10 Nisan 2018 Salı

Çorum simidi

 Zaman bir simit halkası olsa ,   çocukluk yıllarımı  Ankara simidi göstermeli.
  İlkokulumun bahçesinde, küçük bir halkaydı Ankara simidi, teneffüs kadar küçüktü Ankara simidi, bir kaç lokmada biterdi. Bol susamlıydı, sınıf arkadaşlarım ile attığım kahkahalar kadar boldu susamı . Simidimin yanına ayran alamayacak kadar küçüktü cep harçlığım. Küçük siyah  önlüğümün eteklerine dolan susamlar...
İstanbul simidi ,   gençliğimin başlangıcı... Az susamlı, az susamlardan dolayı mıydı  az kahkahalarım. Halkalar büyük, büyük düşünceler  büyük okullar, büyük hayaller için mi...
( Sonra farkına vardım ki martılar için büyüktü İstanbul simidi)

Pazar günü ,Çorum sabahı ,  kahvaltıya taze ekmek almak için fırına gidiyorum, cebimde on lira var.

Çorum'daki sokağım sessiz, apartmanlar yüksek değil, insanı nokta gibi küçültüp değersizleştirmiyor, yürürken varlığımı etraf hissediyor. Arkadaki çıplak tepeleri, tepelerin ardındaki bozkırı görerek yokuş aşağı inerek, fırına gidiyorum.

Sokağın başında, yokuş yukarı ilerleyen  bir simit arabası belirdi. Sanki araba kendi kendine gidiyor gibi , kimin sürdüğü görünmüyor. Araba ile yan yan yana geldiğimde dokuz on yaşlarındaki erkek çocuğunu görebildim. Arabayı yokuş yukarı iteklemek için iki büklüm olmuş, simit diye de bağırmıyordu.
Kendisine pür dikkat kesilen beni görünce durdu, " simit isten mi" dedi.
İsterim, dedim.
Doğruldu, sırtındaki torbadan kalın bir sopa çıkardı ,  boyundan büyük arabası kaçmasın diye tekerleklerin arkasına sopayı yerleştirdi. Benzerini daha önce hiç bir yerde göremeyeceğim kadar orjınal bir simit arabasının önünde duruyorum,  kocaman tekerlekler üzerine oturtulan tablanın etrafı  tahta çıtalar ile sabitlenmiş, şeffaf naylon ile camekan görüntüsü verilmiş. Simitler taze olmalı ki buhardan naylonun içi görünmüyor.
Sırtındaki torbaya yine elini attı, bir  poşet çıkardı.  Poşetin ağzını açamadı , parmaklarına tükürdü öyle denedi, poşetin ağzı açıldı. Tükürdüğüne pişman olmuş gibi ellerini hızlı hızlı süveterine silerek yüzüme baktı,
" kaç tane isten?" dedi.
Ver bakayım bir  tane dedim, göremediğim simitler bir açığa çıksın istedim.
Sırtındaki torbadan bu sefer ince bir dal parçası çıkardı, ellerini değdirmemeye özen göstererek simidi dal parçasına taktı dışarı çıkardı. Dal parçasında asılan simidi poşetin içine atıp bana uzattı. Torbaya baktım, hakiki Çorum simidi. On tane olsun dedim, cebimdeki on lirayı çıkardım. Yüzüne gülümse geldi, elindeki dalı neşeyle buharlı naylonun içine soktu,
" yanık seven mi" dedi.
Severim dedim.
" İkisi yanık olsun mu?" dedi.
Olsun dedim. Dal parçasına simitleri dizip dizip poşetlere aktardı. Simitlerimi aldım, parayı verdim. Parayı süveterinin altındaki cebine soktu, ilk önce ince dalı sonra poşetleri , en son tekerlek altındaki kalın sopayı sırtındaki torbaya atıp, yokuş yukarı sessizce yoluna devam etti.

Fırına gitmeme gerek kalmamıştı, on simit ile geri  eve dönerken sokağımdaki Suriyeli komşularımın bir balkon dolusu çocuklarını gördüm. İki odalı evde kaç kişi yaşıyorlardı bilmiyordum ama balkonda sekiz çocuk saydım. Çocukları dilendiriyorlar mı diye sokağımdaki yerli komşularım tedirginlerdi.
Günaydın, simit ister misiniz diye balkona yaklaştım, hepsi kaçıştı, balkonun en uzak köşesine büzüştüler.
Dilenen çocuklar bir şey uzatılınca kaçışır mıydı?
Balkonda büzüşen en küçük çocuğun gözüne bakarak, bir simidi uzattım.

Yerlilikten, büyüklükten sıyrılıp  yokuş yukarı yavaş yavaş uzaklaşan simitçi çocuk gibi tedirgin, ürkek, yorgun bir " simit isten mi " dedim.

Gözlerine baktığım en küçüğü diğerlerinin yanından ayrıldı, bana doğru yaklaştı.
Diğerleri de geldi, hiç biri ellerini uzatmadı, sekiz simidi her birine  simitçi çocuğun bakışlarına bürünerek pay ettim.

İki tane yanık simitle evimin kapısını açtım, kahvaltı sofrasını hazırlarken, zamanın hangi halkasındayım diye düşündüm. Çorum simidi ne Ankara simidi kadar küçük ne de İstanbul simidi kadar büyüktü. Zaman benim için artık ne çocukluk ne de gençlikti. Simitçi çocuğun eski , derme çatma  kendine özgün el arabasına binmişim, zaman buharlaşmış, bir el ,yokuş yukarı  ağır gövdemi itekliyordu...

Çorum simidi hayatımın tam ortasıydı...











29 Mart 2018 Perşembe

Kedim balkondan düştü

 Çarşamba günü misafirim gelecekti. Misafir odasının aylardır kapalı kapasını açıp temizliğe başladım. Misafir odası ardiye olmuş, kullanılmayan bir dolu şeyi odaya iteklemişim. Odaya ait olmayanları balkona çıkardım, bisiklet, çamaşırlık, kırık sandalye, kırık oyuncaklar...Süpürmek için çektiğim her koltuğun arkasında bitiveriyor, yeni tozları keşfediyor. Açtığım büfe kapaklarından hemen içeri dalıyor, bibloların yanına sıkışmaya çalışıyor, içilir mi diye leğen içindeki deterjanlı suya burnunu değdiriyor. Titiz bir ev sahibi gibi sildiğim süpürdüğüm yerlerin üzerinde  dikkatlice geziniyor, kontrol ediyor. Onunla temizlik çekilir oluyor.
Misafirimiz  geldi, misafir odasında ağırlamaya başladım,  sigara içiyordu, balkona çıkmak istedi. Görünmesin diye balkona tıktıklarımın içinde sigarasını içmeye başladı.
Misafirin açtığı kapıdan balkona çıkmış olmalı, hiç fark edemedim, misafirimiz kedilerden korkuyormuş, " başka bir odaya alır mısın " diye rica etmişti. Kedim kapalı kapılardan nefret ederdi, açana kadar uğraşırdı, tüm kapıların ona her zaman açık olmasına alışıktı, alışık olmadığı şeylerden hoşlanmazdı.  Misafir odasının kapısını kapattım.   Ricanın üzerinden beş dakika geçmeden   kapalı kapıyı açmış misafirin yanında bitmiş, ben fincanlara kahve doldururken   misafirin kolunu beş santime yakın çizmiş.
Kedim diğer çocuğum gibi, psikolojisine önem veriyorum. Bağıran ağlayan misafirin sesinden ürkmesin diye kucağıma alıp başka odaya kaçırıyorum, hiç kızamıyorum, dünyanın en masumu olarak görünür hep gözüme, onun varlığı ( her zaman bana  huzur verirken )misafirleri hep kaçırdı, evimize hiç misafir gelmez oldu.
 Bu canavarla nasıl yaşıyorsun diye ağlayan misafirime pansuman yaptım, aşıları tamam  diyerek kudurmayacağına dair söz verdim.
Akşamın ilerleyen saatlerinde bir gürültü duydum. Balkonda üst üste yığılmış eşyaların yıkılma sesi olduğunu  anlayamadım, hemen kedime bakındım, yıllardır böyle, bir an ortada gözükmese telaşlanırım  aklıma bin türlü ihtimal getirerek ama bir an bile aşağıya düşebileceği ihtimali aklıma gelmemişti çünkü  kendini korumasını bilen aşırı temkinli kediydi, hiç bir zaman tez canlı gözü kara olmamıştı.
Dışarıdan gelen garip bir uluma sesi duydum, pencereye koştum. Evimiz üçüncü katta, sokak üzerinde, havlayan köpekler arabaların motoru ve rüzgar sesi içinde bir küçük boğuk ulumayı duydum.  Dışarıdaki  tüm renkler karardı, bir yumak beyazlık görünür oldu. Benimle birlikte pencereden bakanlar  " yok düşmemiş evde saklanmıştır" diyorken ben sesini duymuş küçük beyazlığını, düştüğü yeri görmüştüm. Yanına koşarken  Allah'ı binlerce kez andım, Allah'ım bir şey olmasın, Allah'ım kaçıp kaybolmasın, Allah'ım korku ile kaçarken araba altında kalmasın, kırığı olmasın,  olmasın, Allah'ım ona bir şey olmasın...
Kucaklayıp eve getirdim, yere indirdim, hiç bir şey olmamış gibiydi, yavaş yavaş yürüdü gizli bir köşeye sindi.
Misafir,  çok  korktuğumu görmüş üzülmüş teselli etmeye çalışıyor, " bunlar dokuz canlı, dokuzuncu kattan düşse bir şeycik olmaz"ları sıralıyordu.
Veterineri aradım," üçüncü kattan düştü bir şey olur mu "dedim, "bir şey olur , hemen getir", dedi.
Veterinerlerden çok korkarım hele böyle hazırlıksız iken...yanıma oğlumun doğum altınlarından iki çeyrek alıp yola düştüm.
Rüzgar fırtınaya dönmüştü. Usul usul sakin sakin eserken, fırtınanın çıkması kötü bir şey olacağının habercisi gibiydi,  her soluk alışıma Allah ın adını sığdırmaya çalışıyorum.
Veteriner kontrol etti, hiç bir şeyi yoktu ama iç kanama riski için salmadı, burada daha güvenli olur dedi. El ile kontrol, iç kanama aşısı ve bir gün gözetim altında tutulma masrafı olarak bir çeyrek aldı.
Yorgunluktan uyuşmuş eve dönerken  korkum ile birlikte yakarışlarımda yok olmuş fırtınanın korkunçluğu artık ninni gibi geliyordu.
Yıllardan sonra ilk kez onsuz evimin kapısını açmak ağır gelmişti, kapı tıkırtısına koşup bacağıma sürttüğü  başını görememek...
Misafirim sabaha kadar kedimi nasıl sevdiğimi dinlemek zorunda kaldı, kolundaki çizgiye bakarak  " benim yüzümden oldu , zavallı" çeyrek"  dedi...


                                                Şu güzelliğe, masum bakışlara bakın, korkulacak kedi mi!..


20 Mart 2018 Salı

Çorum'da bir cumartesi


Pencere önüne geçmiş , Kayahan' dan "gurbette akşam çok zor'u" dinliyordu, gün batıyordu, çatılara bakmıyordu. Bir kuşu bir kıpırtıyı umursamıyor, şarkıyı yaşıyor olmalıydı.



Şarkının bitmesini beklemeden, başını okşadım, başını kaldırdı, pembe kulaklarından öptüm. Gözlerini gözlerime diktiğinde, "ben yanındayken gurbet nasıl göründü "diye sordum.. Gurbet her gün evimize gelen arsız istenmeyen bir misafir iken ondan kurtulmanın yolunu bulmuştum.  Görünmezlik iksiri nasıl  yapılırı çok  araştırmış, sırrını öğrenmiştim. Her an yanımda hazır tuttuğum bu iksiri  bir fıs fısın içinde saklıyorum. Kocaman bir demlik çayı yalnız başıma  içerken, güneşli havalarda penceremde tek başıma otururken, birden bire yanıma gelen gurbetin üzerine fıslıyorum, görünmez yapıveriyorum. Fısss , fısss , gurbet yok.  Nasıl nerden girdi   , fark edememişim, okşadım okşadım içindeki gurbeti dışarı çıkartıncaya kadar...Kucağıma geldi, boynunu göğsüme koydu, şarkı bitti. 
Yarın günlerden cumartesi, köylü pazarı var dedim.  Pazara gideceğim, gördüğüm her şeyi sana getireceğim.  Söz veriyorum dışarıdaki her rengi senin için kucağıma dolduracağım,  bu pencere önünde  kucağımı açacağım, bu gri gökyüzün rengarenk olacak. 

Pazardan ıspanak almalıyım , ıspanak ile maydanoz birlikte kaynatılıp suyu içilirse depresyona iyi geliyormuş , akşam yatmadan önce aklımdaydı. Küçük eli ile tuttuğu küçük arabasını , yerde ilerletirken depresyon ne demek anne diye sormuştu, dünya ağrısı demiştim. Dünya ağrısı ne demek diye sormamış küçük arabasını  yalancıktan yollarında sürmeye devam etmişti.
Pazarın köylü köşesine gittim, köylü kadınların hepsi bir renk, yelekleri , patikleri,  kenarları oyalı  yemenileri.


Ispanak arıyorum. En ucuz en körpe ıspanağın önünde duruyorum. Satıcı kadına kaç lira diye soruyorum. Satıcı kadın,küçük beyaz yemenisinin bir ucuyla yüzünü tamamen örtmeye çalışmış. Kilosu bir lira derken oynayan dudakları yemeniyi aşağıya çekti, bütün yüzünü kaplayan soyulmuş, deri parçaları ile açık koyu kırmızı yaraları göründü. Yüzü dümdüz bir yaraydı, dudakları burnu kaşı yoktu. Gözlerime bakarken yüzünün açıldığını anladı, yemenisinin ucunu kaldırdı, yüzünü tekrar sakladı. Önce bir sonra iki en son hepsini ver  dedim. Önündeki  ıspanağı çuvalı ile tarttı, beş lira dedi, beş liraya uzanırken gözlerime bakmadan "afiyet olsun" dedi. Parayı şalvarının cebine koydu, boş çuvalını katladı, satacak ıspanağı kalmamıştı.


"Her sabah ve her akşam gösterdiğim şekilde ıspanak karışımı suyunu içerseniz evelallah  depresyonunuz kalmaz, bana dua edersiniz " diyen profesörün videosunu başa sararak izliyorum, miktarları, sayıları, dakikaları  not alıyorum. Mutfağın bir köşesinde  kocaman yükselti ile duran ıspanaklara bakıyorum. Ispanak bahçesinde , ıspanaklarını topluyor, yemenisi ile örtmemiş yüzünü, ıspanaklarından çekinmiyor. Hiç geçmeyecek yaralara, hep göz önünde olacak, saklanamayacak yaralara ve  ağırlığına da iyi gelir mi diye sorasım var, videonun yorumlar kısmından beri profesöre. 

Pazar yolundaki bahar dallarını, bahçelere balkonlara asılan çamaşırların temiz kokusunu getirdim. Limonların sarılığını, çileklerin kırmızılığını getirdim. Beyaz bir yemeni getirdim, altında saklı bir yüzü getirdim. Sevgili kedim, gel kucağıma, ikimiz birlikte açalım , yemeninin altından bir gök kuşağı çıksın, gri gökyüzümüze hediye edelim, onu. ...Gökkuşağı altında koyun koyuna uyuyalım, söz ver artık dinlemeyeceğine dair," Kayahan'ın gurbette akşam çok zor'unu..

İstersen böyle koyun koyuna uyurken şu şarkıyı dinleyelim, ne dersin...



14 Mart 2018 Çarşamba

Yuva aranıyor

            
                                                              
                                                                 Yuva arıyorum.

Yuva arıyorum yazım çok iyi olsun istedim ,  yazım çok etkileyici olsun ki çok uzaklarda çok az olduğunu sandım iyi kalpli hayvan severlere kadar ulaşabilsindi,yazdım yazdım sildim.  Yazdığım cümlelerin hiç biri onun bu bakışı kadar etkili  olamadı. 

 Bu kedi bilseydi, ne kadar çekingen ne kadar utangaç ve korkağım bir bilseydi...  Şu sokak neredeydi diye soramayan,   bluzun otuz sekizini  talep edemeyen biri olduğumu bilmiyordu, bilse böyle bakar mıydı? 

Bilmiyordu işte,  bu çekingenliğim bu yabaniliğim yüzünden Bobi ölmüştü. Bobi de onun gibi yavruydu,  köpekti, zıp zıplıyordu, insanları ne çok seviyordu, herkesin kucağına atlıyor, yalıyor yalıyordu. Köyümün köpeği olduğu için risk altındaydı, biliyordum. Arkadaşım, bloğunda paylaşsan belki onu sahiplenecek biri çıkar demişti, bloğumda yazamadım,  herkesi kendim gibi sandım, kimse ilgilenmez,  almak istemez, almaya niyetlenen olsa nasıl biri olacaktı, nasıl davranacaktı, köyünden ayıracak şehirde yola mı bırakacaktı?  Çok geçmeden Bobi zehirlendi,  öldü, köye gömüldü. Bobi'nin sağlığında onun için hiç bir şey yapmayan ben arkasından çok ağladım, bloğumun adını değiştirdim, yedi senedir yazdığım yazıların hepsini sildim, kendi kendime  cezalar kestim. 

Bobi'nin arkasından hayvanlara karşı dürüst olmaya çalışıyorum, boş bir seviyoruma sığınmamalı, elimden ne geliri  düşünmeliydim . Bir yazı yazmalı, bu kedi için yuva aramalıydım.
Bu yavru kedi için yuva arıyorum,, utanmadan sıkılmadan istiyorum. Onu sahiplenecek güzel yürekli insanların dikkatini çeksin bu yazım, sonuna kadar ona bakacak,  onun mutluluğunu önemseyecek bir insan arıyorum. 

Hayvan  seven insandan çekinilir mi dedi arkadaşım.

Çekinmeden utanmadan sıkılmadan ,  istiyorum, bu kedi için yuva istiyorum...

+ Fotoğraftaki kedi İstanbul'da güzel yürekli bir hayvan severin evinde bekliyor.

+ aysekoza@gmail.com adresimden bana ulaşabilirsiniz.

Kedicik evini buldu umarım, üç gün içerisinde yeni yuvasına gidebilme umudu doğdu, teşekkür ederim herkese...












Neden gitmiyorsunuz kuşlar ?


Uzun bir aradan sonra bu hafta sonu  köyüme gidebildim. Baharın ilk günlerinde bahçemde olmak istedim,sonbaharda ektiklerimi merak ettim. Köyümü, bahçemi çok seviyorum,  hayalim bir gün temelli köylü olabilmek diyerek bahçeme girdim. Her yer yeşillenmiş, ağaçlar, toprak  çiçeğe durmuş ...

Bir günlüğüne gelmiş iken geri dönerken peşimde götürebilmek için bir demet çiçek toplayayım dedim, kıyamadım. Kurumaya yüz tutmuşları, solmuşları toplamaya başladım. Arka bahçeme girdiğimde yeşil otların bahar çiçeklerinin içinde ölü bir yaban kuşu gördüm.
Belki eceliyle belki av tüfeklerinden çıkan saçmalarla ölmüştü, bilemezdim, bildiğim benim bahçemde cansız yatıyordu. Bildiğim, köyümde her  gün her gün hem gündüz hem gece her saat tüfek tabanca sesleri duyulur. Ben kendimi bildim bileli köydeki herkes silahı sever, köylüm her gün ateş açar, böyledir. Şimdilerde köyümüz piknik yeri oldu piknikçiler de silahları ile gelmeye başladı, güzel manzaralı yerlere oturup atış yaparlar her cumartesi pazar . Balık tutmaya gelenler ise  gece de gitmezler sabaha kadar silah sesleri . Küçücük gölün her tarafını işgal eden balık çiftliği sahipleri ise her an tetiktedirler kuşları tüfekle beklerler...Kuşlar çeşit çeşit, eskiden buralarda   flamingolar, pelikanlar sülünler vurduğunu anlatan  yaşlılar var.  Bu hiç susmadan patlayan tüfek seslerinde, avcı ruhlu akrabalarım, silahlı piknikçiler, balıkçılar içinde neden yaşamaya devam ediyorsunuz, kuşlar?
Size soruyorum kuşlar, vurulduğunuzun farkında değil misiniz? Neden temelli gitmiyorsunuz? Burada,  doğdunuz, büyüdünüz, burayı yuva bildiniz, o yüzden mi terk edemiyorsunuz?  Beklediğiniz bir umut mu var? Neden hepiniz topluca köyümü terk etmiyorsunuz?
köyün okulu
okul kapısının önünde
Çocuklar diyorum, çocuklar bir umut...Ama köyümdeki çocuklar tüfeğe alışmış, hepsinin ilk oyuncağı tabanca, burası köyümün okulu, en güzel manzara orada diye en çok tüfek orada atılıyor, köyümün çocukları tüfekten çıkan şeyin nereye gittiğini umursamıyor.
Siz güzel kuşlar, neyi bekliyorsunuz?
Şimdi arka bahçemde cansız halinle yatarken beni de suçluyorsun, sen ne yaptın benim için diye soruyorsun.
Başımı kaldırdığımda gökyüzümde kanat çırparken, uçarken , ağaçlarıma konmuş iken, tüylerinin rengine bakarken, kendi dilinde öterken, sesini duymaktan  seni görmekten mutlu oluyordum, şimdi arka bahçemde cansız yatışına üzülüyorum, artık uçamayacaksın diye üzülüyorum. Seni öldürenler bundan zevk aldığı için yıllarca durduraksız devam ettikleri için hiç kimsenin umurunda olmadığı için hiç bir engele  takılmadan özgürce seni  öldürebildikleri  için , üzülüyorum.

Cansız bir kuşa suçsuzluğumu ispat etmeye çalışarak içimi dökerek arka bahçemden elimde solgun çiçeklerim ile  ayrılırken güzel bir son ile yazımı bitirmek istiyorum. Güzel köyüm, canım köyüm sana gelmek için hayal kuruyorum diyemiyorum, kuştan utanıyorum. Güzel bir son yazısı yazabilmem için cesaretli olmam gerekirdi, kuşlar için, hiç susmayan tüfek sesleri için ne yapabilirim diye araştırıp,  köyüm için sorumluluk sahibi  bir vatandaş olmalıydım...




21 Şubat 2018 Çarşamba

Elma sirkesinin mucizeleri


Fotoğrafçıdayım, biraz bekleyin lütfen dediler, bekliyorum. Güler yüzlü bir  çalışan, içer misin diye sormadan önüme çay koyduğunda onun gibi gülümsedim,  sehpa üzerindeki çorum hakimiyet gazetesini karıştırıyorken içeri bir kadın girdi. Fotoğrafçı kapısını   hastane acil kapısı gibi açmıştı. Çantasından bir kaç fotoğraf çıkarıp fotoğrafçının masasına koydu.
-Bunlar kocamın fotoğrafları , yastığa baskı yapıyormuşsunuz, arkadaşım tavsiye etti sizi , hani ....çalışan ....adlı hanım, 
-Tanıdım, dedi fotoğrafçı, nevresime de baskı yapıyoruz, iki yastık bir nevresim paket fiyatımız var, düşünür müsünüz? 
-...
Fotoğrafçı masada ki fotoğrafları aldı, 
- Sizin fotoğrafınız nerede bunların hepsinde eşiniz var, sorusu cevapsız kaldı.
Lütfen oturun bekleteceğim dedi.
Kadın yanıma oturdu.
Titreyen elleri ile çantasını nereye koyacağına karar veremedi, güler yüzlü çalışan ona da bir çay bırakırken " abla iyi misin" dedi. Kadının  gözlerinden birden bire yaş akmaya başladı. 
-Eşime sürpriz yapmak istiyorum, onu nasıl sevdiğimin bir ispatı olsun istedim, onu nasıl çok sevdiğimin....Gözyaşları ince dudaklarına ulaşırken, elindeki çay tepsisini  bırakıp bir peçete uzattı güler yüzlü çalışan.
Üzülme abla , dedi, ne güzel kadınsın, sevilmeye layıksın.
Sevilmek nasıl bir şey ki hiç hissedemedim dedi kadın,  peçete ile gözyaşlarını silmedi,   peçeteyi sıka sıka avuçlarında yok etti. 
Oğlunuzun fotoğrafları hazır diye çağrıldığımda aklımda elma sirkem vardı.





















Bu yaz bahçemden yüzlerce kilo elma topladım, çoğunu dalında bıraktım, arılara, kuşlara, kurtlara, yerdeki kaplumbağalara...

Elma sirkesi kurdum, eski usullere göre. Kurduğum sirkeyi bilenlere gösterdim, sirkelerimin üzerinde  kalın tabakalar ile  sirke analarını gördüklerinde olmuş, güzel olmuş dediler.
Bunca sirkeyi ne yapacaktım, salatada kullandım,  temizlikte kullandım, bardakları parlattım, camları aynaları sildim, bir köşeye kap içerisinde sirkeli su koydum, gidip gelip elimi daldırıp koltuklara halılara sürdüm, Pıtpıtın beyaz uzun tüyleri böylece elektrik süpürgesi, yapışkanlı rulolara göre  daha kolay temizlendi. Sirkeli suya daldırıp ellerimi kendini taratmayan Pıtpıtın tüylerinde başında gövdesinde kuyruğunda gezdirdim . Bir baktım Pıtpıtın tüyleri daha az dökülüyor, tüyleri lüle lüle...Pıtpıta özendim. Şampuanı bıraktım, saçlarımı sadece su ve elma sirkem ile yıkamaya başladım, başlarda tahta gibi oldu, tek parça halinde havada ve mat, ışıltısız  ama saçlarımın dökülmesi " zınk " diye durmuştu. Şampuanı çok arasam da  ileride kel kalma ihtimalime karşı hiç kullanmamaya sabır ettim. Haftalar sonra saçlarım  yumuşadı, Pıtpıtın tüyleri gibi lüle lüle oldu. Elma sirkesinin mucizesine kendimi inandırmıştım.
Şimdi fotoğrafçıdan çıkmış evime giderken " sevilmeye ihtiyaç duymak " nasıl bir şey diye düşünüyorum. Sevilme ihtiyacı insanı  bir fotoğrafçı dükkanına sürükleyip, nasılda küçük düşürebiliyordu...  Sevilmediğini düşünen birini anlamam çok zordu oysa fotoğrafçıdaki güler yüzlü çalışan çok iyi anlamıştı. Hiç sevmemiş bir kocanın fotoğraf baskısı yastığına baş koyma acısını hissedemezdim...
Elma sirkeli suya batırdıkça elimi her mikrobun, her lekenin, her üzüntünün üzerinde gezdirmek istiyorum.
Bilemediğim türlü türlü acılara, gözyaşlarına elma sirkesi iyi gelse, birden bire güler yüzlü biri tarafından ikram edilen çay gibi, mutlu edebilse....

13 Şubat 2018 Salı

Uzay Kampı, yarıyıl tatili



Kış gidiyor. Mevsimler , huyu değişmiş  eski dostlarım gibi , tanıyamıyorum.
 Yarıyıl tatilinde uzay kampına gitti, tüm aile katkıda bulundu , karne hediyesiydi.
Onsuz iki hafta geçirecektim.
 Gecenin bir vakti hep aynı vakitlerde gözüm kapalı  onun odasına gidiyorum,  uyuyan yüzüne yaklaşıp  uykulu kokusunu içime çekerek öptükten sonra yere düşen yorganını üzerine örtme alışkanlığım,  bozulmamış düzgün yatağını görünce yok oluyordu.  Şimdi bu yatakta değildi, uzay kampındaydı, az kaldı gelecekti. Yatağıma geri dönünce uykum kaçıyordu,  evinden uzakta başka yataklarda rahat uyuyabiliyor muydu, annesini çok özlemekten uykuları kaçıyor muydu ? Yoksa gecenin bu vakti sessiz sessiz ağlıyor muydu, hissediyordum işte, benim de uykularım kaçmıştı...
Gün aydınlanmadan telefonum çalıyor, heyecanlı  mutlu bir çocuk sesi  ," anne duşumu aldım kahvaltıya iniyorum , bugün çok yoğun program var ,akşama kadar arayamam " diyordu, arkasından onu çağıran çocuk sesleri geliyordu, şaşırıyordum, konuştuğum , benim oğlum muydu?
Akşamları derin bir uyku için gündüzleri çok yorulmalıyım. Her sabah yürüyen Nariye' yenin peşine mi takılayım diye düşündüm. Vazgeçtim.Spor kıyafetlerimi giyinip  parkın çevresinde kırmızı zeminli yürüyüş parkuruna gittim. Herkes ile beraber aynı tempoda yürümeye başladım. Küçük parkın küçük çevresinde turlanırken , kafesinde silindir üstünde koşan deney faresine benzettim, kendimi. Konuşmak, anlatmak, ihtiyacı öyle ağır bastı ki, bir kaç gün sonra Nariye'ye ile  esnaf kepenklerinin açılmadığı bir vakitte, çarşı içinden geçerek yürümeye başladım. Nariye her gün bu saatlerde yürüyordu, biliyordum,  Çorum'da ki tek arkadaşımdı.
Daracık kaldırımlarına arabaların park ettiği sokakları ile bu saatlerde hala uyuyan   gün görmüş kişilerin, emeklilerin oturduğu Bahçelievler mahallesinden çıkıp, Bahabey ve Gazi caddesinde kepenkleri   kapalı gösterişli dükkanların önünden geçiyoruz. Yavruturna mahallesine giriyoruz, yabancı harfli küçük eğreti dükkanlar çoktan açılmış,  siftah için bekliyorlardı. Bu sokağın  çocukları sabahın bu saatinde oyunlarını çoktan kurmuşlar , bilmediğim bir dilde bildiğim eski bir oyunu oynuyorlardı.


Sek sekin kutularında yabancı harfler...
Ulu mezarlığın sokağında çorbacı, pideci, hırdavatçı, anahtarcı, büfeci...  Bu vakitlerde hava çok soğuk oluyordu,  güneş içinde erkendi, bu daracık sokakları ısıtmasına daha bir kaç saat vardı.
 İki kat yünlü  çorabım içi kürklü botlarım, atkım şapkam vardı  ellerim şişme montumun cebindeydi. Hiç durmadan konuşuyorum, konuşacak ne çok şeyim varmış diyerek hayret ederek, konuştukça ısınırım zannederek.
Kaldırımsız sokaklarda sohbetime öyle dalıyordum ki arkamdan çalan kornalar ile hoplayarak susuyordum.
Nariye ile yürürken aklıma  yakın zamanda izlediğim "Persona" geliyordu. Çok konuşan Alma ile hiç konuşmayan Elisabet'in mecburi  birlikteliği...

Dönüşte güneşli yollarda yürüyorduk,  kepenkler açılmış, canlanmış vitrinlere bakabiliyorduk. 
Eve geldiğimde yürümek iyi geldi, diyordum.
Ayazı hissetmek, güneşi görmek, dar sokaklarda iç dökmek , iyi geldi diyorum.
Bozulmamış yatakları, masaları, çekmeceleri düzenleyip, kirlenmemiş yerleri temizleyerek, ertesi gün yine yürüyeceğim, aynı sokaklarda farklı şeyler konuşacağım diye umutlanarak günümü sonlandırmaya hazırlanırken,

 yatmadan önce arıyordu, o gün ne yaptıysa hızlı hızlı anlatıyordu, uzay mekiği, mars, ay, yıldızlar...Her gece rüyama giriyordu anlattıkları, uzay mekiği, mars, ay, yıldızlar...Gökyüzüne bakıyorum , benim tanıdık gökyüzümdü açık mavi,beyaz bulutlar... Kocaman bir makine giriyordu rüyama, mavilik yarılıyor, yabancı bir yere koyu bir bilinmezliğe doğru kayboluyordu. Korku ile uyanıyordum.

Odasına gidip perdeyi açıp gökyüzüne bakıyorum. Bütün evlerin ışıkları sönmüş, yıldızlar çok yakın ve parlak. Oğlumun odasında, onun penceresinden beri karanlık gökyüzüne bakarken kendimi Nariye'ye yakın hissediyordum, Alma'nın nasıl Elisabet'e dönüştüğünü  bu gecede bu pencerede  anlıyordum...Kendimi her şeye yakın hissediyordum. Okuduğum kitapların izlediğim filmlerin kahramanlarına, üşümüş köpeklere, kıraç bir toprağa, tablodaki o resme,  mezbahanede sıraya konulmuş koyun tavuk ineğe,  yaprakları bitlenmiş benjamine, anneme, çamaşır suyu ile solmuş yer bezime dönüşüyordum.
Çankırı Çorum yolu üzerindeki bu bozkırda birden bire arabanın önüne atlayan o yavru tilkiye dönüşüyorum.  Eli tüfekli avcılardan korkamayacak kadar açım, aç karnım için dolanıyorum, açlığım bu bozkır gibi , sonsuz...
Dilini bilmediğim çocuklar oluyorum, sınırları tebeşir ile çizilmiş sek sek oynuyorum, sınırı geçen yanıyordu. 


Yok olduğumu hissetmek huzur veriyordu.   Bir yer bezi, bozkırda yalnız bir tilki , dar sokaklarda boş boş konuşmak için can atmazdı, içi kürklü botlar giymezdi, vitrinlere bakarak hayal kurmazdı. Hafiflemiştim. 
Aslında ben hep böyleydim, gece uykumdan kalkıp gökyüzüne   bakardım, yıllardır İstanbul daydım, İstanbul 'da böyle karanlık yoktu,  geceleri görülen yıldızları yoktu, belki bu yüzdendi, İstanbul'da sırf kendimi bilmem.
Sabah olunca karanlık kayboluyordu, herkes kendi gibi görünüyordu. 
Kaldığım yerden anneliğime devam etmek için, Uzay kampından Çorum'a yanıma gelmesini bekliyorum.










10 Ocak 2018 Çarşamba

Ne yapardın anne?

 Uyusun diye   odasının  ışıklarını kapatıyorum. Yatağından kalkmadan karanlıktan beri soruyor,  ev ödevlerinin cevaplarını fotoğraflayıp sınıf arkadaşlarından birine yollamak istemesi  yanlış mı doğru muymuş. Hemen, yanlış diyerek nedenini açıklamaya çalışırken neden böyle bir şey yapmak istediğini soruyorum. 
Anaokulundan beri yarıştırılmaya alışık , birinciliğin de sonunculuğunda tadını iyi biliyor. Her okulun iyi ve kötü öğrencileri var, dersi dinleyenler ödevlerini yapanlar başarılı söz dinlemeyen sorumsuzlar ise başarısız.
Sınıflar arası yarışlar yapılıyormuş, düşük puan alan öğrencilere diğer sınıf arkadaşları  ; " sınıfımızın başarısı senin yüzünden düşüyor" "senin yüzünden hepimiz mağdur " oluyoruz diye kızıyorlarmış. Öğretmenlerinden biri  sıfır hata yapanları sinemaya götüreceği vaadinde bulununca  yanlış şıkları işaretlemiş. Tembelde olsa yaramazda olsa o benim arkadaşım, sinemaya  gelemeyecekse ben de gitmek istemedim, o da sinemaya gidebilsin diye ... cevapları bu yüzden yollamak istiyorum,  Ne düşünüyorsun anne?
İstanbul'daki evimin balkonuna bir güvercin yuva yapmıştı. Şofben ile baca arasına sıkıştırdığı küçük  yuvasında her gün onu izlemiştim. Yavrularına yemek getirmek için her gün betonların arasına uçuyor kursağındaki lokma ile balkonuma geri dönüyordu. Bir gün yavruların bağrışları ile balkona koştum, anne güvercin balkon kenarında oturuyordu, yuvasına aç yavrularının yanına gitmiyordu. Balkon kenarına kursağındakileri çıkarmış, bekliyordu.
Annelik yoluma ışık tutan , önümü gösteren bu  güvercini sık sık hatırlıyorum,   yine geldi  bu karanlık odada kararlı kanat seslerini duyuyorum...
Ne düşünüyorsun anne?
....
Kardeşlerim olsaydı , onlarla beni yarıştırır mıydın anne? Yemeğini bitireni, yatağını düzelteni daha çok mu severdin? Dış kapıya fotoğrafını asıp gururum diye yazar mıydın? Birinci gelen kardeşimle mi sinemaya giderdin?
....
Kanat seslerini duyamaz oldum, güvercin kayboldu, karanlıklar içinde bıraktı beni...

Yaşantımın anlamı için değerlerime bağlı kalmaya çalışıyorum, doğruluk bunların ilki. Doğru olmak için çaba gösteriyorum, doğru bir şekilde sevebilmek, doğru bir şekilde işimi yapabilmek ...Bazen doğruluk yerine  olması gerekenlere yüzümü çeviriyorum. Bir çocuk nasıl doğru yetişir üzerine kafa yormadan  olması gerekene ( okula) yöneliyorum.

Bu sabah yine yetkili kişiye  bir dilekçe hazırladım, arkadaşların birbirlerini sevebilecekleri ortam oluşturmalarını ,her öğrencinin kendini  eşit hissettiği yarıştırılmadan kaygısız ders dinleyebilme özgürlüğünü talep ettim.

4 Ocak 2018 Perşembe

Fatma'ya ev yoğurdu tarifim









Köyde yaşama planları kuruyorum. Hafta sonları bir kaç günlük   köy tecrübelerime göre çok acemiyim. Toprağı tanımıyorum, ne şekil kazılır nasıl bellenir bilmiyorum. Kazma ile beli ayırt edemiyorum. Kazma kürek ile çalışmaya başlasam  avuç içlerim su topluyor. Sobayı tanımıyorum, odayı dumana boğmadan soba nasıl yakılır bilmiyorum. Odun nasıl kesilir, ağaç nasıl budanır, hangi mevsim ne ekilir bilmiyorum. Ağaçların meyveleri ile reçel, pekmez, marmelat yapamıyorum. Oklavayla hamur açamıyorum, yufka yapamıyor, erişte kesemiyorum. Bahçenin yabani  otlarını tanımıyorum, yenir mi yenmez mi , bir tek ısırganı biliyorum, ısırgana da yaklaşamıyorum. Bahçemizin su kenarındaki ağaçlarına yuva yapan rengarenk kuşların adlarını bilmiyorum, ağaç dallarında meyvelerde sebzelerdeki böcekleri tanımıyorum, yararlı mı zararlı mı bilmiyorum. Kışın tosbağalar nereye gidiyor,  yazın sürü ile gelip onca ot varken yeşil fasulyelerimi yemelerine anlam veremiyorum. Köyde yaşamın gereklilerinden biri de eti, sütü, yumurtası için hayvan besleme iken ben o konulara uzak kalmak istiyorum, gördüğüm ineği tavuğu koyunu sevmekten başka aklıma bir şey gelsin istemiyorum. Et, süt, yumurta için hayvanlara yapılan eziyetler iştahımı kaçırıyor.  Tam da bu satırları yazarken arkadaşım Fatma'dan  mesaj geldi  " yoğurdu nasıl yapıyorsun " diye soruyordu, iki yüzlülüğümü ortaya çıkararak büyük bir heyecan ve istekle yoğurt yapma yöntemimi yazmaya koyuldum.( Oysa bu yazının konusu  köy de yaşam olacaktı , yoğurt yapmaya çevirdim)
Çorum'da öğrendim yoğurt yapmayı, günlük süt ilk şart diye başlayayım ( sütçüler ellerinde güğümleri plastik bidonları ile  kapı kapı dolaşıyor iken denetimli diye bir firmanın günlük sütünü alıyorum) Sütü kısık ateşte  ocağa koysam da  çelik tencerelerde mutlaka dibini tutturuyorum, bu tencere kayınvalidemin çeyizindenmiş bana verdi, bunun da bibi tutuyor (  bu dip olayına fazla takılmayalım)  diğer safhaya geçelim. Süt kaynamaya başlamadan önce bir kepçe ile yukarıdan aşağıya doğru karıştıracaksın , sütü aldığım yerdeki amca böyle karıştır diye tembih etmişti, neden dedi bilmiyorum belki kaymağı bol olur diyedir ama çok zevkli bir karıştırma, kepçeyi daldır süte, havaya kaldır ve boşalt, köpük köpük  oluyor tencere.


Süt ne kadar çok kaynarsa kıvamlı yoğurt oluyor ama çok kaynayan sütün vitamini gidebilir diye ben bir taşım kaynatıyorum( bir taşım demek bir kaç dakika fokur fokur kaynaması anlamına geliyor) Altını kapatıyorum. Şimdi işin en zorlandığım tarafı geldi, mayalanma derecesini ayarlamak ...
Bir derece ile sorun çözülür ama ben çok üşengecim serçe parmağımı daldırıyorum sütün içine , parmağım sütün içinde beşe kadar sayabiliyorsam mayalanma vakti geldiğine kanaat getiriyorum. Her defasında sürpriz ile karşılaşma ihtimaline açığım, süt gereğinden fazla sıcak ya da ılık ise yoğurt sünüyor, tutmuyor. Mayası tutmamış yoğurtlarımın arkasından kendimi  suçlarım, kahrolur, ağlarım ama yine de bir derece almaya üşenirim. 
Neyse diğer aşamaya geçelim parmakta hissedilen sıcaklıkta karar kılmışken cam kaplara sütü boşaltırım, küçük bir  kapta ise süt ile sulandırdığım bir kaç kaşıklık yoğurdu tencereye dökerim, tahta bir kaşık ile şöyle bir karıştırırım. ( Maya da ikinci önemli şart, market raflarındaki yoğurtlardan maya olmaz, peki nerden bulacaksın hakiki mayayı, ben bulamadım, marketlerde küçük plastikler içinde dörtlü satılan o peribiyotik yoğurtlardan alarak ilk mayayı oluşturdum) Şimdi sıra şaşmaz kesin sonuç veren tecrübeme geldi, geçen sene kayınvalidem  Çorum'a ziyaretime gelene kadar mayaladığım yoğurdu sarıp sarmalayıp ılık bir köşe arıyordum , " yoğurt kabını ağzı açık bir şekilde fırının içine koy, fırının  kapağını kapat ertesi gün fırının kapağını aç ve al dedi ( ona da bir arkadaşı söylemiş) . (Fırının dereceleri ile oynamıyorsun , fırın çalışmayacak. ) Fırından çıkarttığım yoğurt  (ağzı açık olduğu için) üstü sulanmamış oluyor, yoğurtlarım öyle taş gibi kalıp gibi olmuyor, sulu oluyor tadı ise biraz  mayhoş ...bir de babamdan öğrendiğim bir püf noktayı da ilave edeyim, yoğurdu kabından aldıkça kalan yoğurdu kaşığın tersi ile düzlüyorum, yoğurt kabın her tarafına eşit dağılıyor böylece çukurlaşıp içine suyu birikmiyor. (Yoğurt kabını kaşıkla sıvazladıkça her defasında babam aklıma gelir , mutlu olurum.) 
Canım arkadaşım bu tarifim ile yaptığın yoğurtlarında beni nasıl anarsın bilemiyorum... 
Bu hafta sonu köydeydik, annem mısır ekmeği yaptı kuzineye attı, ben de yoğurt yaptım, yoğurdun içine mısır ekmeği doğrayarak yedik...

İstersen mısır ekmeğinin tarifini de verebilirim...







3 Ocak 2018 Çarşamba

Ev Köpeği



Sevgili Lulu bu fotoğrafını gördüğümde nasıl sevindiğimi  bilmeni istedim, kendimi sana yakın hissettim, çünkü bu bakışların aynısı  bende de  var. 
CIA de havalı bir işin varmış.

Bebekliğinden beri bu önemli iş için eğitilmişsin, tam işinin meyvesini yiyecek iken iş sana ağır gelmiş, daha fazla sürükleyemeyeceğim bakışları atmışsın.
Ne istediğini de tam bilmiyorsun ama patlayıcı koklayarak ömrünü geçirmek istemiyorsun gibi. Senin yerinde olmak isteyen işsiz ne çok köpek var iken bu yaptığına şımarıklık , tembellik diyenlere karşı sadece bu bakışların var. Hayata bu bakışlar ile bakanların işi çok zor demek istiyorum ama cesaretini kırmayacağım .  Aslında bütün köpekler sahipleri ne isterlerse onu yapmaya can atarlar, hele sonunda güzel mamalar varsa burunlarını her deliğe sokarlar. Sen neden yapamadın diye sorgulamıyorum, anlıyorum seni .  Şimdi ev köpeği olmuşsun, mutluymuşsun. Önceden uyarayım patlayıcı koklamak kadar ağır gelebilir, kirli çorabı temiz sepetine atarlar ,bütün gün giyilmiş çorabı koklayarak bulmaya alışmalısın , dibi tutmuş yemeğin kokusu , çekilmemiş sifonlu tuvalet kokusu, nevresimlerdeki ter kokusu, kirli bebek bezi kokusu, kusmuklu önlük kokusu, çamaşır suyu kokusu, güneş görmeyen odaların rutubet kokusu, başkalarının ağız kokusu da evde yaşamayı seçmişlerin her gün koklamak zorunda olduğu kokulardan bazılarıdır ... Bunca yıl okudun ne iş yapıyorsun diye soranlara cevap olarak senin bu bakışlarını veriyorum , işte bu yüzden CIA ye kapak atmışsın, garanti bir işin var iken neden bu bakışlar diye sormuyorum, anlıyorum seni. Makamda mevkide parada pulda gözün yok,  hiçbir işin köpeği olmak istemiyorsun, kendi halinde sakin huzurlu yaşayıp gitmek istiyorsun, değil mi? Sen başkalarına aldırma, miskin değilsin, hayata küsmüş değilsin, amaçsız hedefsiz değilsin sadece diğerleri gibi değilsin kendin gibi olmayı seçtiğin için, istemediğin şeyi koklamaya devam etmediğin için , ev köpeği olmayı tercih ettiğin için Çorum'dan beri bir ev kadını olarak tebrik etmek istedim seni sevgili Lulu...

Lulu'nun haberi

http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41687298


2 Ocak 2018 Salı

Katip Bartleby

Katip  Bartleby adlı hikayeyi Herman Melville yazmış. New York'da , işlek Wall Street yazıhanelerinin birinde üçüncü yazıcı olarak işe başlayan çalışkan  Bartleby'in değişimi anlatılır hikayede. Yoğun iş ortamı içinde Bartleby durgunlaşır, yavaşlar ve hiç bir şey yapmamayı tercih eder. Bütün gün hiç bir şey yapmadan ofisin penceresinden dışarı bakmaya başlar. Ofisin tüm pencerelerinden  görülen tek şey kararmış pislenmiş tuğlalarla örülü bir duvardır.


Merdivenlerden gelen su sesini duyduğumda mutfaktaydım, elimde karnabahar vardı, akşam sofrasına  karnabaharı ne şekilde çıkarsam diye düşünüyordum. Nariye gelmiş olabilir  diye kapıya koştum. Yukarıdan aşağıya doğru boşalan su sesine doğru bağırdım; Nariye hanım!...Paçaları kolları sıvalı eşarbı tepesinde bağlı Nariye elindeki süpürgesi ile yukarıdan beri göründü.
Sevgili okuyucu arkadaşlarım detaylarım ile ayrıntılarım ile sizi boğmak istemiyorum, Nariye evimdeydi, üçlü koltuğumun bir ucuna oturmuş, hırkasını çıkarmadan, kıvırdığı şalvar paçasını indirmeden ,konuşuyordu;

Annem  uzaklara gittiğinde uykularımı da  peşinden götürmüştü, , her gece yatağımda oturur pencereden karanlık bahçemize bakardım, kümese giren kurtları sessizce izlerdim, ağzında tavuklarımızdan biri ile geldiği karanlığa doğru koşarlardı. Tavuklarımızın kanat sesini duyardım, kurdun ağzından kaçmak için kanat çırpmalarını, çırpına çırpına karanlıkta kaybolduklarını izlerdim. Annem en çok babama hizmet ederdi, annem öldüğünde en çok babam öksüz kalmıştı. Evin tüm öksüzlerine yeniden  anne olmaya çalışarak   geçti çocukluğum. Oğlum öldüğünde ise  geride tek öksüz olarak beni bırakmıştı. Öksüzlüğümü giderecek tekrar eskisi gibi yaşantıma devam edecek bir şey aramadım.  Her gece oğlumun odasındaki pencereden  karanlığa baktım, karanlıklar içinden aç kurtların çıkmasını  beni de alıp götürmelerini diledim. Oğlum kitaplarının bazılarını pencere kenarına dizmiş, yatağı pencere kenarında.   Kaybolmayı beklerken oğlumun pencere kenarına dizdiği bu kitaplarını okumaya  başladım. Pencere önündeki kitapları  karanlıkta okumaya çalışırken aylar yıllar geçti , okuduklarımdan hiç bir şey anlamıyordum.  Katip Bartleby'i okurken oğlumun yatağında uykuya daldım ve bir rüya gördüm. Güneşli bir günde pencerem açık, mutfakta haşhaşlı tatlı çöreklerimden yapıyorum. Penceremdeki tül havalanıyor kabındaki hamurum kabardıkça kabarıyordu. İçerideki odalardan gülen insan sesleri geliyordu, seslere doğru gidiyorum, oğlum ile annem gülerek bana bakıyorlardı, ne zamana olur diyorlardı, haşhaşlı çörekler, haşhaşlı çöreklerini çok özledik diyorlardı, gülerek. Hava sıcacıktı,mutluluğu hissediyordum yıllar sonra, kabındaki hamur gibi mutluluk yüreğimde kabarıyordu. Oğluma anneme sarılıyorum, öpüyorum. Çörekleri fırına atayım diyerek mutfağa koşuyorum,  güneşin gittiğini görüyorum, artık soğuk geliyordu pencereden. Pencereyi kapatırken dışarı bakıyorum, tepelerin ardından silahlarını kuşanmış kahverenk üniformalı askerlerin geldiğini görüyorum. Askerler yanaştıkça güneş kayboluyor, hava kararıyor. Askerler evime iyice yaklaştığında yüzlerini görüyorum hepsinin yüzü kurt yüzü. Oğlum ile annemin olduğu odaya koşuyorum, hepsine tekrar sarılıyorum. Kahverenk, beklediğim ayrılığın rengiydi, korkunun, acımasızlığın,  rengiydi, kapıma kadar gelmişti. Beni alıp götüreceklerdi. Tek bir beni götüreceklerdi, sevdiğim hiç bir şeyi yanıma alamazdım, saklayamazdım oğlumu hırkamın altına. Kahverengine doğru  evimden çıkarken çırpınmıyorum, ağlamıyor, isyan etmiyorum, tecrübeliyim ayrılığın acısına. Sessizce vakurca ağır ağır ilerlerken
yarım kaldı diye  katip bartleby'i alıyorum yanıma.  Hırkamın altına kitabı koyarken aklıma  bir şey geliyor, gülüyorum. Çocukluğumda, karanlık çöktüğünde kümesimize dadanan kurtları hatırlıyorum, aç kurtlardan biri yine tavuklarımızdan birini boğazlamış kaçıyor, kurdun ağzında bir  tavuk, tavuğun kanatları arasında bir kitap var, ne yapsın tavukcağız kitabının bitmesine az kalmış, bırakmak istemiyor. Tavuk kümesinde hep  okuyordu, sonunun ne olacağını biliyordu, aç midelerin birine gidecekti ama işte okuyarak anlam katmaya çalışıyordu acılarına. Anlamlı acılar daha çekilir oluyordu. Ne yapsın zavallı tavuk işte, ölüme giderken son son kitap okumayı kendine yakıştırmıştı.

Uyandığımda koynumda Katip Bartleby , yarım kalmış her şeyi tamamlamam için yeni bir sabah daha verilmiş gibi kalktım oğlumun yatağından, okudum bitirdim kitabı.  Nariye üçlü koltuğumun bir ucunda konuşuyor, ben  diğer ucunda onu dinliyordum. Bir ara elimde sıkı sıkı tuttuğum karnabaharı fark ettim, Nariye hep konuşsun, hiç susmasın , bir daha kayıplara karışmasın diye soluksuz dinliyordum onu. Ben de okuyup bitirmiştim Katip Bartleby'i, hayatı bencilce tıka basa doyarak yaşamaya alışmış bu bedenden çıkacak cümlelerime ihtiyacı yoktu kitabın, merdiven yıkayıcısı Nariye , bu kitabı en iyi anlayandı....