16 Ekim 2018 Salı

Etine dolgun kazlar

Okullar açıldığı için köye az gider olduk, en son gidişimizde kazları kümeste kilitli bulduk. Kaz satıcıları uyarmış, kazlarınız etli değil, bütün gün gölde yüzen tarla tabak başı boş dolaşan bu kazları hiç kimse almaz diye. Kazları biran önce satmak istiyorsanız kümese kilitleyip önünden yemi hiç eksik etmeyin diye akıl vermişler. Kazların dışarı çıkamamasına herkes üzülüyordu , ama bir  an önce satılmaları gerekiyordu. Henüz bir hafta olmuş iken kazların tutsaklığına en çok  Y.  içerlemiş görünüyordu. " Dört duvar arasında, pencereleri kapalı  günlerce  nasıl kalacaklar diye her birimize tekrar tekrar soruyordu. Bunalıyorlardır, nefes alamıyorlardır, dışarı çıkmak, göllerinde yüzmek, bahçede kanat çırpmak istiyorlardır, diye herkesin gözlerinin içine bakıyordu. Çocuk işte diyorlardı onun bu halini görenler, çocuk aklı işte diye gülümsüyorlardı.
Bu bakışları çok iyi tanıyorum, çocukluğumdan değil bir kaç ay öncesinden okullar açılmadan evvel herkes bana da böyle bakıyordu.
 Bu sene okulu çok ağır çalışma programına sokacağını söylüyordu , her gün on saat okulda kalınacaktı. Her gün on saat boyunca test üstüne test çözmek konulu bu programa göre müzik, resim, beden eğitimi derslerinin yapılmayacağı anlaşılıyordu. Yüzmüş yüzmüş kuyruğa gelmiş iken  daha fazla test çözmek uğruna her şeyden vazgeçmek farzdı.
 Oğlumu bu anlamsız bu saçma sapan test çözme bataklığından kurtarabilirim zannettim, bir kaç senedir tutturuyordum, köyümüzde kalalım . Köyden beri çalışırdı, köydeki okula kaydını yaptıralım, kendine ayıracak biraz daha vakti olur,  kendi kendine kalacağı vakitleri olurdu...
Neden, kendi kendine kalacağı vakitleri bol olsun istiyordum hiç kimseye açıklayamıyordum. Kendi kendine kalmak neden herkese "çok kötü" çok zararlı" geliyordu , anlayamıyordum.
Çocukların eğitimi söz konusu oldu mu büyüklerin hepsi, "tecrübeli kaz satıcısı" oluveriyorlardı,  bütün gün dört duvar arasına sıkıştırılıp önlerine test kitapları konulmalıydı, böyle olmalıydı, değiştirilemez bir doğa kanunu gibiydi, benim gibi bir anne onların gözünde " kazlar bunalıyor" diye ağlayan çocuk gibiydi.
Okuluma devam etmeyelim dedi, okul yıllarca en çok "aidiyeti" öğretmişti,  o okulun bir öğrencisiydi, aksini annesi bile istese  kabul edemezdi, bireyselliğini unutalı çok olmuştu .
Okulundan ayrılmasını talep etmem, onun gri kaz olmasını istemem gibiydi.
En büyük cahil, en büyük umursamaz, her şeyin oluruna giden ilk başta bendim , biliyorum...Her şeyi sorgulayan merak eden bir küçüğü yedi yıl önce okula ben yazdırdım.
Hiç kimseye derdini anlatamıyordu,  kazların bunaldığını nasıl anlayamazlardı?
Köyden ayrılırken anne oğlu birlikte kazların kilitli kapısını açtık, bir hafta hapislikten sonra kanatlarını aça aça göle koşuşlarını izledik. Göle kavuştukları  o anı böyle çektim.

Eve geldiğimde son yıl aldığımız test kitaplarından işe yaramaz olanları ayırdım,( öğretmenleri genellikle tükenmez kalem ile işaretler uyarılar yazıyordu.)  Başka bir çocuk bizim gibi test kitaplarına büyük rakamlar vermesin diye kurşun kalem  kullanıyor, silindikten sonra hiç çözülmemişe dönüyor...
                                                        ( son iki yılın test kitaplarından tekrar kullanılamaz hale gelmiş                                                                   olanlar, kullanılır olanlar burada gözükmüyor ,verildi )
(Geçen yıl çözülen yaprak testler)
 (Testlerin kontrolü veliye düşüyor, hiç bir öğretmen  ödev verilmiş yüzlerce  test sorusunu kontrol edecek vakte sahip değil, Y. kendi kendine kontrol etmiş ama kabul edilmemiş bir ödev)
( Ve bu işkenceyi ilkokul üçten beri çekmesine göz yuman bir anneyim)


                                       



Kazlar korkuyor


Kazlar, bütün gün kümeslerinden çıkmadı,   korkuyorlar. Köyde , gölün karşısındaki evlerin birinde düğün var, sabahın ilk ışıkları ile tüfek- silah sesi, akşam davul zurna eşliğinde, ateş sesleri daha çok hararetlenecek .  Hafif esen bir rüzgarda hışırdayan yaprak sesi ile ürken kazlar için bu silah sesleri çok korkunçtu. Akşam olduğunda durduraksız silah sesleri ile kümesteki bağrışmalarına çığlıklar ile  duvarlara çarpa çarpa  koşuşturmalarına, kazların korkusuna duyarsız kalmak çok zordu. 

Böyle olmaz diyor , babam, korkunç bir şey diyor, böyle olmamalı , yanlış diyor. Biz yabancısıyız bu köyün,babam okumak için çok küçük yaşlarda ayrılmış köyünden, ama dedelerimiz bu köyde yaşamış. Bir konuşmalı diyor babam, bize haber vermeden, silah sesleri içine doğru gidiyor. Köyün  gençlerini görmüş ilkin,   ellerinde çeşit çeşit silah, hepsi ateş halinde...  Sarhoş ellerin tuttuğu silahlar ile her an vurulma ihtimali altında, sesini duyurabildiği kadar " kazlarımı korkutuyorsunuz, yapmayın" diye bağırmış. Arkasından " deli mi " bu diye güleni çok olmuştur. Gelin ile damat ikisinin de  polis olduğunu anlayınca, insan can güvenliğini konuşmak anlamsız gelmiş olmalı babama. "Silah ile ateş etmeyin çünkü kazlar korkuyor" diye cümle kurmak en anlaşılır en anlamlı uyarı cümlesi  olmalıydı bu düğünde... 







19 Eylül 2018 Çarşamba

İstenmeyen

Kazlar bir aylık oldu, büyüyorlar.  "Yavru tüyleri" dökülmeye başladı. Yavru iken bütün kazların rengi tek renk, sarıydı. Elli yedi tane kazın kırk beşi aynı ırktan , bembeyazlar. Diğer on iki tanesi kırma, siyah - gri karışık. On iki tanenin içinden sadece birisinin tüylerinin hepsi gri, hiç beyazı yok.
Artık büyüdüler diye başlarında bekçilik yapmıyordum.  Özgürce istedikleri yerde otlanıyorlar,kocaman gölde diledikleri kadar yüzüyorlardı. Gri kazın topalladığını görünce ayağına diken , kıymık batmış ya da  incitmiş olabileceği aklıma geldi. Yakalayıp ayağına bakmalıyım diye göz hapsine aldım. Topalladığından olsa gerekti diğer kazların hep gerisindeydi. Bir an önce ayağına bakmalıyım diye peşinden  koşuyordum ama  öyle hızlıydı ki ne yaptımsa tutamıyordum. Bir akşam yuvalarına girdiklerinde köşeye sıkıştırıp kucağıma aldım. İlk kez bu kadar yakındık, yakalanana kadar bağırış çağırış iken kucağımda sesi kesildi. Hiç bilmediğim bir bedene sarılmıştım, sıcacıktı.Hemen ayaklarına baktım görünürde hiç bir şeyi yok gibiydi.
  Gri kazı izlemeye başladığımda diğer kazlardan geri kalmasının dışında tek başına dinlendiğini tek başına otladığını gördüm. Oysa kazlar birbirlerine çok bağlıydılar her şeyi birlikte yapıyorlardı, otlarken yüzerken birazcık ayrı düşseler  öyle bağırıyorlar ki, kavuşuncaya kadar huzur bulamıyorlardı.
Gri kazın tek başınalığının sebebi neydi?




 
Elime cep telefonunu alıp uzaktaki kardeşime gri kazın tek başınalığını yollamak istedim. Ceviz ağacının arkasından beri kaydetmeye başladım.
Gri kaz izlendiğini hissettikçe  huzursuz oluyor, kendine güvenli bir yer arıyordu. Gri kaz için güvenli yer arkadaşlarının yanıydı, aynı kuluçka makinasından çıkmışlar aynı kutu içinde bu bahçeye salınmışlardı. Kendi gibi bildiği arkadaşları onun için ana kucağı gibiydi, her tedirgin anında ilk önce  diğer arkadaşlarına bakıyor onlarla birlikte ise korkmuyor,  onlardan uzaklaşmış olduğunu hissedince hemen yanlarına koşuyordu.   Yine arkadaşlarının yanına gitmeye çalıştı, oturduğu yerden zorla kalktı, topallaya topallaya ait olduğu sandığı sürünün içine doğru. Hep birlikte dinlenen diğer kazlar gri kazın yanlarına gelmemesi için ilk önce boyunlarını uzata uzata bağırarak uyardılar , can havliyle  yine de gelen gri kazın ,   her yerini gagalayıp tüylerini yollamaya başladılar. Öldüresiye istenmiyordu. Gri kaz için arkadaşlarından ayrılmak ölüm gibi olduğu için onlardan gelen her acıya alışmış bir şekilde birazcık daha geriye gözlerinden uzak bir yere doğru  kendini attı. Ayağının topallaması da arkadaşlarından aldığı bu  darbelerden dolayı olmalı...






6 Eylül 2018 Perşembe

Kaz çobanlığı



İki aydır kaz çobanlığı yapıyorum.   Kaz nasıl bir şeydir  , ördekten ayırt edemezken, hiç hayvan yetiştiriciliği yapmamışken, ilgi de duymazken hatta hayvanların insanlar tarafından yenilmesine karşı iken vejeteryan olmaya çalışırken … Bir sabah  arabasının arka koltuğunda  57 tane kaz yavrusu ile babam çıkageldiği için, mecburen.

Ön hazırlıksız, birden bire gelmelerine karşı 57 yavru kaz hemen uyum sağladı bahçeme. Ne yapacağını şaşıran ayakları dolanan  bana yol  gösterdiler, " sen tasalanma biz kolay kolay ölmeyiz, bizi kendi halimize bırak" dediler.

Gündüz bahçede dolaşıp akşam olunca evin alt katındaki boş odaya giriyorlardı. Çobanlık yavru iken gerekliydi, başlarından ayrılamıyordum, bahçede otlarken kedilerden yırtıcı kuşlardan akşam da tilkiden kurttan sansardan korktuğum için gözetlemek zorunda kaldım, bahçeye onlar için kümes yaptım ama şimdi iki aylık oldular , büyüdüler, korkum kalmadı.
Sabah gün doğar doğmaz kapılarını açıyorum, sıra sıra dışarı çıkıyorlar, hemen kendilerini göle atıyorlar, karınları acıkıncaya ve susayıncaya kadar( gölün suyunu nedense içmiyorlar) yüzüyorlar, bahçeye çıktıklarında ya otlanıyorlar ya da uyukluyorlar. Akşam gün batmaya yakın (  iki haftadır saat 18:50 de dakikası şaşmadan) yatmak için evlerinin yolunu tutuyorlar. Arada yem alıyorum, talaş alıyorum.
 Yavru iken çok tedirgindim, başlarında anneleri büyükleri olmadığı için ne yapmaları gerektiğini gösterme konusunda kendimi sorumlu hissediyordum. Üç haftalık olduklarında hala yanı
başlarındaki göle girmediklerini görünce zorla göle sokmaya çalıştım, korktular bağırış çağırış kaçıştılar. Oğlumun havuzunu kümeslerinin içine koydum, su ile doldurdum, ilk önce havuz yenir bir şey mi diye  tadına baktılar, o kadar çok gagaladılar ki havuzu, param parça yaptılar ama bir kaç tanesi yüzmeyi denedi...



Bahçemde ot kalmadı, çim biçme makinası gibiler, önlerine ne gelirse gagalıyorlar, zararlı otlar var mı   diye araştırıyorum. Çim kalmadı, en çok kara lahanayı seviyorlar, semizotunu , mısırı, yaprağı , odunu... karalahana diktim onlar için her yere. İncirler oldu, yere düşen incirleri bütün bütün yutuyorlar, korkuyorum boğulacaklar diye...

Onlar için yaptığım her şeyin farkındalar, ilk kez elime keser çivi aldım, yemlik yaptım.



 Gün gün büyüdüklerini görmek tarifsiz bir duygu , mutluluk veriyor.



















3 Eylül 2018 Pazartesi

Okullar açılırken


   Okul formasının pantolonunu alır almaz üç kat geriye katlamışım, ilk sene paçalarını götüremiyordu, ağırlık yapıyor olmalıydı üç kat kıvrılmış kumaş. Ama yepyeniydi, tüm sınıf arkadaşlarının ki gibi.
İkinci sene ilk katı açmışım, en üstteki ince beyaz çizginin işaret ettiği gibi, bu pantolon geçen sene alındı diyor. Yine de yeni, yepyeni olmasa da...

Alttaki ikinci beyaz çizgi , üçüncü seneyi haber veriyor. Üç senedir aynı  pantolonu giyiyorum diye bağırıyor. Yeni değil ama eski de değil.

Kilo aldığı için beli dar geldi diye ilkokul sonda yenisini almak zorunda kalmıştık. Belin idaresi yoktu, aynı pantolonla ilkokuldan mezun olmasına izin vermedi.   Paçalar  bel gibi değildi,  halden anlayan, her seneye uyum gösterendi.

"Yeni"sini almak her çocuğu mutlu edecek diye bir gerçek yok. Bazı çocukları "eski" de mutlu edebilir, idare ettikçe  mutlu olan anne babaları oldukça...

9 Ağustos 2018 Perşembe

Çıralı , Olimpos

Temmuz ayında bir hafta boyunca Antalya Çıralı , Olimpos'taydık.  Kayınvalidemin emekli arkadaşlarından Selen Abla  ikinci baharını  Çıralı'da yaşamış,  Çıralı'ya gelin gitmişti. Evinin üst katını pansiyon olarak kiraladığını duyunca Olimpos'u görme fırsatı bulduk.
 Sabah  gün doğmadan köyün tüm horozları bir ağızdan ötüyor, evin  horozu  ise  yatak odalarının önünde tek tek  durarak öyle içten     ü, ürü, ülüyordu ki  , sabahın köründe kalkmamak ayıp olacaktı.
                                         

Selen Abla'nın horozu sayesinde
  gün ışımadan deniz kenarına inmiş oluyorduk. Birinci günümüzde  sahilde toplanmış  insan kalabalığını görünce, biri boğuldu herhalde diyerek çok korktuk,  ambulans geldi mi nerde diye bakınırken yanımızdan çoluk çocuklu turistler güle oynaya kalabalığın içine doğru gidince  , meraklandık. Deniz kaplumbağaları yumurtadan yuvalarından çıkıyormuş.
                                   






Dünyaya gelen kaplumbağalar ilk önce  telefonları görüyordu. Yumurtadan çıkan kaplumbağalar hemen ayaklanıyor, denize doğru hareket etmeye başlıyordu. Kaplumbağalar yollarını , gece ay ışığına, gündüz ise  güneşe doğru ilerleyerek buluyorlarmış. Bu sahilde geceleri ay ışığından başka hiç bir aydınlatıcıya izin verilmiyor, ateş yakılması , araba farı ,  cep telefonu ışıkları kaplumbağaları yanıltabiliyormuş. Küçücük bedenleri ile öyle mücadele ile ilerliyorlardı ki... Bu zorlu yürüyüş ile doğdukları  sahili akıllarına kodluyorlarmış, yirmi yıl sonra anne olacak yaşa geldiklerinde yine bu sahile gelip yumurtalarını bırakmak için gerekliymiş.


Bu sahil, bu hayat ne çok  mucizelere gebeydi, sabahın bu saatinde deniz en sakin en durgun halinde. Üç yavru kaplumbağa denize kavuşuyor, diğerleri yavaş kaldığı için görevli tarafından toplanıp kovalara konuluyor, gün doğmadan denize ulaşmaları gerekliymiş yoksa tehlikeli dedi. Kovadaki kaplumbağalar gün batınca denize salınacaklardı.
 Yuvalarından güneşe doğru en azimli , en hızlı  ilerleyen üç  kaplumbağa denizde yüzmeye başlamıştı. Biz de suya giriyoruz, üç kaplumbağayı rahatsız etmeden uzaktan kulaç kulaç mutluluğu yaşıyoruz, hayat ne güzel ne harika, burada yaşayan insanlar ne şanslı...
 Selen abla gibi burada yaşasaydım ( dün Çorum'daydım), Olimpos var şimdi,  pırıl pırıl deniz, ayaklarımı ısıran balıklar, tüm ağırlığımı üzerimden alan bu masmavi su, gerçek olan  şu an , gerçek olan şimdi, hayalde yaşamıyorum, gerçeği yaşıyorum, sırt üstü yüz üstü yüzüyorum, dibe dalıp balıkları kovalıyorum...


Güneş, Çıralı kayalıklarından doğmaya başladı. İlk ışıklar ile aydınlanan denizde bir martı havalandı, yanımıza yaklaştı, teker teker su üstünde yüzen kaplumbağaları topladı, yedi. Yavru kaplumbağalar için gün ışığının neden tehlikeli olduğunu anladık.  Ölüm, bir martı ile kanatlanmış, yanımıza kadar gelmiş, varlığın manasızlığını bir piyes gibi canlandırmış, bizi de seyircisi kılmıştı.

Bu sabah doğan , en doğru, en hızlı en iyi yürüyen üç yavrunun ömrü beş dakikaydı, yürüyemeyen yavaş yavrular belki de altmış yıl yaşayabilecekti.(deniz kaplumbağaları hakkında)
 Üç kaplumbağanın yok oluşundan sonra deniz dalgalandı.


                                                  (Horoz 04:00 da uyandırmış 05:00 da yola koyulup,yürümüş, yüzmüş, kaplumbağaların doğuşunu izlemiş, bakkaldan ekmek almış, eve gelip kahvaltı için çay demliyorum ve  saat 06:30)


Çıralı Olimpos çok güzeldi, bir hafta öyle çabuk geçti bitmesin diye gözlerimi kapadım, gözlerimi açtığımda Çorum'daydım.
(Selen ablanın rahmetli annesinden kalan   arazisi çok değerlenmiş bir kaç aya kadar onlarca daire getirecekmiş, ne yapacaktı onca parayı  diye soranlara"  kraliçeler gibi yaşayacağım, hayatımın son demlerini buralarda çürütmeyeceğim dediğinde " artık pansiyonculuk yapmaz, bu güzel yere kolay kolay gelemeyiz" diye iç geçirdik...)

6 Ağustos 2018 Pazartesi

Çıraklık


Yaz tatilini çalışıp para kazanarak geçirmek istedi.  Bol bol oynasın, yüzsün, kitap okusun, dinlensin istiyordum, bu yaşta çalışma hayatını tanımasına lüzum yoktu. Babası olur dedi, ben çok daha küçüktüm para kazanmaya başladığımda dedi. Çalışma hayatını tanıması faydalı olacaktır derken çoktan valizini hazırlamaya başlamıştı. İstanbul'a gidiyordu, otuz yıl evvel babasının da çalıştığı mısır çarşısındaki o büfeye...
O büfeyi ben de tanırım.  Üniversitede  okurken babamın yolladığı parayı almak için Beyazıt kampüsünden çıkardım, yokuş aşağı inerdim, kapalı çarşı yeşil direk, tahta kale, büyük postaneden sonra sıkı sıkı yapışırdım çantama. Mısır çarşının oralara gelince hep karnım acıkırdı. Küçük masaları olan o büfede küçük bir para ile karın doyardı. Onu ilk kez bu büfede görmüştüm, mavi önlüklüydü, bankalar caddesine yetişeceksin diyen patronun elindeki kocaman poşeti sırtlayıp koşarak çıkıyordu, ekmek aramı ısırırken  arkasından bakardım, koşa koşa Haliç'i geçmek kolay mıydı? Sonra mavi önlüklü çırağın bizim üst sınıflarda okuduğunu benim gibi para yollayan bir babası olmadığı için hep çalışmak zorunda kaldığını öğrenmiştim.  Şimdi oğlumuz aynı büfede çalışmaya gidiyordu. Kazandığı para ile en düşüğünden bir ayfon alma arzusu vardı.

Açıkçası işe bir kaç günden fazla devam edemeyeceğini sanıyordum, sabahın köründe  kalkamaz, mısır çarşısının yoğunluğuna dayanamaz, siparişleri aklında tutamaz, tozları iyi alamaz , anne ben işten ayrıldım der diye umuyordum. Ama  Ayfon aşkını iyi kestirememişim . Düşündüğüm gibi olmadı.  Hiç kimse ona ayfon almazdı, ne annesi ne  babası , bir kendisi alabilirdi, bunu farkındaydı.
Sabahın altısında Eminönü, doğmamış bir bebek gibi . Yeni cami, çiçek pazarı, mısır çarşısı...Bu küçük dükkanın önünden biraz sonra büyük kalabalıklar geçecek . Birazdan herkesin karnı acıkacak, ekmek arası döner siparişi verecekler, mısır çarşısının her bir kapısından geçecek, siparişleri teslim edecek, çiçek pazarı kapısı, yeni cami kapısı, bahçe kapısı, tahta kale kapısı, balık pazarı kapısı, hasırcılar kapısı...Ne çok insan görecek. En hesaplısından karınlarını doyurmaya gelenleri görecek. Bu dükkana gelenler hiç bahşiş vermezken, çok şey isteyecekler, çok sorgulayacak, çay ikramı var mıydı, yarım ekmek arası tavuk ve ayran,  ayran bim de 50 kuruş sizde niye bir lira diyeceklerdi, hepsini memnun etmeye çalışacaktı.
 Oğlum bu masayı ne biçim silmişsin bir daha sil dediklerinde aklına hemen ayfon gelecek, daha iyi silmek için uğraşacaktı.
Sipariş götürürken gözü  en çok lokumculara takılacaktı, güllüsü, kaymaklısı, çikolatalısı...
Kapı önünde " harika döner" diye başı önünde sessizce müşteri çağıracak,  ilk önce bu çağırma işinden çok utanacak zamanla açılacak, sesine Tahtakale esnafı ayarı verecek buyruuun efeniiim harikaaa dönerrrrr " diye yoldan geçenin aklını çelecek, buyrun üst katımızda salon var derken elini kolunu da sesine ortak edecekti.  Yoğun iş ortamında bana telefon açacak vakit bulamayacak, eve vardığında yorgunluktan yemeğini zor yiyecek kendini hemen yatağa atacaktı.
Urfa'dan çalışmaya gelen çocukları tanıtacaktı bir gün telefonda, çok acıklı şeyler anlatıyorlar, içim parçalanıyor diyecekti.

Otuz  günden fazlasına müsaade edemedim, arkadaşları bu sene girecekleri büyük sınav için harıl harıl test çözüyorlar, özel dersler alıyorlardı, kitap yüzü açamamış, çok geri kalmıştı.
 Otuz gün sonra yanıma geldiğinde anlatacak ne çok şeyi vardı, esnafları, garsonları, patronları, harika tavuk döneri, yeni camiyi, baharatları, lokumları,  kazandıkları tüm parayı memleketlerinde bekleyen babalarına annelerine yollayan Urfalı çocukları...
Harika döner diye bağırmak, masa silmek, bir yarım bir ayran çek diye sipariş almak kolay ve  zevkliydi de, bunun için coğrafya, tarih, okumaya koordinat sisteminden x, y  doğrusunu bulmaya gerek yoktu. Ama sabahın ilk ışıklarından akşama kadar  bütün gücü ile çalışması ona istediği parayı kazandıramamıştı. Haftalıklarına bakarak neden böyle oldu diye vahsındı. Çalıştığı günlerde öyle yoruluyormuş ki eve geldiğinde bilgisayar oyunu bile oynamaya, yemek yemeye bile hali kalmıyormuş. Bu tecrübesi ile beden gücü ile çalışmanın nasıl zor bir şey olduğunu anlamış, mühendis doktor akademisyen olmaya heves eder sanıyordum. Ama o sorgulamaya başladı, neden  çıraklar bu kadar az para alıyor, bu para ile nasıl geçiniyorlar, çıraklık neden önemsenmiyor?...


İlk parası ile bize hediye de almış, kitap sırf benim için parfümü baba ile ortak kullanacağız, sipariş götürdüğü bir parfümcü en iyi testerini uyguna vermiş.
 En düşük modeli için tüm haftalıklarının üzerine iki katı daha para gerektiğini görünce telefoncudan kaçmak istedi.  Şimdi  ayfon sahibi ama ayfon  mayfon  umurunda değil, emeğin para etmediğinin şokunda...


10 Temmuz 2018 Salı

Aydın'ın gör dediği

Aydın, sokakta bulduğum ev kedisi.
 Karanlık bir günde bembeyaz bir Van kedisini parkın bir köşesinde ağlar bulmuştum,  kucağıma almış bir kedi nasıl böyle  içli içli ağlayabiliyor demiştim.
 Sonra bu güzel, bu cins kediye hemen yuva bulunur , ağlaması son bulur diye eve aldığım, adını Aydın koyduğum kediydi. İlk kez bir kedi sahiplendirme işine girişecektim, acele etmem gerekti kendi kedim kudurmuş gibi misafirin üzerine atlıyordu. Misafirin önüne mamasını suyunu kumunu koydum, rahat olsun diye kapısını kapattım.  Dışarıda nasıl yorulduysa iki gün uyudu. İki gün sonra ayaklandı, kapalı kapılar açılsın istedi, kapının ardındaki canavarı görünce sindi, hayatımda gördüğüm en güzel kediydi. Güzelliği, cinsi ile ilgili miydi, daha önce hiç Van kedisi görmemiştim , kendini sevdirmesi, taratması, kucağa gelip sarılması tırnaklarını hiç çıkartmaması, traşlı gibi hiç tüyünün olmaması güzelliğine güzellik katıyordu. Kendi kedim her fırsat bulduğunda bu güzelliği , parça pınçık edip beyazlığını kana buluyordu. Bir an önce kediciğe yuva bulmak için iki kişiden yardım istedim, benim gibi bir  cahile yol göstersinlerdi. Bu iki kişi ile hiç yüz yüze gelmedim kedi üzerine bir internet sitesinden tanışmış ikisini de çok sevmiştim. İlk arkadaşım profil resminde adında paylaşımlarında ateist olduğunun üstünde duruyor, öbürü ise muhafazakar. İkisine de güveniyorum , kapılarını hayvanlara açmışlar sayısız hayvana ev bulmuşlar, sonuna kadar canla başla yardımcı olmaya çalışan , koca yürekli insanlar. Her ikisi de yuva bulma sürecinde neler yapmam gerektiğini nelere özellikle dikkat etmem gerektiğini anlattı, yazdı. En sonunda, ilki "evrene emanet" diğeri ise " Allah'a emanet" diyerek Aydın'a şans dilediler.

 
 
İlk ilanım hemen ses getirmeye başladı, sahiplenmek isteyenlerin profil fotoğraflarına paylaşımlarına, işlerine güçlerine yaşlarına daha önce kedi bakmışlıklarına tatile gidişlerine yakınları olup olmamalarına kadar Aydın için sorular sorup ön elemelerden sonra kalanlardan ilk sıradaki bir kadın  ile anlaştım, oğlu kedi istiyormuş, oğlu kedi  çok seviyormuş. Akşam dokuzda Aydın'ı evlerine götürdük, oğlu ile birlikte Aydın'a sarıldılar, öptüler, kucakladılar.( benim kedi olsaydı,  bir metre yakınına kimseyi yanaştırmaz. yanaşanı asla af etmez, dişler, tırnak geçirir, yaralardı, Aydın'ın ise  yarım saat boyunca kadının koltuk altında sıkışık halde durabildiğine şahit oluyordum) Kedi sevgileri öyle büyüktü ki, ilk önce kedinin ismi değiştirdiler Pamuk koydular , sonra gece 11 e kadar kedi ile hayallerini anlattılar, en sonunda ayrılırken, iki arkadaşımın son sözlerini yerine getirmek kaldı,evrene mi, Allah'a mı emanet ? ( Kadın ve ailesi muhafazakar giyinmişlerdi) şüphe etmeden " Allah'ın emanetini bırakıyorum" dedim, koltuğunun altına sıkıştırdığı kediye öpücükler kondurarak  Allah'ın bu güzel emaneti sonsuza kadar bizimle, dedi ve  gece 11 den sonra  Aydın'ı( Pamuk'u) yeni yuvasına bırakarak  ayrıldım.
Sabah uyanıp kapalı telefonumu açtığımda mesaj üstüne mesaj bombardımanı, kediyi  bir an önce gelip almamı istiyordu dün gece teslim ettiğim kadın.  Kedinin tüyü dökülüyormuş, oğlu öksürmüş, sabaha kadar uyuyamamışlar oysa bana sormuş tüyü dökülüyor mu diye ben de sıfıra yakın tüyü olan bir kedi ve kendini taratmayı seviyor, demişim, tüm bunlardan tüyü dökülmediği anlamı çıkarmış, yanıltmışım...( benim kedim ile kıyaslamam yanlış oluyor demek ki, kedimin merinos koyunu gibi uzun lüle lüle tüyleri var ve asla asla taratmaz, her yerde pişmaniye gibi beyaz tüyler parça parça iken) Bu nerdeyse tüysüz kedinin tüyleri yüzünden istenmeyeceği, bir gecelik olağan üstü sabır gösterişlerini destan yapmış   yaz yaz bitirilememiş, onlarca  mesajı sabahın ilk ışıklarında alacağım aklıma hiç gelmemişti.
 
 Yüzümü yıkamadan  yola düştüm, Aydın'ı almaya gittiğimde evin çocuğu kediyi vermemek için direnirken anne üst üste  " sen astımsın, sen hastasın, senin astımın var, sen tıkanıyorsun..." diyordu. Yanlış bilgi verdiğim için bütün gece uykusuz kalmalarına sebep olduğum için özür dileyerek kediyi aldım, eve getirdim. Aydın eve girer girmez çiçek saksılarının arasına sıkıştı, kendini görünmez yaptı, bütün gün oradan çıkmadı.
Bu sefer daha dikkatliyim tüyü dökülüyor, alerjiniz var mı diye de soruyorum, sahiplenmek isteyenlere. Emekli bir profesör benim alerjim , eşim, çocuğum yok , kediyi istiyorum dedi. Profesör oluşuna hemen vuruluyorum, Çorum starbaksında bekliyorum kediyi diyor. Aydın ile starbaks kapısında bekliyorum. Profesör elimdeki sepete eğilip kediye bakmadan, umarım her yeri tırnaklamaz, umarım klozete yapmaya hemen alışır,  kedi kumundan hiç haz etmiyorum,  umarım uysaldır diye umarlarını ardı ardına sıralıyor,  kediye, cipine atmadan önce şöyle bir baktı ve umduğum gibi küçük değilmiş adı da Aydın değil artık  Lokum  dedi. Kediyi zorla mı veriyorum diye ikilime düşmüşken, Allaha emanet diyerek arka koltuktaki Aydın'a , (Lokum'a ) veda ediyorum. Prof yine umduğunu bulamamış gibi yüzüme bakarken , " birbirimize emanetiziz, birbirimize, birbirimize emanet" diye yanlış yaptığının farkına varsın diye öğrencisine tüyo veren eğitmendi...  Yanlışımın farkına cip hareket etmeden vardım, Evrene emanet, evrene emanet ol Aydın diyerek arkalarından el salladım.
Yine sabah erkenden daha erkenden telefonum çaldı,   profesörün yorgun  sesi, lütfen rica ediyorum kediyi geri alın sabaha kadar uyutmadı, miyavladı durdu, bu kedi beni sevmedi.. 
Yine sabah yollara düşmüş iken ne oluyor diye sorgulamaya başladım, bu işler böyle mi oluyor diye iki kedi sever arkadaşımı aradım. Yok dediler böyle olmuyor, iki sefer üst üste sadece bir gece dayanabilen çok istekli sahipleniciler bir tek benim başıma gelmişti...Birazcık sabır etseydiniz diyemeyeceğim kadar , baskın bir şekilde çok çekmişliklerini haykırıyorlardı, özür dileyerek alıp geliyordum kediyi...
 
 
 
Nasıl bunaldım, nasıl yoruldum nasıl korktum nasıl anlatayım? Aydın'ın eve girince yine aynı saksıların dibine girip sinmesini görünce esas yorulan bunalanın kedi olduğunu fark ettim. Keşke  karanlık bir günde bana gözükmeseydi sokaklardan kurtulmasaydı, bu insanları tanımak zorunda kalmasaydı, evlerini, ciplerini, egolarını koklamak zorunda kalmasaydı...Telefonumu kapattım. Aydın'ın yeni sahiplerine dair  umudumu kaybettim.
 
Günler sonra telefonumu açtım,  çok istekli sahiplenicilerin arasından iki  kardeşin fotoğrafını gördüm, anneleri babalarını dahil etmemişler ,kediyi  biz istiyoruz diyorlardı, aldığım tavsiyelere göre asla vermemem gerekiyordu, çocuklara emanet edilemezdi...Çocuklar ile konuştum, Çorum'un uzak bir köyünde oturuyorlar, kedinin yatağını yapmışlar...anneniz ile konuşayım dedim, konuşturdular, Çorum'un köyündeki kadın , çocuklarının elinden her iş geldiğini ne yaparlarsa güzel yapacaklarını, çocuklarına güvendiğini söyledi. Aydın'ı aldım yüz yirmi kilometre yoldan sonra köyün girişinde el ele tutuşmuş iki kardeşe emanet ettim. İsmini siz koyun ben Aydın diye çağırıyordum dediğimde, kedinin kafası karışmasın Aydın kalsın dedi biri, öteki ,kedinin psikolojisi bozulmasın Aydın kalsın dedi. Eve döndüm  ama içim içimi kemiriyor, yine  gelin alın diyecekler , tüyü dökülüyor, miyavlıyor, diyecekler diye yüreğim ağzımda bekledim. Ertesi sabah telefon gelmeyince ben aradım ne yaptınız diye, Aydın akşam birazcık ağladı, başını okşadık yanında yattık , uyuttuk dedi iki kardeş. Bir haftadır Aydın'ın fotoğrafları geliyor, köyde bahçede oynayan Aydın , minderlerde huzur ile uyuyan Aydın'ı görünce çocuklara emanet etmekle doğru bir şey yaptığıma yeni yeni ikna olmaya başladım.
 
 

27 Haziran 2018 Çarşamba

Aydın'ın uykusu için

 
 
Kara bulutlar ile dolu bir gökyüzüne uyanmış, içim daralmış dışarı çıkmıştım. Kafamı yukarı kaldırdıkça kara bulutların kocamanlaştığını görüyordum. Evimizden bir sokak aşağısı ,Beyaz Park'ın oradan geçerken akasya ağaçlarının altına sinmiş beyaz bir kedi önüne konulmuş sütü içiyordu. Durdum. Pisi pisi dedim, kafasını sütten kaldırdı yüzüme baktı, koşarak kucağıma atladı, boynuma kollarını doladı, ağlar gibi hırlamaya başladı. Çorum'un sokak kedileri iki metre yakınına insan yaklaştırmazdı, bu ev kedisi olmalıydı, evinden mi kaçmıştı... Kedi kucağımda parkın etrafındaki evleri dolandım, sabahın erken saati, kimseleri göremedim. Parka oturdum, kucağımdaki kediye dikkatlice baktım, beyaz tüyleri çok kirli, günlerce sokakta kalmış gibi yaralı bereli, bir gözü mavi diğeri kehribar...Eve götüremem Pıtpıt  rahat vermezdi , etrafıma bakınıyorum ne yapacağım?
 
Kara bulutlu bir sabahta kucağıma bembeyaz bir aydınlık atlamış, yeni  sevgililer gibi parkta birbirimize sarılmış ne yapacağımızı bilmeden bekliyorduk.
Bırakamadım, eve getirdim,  Pıtpıt'ı görünce hemen koltuk altına sindi ( Pıtpıt öyle büyük ki koltuk altına sığdıramazdı gövdesini)
 
 
 
 
 
 
(Yabancı bir yerde kendini ancak böyle korurdu, koltuk altına sindi ve gözlerini açtı)
 
 
 
Pıtpıt'ı sakladım.
Yemek su çıkardım önüne, okşadım güvende hissetti, çıktı sindiği yerden

Birazcık etrafı kokladı.

Koltuğa uzandı, oyuncağa sarıldı, gözleri kapanmaya başladı
 
 
Uyudu
 
 
                                                                
                                                              uyudu

                                                                uyudu
 
uyudu, hiç uyanmadan uyudu, yüzyıl  uyuyacak gibi uyuyordu...
O uyurken hep ona bakıyordum, uykusunda kara yüklü bulutlar yüklerini sessizce boşaltıyordu, gökyüzü şehir  insanlar yüklerinden sessizce  kurtuluyorlardı, dünya hafifliyor, hafifliyordu.  Dünya yok oluyordu,  o uykudayken...
O uykudayken Çorum'daki kayıp kedi ilanlarına baktım on gün önce bir inşaat içinde karanlıklar içinde çekilmiş fotoğraflarını gördüm, sahibi kim diye soruyorlardı...
 
Belli ki sahibi onu bulmada istekli değildi,  en az on gün boyunca sokaklardaydı.
O uyurken  ona isim koydum, içimden Aydınlık dedim, Aydın , Umut, olsun dedim
 
O uyurken, kara bulutlar gitmiş güneş çıkmıştı, karanlık aydınlığa, kötülükler iyiliğe , umutsuzluklar umuda dönmüştü .
Hissediyorum ki uyanınca gerçekler yüzünü gösterecek, Pıtpıt üzerine atlayacak, bu yavruya yuva arıyorum, huzurlu uykularına devam edebilsin diye...
 
( Yuva Bulundu:)
 
( Dün gece çok istekli aileye kumunu mamasını da yanına vererek evlerine kadar götürüp vermişken, bu sabah sekizde telefona " lütfen geri alın, sabaha kadar uyutmadı, oğlumun alerjisi var istemiyoruz" diye mesaj geldi. Şimdi geri almak için yoldayım, lütfen sahiplenirken hayvanın psikolojisini de düşünün, aileye teşekkür edeceğim sokağa bırakmadığı beni aradığı için)
 
(  Son durum, kedicik için yuva aranıyor)
 
 

19 Haziran 2018 Salı

Hayattaki sınavlar

Oğluma karne hediyesi için nevresimcideyim, elimde çift kişilik dünya haritalı nevresim takımı ,tek kişiliği var mı diye kasaya soracağım . Yatağını görünce çok sevinecek diye heyecanla  kasa sırasında bekliyorum. Telefonum çaldı, eşim arıyordu, sınavı kazanamadığımı söylüyordu. Üzülme dedi. Tamam,  üzülmem dedim, telefonu kapattım. Sıra bana geldi, bu nevresim takımının tek kişiliğini istiyorum dedim. Kasadaki görevli elimdeki nevresime bakarak , maalesef dedi, bitti, bundan sonra da gelmez dedi. Nevresimi aldığım yere bırakırken ağlamaya başladım.( Yazılarımda artık acıtasyondan kaçınsam da yazının gidişatı için  gözyaşlarımı açık etmem gerekiyor)

Belediye otobüsüne bindim, kafamı cama yapıştırıp arkada kalan insanlara duraklara evlere dükkanlara bakarak, unutmak istedim. Çorum sokakları unutmaya izin vermeyecek kadar mesafesizdi, durakları azdı. Otobüsten indim. Bir musluk üstten  , diğeri alttan açılmışken boş havuzları doldurabiliyordum, işçilerin birlikte ve tek başlarına bir işi kaç günde bitirebildiklerini, saatin bir daha kaçta çalacağını,  bir yuvarlak etrafında koşanların bir daha ne zaman karşılaşacaklarını, araçların hızlarını, çocukların annelerin yaşlarını, gözlüklülerin , Fransızca bilmeyenlerin sınıftaki yüzdelerini , torbadan sarı bilye çıkma olasılığını, kare köklü üslü mutlak değerli tam sayıları doğal sayıları, reel sayıları , kümeleri, eşitsizlikleri, yarıçapı, hipotenüsü, pisagoru, açıortayı, düzgün beşgeni, yöndeş açıları yıllar sonra  tek tek hatırlamış, hatırladıkça yapmaktan zevk alacağım işime yakınlaştığımı hissetmiştim.

 Ağacın gölgelediği  boş bir bank gördüm. Bankın ucuna oturdum. Kafamı yukarı kaldırdım, bu çamın adı neydi, göknar mı ladin mi?   Sınav yaklaştıkça  uykularım kaçmıştı , günlerce uykusuz kalmıştım önemsememiştim, elbet uykum gelecek yorgunluktan sızıp kalacak uyuyacaktım. Uyuyamamak uzadıkça aklıma Gülsüm abla gelmişti, kendisini bloğumdan tanırım, yorumları her yazıma ışık olurdu, eczacıydı, bana seve seve yardımcı olurdu ama anlamsız çekingenliğimden dolayı  arayamamıştım son gece uyuyamıyorum diye sabaha kadar ağlamış göz kapaklarım şişmiş kapanmış, yüzüm davul gibi  zombi gibi sınava girmiştim.
 
Sınava hazırlanırken kitap satış sitesinin indirimine tav olmuş, fotoğrafta  masa üzerindeki tüm kitapları bir seferde almıştım, altını çize çize okumaya başlamıştım . Sınavda , okuduğunu anlamak ile ilgili Türkçe testlerde çok yanlış yapmışım. ( Türkçeden okuduğunu anlayamayan ben, James Joyce " Ulysses"   okumaya niye heves etmiştim). Bir baltaya sap olamadan göçüp gidecektim, herkesin bir işi vardı benim yoktu, oğluma kendi paramla nevresim hediye edemeyecektim,  başarısızlığımın bahaneleri, kendi kendime yetememezliğim hep böyle devam edecekti. Etrafıma baktım herkesin bir işi vardı, bankın ayaklarından beri ağacın gövdesine yol yapmış karıncaların ağzında çekirdek kabukları vardı.
Yalnızlığımı çok sever ve kutsarım, yalnızlığıma çok bağımlıyım ama bazen birinin, Ayşe üzülme demesine, bir dahaki sefere, başarabilirsin demesine öyle ihtiyaç duyarım ki, çünkü yıkılmışımdır, nefes alamaz olmuşumdur, derin bir kuyuya düşmüşümdür. Bir insana , bir sese , boş ver demesine , her şeyin hayırlısı , sağlık olsun denilmesine hava gibi su gibi ihtiyaç duyulur mu?
Gülsüm ablayı arayıp sınavı kazanamadığımı söylemek istedim, o da bir zamanlar benim girdiğim bu sınava girmiş ama kazanamamıştı, sonra hayatın ona getirdiklerini , soğuk odalarını , ayrılıklarını, iki kızı ile yaşam mücadelesini ve sonunda hep hayalini kurduğu aşkına nasıl kavuştuğunu her yazımı yorumlarken yeri geldikçe anlatmıştı. Adından emin olamadığım ağacın altında, bankın  ucunda, hızlı hızlı ilerleyen karıncalara bakarken tam da Gülsüm ablayı aklımdan geçirirken telefonuma bir mesaj geldi;
 
"Ayşem ....Ben sevgili eşimi can yoldaşımı kaybettim. Dün defnettik onu. Ruhu şad olsun"
Gülsüm abla, yıkılmıştır, nefes alamaz olmuş, derin kuyulara düşmüştür, hangi  teselli cümlesi kurulmalı? Telefonu açıyor, çok görmüş olgun bir ses, gölgesinde oturduğum ağaç gibi bir ses, ağlama kızım diyor, hayatta üzülmeye değer çok az şey var.... 
 
 

6 Haziran 2018 Çarşamba

Pıtpıt nöbette

Pıtpıt lütfen yapma, halden anla, birazcık empati lütfen...Bir güncük sadece, sabretsen.
 Hiç tanımadığım misafirler gelecek yarın, kedi bilmeyenlerin gözü ile bakıyorum salonuma.
 Koltuklar halılar tırnaklanmış parça parça olmuş, sinek avlarken duvardan  düşürdüğü çerçevelerin camları çatlamış, perdeler yırtılmış beyaz gri uzun tüyler her köşede , koltukta, halıda, döşemede , kapı arkasında yatak altında ,yastıkta, sandalyede , büfe içindeki fincanlarda, kavanoz kapağında , kazakta, pijamada, terlikte...Her gün süpürge her gün silme sayesinde topak topak değil, tane tane her yerde...Sadece salonun bir camındaki perdeyi değiştirmeli, diğer perdeler masa , büfe arkasında kaldığından idare ederdi. Parçalanan koltuk üzerine bir örtü serilmeli,  bir hafta önceden salon temizlenmeye başlanmalı,  Pıtpıt'a ,salonun kapıları, (misafir gidene kadar) kapatılmalıydı. Bir kere, bir anlık içeri dalsa tüm temizlik yanardı. Misafir kaşığında Pıtpıt'ın uzun beyaz tüyü , misafirin beyaz peçetesinde Pıtpıt'ın uzun gri tüyü... Ama anlamıyor Pıtpıt, bugün bütün gün salonun kapısında nöbetteydi.

 
 
 
 
 
 

Bahçemde





                                                 (Pıtpıt bir şeyden çok korkmuş olmalı, akasyanın dikenlerini unutmuş)
Çekirdekten yetiştirdiğim avokadom, bir yıl boyunca mutfak penceremin önünde benimle beraberdi. Birlikte baktık aynı pencereden, mutfağımdaki tabak kaşık sesini sofra sohbetlerini açtığım radyo kanalını duydu. Toprağa gömdüğüm ilk gece uykudan uyanıp köyün penceresinden ona baktım, karanlıkta görünmüyordu, köpekler üzerine mi basacaktı, kaplumbağalar yapraklarını mı ısıracaktı,  karıncalar kökünü mü kurutacaktı, güneş yakacak, rüzgar  dalını mı kıracaktı? 
Artık benim mutfağımda değildi,  kökleri benim daracık saksımda değildi, onun evi artık dünya diyerek penceremi kapattım. 

Bahçemizin her yerini dikenli akasya fideleri kaplamış. Akasyanın dikeni gibi bir diken hiç bir yerde görmedim,  kalın keskin sağlam dikenler...

Bahçeyi budamaya gelen bahçıvan tüm akasya fidelerini çalı diye biçmiş bir kaç irileşmiş akasya fidesini ise nerdeyse kökünden budamış iken bu sene hepsi daha gür bir şekilde yerlerinden fışkırmış. Bu gidişle küçük bahçemizde yüze yakın  akasya ağacı olacak... Akasya fideleri yanına fazla yaklaşanı derin çiziyor, kanatıyor olsa da seviyor ve kıskanıyorum akasyayı. 

Bu sene de karadut dibine çok düştü, şurubunu, pekmezini yaptık. Bizden daha çok kuşlar yesin dutları. Dut için özellikle gelen kuşlar var, karatavuk bunlardan biri. 

Bu sene ilk kez domatesin çekirdeğinden fide yetiştirdim. 
(Geçen seneden domates,ellerim ceviz karası)
Domates bizim oraların atalık domatesi, ince kabuklu çok iri nerdeyse hiç su istemiyor çok dayanıklı ve kışın bile domates verecek kadar uzun ömürlü.
İlk deneyim, fideler çok cılız, hepsi bir arada ,  şaşırtma yapmadan hemen toprağa ektim.

(Fidelerimin toprağında yumurta muz kabuğu kahve çay posası var diye umutlanmıştım)


Avokado , bana öyle yabancı ki bu yaşıma kadar gözüme hiç görünmemiş , ilk kez yolum Antalya ya düşmüş iken köylü pazarından güler yüzlü bir pazarcı hediye etmişti. Bu ilk avokadomun çekirdeğini atmamı söyledi uzaklardaki arkadaşım, tarif etti nasıl fideye dönüşeceğini. Arkadaşım sayesinde avokadonun yabancılığı gitti, aylarca gözümün önünde gelişimini izledim, değişimleri arkadaşıma haber ettim, uzaklara köprü kurdu avokado çekirdeği. 
"Avokado cekirdeginin kabugunu bekletmeden soyun. Oval seklin ince tarafina uc tane kurdan batirip ici su dolu bir siseye koyun. Kurdanlar sisenin agzinda ve avokadonun kalin alt kismi suda kalacak sekilde sabitlenmis olacak. Bir kac hafta icinde alt kismindan kok salacak sonra da ust kismindan yeserecek. Kok salana kadar, sisedeki su azaldikca su ekleyin, avokado cekirdeginin yarisinin suda kalmasi gerektigini unutmayin. Yeseren ust kisim 10, 20 cm kadar olunca saksiya ekebilirsiniz. Resim de gonderecegim. Bu arada internete avokado nasil ekilir diye yazarsaniz videosunu izleyebilirsiniz. Ben de internetten ogrenmistim. Umarim yardimci olabilmisimdir.
Sevgiler,
                           Gülay"