21 Nisan 2017 Cuma

Soluk mavi nokta

 Bir sabah uyandığımda yüzbinlerce kişiyi  bloğumda görüverdim,  hunharca öldürülmüş müydüm, zavallı ölünün bir bloğu mu varmış , ya da sörvayvıra mı katılmıştım  bir kaç  saat içinde  internet gazeteleri hemen başlık yapmıştı bloğumu,"paylaşım rekoru kıran , ülke gündemine oturan o  kadın" diye ...  Çok farklı çevreden çok farklı yorumlar aldım, bir kaç saat içinde, sırf benim varlığımdan dolayı ülkeyi terk etmekten vazgeçenler vardı, , ülkeyi yaşanılır hale ancak benim gibilerin getireceğini,  elleri öpülesi , sarılıp kucaklanması bağra basılması gereken biriydim. Bir kaç saatlik bu streste   dudaklarım iki yerinden uçuk atmıştı, yazıyı siliverdim. Aynı kalabalık yazının silinmesine şöyle tepki verdi," susuzluktan ölüyorum diye yerlere kapansam bana bir damla bile su vermeyeceklerdi, inşallah tüm belalar seni bulur, başımıza ne geliyorsa benim gibi korkaklar yüzünden geliyordu "...
Öğle olmadan bloğu kökünden kapattım.
Çorum'daki  evimden sık sık pencereden bakarım, evimin etrafını tepeler sarmış, çıplak tepeler...bazen seviyorum arkasını göstermeyen bu tepeleri , üzüldüğümde ise   ürkütüyor tepeler  ,  gittikçe yanaşıyor, yükseliyor gibi , kendimi küçük hissediyorum. Beni yok sayıyor beni üzenler,  değersizmişim gibi hissetmemi istiyor, küçülerek yok olmamı...Tepeler geçilmez bir engel gibi görünüyor çok büyük, ben çok küçük...Sesleniyorum, sesim engel tanımıyor, tepelerin ardına geçiveriyor. Bloğum tek sesim.
Ondan ilk mesaj aldığımda o kalabalık içinden biri diye iç geçirdim, yarın unuturdu.
Unutmamış, mesaj kutuma bir yazı ile birlikte dünyanın en küçük görüldüğü en uzaktan çekilmiş bir fotoğrafını göndermişti. Soluk mavi, küçüklüğünden dolayı seçilmesi zor ,o  noktaya baktım. Dünya yollamıştı bana.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Soluk_Mavi_Nokta 
Gönderdiği dünya benim dünyamdı, nasıl anlamıştı?  Çorum'da neden bir ev hanımı olduğumu, beraber çay içeceğim bir arkadaşımın bir komşumun olmamasının nedenini yollamıştı.  Pencereden bakıyorum , evimin çevresindeki tepeler küçülüyor, çoğunluklar azalıyor, yuvarlanıyor, karışıyor, birleşiyor, küçük küçücük bir noktaya , soluk mavi bir noktaya dönüşüyordu.
Aynı dünyayı sevdiğimizden olsa gerek kedi sevgimiz de ortak, ona haber vermek istiyorum, benim sokağımdaki kediler de hamile. Sokağımdaki kediler çoğunlukla açlar, aç olmaları hayatı doya doya yaşamaya engel değil gibi çiftleşiyorlar. Kaldırım kenarlarında,  ağaç tepelerinde, çatılarda oynaşarak çiftleşiyorlar. Şimdi yağmur yağıyor Çorum'a , beni gözetleyen kedi de hamile , yağmurdan saklanmıyor diğer kediler gibi,  sırılsıklam. Saklanırsa görünmezdi, görünmek istiyordu hep bana. Bu kedi yemeden içmeden günlerce sevişti, aç gövdesini çimenlere attı,  toprağa, ağaca her yere sürtündü, sarhoş gibiydi,  azgın kedi dedi görenler.  Şimdi karnı içindeki çocuklarını bile doyuramıyor, doğurduğunda hepsi ölecek, bir tanesini bile yaşatamayacak. Öyle bir bakışı var ki dünyaya ,  yine sevişecek yine doğuracak.

Karatavuk sesinde ağladığımı biliyor, onun da bir karatavuğu varmış...
Karatavuğumun sesini hediye göndermek istedim , eşimin eve gelmesini bekledim onun telefonu ile kaydedecektim, eşim  işteyken ötmeye başladığında çok üzüldüm. En çok henüz gün ağarmamış,  iken ötüyordu, bekledim. Apartmanlar arasında bir ağaç üstünden ötmeye başladığında hemen balkona çıktım, kaydetmeye başladım, Çorum'da geceleri çok soğuk oluyordu, dışarıda beş dakika kalabildim, kaydetmeyi bıraktığımda sabah ezanı okunuyordu. Karatavuğun sesi  Çorum'dan İstanbul'a gidecekti, umarım hediyemi beğenirdi...



14 Nisan 2017 Cuma

Hayvan sevmeyen anneler için

Dün sokağımdaki ilkokulun önünden geçerken çocukların bir kedi etrafında toplanmış olduklarını  gördüm. Kedinin kafasında küçük bir yara vardı, başına toplanmış çocuklara miyavlıyordu. Çocuklar kedinin kendilerine ne söylemek istediği hakkında birbirleriyle , "yaram var" , "canım acıyor", "beni hastaneye götürün diyor" diye konuşuyorlardı. Üç senelik bir hayvan sever olarak kedinin yarasının önemli olmadığını, karnının aç olduğunu biliyordum. Çantamda taşıdığım batikon ile yarasını sildim, yine çantamda taşıdığım sosis ile suyu önüne koydum. Öyle hızlı yemeye başladı ki, yutkunurken tıkanarak...Çocuklar beni dört gözle izliyordu. Anneleri geldi, kediyi görünce hepsi aynı şeyleri söyleyerek çocuklarını çekiştire çekiştire uzaklaştırdılar. "Pistir o kedi, mikropludur, sakın dokunma, sakın yanaşma, yoksa elledin mi" diyerek.
Otuz beş yaşıma kadar sokaklarda kedi köpek görmedim, dikkatimi çekmemiş, farkında olmamışım.
İller gezdim, evler değiştirdim ,mahallemin bir kedisi , bir köpeği var mıydı , hiç farkında değildim.
Otuz beş yaşıma kadar bir kedi başı okşamış mıydım, hatırlamıyorum.
Hayvanlar yoktu , görünmüyordu gözüme.
Babamın ara sıra anlattığı bir anı vardı hayvanlar üzerine benim ile ilgili. Samsun'da çok yağmurlu bir günde babam ile fırına ekmek almaya gidiyormuşuz, ( Samsun'da olduğumuza göre beş yaşından daha küçük olmalıyım) sokak ortasında bir kedi yavrusu görmüşüz, babam ezilmesin diye kediyi yoldan almış, ben ağlamaya başlamışım, kedinin annesi evi yok mu diye. Etrafa bakınmışız yokmuş annesi, bir kuru yerde bulamamışız. Kediyi koynuma sokmuşum, fırından aldığımız ekmekler ile eve gitmişiz. Annem daha içeri giremeden fark etmiş kediyi, bağırmaya başlamış, ( fare gördüğü gibi bağırır kediye) , bırakmışız sokağa kediyi, ekmekleri de içeri sokmamış annem, kediye dokunmuştu ellerimiz...

On yedi yaşımda ayrıldım ailemin yanından, neden o vakitten sonra hayvan farkındalığına kavuşamadım bilemiyorum.
Otuz beş yaşıma kadar aynı sokakta yaşadığım tüm kedilerden, köpeklerden, kuşlardan tüm hayvanlardan özür diliyorum, onlar beni görmüştür ama ben onları hiç göremedim...

Kollarından çekiştirilerek uzaklaştırılan o çocuklar kaç yaşlarında hayvan sevgisini doya doya yaşayacaklar? Benim gibi otuz beş yıl sonra olmaz, umarım...

 Bu hanımlar belediyenin tüm kurslarını çok seviyorlar,hayvanları sevmeyen, sevemeyen, korkan bu hanımlar için belediyeler bir kurs açsa, kediler pis değildir konulu seminerler verilse, birisi söylese yaralı kedi pis değildir dese...Kedilerden korkulmaz dese...
Siz temiz, titiz anneler, hanımlar, sokağınıza bir tas su, bir tas artık yemek koyacak kadar hayvan sevgisine nasıl kavuşacaksınız?
Çocukların hayvan sevgisini köreltmeye uğraştığınız kadar kendi içinizde hayvan sevgisini hissetmeye uğraşır mısınız?

Evime misafirliğe gelen çocuklarınız ev kedimi sevdiklerinde " çabuk ellerini yıka" diyerek hem benim hem kedimin kalbini kırıyorsunuz, kedi pis değildir, kedili ev pis değildir, kediyi elleyen eller pis değildir...

Çocuklarınızın hayvan sevgisinden mahrum olmaması için kedi pistir algınızı değiştirmeyi istemez misiniz?
Hayvan sevgisi nasıl bir şeydir bilmek ister misiniz?



13 Nisan 2017 Perşembe

Çorum'da Amour

Onları görür görmez aklıma Amour gelmişti, onlara bakarken bir Haneke filmi izliyor gibiydim.

Yılda bir defa çekmek zorunda olduğum saç kestirme işkencesi için  kadın kuaförü arıyordum. Geçen sene gittiğim yere yine gidemedim, hemen tanırdı, bu saçı kim kesti diye iğrenerek bakar,  sana şunu kesmiştik aynısından mı olsun diyerek senede bir geliyor diye özensiz üstünkörü, işi bitince seneye görüşürüz imaları ile  beni her defasında başka bir yer aramaya mecbur ederdi tüm kuaförler. Levhaları okuyorum, kuaför Asuman, Ayşegül, Bahriye.. Pencerelerinde perde olmayan yerlere göz ucuyla bakıyorum, hepsi beni bekliyor gibi, boş...Bahriye doluydu, girdim. Ne istemiştiniz diye soran kıza saç kesimi dedim, hazırlamak için ayna önüne oturttu. Aynadan beri içerideki herkes beni süzmeye başladı , en cesaretlisi elindeki makası şakırtadan adı Bahriye olması büyük ihtimal kişi;" abla öğretmen misin" dedi, aynaya bakarak, elindeki saçları şak şak yere gönderirken. "Yok" dedim. Tipin öğretmene çok benziyor da ondan şey ettim , bekle işim birazdan biter abla, dedi. O sırada kapıyı biri açtı, başında kasketi ile yaşlı bir amca , arkasında kendi gibi yaşlı bir teyze, amca bir eliyle kapının kulpunu diğeri ile teyzenin elini tutarken "hanım kızım içeriye girebilir miyim" diye izin istedi. Bahriye bana baktığı gibi aynadan beri adama bakarak "olmaz amca burası kadın kuaförü" diye tepkilendi. Amca  bir adım geri çekildi, şimdi dışarıdaydı, elini tuttuğu yaşlı kadını içeriye doğru çekerken,  kadın direndi, adamın elini bırakmak istemedi, yaşlı amca" mümkünatı yok mu" dedi. Bahriye'ye fırsat vermeden içerideki tüm müşteriler ile ben gir içeri amca dedik. Beni hazırlayan kız yanlarına gitti, aynı soruyu onlara da sordu, amca cevap verdi " saçları kesilecek". Aynadaki Bahriye, sıra var amca biraz bekleyeceksin dedi. Hazırlıklarım tamamlanmış Bahriye'yi bekleyen ben" sıramı veriyorum, ben beklerim "dedim. Bahriye'nin makas sesi can veren nefes gibi hızlandı yavaş yavaş kesildi, " gel kızım, işi bitti bunun,  fönünü çek" ..Elini hiç bırakmadığı kadını benim yerime oturttu amca. Şimdi  rahat rahat  izleyebilecektim onları, oturduğum bekleme koltuğunda.
Adam, Çorumlu bir amca, kasketinden topuklu ayakkabılarına kadar...Kadın Çorumlu bir teyze, örgü yeleğinden kalın yün çorapları üzerine giydiği önden açık terliklerine kadar...Bahriye marketten aldığı erzağın üstünü açar gibi sıyırdı açtı kadının başörtüsünü. Başörtüyü  adam aldı tek eliyle. Ayna önünde saç kesimi koltuğunda oturan teyzenin yüzü adama dönük,  sol eli ile adamın elini tutmuş bırakmıyor. Bahriye'yi gördüğü bu manzara etkilemiyor, Teyzem aynaya dön, bırak amcanın elini, korkma burası hastane değil, Bahriye gülüyor cümlesinin sonunda...Hemen anlamıştık, bu yaşlı çift evliydi, kadın hastaydı, kadın çocukluğuna dönmüş gibiydi...Bahriye baktı olmayacak, zorla ayırdı kadının elini adamdan, koltuğu sertçe çevirdi aynaya doğru. Yaşlı amcanın elli boşalınca başörtüyü süveterinden içeri göğsündeki gömlek cebine sokuşturdu. Otur amca dikilme öyle dedi Bahriye. Amca oturmadı, duymamış gibi, dikilmeye devam etti.
Kadının beyaz saçları lastik ile düğüm düğüm toplanmıştı, Bahriye açamadı. Adam dikildiği yerden müdahale etti,  süt içinden bir çöp çıkarır gibi yavaşça çözdü lastiği,  kendi toplamış kendi düğümlemişti çünkü.
Bahriye hiç bir şey sormadan makasını şaklatmaya başlayınca adam kıpırdadı, göğüs cebinden önce başörtüyü sonra muşamba gibi bir cüzdandan fotoğraf çıkardı," bunun gibi keser misin hanım kızım" dedi. Bahriye aynadan beri küçük fotoğrafa baktı, gevrek gevrek gülmeye başladı, amca sen ne anasının gözüymüşsün nasıl buldun ahu gibi güzel  teyzemi...Amca yine duymadı , önce fotoğrafı sonra başörtüyü cebine koymak ile meşgul oldu. Yaşlı teyze  gözlerini aynadaki adamdan bir an ayıramıyor, ölesiye korkuyordu Bahriye'den, makasından, ellerinin ikisi de omuz hizasında havada, sanki karşısındaki biri silah çıkarmış eller havaya demiş gibi...Amca şefkatli gözleri ile az kaldı, bitecek, evimize gideceğiz der gibi cevap veriyor aynadaki eşine...Bahriye makasını bırakırken " "amca, kaş bıyık da alalım teyzem ay gibi parlasın "dedi. Ağdasını kadının alnına yapıştırıp çekerken kadın bağırdı, amca kadının eline sarıldı. "Ağda ile yapma ,canını acıtma, mangaşın yok mu " dedi amca. Bahriye  cımbızı aldı, sıkkın yüzünü kadının yüzüne yapıştırdı. Kadın kafasını geriye atmak istemedikçe Bahriye kafayı zorluyordu, amca eline geçirdiği bir havluyu karısının boynuna koydu, elleri ile karısının başını tuttu yavaşça kendine doğru çekti.  Kaşlar bitene kadar karısının kafasını havlu ile muhafaza ederek bırakmadı, kadın kocasının ellerini hissettikçe huysuzlanmadı.  Bıyıkları almakta eskisi gibi istekli olmayarak , bıyıkları da alayım mı amca dedi Bahriye. "Kalsın, alma "dedi amca. Cebinden para çıkardı, uzattı, içinden al dedi. Bahriye sıhhatler olsun, güle güle kullansın dedi, bekleriz demedi. Teyze koltuktan kalkmak için çabalıyordu ama onun elleri olmadan yapamıyordu. Adam para üstünü ceket cebine koyduktan sonra karısının yanına gitti, ellerini tuttu, kaldırdı, kol kola girdiler. Kapıyı ben açmak istedim, yüzüme bakmadan sağol evladım dedi.  Dışarı çıkıp uzaklaşırken arkalarından bakmaya devam ettim, Yunus Emre parkındaki banklardan birine oturdular, kadın oturduğu bankta ayaklarını bir ileri bir geri sallamaya başladı, terlikleri çıktı, amca eğildi terlikleri giydirdi, rüzgar çıktı, kadının küt saçları gözlerini kapattı, adam iki elini kadının yüzüne götürdü, okşar gibi saçları geriye doğru attı. Göğsüne uzanıp başörtüyü çıkarırken " ablacııım seni bekliyom geliyo musun" diye Bahriye çağırdı....

12 Nisan 2017 Çarşamba

İlk kez Akdeniz

Alanya'daki sunumuna "beraber gitsek nasıl olur" demişti, " olmaz" demiştim.  Hemen aklıma masraf geldiği için. Geçen hafta,  sunumundan bir gün önce  , bu ilk sunumum, sizde yanımda olun çok isterdim dediğinde , ilk kez masrafı düşünemedim. İlk kez gözlerimi kısıp km çarpı benzin, gün çarpı otel parası yapmadan  rica eden bakışlarına "olur" dedim. Cimri değilim, pinti değilim sadece para kazanmayan biri olarak para kazanan eşim ay sonuna huzurla erişebilsin diye çoğu şeye hayır demek zorunda kalan biriyim. Sadece bir gün kalacağımız Alanya için hemen hazırlıklara başladım, marketten bir teker kaşar ile bir kavanoz fındık ezmesi aldım, fırından da dört Çorum taş fırın ekmeği...Acıktıkça ekmek arası kaşar, tatlı niyetine ekmek arası fındık ezmesi, bütün yol boyunca molalarda yemek üzere ( kilometre hesaplamıyorum) . Termosa da  çay doldurdum. Yunus bir gün okula gidemeyecek diye bir çanta dolusu  ev ödevlerini de aldık. Gün ağarmadan yola çıktık, Konya üzerinden Alanya'ya...
Pür dikkat yola odaklanmış Yunus nerelerden geçtiğimizi not alıyor, ilginç lokanta, manav gibi yerlerin adlarını yazıyor ( Kaderim manav, gel de gör et lokantası, hayırseverler cami, Güçlü köy..)

Arkaya dönüp oğlum bugün hangi dersleri kaçırdın diye soruyorum. İki ders matematik, iki ders coğrafya, bir ders din bilgisi, bir ders speeking, bir ders rehberlik, bir ders Türkçe kaçırdım anne. Hadi oğlum oturduğun yerden kaçırdığın yerlere çalış. Hayır anne diye direniyor, bir çanta dolusu kitap defteri boşuna mı aldık. Yolculukta araba içinde bol bol konuştuk, gördüğümüz yerler hakkında, kendimiz hakkında...Yunus'un konuştuklarını dinledikçe kaçırdığı derslere üzülmedim, sevindim; İlk kez görüyorum  Konya'yı git git bitmiyor, yer yüzü ölçümü en büyük ilimizden geçiyoruz, Cihanbeyli'de plato var, demek plato böyle bir şeymiş,  Seydişehir termik santralinden geçiyoruz,  ilk kez görüyorum paralel Toros sıradağlarını, karları erimemiş, maki ve keçileri var, Akdeniz'e çok yaklaştık çok heyecanlıyım nasıl bir şey göreceğim hayatımda hiç Akdeniz görmedim diye arabanın arkasında saatlerce konuştu.
Yunus diyorum farkında mısın coğrafya dersi çalışıyorsun...Çok seviniyor...Anne şimdi sıra matematikte diyerek kilometre ile benzin hesabı yapıyor ( için için öldürdüğüm masraf canavarını canlandırıyor) Çorum'da  doldurduğumuz benzin Akseki'de azaldı, riske girmemek için depoyu tekrar doldurduk, bir depo iki yüz liraya doluyorsa gidiş geliş 200 çarpı 2 ile  benzine ortalama dört yüz lira vermemiz gerekecek. Çorum Alanya arası 684 km , onu 700 yuvarlayalım babam iki günde 1400 km yol yapacak...Otele bir gece için 150 lira vereceğiz, iki gün kalsaydık 300 üç gün kalsaydık 450 yani gün sayısı artıkça daha çok para vereceğiz, benzin fiyatı biz Alanya' da iken artmazsa dört yüz lira sabit kalacak ama daha kısa yol için araştırma yapabiliriz, daha kısa yol daha az benzin demek... Dayanamayıp matematik dersini bitirdim,sus oğlum "benzin" lafı duymak istemiyorum...
Yunus ilk kez gördüğü Akdeniz'e bakıyor.
Bu sahne hemen bana,   Antuan'ı hatırlattı, François Truffaut'in bu efsane filminde Antuan hayatında
ilk kez denizi görüyordu, okuldan kaçmıştı...
Yunus Akdeniz'i o kadar çok sevdi ki iki saat boyunca buz gibi havada buz gibi denizde yüzdü, çıkaramadık...( Kleopatra plajı)

Sunumun yapıldığı beş yıldızlı devasa havuzu ve su kaydırağı olan her şey dahil otelde kalmak istemedi Yunus, otel denize uzaktı , denize sıfır öğretmen evini arabadan beri görmüş beğenmişti. Bu devasa otel onu ürkütmüştü . Oğlum bu fiyata bu otelde bi daha kalamayız, burada her şey dahil,( her şey dahil ne demek bilmiyorduk, gereği gibi anlatamadım)  öğretmen evinde yemek yok, kaşar ve fındık ezmesine devam mı etmek istiyorsuna "evet" dedi, Akdeniz'i o kadar çok sevmişti. Babasının sunumu dinledik, alkışladık, apar topar otelden ayrıldık ( ben ayrılmak istemiyordum ama otelden öyle korkmuştu ki canavarın ağzından son anda kurtulan kurban gibi dışarı çıktığında derin bir ohhh çekti). İki saat sonra güneş kaybolacaktı,
hava kararana kadar denizdeydi sonra Alanya'yı yürüyerek gezmeye başladık, müzeler kapanmıştı sabah erkenden müzeleri ziyaret edip evimize öyle gitmeye karar verdik, kaldırımlarda portakal ağaçları, manolyalar, palmiyeler, yabancı levhalar, başka dil konuşan insanlar...birinin konuşmasına kulak misafiri olduk, ne diyor diye Yunus' a sordum " yarın hava berbat olacak "dedi . Böylece İngilizce dersi de yapmış olduk... Çok yürüdük, tam geri dönelim derken halk pazarını gördüm, salatalık , kabak, patlıcan bir lira iki lira...( Çorum'da üç katı fiyatlı iken) Altın bulmuş gibi hepsinden ikişer üçer kilo aldım, otele gelene kadar kollarımız uzadı ama Kleopatra plajına bakarak kaşar ekmek yanında salatalık yemek yemenin tadına doyum olmayacaktı...Odamız çok eskiydi, koltuk kumaşının rengi tozdan değişmişti, muhteşem manzarayı badana gibi kapamış kirli penceresi vardı, bilerek gelmiştik, bir gece için sorun etmedik.  Dolap içinde üç adet nevresimli battaniyeyi üzerimize örtmek istemedik, nevresimler yırtıktı, içindeki koyu renk battaniye dışarı taşmıştı, görevliden yenilerini isteyemedim belki uyanır morali bozulur , yarın yine uzun yola çıkacağız diye...Yunus ile ben üstümüze montlarımızı aldık, uyuduğu için  babanın üzerine habersizce battaniyeyi örtük.  Yunus ile Akdeniz'in sesini dinledik ,   Akdeniz'in tadını, tuzunu, rengini konuşarak uykuya daldık.  Sabah erkenden uyandık, dün kulak misafiri olduğumuz kişinin sözünü doğru tercüme etmiş Yunus, hava korkunçtu, şimşekli bardaktan boşalırcasına yağmura uyandık. Yunus'un ısrarı olmasa müzeye gitmeden yola koyulmak en doğrusuydu ama çok ısrarcıydı yine kıramadık.


Alanya müzesinin önünde bastıran yağmur ile sırılsıklam olduk, gişede çok oyalandık çünkü müze için ayrılan paraları dün pazarda harcamıştık, kart kabul etmediklerinden cepleri çantaları döktük, on lirayı denkleştirdik. Müze çok küçüktü , "sevgi hep vardı" alt yazılı kadın ile erkeğin yan yana tek yüz olduğu  bu eseri gördüğümde içimde yağmurun eritemediği şeyler eriyiverdi, gözlerim doldu. Hemen Yunus ile babasını çağırdım, "sevgi hep vardı" nın yanına dizildik , selfi çekindik.  Sanki sadece kendine hediye edilmiş bir şey gibi müzede gördüğü her şeye sevindi Yunus ,  gereken özeni gösterdi, okudu, fotoğrafını çekti . Müzenin yanında ki Damlataş mağarasına da  gitmek istedi ama yanımızda para yoktu, banka aramamız gerekecekti, çok yağmur yağıyordu, bagajdaki okul çantasına bakmak istedi kantinden artan parasını hatırladı, gerçekten de bir kaç lirası vardı ,bagajı açana kadar ayakkabılarımızın içine kadar su dolmuştu, siz gidin, bu para ile ikiniz girebilirsiniz dedim ben arabada beklerim. Beni bırakmak istemedi , çok gerildim, sesimi yükselterek " çabuk git ve gez on beş dakika sonra burada ol, park etme parası vermek istemiyorum" . Gözüm park için fiş kesen adam ararken,  keşke on beş dakika diye çocuğu sıkıştırmasaydım, keşke bağırmasaydım, keşke iki kilo daha az kabak alsaydım, şimdi onlarla birlikte olurdum diye arabanın içinde keşkelendim. Mağara için  kapıda ki görevli , açılışa 15 dakika var demiş, on dakika bekledikten sonra" beş dakika erken açamaz mısınız, hemen   Çorum'a gitmemiz gerek" demiş Yunus, demezdi kesinlikle demezdi, kurallara ölesiye bağlıdır, benim için ricada bulunmuştur, annem daha fazla beklemesin , kızmasın diye..  Görevli kişi doğal olarak  "olmaz" demiş, kalbi kırılmış, olmaz denilecek ne istemişti ki...On dakika içinde geri döndüklerinde Yunus'un yüzü asıktı, nedenini öğrendiğimde görevlinin haklı olduğunu söyledim, beş dakika devlet dairelerinde çok önemlidir, fedakarlığı hep sen yapacaksın karşındakinden beklemeyeceksin, darılmayacaksın, darılan hep kaybeder filan gibi büyük laflar ile gönlünü aldım ve Ballıca mağarasını göremeden geri dönüş için yola çıktık. Yoldan Alanya muzu aldık, yeşil yeşil, eve varıncaya kadar sararır dediler.
Bu arada Ufuk sabah uyandığından beri boynunu kaşıyordu, kaşıdığı yere baktım sanki bir şey ısırmıştı,  ama söylemedim, huylanmasındı, ortalama 700 km vardı gidilecek...Babası muz almak için arabadan inince Yunus ile konuşmaya başladık, Yunus sen kaşınıyor musun? Hayır. Ben de kaşınmıyorum,  babanı bir şey ısırmış ne olabilir, tahta kurusu, pire...Yunus birden ciddileşti," anne sakın şikayet etme oteli, şikayet edersen bizi suçlarlar,  belki o her şey dahil otelde de tahta kurusu pire vardı, belki bütün otellerde vardır, belki otellere giden  herkes pireleniyordur ama söylemiyorlardır", gülmeye başladım, kapı açıldı, neden gülüyorsunuz diye soran  babaya "hiç" dedik.
Dönüşte Mevlana'yı ziyaret etmek içinde ısrarcıydı, hava güzel olursa şartı ile kabul ettim.
Konya'ya doğru ilerlerken ben telefondan böcek ısırığı görsellerine bakıyor, Yunus  okul sıkıntılarından konuşuyordu, arkadaşlık nasıl bir şey, paylaşmak, sevmek nasıl bir şey gibi konulardı.
Sınıf arkadaşlarından birinden çok çekiyormuş, yüzme şampiyonuymuş bu çocuk, her ay bir madalya alıyormuş, her  ay onu alkışlamak için tören yapılıyormuş. Bütün sınıf şikayetçiymiş bu çocuktan , herkesi tartaklıyor, herkese çirkin laflar söylüyormuş örneğin okuldan bir gün izin aldığını öğrendiğinde şöyle demiş, senin...suratını görmeyeceğim için mutlu oldum keşke hiç gelmesen gibi üzücü laflar söylemiş, kalem batırıp, tekme atıp, her türlü canını yakmaya çalışıyormuş ama bu çocuk herkese bunu yapıyormuş diğer çocuklar onun gibi sözlü ve fiziksel tepkiler verdiği için pek yanaşamıyormuş en çok Yunus ile uğraşıyormuş çünkü Yunus sadece şikayet ediyormuş, öğretmen de şikayetten bunaldığı için şikayet edene kızıyormuş. Ne yapacağım iki yıl oldu hep aynı, her fırsatta beni dövüyor, hakaret ediyor, bıktım artık, her madalya aldığında kaçmak istiyorum, onu alkışlamak çok gücüme gidiyor diye konuşurken ben görsellerden en çok pire ısırığına odaklanmıştım.  
Konya çabuk geldi, hava güzel, yollar açıktı.
Mevlana türbesi çok kalabalıktı, giriş ücretsizdi, kalabalığı görünce yine gözlerim doldu. Mevlana içindi bu çeşit çeşit kalabalık, çocuk, genç, yaşlı, nişanlığı ve gelinliği ile el ele çiftler...Asırlar öncesinden gelen sözleri ile etkiliyordu bir çocuğu. Mevlana burada mı yatıyor diye soruyor, bu kalabalığı görebiliyor mu, neden bu kadar ünlü ? Okumasını istedim, Lise yıllarından çok ucuza aldığım beyaz sayfalı  meb yayınlarından Mesnevi serisini hatırladım.


 Türbenin etrafını şekerciler sarmıştı, Yunus öyle sevinçliydi ki hangi şekeri seçeceğine karar veremedi, hepsini kucaklamak ister gibiydi.
Yedi öğüdün yazıldığı bir levha ile on paket şeker aldı. Arabaya bindiğinde öğütleri teker teker okudu, şeker dolu ağzı ile. Öğütleri okurken hep şu kavgacı arkadaşını hatırladı, bu öğütleri ona vereceğim belki aklı başına gelir dedi. Konya yolu öyle düz ve uzundu ki artık dayanamadı gözlerini kapadı, kucağında Mevlana'nın öğütleri...Uyandığında Çorum'a az kalmıştı," öğütler ben de kalsın" dedi henüz yarım kapalı gözleri ile," ona şekerleri vereceğim"...








10 Nisan 2017 Pazartesi

Kedi bakışı


Üç gündür evde yoktum. İçerisi  havalansın diye pencereleri açarken onu gördüm.  Beni gözetliyordu. Her zamanki gibi. Arkadaşları yoktu yanında, ilk gün birazı ikinci gün hepsi dağılmış gitmiş olmalıydı ama bu gitmemiş her an pencereye çıkacakmışım gibi dikkat kesilmiş bekliyordu. Sadece yerini değiştiriyordu, hızlı geçen arabalardan, tekme, küfür savuran  yayalar az da olsa riske girmeyip tüm yayalardan korunmak için...
Gizli saklanmaz, görünür saklanırdı. Beni görmek , kendini bana göstermek isterdi.
Üç gündür hiç görünmeyen birini her an görünebilir gibi pür dikkat beklemek nasıl bir şey?
Üç günde kaç saat kaç dakika var? Üç günde kaç rüzgar, don, yağmur var?  Diğer kedilerin umudunu kırıp gitmelerini sağlayan o şey ile nasıl mücadele ettin?
Her gün her saat seni penceremde beni gözetliyor iken bulmam bana tarifsiz duygular yaşatıyor. Öyle tarifsiz ki kendime açıklayamıyorum. Bazen o bakışların çok ağır geliyor, yok ol istiyorum, bir şekilde kendimi kandırırım, başka birilerini buldu, iyi insanların yanında, bahçesinde gibi yeter ki o bakışların ağırlığında daha fazla ezilmeyeyim...O bakışlarının hissettirdiği şey çoğunlukla, sen her şeye değersin, senin için her şeyi yapabilirim, çalışmak istemediğim o işlerde senin için çalışabilirim, çöp tenekesi büyüklüğünde mama kapları alıp içini doldurabilirim, para hesabı yapmadan ,beni senin gibi bekleyen , senin gibi bana bakan şu dünya da başka biri var mıydı?







5 Nisan 2017 Çarşamba

Ödev önerisi

Yarın yine okula gideceğim, ödevini yapmayan çocuklara oto tamircisi, ev hanımı, çaycı, temizlikçi olursun gibi cümleler kurmayın , lütfen diye ricada bulanacağım.

Ödevlerinin içine şöyle bir konu koyabilirler mi diye de soracağım.
Kendini onun yerine koyma öyküsü gibi bir şey istediğim konu, sen,  sokakları temizleyen işçi, ev hanımı, oto tamircisi çırağı, gündeliğe giden kadın, çay ocağında çırak , sokağında yaşayan bir kedi bir köpek, sokağındaki bir ağaçsın her gün kendini yazacaksın,  günlük şeklinde tutulmak üzere bir ay boyunca.  Her gün yazılması çok önemli ve bir ay boyunca  sürmesi...Bir gün içerisinde eline kalemi alarak en az bir sayfa dolduracak kadar artık sen bir öğrenci değilsin, bir çalışan, sokağında bir kedi bir köpek bir ağaçsın hangisini dilersen onu ol. Olduğun şey ile ilgili bilgi topla, gözle, nasıl yaşıyor neler yapıyor...Kendini öyle anlat ki gerçekten onun sen olduğuna inanalım. Bir ay boyunca kendini anlat, öyle anlat ki senden sıkılmayalım, seni görmezden gelmeyelim, seni önemseyelim,  sen olmazsan hayatın anlamı kalmasın...Ben bir sokak kedisiyim, ben bir ağacım, ben bir ev hanımıyım diyerek başla ve gün gün yaşamını anlat...Bu zamana kadar böyle bir ödevle eve gelmedi oğlum, nasıl olur, uygun mudur? Ama rica ediyorum, her gün kolayca ne yapabildiğini hayal edebilecek, gözlemleyebilecek, yakınında yaşayanlar ile ilgili  şeyler olsun, Süpermen, prenses, doktor, mühendis, astronot değil...

Balzac yazı hayatına nasıl başladığını şöyle anlatmış, " Okumayı severdim ama yazmaya hevesim yoktu hatta beceremem diye yazıdan korkardım. Babam bu durumumu fark etmiş olmalı ki bana güven  kazandıracak bir tecrübeye girişti. Evimizin arka penceresinin hemen önüne küçük bir masa ve sandalye koyarak her gün ama her gün bu camdan dışarıda ne gördüğümü, neler hissettiğimi bir sayfada yazmamı istedi. İlk günler neredeyse yazacak hiçbir şey yoktu, çünkü camın önünde uzayıp giden tarla biraz ötede ağaçlar daha arkada ise köy ve çiftlik evleri göze çarpıyordu, her gün aynı şeyleri yazarken sonra fark ettim...Babamın ısrarlı tutumu karşısında baktığım pencere aynı olmakla beraber gördüklerim hiç de aynı şeyler değildi. Yaz mevsiminde tarlada başaklar boy atıyor, ağaçlar çiçek açıyor, dallarına  leylekler yuva yapıyor, gökyüzünde bulutlar, gün batımında güneşi fark ediyordum. Her gün başka bir şey oluyordu penceremde, yazmaya yetişemiyordum....Geriye doğru baktığımda hayatımda hatırlanmaya değer yegane şey olarak babamın bana öğrettiği gözlem metodunu görüyorum..."

Nasıl tepki verir bilmiyorum ama genel yaptıkları şey, bir önereyim sonra ses yok, bir an önce tamamlansın diye ailecek yapılan ve yok olan ödevlere alışmışız.  Ben bugün nasıl daha iyi olur diye düşündüm, yazdım, yarın yine elimde bir kağıt ile okula gideceğim....


4 Nisan 2017 Salı

Oto tamircisi-ev hanımı

Oğlum, ne zaman ev hanımı sıfatımdan rahatsız olmaya başladı diye düşünüyorum bugün.
Anne neden çalışmıyorsun diye sorgulamasının sebebi neydi ?
Vakti geldiğinde kendiliğinden söylerdi.
Okul servisi için kapıda beklerken yesin diye  kırdığım fındıkları eline sıkıştırırken, anne üzülüyor musun dedi. Gözleri farklı bakıyordu, yüzüme.
Neden üzülecektim? Sustu. Elindeki fındıkları iç geçirerek cebine koydu, yemedi. Okul servisi geldi.  Ayrılırken yine yüzüme baktı,
acınası birine merhamet ile bakan gözlerdi...
Çok sevdiği matematik öğretmeni ceza ödevini yapmayan sınıfın en tembel kızına , bir hiç olacaksın, gelecekte ev hanımı olursun artık demiş. Yunus bütün ders beni düşünmüş, annem de  ortaokul birinci sınıfta bu kız gibi tembel miydi , ödevlerini yapmaz mıydı, öğretmenlerini dinlemez miydi, gelecekte bir hiç olacağının farkında değil miydi?
Burası ortaokul,ev hanımı-oto tamircisi olursunuz dedikleri oluyormuş.  İlkokulda çaycı- temizlikçi olursunuz diye korkuttuklarını biliyordum, o zamanlar etkilenmemişti. Ama bu sefer ev hanımlığı ve annesi ile ilgili bağlantı canını sıkmıştı. Öğretmeni hiç bir şey olamazsınız , ev hanımı olursunuz dedikçe aklına annesi geliyormuş.
Annesinin babasının ne iş yaptığına meraklı öğretmenlerine annesinin ne iş yaptığı hakkında her defasında farklı şeyler uydurmuş.
Yunus gerçekte  annesinin bir hiç olmadığını biliyor ama öğretmenlerinin gözünde annesinin bir hiç olduğunun farkına varması onu rahatsız ediyor, annesinin bir hiç olmadığını öğretmenlerine söyleyememesi de canını sıkıyor .
Yine yine 11 yaşında ki bir çocuğa öğretmenlerinin  her gün yaptıkları yanlışı anlatacak, anlayabilmesi için gerekli olgunluğa erişmesini bekleyeceğim.
Annen on bir yaşında iken Ankara'nın en iyi okullarından birinde okuyordu, dersleri 90 ile 100 arasındaydı hep taktir alıyordu. Öğretmenleri onu sırf yüksek not alıyor diye  çok seviyordu, üniversite zamanı geldiğinde annene mühendis olması için matematik bölümünü seçmesini istediler. Annen hep söz dinleyen oldu, öğretmenleri onun için en iyisini isterlerdi, büyüklerin dedikleri hep yol göstericisiydi. Yüksek not aldığında   çevresindeki herkes başarılı olduğunu , akıllı olduğunu, geleceğinin  parlak olduğunu söylediklerinde annen inanırdı.
Tam 11 yaşımda( senin yaşında iken)  çok önceden tanıdığım Sait Faik'in bir kitabını almışım. Kapağına adımı yazmışım. O yaşımda nasıl okumuş, ne hissetmişim bilemiyorum ama şimdi ki yaşantımda çok etkili olduğunun yeni farkına varıyorum.( bu yazıyı kendimden daha çok  o tembel diye şartlandırıldığınız ceza ödevini yapmamakta ısrar eden sınıf arkadaşın için yazıyorum, benim şu anda ki olgunluğuma erişmiş çok akıllı bir kız olsa gerek)

O zamanlar iki elin parmaklarını geçmeyen üniversitelerden, öğretmenlerimin istediğini, en iyilerinden birini kazanabilmiş yine çevremi mutlu etmiştim. Mesleğin gerektirdiği sınavlara girip ruhsatımı aldığımda ancak beş ay dayanabildim, bıraktım, yapmamaya karar verdim. Çevremde öğretmenler yoktu, kaybolmuşlardı. Okul, sınav, öğretmenlerden özgür   kaldığım zamanlarım yirmili yaşlarımın sonuna sana hamile olduğum zamana denk gelmişti. Kendim ile başa başa kaldığım bu ilk zamanlarımda ne yapmak istediğimi özgürce sorabildim kendime...Matematikte uzmanlaşmış ruhsat sahibi olmuş artık meyvesini yeme zamanında,  hayatım boyunca  en çok rakamlardan kaçmak istediğimi anlamıştım. Rakamlardan çocukluğumdan beri ölesiye korktuğumu artık itiraf edebilmiştim. Özgür kalmış içimden çıkan sesten ürktüm ilk önce.Hiç bir şey yapmamak, hiç bir şey yapmamak, hiç bir şey yapmamak diye çınlıyordu kulaklarım.Hamileliğinin kaçıncı haftasındasın diye soranlara hiç cevap vermedim, rakamsız bir hayata başlamıştım. Sen doğduğunda yine kendi özgür iç sesime sordum, oğlum için, kendim için en doğrusu ne olabilirdi çalışmam mı yoksa evde onunla kalmam mı? Bütün bir gün,  altı yıl boyunca oğlum ile kaldığım günlerde hiç hesap yapmadan, mutlu olabilmiştik. Çevremi dinleseydim, mutlu geçen altı yıldan mahrum kalacaktım, çocuğumun geleceği için rakamlara geri dönmem istenecekti.
Altı yıl boyunca parasız her şeyi, paralı çok az şeyi yapmak için bütün bir günümüz vardı.
Hiç bir şey yapmadan boş boş oturduğumuz günler de çoktu. O an da , o yıllarda ,  en çok oğlumu görmek istiyordum , başardım, ev hanımı olarak...Okula gitme zamanın geldiğinde  özgür iç sesime soracak kadar kendime güvenemedim, ayrıldık. Sabahtan akşama kadar artık öğretmenlerini ve arkadaşlarını görecektin.  Senden uzak kaldığım vakitlerimde istediğim şeyleri yapmak için çok değil,az  paraya ihtiyacım olduğunda İşkur'a başvurdum rakamsız işler için, istediğim işleri ilk kez gördüğü bana  yakıştırmayan uygun  bulmayan, geri çevirmek isteyen görevliye ısrarcı oldum,adımı yazdırdım ama bu vakte kadar geri dönüş olmadı.
Ben bu şekil yaşantımdan memnunum, ev hanımı anne olarak ömrümün geri kalanını geçirebilirim.
Dışarı çıkıyorum,  yıkık dökük bir apartmanda çamaşır asan bir yaşlı görüyorum, balkonuna üç sıra ip germiş, en arkadaki ipe koltuk altı yırtık  çamaşır asmış, hemen evime koşup  koltuk altı yırtık bu çamaşırı yazmak istiyorum, bir inşaat önünden geçerken bir çocuk gülsün diye   bir işçinin küreğini bırakıp elini cebine sokmasını yazmak istiyorum, kedilerin , köpeklerin bugün yemek yok mu diye bakışlarını, ayva ağaçlarının altına serilmiş döşeklerde güneşlenen yaşlıları, adı hep gelin kalmış, kocasından seni seviyorumu hiç duyamadığını itiraf etmiş bir kadını yazmak istiyorum.  Hakkı ile yazamıyorum, kedilerin, köpeklerin baktığı gibi yazamıyorum, sırf onları daha iyi anlayabilmek için kitap okuyorum .  Beni en çok okurken gördüğünden olsa gerek
 bir keresinde de annen ne iş yapıyor diye sorulduğunda " annem kitap okuyor" demiş , öğretmeni aferin annene demiş  ama  veliler toplantısında da gülme konusu yapmak istediğinde "keşke sizde okuyabilseydiniz" diyemedim. Sait Faik okuyabilseydiniz başka olurdunuz. Sait Faik okumayı sevebilseydiniz velileri mesleklerine göre ayırt etmez, çocukları yarıştırmaz, tembel akıllı diye sınıflandırmaz, bütün gün ısrarla çocukları okulda tutmazdınız...Sait Faik okuyabilseydiniz insanı sevebilirdiniz, çocukları sevebilirdiniz. Sait Faik okuyabilseydiniz benim gibi bir ev hanımını, oto tamircisini, çaycıyı ve temizlikçiyi sevebilirdiniz, bir çocuğun sırf annesi ev hanımı diye üzülmesine sebep olmazdınız...




1 Nisan 2017 Cumartesi

Az gittik Uz gittik Çorum'da



TRT arşivini açmış, hatırlamak istediğimiz ne çok program varmış,  kavga etmemek için izlemek istediklerimizi kura torbasına soktuk. Az gittik uz gittik 9. bölümde ,
1986'da Evliya Çelebi ile Küheylan Çorum'a gelmiş...
Evliya Çelebi'yi rahmetli Erol Kardeseci seslendirmiş, tanıtım için seslendirmeyi ise Şahap Sayılgan yapmış.
Çorumlu çocuklar sokak oyunlarını gösteriyor,  nerdeyse boyları kadar sopalar ile oynanan bir oyunu izlerken ; şimdiki anneler bu oyunu oynatmazdı " dedi Yunus. Haklıydı, oğlum bi yerinize girer, gözünüzü çıkarır diye ben izin veremezdim. Ama o yıllarda aynı yaşta olduğum çocuklar Çorum'da oynuyorlarmış.
        http://www.trtarsiv.com/izle/99101/az-gittik-uz-gittik-9-bolum


30 Mart 2017 Perşembe

Karatavuk


Her ilkbaharda bir kuş geliyor sokağıma. Çiçeklenmiş bahar dallarına konarak ötüyor.  Çok kuş sesi duydum, köyümüz göl kenarında olduğundan çeşit çeşit kuş tanıdım, dinledim ama bu kuş gibisini görmedim. Çok güzel, simsiyah parlak tüyleri turuncu gagası var. Ve sesi...Sesini her duyduğumda ne iş yapıyorsam hemen bırakıyor, pencereyi açıp , ağlıyorum. Havanın serinliğinde ortaya çıkıyor, akşam ve sabah olmadan önce. Geçen günlerin birinde gök gürültüsü ile yağmur yağıyordu hiç dinmeyecek gibiydi, yağmurun şiddetini azalttığı bir anda , o içli sesi işittim..  Pencereyi açtım, dinlemeye başladım, yağmurun serinliğinde, çam ağacının derinliklerine gizlenerek içini döküyor, saklanmış küçük cisminden öyle büyük sesleniyordu ki   bütün sokak benim gibi ağlıyor olmalıydı.   
Dün akşam üzeri, anne senin kuşun geldi diye çağrıldığımda bulaşıkları yıkıyordum. Arka balkona çıktım ayva ağacının beyaz çiçekli dallarına konmuş olduğunu gördüm. Hiç biri diğerine benzemeyen, her seslenişi eşsiz bir beste...Akşamın soğukluğu ile buz gibi balkonda onu dinliyorum, benim için söylüyordu. İçinden dökülen her sesini aldım, ısındım. Beni nasıl mutlu ettiğini bir bilseydi.. .
Sesini kaydedip paylaşmak istedim, olmadı. İnternetten aynı türün seslerini dinledim, hiç biri Çorum sokağımdaki kuş gibi ötmüyordu. http://www.virtual-bird.com/songs/turdus-merula.mp3 burada öten kuşun ismi de karatavukmuş ama benim kuşum  daha içli daha nağmeli daha farklı ötüyor.

Kieslowski - Mavi



Cahil olduğumu hep söyler hep yazarım. Anlayamam. Herkes gibi şıp diye anlayamam. Babamı, annemi, oğlumu, kendi yaşantımı bile anlamaktan aciz bir zavallıyım. Okuduğumu anlamam için iki kere üç kere tekrarlamam gerek.( Suç ve Ceza'yı ikinci kere okuyorum, ilk okuduğumdan hiç bir şey anlamamış olduğumu onun hakkında yazılanları okuyunca anlayabildim) Mavi'yi de ilk izlediğimde hiç bir şey anlamamışım, ikinci, üçüncü izleyişimde farkına varıyorum...Kitabın ve filmin  geri dönüp baştan alınabilmesi varken yaşanılanlar için bu mümkün olmuyor...Anlayabilmek için Kieslowski izliyor, Dostoyevski okuyorum.

Kiesloswki filmlerinden izlediklerim ( anlamak için bir kaç kez daha izlemem gerekenler) Aşk üzerine kısa bir film, Dekalog,  Veronika'nın ikili yaşamı, Kırmızı, Beyaz, Mavi....
Üç renk temalı filmlerinden Mavi, özgürlüğü simgeliyor. Özgürlük temalı bir film denildiğinde düz aklıma ilk önce mahkeme, hapishane, adalet arayışında bir koşuşturmaca gelirdi...
Mavi'de özgürlük bir kadının geçmişinde  tutsaktı.
Kocasını ve kızını trafik kazasında kaybeden bir  kadının hikayesi , Mavi.
Büyük bir acı  ile  hapsedilmişti kadın. Kendini yok etmeye çalışarak özgürlüğü  arayan kadının hikayesi, Mavi.
Önce intihar ederek özgürlüğe kavuşacağını zanneder sonra hiç bir şey yapmamak ile...
 Duyguları hissetmekte her insan farklıdır diyor Kieslowski, ama dünyaca ünlü bir müzisyen ile flüt çalan bir sokak müzisyeni aynı duyguları hissederek beste yapabilir. Acı herkeste aynıdır, farklı şekillerde görünür, Mavi'de kaybettiği sevdiklerinin arkasından hiç ağlamadı kadın , acısını öyle gösterdi ki filmi izleyenler sonsuza kadar unutamayacaklar.
Juliette Bnoche Mavi'nin rengine öyle uymuş ki, onu hep bu filmi ile hatırlıyor ve en çok bu filmi ile sevmiştim.

" Sinema hiçbir şeyi değiştirmez ama insanların bir çok şeyi anlamalarına neden olur. Dünyayı değiştirecek şeyler filmler değildir, filmleri izleyen insanlardır". Krzysztof  Kieslowski


28 Mart 2017 Salı

Artiz

İki gündür ev sallanıyor, deprem sanıyor , Çorum ile ilgili haberler için internete bakıyorum.
Evin arka sokağında yıkım çalışması vardı ama biteli çok olmuştu. Şimdi bir  dozer ve üç dört işçi çalışma yapıyordu. Oturduğum koltuğun , bardağımdaki suyun titreşmesinin nedeni bu çalışma olmalıydı. Arka balkona çıkıp çalışanları izlemeye başladım. Dozerin sesi kesildikçe işçilerin ne konuştuğunu duyabiliyordum. Ellerinde kürekler  toprağı taşırken birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Bir araba ( araba demek yakışmaz tek kapılı Mercedes) yanlarında durdu  içinden iki  adam indi.  Adamlar arabaya yaslanarak çalışmaları izlerlerken yanlarına bir çocuk geldi, elini uzatarak para istedi. Çocuğun çıplak ayaklarını, kirli üstünü şöyle bir  süzdükten sonra yüzlerini buruşturarak kendilerine uzanan ele baktılar. "Yok para" dedi biri ,öbürü "ne yapacaksın sen parayı "dedi. Çocuk ellerini onlara doğru uzatmakta devam ederek, çikolata alacağım dedi. Adamlar bakışlarını çocuktan alıp birbirlerine bakarak, bunlar böyle,  alışmışlar, iyilikleri için hiç vermeyeceksin, bi de çikolata alacakmış sen önce ekmek al, aç karnını doyur  diye konuşmaya başladılar. Çocuk ellerini geri çekti. Arabaya yaslanarak konuşan adamlardan uzaklaşırken çağrıldığını duydu. Heyy çocuk gel buraya...Arkasına döndüğünde işçilerden biri  küreğini yere bırakmış elini cebine götürüyordu. Çocuk koşarak işçinin yanına geldi, İşçi ,elini uzatmasına fırsat vermeden çocuğun  pantolon cebine parayı sokuşturdu. Bu para ile çikolata al diyerek çocuğu yolladı. Arabaya yaslanan adamlardan biri işçiye bakarak "artiz" dedi.

Mutluluğa Boya Beni ( le tableau)



Le tableau  tamamlanamamış bir tablonun öyküsü. Gizemli ormanın içinde bir şato resmedilmiş ama bazı şeyler yarım ve kaba çizim halinde bırakılmış. Film, tamamlanmış, yarım tamamlanmış ve henüz kaba çizim halinde bırakılmış eskizler arasında geçiyor. Tamlar, kendilerini üstün görüyor çünkü  ressam onları kusursuz bir şekilde çizmiş, boyamış tamamlamıştır. Yarımlar ve eskizler ise  ressam neden kendilerini yarım bırakmıştı diye şansızlıklarına üzülüyor ,bir gün ressamın tekrar geleceğini ve tamamlanacakları o günü bekliyorlar. Tamlar şatoda yaşıyor, şatoya girmek isteyen yarımları kabul etmiyor, eskizleri ise kendilerine  köle yapmış çalıştırıyorlardı. Tam olmak bir ayrıcalıktı ressam onları  tercih etmişti, yöneticilik,  kibir, güç, acımasızlık , şatoda eğlence sadece onlara yakışırdı. Tamlardan Ramo adlı bir genç yarımlardan bir kızı sevmektedir ama bu aşk imkansızdır çünkü herkes kendisi gibi olanlarla beraber olmalıdır diye yasa koymuştur tamlar...Tabloda yaşam yarımlar ve eskizler için gittikçe zorlaşmaktadır. Tablodaki üç kişi ressamı aramak için gizemli ormana doğru yola çıkar, tüm sorunları çözebilecek tek kişi ressamdır, bir an önce gelmeli ve resmi tamamlamalıdır...
Ramo, sevgilisi için ressamı arıyordu, sevgilisi yarımdı ressam onu tamamlasın istiyordu. Plume sadece bir çizgiydi, güçsüzdü, tamlar onu eziyordu,ressamdan tamlar gibi güç istiyordu.  Lola ise bir yarımdı, ressam onu tamamlasın istemiyor , ressamı görmek istiyordu. Tablodan ilk Lola çıktı, ressamın atölyesini gördü, tablolarla dolu. Bir savaş tablosunda savaşan askerlere niçin savaştıklarını sordu, nedenini bilmiyorlardı  ressam öyle çizmişti, iki farklı renkte orduydular savaşmak zorundaydılar.

Lola kendini esir alan askerlere,"ben bu tabloya ait değilim, ressamı arıyorum" dedi. Bir asker diğerlerinden farklıydı, Lola'ya kaçması için yardım ederken ressamı görürse ona neden bir savaş tablosu çizdiğini sormasını istedi, neden bir deniz çizmedi, deniz kenarında resmedilmeyi çok isterdim dedi.
Bir Venedik tablosu, sokaklarda dans eden insanlar...Lola tabloya giriyor hiç durmadan dans edenlerin arasında soruyor," neden eğleniyorsunuz", neden eğlendiklerini bilmiyorlar,  öyle resmedildikleri için...
Ressamı bulamıyorlar ama ressamın boyalarını alıp kendi tablolarına dönüyorlar.
Savaş tablosundaki asker elindeki boya ile tüm askerleri aynı renge boyuyor.
Yarımlar birbirlerinin eksik yerlerini boyayarak tamamladılar ama Lola yarım kalmış yerine dokundurtmadı, ressamı aramaktan vazgeçmedi....

Filmi ,izlerken geçmişime döndüm.
Küçüklüğümde çok mutlu çok mutsuz anlarımda bir duygu karışıklığı gelir beni alır savururdu. Savrulduğum yer bir bilinmezlikti. Annem, babam, kardeşlerim, evim ve 1980 lere bir tabloya bakar gibi  dışarıdan,  uzaktan bakabiliyordum o bilinmedik yerimde. Herkes yaşadığı anı gerçek sanıyordu... Anı yaşa, mutlu ol diyenleri  anlayamamamın nedeni bu olsa gerekti..Ama bunlar eskide kaldı büyüdüm, olması gerekenleri önemsedim, ağlanması gereken yerde ağlıyor, mutlu olunması gereken yerde gülüyorum, anı yaşıyorum...



26 Mart 2017 Pazar

Neden böyle yapıyorsun?


Sen de beni seviyorsun biliyorum. Bana gösteremediğin sevgini içinde saklıyorsun, hissediyorum. Pahalı mamaya terfi etmen için ne yaptım, farkındasın( kırışıklık kremim için anneler gününü bekliyorum , kırışık kremi kadar pahalı mamanı her ay alıyorum, hiç gönül koymadan) , yalnız kalma diye, mahrum kalma diye nelerden ödün verdim en iyi bilen sensin. Başına kakmıyorum, bu zamana kadar hiç gündeme getirdim mi, kalbini kıracak seni incitecek ne yaptım ki? Ayda yılda bir gelen misafirler için temiz tuttuğum misafir odası bir tek senin için ardına kadar açıktır.  Misafir odasının koltuklarını halısını dişleyip tırnaklayıp parçalamana göz yumarım,  kapalı kapının önünde bir kere miyavlaman yeterli , dayanamam açarım, "sen koltuktan halıdan daha değerlisin" ( misafir odasına ancak misafir ile girebilen eşim ve oğluma  tırnak işaretli sözcükleri hiç söylemediğimim farkındasın değil mi)
Geçmişini sana hatırlatmak istemiyorum, seni sokaklardan alıp ev kedisi yapmak için dil döken gözyaşı döken  bendim, o çok sevdiğin kişi  ayak bağı olur diye direnirken...Hep söylediğim gibi karşılıksız seviyorum seni.  Her gün onun yolunu gözlüyorsun, arabasının motor sesini tanıyorsun, o geldi diye pencerelere koşuyorsun. Eve geldiğinde kendini sevdirtmek için her türlü şaklabanlığı yapıyorsun.  Eve gelir gelmez kendini  ona okşatmak için yapmadığın kalmıyor, buzdolabı üzerine çıkıp pati sallıyorsun , gel buraya diye, takımını bile çıkarmasına izin vermiyorsun...



Sonra, o nereye giderse sen oraya...
Öyle kurnazsın ki ne yapacağını ezbere bildiğin için her açtığı çekmeceden sen çıkıyorsun,
ders çalışırken bile kendine yer buluyorsun,
kendini okşattırmak için ...Seni tanıyorum, bu sen değilsin, neden böyle yapıyorsun? Bazen aklıma kötü şeyler geliyor, beni sevmiyor, beni sıkıcı buluyor, benden bıktı gibi.
 Bütün günü ev ile haşır neşir geçirdikten sonra yatma vaktim geldiğinde yine sen benden önce davranmış oluyorsun.
Onunla sarmaş dolaş, kollarının arasında  mutlu rüyalara dalmışsın...Her akşam bu tabloya bakarak soruyorum sevgili kedim; "neden böyle yapıyorsun?"
  


24 Mart 2017 Cuma

Bir kadın

Bugün bir kadın gördüm, arabaların vızır vızır işlediği Bahar caddesinin tam ortasında.
Markete gitmek için evden çıkmadan önce anneme telefon açtım, "anne sakın akşama yemek hazırlamak için uğraşma , ben getireceğim " dedim. Market yolunda ne yemeği yapayım da peşimde götüreyim diye düşünüyordum, ikindi olmadan Ankara'ya annemin yanına gitmek için yola çıkmamız gerekiyordu. Marketin karşındaki yolda trafik azalsın diye  beklerken, bir kadının yolun ortasında birden bire durduğunu gördüm. Benim gideceğim marketten çıkmıştı bir poşet dolusu alışveriş yapmış tek eliyle tutuyordu, öbür elinde cüzdanı vardı. Birdenbire durduğuna göre bir şey hatırlamış olmalıydı ya da unutmuştu. Caddenin tam ortasında duruyordu arkasından ve önünden aceleci taşıtlar geçiyordu, kadının dimdik durması uzayınca tedirgin oldum. Hasta mıydı , düşerse tehlikeli olacaktı...Trafik azalmamış karşıya geçememiştim daha doğrusu geçmek istemedim durduğum yerden kadını izlemek dikkat çekmiyordu. Benim gibi bir kaç kişi daha kadına dikkat kesildi. Tişörtünün üzerine uzun bir hırka giymiş, benim gibi kot pantolon spor ayakkabısı vardı. Saçları da benim gibi omuzlarına değmeyecek kadar küt kesilmişti. Yaşı da aşağı yukarı benim kadar olmalıydı diye kadını kendime yakın hissetmişken....Kadın yüzünü yola doğru çevirdi, kaldırıma ulaşmaktan vazgeçmiş, arabalar gibi yoldan gitmeye karar vermişti, arabalar bu sefer kadının sağından ve solundan geçiyordu. Sokaktakiler kadına daha dikkat kesildi. Kadın kollarını açtı, sekerek yürümeye başladı. Bir adım normal atıyor, iki üç kere sekiyor( kız çocukları gibi). Bir anda trafik felç oldu, arabalar acı acı kornaya asılmıştı. Kadın hiç bir şeyi umursamıyor , sekseklerine odaklanmıştı, bir duruyor iki sekiyor sanki bir provadaydı, sahne öncesi hareketlerini unutmamak için tekrar ediyordu. Sekerken küt saçları, göğüsleri dalgalanıyordu. Belediye otobüsü çok sinirlendi kızgın bir korna çaldı kadına , kendine gel gibi...Kadın tınmadı, belediye otobüsünün isteğini yerine getirmedi,  caddenin ortasında sekerek yoluna devam etti.. Deli herhalde, hiç görmedik bu deliyi, biri çarpacak şimdi diye kaygılanan kalabalıktan ayrıldım.  Yolun karşısına  akıllı bir şekilde  geçtim. Markete girdim, reyonlara bakarken kadını düşündüm, hangi reyondan ne satın almıştı, benim gibi  akşama ne yemek yapacağım diye  düşünmüş müydü,  kafasından neler geçiyordu, yolun ortasında neden fikir değiştirdi kornaların sesi susmadığına göre  hala sekiyordu...
Marketten çıktığımda her şey normaldi, kaldırımlarda akıllı insanlar yürüyor, yoldan akıllı taşıtlar geçiyordu. Şimdi anneme söz verdiğim akşam yemeğini yapmak yerine bu kadını yazıyorum.

23 Mart 2017 Perşembe

Annem ile izlediğim filmler Satıcı



Annemin hasta olduğu aylarda , birbirimize çok ihtiyaç hissettiğimiz, birbirimizi anlamaya çalıştığımız,  o günlerde her gün yaptığımız bir şey vardı. Dünyaca ünlü sanat filmleri izliyorduk. Sessiz, için için ,hastalık ile hayatı, yaşantımızı sorgulamaya başlamıştık ama  sanat filmi izlemek bizden beklenilen bir şey değildi. İlaç günlerini dört gözle bekliyorduk, kan değerleri iyi çıksın ilaç alabilelim diye umutlanıyor iken bazen ( çoğunlukla) değerler iyi çıkmıyor  ilaç alamadan eve geri dönüyorduk. Annem üzülmemeliydi, kan değerleri açısından önemliydi. Sabahları yemek programlarına bakardık, hoşumuza gidenleri hemen yapardık. Yaptığımız yemekleri yedikten sonra bir film eşliğinde çaylarımızı içerdik. Filmler kardeşimindi annem ile izlemek için ödünç almıştım.Annem ilaçların etkisi ile filmi tamamlayamazdı. İzleyemediği yerleri sorduğunda anlatırdım. Beni dinlerken annemin gözleri açılırdı. Bu çok hoşuma giderdi, kendim ile gurur duyardım. Beni öyle dinlerdi ki sanki filmi ben çekmiştim.
Annem ile izlediğim o  filmleri bloğuma da anlatmak istedim. Anneme anlatır gibi....Filmlerin hiç biri kendi tercihim değildi, hepsi kardeşimin arşiviydi. Yönetmenleri  başta Tarkovsky, Bergman, Truffaut, Majidi'nin nerdeyse tüm filmleri olmak üzere ,Kübrick, Kurosawa    Welles, Fellini, Hitchcock,   diye uzayan bir arşiv. Benim gibi cahil bir ev hanımının gözünden bu ünlü sanat filmleri nasıl anlatılırmış merak eder, okumak isterseniz diye yazmak istedim. Bir ev hanımı gözünden sanat filmi yorumları...Ama önce henüz dün izlediğim bir film ile giriş yapmak istiyorum, ön hazırlık, hop diye büyük ustalara geçmeden...
Yine baştan uyarayım, cahil bir ev hanımı yorumu ile Satıcı filmi...
Satıcı adlı filmi izlerken yönetmenine bile bakmamışım, filmi izlerken sanki daha önce izlemiştim hissine kapıldım. Sonra anladım ki aynı yönetmenin daha önce üç filmini daha izlemişim( bütün filmlerini izlemişim) Bir Ayrılık , Elly Hakkında ve  Çarşamba Ateşi...İzlediğim dört filmi ile Asghar Farhadi'nin konuları, görüntüleri birbirine benziyordu, vicdan, suç, ceza, intikam, adalet gibi büyük şeyler, küçük mekanlarda küçük detaylar ile seyirciyi  içine çekerek , tastamam bir gerçeklik ile...
Bir masal dinler gibi uzak kalınamıyor. Çay içilmiyor. Gerçeklik rahatınızı bozuyor, elinizden yakanızdan tutup İran'a, atılıveriyorsunuz.  İran'ın bir apartmanında odadan odaya dolaşıp bir şey ararken  buluyorsunuz kendinizi...Ortam farklı olsa da aranılan şey tanıdık.
Bu bir ön hazırlık olduğu için filmin can damarı olan bir detayı atlarak anlatmak zorundayım. Arthur Miller'in Satıcı'nın Ölümü adlı kitabı ( piyes) okunmadan Satıcı filmi yorumlanmamalı.
Forushande, The Salesman, Satıcı adları ile gösterilen film, İranlı Asghar Farhandi adlı yönetmenin bol ödüllü bir filmi.( Cannes en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu, en iyi yabancı film oskarı)

Dört filmi ile Farhandi İranlı bir yönetmen,  sansür, baskı, cezalandırma ağırlığında kanatlanıp uçabilen senaryo yazabilmiş diğer İranlı yönetmenler gibiydi. ( Geçen yıl ölen Kiarostami, Majidi, Ghobadi izlediğim diğer İranlı yönetmenler) . Kendi şartlarına göre anlatma çabası ile  sembollere çok sık sığınıyorlardı, ilk izlediğim İran filmi olan "Baran"'da, Majidi, kahramanın kız olduğunu taşlı bir tokanın üzerine düşen güneş ışıkları ile haber veriyordu. Her zorluğa rağmen, basit, yalın, doğallıkla, aydınlık , umut verici, görkemli bir sanatın olabileceğini İran sineması tek başına kanıtlayabiliyor.

Satıcı filminin konusu cahilliğimin karanlık odasına şöyle yansıdı ;  farklılaşma, değişim, dönüşüm...Şartların değiştiği bir ortamda nereye kadar kendimiz olabiliyor, sapasağlam durabiliyor, değerlerimize, inandıklarımıza, sevdiklerimize bağlı kalabiliyoruz...
Filmin ilk sahnesinde bir dozer toprağı kazıyordu, yakınındaki apartman sarsıntıya dayanamıyor duvarları pencereleri çatlıyor,  apartman sakinlerini korkutarak dışarı kaçmalarına neden oluyordu...
İlk önce Emad'ı tanıyoruz. Büyük bir sarsıntı ile herkesin  kendini dışarı attığı sahnede Emad sakat bir çocuğu düşünecek , sırtına alacak kadar merhametli, bir tiyatro oyununda  karısı ile başrol oynayacak kadar kültürlü, öğrencilerinin her türlü saçma sorularına karşı hoşgörülü bir öğretmen. Öyle bir öğretmen ki soru sormaktan korkmuyor öğrencileri çünkü sordukça gerçeklerin ortaya çıkacağını inanan biri. Sınıfında öğrencileri ile" İnek" filmini tartışırken ( bu arada İran'ın ilk dalga yönetmenlerinden ünlü Dariush Mehjuin " Gaav" ( inek) filmini de annem ile izlemiştik hatta annem uyuya kalmamış ineğin ölümüne ağlamıştı) bir öğrenci şöyle soru soruyordu öğretmenim bir insan ineğe nasıl dönüşebilir , saçma değil mi ?  Emad ise bir insanın şartlar gerektirirse ineğe dönüşebileceğine imkan veriyordu. Emad değişimi biliyordu, oynadığı tiyatro oyunundan izlediği filmlerden ( evinde Nuri Bilge Ceylan'ın uzak dvdsi ve Bergman'ın Skammen afişi asılı olması farklılaşmanın işaretiydi).
Okul çıkışında dolmuşta Emad, yanında oturan bir kadın tarafından  kibar bir şekilde uyarılır," beyefendi ayaklarınızı toplayın!" Emad saygı ile ayaklarını kapar ama kadın ikna olmaz şoförden rica eder yerini değiştirir, o sırada aynı dolmuşta olan öğrencisi çok utanır, öğretmeni öyle bir insan değildir, kadın aşırıya kaçmıştı, öğretmeni adına çok üzülmüştür. Bu duygularını  ertesi gün okul çıkışında öğretmenine  açtığında ise Emad şöyle der, kadının hareketinden hiç alınmadım, kim bilir kaç kez dolmuşta tacize uğradı ve herkesi öyle sanmaya başladı. Demek ki  Emad olgunlaşmış bir empati ile dopdoludur. İran'daki sansürü, okulda okuması engellenen ve çöpe atılan bir kitapta  parça parça kesilen tiyatro oyununda  görüyoruz, Emad elinden geldiği kadar sansür ile mücadele ediyor.
Değişim ilk olarak ev ile başlıyor, Emad ile Rana sarsıntıdan etkilenen evlerinden taşınmak zorunda kalmışlardı. Tiyatrodan bir arkadaşlarının evine kiracı olmuşlardı.Evin eski kiracıları ile mecburen bir bağları oluştu, evin bir odasının kapısı kilitliydi. Kilitli odada eski kiracının eşyaları vardı.
Komşulardan eski kiracının kötü kadın olduğunu öğrendiklerinde Rana için çok geçti.
 Emad'ı sarsan, duvarını penceresini kıran kendi olmaktan çıkaran o şeye gelmeden önce ev hanımlığımı hatırlayarak  Asmalı Konak dizisinden bir alıntı yapmak istiyorum. Bahar, kocası Seğmen'inin özelliklerini aşktan gözü dönmüş bir şekilde arkadaşına anlatırken, arkadaşı şöyle diyordu; Baharcığım eşine karşı   uysal bir kedi gibisin hep okşanılası yönlerini gösteriyorsun, tırnaklarını gösterdiğinde neye dönüşecek henüz bilmiyoruz", dediğinde   çok etkilenmiştim, bugüne kadar unutmamış, saklamıştım işte kullanma sırası geldi. Emad'ın karısı Rana   kendi isteği dışında tırnaklarını kocasına geçirmek zorunda kaldı. Oysa film boyunca hiç değişmeyen aynı kalabilen tek kişiydi Rana...İyi bir eş, fedakar, samimi , uyumlu, aşık...Birdenbire, zor kullanarak,Rana'nın toprağına bir buldozer girmişti, Rana sarsılmış, incitilmişti ama değişmemişti, değişen kocası Emad olmuştu. İşte bütün bir film boyunca karısının başına gelen bir olayın acısıyla yavaş yavaş değişen bir kocayı, Emad'ı izliyoruz.

Bu acı ile Emad farklı bir öğretmene dönüşmeye başladı, uygunsuz bir anının  çekildiğinden şüphelenmiş, şüphelendiği   öğrencisinin elinden zorla telefonunu almış, "öğretmenim lütfen bakmayın" diye yalvarmalara rağmen Emad bütün sınıf önünde tek tek videolara bakıp, gördüklerini  babasına haber vermek ile tehdit etmişti. Böylelikle Emad'ın şartlar gerçekleşirse despot biri olabileceğini görüyoruz. Emad'ın bu hareketi ile İran hükümetinin baskıcı sansürcü cezalandırıcı rejimi olağanlaşıyor.
Öğrencilerini her koşulda  soru sormaya teşvik eden Emad, gerçeği öğrenmekten korkmaya başlamış, eşine soru soramıyordu. Karısının sırtındaki gerçeğin ağırlığını hissediyordu ama davranışları ile bunu gösteremiyor, tepkileri umursamaz bir hale bürünmüştü...Empati kuramamaya başlamıştı.
Filmin bir çok yerinde
adaletin, yaşamdaki yerini sorgulamamızı istiyor yönetmen. Adalet ihtiyacı birdenbire açığa çıkıvermişti, polise güvenemeyen Rana ,  adalet ihtiyacını eşi ile gidermek istiyordu. Rana başına gelenlerden dolayı eşinden merhamet istiyordu ( İran sinemasında bu merhameti göstermek için yine sembollerden kelimelerden yararlanılmalıydı, erkek ile kadının sarılması yasaktı). Kadın toplum içinde özel değil. Başına gelen olayın gizlenmesi gerektiğine komşulardan, arkadaşlara kadar tüm kesim hem fikir aksi taktirde kendisi zarar görecektir.   İran'da tiyatroda baş rol oynayacak kadar elit bir kadın olmasına rağmen kendine biçilecek şeylerden çekinmektedir Rana.Emad'ın adalet ihtiyacı ise  karısına zarar veren suçluyu bulmak ile sonlanacaktı, tek başına adaleti ,suçluyu aradı. Filmin sonunda suçlu bulunmuştu ama bir seyirci olarak suçluyu kabul edemezdik, suçlu öyle tanıdık ki onu gördüğümüzde akla ilk masumiyet geliyordu. ( Mükemmel , mükemmel bir seçimdi Naser ile Sajjadihosseini )



Suçlu, mağdur ve Emad'ı ,üçünü bir arada gördüğümüz bir  sahnede Emad'ın yerini Rana ile sorguluyoruz. Rana mağdur olarak suçluyu af etmiş iken Emad suçluyu cezalandırma şekilleri arıyordu.  Rana kocasını tanıyamadığını fark etmiş ve "neden intikam alıyorsun "diye sormuştu...
Sadece doğu kültüründe mi ( yurt dışını hiç görmemiş biri olarak)  mağdurdan daha mağdur olmak vardı?  Karısının en zayıf anında  ihtiyaç hissettiği merhameti gösteremeyip, onun için intikam almakta gözü karartmak Emad'ın özelliklerinden değildi ama oldu. Bir sahnede bayılan suçluya avuçları içinden su içirerek hayata döndürmeye çalışan Rana için artık suç ve suçlu yoktur sadece kendi acısı vardır ve bunu tek başına yaşamak zorundadır.
Suç, suçlu, mağdur, insan, adalet, vicdan , her şeyin değişken olabileceğini küçük gerçekler ile göstermişti yönetmen. Temeline kadar sarsılabilirsin, değişmeden durabilecek misin?
Çok sığ bir anlatım oldu, ama bu ilk böyle olsun. Şöyle bir baktığımda izlediğim sanat filmleriyle karşılaştıramamış, benzerlikler ile  geçişler yapamamışım, sinema terimleri kullanmamışım, felsefe, varoluşçuluk hümanizm, kitap alıntılarından da eksik. Sahiden  anneme anlatır gibi olmuş, bi de son olarak anneme, "anne gördün mü ben tek değilmişim, Rana'da yeni kiraladığı evi badana yaptırtmadı, eski kiracının kirli duvarlarına yerleştiriverdi eşyalarını." derdim.













13 Mart 2017 Pazartesi

Köyümün sesi

Eve girer girmez hemen pencereye koştum, ardına kadar açtım pencereyi. Yağmuru bekleyen puslu havayı içime çektim, benim köyümün havasıydı. Bahçeye çıktım. Henüz çiçeklenmemiş, kuru dallı ağaçlar altında patates soğan diktim, sesleri dinledim. Soğuk bir ilkbahar gününde köyümün sesini.
Yağmur damlalarının göle, kuru dallara, toprağa düşerken ki sesi...
Karşı tepelerde otlayan koyun, inek çıngırakları
Uzaktan içli içli anıran bir eşek
Yaban kazlarının kanat sesi,
 Usulca yaklaşan bir kayığın  kürek sesi
Odun kesen balta sesi
 Durup durup farklı tonlarda öten bir  horoz sesi
Koyunların koruyucusu çoban köpeğinin ritmik havlama sesi
Ağıl duvarları içinden  kuzu sesi
Yağmurda uçabilmeyi başaran bir yaban arısının sesi

Bu sesler yıllardır  en sadık arkadaşlarım...

Bir günlüğüne patates soğan ekimini görüp tecrübe etmek için köydeyiz.

 Dedesi,Yunus için küçük bahçeler hazırladı, bu bahçe soğan bahçesi. Adına "fisil" denen küçük soğanlar, kazılan, gübrelenen tırmıklanan, karıklar açılan toprağa ekildi.
Fisil'i tanıtmak için  bir fotoğraf  çektim.
Patates ve soğanları toprağın altına gömdükten sonra parmağımda yüzüğümün olmadığını fark ettim. Alyansımı ya patates ya da soğan tarlasına gömmüş olmalıydım. Yaz gelince patates soğan sökme zamanı dikkatlice kazarak yüzüğümü ararım diyerek umutlandım. Bu yüzüğümün son fotoğrafıymış.
Bu da patates bahçesi. Patatesler dikkatlice toprağa gömüldü, yaz gelince  bir tanesi  on olacak.
Patateslerden arta kalanları odun ateşinde yanan kuzineye koyduk, közledik , yedik.






3 Mart 2017 Cuma

Çarpık dişlerim ve kıyafetlerim

Yunus'u okuldan ben alayım, hava kararmadan birlikte yürüyüş yapalım dedim. Zilin çalmasına az kala kapı önünde veliler birikmeye başladı. Gizli bakışlar atmaya başladım hepsine, Çorumlu bu hanımlar çok şık, çok bakımlı. Eski evimiz İstanbul Bağdat caddesine yakındı, şık hanım görmüşlüğüm vardı ama bu Çorumlu hanımlar başka...Eskiden olduğu gibi bi kendime bi etrafıma bakmıyorum, kırkıma girmişken kendimi tanımanın güveni ile  yaz başına doğru kavrulduğumu hissedene kadar çıkarmadığım dağcı botlarımı, bir kışlık bir yazlık iki adet pantolonumdan kışlığımı, içinde kaybolduğum, tüm hatlarımdan soyutlandığım çok kullanılmaktan rengi siyahın az bilinen bir tonuna girmiş paltomu seviyordum. Ben buyum.  Çocukluğumda   Almanya'dan giyeceklerimiz gelirdi, kuzenlerimin küçülenleriydi. Kıyafet için  para harcamamıza gerek yoktu, Alman deterjanı kokulu bu kıyafetleri çok beğenerek giyerdim. Liseye kadar kıyafet geldi sonra kesildi. Üniversitede 4 yıl ananemin deri ceketini giydim, içine ne giydiğimin önemi yoktu derste ve dışarıda hiç çıkarmıyordum , bi de İspanyol paça kot pantolon, lime lime olana kadar  giydim. Kıyafet seçme, yakıştırma kültürümün hiç gelişmemiş olduğunun çok geç farkına vardım.( iş hayatı olmayınca, kimseleri görmeyince) Geçmiş senelerde bu konuda bi yazı yazmıştım ve jardzy ile tanışmıştım bana alınmazsam giymediği bir elbisesini yollamak istiyordu. Alınmadım çünkü giyilmiş kıyafet giymeye alışkındım ve mutlu oluyordum, Jardzy'nin kıyafeti şeker bayramı öncesi geldi, bayramda onun elbisesini giydim,  elbisesi üzerimde iken  güldüğüm  fotoğrafımı ona gönderdim, beş bayramdır  bu tek elbisemi giyiyor ve arkadaşımı anıyorum( yine giymediği kıyafetleri varsa kargo parasını ödemek şartı ile almak isterim)
Ama bir özelliğim var ki onunla yaşamayı öğrenmek zor oldu, kurtulmak için gün saydım, plan yaptım, para biriktirdim. Bu özelliğim aynaya her baktığımda ve gülmek istediğim her anda kendini gösteriyordu. Bana bakan herkesin ilk dikkat kesildiği, çarpık dişlerim. Soldaki köpek dişimin  dışarı fazlasıyla fırlamış olması yıllardır beni tedirgin etmişti. Elimi ağzıma götürerek güldüm yıllarca. Babam bir kaç kez diş teli için doktora götürmüştü ama taktırmak istememiştim( doktorlar benim önümde para hesabı çıkarıyor, babamın parası bitmesin, emekli ikramiyesini bekleyebilirim diye istemiyorum diyordum ) Babam  "evde kalacaksın, kimse seni almayacak" diyerek ikna etmeye çalışsa da evde kalmadım babam emekli olmadan evlendim. Sen böyle güzelsin, sana yakışıyor diyenler ile mutlu oluyordum ama
düzelme ihtimali varsa neden inci gibi olmasındı? Bir insanda ilk baktığım yeri dişleridir, bir insan da bana baktığında ilk dişlerime bakıyor sanıyorum.  Neyse, yıllarca diş teli için para harcama sırası gelmedi, gelemedi. Geçmiş zamanların birinde diş teline yetecek kadar para geçti elimize ama bir arabaya daha çok ihtiyaç hissettik. Diş teli parasına araba aldık. Geçen sene rahat rahat diş teli taktırmaya gidebilirdim ama arabanın yaşı çok büyüktü, diş teli parasını eski arabanın üzerine koyduk, on yaşında bir araba aldık,  diş telinin parasıyla arabayı yeniledik. Şimdi düşünüyorum, kırk yaşında diş telli nasıl görünürüm, geç mi kaldım diye üzülen herkese örnek olurum herhalde, geç değil  kırk yaşında bir kadın bile taktırmış. Artık farklı düşünüyorum,böylede güzelsin diyenlere daha çok inanarak, çarpık dişimden kurtulma planları yapmıyorum...(bu yazıyı sevgili böyle şeyler olabilir 'den esinlenerek yazdım)

Kediyi ararken...

Dün sosis attığım kedilerden birine araba çarptı ( hiç bir şey olmadı kediye,  şu an çok sağlıklı).
Sokağımız küçük, çok araba geçmeyen ara bir sokak iken yine de çok korkuyordum, kaldırıma attığım sosisler için koşarak gelen kediler için.  Beni pencerede gören kediler yine koşarak gelip kaldırıma sıra oldular,( günün her saati beni gözetliyorlar, sabah, akşam) Hepsi için sosis atmış iken içlerinden bir kedi , (siyah, beyaz renkli, dalmaçyalı gibi olan,sosisini alıp herkesten uzakta bir yerde yere götürüp orda yemeyi tercih eden) ağzında ki sosis ile sokağa fırladı, o sırada süratle gelen bir araba çarptı. Kedi havaya kalktı, kaldırıma fırladı, araba süratle geçti gitti. Pencereden beri tırnaklarımı yüzüme geçirmiş, çığlık atmışım, sokaktan geçen kadın kafasını bana doğru kaldırarak " üzülmeyin kediye bi şey olmadı, kaçtı gitti " dediğinde tırnaklarımı yüzümden ayırdım.( tırnaklarımı yememek için hep derin keserim, ama iki yanağımda ki tırnak izleri hala geçmedi)
Kediyi aramak için aşağıya indim, belki iç kanama geçiriyordu, kaybolmuş olsun,gözüme görünmesin diye de" gizli iç geçiriyor" olduğumun farkına vardım Bu duygu bana yabancı gelmedi. Arka bahçeye, araba altlarına bakmaya başladım.
Hayatımda ilk kez bir gece hastanede kalmak zorunda olduğum gün refakatçimi uyandırmamak için açık oda kapısını kendim kapatmak istedim, dışarıdan gelen yemek kokusu midemi bulandırıyordu, kapıya ulaşamadan serumlarla bayılmıştım. Bayılmayı göze alıp ağırlık vermeyi göze alamadığım için( kim olursa olsun)  Çocukluğumdan beri duyduğum Allah düşürmesin, Allah muhtaç etmesin'i iliklerime kadar hissederim, her an. Eskiden bizim köylerde yatağa bağlı kalmış yaşlılar çoktu, her evlat evinde bakardı annesine, babasına....Çocukluğumda  Karadeniz'de kanserli hastası olan evde çoğunluktaydı, hastanelerin artık evinize götürün dedikleri hastaları da çok gördüm. Hepsinin yerine kendimi koyduğumu hatırlıyorum,en çok acı verenin hastalık değil başkalarının yardımına muhtaç kalmak olduğunu hissederdim. Evimi temizlemeye adına "kadın" koyulmuş kişi hiç gelmedi, apartman görevlisi kapımdan  çöpümü alamadı( onların görevi para kazanıyorlar biliyorum ama ), evimi kendim temizleyebiliyor, çöpümü atabiliyorum. Bekleyin paçanızı alayım diyen görevliyi hiç beklemedim, ( kısa gelirse karışmayız diye bozulsalar da) hep kendim iğneledim. Kutuların altında kalmış o tek şeyi almak için market görevlisini hiç çağırmadım,( abla niye çağırmadın diye kızsa da) kendim almaya çalıştım. Dışarıda yemek yemeyi hiç sevmem,sevmediğim halde mecbur kaldığımda masama tabak taşıyan garsonun elinden tabağı almaya çalışırım, yemek yerken garson baktıkça su gibi terlerim, masanın dağınıklığını toplar, kırıntıları temizler, tabakları çatalları iç içe koyarım( tam bir görgüsüzlük )Susuzluktan yansam kavrulsam da otobüs muavinine bi su verebilir misin diyemedim, demem.  Geçenlerde bir haberde hiç kimseye yük olmak istemiyoruz diyerek el ele intihar eden  yaşlı çifti okurken neden kendime çok yatkın hissettim, Stefan  Zweig 
okumaya neden başladım diye düşüncelere dalmışken kediyi gördüm. Siyah beyaz tüylerinde kan izi yok, beni görünce bahçe duvarı üzerine çıktı,  cebimde peçete içinde hep taşıdığım sosisi çıkardım, atladı, sosisi kaptı. Yine uzaklara götürmek için hızla uzaklaştı....

28 Şubat 2017 Salı

Kafamda Bir Tuhaflık'ı okurken...

Kafamda bir tuhaflık'ı okurken radyodan Barış Manço'nun ölüm yıldönümünü duymuş ve evliliğimizin 18. yılına girmiş olduğunun farkına varmış, Mevlüt ile Rahiha 'nın tükenmemiş sevgilerini ve kendi evliliğimi düşünmeye başlamıştım.
Bir ömür boyu söz vermek, yirmi yaşın tecrübesi ile ne kadar doğru olabilirdi?
Evlilik hakkında bildiklerim neydi? Okyanusa açılmış gemi gibi  evlilikler, kimi evliliklerin kaptanı hep başkaları, elalem ne der diye yüzmesi gereken...Kiminin kaptanı çocuklar, çocuklar için yüzdürülmesi gereken ... Rotası belli olmayan gemiler, durması için  bir karaya vurması beklenen , baş başa kalmaktan korkan evlikler , bol arkadaş ile her gün başka eğlence ile doldurulmuş olarak yüzen gemiler... Okyanus zaman...Kimi gemiler için okyanus çok hırçın, dalgaları çok acımasız...
Üniversiteyi başka şehirde okumak beni mecburen başkalaştırmıştı, ailemin yanında hep söz dinleyendim, ilk kez tek başımaydım.
Karar veremedim, evet mi demeliyim? Yüreğine sor diyordu yurt arkadaşlarım. Yüreğe nasıl sorulurdu? Yüreğimle yalnız kaldım uzun vakit, sordukça  güm güm atıyordu...Uzun uzun düşünülecek şey değildi, dünyada tek o varmış gibiydi.
Seviyordum.
Evlilik hazırlığı yapmadık, mobilya bakmadık, gelinlik damatlık almadık, düğün yapmadık ama Mevlüt ile Rahiha gibi kaçarak da evlenmedik.

Ne yapabiliriz diye uzun uzun düşündük, işsizlik ve hastalık zamanlarında. Üniversite mezunlarının yapması gereken, dayatılan işleri yapamıyorduk, o işler hasta yapmıştı.
Mevlüt ile Rahiya'nın yaptığı işler gibi şeyler düşünüyorduk, birlikte evde yapacağımız ve dışarıda seyyar satacağımız işler...O zaman hiç popüler olmayan çiğ köfte yaptık, esnafın tek tek dükkanına giderek ürünümüzü teslim ediyorduk, nasıl çiğ köfte yapılırı iyi öğrenmiştik , hiç bilinmemesine rağmen çiğ köfte işi iyi gidiyordu ama çok yoruluyorduk işi büyütecek sermayede olmayınca üretimde olmayacağımız şeyleri satmaya karar verdik.  Yeni çıkmış henüz herkesin haberi olamamış Çin ürünlerinden az az alarak yine tek tek esnaf dükkanlarına uğrayarak satmaya başladık. Işıklı baston, japon askısı, matara, deterjan, lamba vb... Akşam olunca masaya toplanan paraları, kartvizitleri koyuyor, o günün hoş anılarını anlatıyorduk. Çin mallarını taşımak çok zor gelmeye başladı, araba da olmayınca başka ne satabiliriz diye düşündük, taşınması kolay...Dükkanlarının duvarlarına asacak eski İstanbul fotoğrafları ( bu işte sonra çok tuttu bizim zamanımızda böyle bir trend yoktu) Berbere, eski İstanbul berberleri ile ilgili, şarküteri, pastane, terzi, kahvehane ile ilgili eski İstanbul fotoğraflarını araştırıp , sahibi bilinmeyenleri bastırmak çok zevkliydi, her esnaf alıyordu. Ama karlı değildi, bir alan bir daha almıyordu. Akşam oldu mu masa etrafında konuşuyorduk, başka ne yapabiliriz diye. Uğradığımız esnaflar bizi seviyor,  güveniyordu, sorunlarını açıyorlardı,yiyecek satışı yapan esnaflardan bazıları böceklerden, farelerden şikayetçiydi, çok mücadele edenleri ama sonuç alamayanları " çok para harcadık" diyenleri duyunca böcek ilaçlarını araştırdık. İlaçlar hem pahalı hem  sermayesini koruyan( köklü çözüm getirmeyen) hem de çok zehirliydi...Gece gündüz araştırdık, aklımızda hep böcekler...Eskilerin kullandığı bi bitkisel karışımı sıkıntısı olan esnafa verdik. Esnaf çok mutlu bir şekilde, kaç lira istersek verebileceğini söylediğinde hemen ayaklarımız yerden kesildi. Böcekler ölmüyor , karışımın  olduğu yerin yakınına bile uğramıyorlardı...Ama satması zordu, esnafın çoğunluğu korkuyordu, görünüşümüze göre bizi sağlık müfettişi, vergi memuru zannedeni çıkıyordu...( bazı esnaflar eşime niye bu işlerle uğraşıyorsun Yeşilçam'a baş vur ( sahi Yeşilçam diye bir şey kaldı mı?) senin gibi boylu postlu, yakışıklısına  başrol verirler diye abi tavsiyesinde bulunuyordu)
Biz esnafı seviyorduk, kapısını çalıp, alır mısınız diye cesaret edebileceğimiz tek kapıydı...
Esnaf her devirde olduğu gibi yine dertliydi, hep kapatmak üzereydi. Ne yapabilirdik, esnafın sıkıntısı için. Bu arada İstanbul'un gitmediğimiz semti kalmamıştı binlerce esnaf kapısını çalmıştık, çayını içmiş, kartvizitini almıştık. Sıkıntıların çeşitliliğini masaya yatırdık, hepsinin bilimsel çözümleri vardı, grafikler, tablolar vardı. Yazılar hazırladık, nasıl olmuş diye gösterdiğimiz yerlerden iş teklifleri aldık, ünlü ekonomi  gazetesinin bir köşesinde esnafın sesi olduk, danışmanlık şirketi yazılarımızı portföyüne koydu  çok severek yaptığımız şeylerdi ama hiç birinin güven verici parası yoktu, çoğunlukla günü  kurtarmayı amaç edinilmiş bu işler nereye kadardı...

Bu işler evliliğimizin on yedi yılını almış,  (  iki sene önce her ay düzenli maaşı olan bir işe girebildi ) On yedi yıl boyunca birlikte işler yapmaya çalışmışız, birbirimizi dinlemiş, birbirimize ilham vermiş, birlikte üretmişiz, hiç birinde başarılı olamamışız ama bu bizi birlikte iş yapmaktan hiç uzaklaştıramamış.  Yıllarca hiç arkadaşımız olmadı, ne onun ne de benim, evimize hiç misafir gelmedi( bu güzel bir şey değil, eksikliği hissedilir bir şey) ve arkadaşsızlığın biriktirdiği tüm konuşmalarımı, aklıma gelen her şeyi anlatabildiğim tek kişi oldu, beni tek dinleyen ,  gözlerini hiç kaçırmadan. Çok alınganımdır, bir kere gözlerini kaçırsaydı bir daha hiç bir şey anlatamazdım...
Birbirimizin varlığına her gün daha çok ihtiyaç hissettik.
Bizim gemimiz sessizdi.
( Bu yazıyı yazmak zor geldi, eşini mi övünüyorsun ya da bize ne sizin evliliğinizden diyen çıkabilir  ya da böyle şeyler kapalı kalmalı, duyurulmamalı, .... Ben yazılarımı ilk önce kendim için yazıyorum, hiç kimse olmuyor karşımda yazarken sadece kendime bakıyorum.18 yıl boyunca    kendime bakarken en çok onu görüyorum, en çok onu hissediyorum. Yazılmaya değer en önemli şeylerimden biriydi.  Mevlüt'ün karanlık sokaklara söylemek zorunda kaldığı gibi, yazmak zorunda kaldım)
Kafamda Bir Tuhaflık'a geri dönüp son sayfalarını okuyorum. Mevlüt her gece boza satmak için çıktığı İstanbul sokaklarına bir şey söylemek istiyor, söylemesi gerektiğini hissediyor, İstanbul sokakları onu çok iyi tanıyor, açılmasını istiyor, bozaaa diye bağıran sesi ile içinin sesi...Haliç'e doğru, sonsuzluğa gider gibi inen bir sokakta yürürken, şöyle diyor;
"Ben bu alemde en çok Rahiha'yı sevdim"...

27 Şubat 2017 Pazartesi

Demetevler İlkokulum

Bir çocuk gibi başını yanına eğmiş, size zahmet olmazsa eski mahallelerimi görmek istiyorum dedi annem. Ankara'da otuz yıl içinde üç farklı ilçede oturmuştuk, ilki 87, 88 yıllarında oturduğumuz Demetevler'di ve  88 yılından beri hiç yolumuz düşmemiş, görmemiştik...

Yunus, annem , ben Demetevler 3. caddeye giderken yılların hesabını yapmaya başladık. Ben 11 yaşımda (Yunus'un bugünkü yaşı), annem de benim yaşımdaymış.  En son 11 yaşımda gördüğüm yerleri kırk yaşımın gözleri ile gördüm.  Demetevler üçüncü caddenin hiç değişmeden aynı kalmış olduğunu gördük. Annemin kafası karıştı, eski evimizin yerini hatırlayamadı, oysa her şey yerli yerindeydi, tek fark çok araba olmasıydı... Önce okulumu bulmalıydık, evimiz ile okulun arasında az bir mesafe vardı...Yıkılmış olabilirdi okulum...Okulu bulmak için önce pastaneyi bulmalıydım. Okulumun karşısında pastane vardı, poğaça kokusunu hiç unutmadığım. İki yıl boyunca sadece bir kere alabildiğim poğaça ve onun kokusu okuluma dair hatırlayabildiğim en baskın anıydı. Demetevler İlkokulu'nda üçlü eğitim vardı, sabahçılar, öğlenciler, ikindiciler olarak gün bölünmüştü,ders saatimiz çok azdı. Önce sabahçılar ders işler, çıkar, sonra öğlenciler en son ikindiciler ders işler ve okul kapanırdı. Ben öğlenciydim. (Öğretmenimin adını hatırlayamıyorum(diğer ilkokul öğretmenlerimi hatırlıyorum)ama Zafer, Mehtap , Ebru , Nusret'i, Tülay'ı hatırlıyorum.
Ders saatlerimiz çok az olduğu için yanımıza para verilmezdi, her gün  pastane kokusu ile nefsi kabarmış bir çocuk olarak derslere girer, zaten  bir kaç tane olan ders saatini  de  pencereden pastaneye bakarak geçirirdim. İlk kez bir arkadaşımın evine doğum günü kutlaması için gidip  hazır alınmış yaş pastayı gördüğümde  , pastanede nefis kabartılacak tek şeyin poğaça olmadığını anlamıştım.
Pastaneyi buldum .
(Pastanenin tam karşısında evlerin arasında kalmış iki katlı bina, Demetevler ilkokulu)

Hemen karşına baktım, ilkokulum oradaydı. En son on bir yaşımda bahçesinde koştuğum, ders dinlemek yerine penceresinden pastaneye baktığım okulum... İki yıl boyunca her gün gördüğüm öğretmenimin adını hatırlayamamak beni üzdü, adını hatırladığım arkadaşlarım ile bir daha hiç görüşmemek de çok farklı duygular uyandırdı. Sanki hiç yaşamamış gibi...
Annem evimizi hatırladı, işte burası dedi ama önünde su tulumbası olmalıydı, tek eksiği tulumbası...
Asansörsüz 8, 9 katlı apartmanları ile dolu sıkış sıkış, bahçesiz, oyun parksız bu caddeden ayılar geçerdi, burunlarında halkaları ile bütün çocuklar iki ayak üzerinde yürüyen bu ayının arkasına takılır, annelerimizden hiç isteyemediğimiz parayı ısrar ile alır halkanın ipini tutan adama vermek için yarışırdık...Sokağımızda kedi hatırlayamıyorum, o zamanlar bir kedi sevebilseydim, burnunda halka ile iki ayak yürüyen ayıya acırdım, ayı oynatıcısına çok ender sahip olduğum paramı vermezdim.
Birlikte pastaneye girdik, Yunus'a ne istersen onu alabilirsin dedim. Üçümüzün oturduğu masanın üzeri doldu, çeşit çeşit pasta ile...Yunus sevinmiş midir? On bir yaşının hatıralarına girebilecek kadar mutlu olmuş mudur bilemiyorum?  Pastaneden beri okuluma baktım, ikinci katın penceresinde on bir yaşımı gördüm, bana bakıyordu...Çeşit çeşit pastalardan bir çatal dahi aldırmayacak kadar gözlerini üzerimde hissettim...
Annem sordu , neden yemiyorsun? Bu pastaneden alabildiğim o tek poğaçayı hatırladım, kutsal bir şeymiş gibi dakikalarca kokusunu içime çekmiş, yiyememiştim....