21 Kasım 2017 Salı

Kitapçıda



Mutfak penceremden sokağa bakıyorum.

 Biraz önce cahilliğin yok olduğuna şahit oldum.Tek gözlü  bir kedi turuncu arabanın altında pusuya yatmıştı. Cahillik  bir sineğin vücudunda , her yere konuyordu. Tek gözlü kedi bir hamlede sineği yakaladı, yuttu.

Bu ilde özlemini gideremediğim bir şey vardı.
Kitapçıya girip kitaplar arasında kaybolmak ihtiyacı, nasıl anlatılır bilemiyorum.
Bölüm bölüm ayrılmış, raf raf sıralanmış kitapların  önünde uzun uzun durma, hepsini elime alıp evirip çevirme, kapaklarındaki resimlere dalıp arka kapaklarını okuma, rastgele bir sayfa açma, koklama, dokunma ihtiyacı...Elleyerek, dokunarak, koklayarak seçtiğim  kitap ile konuşma ihtiyacı; seni sevdim, bana iyi arkadaş olursun ama henüz vakti değil, en yakın zamanda alacağım, biraz beklemen lazım" diyerek hiç bir kitap almadan kitapçıyı terk etme ihtiyacı...
İlimiz için gerekli olan ne diye yaşayanlarına sormuşlar  nerdeyse herkes alışveriş merkezi diye cevap vermişti,  içinde bir kitapçının da olacağını öğrenince sevinmiştim.
Geçen sene şehrin  ilk alışveriş merkezi açılmadan önce bir  kırtasiyenin,  üst katında bir kaç raflık kitaplarına uğruyordum. Rafların büyük bir bölümü tasavvuf ve dini yayınlara ayrılmış gerisi çok satan aşklı romanlardı. Ve bir kaç tane dünya klasiklerinin  özetleri...Bazen , kendimi çok yalnız hissettiğim zamanlarımda çaresizlikten bu kırtasiyenin üst katına çıkmak zorunda kalırdım. "Ne istiyordun abla" derlerdi, kadın ya da erkek görevliler. Kitaplara bakacağım diyerek üst kata çıkarım, hemen arkamdan üst kata çıkarlardı. Ne aramıştınız yardımcı olayım derlerdi. Hiç diye cevaplardım, sadece bakıyorum. Hoşuna gitmezdi, cevabım, kollarını bağlar tek ayağının üstüne abanarak beni izlerdi. Hiç kimse olmazdı üst katta,ne aradığını bilmeyen müşteri ile çok acelesi olan görevliden başka. Elimi uzattığım her kitabı dikizler,  her yöneldiğim yere yönelir, nefesini ensemde hissetmemi isterdi. Hiç bir şey almadan çıkıp gitmiş iken bir kez daha aynı şekilde kırtasiyesine uğrarsam bu kadın benim için geliyor diye de düşünür mü diye çekinirdim.
"... ilimiz için bir projem var" adlı belediyenin her sene düzenlediği bir organizasyonu olduğunu duyunca aklıma bu ihtiyacım geldi. Bu ilin her sokağında bir kaç tane kıraathane  bulunur, sadece erkeklerin günün her saati hınca hıç doldurduğu mekanlardır, kadınların " günleri" vardır. Bu ilin iki senelik sakini olarak ben de bu ilin yaşayanlarındanım ama  kadınların sosyal aktivitesi " günlerine" hiç davet edilmedim ( oysa çok istedim bir güne katılmayı,  peşe takılmış yedekten değil  günün asilden üyesi olabilmeyi çok istedim, uğruna yazı da yazdım ama başarılı olamadım, hiç çağrılmadım)
Benim bu il için bencilce kişisel isteğim, her mahalleye küçükte olsa kapalı sıcak bir mekan açılması  içinde bir kaç masa duvarında kitapların olması... Her çeşit renk renk kitaplar, benim gibi yalnızlık çeken kadınların termoslarına çay, kahve doldurup   evden çıkabilmesi... Hiç bir  kimsenin , görüşün,egemenliğinin hissedilmediği küçük mekanın nasıl kitaplarla dolacağının nasıl işletileceğinin fizibilitesini de çıkarabilirim. Hiç zor değil. Zor olan cahillikti ama işte biraz önce
tek gözlü bir kedi kurtardı tüm insanlığı. Çekindiğim herkesin gözünün içine bakabilirim artık, maalesef artık bir kedinin bağırsaklarındasın, bir ölüsün diyebilirim...Bu cesaretle yazabildim...



17 Kasım 2017 Cuma

Bozkırın Kışı

Evime güneş sadece ikindi vakti mutfak penceresinden uğruyor. İkindi vaktini bekliyorum, çayımı kahvemi içerek, sıcacık, umutlu yazılar yazmak için.. Penceremin önünde ikindi güneşi ile bardağımdakini yudumlarken sokağıma bakarım. Tek tük ağaçlarında kırmızı turuncu sarılar, iki üç katlı evleri ile daracık sessiz bir sokak.  Toroslarının arkasında sebze meyve satanlar , eskiciler, kalaycılar, overlokçular sokağın sessizliğini bozar.
"Gastamonu sarımsaa geldi", "Eskiyleri alak", "Kalayycıaaa" diye samimi içten seslerin yanı sıra "Hanımların dikkatine ...diye başlayan sizli bizli aynı metinli teypten yapmacıklı sesler sokağımdan geçer.  Reno 11 ler ile Toroslar en çok görünen arabalardır, renk renk, her rengi samimi, sıcacık...
                                       
Yazı için uygun kıvama gelmiştim.
İkindi güneşi ile penceremde güneşlenip sokağımdaki sıcak renklere, seslere dalmış   kahvemi yudumlarken , ellerinde kocaman bıçaklarıyla iki kadın arkalarında  bir çocuk penceremde beliriverdi. Uzaktan gelişlerini görmüştüm. Kadınlardan biri yaşlı biri gençti. Ellerindeki bıçaklar çok büyüktü, kurban kesmeye gelmişler gibi. Eski evler tek tek boşaltılıyordu, taşınanlardan biri  çekyatını sokak kenarına bırakıp gitmişti. Şimdi  kadınlar bu çekyatın başındalar. Etrafında bir tur döndüler. Genç kadın dizleri üzerine çöktü, elindeki bıçağı çekyata sapladı.  Yaşlı kadın bıçağı ile    dönmeye devam ediyordu, nerden başlayacağında karasızdı. Çocuk dört beş yaşlarında bir oğlandı, kadınlardan biri annesi diğeri  de büyükannesi olmalıydı,  oyun uydurmuş hoplayıp zıplıyordu. Kadınlar,  kurban derisi yüzer gibi çekyatı kumaşından, süngerinden ayırdılar. 
Çekyatın iskeletine ulaşınca genç kadın koparabildiği kadar tahta kopardı, kopardıklarını kucaklayıp arkasında zıplayan oğlu ile uzaklaştı. Yaşlı kadın çekyatı terk edemiyor,  bir sağına bir soluna geçerek kurbanını tartıyordu. Çekyatın başında durup uzun uzun bakındıktan sonra bıçağını eteğinin beline soktu, iskeleti tuttu kaldırdı, sırtına vurdu. Çekyatın bir ucu  sokağa sürtüyordu. Can verirken son bir böğürme gibi, son bir ayak direr gibi ses çıkmaya başladı. Çekyat iskeleti yaşlı kadının sırtında sokağı inlete inlete uzaklaşırken bardağımdaki kahve soğudu, renkler , sesler soğudu. 
Bozkıra kış geliyordu. Bozkırın kışı nasıl olur, bilen var mıydı?
Bozkırın kışını en iyi bu kadınlar bilirdi.  Ben de bozkırda yaşarım ama bu kadınların tecrübesi karşısında çok cahil kalırım.  Şu peşleri sıra zıplayan küçük oğlan çocuğu gibi kalırdım, kış bana oyun gibi gelir.  



Küçük not:  Arkadaşım bir mektup atmış oralara kış geldi mi diye soruyordu, mektubunun sonunda da Turgut Uyar'ın " Acıyor" şiirini yollamıştı; "keşke sana bu kadar acılı şiirler göndermesem. insan arkadaşına böyle kederli şeyler göndermez " diyordu. Arkadaşıma sıcacık bir cevap yazabilmek için ikindi güneşini beklemiş, penceremin önüne geçmiştim. Bu kadınlar gelmeseydi, bozkırın kışını bildiğim gibi yazacaktım, sıcacık bir mektup olacaktı.  Bu kadınların kışı , davetsiz misafir gibi giriverdi, mektubuma.
İnleten, bıçak gibi keskin bir acıydı, kış.
Özür diledim arkadaşımdan , insan arkadaşına böyle  kışlar göndermemeliydi.






15 Kasım 2017 Çarşamba

Köy Öğretmeni

Çok uzaklarda bir köyümüz var. Kış gelmeden son bir kez  daha hafta sonu gidip geldik. Kurumuş domates biber salatalıkları söktük, toprağı belledik.
Soba kurduk ( soba kurmak için tam bir günümüzü harcadık, görüntülü telefon ile annemden yardım aldık , yamuk dursa da borular , yeter  , kuruldu dedik).
Sobayı yakmakta da acemiydik, dumana boğulduk, zehirlenmemek için kapı pencereleri açık tuttuk.
Soba başında ders çalışan oğluma hadi bizimle toprağı kaz dedim, olmaz dedi çok ödevi varmış. Sınav haftasıymış, beş tane yazılısı varmış. Yağmur yağıyor, toprak yumuşacık kolay belleniyor.
Kazdığım yerlere bakıyorum solucanlar oynaşıyor. Ellerim su topluyor, kazmayı bırakıp , toprağa oturuyorum. Nefes alıp veriyorum, nefesimin gerçekliğini hissediyorum. İnandığım şeyler listemin başında toprak var diye  üzerinde oturduğum toprak ile konuşuyorum.   Benim için gerçeksin ve gereklisin diyorum toprağa , cömert, sessiz, sadık ve güvenilir bir dostsun.
Tüm gün okul onun bütün el becerilerini aldı, isteğini, heyecanını, merakını da aldı götürdü.
İnanmadıklarımın başında okul var. İnandığım gibi yaşayabilme hayalim var, hayalimi köye yerleşerek gerçekleştirmeye başlayacağım.

Gün battı, hava soğudu. Sobamızı tüttüre tüttüre yakmaya çalıştık, başında oturduk, hayal kurmaya başladık. Köyde yaşıyoruz, şehirde değil.
Test  kitaplarından başını kaldırıyor, köyde yaşamayı isterim diyor,  köy öğretmeni olmayı isterdim derken özgür bir tercih yapabildiğini hissetmiş olmalı ki gözlerinden kendine güven okunuyordu.
Öğretmenlerini hayatından tamamen çıkarmak hayalim var iken öğretmen olmak istemesine şaşırdım.
Hayallerini yanamayan soba başında canlandırdık. Tüten dumanlar içinde bir köy öğretmeni görüyoruz, bu genç adamın  
on bir yaşında iken köy öğretmeni olma hayalleri varmış, hep güldürdüğü çocukları varmış, sınıfında sadece çocuklar değil   kediler köpekler de  olacakmış  ( bir de eşek olsun diye ısrar ettim bahçede durması koşuluyla kabul etti) .
Soba yanmadı, dumandan isten kap kara olduk.
Şehre döndüğümde ilk işim  "Hayat türküsü "adlı diziyi aramak oldu.
Hayat isimli bir genç kız Van'ın bir köyünde öğretmenlik yapıyordu, köy çocukları,köy şartları köy hayatı öyle gerçek öyle doğaldı ki ...
Şimdi bir haftadır bu diziyi izliyoruz,  Hayat öğretmeni, Vanlı öğrencileri gözlerini kırpmadan  izlerken sanki geleceğini yaşıyormuş gibi onların içindeymiş gibi heyecanlanıyor...
https://www.trt1.com.tr/arsiv/hayat-turkusu/bolum/1-bolum


İçinde, köy öğretmeni olan, tüm zorlu şartlara rağmen çocukları seven, mesleğini seven, güler yüzlü bir öğretmeni olan dizi biliyorsanız , söyler misiniz, izlemeyi çok isteyecektir.




14 Kasım 2017 Salı

Yirmi yıl önceden gelen liste

Kütüphanemin tozunu alırken en üstteki raflardan küçük bir not kağıdı yere düştü. Sararmış bir kağıt parçasıydı, üniversite kitaplarımın arasından çıkmış, yere düşmeden önce oturma odamın boşluğunda uçmuştu. Elimdeki toz bezini bırakmadan, olduğum yere çöktüm. Yirmi yıl öncesinde bir liste yapmışım; " inandıklarım, inanmadıklarım" diye.  Kurşun kalem ile önce inanmadıklarımı yazmışım, sonra inandıklarımı. En sonunda kurşun kalemi bastıra bastıra " inandığım gibi yaşamak istiyorum" yazmışım.
Sararmış bu küçük not kağıdı birinci sınıf  siyaset bilimine giriş kitabı arasından çıkmıştı, listenin en başında siyasete inanmıyorum vardı,  şampuana inanmıyorum ikinci maddeydi. İnandıklarımın başında " yalnızlık"ı görünce şaşırdım.  Sabahları beş yüz kişilik bir sınıfta  ders işliyor akşamları onlarca kız ile kız öğrenci yurdunda kalıyor iken yalnızlığı sevebilmiş, inanabilmiş olmama hayret ettim.
(Yalnızlık tercih ettiğim bir şey değildi ama   en yakın arkadaşım gibi beni terk etmiyordu.   Bu geçmişi eskilere dayanan bir arkadaşlık. Çocukluğumda aklım başımda değil iken bir ant içmiş olmalıyım, yalnızlık ile karşılıklı kanlarımızı akıtmış olmalıyız, birbirimizin akan kanlarını emerek ayrılmayacağımıza dair yemin etmiş olmalıyız. Ben yalnızlıktan kurtulmak için elimden geleni ardıma koymadım ama o yeminine sonuna kadar sadık olan taraftı, bunu her yaşımda her anımda hissettirdi.)
Hatırlıyorum,
inandığım gibi yaşayabilmem için önce inandığım şeylerin gerçekliğine, gerekliliğine  kendimi inandırmam gerekiyordu.
İnandığım gibi yaşamaya ilk saçlarımdan başlamıştım, şampuan gerçek ve gerekli değildi, sobanın külünden yaptığım sabun gerçekti. Gerçek ile buluşan saçlarım kazık gibi sert,  mat,yapış yapıştı. İpek gibi dalgalanan, ışıl ışıl saçlar yalancıydı.
 Çeşit çeşit yiyecekler ,en çok da renkli, katlı , kremalı çikolatalı pastalar, gerçekler ile buluşmama engeldi. Çünkü çeşit çeşit renk renk kat kat midemi doldurmam gerekli değildi, yalandı. Oruç tutmaya başladım,  günde tek bir öğün , bir su bir çorbaya ihtiyaç duydum. İhtiyaç duyduğum şeyler boş mide ile farklılaştı. Arkadaşlarım ile pastanede, kahvecide buluşamadım.
Pastanede buluşulan arkadaşlığın da gerekli ve gerçek olmadığını fark ettim.
İkinci paltonun gerekliliğine, manikür, bürokrasi, bir masa başına,   sahip olmaya, kredinin  gerçekliğine  , gerekliliğine kendimi inandıramadım.
Gerekli olanlar ile gerekli olmayanları, gerçek ile yalanları ayırt edip yaşamaya başlayınca yalnızlık kaçınılmaz bir zorunluluktu. Utanmama, umarsamama, cesaret, güç gerektiren bu inandığın gibi yaşamak meselesini gençliğimde başarabilmişim. Herkesin gözünde bir böceğe dönüştüğümü görebiliyorken inandığım şeylere sarılmaya devam etmek güç gelmiyordu.
Şimdi yirmi yıl sonra Çorum da düşünüyorum. İnsan ilişkilerinin gerçek olamadığına inanıyorum ,"hayvan, bitki, toprak vs.." ilişkisinin gerçekliğine inanıyorum. İnsanlar ile  sarsılmaz , yıkılmaz güvenli bir ilişki  mümkün değil iken  (istekler, vaatler, beklentiler, sözler, bakışlar, layklar, anlamlar denizinde yüzerken) yine herkesin içinde oluşumda bir yalancılık vardı.
Şehir hayatının trafiğin, okulun gerekli ve gerçek olmadığını kesinlikle anlamış iken şehirde yaşıyor , oğlumu okula gönderiyor oluşumda , yalancı bir hayat yaşadığıma inanıyorum.
İnanmadığım şeyleri yaşamak zorunluluğuna beni iten kimdi?
Kendimdi.
Toz bezini bırakıp elime kalem almalıyım, bastıra bastıra yazmalıyım. İnandığım gibi yaşamak istiyorum. Köyüme gitmek, hayvanlar, bitkiler, toprak ile gerçekten yaşamak istiyorum.





7 Kasım 2017 Salı

Alacahöyük'te

Hitit yolunda bisiklet sürmeye çalışıyor, oysa Bostancı sahil yolunda öğrenmişti, arkadaki denge tekerleklerini sökmüş, atmıştım.  Unutulması mümkün olmayan şeylerden biri değilmiş diyerek arkalarından bakıyorum.

Burası Alacahöyük, Şapinuva ile Hattuşa arasında .  400  kilometreye yayılmış bu  tarihi yerleri bisiklet sürerek gezmek istedim.  Bana bisiklet sürmeyi öğreteceklerdi Alacahöyük'te. Biliyorum diyenlerin arkasından, sıramın çabuk gelmeyeceğini anlayarak, akşama ne yemek yapmalı diye düşünüyorum.
Pilav tenceremin tuzla buz olan kapağı aklıma geldi, ne güzel tencereydi evdeki başka hiç bir kapağı uyduramadım üstüne,  pilav yapamayacağımın sıkıntısını hissedince derin bir Alacahöyük havası çektim. Dışarıda yemeğe gitme düşüncesi  hemen aklıma üç ile  çarpma , toplama, sonuca bakıp vazgeçmeyi yıllardır getiriyordu, ne zaman kaybolacaktı. Yine derin bir Alacahöyük havası.
Hava kararmadan müzeyi ziyaret etmek istedik, müze kartımız izin verecek mi, bu kaçıncı gelişimiz ,Çorum da en mutlu olduğumuz yer müzeler.



Bozkırın ortasında bir kraliçe yatıyor.
Başında altın tacı ile. 
Mezarına eğilip dikkatlice bakıyorum,  ince kemiklerini sayıyorum, değerli eşyalarını inceliyorum. Mezarı başındaki kurbanlarının  iri kafataslarını  sayıyorum, bir iki üç dört...Dümdüz boş bozkırda yeniden onun ülkesini yaratıyorum, acıktığımdan mı nedir, en çok zengin ziyafetleri canlandırıyorum, çeşit çeşit yemekler, hesap kitap yapmadan,  demliğinde en sevdiği içeceği hazırlıyor, ellerine uzatıyorum.

Mezarın başında hışırdayan ağaçlara bakıyorum.



Bir küçücük yuva sallanıyor ağacın en üst dallarında. Koskoca imparatorluğun hazineleri arasında , onlarca kral ve kraliçe üstünde uçuyor, küçücük yuvasına konuyor. Kraliçem , duyuyor musunuz şu küçük kuşun sesini, hışırdayan dalları, görebiliyor musunuz  batmakta olan bozkır güneşini...
Kurbanlar, savaşlar, altınlar içinde yaşarken duyabiliyor muydu kuş sesini, ağaçların hışırtısını, görebiliyor muydu bozkır güneşini.
Unutulması mümkün olmayan bir imparatorluğun unutulmuş bir kraliçesi ile bozkır ortasında beraberliğimiz son bulup

vedalaşırken yine derin bir Alacahöyük havası çektim. Bisiklet sürmek için sıra bekleyen özgür zamanlarımın varlığından   birden bire mutlu oldum.  Pilav tencereme kapak aramalıyım, bulamazsam yenisini almalıyım gibi  radikal bir karar alacak kadar cesaretlenerek müzeden ayrıldım.
Müzenin çıkışındaki sarı tabelalar. 






2 Kasım 2017 Perşembe

2- 8 Kasım arası

                             





                                                  Lösemili Çocuklar  Haftası




1 Kasım 2017 Çarşamba

İş başvurusu

Hayat kelimesini en çok ananemden duymuşumdur, bir tek onun evinde hayat vardı. "Hayatın kapısını kapat" derdi en çok. Dışarıda oynamak için hayatın kapısını açardım.
"Hayatın kapısını açık bırakma, içeri soğuk giriyor" diye arkamdan bağırırdı.
Bulaşık makinasını dolduruyor, boşaltıyorum, dolap kapaklarını açıyor, kapıyorum. Soğanları öldürüyor, bu iç bu biberleri doldurur mu diye hesap yapıyorum. Çorapları kokluyorum. Yeşili gitmiş yapraklarını kopartırken "üzülme" diyorum. Güler yüzlü çerçevelerimin tozunu alırken gülümsüyorum. Tozu çekmeyen süpürgenin sorununu düşünüyorum, dolmuş süpürge haznesinde, kaybettiğim küçük  şeyleri hatırlıyorum. Buzdolabından  çıkmış bir yumurtayı oda sıcaklığına getirmeye çalışıyorum.
Aynı penceremden bakarken farklı manzaralar umuyorum.
Perdeleri çekiyorum. Kedim uyuyor diye çamaşır makinasını çalıştırmıyorum, kedi horultusunu dinlerken karnımda kelebekler uçuyorun ne demek olduğunu anlıyorum. Yüzde yüz kabarmaz kekim , yüzde yüz tutacak tariflerim yoktur.  Yumurta kırıyorum , boş kabuklar hüzün veriyor , hüzünleri saksı dibine gömüyorum, gübre oluyor, yeşilleniyor,  oksijen veriyor. Kirleniyor, temizliyorum, kirleniyor, temizliyorum, katlıyor, kaldırıyorum, katlıyor, kaldırıyorum, sıra sıra üst üste koyuyorum, örtüyorum, silkeliyorum , çırpıyorum, düzeltiyorum, ovuyorum, yıkıyorum, kurutuyorum, pişiriyorum, mayalıyorum. Bazen evimin içindeki hayat bencil arkadaş oluyor, hep o konuşuyor. Bazen kendimi unutulmuş hissediyorum, buzdolabındaki yarım limon gibi. Kendimi dışarı çıkaracak birini arıyorum, vitamini kaybolmuştur derler, beni istemezler diye çekiniyorum. Cesaretimi toplayıp  işe yarar olduğumu göstermek istediğim bir gün, kapımı açıyorum,
son iş başvurumun yetkili kişisi koyu gri takım giymiş," sizin gibi binlercesi var " diyor, üstelik hepsi genç,teşekkür ederek dışarı çıkıyorum. Etrafıma bakıyorum,  her yer koyu gri, hızla akan trafikte rengi modeli seçilemeyen binlerce aracın geçtiği bir yerdeyim,  binlerce araçtan biri oluyorum, binlerceyim. İçim sıkışıyor bir an önce biricik olma ihtiyacı hissediyorum. Evimi aklıma getiriyorum.  Evimin kapısını açıyorum. Gençleşiyor, biricikleşiyorum.

Ananem sesleniyor arkamdan "hayatın kapısını açık bırakma"...
Kapatıyorum.

31 Ekim 2017 Salı

Duyarsızlık ile ilgili

Akşam uyku saatinde yatağına yatırıp ışıklarını kapatmadan önce, " anne ışığı kapatma sana söylemek istediğim bir şey var" dediğinde bilirim, önemli bir şeydir, bütün gün aklına takılmıştır uyumadan önce kurtulmak istiyordur.
Bu sene eksik bir arkadaşları var, kaydını başka bir okula aldırmış.  " Gitmesi iyi oldu sınıf başarımızı düşürüyordu" demiş branş öğretmenlerinden bir tanesi. Bütün gün  o kız gözünün önünde canlanmış. Tembelmiş, ödevlerini yapmıyormuş, hiç arkadaşı yokmuş zaten, gitmesine üzülmemiş ama " iyi ki gitti" denilmesine çok üzülmüş. Herkes konuşmadığı için ben de konuşmuyordum ama bugün hep onu hatırladım, gözümün önünden hiç gitmedi.

Sınıf öğretmeninden uyarı aldım, " duyarlı çocuk" olsun diye uğraşmamalıydım, ülke gerçeğine göre yetiştirmem gerekiyordu, gerçekler acıydı  vs. vs... Geçenlerde öğretmene bir mesaj atmıştım, okulda çocuklar birbirlerine vurmasın diye sevgiye paylaşmaya , arkadaşlığa dair okulda yapılabilecek  öneriler yazmıştım, örneğin Hollanda'da ki arkadaşımın okulundaki uygulamayı , alay etmek konusunu bir hafta bütün velileri de ortak ederek  işlemişlerdi, bir hafta başka hiç bir şey yapmadan... bütün gün onların başındaydı çocuklarımız, öğretmenlerin bu ağır işlerinde sorumluluk hissediyordum .  "Hissedebilmek" ile ilgili naçizane önerilerimi edebi olmasına dikkat ederek yazmıştım.  Öğretmen oldukça içten,  ilgili bir dönüş yapmaya çalıştı mesajımın geri dönüşünün özeti şuydu ,vurana vuracaktı, niye vuruyor diye duyar yapmayacak, edebiyat parçalamayacaktı , Hollanda değil burası Çorum...  Haklısınız dedim, değişime açığım, ülke gerçeğine uygun bir anne de olabilirim. Duyarlı olsun diye özellikle yaptığım bir şey yoktu ama   odasındaki çiçeği   kaldırmak ilk aklıma gelendi.
 Geçen hafta a101 den boks eldiveni ile kum torbası aldım. Çok kızdı, paramı boşa harcamıştım asla vurmayacaktı , biliyordum ama yine de oturma odasına gözle görünür bir yere koydum. Ne yapıyorum  kafasını mı karıştırıyorum, açıkçası umursamıyorum. Doğruyu hep aradım , hiç emin olmadım ama doğruya giden tek yol olmadığının farkına varalı da çok oldu.
Sevgili arkadaşlarım duyarsızlık ile ilgili önerilerinize ihtiyacım var.

  Odasının ışıklarını kapatayım, okulu terk eden arkadaşının görüntüsü yok olsun,  huzurlu uykulara dalsın...

30 Ekim 2017 Pazartesi

Bir terazi

Bafra köylü pazarını geziyorum. Bilindik pazarlara benzemiyor, satıcıların hepsi kadın, çuvallarının başındalar, bahçelerinde ne varsa koydukları çuvallarının ağızları  açık,  önlerinden geçenlere"bakıver bi!" diye sesleniyorlar. Yolum düştükçe bu kadınları görmek istiyorum, küçük bahçelerinde bin bir zorlukla yetiştirdiklerini, sabahın erken saatlerinde üç beş kuruşa satabilmek buradalar. Hepsinin okuyan çocukları var,  evlerinin eksikleri var.  Kadınlardan biri gelip geçene bakmıyor, tek çuvalının başında oturmuş, ellerini dizlerinin arasına sıkıştırmış. Çuvalı dolu değil, bir kaç kilo bamyası var. Ne kadar? diyerek  çuvalın başında durdum. Kadın birden canlandı, gülümseyerek  dört lira dedi. Bir kilo tartar mısın dedim. Ellerini dizlerinin arasından çıkarıp, poşeti doldurmaya başladı. Bir kilo doldurduğuna  kanaat edince etrafına bakındı. Tartısı olmadığını fark ettim. Elinde poşet ile ayağa kalktı, terazili bir kadının yanına gitti, "komşu şunu bir tartıver " diye uzattı. Terazili kadın ; " ben daha siftah yapmamışken..." diye burnundan soluk vererek yüzünü çevirdi, örgü yeleğinin düğmelerini iliklemeye başladı. Uzattığı bamya poşetini yere indirdi. Tekrar etrafına bakındı, başka bir terazili kadının yanına gidip poşetini uzattı, "komşu şunu bir tartıver" dedi. Bu başka terazili kadın " sabah sabah insanın başında bitiyorlar, daha çuvalımızı açamadık" diyerek ağzına kadar dolu çuvalını karıştırmaya başladı. Bamya poşetini yine yere indirdi. Telaşlandı,  pazarda çocuğunu kaybeden anneler gibi etrafına bakınmaya başladı.  Pazarın başındaki markete doğru koştu, markete baktım, hınca hınç doluydu. Elinde bamya poşeti ile kasa sırasına girdi. Bamya çuvalının başında kaskatı kesilmiş markete bakınıyorum. Kasa sırası yavaş yavaş ilerliyor.
Burası, Bafra Ovası, Kızılırmak Deltası , bir ekene bin veren dünyanın en bereketli toprakları . Bu küçücük pazarın satıcıları,  hepsi aynı görünüyor, hepsi çiçekli basmadan lastik etekli , hepsinin sırtında örgü yelek , hepsinin başında oyalı, yemeni var. Hepsinin elleri çatlak, yüzleri güneş yanığı,aynı toprağı ekiyor, çuvallara koyuyorlar.
Sırası geldi, bamya poşetini kasaya uzatıyor.
Bu kadınların en yakın arkadaşı, " toprak".  Hepsi bir görüşte toprağı tanır. Toprağı  bilen var mı?Cömert, alçak gönüllü, derin, köklü, bereketli, renkli sadık bir arkadaşları var ,"toprak". Kişi  her gün gördüğü arkadaşını bilmek istemez mi?
Koşarak marketten çıkıyor, çuvalının başına geliyor, yüz gram eksiği varmış diyor, bir avuç daha koyuyor poşete. Parayı uzatırken arkamdan biri sesleniyor, bamyan nasıl güzel mi, bana da tart bir kilo.  Paramın üstünü alıp çekip gidemedim, nasıl tarttıracak, sinip izledim. Doldurduğu poşeti alıp kararlı adımlarla markete doğru gittiğini gördüğümde sindiğim yerden çıktım. Huzur veren geleneksel giysileri içinde  güler yüzlü kadınların , taze, doğal, organik sebzeleri meyveleri arasında karardım. Bir kilo bamya bin kilo olmuş, taşıyamıyordum.

"Köylü pazarına bir terazi" başlıklı  dilekçe yazmalı belediyeye vermeli diyerek içimdeki  karartıyı silmeye çalışarak, uzaklaştım.

27 Ekim 2017 Cuma

Anne- Baba

Annem ile babam geldi. Babam yine sırtına  bir çuval yüklenmiş, annemim eli kolu dolu. Yaşlarına bakmadan bu kadar yükü şehirden şehire taşıma   güçlerine şaşırıyorum. Çuvalı açıyorlar, biberlerin en  körpelerini domateslerin en kırmızısını, lahananın en ince yapraklısını seçtik diyorlar, fasulye, pirinç, bulguru tek tek çıkarıyorlar. Ispanağın en körpesini, ayvaların en irisini.. Nokul yapmış kat kat, her katın arasına ceviz koyarak," baban yardım etti " ,  cevizleri kırdı" diyerek. Kavanozlarda salça, tarhana, turşu, "hepsini babanla yaptık "diyerek.   Küçük bir kutuyu utana sıkıla uzatırken, " manda lokumu çıkmış", bu kadar alabildik, diyerek. Acemice örmeye çalıştım  kusurlarını görme diyerek bir şal koyuyor omzuma, "baban almış yününü."
Beyaz saçlarıma, kırışan yüzüme, düşen omzuma bakarak artık iyice yaşlandığıma inanıyorken onlar kapımı çaldığında küçülüveriyorum.
Yaşımı aldıkça onlara olan ihtiyacım azalır hissediyordum, öyle değilmiş.
En çok gençliğimde ihmal ettiğimin farkına varıyorum, gençliğim en özgür zamanlarımdı,  varlıklarını en az hissetmek istediğim zamanlarımdı . Ne çok yanlış yapmışım.
Yaşlandığım yaşlarımda neden  onlara bu kadar  çok ihtiyaç duyuyorum?
Bugün yolcu ettim, şalıma sıkıca sarınıyorum onsuz geçecek günlerimin soğukluğunu hissetmemeye çalışarak...


25 Ekim 2017 Çarşamba

Taziye

Mutfak penceremden izlediğim karşı evdeki kalabalığın nedenini öğrenemedim , eve giren çıkanların yüzündeki ifade ölümü çağrıştırıyordu.  Telefonda,  akşam gelince taziyeye gidelim dedim, olur dedi, akşam yemeğe ne yapayım dedim, sen ne istersen onu yap dedi, akşamdan ıslattığım nohutlara baktım, nohutlu pilav olur mu dedim, olur dedi.
Çorum'da trafik olmadığından her gün aynı saat aynı dakikada sokağın başında belirdiler. Pencereden , yukarı çıkma ben aşağı iniyorum dedim, Yunus'u içeri aldım bizi merak etme karşı eve taziyeye gidiyoruz dedim. Yunus" ölmek" kavramına karşı, hiç kimsenin ölmesini istemiyor, " amcanın öldüğünü nereden çıkardınız belki doğum günüdür, kalabalık o yüzdendir " diyor, hemen aklımıza ölüm geliyor diye bizi suçluyor. Kapıyı kapatıp aşağı indim. Apartmanda hiç kimse ile konuşamadığımızın farkına vardırdı bu belirsizlik.  Bahçe kapısını açıp merdivenlerden yukarı çıkarken, birbirimize bakıp  belki ölüm yoktur, hemen başınız sağ olsun demeyelim diye karar aldık. Kapıyı çaldık, açılana kadar  ayakkabılarımızın bağını çözdük, kapıda bekletmemek için. Bizi görünce şişmiş gözlerinden yaşlar akmaya başladı, yan yana oturduk, sessizce dinlemeye başladık; bu kadar kısa olacağını hiç tahmin etmemiştim, onunla daha uzun yıllarımız var sanıyordum, dedi. Başınız sağ olsun dedik. Çay demlemek istedi, çocuk evde bekliyor dedik, kapıya doğru birlikte ilerken ikimize baktı,  başımızı öne eğdik. Kapı önüne çıkardığımız ayakkabılarımızı yarım giydik, hava soğuk kapıda kalmayın dedik. Merdivenlerden inerken bağcığı bağlanmamış, yarısı giyilmemiş ayakkabılar dengemizi kaybettirdi, birbirimizi tuttuk, el ele merdivenlerden indik. Yunus kapıyı açtı, doğum günüymüş değil mi dedi,  nohutlu pilavımızı yemek için sofraya oturduk...

24 Ekim 2017 Salı

Penceremde

Uzun zamandır onları yazmak istiyordum. Buraya taşındığımız günden beri her gün onları görüyordum, mutfak pencerem yalnız yaşayan bu yaşlı çiftin evine, bahçesine bakıyordu. Bahçelerindeki  ağacın ismini bilmediğimden yazımı geciktiriyordum,  iki senedir her gün bu ağacı görüyordum, yaz kış yeşil kaldığını, ilkbaharda beyaz çiçek açtığını, yazın  kırmızı sonra turuncu renge dönüşen küçük meyvelerini kuşların ve yoldan gelen geçen herkesin yediğini biliyordum oysa. Sabah uyanıp kahvaltı hazırlamak için mutfağa girdiğimde ilk onları görüyordum, onlar çoktan kahvaltılarını yapmış bu ağacın altında kahvelerini içiyor oluyorlardı, her zamanki gibi adam beyaz gömlek üzeri takım elbiseli, kadın ise dizlerine kadar beline oturan kısa kollu elbiselerinden birini giymiş, saçlarını topuz yapmış, güneş gözlüklerini takmış olurdu. Mecburen gördüğüm bu yaşlı çiftin dikkatimi çeken yönü her gün özenle giyinip evlerinde, bahçelerinde  oturmaları değildi. Hep yan yana diz dize el eleydiler, tek başına ne adamı ne de kadını görmek mümkün değildi. Sabah el ele merdivenlerden aşağı iniyor, ağacın altında yan yana diz dize akşamı ettikten sonra  el ele merdivenlerden yukarı evlerine çıkıyorlardı. Bu ne büyük sevgi, bağlılıktı diye penceremden beri fasulye ayıklarken, kedilere sosis atarken, okul servisini gözetlerken iç geçiriyordum.  Bahçelerindeki ağaç mevsim mevsim değişirken onlar hep aynıydı ağaçlarının altında. 
Zaman ilerledikçe  pencere önündeki sardunyalarıma su verirken ,yoldan geçerken ikisini bahçelerinde oturur gördüğümde selam vermeye başladık. Kocasının   hasta olduğunu, ondan  başka hiç kimseyi yanında istemediğini, kendisini de tanımadığını kısacık kısacık anlatmaya başladı. Ayak üstü, " oysa eşim akademisyendi, çok akıllıydı, çok çevresi vardı demişti.
Anlamıştım ki  mutfak penceremin zorunlu manzarası gibi kadında kocasına mecburen katlanmak zorundaydı.
Çekilir şey miydi, zengin iken, kendi hayatını yaşaması gerekmez miydi, yatırsa mıydı bir bakım evine diye bakıyordum artık kadına penceremden beri.
Kırmızı küçük meyveler  için  dallara konan kuşları izliyorum, ağacın en kuytu köşesinde
kocasının yüzünü avuçlarının arasına alıyor, kendi yüzüne doğru yaklaştırıyor, öpüyor, öpüyor, öpüyorken iken , görüyorum.
Bahçesinden beri kısacık cümleler kuruyor bana;  o lise ben üniversite mezunuyum diye babam vermek istemedi , benim için üniversite okudu, bitirdi geldi, babamdan beni  istedi...
Yıllardır neden hapsettin bu eve kendini diye arkadaşlarım, ailem çok kızıyor ama anlamıyorlar...
Hasta olan ben olsaydım aynısını o da yapardı...
Onsuz nasıl yaşarım ki derken kırmızı ağacın dallarından bir küçük meyve koparırdı, avucuna aldığı küçük şeye bakar, avucunu sıkıca  kapardı.
Pencereden her baktığımda yazmalıyım diye karar veriyor ama ağacın adını öğrenmekte acele etmiyordum.
Bu hafta sonu yine köyümüze gittik, bezelye, sarımsak, bakla ektik, köydeki  ağaçlara baktım, hepsinin adını biliyordum, akasya, kavak, çınar, ardıç...Penceremden her gün gördüğüm adını bilmediğim ağacı aradım, ona benzer ağaç yoktu. Eve dönünce kısacık konuşmaların arasına sıkıştırmalıyım , ağacınızın adı nedir diye?
Çorum'a döndüğümüzde bu evde  gireni çıkanı ile büyük bir kalabalık gördüm. Nedenini merak edip pencereden ayrılamadım. Büyük bir kalabalık evin önünde bekleşiyordu, kapıdan o göründü,yine dizine kadar eteği beline oturan elbiselerinden birini giymişti, rengi siyah olanı tercih etmiş, merdivenlerden tek başına iniyordu, ağacın yanında durdu, kırmızısı bol bir dalı kırdı, kucağına aldı, kendini bekleyen arabalardan birine bindi, gitti.
Şimdi ıssızlaşan pencerede bekliyorum, bir fotoğrafını çektim ağacın, mutlaka adını bilen birileri vardır. Araştırıyorum.  Dünyanın her yerinde bu ağaçtan olabilir.  Ama hiç vaktim yok, bir an önce bir adı olmalı bu ağacın...Her mevsim yeşil, yapraklarını hiç dökmüyor iken bitmeyen, kurumayan  bir aşk olmalı , küçük meyveleri alçak gönüllülüğünü , kırmızılığı ise ateşinin hiç sönmediğine işaret olmalı...Bu ağacı yıllar önce birlikte dikmişlerdi o zaman adamın aklı yerindeydi. Ama karısı ispat etmişti aşkın devam etmesi için hep akıllı olmaya gerek yoktu, akıl , sağlık geçiciydi, sonsuz olan sevebilme gücüydü...Kucağında bir dal ile tek başına giden kadın belki ağacın adını bulduğumda kocası ile geri dönecekti...Yine mutfak penceremden beri her gün yaşadıkları aşklarını izleyebilecektim...



20 Ekim 2017 Cuma

Tokyo Hikayesi






 Japonya'nın bir köyünde yaşayan yaşlı  çift ,  Tokyo'ya çocuklarını ziyarete gider. Yol uzun ve  zahmetlidir ama çocuklarının hasreti  yolculuğu çekilir kılmıştır. Çiftin bir oğlu bir kızı vardır, ikisi de iş sahibi ve  uzun yıllar sonra evlerine ilk kez gelen anne babaları işlerini  aksatmasın tedirginliğindedirler. Her anlarında güler yüzlü anlayışlıdır anne baba ,  bir kaç günlük ziyaretlerinde çocukları ve torunları ile hasret giderme dışında hiç bir  beklentileri yok iken çocuklarının bu tedirginliğini  hissederler. İnce düşünceli anne baba çocuklarına yük olmamak için ziyaretlerini erken sonlandırmak ister, köylerine giden tren yarındır, bir akşam daha kalacak yer düşünürler büyük şehrin bir parkında. " Çocuklar anne babalarının umdukları gibi olmuyorlar hiçbir zaman, yine de çoğu insandan iyiler..." diyor  güler yüzlü anne, yabancı bir şehrin parkında eşi ile kraker yerken...

Sekiz yıl önce ölmüş oğullarının karısı "Norika" onları yalnız bırakmaz. Norika , iş yerinden izin alır, kayınvalide ve kayınpederine şehri gezdirir, tek odalı küçük fakir evinde her ikisini de misafir eder, yüzünden gülümseme eksik olmaz. Gelinlerinin  içten, samimi, beklentisiz, candan sevgisi her ikisini de düşüncelere iter, kan bağı olmayan biri neden bu kadar iyilik yapar, ilgi gösterir , üstelik hayırsız  hep sarhoş oğulları sekiz yıl önce ölmüş iken...



Noriko bu hüzünlü filmin tek umuduydu, karanlık yalnızlığın tek ışığı...Dünya sinemasının en iyi filmlerinden biri olmasının nedenini hemen anlayıveriyoruz, yaşlı çifti tanıyoruz, annemiz babamız kayınvalide kayınbabamız, yaşlı çiftin çocukları da çok tanıdık ama Norika yabancı... Norika ile karşılaşmamışız, hiç tanışmamışız gibi, gerçek olamayacak kadar iyi...
Filmin yönetmeni Yasujirō Ozu her karaktere eşit davranmış, tüm oyuncular,tarafsız en sade şekliyle  rollerini oynarken hissedilen en büyük şey, gerçeklik.
Bin dokuz yüz ellilerin Japon aile hayatını izlerken  kendi gerçeğimizin görünüp, kendimizi izlemeye başlamamız hiç de zor olmuyor. Çok uzak bir memlekette yıllar öncesinden çekilmiş bir filmde kendimizi görebilme yakınlığı...


Hafta başında Kevin Hakkında Konuşmalıyız, Özgürlük Yolu'nu izlemiştim. Her filmde bir aile, bir çocuk,  birbirini anlayamayan , fark edemeyen..




Tokyo Hikayesi'nde anne- baba alçak gönüllü, affediciydi.
Affedici olabilmenin sırlarını düşünüyorum, Norika gibi olabilmek için ilk önce ne gerekliydi ve çocuğundaki değişimleri fark edemeyen bir annenin son pişmanlığını yaşamamak için ne yapmak lazımdı?
Bu soruları yazarken kapım çalındı, elinde aşure tepsisi ile yeni taşınan komşu, çok sevindim, bir tas aldım, teşekkür ederek kapımı kapattım. Bir kaç dakika sonra yine kapım çalındı, yine aynı komşu yine elinde aşure tepsisi; " kusura bakmayın o kadar çok sevindiniz ki, herhalde aşureyi çok seviyor dedim, bir tas daha getirdim, diyerek tepsiyi uzattı. Kapı aralığında konuşmaya başladık. Kayınvalidesi ile oturuyormuş, eski semtini çok arayan, sıkılan kayınvalidesinin mutlu olması için müsait bir zamanımda beni evlerine çağırıyordu, göreceksiniz çok seveceksiniz, bir tanısanız kayınvalidemi...
Taşınan eski  komşum geldi aklıma, sık sık  kapı ağzında benimle konuşurdu, konuşma konusunun tek kahramanı kayınvalidesiydi, kayınvalidesinin terfi çiçeğini nasıl tekmelediğini anlatıyordu, iş yerinde terfi aldı diye arkadaşları kocaman orkide almıştı, kayınvalidesi çekememişti, hıncını çiçekten almıştı. Gelininin terfi çiçeğini tekmeleyen kayınvalide , dünyada eşi benzeri görülmeyen  zalim kayınvalidesinden en son verdiği haberdi.
Bu yeni komşu tam da Norika nerede diye sorarken kapımı çaldı.

Norika gibi nasıl bakılır?

















12 Ekim 2017 Perşembe

Cumhuriyet Şiiri



Geçen akşam bir Cumhuriyet şiiri yazmıştı,  o şiir ile ilgili bir yazı bu, Cumhuriyet ile ilgili.
Ben ütü yaparken o da şiirini yazmıştı. Ütüyü akşama ertelemiştim, hem  odanın soğukluğunu alsın,  hem de yan yana oturalım, ödevlerine yardım edeyim bir an önce özgürlüğüne kavuşsun diye.  Okuldan beşi yirmi geçe gelmiş, üstünü çıkarıp yemeğini yedikten sonra oturma odasına geçmesi altı buçuğu bulmuştu. Üç saati vardı uyku için yatağa gitmeye. Okuldan artan üç saati ev ödevleri için kullanması gerekiyordu , ev ödevi olarak test çözmesi gerekiyordu. Her okul yardımcı ders kitabı diye test kitaplarını şart koşuyordu, bizim okulda aynıydı,  yardımcı kitap "test kitabı" alınması zorunlu kılınmış, sosyal dersi öğretmeni üç ayrı test kitabı almayı şart koşmuştu. Sabah sosyali vardı, üç test kitabının ilk konularının testini çözmeye başlamış ben de yanında ütünün buharını maksimuma çevirmiş, onun üstlerini ütülüyordum. En çok onun kıyafetlerini ütülemeyi seviyorum, hepsi küçük. Akşam yatma vakti geldiğinde  bir tane Türkçe dersi ödevi kalmıştı, şiir yazılacaktı, kendi şiiri olacaktı. Ütünün sesini kıstım, yorgun ağızla söylenilenleri duyabilmek için, ödev bugün verilmiş yarın isteniliyormuş. Çarçabuk bir şiir yaratması gerekiyordu. Konusu Cumhuriyet olan. 
Ütünün fişini çektim, çözülmüş test kitaplarını kucağından aldım.
Zorla açık tutmaya çalıştığı  yorgun gözlerinden öptüm. Bu saatte bu yorgunluk ile olmaz dedim, hafta içi olmaz, hafta sonu dinlenmiş bir vücut ile yazarsın dedim...Olmaz diye hemencecik ağlamaya başladı. Ödev yarın teslim edilecekti.
Artık öğretmen, okul, müfredat ile savaşmıyorum, belki değişirler diye kapılarına gidip konuşmuyor, iyiye doğruya doğru bildiğim şeyleri yazmıyordum, onlar bildiğini okuyacak, ben çocuğumu koruyabildiğim kadar koruyacaktım. Örneğin rehberlik bölümüne sınıf içi arkadaşlığı geliştirme, saygıya,sevgiye, dayanışmaya, hissetmeye dair çalışmalar yapmaları için  yazılar yazmıştım onlardan gelen tek şey bu üste fotoğrafını koyduğum " test çözme çizelgesi" ...Haklıydılar, ellerinden bir şey gelmiyordu, mecburdular sistem diye bir şey vardı, test kitabını almayan velileri sorumsuzlukla suçlayacak kadar sistemin gözü kara savunucularıydılar, çocuklar yaz boz tahtasıydı,  her şeye müsaittiler,  milyonlarca konuyu  beş dakikalık teneffüslerle bütün gün ezberlemeye zorlanabilirlerdi, sabah akşam teste ihtiyacı olduğunu hissetmeliydi, en çok susmalı, en çok dinlemeliydi,     çocuktular işte,büyükler her zaman büyüktü, peki cumhuriyet neydi? Üzerinde düşünülmesi gereken en az şey olmalıydı cumhuriyet aksi taktirde yalancı olurdu büyükler...

Bu küçücük zamana cumhuriyeti sıkıştırmalıyız.
Yatmadan önce testlerle yorulmuş bir kafada cumhuriyeti canlandırmalıyım.
Cumhuriyet halkın bağımsızlığı, özgürlüğü..
Anne ben de halk mıyım dedi,
Evet sen de halksın dedim.
Bağımsız, özgür bir şiir yazalım dedim ,  ütülenmiş çamaşırların üstüne çıkıp, kendimi yükselterek,  beyaz iki atleti kanat yapıp sallayarak...
Gülmeye başladı, gülerken canlandı, yüzüne kan geldi, gözleri açıldı.
Mısralarında mutlu çocuklar, kanatlanıp uçan anne olan  iyi ki varsın cumhuriyet şiiri yazıldı.
Bu kadarcık kısa zamana sıkıştırılan şiir ödevi  yapanlara artı yapmayanlara eksi verilmesi içindi. 
Çok uykusu gelmişti şiiri temize çekemedi, uyudu. Sabah olunca beyaz kağıdı, tükenmez kalemi eline aldığında ciddileşmişti, bu kanatlı anne, uçan özgür kelimeler  çok komik, çok basit, çok çoçukcaydı, cumhuriyet şiiri ağır olmalıydı...Okulun ciddiyeti ile uyanılmış bir sabahta kırpılmış şiir iki kıta kalmıştı... Yapma diyemedim, onun şiiriydi. Okulu artık tanıyordu, olması gerekenler olmadığı zaman okul onu üzüyordu. 

Şiiri buradan paylaşamıyorum çünkü, 
dün akşam okuldan geldiğinde çok telaşlıydı, sınıfta bir kaç kişi şiir yazabilmiş, öğretmen kağıtları alıp gitmiş, teneffüste " şiiri sen mi yazdın " diye sormuş , ben yazdım cevabını aldıktan sonra internete yazıp aratacağım, diye ayrılmıştı.
Akşam okuldan gelir gelmez yemekten önce şiirini yazdı internete ,   kendi yazdığına o zaman inanacaktı, yazdığı kelimelerin yokluğunu gördüğünde...
Güldüm, şanslısın dedim, bu yeni öğretmen iyi şiirden anlıyor, bu tepkisi  şiirini beğendiği anlamına geliyor, hadi yemeğe oturalım...





11 Ekim 2017 Çarşamba

Ütü gününde

Ekim ayında kalorifer yakmaya başlarsak yılın sekiz ayında doğalgaz faturası ödemek zorundayız, ekimden hazirana kadar her sabah soğuk her gece buz tutuyor bu bozkır diye içimden söylenerek ütü yapıyorum. Ütü masasını akşam yemeğinden sonra oturma odasına getirdim. Herkes oturma odasında. Çamaşırları ikiye ayırdım, gömlek ile pantolon en zorlandığım, en sona attım.
Ütü masasına serdiğim her çamaşırda kabarmış faturaları görüyorum, ütünün buharını açıp, kızgın ütüyü faturaların üstüne bastıra bastıra gezdirirken, faturalar can çekişiyor , dümdüz ediyorum hepsini , tıslayarak ölüyorlar, her çamaşırda biraz daha rahatlıyorum. Ev ödevinde cumhuriyet şiiri yazmak var , ütünün yanına yaklaşarak, ne yazmalıyım anne diye sızlanıyor. Kütüphanemden  parça pinçik olmuş şiir kitabımı eline veriyorum, oku bakalım diyorum ne yazmış şairler cumhuriyet hakkında . Hem ütü yapıyorum hem şiir dinliyorum. En çok duyduğum kelime savaş. Ütüden bir ton daha yüksek sesle, kendi günlük hayatında herhangi bir gününün yaşanmışlığında cumhuriyeti hissetsen diye akıl veriyorum. Bir gününü yazıyor, içinde cumhuriyet olduğu için yapabildiği bir dolu şey var. Mısralara yerleştirdiği cümlelerin sonuna kafiyeler buluyoruz. Ütü tıslıyor, zor gruba el atmak istemiyorum, gömlek kolu, paça çizgisi, kafiye bulmak şiir yazmak ne kolaydı, hemencecik bitiverdi. Televizyonu açtım, zor gruba geçerken. Dikkatimi masaya yatırdığım gömlek kolu ile pantolona  vermeliyim, çift çizgi olmasındı.  Anne baykuşun iki yavrusu var, her yavru bir günde iki dağ sıçanı yemek zorunda. Anne baykuş günde dört dağ sıçanı avlamalı diye iç geçiriyorum. Her gömlekte iki kol , beş gömlekte dikkatlice ütülenecek on kol var. Anne baykuş bir dağ sıçanını, yuvaya götürüyorken kafamı ütü masasından kaldırdım,  dağ sıçanına baktım, kocamandı, bir lokmada yuttu yavru baykuş.
 Ütü sustu,  şiir yazıldı, oda ısındı, yavru baykuşlar hiç doymadı.

10 Ekim 2017 Salı

iki, üç, dört


 İKİ-  İki haftadır penceremdeki kaybolacak manzarama bakıyorum.İstanbul'da ki evimin penceresinden deniz görünürdü. Adalar manzaralı penceremden baktığımda aklıma huzur gelirdi.  Yenileşen binaların büyüklüğünden huzur görünmez oldu, penceremdeki huzur gitti.
Çorum'daki  penceremde bozkır manzarası var. Çatılar arkasında uzanan bozkıra baktığımda aklıma en çok dürüstlük geliyor.  Bozkır çıplaklığının hissettirdiği en etkin duygu, dürüstlük.
Sabah penceremi açtığımda içeri ilk o giriyor, nasıl bir şey , nasıl görünür diye çatıların arkasına daha detaylı bakıyorum, dalıp gidiyorum manzarama. Dümdüz, yalın bir gerçekti bozkır. Saklanacak , kaçacak, görünmez olunacak yeri yoktu, güneş her yere eşit doğuyordu. Bozkırın ortasına kendimi koyuyorum, penceremden beri. Neden bilmiyorum orada tek başıma hissettiğim tek şey dürüstlük oluyor. Çöküyorum bozkırın ortasına , bir ben varım başkası yok. Görünür olduğumun farkına varıyorum, saklanacak yalan yok, sıfat yok, insan yok. Kendimi hissediyorum.
Çok yakında yeni binalar yükselecek penceremdeki bozkır  kapanacak, dürüstlük kaybolacak.

ÜÇ- Üç ayda bu kadar  büyüyen avokadom yapraklarını neden saldı?  Hayatımda yediğim ilk ve son avokadonun çekirdeğini atmadım, diktim, nerden bileyim hırsla dünyaya kök salacağını. Neden kırk yaşıma kadar  tatmamıştım diye sorgulamadan bir tane almıştım durup dururken, internetten araştırdım, nasıl yenir, nasıl pişirilir meyve mi, sebze mi? Bir hafta boyunca karar veremedim, nasıl yapmalı ne şekil sofraya koymalı? Sonunda sarımsaklı limonlu zeytin yağlı bir tarifte karar kıldım, bir haftadır her gün gözümün önündeki  yeşil bir elipsi tabağa yerleştirdim. Akşam olunca kaşığın ucuyla tadına bakanlar  , "ııyyy beyin ezmesi gibi olmuş" diye kaşıklarını geri çektiklerinde,  beyin yemeğe zorlanan çocuklar, beyni alınan hayvanlar için üzüldüm. Bir daha avokado almayacağım diye kendi kendime söz verdim ama   geride kocaman bir çekirdek bırakmıştı.

DÖRT- Dört tane Trabzon Hurmasını bir solukta yedim. Soğuk Çorum akşamında iş dönüşünde bir kasa Trabzon hurmasını kucaklamış gelmişti, evde bir tek bendim seveni.

BİR'i unutmadım, "bir"den korkuyorum, korkum geçince yazacağım.

















9 Ekim 2017 Pazartesi

Umut dolu bir yazı

Sınıf öğretmeni telefonundan tüm velilere mesaj atmıştı," çocuklarınızın yanında eğitim sistemi ile ilgili olumsuz  şey konuşmayın ki okula geldiklerinde umutsuz olmasınlar, çocuklarınız ile  umut dolu geleceklerden bahsedin, konuşun....."
Bir veli olarak dikkat ediyordum zaten, çocukların verimli topraklarına her gün beton döken  okullara giden oğluma  okuldan kalan zamanlarda " umut" aşılamaya çalışıyordum.
Örneğin geçen hafta ,
tercihlerin sunulduğu kutucuklardan "yazı kulübü" ne çarpı işaretini koyarken çok heyecanlıydı. Akşam  yemeğinde yazı kulübünün dolduğunu, başka bir tercih yapması gerektiğini söylerken heyecanı kalmamıştı . Sandalyemi yanına yanaştırıp  gerçekten  yazı sınıfına girmeyi çok istiyorsa yarın öğretmeni ile konuşmasını söylemiştim.  Satranç kulübüne girdiğini söylerken yüzünde ne heyecan ne üzüntü vardı, öğretmeni yazı sınıfının çok istek aldığını  on sekiz kişilik kontenjanın  dolduğunu, satrançta bir kişilik boş yer varken acele etmesini söylemiş.
On sekiz kişilik sınıf gelecek günlerde yirmiyi aşacaktı biliyorum, veliler öğretmene telefon açacak,  öğretmen velileri  bir kaç gün önce önüne gelen  çekingen sessiz öğrencisi gibi başından savamayacaktı.
Geçen sene aynısını ben de yapmıştım, kendimden biliyorum. Okul korosu seçmelerinde sesini dinletemeden  doldu denilmiş, ısrarcı olmamıştı,  programında hiç gezisi olmayan,  gezi kulübüne girmişti.  Oğlumu dinlesin diye, müzik öğretmenine ricaya gitmiştim. Koroya girmişti ama sesi zaten farklıymış ( dört kuşak öncesi Urfalı)  müzik öğretmeni; "onu keşfettiğime seviniyorum" demiş, müzik gecesinde solo şarkı söyletmişti.
Yazı kulübüne girmesi için yine okula gitmem gerekiyor diye düşündüm, geçen sene yaptığım gibi.

Gelecek ayın sonunda on ikisine girecek. Bu yaşına kadar karşısındakini kendinden daha çok düşünen biri olduğunu biliyorum. Markette , oyuncakçıda tuttuğunu bırakmayan, almak için tepinen ağlayan çocuklardan olmamasını, empatisine bağlıyordum ama gerektiğinde istediği şey için gözü kararmamalı mıydı? Yanlış yaptığım bir şey vardı, göremiyordum. Her üzüntüsünün, yanlışının içinde  kendimi arıyorum, kendimi bulup çıkaramıyorum.
Hafta sonunda hep evdeydik, oturma odasının eskimiş koltuklarını salondakiler ile değiştirmek istedik. Oturma odası küçüktü çabuk ısınıyordu, salon büyüktü ısınmıyordu. Artık kış gelmişti. Salonun koltuğunu oturma odasının kapısından geçiremedik. Türlü yollar denedik,  üçlü koltuk altında ezilme tehlikesi geçirdik, en sonunda " anne şöyle yaparsak kapıdan geçirebiliriz "dedi , öyle yaptık, kapıdan geçirdik. Kedinin parçaladığı yerleri sakladık, hava soğuktu, hırka giydik, sıcak süt içtik, kedimiz artık daha çok sokulmaya başladı hırkalı kucağımıza.
Yazı sınıfına kendi çabalarıyla girsin diye ,onunla " istediği şeyi elde etme" başlıklı konuşmalar tasarlıyordum aklımdan , şunu belirtmeli, şunu da eklemeli, bunu örnek göstermeli diye. Önce "inanmak" ile konuşmaya başlayacaktım. İnanmak ile ilgili örnekler, çalışmak ve sonunda başarmak ...Ne güzel bir sunum hazırladım. Rahatladım, görevimi yapıyordum. Hafta sonu sunumum için iyi bir vakitti. Onunla konuştuktan sonra yazı yazmak onun için vazgeçilmez olacaktı, yazı yazarken sesini bulacak,  bulduğu sesini herkese dinletebilecekti. Annesinin yardımı olmadan sesini tek başına dinletebilecekti, yazarak. Yazı ile bağımsızlaşacak, özgürleşecekti.

Küçük oturma odamızda koltuklarımızda oturup süt içerken güzelim sunumumu yapamadım. Güven verici, umut verici sunumlarıma  ihtiyacı yoktu. Oturduğumuz koltuk onun sayesinde kapıdan geçmişti,  " babanı bekleyelim " diye sızlanmalarımı dinlememiş, yılmamış, çalışmış, başarmıştı.
Sadece "yazı kulübüne yazarak başvurabilirsin,bir dilekçe ile, müdür yardımcınız çok iyi bir insan, ne kadar istekli olduğunu anlar" dedim, kucağında uyuyakalan kedisini rahatsız etmeden başını salladı.
Bu sabah yazdığı dilekçeye  baktım, sayın yetkiliden , yazı sınıfına girmeyi arzuladığını ama kendi gibi yazı sınıfına girememiş bir dolu arkadaşının hakkını yemekten korktuğunu, yedekler diye bir sayfa açılmasını ve o sayfaya adının yazılmasını talep etmiş.

Yazı sınıfına girememiş diğer çocuklar...Varlıklarından haberimin olmadığı diğer çocuklar , umut verici konuşmalarımın tek kahramanı tek oğlum, çünkü ben tek bir anneyim, bir tane oğlum var.

Sevgili  sınıf öğretmeni telefondaki mesajınıza " okey, tamam, olur" diye cevaplayan velilerden biri olamadım çünkü büyüklerin umut dolu konuşmaları çok bencil, çok yapmacık. 

Oysa çocukların toprağı , okulun -büyüklerin döktüğü betona rağmen öyle verimli, öyle bereketli ki bir mucize gibi...








5 Ekim 2017 Perşembe

Sokağımın çocukları nereye gitti?



Bu eski evler yıkılır, bu daracık sokakta iş makinaları, gürültü, ders çalışamam diyen eşime, burası İstanbul mu, niye yıkılsın eski evler demiştim.
Kiralık ev bulmak kolay mıydı, bilmediğin uzak bir şehir. Şehrin çok az olan kiralık evlerinden biri karşımıza çıktı,  eski evleri bol bir sokakta yeni yapılmış bir apartmana  taşındık. Çok çocuk vardı,  sitelere ayrılmamış, duvarlarla çevrilmemiş bu sokakta sabahtan akşama oynuyorlardı. Çocukların hemen hemen hepsi bu eski evlerde oturuyorlardı, sokağın gerçek sahibi asıl onlardı bizim yeni apartman bu sokağa çok yabancı, çok eğreti kalıyordu. Sokağın çocukları faklı. İstanbul gibi değil. Oğlum alışık değil sokakta oynamaya, evden beri izliyor dışarıda oynanan oyunları. Çocuklar zilimizi çalıyor, kapıyı açıyorum, hoş geldiniz diyorlar, oğlumu oyuna çağırıyorlar. Sokağa inen oğlum, oyunlara, arkadaşlığa, sokağa öyle yabancı ki, adı "İstanbullu" oluyor. İstanbulluya çocukluğunu hatırlatıp, çocukluğunu yaşatmaya başlıyorlar. Pekmezli, cevizli, tam buğdaylı kurabiyeler yapıyorum, Ayşe teyze diyor biri ekmek arası patates daha güzel oluyor. Ekmek arası patateslere ketçap-mayonez ister misiniz diye sokağa sesleniyorum, ketçap mayonez ne ki diye sorarak  yukarı bakıyorlar.
Babaların çoğunun el arabası var. Akşam hava kararırken sokakta görünmeye başlar babalar, çocukların hepsi el arabasına doğru koşar, hepsi el atar ,merdivenlerden basamaklardan kapılardan kuş gibi geçer pamuk şekerini, hırdavatını, sebze, meyvesini satmış boş el arabaları.
Babalar gelinceye kadardır oyunları.
Bahçelerde ayva elma kayısı kiraz ağaçları, ağaçların altında döşekli tahta yataklarında oturan yaşlılar çocukları çağırıyor, çocuklar ağaçlara çıkıyor, hep birlikte yiyorlar. Akşam yemeğinden sonra bahçede semaverler yanıyor, minderini bardağını alan semaverin başına geliyor. Çocuklar yine sokakta, akşamın ilerleyen saatlerinde sokak  yeniden canlanıyor.
Yeni apartmanımıza küçük bir kız taşındı geçen sene, babasının kocaman cipi , dar  küçük sokağımıza sığmıyor, kaldırıma çıkıyor. Annesi sokağa çıkmasına izin vermiyor, balkondan beri oynayan çocuklara bakıyor, oynayan çocuklara sık sık " benim babam sizin babanızı döver" diyor.  Sokaktaki çocuklar gülüyor, babalar niye dövüşecekti ki?"
Yaz tatili için gittiğimiz köyümüzden dönüşümüzde gözlerimize inanamadık, sokağımızdaki bütün eski evler boşaltılmıştı. Sokakta hiç çocuk kalmamıştı. Eski evler yıkılacak, yeni apartmanlar yapılacakmış.
Çocuklar nereye gitti, onlar bu sokağın gerçek sahipleri değil miydi?
Küçük kız haklıydı, babalar dövüşmüştü, el arabalı babalar, cipli babalara yenilmişlerdi.


4 Ekim 2017 Çarşamba

Nozambik

İsim şehir hayvan oynuyoruz. Bölümlere ayırdığımız oyun kağıdımıza yazar ve ülke başlıklarını ekliyorum , eğlendirirken öğreten , köftenin içine gizlice ıspanak koyan anneler gibi. İçimden harfleri sayıyorum, "dur" diyor, "N" diyorum. Nefes almadan hızlı hızlı yazmaya başlıyoruz, arkamızdan biri kovalıyor,  "bitti" diye bağırıyorum, soluk soluğa, bırak bırak kalemi, yerimden fırlayıp kalemini alıyorum, boş kalan bölümleri süre bittikten sonra doldurma  ihtimali sıfır, kurallara nefes alır gibi bağlı.  Nilüfer, Nevşehir...Nazım Hikmet, beraberliği ülke ismi bozabilir, ülke ismi birinciyi belirleyecek gibi.  Ülke bölümüne Nozambik yazmışım, Nozambik diyorum. Beraberlik bozuldu, Norveç yazacakmış ama süre bitmişti . Hırslı bir çocuk olmadı, birinci olmak için kendini kaybetmedi. Köftenin içine ıspanak koyan annelerden olamadım, köftenin içine ıspanak koyabilseydim gizli gizli, her şey daha farklı olabilirdi.  Oyunumuzun birincisi için ödüller kutusuna seçenekler  atıyoruz , benim seçeneklerim," birincinin terliği öpülecek, birincinin pijama paçası öpülürken en büyük sensin denilecek, tüm evrenin en akıllısı sensin diyerek önünde diz çökülecek" oyunda en çok güldüğümüz yer birincilik kürsüsünde hediye verme anı olduğu için çok özeniyoruz. Ödül kutusuna birinciliğim için uzanmış iken mutfak masasında makale yazarken kulak misafiri olan bay doğru yanımıza geliyor." Nozambik" mi yanlış mı duydum diyor. Yooo doğru duymuşsun Nozambik, bak ülke bölümüne ne yazmışım diyerek , kağıdımı uzatıyorum.  Kağıda bakarken, gülüyor, Nozambik diye bir ülke yok diyecek iken dışarı atıyoruz, bay doğruyu.
Nozambik vardı, kağıdımda ülkeler bölümünde adı yazılıydı.
Nozambik vardı, uzak bir kıtadaymış gibi adı vardı , belki o yüzden bilinmiyordu. Nozambik'i ilk oğluma anlatacağım, yerini, dilini, insanını, bitki örtüsünü...Nozambik'in varlığını   oğlum kabul edecek. Nozambik bilinmezlikten kurtulacak, iki kişi tarafından bağımsızlığı ilan edilecek.
Sen sevgili bay doğrumuz, bilmeni isteriz ki,
Nozambik' te çocukların iyiliğine adanmış büyükler yok. Kendi olmayan anneler yok.
Nozambik var nokta
Nozambik'li anneler   oyun oynarken anneliği bırakmak zorundalar. Nozambik'li anneler gizlice köfte içine ıspanak koyamaz. Nozambik'te anneliğin tarifi yok, göstere göstere hile yapabilir, açık açık yalan söyleyebilirler.
Nozambik'i oğlum için bir kaç dakikalığına yaratıverdim.
Nozambik'e inanmayan gelmesin, oyunumuzu bozmasın.
Annesi ile oyun oynamaya hep hevesli , oyun arkadaşı her oyunda olmadık bir şey uydurabilir, bir ülke yaratabilir,ülkesinin aslında yokmuşluğunu kabul etmez, uyduruktan yarattığı ülkenin varlığını korumak için gözü kararır. Yaşasın Nozambik diyerek birincilik kutusuna gidiyorum.


27 Eylül 2017 Çarşamba

Altın Günü

Bu sabaha  yarım soğan - yarım limonun unutulmuşluğunun hüznü ile başladım. (Hüzün avcısıyım, olmadık hüzünleri yakalar, hüzünlenirim.)
Buzdolabında yumurtalık bölümünde yan yana duruyorlardı, çıkardım, masamın üstüne koydum.
 Kapıya astığım çarşafları , ipe astığım  çamaşırları katlayıp, gömüyorum. Tüm dolapların kapılarını açıp- kapatıyorum, yerleştiriyor-çıkarıyorum. Makinalar kullanıyorum ama yok olmuyorlar, her gün yeniden çıkıyorlar. Çamaşır makinası, elektrik süpürgesi, bulaşık makinası ile her gün görüşüyorum ancak ölürsem ayrılacağım kan bağım olan arkadaşlarım gibiler.Bu makinaları kadınlar  icat etmiş olmalı diye düşündüm bu sabah. Baktım, içlerinden sadece biri kadındı, hizmetçilerinin elinden kurtarmak için pahalı tabaklarına kafa yormuştu. Fakir kadınları yoracak çok şey var diye geçiştirdim . Fakir kadınların "düşünceleri" delik deşik olmuş bir  kayık...Otuz yıl önceki okulumun kapısını açıp kendimi bulmalıyım, fen dersinde arkadaşının arkasına sinmiş ders dinleyen beni bulup parmak kaldırtmalıyım, "öğretmenim neden kadınlar erkekler kadar icat edemiyor? " İki sene evvel taşındığım Çorum'da üç komşu edinebilmiştim,   üçü de taşındı gitti, oysa beni altın günlerine götüreceklerdi. Ayda dört altın günümüz var demişlerdi, bu haftada bir toplanıyorlar demekti. Çorumlu kadınlar altın gününde ne yapıyor merakla bekliyordum.   Hayatında altın gününe hiç gidememiş yılların ev kadınıydım.
Albert Camus- "Düşüş"'ünü okuduğumu duyan bir erkek ," bu terazi bu sıkleti çekmez " demişti, kitabın bitmesine on sayfa kaldı, tartamadı benim terazi, aydınlanamadım.
Suç ve Ceza'yı bir daha okumalıyım diye karar verdim, kedime sarılırken.  Bugün her günkünden farklıydı tuvaletini yaparken gözetledim, kedim ishal olmuştu. Sarılırsam geçer diye içime doğuyor.
Bir altın gününe gidebilsem, her şey düzelecek çözülecek, huzura kavuşacak. Buzdolabında unutulmuş yarım limon, yarım soğanın hüznü, kadınların neden icat yapamadığı, Albert Camus'un Düşüş'ü , kedimin ishali, hepsi bir altın gününe kabul edilmemle, mutlu sonla bitecekti,




Hüseyin-Nedime

Bu yaz yine üç ay okul tatilimizi köyümüzde geçirdik. Çocukluğumdan beri her yaz gittiğim köyüme artık eşimi ve oğlumu da dahil ettim. Köy, eksilenleri ile yenileşerek hayatına devam ediyor. Irmağı, yaban kuşları, otlakları, sürüsü, eşekleri, tütünü ve insanı eksilen köyün , değişmeyeni, çoğalarak geleni benim. Köyde insan hayvan canlı  öyle eksilmeye başlamış ki, belki oğluma kalmayacak, bir köy hayatı.  Ninelerimizin dedelerimizin anlattığı gibi ben de kendi anılarımı oğluma ileride okumak ister diye anlatmak istedim.
HÜSEYİN
Bu yaz uzun zamandır görmediğimiz bir köylümüz,
D. Amca,  evimizin önünden geçerken, traktöründen indi,  babamı selamladı, bahçeye oturdular. D. Amca 'ya ayran çalkalamak için mutfağa geçtim. D. Amca uzaktan akrabamızdı,  çocukluğumuz onun torunları ile beraber geçti,  benden üç dört yaş küçük Hüseyin'in  dedesiydi. Mutfakta ayran çalkalarken  içinden Hüseyin geçen çocukluğuma gidiyorum. İseen derdi herkes Hüseyin'e , seneye okula başlama yaşına girecekti ama işi vardı,  çobanlık yapıyordu, köyün kocaman ineklerini gün doğmadan dağlara çıkarıyor, akşam gün batarken getiriyordu. Sopasını elinden hiç bırakmazdı, bu şekilde dolaşması küçük boyuna olgunluk katardı. Kırmızı saçları turuncu çilleri başında kirli kasketi masmavi gözleri ile onu o  yaz okuduğum Oliver Twist'e benzetiyordum. Sabahları yengemin hazırladığı sofranın sesi ile uyanırdım, bir çocuklara bir büyüklere olmak üzere yan yana iki sinili yer sofrası hazırlanırdı. Dedem, amcalarım ile büyük sofrada diz çöker, yengemler ve çocuklar diğer küçük sofrada bağdaş kurarlardı. Büyüklerin sofrasında diğerinden faklı olarak çay içilir, konuşma olmazdı, çocukların sofrasında  kahkaha şamata boldu.  Biz üç aylığına da olsa misafir sayılıyorduk, annem babam ve kardeşlerim ile büyükler sofrasında otururduk. Güneş doğmadan yapılan kahvaltıdan sonra herkes çocuklar da dahil işlerine giderlerdi. Çocuklar ile oynayabilmem için akşamı beklemem gerekiyordu. Her akşam sürünün çan sesleri duyulmaya başlayınca tüm çocuklar toplaşırdık, akşam olunca özgürlüklerine kavuşan bu çocuklar sanki bütün gün hiç yorulmamışlardı, deliler  gibi koşar, oynardık. Hüseyin'in sürüsü olurduk, çobandan kaçan kudurmuş ineklerdik, İsseen lan diye bağırırlardı, İsseen lan buradayız,  İsseen lan yakala... Hüseyin elinde sopası ile peşimizden koşardı, yakaladığı herkese elindeki sopa ile yalancıktan vururdu, beni  yakaladığında sopasını arkasına saklar, vuramazdı...Ben de onların akrabasıydım ama yazdan yaza geliyor,onlar gibi çalışmıyor, kitap okuyor, fır fır dönebilen kuşaklı etekler giyiyordum. O yaz kitap bitinceye kadar Oliver için çok ağlamış, Oliver'ın derdini biri ile paylaşmalı feraha kavuşmalıydım derken Hüseyin'e anlatabilirim diye karar vermiştim, kitabın kapağına Oliver diye Hüseyin'i çizmişler gibiydi, kendisine benzeyen bir çocuğun hikayesini dinlemek ilk önce onun hakkı olmalıydı. Akşam üstü çan seslerine koştum, sopası ile sürüsünün arkasındaydı, inekler tek tek yanımdan geçiyor, o yaklaşıyordu. "Hüseyin" diye seslendim. Durdu, çarpılmış gibi oldu. Yanına yaklaştım, mavi gözleri açılmıştı, "Hüseyin" dedim, tekrar. Yüzü birden bire kızardı, kafasını öne eğdi. Neden birden bire böyle değişiverdi ki, Oliver'i anlatacaktım,  yüzüme baksın , ne var desin diye "Hüseyin" diye seslendim, yine. Sopasının arkasına gizlenecek kadar küçüldü, omuzlarını titrete titrete  ağlamaya başladı. Ne yapacağımı bilemedim,  ineklerinin arasına dalıp, uzaklaştım.
Şimdi otuz yıl sonra dedesi için ayran çalkalarken farkına varıyorum ki,
İlk kez adını bu şekilde duymuş olmalıydı, hem de bir kızdan...Utanmıştı.
NEDİME
Ayranı köpük köpük çalkaladım bahçeye çıkarken D. Amca hararetle anlatıyordu "  ben bu vebal ile nasıl hesap veririm... Geçen Ramazan ayında   öğle abdestini alırken suyu burnuma çekerken, genzimden kaçıverdi, suyu yutuverdim,şimdi kefaretini nasıl ödeyeceğim, altmış gün oruç mu tutacağım, altmış fakir mi doyuracağım ,   bozulan orucumun sıkıntısı geceleri uykumu kaçırıyor..."  Hüseyin'in annesi D. Amca'nın tek kızıydı ,  görücü usulü evlendirilmişti , damat hastaymış ailesi herkesten saklamış oğlunun hastalığını . Hüseyin'inin babası şizofrendi, uzun yol şoförüydü,  dışarıdan bakan hiç kimse anlamıyordu ama annesi evliliği boyunca bir gece bile  uyuyamamıştı.  Adam haftalar, aylar sonra işten birden bire dönüyor, yokluğunda geçinebilmek için çobanlık yapan oğlundan   karısından şüpheleniyordu.  Kadın, kocasının evde olduğu zamanlarda her akşam   oğlu ile yatağa girer zaten sürü peşinde koşan oğlu hemen uyuduktan sonra, baltasını çıkarır odasının kapısını kilitlerdi. Kocası her akşam odasına dayanır, ben sizi öldürmezsem siz beni öldüreceksin diye, sabahlara kadar, sızıp kalana kadar,  kapının ardında Azrail olurdu. Nedime'nin derdini bir tek abileri ve babası biliyordu, Hüseyin'i alıp babasının evine kaçtığı günlerde bir kaç gün sonra kocası gelir  çocuğunu ve onu da alıp giderdi,  D. Amca sağır olmayı tercih eder, karı koca arasına girmek istemez, damadın hastalığını kimselere söylemezdi.
Soğuk ayranım D. Amcanın içinin yangısını alamamış, bozulan orucunun ateşini anlatmaya devam ediyordu.
Hüseyin'in annesini hatırlayamıyorum , adı neydi?
Adı Nedime'ydi, önce kocası hemen ardından kendi ecelleriyle ölmüşlerdi,  Hüseyin'i Hatay'daki amcası almıştı.
Odama geçtim, dışarıdan gelen sese D. Amca'nın   genzine kaçan suyun günahına, kapıyı kapattım.Nedime kapıları kapatıyor, kapıları kilitliyor, sürüsünün peşinde yorgun düşen oğlu hemencecik uyuyor, baltasını çıkarıyordu. Nedime'nin güvenebileceği bir tek baltası vardı, babası ve abileri  ölüm haberine  hazırlıklıydılar. Yıllar sonra kocası kanser olunca Allah'ın   sevgisini, korumasını  hissetmişti.
Günlerce  Nedime aklımda,hiç durmadan kapı kilitliyor. Günlerce Nedime'nin kilitlediği kapıları açıyorum, Nedime'nin baltasına sarılmış ellerini çözüyorum, öpüyorum.

Geçen hafta okullar açılınca evimize gelir gelmez Oliver Twist'ı aradım kitaplığımda. Kitabın kapağına bakıp ,  o yazdan sonra hem annesiz hem babasız kalıp köyünden sürüsünden çok uzaklara amcasının yanına giden , ağlatarak kaçıp bıraktığım arkadaşım Hüseyin'den özür diledim.



22 Eylül 2017 Cuma

Ceviz Hasadı


Üç gündür  yatak döşek yatıyorum ,elimi kolumu kaldıramıyorum,  sesim gitti konuşamıyorum. Sebebi ceviz.
Annemler bu sene erkenden köyden ayrıldılar, bahçe işleri bize kaldı. Eşim U. hayatında hiç köy görmemiş benimle evlenince köy tanıdı.. Çocukluğumdan beri her yaz köydeyim ama tam bir köylü olduğum söylenemez.  Geçen sene ceviz dökmek için çağrılan işçi dalında çok ceviz bırakmış çok dal kırmıştı köyde ondan başka biri olmadığı için mecburduk. Bu sene dört ağaç için istediği parayı duyunca U. cevizleri dökmeye talip oldu. Annemleri aradık, U. dökecek cevizleri dedik, parası da bize kalacak zaten okullar açılıyor masraf çok...Babam olmaz dedi, U. çok yorulur, bunalır,  olmazdı. ( Ayıp olur diye U. yapamaz diyemiyordu)  Oysa U. köy işlerine çok hevesli ,  hevesini hiç bir şey  kaçıramıyor, kış için alınan odunları sobaya göre küçülten babama bakıyor, tek hamlede odunu ortadan ikiye ayıran babamın elinden baltayı , "babacım siz yorulmayın gerisini ben hallederim diyerek" alıyor. Kibarca tutulup sallanan balta oduna denk gelmiyor, denk gelen narin darbelerde ise odun yer değiştiriyor, sabit durmuyor, odunun peşinde kovalamaca başlıyor, balta otuz kırk kere havalanıp duruyor ama odun ortadan ikiye ayrılacağına horon tepiyor. Çoluk çocuk eğlencesi kıt köyde altın bulmuş gibi sevinerek U.un  çevresine doluşuyor, emmi şöyle vuracan, abi şöyle tutacan , aboo odun nereye fırladı... Konsantrasyonu bozulmasın diye etrafındaki kalabalığı dağıtıyorum, odun ile baş başa bırakıyorum. Oysa daha önce defalarca göstermiştim, anlatmıştım,bak baltayı şöyle tut, odundan korkma yüzüne fırlamaz,  bana bak benim gibi salla, vur ... Dakikalar sonra terden sırılsıklam olmuş,  tüm güçlüklere rağmen başarmış olmanın zaferi, ışıldayan gözleriyle ikiye ayrılmış küçük odun parçası ile yanıma gelip, uzatıyor. Aferin diyorum, gizlice baltayı saklıyorum.
Ceviz dökmek neydi ki diye kendi kendimizi gaza getirdik, kaç ton  kiraz ,elma topladık, şeftali topladık, dut döktük, dört ağaç cevizden mi korkacağız istediği paraya bak, ağaca yazık kırılmadık dalı kalmamıştı,  bir kaç saatlik vaktimizi alırdı...
İki gün sonra okullar açılacaktı bir günde halleder eve gideriz diye plan yaptık. Önce ağaçları keşfe çıktık üç dönümlük bahçenin değişik köşesindeydiler, yol kenarındaki ağaç hariç hepsine alıcı gözle bakınca hafif ürktük, çok büyüktüler. Geçen sene ceviz nasıl dökülüyor diye dikkatlice izlemiştik, adam sopasıyla gelmişti, bizim ilk işimiz sopa bulmak olmalıydı. Bahçeyi dört dolandık uzun sopa aradık, kurumuş kiraz ağacının en uzun dalını uygun bulduk testerenin uçlarından birlikte tutarak,kestik. Dal uzundu ama çok da ağırdı, tek başıma dalı sabit tutamazken nasıl havalara kaldırıp cevize vuracağız diye karamsarlaştım ama U. hiç sorun etmiyor hemen işe koyuluyor, yakın alttaki cevizlere vuruyor, cevizler patır patır dökülüyor, çok seviniyoruz. Sen vur ben toplayayım diyorum, düşen cevizleri kovalara dolduruyorum. Biraz sonra U. duruyor, ellerine bakıyor, sopanın değdiği yerler soyulmuş yara olmuş. İşe yeni başlamışken...Evden krem yara bandı eldiven alıyoruz, ellerini korumaya alıp tekrar başlıyoruz. Ağacın alt dalları bitti  bir kova yarı olmadı bu ağaçtan her sene   beş kova çıkıyordu. Kafamız yukarlarda , ne yapmak lazımdı.  Ağaca çıkıyordu adam dedim. Çıkamam dedi U., düşebilirim. Ben ağaca çıkarım ama   sopalar çok ağır geliyor, dalın üstünde elimde sopa ile dengede duramam.
Kilerden merdiven bulduk, ağacın altına getirdik, U. merdivene çıktı. Sık sık telefon ile halimizi soran annem U. nun merdivene çıktığını duyunca telaşlandı, sakın merdivene çıkmasın, düşer Allah korusun bir yerini kırar diye bağırmaya başladı. Düşmesin diye merdiveni tutmaya başladım. Ağacın bütün çevresine merdiven koyarak dolandık durduk, soyulmuş elle merdiven üstünde ağır sopayı hareket ettirmek çok zor bir şey olsa gerekti, onca uğraşa rağmen cevizlere ulaşamıyorduk hepi topu iki kova çıkmıştı, üç kova ceviz dalda duruyordu. Sık sık dinlenmek zorunda kalıyorduk,  ter hortumdan fışkırır gibi her yerimizden fışkırıyordu. Sopanın denk geldiği cevizlerden çoğu mermi hızıyla vücudumuza çarpıyor, U.  nun alnına düşen cevizler alnında sigara söndürülmüş gibi morartılar bırakıyor.. Akşama doğru bir ağacı bile bitirememiştik, hava kararmadan planımızı revize ettik, yarın sabah gün doğarken işe başlayacaktık. Gün doğmadan kalktık, hava serin her yer çiğ damlaları ile ıslaktı, kazaklarımızı giyinip işe koyulduk, yol tarafındaki ceviz ağacının yanına gittiğimizde dalında tek bir ceviz kalmadığını gördük, çit kırılmış içeri girilip ağaçtaki tüm ceviz toplanmıştı,  hesaplarıma göre en az beş kova yeşil cevizi götürmüştü. Her sene bu dört ağaçtaki cevizleri üç kardeş ve annemler dört aile olarak bölüşüyoruz hepimize yeşilinden ayrılmış bir kova kurumuş ceviz düşüyor, okula giderken her sabah oğlumun peşine koymaya çalışıyorum  bitmesin diye pasta kurabiyeye hiç katmıyorum. Belki toplayan kişi de aynı bizim gibi kendi yemeyecek sadece oğluna yedirecek diye iç geçirdim, sadece çiti telleri kırıp bizi masrafa soktuğu için kızdım. Köylüler yapmazdı,   piknikçileri toplamıştır dedim, U. hayranlıkla cevizin boş dallarına bakarken; çok usta olduğu belli hiç bırakmamış, sessiz sedasız bütün ağacı götürmüş diye hırsızı taktir etti. Kalan iki ağacın etrafında  sırtımızda merdiven ile saatlerce döndük durduk, bir ara ceviz döken adamı arasak işi bitirse diye söyleyecek oldum, çok alındı.   Ulaşamadığımız cevizlerden başımızı çevirdik, görmezden geldik, artık bitsin dedik, öldük. Annem amcama telefon açmış cevizleri damat döküyor , bakıver bir yerlerini incitmesinler diye..Amcam ile yengem geldiğinde görevimizi yapmanın huzuru ile sopaları merdiveni bırakmış ,belimizi doğrultamadan sürünerek bahçeden çıkıyorduk.
- Ceviz dökmeye başladınız mı dedi amcam
-Daha yeni başlıyorlar herhalde dedi, yengem, dallar ceviz dolu.

-....




21 Eylül 2017 Perşembe

Evlerimizin önündeki çukur

Okulların açılmasına iki gün kalmışken  oğlum Y. nin formasını almak için okula gittik, kıyafetleri veren görevli okula yeni  müdür geldiğini söylediğinde içime "yeni umutlar" doğuverdi. Bu şehre yeni taşınmıştık, bu okulu tercih etmemin nedeni adının güven vermesiydi. İki yıl boyunca  müdürü, öğretmenleri ile okulun , taşındığımız şehrin başka bir okulundan  hiç bir farkı olmadığını tecrübe ettim, hepsi aynıydı. Sabah sekizden akşam beşe kadar derslerin hepsi test odaklı çalıştırılıyordu, sık sık teog deneme sınavları yapılıyordu, akşam beşten sonra eve gelen çocuklara test çözmeleri için ev ödevleri veriliyordu,  ne yaptığını bilmeden ezbere, dört şıkka odaklandırılmış oğlum için kendi kendime dertlenip söylenmekten başka elimden geleni yapmaya çalıştım. Diğer veliler ne düşünüyordu veliler toplantısında aşağı yukarı anlamıştım. Velilerin içinde ev hanımı olan bir kaç kişiden biriydim,  on sekiz kişilik okulun diğer tüm anneleri doktor, avukat, akademisyen, öğretmendi. Veliler toplantısında daha çok ödev verilsin, sekiz saat zorunlu derslerden sonra ek ders istiyorlardı, teog için ek ders konulsun, bol bol test çözdürülsün diye öğretmenlere baskı yapıyorlardı, diğer okullar ile karşılaştırma yapıyorlar, o okul şu kadar birinci çıkardı bizim okulumuz niye bu kadar da kaldı ,diye tartışırlarken (   teog sınavına iki yıl sonra girilecek iken)  hangisine derdimi açacaktım.  Sınıf öğretmeni ve müdür yardımcıları ile konuştum, iyi insanlardı, hiç yoktan  beni kabul ettiler dinlediler ama istediğim şey imkansızdı, sistem böyleydi, ellerinden bir şey gelmezdi. Sonra yazı yazdım, okul yetkililerine çünkü okulun vizyonu misyonu  istedikleri şey benim oğlum için istediğim şeydi, üstelik benim oğlum onların okulundaydı, iki yıl boyunca gördüm ki kötü dedikleri sistemi değiştirmek için ellerini taşın altına sokmak istemiyorlar, her gün sabahtan akşama alıkoydukları çocuklar için yapacakları tek şey kanlarının son damlasına kadar yarıştırmak, ayrıştırmak  birincileri çıkartmak sonra bu birincileri büyük afişlere asıp şehrin her yanına asmak. Birinciler ile dolu afişlere bakamıyordum, ben bu afişlerde tüm çocukluğunu  test kitapları, sınavlar, ek dersler ile arkadaşlarıyla yarıştırılmış , tüm arkadaşlarını geri bırakabilmiş hepsinin üstüne geçebilmiş, ailesinin öğretmenlerinin okulunun istediğini verebilmiş sistemin küçük savaşçılarını görüyordum. Sadece ben böyle görüyordum, o zaman okuldan ne kadar uzaklaştırabilirsem çocuğum için iyi olacaktı, sekiz saatli zorunlu ders uygulamasının yumuşatılmasını beşinci dersten sonra oğlumu alabilir miyim diye sorduğumda teog'a yaklaştıkça dokuz hatta on dersin zorunlu tutulacağını öğrendim, okulun bir konferansında halkla ilişkiler başkanına  Fillandiya okullarındaki üç saatlik dersi ve başarılarının nedenini sorduğumda Fillandiya çocukları başarılı ama mutsuzlar dedi,  halkın çoğu intihara meyilli diye soruma cevap vermişti. Çocuk çocuktu  işte, büyükler onları kendi denizlerine sokup üzerine çıkıp boğmaya çalışsa da onlar lastik top gibi fırlayabiliyorlardı, boğulmuyorlardı , bu muydu büyükleri deli eden,  doğruyu görmelerine engel olan, çocukların çocukluklarını çalmak için bütün günlerini okul ile hapsetmeleri, nedendi?
Acaba bu yeni müdüre bir veli olarak okuldan isteklerimi tekrar baştan en baştan vaktini fazla almadan hemen ayak üstü ; Bir derste ,testlerden , sınavdan, yarıştan, müfredat bombardımanından , bilgi çöplüğünden, otoriteden, hiyerarşiden, kurallardan, yüksek duvarlardan, zillerden bir an olsun uzaklaşarak neden okuldasınız diye çocuklara sorsanız, aldığınız cevaplarda sorumluluk hissedip sistemi değiştiremezseniz bile yumuşatmayı düşünür müsünüz?. İnsanlığa doğaya canlılara sevgiyi, saygıyı, hissetmeyi bir ders olarak her gün işler misiniz, birey olmanın sorumluluğu , cezadan ödülden uzak içten gelen bir ders.  Her cuma okul çıkışı yaptığınız ödül törenlerinden kaçmak isteyen oğluma nedenini sorduğumda hep aynı kişileri alkışlamamız gerekiyor oysa o çocukların içinde arkadaşlarına vuran öğretmenlerine saygısız  olanlar var demişti.
Velilerin çoğunluğu , çocuklarının saygısız, bencil, şımarıklığını özgüven diye kabul etmiş iken  her çocuğun kapısı doğruya açıktır , sevgiyi her çocuk hisseder. Gerçekten okul ne için var ı sorabilirseniz sisteme bu kadar bağlı kalıp sistemin komutanlığına soyunup savaşçı çocukları seçmek için yarışmalar düzenlemezdiniz. Markette okul kıyafetli iki küçük kız görmüştüm , okul bitmiş eve giderken avuçlarında sıkı sıkı tuttukları para ile ne alacaklarını seçiyorlardı. Biri dedi ki " bugün ayşe neden gelmedi ki", diğeri " gelmesin, hiç gelmesin hatta ayşe ölsün" dedi, "hep birinci hep öğretmenin en sevdiği", kol kola girip uzaklaşırken arkalarından bakıp sınıf arkadaşının ölmesini isteyen bu küçük kızda, sistem diye savunduğunuz şeyde kendinizi sorumlu hisseder misiniz?
Ahhh nerden başlayayım nerde sonlandırayım bilemiyorum özür dilerim sayın yeni müdür, aslında ben yedi yıldır okul ile ilgili akla mantığa uymayan uygulamalarınızı yazıyordum, çözüm arıyordum belki fark edersiniz belki el ele verip doğruya doğru değiştirebiliriz diye yazıyordum, yüzlerce yazım vardı ama geçenlerde hepsini ölmüş bir sokak köpeğinin mezarına koydum şimdi hiç biri yok ,  üzülmüyorum çünkü tüm yazılarım huzurlu bir yerde...Bu son cümleden sonra artık bana başka türlü bakacak olan müdüre
bunların hangisini önden söyleyeyim diye düşünürken yeni müdür gülerek yanımıza geldi, kendini tanıttı, bir solukta Y. 'a döndü ve" Y. bu sene çok çalışma var, ek dersler var, tatil bitti, seneye teog var" dedi.
 Okulu, müdürü, sistemi suçlamıyorum, suçlu benim.
Okul, müdür, sistem hepsi benim yüzümden böyle.
Köyümüzden çıkıp ilçeye doğru giderken iki yol var, birinci yol uzun ama düzgün bu yüzden  güvenli diye hep o yolu kullanıyorum diğer yol ilçeye gitmek için kestirme kısa  ama yolda çok çukur var, yol dar ve yayalar için kaldırım yok. Araba ile giderken çukurlardan kaçayım derken  yolda yürüyen yayalara  oynayan çocuklara çarpma ihtimali var, yıllardır bu yol böyle, hep aynı onlarca çukur. Bu yolu hiç kullanmasam da orada yaşayan yolun kenarında evleri olan, çocukları yolda oynayan birine sormak istedim, bu çukurlardan kurtulmak istemiyorlar mı?
Bu çukur ilk önce benim çukurum, ne okulun ne müdürün ne öğretmenin ne de sistemin...
 Çünkü bu çukur yüzünden benim çocuğum zarar görüyor, görecek
Oturduğum yerden söylenmek şikayet etmek hiç bir işe yaramayacak  elime kürek alıp kapımın önündeki çukurları doldurmalıyım.
Bir ev hanımı cahilliğimle ama okula giden bir çocuğu olan anne sorumluluğuyla nasıl doldurabilirim bu çukuru?
Teog bitse başka isimli bir çukur  çıkacak oğlumun yolu üzerine, o daha çok küçük onun yerine ben doldururum önüne çıkan tüm çukurları ama benim isteğim yoluna çıkan çukurları kendi doldurabilmesi için küreği  oğlumun eline verecek sistemin gelmesi, tek başına bir birey gibi yolu üstüne çıkan çukurları doldurmasına izin veren bir sistemin gelmesi...Yarıştırılmadan, cezadan, ödülden uzak sevgi, saygı, hissetme ile ne yaptığının ne istediğinin nereye gittiğinin farkına vardıran bir sistemi  bir okulu , anne olarak talep ediyorum, bu uğurda önüme çıkan çukurlardan ilk önce kendimi sorumlu tutuyorum elimden geleni yapmam gerektiğini biliyorum.