17 Kasım 2017 Cuma

Bozkırın Kışı

Evime güneş sadece ikindi vakti mutfak penceresinden uğruyor. İkindi vaktini bekliyorum, çayımı kahvemi içerek, sıcacık, umutlu yazılar yazmak için.. Penceremin önünde ikindi güneşi ile bardağımdakini yudumlarken sokağıma bakarım. Tek tük ağaçlarında kırmızı turuncu sarılar, iki üç katlı evleri ile daracık sessiz bir sokak.  Toroslarının arkasında sebze meyve satanlar , eskiciler, kalaycılar, overlokçular sokağın sessizliğini bozar.
"Gastamonu sarımsaa geldi", "Eskiyleri alak", "Kalayycıaaa" diye samimi içten seslerin yanı sıra "Hanımların dikkatine ...diye başlayan sizli bizli aynı metinli teypten yapmacıklı sesler sokağımdan geçer.  Reno 11 ler ile Toroslar en çok görünen arabalardır, renk renk, her rengi samimi, sıcacık...
                                       
Yazı için uygun kıvama gelmiştim.
İkindi güneşi ile penceremde güneşlenip sokağımdaki sıcak renklere, seslere dalmış   kahvemi yudumlarken , ellerinde kocaman bıçaklarıyla iki kadın arkalarında  bir çocuk penceremde beliriverdi. Uzaktan gelişlerini görmüştüm. Kadınlardan biri yaşlı biri gençti. Ellerindeki bıçaklar çok büyüktü, kurban kesmeye gelmişler gibi. Eski evler tek tek boşaltılıyordu, taşınanlardan biri  çekyatını sokak kenarına bırakıp gitmişti. Şimdi  kadınlar bu çekyatın başındalar. Etrafında bir tur döndüler. Genç kadın dizleri üzerine çöktü, elindeki bıçağı çekyata sapladı.  Yaşlı kadın bıçağı ile    dönmeye devam ediyordu, nerden başlayacağında karasızdı. Çocuk dört beş yaşlarında bir oğlandı, kadınlardan biri annesi diğeri  de büyükannesi olmalıydı,  oyun uydurmuş hoplayıp zıplıyordu. Kadınlar,  kurban derisi yüzer gibi çekyatı kumaşından, süngerinden ayırdılar. 
Çekyatın iskeletine ulaşınca genç kadın koparabildiği kadar tahta kopardı, kopardıklarını kucaklayıp arkasında zıplayan oğlu ile uzaklaştı. Yaşlı kadın çekyatı terk edemiyor,  bir sağına bir soluna geçerek kurbanını tartıyordu. Çekyatın başında durup uzun uzun bakındıktan sonra bıçağını eteğinin beline soktu, iskeleti tuttu kaldırdı, sırtına vurdu. Çekyatın bir ucu  sokağa sürtüyordu. Can verirken son bir böğürme gibi, son bir ayak direr gibi ses çıkmaya başladı. Çekyat iskeleti yaşlı kadının sırtında sokağı inlete inlete uzaklaşırken bardağımdaki kahve soğudu, renkler , sesler soğudu. 
Bozkıra kış geliyordu. Bozkırın kışı nasıl olur, bilen var mıydı?
Bozkırın kışını en iyi bu kadınlar bilirdi.  Ben de bozkırda yaşarım ama bu kadınların tecrübesi karşısında çok cahil kalırım.  Şu peşleri sıra zıplayan küçük oğlan çocuğu gibi kalırdım, kış bana oyun gibi gelir.  



Küçük not:  Arkadaşım bir mektup atmış oralara kış geldi mi diye soruyordu, mektubunun sonunda da Turgut Uyar'ın " Acıyor" şiirini yollamıştı; "keşke sana bu kadar acılı şiirler göndermesem. insan arkadaşına böyle kederli şeyler göndermez " diyordu. Arkadaşıma sıcacık bir cevap yazabilmek için ikindi güneşini beklemiş, penceremin önüne geçmiştim. Bu kadınlar gelmeseydi, bozkırın kışını bildiğim gibi yazacaktım, sıcacık bir mektup olacaktı.  Bu kadınların kışı , davetsiz misafir gibi giriverdi, mektubuma.
İnleten, bıçak gibi keskin bir acıydı, kış.
Özür diledim arkadaşımdan , insan arkadaşına böyle  kışlar göndermemeliydi.






9 yorum:

  1. Ayşe,öyle güzel yazıyorsun ki,yorum yazmak güçleşiyor.

    YanıtlaSil
  2. Torosların rengi ne güzel oyuncak araba gibi diyecekken, animasyondan, korku filmine dönüştü birden yazı.
    O insanları bu hale getiren geçim derdine mi yanacaksın, ülkeyi bu hale getirenlere mi, bütün bunlara şahit olan o çocuğa mı? Liste uzar gider.

    YanıtlaSil
  3. Kesinlikle öyle. Bozkırın kışını , geçim derdini en iyi o kadınlar bilir. Çok güzel yazmışsın Ayşe. Fotoğraf da belgesi olmuş anlattıklarının. Hele son cümlen..

    YanıtlaSil
  4. Pazar günleri ses yapılmaması taraftarı olanlardanım.Çünkü özellikle çalışanlar için pazar günü dinlenmek demek benim için ve etraftan da bu konuda hassasiyet bekliyorum.
    Bu mevsimlerde sokağımızda pazar günleri tak-tak sesleri olur.Evde kendi kendime söylenir,kim bu münasebetsiz derdim.Ta ki balkona çıkıp sesin nereden geldiğini görene kadar.3 bina yanımızda kapının önünde eski dolaplar gördüm ve orada oturan bey ona da dinlenme günü olmasına rağmen dolapları parçalıyor,kırıyor,hepsini sobaya sığacak kadar küçültüp kenara istifliyordu.
    Kendime kızdıyordum artık.Ben sıcacık doğalgazlı evimde otururken,ses yaptığı için bilip bilmeden sinirlendiğim adam,aslında o günü belki dinlenerek,belki eşiyle çocuklarıyla gezerek geçirecekken,evini ısıtabilmek için çalışıyordu.
    İşte o an daha iyi anladım onun kışıyla benimki çok farklıymış ve onun kışını ben hiç bilememişim maalesef...

    YanıtlaSil
  5. Turuncu Renault dan babamın vardı.Gözüm ona takılı kaldı.

    YanıtlaSil
  6. Öykünün ana fikrini es geçip arabaların turuncu yeşil ve kırmızısına asılıp kaldım. Dünyamızda sadece siyah ve beyaz olduğunu düşündüm bir an. Işık ve karanlık... Birbirine zıt olanların biri olmasa diğeri de olmazdı. Kötü olmasa, iyi de olmazdı. Peki eşitlik nedir?
    Yine beni bir düşünceden diğerine sürükledin Ayşe.

    YanıtlaSil
  7. Kış mevsimini hep çok sevmişimdir. Dışarısı buz gibi soğukken derin nefes almak, evime kendimi atıp sımsıcak battaniyenin altına gömülmek, balkonu da buzdolabı olarak kullanmak, kar yağışını izlemek. Ama farkındalığım arttıkça her mutlu oluşumda suçluluk hissediyorum, boğazıma bir şey düğümleniveriyor. Ah ah, keşke herkes sıcacık evlerinin penceresinden izleyebilseydi kışı...

    YanıtlaSil
  8. Zor hayatlar, herkesin güzü kışı kendi içinde, kendi hayatında.

    YanıtlaSil
  9. siz de benim ikindi güneşimsiniz. öyle işlerle boğuşurken gün boyu, bir kahve ya da çay alınca sessiz sakin kalmak isteyince güzel bir piyano eseri açıyorum ve bloğunuzu açıp okuyorum. sonra hayat var be diyorum, insanlar yaşıyor. klavye aracılığıyla konuşmak şuan "hayat var be!" ünlemimle çelişse de diyorum ki kendime ya bu blog da olmasaydı? bir ses vereyim dedim, iyi ki varsın..

    YanıtlaSil