kanalı değiştirdiğimi aklıma getirdim. Eve gelip youtube' u  açıp , saz yazdım. İlk çıkanlardan bir kaçını dinledikten sonra kendi listemi tıklayıp Bach dinleyerek yine yanlış karar verdiğimi, kaydımı sildirmem gerektiğini anladım.
Kaydımı hemen sildirmeme eşim engel oldu, bir fırsat ver, ilk derse katıl dedi.
İlk ders günü bir tek benim müzik aletim yoktu,   babalarından dedelerinden amcalarından kalan sazları ile tüm kadınlar hazırlıklı gelmişlerdi.
Çalacağımız aletin adının saz değil bağlama olduğunu söyleyen genç erkek öğretmenimiz ilk önce nota öğreteceğini söyledikten sonra hayatında hiç nota görmeyen var mı diye sordu,  tüm  sınıf parmak kaldırdı. Arka sıralarda oturan bir kadın okuma yazma bilmemesinin sorun oluşturup oluşturmayacağını sordu.
Öğretmen tek tek  kadınların ellerindeki sazı alıp  akort yapmaya başladı. Bu saz kırıkmış tamir edilmiş , dedi öğretmen. Orta yaşını geçkin bir kadın,  rahmetli kocam başıma vurmuştu dedi, herkes gülmeye başladı. Gülüşmelerden cesaret alan iri yarı bir kadın paltosunu çıkarttı, gömleğinin arkasındaki yırtığı göstererek kaynanam saz kursuna gittiğimi duyunca kapıda üstüme saldırdı, seni tüm kurs arkadaşlarıma tanıtacağım diyerekten gömleğimi çıkarmadan geldim dedi. Gülüşmeler kahkahalara döndü. Öğretmen   her sazın hikayesini dinleyerek akort yapmaya devam ederken bizi  teneffüse çıkarttı. Kaydımın silinmesi için yetkili kişiyi aradım, bulamadım, bahçedeki ağaca yaslandım. Ellerinde sarı çiğdemler , kafasında saz parçalanan kadın ile maskulen görünümlü bir  kadın yanıma geldi. Hala gülüyorlardı. Köyümün çiğdemleri dedi, kurs arkadaşlarım için toplamıştım. Çiğdemi bana uzatırken anlatmaya başladı,  köyümüze müzik öğretmeni neden geldiydi bilmiyorum, ben yetimim, beni evermişler bu öğretmenle, haberim yok, çocuğum daha...babamın duvarda asılı sazını aldım  yanıma,  şehre geldim ...kocam saz öğretiyor herkese, babamın sazı ile karşısına oturdum bana da öğret diye, sazı elimden alıp başıma vurduydu, bir daha saz maz lafı açamadım, geçen sene rahmetli oldu kendisi dedi. Çiğdem elimde diğer kadının hikayesini dinledim.
 Yaşı daha çok gençti, saçları erkek gibi kesilmiş, kıyafeti hareketi erkek gibi . Babam öldüğünde anam benimle tek başına kaldı, akşamları terminalde çay yaptı sabahları yufkacıda yufka açtı , ev sahibimiz, evimde dul istemem dedi, çıkarttı, dula kimse ev vermek istemedi, anam "  ben şen dul muyum, koca mı bırakmışım,  kocam ölmüş, kara dulum ben , derdi, keşke bir oğlum olsaydı diye ağlardı. Başımızı sokacak bir delik bulduğumuzda ise etrafa karşı beni erkek çocuk gibi gösterdi. Büyüdükçe, boyum uzadıkça  babamın kıyafetleri üzerime olmaya başladı, sevindi annem , kocası canlanmış gibi diye gülerken , yüzünde saklayamadığı ışıl ışıl parlayan kadın gözleri vardı.
Bu kadınları böyle açık pervasız özgürce içinden geldiği gibi konuşturan şey ,saz olmalıydı.  Çocukluğundan beri her gece kendinden büyük  bir acıya  sarılıp uyumak zorunda kalmış bu kadınlar için saz ne anlama geliyordu? Baş edemediğine, çaresiz kaldığına , korku ile sarılıp büyümeye alışmış bu kadınlar için saz çok önemli olmalıydı.
Teneffüs bitti, sınıflara girildi. Öğretmenimiz derse başlarken bana baktı, sazımı neden getirmediğimi sordu. Bu kadınların yaşadıklarına,  saza  uzak olduğum gibi uzaktım, haber kanallarında  duymaya , görmeye tahammül edemiyor, kanalı değiştiriyordum , aynı sazın sesi gibi...
Bu coğrafyada esmer karasal  dümdüz kavruk gölgesiz tek renk bozkırın içinde , okuma yazmadan önce saz çalmaya can atan , kocasını gömüp gelmiş,  kadınlar ile aynı sınıfta arkadaş olmak istedim. Elimde sarı çiğdem ile
öbür derse sazımı alıp geleceğim öğretmenim,dedi







22 Mart 2019 Cuma

Bu yeni doktor

Okulun istediği muayene taraması formunun doldurulması  ve soğuk algınlığı için oğlum ile sağlık ocağındayız. Sağlık ocağına gelmeyi erteleyebildiğim kadar ertelememe rağmen, mecburen buradayım. Sırada önümüzde üç kişi olmasına rağmen telefonumu sessize alıyorum, doktor odasında yapmam gerekenleri dışarıda sıra beklerken yapıyorum,  oğluma  montunu çıkarmasını söylüyorum. Kimliğini çantamdan çıkarıp elime alıyorum,  şikayetiniz nedir sorusu için  talim ediyorum, en kısa  cümleyi arıyorum. Bir an önce yoğun ve gergin doktorun odasından çıkalım diye bu tedirginliğim, hem doktoru hem de bekleyenleri meşgul etmeyelim.
Eski doktorumuzun gerginliğini hisseden çocuk doktora gitmemek için ağlıyordu, doktor seçme şansımız olduğunu öğrenince bu doktoru seçmiştim. Seçtiğim doktor, hastası olan çocuğu görmüyor, hasta benmişim gibi davranıyordu, çocuğun yüzüne bakmadan, nesi var diye bana soruyor,  sırtını benim açmamı istiyor, sonrasında  nesi olduğu konusunda bir kelime etmeden reçeteyi yine bana uzatıyordu. Günaydını, teşekkür ederizi, kolay gelsini çocuğun ağzından çıksa bile almıyordu.
Doktorumuzun yeniden değiştiğini sıramız gelip odaya  girince farkına varabildim. Yeni doktorumuz masasından  kalkıp hoş geldiniz dedi. Gülümseyerek  önce oğluma  baktı. Oğlumun hasta olduğunu duyunca ona yöneldi,    yapmacıksız,  abartısız, sahici, canlı bir merak ile oğluma  soruyor dinliyordu. Okul formunu doldururken okulun nasıl gittiğini sordu doktor. Okul nasıl gidiyor diye soran herkese " iyi gidiyor" diyen oğlum , doktora, " okulda   kalbinin hızlı çarptığını nefessiz kalacağından  korktuğunu , bu durumun tehlikeli olup olmadığını sordu. Doktor başını kağıttan  kaldırıp okulda kalbinin  hızlı attığı anları söylemesini istedi.   Ödevleri yetişmediğinde,öğretmenleri tahtaya kaldırdığında, sözlüde, yazılı sınavlarda, sınav sonuçları okunduğunda,  öğretmeni anlatırken anlamadığında, öğretmenini kızdırıp azarlanma ihtimallerinde, teneffüste erkeklerin kaba şakalarında, kızların küçümseyici bakışlarında,...   Sanki sıra beklerken doktorun bu soruyu soracağını hesap etmiş gibi sıra sıra takılmadan bir solukta anlatıyordu.  İçeri gireli beş dakika olmuştu, dışarıdan kapı tıklanmaya başladı. Doktor pür dikkat dinledi. Sonra  bisikleti olup olmadığını sordu. Bisikletini İstanbul'da sahil yolunda okula başlamadığı zamanlarında sürüyordu ama buraya gelince tüm ısrarıma rağmen sürmek istememiş, arka balkona terk etmiştik. İki gün dinlenme yazdı, iki gün boyunca evin her köşesinde uzanarak istediği bir kitabı okusundu sonra her gün bisikleti ile itfaiye parkında en az üç tur atacaktı. Aklım hep dışarı çıkmamızı bekleyen artık öfkelenen sıradakilerde...Biz buraların yabancısıyız o söylediğiniz parkı bilmiyorum dedim. Bu sefer doktor gülerek benim yüzüme baktı, neden yabancı olasınız burada yaşadığınıza göre buralısınız " Çorumlu'sunuz" dedi. Dışarıdaki homurtular alnımda boncuk boncuk ter yapmış olsa da gözlerinin içi gülen doktoru büyük bir minnetle dinlemeye başladım. Doktor tepeden lütfeden gibi değil de yakınlığını  aradığım arkadaşım  gibi bakıyor,  şehrin güzelliklerini sayıyordu. Kapı gümbür gümbür çalıyor,  açılıyor öfkeli bir baş içeri uzanıyor sonra sert bir şekilde kapanıyordu. Dışarıdan gelen sesleri duyuyordum , sohbete gelmişler, doktorun yakını- ahbabı olsa gerek, düşüncesizler, şikayet etmek gerek... Ne güzel insan diye iç geçiriyorum, birinin her şey güzel olacak demesine ne çok hasretmişim, her şeyin çok güzel olacağına inanan çevresini inandırmaya çalışan böyle bir insana ne çok ihtiyacım varmış. Oğluma bakarak, okul senin okulun dedi, sen kendin oldukça , mücadele ettikçe, arkadaşlığı sevgiyi paylaşmayı hissetmeyi, sınavlardan notlardan  daha  değerli gören   okullar mutlaka var olacak dedi. Sonra bana yönelerek, şehrin benim şehrim olduğunu söyledi, Çorum'un güzelliklerinden birini görmem için,bir saz kursu adı bile verdi.  Dışarı çıktığımda,  ilaç yazdırmaya gelmiş dört hastadan özür diledim, bu yeni doktorun çok iyi biri olduğunu onu  şikayet etmemelerini bizim yüzümüzden olduğunu söyledim.  Yeniden doğmuş gibi çıkmıştık sağlık ocağından.  Oğlum iki günde iki kitap bitirdi, arka balkondaki bisikletinin tozunu sildi, inmiş lastiklerine hava vurdu.  Saza, sazın kültürüne o kadar çok uzağım ve yabancısıyım ki...Ama artık doktor tavsiyesine uyarak yabancıyım demeyeceğim, saz çalmayı doktorumun verdiği aydınlık hatırına öğreneceğim...


1 Mart 2019 Cuma

Doktor Kapısı

Bu kış, çok kere  hastalandım. Şehrin  devlet hastanesi poliklinklerinde sıramı beklerken çeşit çeşit hasta tanıdım, sohbetlerine kulak misafiri oldum, kısa süreli de olsa sıcacık arkadaşlıklar kurdum.
 İnternetten aldığım randevu ile çok    sıra beklemiyordum, ama bazen   internet günler sonrasına  sıra verebiliyordu. Gecikmeye gelmeyen rahatsızlıklarda   hastane içindeki  gişelerden  sıra alıp aynı gün içeresinde muayene olabiliyorum ama  uzun beklemeyi göze almam gerekiyordu çünkü öncelik randevulu hastalara veriliyordu. İnternetteki randevular 10 dakika aralıklar ile iken hastane içinde alınan randevular ve kontrol hastaları ile birlikte doktor kapısı önü oldukça kalabalıklaşıyordu.Bugün kontrol için içeriden çağrılmayı beklediğim bir saat içerisinde doktorun,otuza yakın  hasta ile ilgilenmek zorunda kaldığına şahit oldum. İki dakikada bir doktor kapısı açılıp kapanıyordu. Şehrin pazarı kurulduğu günlerde köylerden ilçelerden gelenler ile yoğunluk daha da artıyordu. Yoğunluk sadece kendi hastalığına yoğunlaşmışken içerideki gencecik doktor tüm hastaların derdini iki dakikalığına da olsa dinlemeye şifa olmaya odaklanmıştı.
İsimlerimizin yazılmasını beklerken  köyden ve kasabadan gelenler daha bir tedirgin oluyorlardı, ulaşımları bizim gibi şehirde oturanlara göre daha meşakkatliydi... Sırası gelmediği halde açılan her kapıda içeri dalanlar oluyordu. Her defasında dışarı atılanlar arasında sinirlenenler ileri geri konuşanlar oluyordu. Ben cahilim sıra mıra bilmiyorum diyerek içeri dalan , içeride uyarılıp dışarı çıkarılan   teyze, 184'e Sabim'e 150 Bimer 'e Cimer'e  telefon açacağım şikayet edeceğim diyecek kadar   bilgili çıkabiliyordu (  teyzeden önce hiç birinden haberim yoktu).
Sıranın gelmesini beklerken yanında oturanların hastalığını merak edenler, başkalarının tahlillerine ilgi duyanlar,  tahlillerden  kahve falına bakar gibi  sonuç çıkaranlar, yüzünün rengine öksürüğünün şiddetine , ağrının yerine göre teşhis koyanlar, kendi ilacını önerenler, bu doktorun hiç bir şeyden anlamadığını bu doktorun çok iyi olduğuna iddia edenler,   komşusu geliyor diye ona eşlik etmek için peş peşe sıra alanlar...
Yemenisini kulak ardı bağlamış, iri halka küpeleri sallana sallana gelen ablaya yer vermek istiyorum, otur diyerek omzumdan geri ittiriyor, beni birden bire çok seviyor.  Neyin var diyor, söylüyorum. Kaç çocuğun var diyor, bir diyorum neden bir tane daha yapmadın diye  kalabalık içinde sesini alçaltmadan soruyor, sessizce gülüyorum. Kardeşsiz büyüyen oğluma ayrı, tek çocuklu bana ayrı üzülüyor. Oğluma kardeş  gelsin diye önerdiği şeyleri detayları ile anlatırken bir türlü sıram gelmiyor. Hiç konuşmayan sessiz sessiz gülen  bu tek çocuklu kadıncağızdan sıkılıyor, konuşmak için başka birini buluyor. Ablanın konuştukları beynimde dönüp duruyor.  Dinmeyen öksürük için geldiğim poliklinik, yeni doğan çocuk bölümüne    dönüşüyor, bebek kokusu, yeniden bir  heyecan , umutlu gelecekler, çocuk gülüşleri ,  hayallerin pembeliği gözümü kör etmiş kapıda  adım yanmış sönmüş sıram geçmiş. 
 Bu sefer kanımdaki değerlerin düşüklüğü yüzünden dahiliye kapısında ismimi gözetliyorum. Elimdeki tahlil sonuçlarına bakmak isteyen heyecanlı araştırmacı yardımsever genç kadının yüzü asılıyor. Korkmayın , inşallah bir şeyiniz yoktur diyerek acı acı yüzüme bakıyor.  Üst üste geçirdiğim  solunum hastalıkları yüzünden  düşmüş olduğunu sanıp umursamadığım değerlerim artık  korkutuyor beni.  Kadın dayanamıyor, yine konuşuyor,sizi korkutmak istemem ama eltimin kızının da sizinle aynı bu değerlerdi, düşüktü. Susuyor. Yeniden konuşuyor. Hiç korkmayın eltimin kızı hayatta çok şükür sağlıklı ama tabi o daha çocuktu , bu hastalığın iyileşme oranı çocuklarda yüzde doksan ama yetişkinlerde...Susuyor. Sonra yeniden, ama korkmayın tıp ilerledi, yetişkinlerde de iyileşme yüzdesi arttı. Kalbim  hızlı atmaya başlıyor. Bu hastalık dediği şeyin adını soramıyorum, dahiliye kapısı üzerinde morg yazısı beliriyor, içeriden adım okunmasın,odaya  çağırmasınlar  istiyorum. Çok korkuyorum, kaçıp kurtulmak istiyorum. Genç kadın heyecanını kaybetmeden  diğer bekleyenlerin  kağıtlarına bakmaya devam ediyordu.
( Güler yüzü ile benimle de iki dakika ilgilenip  yollamak zorunda kalan doktorların sorunu  için çözüm bulunur umarım)
https://www.haberler.com/corum-da-son-2-ayda-40-doktor-gorevinden-istifa-11776801-haberi/


28 Şubat 2019 Perşembe

Açık gri çamaşır ipi


Cemreler teker teker düşerken köyümü düşünüyorum. Şehrin neresine düşecekti cemre, su nerede toprak nerede hava nerede? Şubat ayı ağaçları budama ayı. Mart gelmeden dallara su yürümeden  budama yapılmalıydı, toprak sürülmeli, soğan patates ekilmeliydi. Uzaklığından dolayı gözü kesmediği yerlere," ha denilince gidilmiyor" derdi ananem. Ha denilince gidilmeyen   köyüm, çok uzaklarda.   Penceremden koyun koyuna uzanan çatılara bakıyorum. İp atlamak istiyorum. Zıplamak, zıplamak istiyorum. Otuz sene önce , kayısı bahçelerinden ayrıldıktan sonra hiç ip atlamamışken, nerden çıktı bu heves? Dolapları  çekmeceleri karıştırıp , açık gri bir  çamaşır ipi buluyorum. Alt komşumuz,tek başına yaşayan yaşlı amcanın öğle namazı için camiye gitmesini gözetliyorum. Önce prova yapıyorum, ip lambalara, duvarlara çarpıyor,  gözlerden uzak bir yerde özgürce zıplamak üzere  çamaşır ipini cebime atıp dışarı çıkıyorum.

 Sokakta beslediğim kedilerden biri yine  peşime takıldı .  Annelerinin bıraktığı üç kardeşin kız olanıydı , abileri ondan önce irileşmiş buna mama yedirmiyorlar diye gizli köşelerde Pıtpıt'ın pahalı mamasından bir avuç önüne koyuyordum. İp atlama heyecanı  ile  mama almadan dışarı çıktığımın farkına vardığımda üzüm tanesi gözlerini kocaman açmış cebime heyecanla bakıyordu. Cebimdeki çamaşır ipine benzer kül rengi tüylerini hiç okşatmaz, yanına yaklaşınca sokağımdaki diğer kediler gibi kaçardı. Sokağın sonuna kadar heyecanı azalarak  peşimden geldi. İp atlanılması uygun yer arıyordum.  Uzun kaldırımın sırt sırta vermiş apartman önlerinden  yürüyerek bir küçük  çocuk bahçesi , daracık bir  yürüyüş parkurunda durup etrafı kolaçan ettim, atlamayı uygun bulamadım, geri döndüm.
Dün sabah yine  çamaşır ipi cebimde dışarı çıktım ama bu sefer öbür  cebime mama koymayı unutmadım. Beni görünce saklandıkları yerden   koşarak gelenlerin içinde o yoktu. Boşalmış mama kabını doldururken çağırdım gelmedi. Sokakta yürümeye başladım,  diğer kedilerden uzaklaşmamı bekliyor oluyordu çoğu zaman , uzak bir köşede onu bekledim cebimdeki maması ile. Bir araba park ettiği yerden çıktı, altında o göründü, upuzun yatıyordu. Yanına yaklaştırmadığı , okşatmadığı kül rengi tüyleri demir gibi kaskatı ve soğuktu. Kucağıma aldım. Bir demiri bir tahtayı taşıyormuş gibi sokağımızdan  uzaklaşırken henüz bir  yaşına basmamış  kedi ölüsünü gömecek küçük bir toprak parçası arıyorum. Yürüdüm yürüdüm gömülecek yer bulamadım. Her sokakta çalışan kepçe delici mikser ile dolu inşaat alanlarının yığdığı toprağa  gözüm takıldı. Geri döndüm. Kendi sokağımızdaki inşaat çalışmalarından birinin önünde durdum.  Öğle molası verilmiş, kimse görünmez iken kepçenin önündeki taze toprağı eşeledim, cebimdeki mama ile birlikte  onu koydum. Kapattım.  Öbür cebimdeki  çamaşır ipini çıkardım. Tırnaklarımın içine kadar geçmiş topraklı ellerimde çamaşır ipinin rengini görünce ağlamaya başladım. Yanı başında, kaldırıma taşmış  yığıntı önünde atlamaya başladım. Şehirde toprağa cemre böyle mi düşüyordu,
nasıl bir apartmanın temeline harç olacaksın bilmiyorum  ama şanslısın diyerek  atladım ipimi. Şehir canlı canlı gömüyor, canlı kanlı temeline harç yapıyordu geri kalan bizleri.



21 Şubat 2019 Perşembe

Yalnız Ağaçlar'ın sesi



Mutfakta akşam yemeği için pırasa doğrarken, "Yalnız Ağaçlar"  adlı bir sergiden haberim oldu. (Açık Radyo)
Çevresinde başka ağaçların olmadığı altı şehirdeki tek başına ağaçların sesini dinlerken pırasa doğramayı bıraktım. Yalnız ağaçlar nasıl ses çıkarır? Yalnız ağaçların sesi , akşam yemeğine pırasa çıkarmaktan daha değerli oldu, ses kaydını defalarca dinleyerek akşamı ettim.

 Geçen yaz, akasya ağaçları altındaki çay bahçesinde bir kitap vermişti Nükhet. Masamıza, çay bardaklarımızın içine kadar  akasyanın beyaz çiçekleri dökülüyorken , nasıl güzel bir kitap hediye aldığımı bilmiyordum.




Ağaçlar, her mevsim ayrı  konuşan, hastalanan, yaşlanan, yalnız yaşamaktan hoşlanmayan canlılarmış.   Kökleri ile birbirlerinin dostu olurlarmış, köklerini yakınlaştırarak arkadaşının  ihtiyacını verenmiş, susuz kalana sularından verirlermiş. Yardımlaşarak birlikte büyüyen ormana ait canlılarmış.




  "İstanbul, New York, Tokyo, Madrid, Cenova ve Atina’dan birer ağaç ve çevresinden alınan ses kayıtlarından oluşan eser, bu "yalnız ağaçların" birbiri ile iletişim olasılığı hakkında. Bununla beraber, insanın çoktan kaybettiği doğayla ilişkisinin geleceğine dair; kompozisyonla raslantısallığın, tekille bütünün gelecek yapısı hakkında da öngörüler içeriyor. Ses enstalasyonundan bölümler eşliğinde, Sergi Karaköy - SANATORIUM'da 24 Şubat 2019’a kadar deneyimlenebilir." (*)
(*)  ( http://acikradyo.com.tr/acik-dergi/sinan-bokesoyla-agaclarin-duyduklari-ve-vicdanin-gelecegi)


20 Şubat 2019 Çarşamba

Baran




En güzel aşk filmlerinin birincisidir Baran. Bir bardak çayda, bir tokada, bir saksı çiçek ve çamurun içinde bir ayak izinde aşkı  gösteren   Majid Majidi 'nin filmi





Kamelya altında

Okulda teneffüs arasında  konuşuyorlarmış, sınıfın  en çalışkanı her sınavın birincisi olan kız arkadaşı M. " biliyor musun sizin apartman da benim babaannem oturuyor" demiş. Çok şaşırmış oğlum, neden hiç seni görmedim bizim apartmanda diye sorduğunda "babaannemin sokağından bile geçmek istemiyorum anneme yaptıklarından sonra demiş M.
Akşam okuldan  eve geldiğinde , üç senedir oturduğumuz bu apartmanda üst katımızda tek başına yaşayan teyzenin torunu ile aynı sınıfta olduğunun yeni farkına varmış olmanın şaşkınlığındaydı.
- M. sınavlarda birinci olduğunun haberini  babaannesine vermek istemiyor muydu ?
- Birinci olsaydım  hemen babaannemi aramak isterdim.
- Torunu  ile aynı  mahallede oturan üst komşumuz,  hiç mi birbirlerini özlemiyorlardı?
--Hangisi daha çok özlemiyordu? diye sorgulamaya başladığında artık pek uğrayamadığım kamelya aklıma geldi.
Sokağımızda bir kamelya var, sabahları daha çok yaşlıların oturduğu, ev işlerini bitiren ev hanımlarının öğleden sonra, akşam üstü ise çalışan hanımların da katıldığı kamelyada en çok konuşulan konunun kahramanları hep kayınvalidelerdir. Siyaset, ekonomi, din, beyazlatmayan deterjanlar, geçim derdi de konuşulur ,bu tür dertlere dair bir umut vardır ama kayınvalidenin düzeleceğine dair hiç kimsenin en küçük umudu yoktur. Bitmesi öngörülmeyen bu dert ile baş edebilmek için kamelya altı terapi gibidir. Eriyen yaşlı kemikleri güneş görsün diye banklardan hiç kalkmayan yaşlı teyzelerin de konusuydu rahmetli kayınvalideleri.  Yaşları yüzyıla yaklaşan bu teyzeler kayınvalidelerinin öldüğünü kabul edememişler, her doğan güneşte  yanı başlarına  kayınvalidelerini de oturtuyorlardı. Evlerini temizlemiş, yemeklerini hazır etmiş ev hanımları kamelyaya  gelince kayınvalide konusu daha bir canlanır çünkü  hepsinin kayınvalidesi hayattadır, gelinlerine çektirecek daha zamanları vardır. Akşam üstü eve girmeden bir soluk almak için kamelyaya uğrayan  çalışan hanımların da derdi vardır kayınvalidelerinden  ama kendilerine yakıştıramazlar ulu orta konuşmayı, önce sessiz kalırlar  sonra  konuşulanlara hak verirler, tecrübe etmişliğin olgunluğu ile baş sallarlar, çalışan  aydın bir kadın olaraktan  kayınvalide konusunda aydınlık bir laf etmek içlerinden gelmez.
Üst katta tek başına yaşayan komşumuzun   kayınvalidesi ise tüm korkunç kayınvalideleri sollamış, kamelyanın birincisi olduğunu  biliyordum ama oğlum ile aynı sınıfta torunu olduğunu bilmiyordum.

Kamelyada sokağım kadınları ile oturup , herkesi  dinlerken,  benim de kamelyam benim de sokağım , buraya aitim diyordum  …. Kayınvalide konusunda hep sessiz kalanlardandım, sessizliğimi derdimin büyüklüğüne verip  gurbet ellerdeki bu komşularını bağırlarına basmışlardı.  Bir gün gafil bir anımda kayınvalidemin beni ne çok sevdiğini söyleyivermişim. Kamelyanın tüm kadınları onlara ihanet etmişim gibi bana baktılar, o an  yabancılaşıverdiğimin farkına vardım.  Kayınvalide sevgisi beni kamelyanın  derdi ile dertlenemeyen  başka memleketin havasından suyundan yapmıştı.

                                                   (66. yaşını kutlayan öğrencileri ile)
 Ev hanımı iken çocuklarını evlendirdikten ( ellisinden) sonra yapmak istediği şeyi yapmaya başlamış, dans öğrenmiş, sertifikalar almış,  gönüllü olarak  dans öğretmeye başlamış, spor salonu olmayan okulların öğrencilerine, huzur evlerine, Alzheimer  hastalarına, zihin engellilere, işitme engellilere, ev hanımlarına, ulaşabildiği her yere her gününü doldurarak hiç durmadan dans ediyor, dans öğretiyor.

 Dün, Dünya Kadınlar günü için  hazırlıklarını bana da atmış, videoyu açtığımda, işini yaparken insanı nasıl bu kadar çok sevebildiğine her defasında şaşıyorum. İnsanları mutlu etme  azmine şaşırıyorum. Yıllardır insanları mutlu etmek için hiç solmayan enerjisine şaşıyorum.



Babaannesinin uzak şehirde olup  her istediğinde görememesini bir eksiklik olarak algılayıp üzülen oğluma
babaanne denildi mi aklına ne  geliyor diye soruyorum ; " gülme ve enerji" geliyor diyerek gülmeye başlıyor.
Ben onun gibi olamam, her gün yaptıklarını aklıma getirdiğimde bile yoruluyorum ama taktir ediyorum,

 Her anıldığında hep gülümseten bir babaanne olmak, değerli bir şey olmalı.




19 Şubat 2019 Salı

Yakın Plan






Bu şehirde çöp arabaları sabahın erken saatlerinde geliyor. Çöp arabasının sesini duyunca hemen mutfak penceresine koşarım, dolu çöp tenekelerinin havaya yükselmesini , havada asılı kalıp  içinin boşalmasını izlerim. Dün  havada asılı çöp tenekelerinden birinden sinek ilacı ya da  saç spreyine benzer silindir bir teneke dışarı  fırladı  yokuş   sokağımızda tangur tungur aşağılara doğru gitti. Yokuşun dik yerlerinde sesini yükselterek hızla ilerlerken,  yokuşun sonunda  başka bir çöp tenekesinin yanında yavaşlayarak   durdu. Çöp tenekesine atılmış iken ait olduğu yerden fırlamış, bir anda  tüm sokağın  duyduğu gördüğü oluvermişti içi boş sprey kutusu. 
Aklıma Yakın plan filminin kahramanı ,Sabzian geldi. 



Yorgun başını dolmuş  penceresine dayamış,  son çalıştığı matbaa atölyesinden   bir kitap elinde,   dalgın dalgın ineceği durağın gelmesini bekleyen Sabzian'a yanında oturan yaşlı bir kadın ; "  elinizdeki kitaba bakabilir miyim? der. Sabzian elindeki kitabı kadına uzatırken, bu kitabın yazarı benim der, kitap size hediyem olsun.   Kitabın yazarı aynı zamanda ülkenin en önemli yönetmenlerinden de biridir. 
 Abbas Kiyarüstemi'nin  " gözbebeğim " dediği Yakın Plan filmi,  gerçek sahnelerin bol olduğu yarı belgesel tarzında çekilmiş. İran' da geçen bu gerçek olayda tüm oyuncular kendi rollerindedir.   İran'ın fakir bir semtinde tek odalı evinde annesi çocukları ve eşi ile oturan Sabzian uzun süredir işsizdir, yoksulluğa  daha fazla dayanamayan karısı evi terk etmiştir. 
Sabzian'ın kendini ünlü bir yönetmen olarak tanıtması onu hapishaneye düşürmüştür. Hapishane ve mahkeme sahneleri gerçektir, geniş açılı bir mercek  ile Sabzian ın sorgu sahneleri çekilmiş, 
  canlı canlı ,kurgusuz olarak izleriz. 
Neden kendini başka biri gibi  tanıttın diye soran hakime bir dolu cevabı vardır Sabzianın ;
başkası gibi davranmak zordu ama hoşuma gitti çünkü bana saygı duydular , beni dinlediler oysa daha önce herkes  beni dinlemekte isteksizdi...
Bana dışarıdan baktığınızda sahtekar, dolandırıcı diyebilirsiniz ama aslında böyle biri değilim, sadece kendim olmaktan yorulmuştum...diye  konuşan Sabzian'ı   utanmış mahcup başı önde yakın çekim kamerasından izleriz.

Her sabah çöp arabalarını izlerken zevk aldığım gibi,   en sevdiğim filmlerden biridir, Yakın Plan filmi .






18 Şubat 2019 Pazartesi

Düttürü Dünya




Sabah kedilerin mamaları için bahçeye indiğimde soğuk ve kömür kokusu  selamlaşıyorum, aç kedileri  sığındıkları yerden çıkartmayan bu soğuk hava ile hiç anlaşamıyorum, sevmiyorum. 


Akşamları dışarı çıkılmıyor bu şehirde, genizleri yakan kömür dumanı  kış boyunca asılı kalıyor havada.
Soğuklar kadar kızmıyorum kömür kokusuna , Gülsüm (Jale Aylanç) kömür bulmuş diye seviniyorum. 

 Dütdüt Memed'in  klarnetinden çıkan    gibi acı bir soğuk var bu şehirde. 






3 Şubat 2019 Pazar

Söğüt Ağacı


Birdenbire bastıran dolu yüzünden  bir giysi mağazasına sığındım, deneme kabinleri önünde bir koltukta beklemeye başladım. Müşterisini sorgulamayan, peşi sıra dolaşmayan  kendi haline bırakan bu geniş mağazada  hiç bir şey almaya niyet etmeden oturduğum yerden dolunun dinmesini bekliyorum.
 "Büyüğünü getir, beli kavuşmadı" diye bağıran bir erkek sesi ile bay deneme kabinlerinin önünde oturduğumun farkına vardım. Bir kadın, erkek pantolonlarına doğru koştu, kucağına bir kaç pantolon alıp kabine yetiştirdi. Kabindeki ses hiç durmadan homurdanıyordu, bu getirdiğin aynısı değil, bunun paçası dar,   diğerinin aynısını bul, getir...Her defasında hiç şevkini bozmadan heyecanla   pantolonlara koşan kadını izlemeye başladım. Gençti, koşturmasına rağmen soluksuz kalmıyor, yüzündeki gülüş kaybolmuyordu. Yüzünde , mutlu insanların rengi vardı.   Karların buzların erimediği bu mevsimde ayağındaki ince yazlık ayakkabı , içine giyilen iki üç kat havlu çorap ile genişlemiş, pardösüsü rengini yok edecek kadar solmuştu. Kabindeki homurtunun beline uygun pantolonu ararken neden bu kadar mutlu, sevinçliydi diye düşünmeye başladım. Belki kocası iş bulmuştu, onun içindi bu pantolon, işsiz kocanın ağırlığı son bulacaktı. Belki ,...
Kadın kucağındaki pantolonları içeri verdi, kabin önünde beklemeye başladı. İçerinin sesi kesilmiş iken etrafına bakındı, yanındaki kocaman boy aynasında kendini görüverdi. Kendini görünce yüzündeki gülüş kayboldu, yüzünün rengi, pardösünün rengine dönüverdi.
Aklıma "Roya " geldi. Mecid Mecidi'nin Söğüt Ağacı filmindeki Yusuf'un eşi , Roya… İlk kez aynada kendini görüyormuş gibi baktığı o sahne.
Roya , görme engelli akademisyen eşi ve küçük kızı ile İran da yaşayan çok mutlu bir kadındır.  Yusuf karısına " melek" diye hitap ediyordu , görmeyen bir kocanın tüm sorumluluğunu üzerine almış, hep gülen  bir kadın melek değil de nedir ki? 
Ama bir gün görmeyen kocanın gözleri açılır. Roya,  gözleri açılan, görmeye başlayan  bir kocanın yine meleği olabilecek midir  ?

Kabin önündeki koltuktan, oturduğum yerden  kalktım, dışarı çıktım, dolu çoktan bitmiş, hiç yağmamış gibi izi bile yoktu. 



30 Ocak 2019 Çarşamba

Kes ( Kerkenez)


Çorum'dan Ankara'ya  giderken yol kenarında  elektrik direkleri üzerinde kerkenezleri gördükçe aklıma "Kes" filmi geldi. 
  Tek yükseltisi elektrik direkleri olan bu bozkır yolunda, gelip geçeni umursamayan kerkenezlerden uzaklaşırken filmin bıraktığı sızıyı hissettim.



İngiltere'de geçen film , adını   bir kerkenezden  alıyordu.
 14 yaşındaki Billy Casper, büyüklerin çürüttüğü  dünyasında  bir kerkenez ile kendini buluyordu. Kes adını verdiği yırtıcı kuş, her engeli aşabileceği bir umut olarak en yakın arkadaşı olmuştu. 
.




Kes filmi    aldığı bir çok ödül ile birlikte 14 yaşına kadar izlenilmesi gereken filmler  arasında yer alıyor.

Filmin yönetmeni Ken Loach ödül aldığı konuşmasında;" bir hikaye anlatacaksan güzel diye değil anlatılması gerektiği için anlatmalısın" diyordu. 

 Şu hayatımda, anlatılması gereken şeylerimin, ne kadar sığ ne kadar gereksiz ve boş şeyler olduğuna böyle filmleri izledikçe farkına varıyorum. 



16 Ocak 2019 Çarşamba

Ben, Daniel Blake



Ben, Daniel Blake filmi, şu soğuk kış günlerinde koltuğa uzanıp küçük mutluluklar aradığımız  o    içimizi ısıtan   filmlerden biri değil.

Sorumluluk sahibi, komşularını çevreyi seven , tüm faturalarını ödemiş, yükümlülüklerini seve seve yerine getiren ,İngiliz vatandaşı olarak yaşlanmış   marangoz Daniel iş yerinde kalp krizi geçirir. Beklenmedik bu hastalık doktorunun verdiği rapora göre bir süre  işini yapmasına engel olacaktır.
Daniel'in başka hiç bir geliri olmadığı için  işsizlik ödeneği alabilmek için sosyal devlet ile verdiği mücadeleyi izliyoruz.

Devletten hak ettiğini alabilme yolunda örümcek ağı gibi bir sistemin içine düşmüştür Daniel. Ağın içinde ilerlemek  Daniel gibi bilgisayar internet nedir hiç bilmeyen birisi için mümkün değildir. Sistem , özelleşmiş bünyesi ile insani değerlere saygısız bir şekilde   yapışkanlı ağlarını uzattıkça uzatmış,  mağdurların kendilerine ulaşmak için çırpınmasını  çırpındıkça kendi kendilerini yok etmesi umudunda...

Onurlu bir insan için sistemin masalarına  sistemin  saygısız cahil empatisiz kaba elemanları ile defalarca oturmaya mahkum olmak işkencelerin en kötüsüdür.
Daniel'in en korktuğu şey, parasızlık yüzünden  kendine olan öz saygısını kaybetmemek iken, kendi gibi işsiz iki çocuğu ile bekar bir anne ile tanışır...


 80 yaşındaki filmin yönetmeni Ken Loach bu filmi ile 2016 Altın Palmiye ödülünü almış, ödül konuşmasında, umutsuzluk döneminden geçtiğimizi, bu umutsuzluktan yararlanmaya çalışanlar olduğu gibi onun gibi yaşlıların umut mesajı göndermesi gerekliliğini belirtmiş ve " başka bir dünya mümkün" diyerek filmi armağan etmiş. ( Ken Loach tüm filmlerini herkes bedava izleyebilsin diye yotube koymuş)

Ben filmden çok etkilendim, filmi izlediyseniz yorumlarınızı merak ediyorum...
 





10 Ocak 2019 Perşembe

Hey Garson!




 Bu karda kışta dondurucu soğuklarda Murat Sevinç'in  "Hey Garson! adlı kitabı  cumartesi sabahı  Çorum'a geldi. Tüm aile kahvaltı sofrasında iken yeni gelmiş kitaba da bir sandalye çektik, kitap konuştu biz dinledik.  Güldük, hüzünlendik, şaşırdık, düşündük. 
Oğlum kitabı sonuna kadar dinledikten sonra" ben de garsonluk anılarımı yazacağım" diyerek odasına kapandı. 
Kitabın yazarı, çok sevdiği üniversitesine asistan olabilme hayali kuruyordu, hayaline kavuşabilmek için   hiç bilmediği bir ülkeye  gitmesi gerekiyordu. Dil öğrenip, ülkesine dönüp mesleğini ele alabilmesi için verdiği çabanın içinde garsonluk yapmak da  vardı.   
Oğlum da garsonluk yapmıştı geçen yaz tatilinde, hayalindeki ," markalı cep telefonunu" elde edebilmek için.
Oğlunun hayallerini önemseyen bir anne olduğumu sanıyordum. Kendine ait hayalleri için müzelere, tiyatrolara götürdüm, müzik aletleri aldım, baş ucunda okuyacağım kitaplar aldım, beyaz tuvaller aldım, renkli boyalar  ,   kendi gözünün gördükleri  için fotoğraf makinası aldım,  küçük bir radyo aldım, kulaklık aldım, mikroskop aldım, odasının duvarına  dünya haritası aldım küçük gemiler yaptık, içine hayallerini yazdı,  köyümüzden geçen Kızılırmak'a saldık. Hayallerinin arkasında  annen var,  hep sana destek olacak diyerekten yüreklendirmelerime , " tek hayalim cep telefonu" dediğinde ne halin varsa gör dedim, bir kuruş vermem  dedim... Küçük gördüm hayalini. Onun yaşındaki kendimin hayalleri ile kıyasladım. Onun yaşındayken hayal dünyasında yaşıyormuşum, hiç kimsenin umurunda değildi hayal kurmam, sobanın başına geçip uzun uzun yanan ateşe neden  baktığımı, yorganın altına el feneri ile girdiğimi, pencereye konan kuşların bana bir şey söylemek istedikleri için geldiklerini, bahçedeki kayısı ağaçlarının gece olunca  canlandığını,  uzak diye gitmeme izin verilmeyen arka mahallede duvarları şekerden bahçe çitleri çikolatalardan evler olduğunu, mavi pelerinli prensin kül kedisini değil  beni aradığını hiç kimse bilmezdi. Ne çocukça ne saçma geliyor şimdi, her şeye inanan bir çocuklukmuş, şimdiki çocuklar başka ama sadece bir cep telefonu hayali çok acı geliyordu bana. 
Hayalim, Kızılırmak'tan Karadeniz'e ulaştı ama sizden hayır yok diyen oğlum geçen yaz on iki yaşında iken bir dönerci lokantasında garsonluk yapmaya gitti.
Tüm yaz garsonluk yapması, hayalini gerçek yapmaya yetmedi, onca çalışmanın cep telefonu alacak kadar para kazandırmadığını, sildiği masayı beğenmeyenleri, kırdığı bardakların acısını, hor bakan gözleri,   gördü.  Masaya oturanlar ile ayakta bekleyenlerin arasındaki mesafeyi ölçtü. Bazıları için bu mesafe çok büyük iken hayal kurabilenler için çok daha yakın olduğunu anladı.  
Çocukları kendilerine bırakmanın ne kadar önemli olduğunu hor gördüğüm cep telefonu hayali ile başladığı  garsonluk tecrübelerinden anladım. 
Bir çocuğun garsonluk anılarını  canlandırıp  yazma ilhamı verdiği için teşekkür ederim "Hey Garson".
  

(   kitap - kedi fotoğrafı için   , istediğim güzel köşelere  gelmedi, kalorifer üzerinden  indiremedim, neden rahatımı bozuyorsun bakışı ile )

6 Ocak 2019 Pazar

Daha güzel bir hayat


İzlediğimde köyümü köyümde kalanları, dedemi hatırladığım bir belgesel, Daha güzel bir Hayat.
https://www.youtube.com/watch?v=78pUYInilGQ
Kocaman evinde tek başına yaşayan Rasim Amca'nın zurna çalması, çocuklarına otobüs altında kabak yollayanlar, tek başına sofraya oturanlar, köyün her türlü sıkıntısına rağmen  şehrin eziyetine katılmayanların hayatı...

Jale'nin battaniyesi


 Yüzünü hiç görmediğim Jale , yazılarımdan beri beni çok sevdiğini söyleyerek  o günün  akşamında kocaman bir kutu yollamış, kutunun içinden günlerce yememize rağmen bitmeyen çikolatalar, kitaplar, kocaman bir battaniye çıkmıştı. Hastalığım boyunca bu battaniyeye sarıldım. Hep seni düşünerek ördüm diyerek yollamıştı. Battaniyeyi oluşturan motifleri saydım, 64 taneydi, bir motif bir günde tamamlansa 64 gün beni anmış, benimleydi. Jale ve bir dolu blog arkadaşım hepsi çok mutlu kılıyordu beni (yolladıkları hediyeleri yazılarıma taşımamakla hata mı yapıyordum bilemiyorum ama  bloğuma koyarsam beklenti içinde olma ihtimali belirir ve bu durum beni çok üzer, utandırırdı, hiç birine layığı gibi karşılık gönderemiyordum.)  Bu yazımın konusu neden hep mutsuzsun neden mutsuzluğu kendine çekiyorsun diye yanlış zanna kapılanlara cevap vermek için  Jale'nin hediyesini açık etmem zaruri oldu. Yalnızlığa övgüler düzsem de her gün konuştuğum dostlarım vardı. Çok utanarak yazıyorum ki  tüm güzellikler beni buluyordu.
Beni çok seven, harika çevremde huzurlu, mutlu, umut dolu olmam nedeniyle haksızlığa hüzne kötü anılara gerçek hayatımda aslında uzağım. ( bu dünyada neye ne kadar uzak olduğuna emin olan insan aptal olmalı, buz üstünde yürümek gibi kaderimiz). 
 Neden hep hüzün kahır haksızlık yazıları yazıyorum, oysa mutluluk yazıları yazmaya bu kadar yakın iken. Neden yılbaşı gününde sınıfında hediye alamamış tek çocuğu , arka sıralara oturtulmuşları, sinemaya götürülmeyen zayıf notluları, sevginin, arkadaşlığın , birincilik kadar değer görülmediği sınıfları neden yazıyorum, bilmiyorum, şimdi yazarak belki nedenini bulabilirim...
Uzakta bozkırları gören pencereme oturup dışarı bakıyorum, mutlu olmayı hak eden gerçek insanların dışarıda olduğunu düşünerek, sokağımdan geçenlere bakıyorum. Servis içindeki insanları, tüm gün istemedikleri işlerde çalışmaya mecbur olanları, okul duvarları arasına sıkıştırılıp yarıştırılan çocukları, bağırmak zorunda kalan öğretmenleri, burun kıvrılan bir üniversitenin iş arayan gencini, dört çocuklu karşı komşumun mülteciliğini , her sabah ve akşam farklı farklı çocukların çöpleri karıştırdığını, karda kışta üşüyen aç köpekleri, annesi ölen yavru kedilerimi, eşini kaybeden komşumun yalnızlığını, arkasından itilmedikçe çalışmayan turuncu renonun hurdacıya gideceği günü,  sapsarı gagalarından içli içli öten kara tavukların kırlangıçların artık neden gelmediğini, şehre özgün mimarilerde  iki  katlı, tek katlı  evlerin yıkıldığını,bahçelerindeki meyve ağaçlarının kesilip hep aynı tip apartmanlar dikildiğini görmem ve yazmam "hep beni mi buluyor" ya da " benim karamsarlığımın tezahürü mü?"
Mutlu mesut penceremde otururken   yaşlı bir kadının şalvarının beline sardığı bıçağı çıkarıp çöpe atılan çekyatı parçalayıp yakacak olarak evine sürüklemesi  beni rahatsız etmemeli mi ?
Penceremden dışarı baktığımda  gördüğüm her şey  kendim oluveriyor. Bunları yazmazsam  jeepli annenin duyarsızlığına kapılmış olurum diye düşünüyorum.  
Birazdan klavye başından kalkıp akşam yemeği hazırlayacağım, aklımda bulgur pilavı var, yanına ne yapacağıma karar vermedim. Bulguru bir tepsiye döküp  içindeki taşları ayıklayacağım.  Bir kaç taş bulup bulgurdan ayırıp atacağım. Mutluluk,  bulgur içindeki bir kaç taş tanesi gibi , çok olan hüznün acının içine karışmış.. Hayatta gerçek olan apaçık görünen ve çok olan  şey acıdır, hüzündür diyerek yemeğimi hazırlayacağım . Hepimiz acılarımızdan hüzünlerimizden yemekler yapıyor, karnımızı doyuyoruz. Gerçek her gün penceremde görünüyor iken benim şahsi mutluluğumdan kime ne, benim mutluluğum  biçare ,anlamsız,  gafil kalmaz mı... Aslında herkesin penceresinden "gerçek geçiyor" ama görmeye, görse de yazmaya konuşmaya gerek görmüyor. Böylesi mi  doğru bilemiyorum.  Herkesin penceresinden görüneni yazmaya çalışmak "kötülüğü çağırmak mı" oluyor? 
Mutlu mesut renkli kahkahalı özgüvenli, kendini seven, kendini güzel bulan, tuttuğunu koparan, gezdiğini yediğini giydiğini yazan,okuyana ilham veren   mutluluk  başarı hikayeleri ile dolu yazdıkları ile kitap bile çıkaran bloglardan biri "on yıldır "olamadım, olamayacağım. Dünya zaten kötü içimizi karatmayan şeyler görelim okuyalım diye sayfama uğrayan zaten yok ama rast gelirse iç karartıcı yazılarıma "hep acılar seni mi buluyor, seni mi çekiyor" diye  yorumlar yazmanız çok gereksiz , gerekçesiz. Beni bulmuyor acılar, penceremin önünden her gün geçiyorlar, yazmadıkça yok olacaklarını bilsem, her gün mutluluğumu ifşa etmekten utanmazdım. Haksızlığı, düşüncesizliği, bencilliği, acımasızlığı, yıkılanı, gelmeyeni, yokluğu , mutlu anlardan daha çok yazmaya değer görmem benim hiç okunmayan okunmak istemeyen bir blog yapsa da başka türlüsüne aklım ermiyor. Kötü olanı gördükçe iyi olmaya bileniyorum. İyi olsaydım kötülükleri görmezdi gözüm, yazarak iyileşmeye çalışıyorumdur belki de. 
Hep mutlu olmuş hep sevilmiş ama hep kötüyü yazan biri olarak belki de arayış içindeyimdir. Şimdilik bildiğim şeylerden biri "mutluluk" bir hayatın gerçeği olamayak kadar azdır, yalandır. İnstegramlarda, facebooklarda görünen şeyler benim penceremde görünmüyor, neden görünmüyor diye  yorum yapmayın, bırakın kendi penceremden gördüklerimi yazarak anlamaya çalışayım, gördüklerimin hakkını vermeye çalışayım. 
Yazdığım konularda "hüzün" arama zorlayışı mı hissediliyor, bu benim  kötü yazdığım anlamına gelir, penceremdeki gerçeğe saygısızlık olur ki, bir gün hakkıyla yazabilme umudunu hiç kaybetmiyorum. Bu tür yorumlarda hep kötü yazdığımı düşünüyorum, gördüğüm gerçeğe saygısızlık yaptığımı düşünüyorum...Yazılarım,Jale'nin gönderdiği battaniye gibi olabilsin  diye uğraşıyorum. 
  

(Hiç görmediğim yazılarıma hiç yorum yazmayan hakkında hiç bir şey bilmediğim, kendini hiç anlatmayan  Jale, aylarca bana diye ördüğün battaniyeye baktıkça , hiç kimselere açmadığın anlatmadığın cümlelerini  görmeye  , ilmek ilmek iç döküşlerini okumaya çalışıyorum, gönderdiğin şeye sarınıp ısınıyorum. Gönderdiğin   örgü kitaplarına bakıyorum, senin gibi olabilmeyi umut ederek öğrenmeye çalışıyorum, elimden gönlümden çıkan şeylerin senin yolladıkların gibi olsun, bloğuma gelen görsün  düşünsün, anlamaya çalışsın, sonra umudu hissetsin, ısınsın , teşekkür ederim Jale.) 

( Aslında yeni yılın ilk yazısı olarak boynundan yaralanmış, vücudu parça parça ısırıklar ile dolu, Nüket'in bulduğu yavru bir kediye sahip arama yazısı olacaktı, tüm kötülükleri kendine çekiyorsunculara   o kadar içerlemişim ki, nefsim, yaralı bir kedinin önüne geçiverdi)