13 Ocak 2017 Cuma

Kayınvalidem



Karnım ağrıyor dediği ilk gün önemsemedim. Okula gitmek istemiyor , ondandır dedim. Okul dönüşü yine karnım ağrıyor dediğinde , üşüttü herhalde dedim. Ayaklarına yün çorap, sırtına yelek giydirdim, ıhlamur yaptım içine bal kattım. Ağrıyan yerine baktım, idrar yollarını üşütmüş olmalı diye kendi kendime teşhis koydum. Annelik tecrübüme güvendim, ara sıra elini karnına götürmesini çok önemsemedim yine de  sabah doktora götürmeli diye iç geçirdim. Elimi, ağrıyan yerine koyarak masalını okudum, uyuttum. Sabah karın ağrısı geçmemişti, doktora gitmemek için ağladı, iğneden çok korkuyordu, elini tuttum yürüyerek hastaneye gittik. Çok sıra vardı, bekleme yerinde kusmaya başladı. Sıra bize geldiğinde elimde kusmuk  poşeti ile doktor odasına girdim,  yarım dakikalık muayene sonunda ameliyata alalım, yatış işlemlerini başlatsınlar diye bize mı dedi , başka bir hastaya mı ikilemde kaldım. Boş boş bakmayın hemen yatış için işlemlere başlayın, olgunlaşmış apandist...
Yatış işlemlerini yaptım, Yunus'u beş yataklı bir odaya yatırdılar, bir saat sonra ameliyata gireceksiniz dediler. Ameliyatta iğne vuracaklar mı diye sessiz sessiz ağlamaya başladı, içeride ki diğer hastaları rahatsız etmemeye çalışarak. Bir saat sonra sedye geldi, ağlaması durdu. Olacakları değiştiremeyeceğini anlamış gibi elimi sıkı sıkı tutarak, ameliyathane önüne geldik. Daha önce duymadığım olgun bir ses tonu ile, anne, korkulacak bir şey yok değil mi dedi. Yok dedim, Seni burada bekliyorum dedim, öperek elini bıraktım. Kapı açıldı, Yunus'u içeri aldı, kapandı. Ameliyathane önü mahşer yeri gibi kalabalık, kargaşalıydı. Kendi başıma kaldığımda ne yapacağımı şaşırdım, hastane çok eski, çok kalabalıktı, Elimde kusmuk torbası ile ameliyathane kapısında söz verdiğim gibi bekliyordum. Bir kadın baş ucumda söyleniyordu, "çocuğu apandist etmiş, zavallı torunum, ne yapsın yavrucak, anası olacağın suçu, çocuğu apandist etmiş....Kime söyleniyordu bu kadın? Söylenen kadının yanında   genç bir kadın daha vardı, çocuk atkısı ile şapkasına sarılmış, başı önünde eğik, büyüğünü dinliyor.  Bu gelin ile kayınvalideyi dört gün boyunca çok sık görecektim, aynı odayı paylaştığımızdan dolayı. Kayınvalide her an varlığını  hissettirme çabasında, gelinin varlığına dayanamıyor , gelin her şeyi yanlış yapıyor, gelinin her yanlışını herkese açık açık haykırıyor,  Ziyaretçi saatlerinde kayınvalidenin tüm sülalesi akın akın odayı dolduruyor, hiç sıkılmadan, üşenmeden her gelene " bir kaç gün yalnız bıraktım, çocuğu apandist etmiş" diyor. Gelin suçunu biliyor, çocuğa yaklaşmaya çekiniyor, çocuğun canı acıdıkça anne demiyor, babaanne diye ağlıyor. Akşam olunca kayın valide evine gidiyor, genç anne uykuya dalan çocuğunun saçını okşuyor, serumlu ellerini kokluyor, öpüyor, bütün gece gözünü kırpmadan çocuğunu  hasretle izliyor. Bizim hiç ziyaretçimiz yok, karda kışta hiç kimse yollara düşmesin dedik, ameliyat iyi geçmiş bir kaç güne çıkacaktık. Akşam olup herkes evine çekilince, hasta çocukları başında uykusuz anneler kalınca, kendi kendime kızmaya başladım. Neden hemen farkına varamadım, ya geç olsaydı, bu eski, kalabalık, bütün katın sadece bir tek tuvaleti beklediği bu hastanede ya mikrop kaparsa, ben ne biçim anneydim... Kendi kendime kalıp kendi kendimi sorgulayıp, çaresiz kaldığım böyle zamanlarımda en çok ihtiyaç duyduğum kişi "kayınvalidemdir". Ne yaparsam yapayım hep yanımda, hep olumlu, hep destek verici kayınvalidem...Çocuğun için en doğrusunu sadece sen bilirsin, en iyisini sadece sen yaparsın diye milyon kez söylemekten bıkmayan kayın validem...Her yaptığımı beğenen, yanlışlarımda bile doğru arayan kayınvalidem...Onun yanında sadece mutlu olduğum, başka bir duyguya girmeme izin vermeyen kayınvalidem...Dans etmeyi çok seven , dünyanın bütün müzikleri ile ritim oluşturmayı, müziğe hareketini katmayı, dünyada böyle var olmayı isteyen kayınvalidem...Onun yanında hiç kimse üzülemez, izin vermez...Hep gülen yüzü ile elinden tutar, bir müzik açar, yapabilirsin der, kendi ritmini bulman için gaz verir, ileri geri adımlarına olağanüstü bir şey yapmışmısın gibi bakar, harikasın, mükemmelsin der, elini bırakır, seninle birlikte dans etmeye başlar, Dünyanın bütün ritimlerini, danslarını bilir, kendi kendine araştırmış, öğrenmiştir...
Herkesi sever, her şeye rağmen sever, herkese güler, müzik duyduğu her yerde dans eder...Altmış yaşından sonra dans eğitmeni olan kayınvalidem...Çorum'da hastane odasında ona olan ihtiyacımı hissetti, kar-kış demeden geldi. Odaya girdiği anda her şey değişti, Yorgun gözlerimden öptü, her şeyi farklı görmeye başladım, ne güzel bir şehir, ne güzel bir hastane, ne güzel insanlar diye söze başladı, Hastanesi ile tüm  Çorum birdenbire güzelleşti, iyi ki apandist olmuş kurtulmuştu Yunus, tam zamanında müdahale etmişim, çok duyarlı çok hassas bir anneymişim....Çok güzel, çok becerikli herkesin imrendiği  bir anneydim, süperdim, uçacaktım hastane penceresinden...
Hastaneden çıkıp eve geldiğimizin akşamında mısır patlattım, harika olmuş dedi kayınvalidem, harika mısır patlatan bir anneydim...
... videoda kayınvalidem öğrencilerine ders veriyor, bir öğrencisi habersiz çekmiş...


23 Aralık 2016 Cuma

Çocukluğumun dizileri

Yunus'a çocukluğumun dizilerini tanıtıyorum. Ben senin yaşında iken bunları izliyordum diyerek...
Süper Baba'yı izlemeye başladık, bir oturuşta, iki üç bölüm izliyoruz( o zamanlar diziler 45 dakikaymış). 20. bölüme gelmişken Yunus'a nasıl bulduğunu sordum. Diziyi sahici bulmuş, bütün karakterleri anlayabilmiş, kafası hiç karışmamış,  yorulmadan, gerilmeden, sıkılmadan, severek izlenebiliyormuş...En çok Alim'i sevmiş.
Yıllar sonra oğlum ile izlerken ne çok şey değişmiş diye şaşırıyor, gülüyorum...
Henüz ilk yirmi bölümünü izledik, bu bölümlerde büyükler hiç durmadan gece gündüz sigara içiyor, Cevdet doktor odasında sigara içiyor, uyuyan çocukların odasında koltuğa oturup paket paket sigara içiyor, otobüste, dolmuşta herkesin elinde sigara, misafire sigara ikramı, baba çocukları akşam evde bırakıp meyhaneye gidiyor, ( sigara ve içki sponsorluğu almış olmalılar ki çocuk hariç herkesin bir elinde sigara bir elinde rakı) Yunus şaşırdı, ben güldüm. Alim'in( yaşı 10 olsa gerek) gecenin bir vakti amcası için rakı almaya gitmesi,  kemer takmadan arabanın önünde oturması, babasının Alim'in , ensesinden tokadı, kulağından elini hiç eksik etmemesi ... Yüksek bel kot pantolonlar, kısa kol çizgili erkek gömlekleri, nubuk paltolar, Türk motifli yelekler, kabartılmış kaküller...

Akşam yemeğinden sonra masadan kalkmadan, çayımızı , çekirdeğimizi koyup, bana bir masal anlat babalı müziği ile Süper Baba'yı izlemek oğluma şimdi ne hissettiriyor, ileride ne hissettirecek kendimden biliyorum...
Fiko'yu çok sevdiğimi, çok özlediğimi fark ettim... Şimdilerde bu gülümsemeyi görebildiğiniz bir oyuncu var mı?
En son izlediğimiz bölümde, Nihat arkadaşı Fiko'ya şöyle diyordu; oğlum bir kendine bak, bir de kardeşim İpek'e sen kendini yakıştırıyor musun, işsiz güçsüz adamsın.....Fikret sessizce arkadaşının yanından ayrılır, kahvehaneye gider masaya kafasını koyup kolları ile sarar...sonra kalkar hiç bir şey olmamış gibi, kinlenmeden, kırılmadan...Hayatı, Fiko'da sevmiştik, zorlamadan, kırılmadan, gerektiğinde uzaktan, olursa yakından, entrikasız, gelişine...

( Çocukluğumun dizisi demişim ama bu dizinin son bölümlerini üniversite yurdundan izlediğimi hatırladım)



22 Aralık 2016 Perşembe

Öğretmenler Günü Hediyesi

  Yunus'un öğretmeni için hazırladığım bir şeyi  öğretmenler gününde verememişim.
El yazım ile yazılmış bir mektup, Yunus ile beraber yaptığımız bir kart ve bir kitap, temizlik yaparken elime geçti...
Hediyeyi neden veremediğimi hatırladım.
Özel okula giden çocuğunun öğretmeni için hediye arayışındaki bir veli, fikrini açıklıyor;" kızlar , ben dikkat ettim öğretmenimizin markalı hiç çantası yok, markalı bir çanta alalım, herkes 100 lira verirse..." Paralar toplandı, öğretmenler günü geldi, marka çantayı teşekkür ederek aldı, öğretmenimiz. Mektubumu ve kitabı, markasız, eskimiş çantamdan dışarı çıkarmadım. Biz bu özel okulda burslu okuyorduk, velilere çok uzak bir yaşantımız vardı , öğretmeni kendimize yakın hissetme yanlışlığında bulunmuştum, ben olsaydım markalı bir çantayı kabul etmezdim, edemezdim... Yine de öğretmeni haklı buldum, özel okulda öğretmen olmak çok zor olsa gerekti, çantasına kadar inceleyen velilerin gönüllerini hoş edebilmek için...

Temizliğe ara verip mektubu okuyorum;
Sevgili öğretmenim,


 O gün çok yağmur yağıyordu, hava kapanmış ve birden bire soğumuştu. Doğuma gidiyordum. Etrafımdakiler  yağmurun şiddetinden korkuyorlardı,  trafik tıkanırsa...Ben de çok korkuyordum ama ne yağmurdan ne de trafikten ne de soluğumu kesecek kadar acı veren sancıdan. Dişlerimi sıkıyor, korkumu bağırmak istemiyordum...
 Oysa bir gün  öncesine kadar hayat her şeyi ile güzel görünüyordu bana. Dünya öyle güzeldi ki , her gün yeni umutlar yeni hayaller ile süslenmeliydi...Ben öyle muhteşemdim ki , bu güzel dünyaya bir çocuk getiriyordum. Hava pırıl pırıl güneşli, karnımda nefes alan ile ben, çok mutluyum. Saçlarım gürleşti, , yanaklarım kızardı, hiç midem bulanmadı,  kahkahalarım çoğaldı...Kitaplar okudum, müzikler dinledim, bol bol yürüdüm, canımın her istediğini yedim, içtim...İçimde kıpırtı hissettikçe ellerimi karnıma koydum, mutlu bir annenin söyleyeceği her şeyi söyledim...Kitaplarım içinde Macbeth'i en sona bırakmışım, günlerim sayılı...O sabah Macbeth ;" acımak yeni doğmuş bir çocuk olur, çırılçıplak", dedi. Bir sancı hissettim. İlk kez acı vermişti karnımdaki. Kitabıma döndüm...Leydi Macbeth bağırıyordu;"
Gelin , alın benden kadınlığımı;
Katılaştırın , taşlaştırın beni tepeden tırnağa.
Öyle koyulaştırın ki kanımı ,
Merhamet işlemez olsun içine!
Kral karısı olmak için mi dedim, bu kadar önemli mi, daha fazlasını istemek nasıl bir şey diye düşünürken, yine bir sancı...
 Penceremdeki hava karardı.
Hastane yolunda arabadayım. Trafiğin sıkıştığı yerleri mesken yapmış sokak çocukları, küçük ellerini açarak arabaya doğru koşuyorlar. Arabanın içinden beri dışarıyı izliyorum. Yağmur şiddetlenmiş, hava iyice kararmıştı. Daha fazlasını isteyenlerin kararttığı dünyaydı, gerçek dünya... Daha öncede biliyordum ama ilk kez bu kadar derinden hissedebiliyordum. Sancım geldikçe panik oluyor, dünya gözüme daha korkunç görünmeye başlıyordu...Hastanede doğurmayacağım diye bağırmaya başladığımda, tecrübeli hemşireler, gülerek " daha önce düşünecektin diyerek doğum korkusundan  sandılar...Dünyadan birden bire korkar olduğumu,  canımdan bir parçayı onun kollarına atacak kadar nasıl aptal olduğumu haykırırken doktorum durumun ciddiyetini anlamış, beni bir saat boyunca derin uykuya daldırtıp, doğumu yaptırtmıştı. Kendime geldiğimde sol omzumda kömür karası gözleri ile bana bakan bir bebek gördüm. Aklıma geleni hemen söyleyiveren, içinde hiç bir şeyi tutamayan ben, ilk kez içimden özür diledim...Aylar öncesinden bebek bavulu hazırlamıştım,
 hastaneden çıkarken bir bavulum daha olsaydı diye acıyla iç geçirdim  kapağını açıp dünyanın tüm kötülüklerini içine sokup , çocuğumu güvenli, güzel dünyaya çıkarsaydım. Doktorum bunu lohusalık depresyonuna bağladı. Hissettiğim duygular normal değildi, normal olana doğru yöneldim, her ne olursa olsun dünya güzeldi.
Her gün dünyayı ağzıma attım, parçaladım,  onun ağzına göre küçülttüm, yutabilmesi için yumuşattım...
Oğlum ile geçirdiğim günlerde penceremde hep güneş vardı.  Okullu olana kadar onun ile vakit geçirdiğim tüm günlerimizin en büyük bölümünü keşfedebilme ile hissedebilme alıyordu...Altı yaşına kadar okula hiç gitmemiş, annesinin elinden tutarak bu nedir, nasıl, neden, niçin diye sorular sordu, hepsine bir cevabım olmasa da , bütün sorularına umutlu cevaplar vermeye çalıştım. Dünyayı tanımaya çalışan bir çocuğa nasıl cevaplar verilir, uzmanı değilim, küçük bir dere gibi akıyordu, yavaş, sakin, huzurluydu...Küçük deresinin akışına müdahale etmeden , kendi sesinde, kendi gücünde akışını dinledim, seyrettim.

Oğlum artık okullu oldu. Normal olan, olması gereken buydu...

Okulu hep bir okyanus gibi görmüşümdür.  Küçük derelerin karışıp kaybolduğu bir okyanus...Belki yanılıyorumdur, yanılıyor olmayı çok istiyorum.

Her gün görmek zorunda olduğunuz bu çocuk siz onu tanımadan önce  var olmuş, akmaya başlamıştı...Kendi yolunu bulmak için hiç kimseye muhtaç değil...Kendi gücünü ve sesini  size gösterebilme imkanı tanırsanız , dünya için büyük bir şey yapmış olursunuz...

Küçük dereleriniz ile mutlu bir öğretim yılı diliyorum...

Ben , Yunus'un annesi diye bitirmişim, mektubu iyi ki vermemişim diye iç geçirdim...Ne biçim bir mektup, banane senin doğum anılarından, anneliğinden derdi herhalde...

Mektubun yanındaki kart çok anlamlıymış, bir ağaç çizmişiz, ağacın dallarından kuşlar havalanıyor, kuşları Yunus defterinden kesip tek tek yapıştırmışız...Markalı bir çanta kadar kıymetli olamayacağını sadece ben değil, Yunus da hissetmiş ki öğretmenine vermek istememiş...
Çorum'dayım, öğretmenler günü için hediye yasaktı ama yine de veliler gül yaptırmışlar, bana da yedi lira düşmüştü...Yeni yıl için öğretmenlerine el yapımı kart hazırlayalım diye Yunus'a teklifte bulundum, kabul ederse buradan paylaşacağım...
Veremediğim kitap ise doğum sancılarımı getiren Macbeth ( William Shakespeare) miş.













13 Aralık 2016 Salı

Çorum Şehitliği

 Şehitlik, Çorum'un en uzun caddelerinin birindedir. Bu cadde üzerinde, okullar, parklar, devlet daireleri, alışveriş dükkanları , yeme içme yerleri vardır. Evim , caddenin sonunda, şehitliğe yakın bir yerdedir. Pencerelerimden şehitlik gözükmez ama siren seslerini duyarım. Penceremden beri şehitliğin içine girmeden önce siren sesini takip ediyorum...Siren sesi, Çorum devlet hastanesinin önünde, siren sesli aracın içinde yatan, yirmi yıl önce bu hastanede doğmuş olmalı, annesi ilk kez oğlunun yüzünü bu hastanede görmüş , ilk kokusunu burada içine çekmiş olmalı. Siren sesi Dumlupınar İlkokulu'nun önünden geçiyor, şimdi ilkokul çocukları teneffüste oyun oynuyor, erkek çocukları en çok polisçilik oynuyor, görünmeyen silahları ile birbirlerine ateş ediyorlar, birisi yalancıktan vuruluyor,  yalancıktan yere yatıyor, arkadaşları başına toplanıyor, elini tutup gülerek yerden kaldırıyorlar, teneffüs bitiyor elele okullarına giriyorlar. Siren sesli aracın içinde yatan, on sene önce ilkokuldaydı. Uzaktan gelen siren sesi hastane, ilkokul, devlet daireleri, alışveriş dükkanları, parklardan geçtikçe penceremin önünde bir çocuk bu yerlerin hepsine giriyor, çıkıyor, gülüyor, büyüyor.  Siren sesi , evime doğru yaklaştıkça, içime ateş düşüyor. Gelme, diye haykırmak istiyorum, gelme, gelme, daha büyüyemedin, gelme...Daha ,büyütemedin oğlunu, gelme....Siren sesi dinlemiyor, evimin yakınındaki şehitliğe giriyor. Büyükler ,siren sesli aracın arkasından gidiyor, bir çocuğa ,"öp yavrum babanı "diyorlar. Küçük bir oğlan herkesin önünde mezar taşını öpüyor. Siren sesi susuyor, yükünü boşaltmış araç kalabalığı ile uzaklaşıyor.
 Şimdi yağmur yağıyor Çorum'a. Islak  penceremin önünde  çocuklar beliriyor, baba denildiğinde akıllarına ilk mezar taşı geliyor, mezar taşlarını öperek büyüyorlar.
( Şehitlerimiz için , gençlikleri için, eşleri, çocukları, ana-babaları için, şehitliğin dolmaması için )

6 Aralık 2016 Salı

İlk başarı



Doğu Anadolu'nun bir ilinde sekiz yaşındayım, okul ile yeni tanışmışım. Evimden, kardeşlerimden ayrılmak istemiyorum, okulun içindeki hiç bir şeyi sevemiyorum. Her sabah annem,  bir tas suda ıslattığı tarak ile saçlarımı acıtıyor, pijamalarımın üstüne giydiğim  kara önlüğümün kuşağı gibiydi okul, sıkıyor, sıkıyor, nefesimi kesiyor.
Her gün ölüyordum, okula giderken, " o" gelinceye kadar...
O nu gördüğüm gün, sınıfıma güneş doğdu,  nefes aldım.
Okuldaki hiç kimseye benzemiyordu,  kırmızı düğmeleri vardı, kırmızı deriden ince kemeri, ince vücuduna  tam oturmuş hazır önlüğü...
Kırmızı düğmeleri var diye mi bu çocuk aklımı başımdan almıştı bilemiyorum ama artık her gün onu görmek için koşarak okula gidiyordum.
Adı Deniz,  hayatımda hiç deniz görmemiştim. Deniz isimli başka birini tanımamıştım,dünyanın en güzel adı onun adı olmalı. Bütün güzel sıfatlar onda toplanmıştı çünkü. Bakmaktan gözlerimi alamıyorum. Zil çalana kadar, yutkuna yutkuna bakınıyorum ama doyamıyorum. Önce saçlarından başlıyorum, bakınmaya , yavaş yavaş aşağılara doğru iniyorum, alnından kaşlarına doğru, kirpiklerinin her telini ayırt ederek dikkatlice...
 Dört sıra bitiştirilmiş  kare şeklinde bir küme oluşturulmuş, bizim kümenin adı ilkbahar. İlkbahar kümesinde Deniz'in tam karşısındayım, tüm benliğim ile her gün onu izliyorum. Bakışlarımı bir tek gözlerine deviremiyorum, göz göze gelirsek nefesim kesilir, bayılırım gibi hissediyorum.
Tüm sınıf okumayı yazmayı sökmüş kırmızı  kurdele takınmıştı. Kurdele kavanozunda iki kurdele kalmış, iki kişi hala okumayı yazmayı sökememişti, Sümüklü Nusret ile ben.
O karşımda iken başka hiç bir şeyin değeri yoktu, bir o vardı, onun ince elleri, pembe tırnakları, kalem gibi ince parmakları vardı, sabah teftişlerinde dört köşe ütülenmiş beyaz mendilinin üzerine koyduğunda küçük , zarif ellerini ,kaçırmak isterim, mendilinin içine sarıp tüm parmaklarını, evde de bakmak istediğim için...
Bir gün, durduk yerde ağlamaya başladı Deniz, gözyaşları birer kurşun gibi sekiz yaşındaki kalbime saplanmaya başladı, niye ağlıyordu.
Öğretmen dersi durdurdu, neden ağladığını sordu.
İnce vücudu, ince parmakları gibi incecik sesi ile;
Öğretmenim, Ayşe hep bana bakıyor, diyerek ağlıyordu, Deniz.
Tahtaya kaldırıldım.
Neden arkadaşını bunaltıyorsun, ağlatıyorsun diye sordu öğretmenim, cevabını beklemeden ellerimi açmamı istedi.
Ellerimi arkama sakladım, kötü bir şey mi yapmıştım? Ne yapmıştım?   Onu izlerken zevk aldığım kadar hiç bir şey mutlu edememişti bu okulda beni, onu izlerken öyle mutluydum ki, renksiz kitapları,  cetveli ile gezen korkutucu öğretmeni,   görmez olmuştum.
Bu tahtada, bu gülüşen çocuklar ve sallanan cetvel önünde beni kurtaracak hiç kimsem yoktu.
Kendimi güçsüz hissettim.
Ellerimi sakladığım yerden çıkardım, cetvele doğru uzattım.
Yerime dönerken; artık senin yerin orası değil, Sonbahar kümesine geç dedi öğretmenim.
İlkbahar kümesinden Sonbahar kümesine geçmiş. Sümüklü Nusret'in yanına oturmuştum. Sümüklerini koluna süren, sırada sıkıştıran, örgülerimi çeken Nusret'ten önce yazmayı sökmüş, kurdelemi almıştım.

O günden beri Deniz adını her  duyduğumda avuçlarım yanar.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Çorum'da bu sabah



Okul servisine bakmak için her gün çıktığım mutfak balkonum. Burada durup,  okul servisi sokakta kaybolana kadar, ardından bakarım. Henüz gün ağarmamış iken...

2 Aralık 2016 Cuma

Bir ev hanımı annenin elli iki liralık hak arayışı




Bilfen üst düzey bir yetkilisi eşime ulaşmış, yazımı okuduğunu, çok üzüldüğünü belirterek, o kişi adına özür dilemiş.

Yıllardır bloğumdan beri sessiz sessiz yazıyordum. Bloğum çok az okunur, yazım okunsun diye hiç bir şey yapmadım, haberim olmadan bir çok yerde paylaşılmış. Teşekkür etmek istiyorum, sesimin ulaşmasına vesile olduğunuz için.
Okula giden bir oğlum olduğu için yıllardır okul ile ilgili sıkıntılarımı yazdım, yazarken çok umutsuzdum. Ama şimdi öyle değil, bloğuma dünden beri yüz bine yakın insan girmiş, bunların içinde benim hissettiğim gibi anneler, babalar, öğrenciler olmalı...
Teşekkür ederim, tek tek hepinize...

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/05/bir-anne-olarak-istegim.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/03/snfn-en-guleryuzlusu.html




http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/02/snf-arkadaslgn-gelistirmek-icin-ne.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/02/okul-ile-ilgili-oneriler.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/11/ilk-kompozisyon.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/10/okul-bahcesi.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/11/teneffus-zili.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/03/okula-sorulan-sorular-ve-beklenen-cevap.html



Bir hafta önce tam bu saatlerde yazımı yazıyordum. Yazım  kendi kendime bir iç döküştü.

Yazımı yüzbinlerin okuyacağını hayal bile edemezdim, Çorum çok uzaktı...

Teşekkür etmek istiyorum tekrar tekrar...

Bizi azarlayan kişi için iyi şeyler temenni ediyorum, işinden olmasın, bundan sonra ,telefonun ucunda sesi titreyerek hakkını arayan bir ev hanımına karşı daha saygılı olacağını hissediyorum, yayınevi çocukların okuduğu kitaplarda daha dikkatli olacaklarını belirtti, inanıyorum. Yayınevi elimizdeki hatalı kitaba karşılık hatasız bir kitap göndereceğini taahhüt etti.

Okullarımızın , eğitimimizin iyiye doğru gideceğine inanıyorum. Sizlerin vesilesi ile inanıyorum...

Yazımı kaldırmak istedim çünkü içinde ıslak bot, çocuk ayakları geçmesinden utandım, sayısız bot gönderme dileklerini okudukça, güzel yürekli insanlardan utandım. Test kitabı göndermek isteyen, öğrencilerden, öğretmenlerden utandım...O anki ruh haliyle yazılmış yazımın içindeki çoğu şeyin (ay sonuna denk gelmiş bir zamanda) gerçek istediğim şeyi ; test kitaplarına boğulmadan eğitim sistemini, gölgelediğimin farkına vardım.

Gelen tepkiler adına tekrar yayınlıyorum.
İlgili yazım şöyleydi;

Üç gündür Çorum'da kar var. Oğluma su geçirmez diye aldığım bot, su geçiriyormuş, okuldan geldiğinde çoraplarını sırılsıklam görünce, botları aldığımız yere gittik. Satıcıya," su geçirmez diye verdiğin botlar su geçiriyor "dediğimde, " abla, tabi ki karda su geçirecek, karda su geçirmeyen bot mu var derken adamdan korktum, öyle gevrek, öyle kendinden emin konuşuyordu ki parayı iade etmemek için müşterisine böcek gibi bakıp üzerine basıp ezebilecek güçte olduğunu göstermeye çalışıyordu. Küçük esnaftan bu kaçıncı kazık yiyişim. Markalı garantili büyük markalara uğradık, verdiğimizin beş katını istiyorlardı, hazırlıklı gelmek üzere su geçiren botlarımız ile geri dönerken bir kırtasiyeye uğradık, herkeste olan bir test kitabını haftalarca istiyordu, internetten alırız daha ucuza gelir diye geçiştirirken, oğlum kırtasiyeden test kitabını kucaklamış kasaya getirmişti. Hayatta para harcamaktan korkmadığım tek şey kitaplardır ama test kitaplarına değil. Kaç lira olabilir diye kasada kitabı okutan kişinin yüzüne bakarak fikir yürütüyorum, 15, 25 en fazla 30 olsun, daha fazlasını veremem derken kasadan," 52 lira hanımefendi sesi ",yükseldi. Gözlerim açıldı, oğluma baktım çoktan kitaba sarılmış. Elinden alıp , almıyoruz demek yerine " ay başına kadar botlarının içine poşet giyersen alırım "dedim, olur dedi.
Eve gelir gelmez, test kitabını çözmeye başladı, ilk testte iki hata yapılmış. Acaba biz mi yanlış biliyoruz diye araştırıyoruz. Hayır , daha ilk teste iki tane yanlışlık yapıldığını görüyorum, oğlum bilgisinden şüpheleniyor , herkes bu kitabı alıyor, olamaz, biz yanlış biliyoruz diyerek kitaba inanma yoluna gidince , öğretmenine sormasını istedim. Ertesi gün öğretmeni , soruların yanlış olduğunu , üzerinde durmayıp başka sorulara geçmesini önermiş. Akşam, bir, çalışma masasındaki yanlış hazırlanmış test kitabına, bir, kalorifer üzerine kuruması için konulmuş botlara baktım. Botta iade etme cesaretini gösterememiştim ama test kitabını iade etme düşüncesini tartmaya başladım. Büyük bir yayınevi, markalı, muhatap olacağım kişiler daha eğitimli diye kendimi gaza getirdim. İnternetten yayınevinin iletişim telefonunu aldım, telefondaki kişiye şunları söyleyecektim;
Sayın yetkili sizin bir kitabınızı aldık, henüz ilk testini çözdük ama iki tane hata ile karşılaştık, hataları öğretmenimizde onayladı ama öğrencisine üzerinde durma, boş ver, dedi. Ama ben boş veremedim, oğlumun başladığı her testte acaba bu soruda da yanlışlık var mı, yoksa biz yanlış mı biliyoruz diye ikilem içinde kalmasını istemedim, paramın iadesini istiyorum diyecektim. Dedim. Telefonun ucundaki kişi, yanlışlığı haber veren tek kişi olduğumu ve kitapta çözülmüş testi sorun etti, işaretlenmiş kitabı alamayacaklarını söylediğinde sesim titredi, kapattım. Gerisinin beni aşacağını anladım, eşime anlattım. Eşim , her ne olursa olsun nazik ve sessiz bir konuşmacıdır. Daha yetkili biri ile görüştü. Daha yetkili birinin sözlerinden en hafiflerinden bir kaçı şöyleydi; yayıncılıkta olur böyle şeyler, yüzbinlerce basıyoruz, sizin elli iki liranızdan daha önemli işlerim var, vaktimi boşa harcıyorsunuz, çözülmüş test kitabınızı geri almayız...
Evet yüzbinlerce basıyorsunuz, öyle büyük paralara satıyorsunuz ki almamak için çok çaba sarf ediyorum. Sizinle konuşmaya cesaret edemedim, eşimi aracı koydum. Daha fazla size vakit ayıramam diyerek ve elli iki liramızı geri vermeyeceğinizi söyleyerek telefonu kapattığınızda , eşimin yüzüne baktım. Hissettiğim şeyleri size yazmak istedim, sayın yayınevi yetkilisi.
Çocuklarımızın bu kadar çok test kitaplarına ihtiyacı olmamalıydı, okulda , evde, hiç durmadan test kitabı çözdürülmesi yerine "doğru olmak, sorumluluk sahibi olmak, bütün canlıları sevebilme, onlara karşı duyarlı olabilme, ile ilgili gerçek hayat ile ilişkili dersler daha çok olmalıydı. Öğretmeni tüketici hakları ile ilgili ders işlemiş, sınavlar yapmıştı, ama öğrencisinin elinde ki kusurlu mal için " boş ver, önemseme demiş, hatalı kitabı okumaya devam etmesini söylemişti. Bütün sınıf bu kitabı almış, yüzbinlerce çocuk almış ama bu mal kusurlu diye hiç bir çocuk şikayet etmemiş.
Çok korkuyorum sayın yayınevi yetkilisi, çocuklarımızın şimdiki eğitim sistemi ile gelecekte sizin gibi kişilikte yetkili kişiler olma ihtimalinden, çok korkuyorum.
Korkuyorum sayın yetkili , mecbur ettiğiniz o test kitapları sizi çok zenginleştirirken çocukları gelecekte nasıl etkileyecek, bilemiyorum, sizin gibi olacaklar diye korkuyorum.
Elli iki liramı, çocuklar üzerinden çok zenginleşen, gelecekte daha çok zenginleşme ihtimali olan siz şirkete kaptırdım. Bir ev hanımı olarak sizinle konuşma cesaretini gösteremesem de , bloğumdan beri yazmak istedim, haksızlık her yerde karşıma çıkıyor, her gün karşıma çıkıyor, bunu nasıl yaparlar, bu kadarına yürek dayanmaz, bu kadarı insanlığa sığmaz , diye başıma gelmese de çoğuna uzaktan şahit oluyorum . Sizin gibiler her geçen gün daha çok çoğalıyor , daha zengin, daha güçlü oluyor ve benim gibi küçükler hakkını aramaktan, sorgulamaktan,, her geçen gün daha çok ümidi kırılıyor, azalıyor. Ama benim gibi elli iki liranın hesabını yapmak zorunda kalanların en büyük umudu çocukları...Çocuklar büyüdüklerinde doğru olacak, haksızlıklarda kendilerini sorumlu hissedecek, çirkinlikleri yok edecek, her şeyi güzelleştirecekler... Çocuğum büyüyene kadar, ev hanımı anne olarak sizin gibi sorumluluğunu kabul etmeyen güçlülerden korumak için kendi kendime cesaret vermeliyim ( telefona bile çıkmaktan çekinmemeliyim, sonunda yine güçlü kazanacak, bir şey olmayacak, zararı bana çıkacak diye ürkmemeliyim, sizin paranızı çıkarmak için ay sonuna kadar botunun içine poşet giymeyi kabul etmiş bir çocuk için azmetmeliyim, bütün bir gün doğru kelimeler ile size nasıl yazı yazabilirim diye düşündüm, siz bu arada daha çok satış yaptınız, size yazı yazmak zorunda hissettiğim için bütün bir günümü harcadım)
İşte böyle bir his bıraktınız , elli iki liranın hesabını soran benim gibi bir ev hanımı olan anneye, sayın yetkili.
( Sabah telefon görüşmesinden sonra işine giden eşim, kitabı aldığımız kırtasiyeye uğramış, olanları anlattığında küçük kırtasiye dükkanı sahibi adam kitabın parasını vermek istemiş, " çocuk mağdur olmasın , geri almazlarsa almasınlar, ben sattım size, paranızı ben vereceğim" demiş. Kendisi emekli öğretmenmiş, çok duygulandım bize bu yetti, kitabı geri götürmedim, gözümün görmeyeceği bir yere sakladım , küçük esnafa güvenmeye devam edeceğim)
( Kurumsal iletişimden de cevap gelmeyince yayın evinin adını veriyorum, Bilfen yayınevi iletişim diye internette yazıp, telefonunu internetten alıp aradığım ilk yetkili kişi kadındı ve önce kitap ile ilgili hiç şikayet almadıklarını, sonra çözülmüş bir kaç sayfa için geri alım yapamayacaklarını söyledi. Aynı kişiyi eşim aradı, daha yetkili birini istedi bu kişi erkekti, yanlış cevap anahtarı bastıklarını kabul etti ama paramızı geri vermelerinin mümkün olmadığını, yüz binlerce kitap bastıklarını bizimle uğraşamayacaklarını, vakitlerini boş yere çaldığımızı çok çok kızgın bir şekilde haykırdı, ( telefon kayıtlarında var, öyle bir konuşma tarzı vardı ki, su geçiren botu aldığım esnafın üzerinde) bu yaklaşımının yanlış olduğunu , gerekli yerlere şikayet edeceğiz dediğimiz de ise " devlette yanlış soru basıyor, nereye şikayet edersen et diyerek yüzümüze telefonu kapattı. ) Testi çözmeye ilk sosyal bilgilerden başladık, ilk testte 6 ve 7. soruların cevap anahtarı yanlış, diğerlerine bakmadık ve hiç bir yere şikayet etmedim sadece yayınevinin kurumsal iletişimine olanları anlattık , bize geri döneceklerini söylediler, dönmediler.
Yazımın üzerinden günler geçti, bloğum az okunur, nasıl oldu bilmiyorum dün akşamdan beri on beş bin kişi bloğuma girmiş. Yazım nerelerde paylaşılıyor bilmiyorum.
Yayınevi yetkili kişisi beni korkuttu çünkü kendine çok güveniyordu, kırılmaz, sarsılmaz zincirlerle kendini güçlü kılmış gibi konuşuyordu, bizimle muhatap olmak istemiyor, elli iki lira ona çok zavallı geliyordu. Bloğum çok az okunuyordu ama bir umut ile o güçlü zincirleri en umulmadık yerden en zayıf en zavallı gördüğü yerden kırmak istedim, yazdım.
( Yazım çok okunurken asıl derdimi yazmak istedim;
Oğluma su geçirmeyen yeni bir bot aldım, yayınevi yetkilisinin elli iki liramı geri vermesi ve özür dilemesi gerçek derdime derman olmaz
Yüzlerce konulu dersleri hızlı hızlı ezberletip, bol bol testlere boğup, sınavlar yapıp, çok çıkaranları ayrıştırıp, birincilerimiz diye gururla afişe eden okul, bu yaptıklarınız çocuk haklarına uyar mı?

Değişebilir , çocuklarımıza doğru eğitimi vererek, test kitaplarından kurtararak...
Biz istersek değişebilir...)
Biraz önce eşimin iş yerini Bilfen yetkili kişisi aramış, kendisinin gerçek yetkili kişi olduğunu, yazımı okuduğunu , çok üzüldüğünü ve o kişi adına özür dilemek istediğini söylemiş.
Benim bloğumu günde en fazla bir iki kişi okur, yazım okunsun diye hiç bir şey yapmadım, haberim olmadan bir çok yerde paylaşılmış. İnternet ortamında yazdığımın farkındayım, altı senedir sessiz sessiz yazıyordum. Haberim olmadan yazımın bugün ekşi sözlükte paylaşılmış olması ,yetkili kişinin beni aramasına vesile oldu. ( Hakkımda neler yazılmış diye cesaret edip ekşi sözlüğe giremedim)
Teşekkür ederim derdim ile dertlendiğiniz için.














29 Kasım 2016 Salı

Teneffüs zili

Ekmek almak için sokağa çıktım. Yolumu  hiç düşürmemeye çalıştığım" o "yerin önüne nasıl geldim anlayamadım. Dalgın yürüyor olsa gerektim. Zil çalmış çocuklar okul bahçesine fışkırıyordu. Hortumun içindeki azgın su gibi bahçenin her tarafına fışkırıyor, koşturuyorlardı. İzlemek için durdum, hangisine bakacağımı şaşırdım, hepsinin acelesi var, topa vuran, yakalamaya çalışan, kaçan...Şimdi zil çalacak, çabuk vur topa, zil çalacak çabuk ebele...Teneffüste oynamaya çalışan çocuklar, koca bir pastayı beş dakika içinde yiyip  bitireceksin demişler gibi, hızlı hızlı ısırıyorlar, ağızları şişiyor, yutamıyorlar...Bazıları teneffüsün anlamsızlığını kavramış, boş boş dolanıyor. Bir kaç dakika sonra zil çaldı, bazıları koşarak okula girerken bazıları hala oyunda. Nöbetçi öğretmenin ikazına kadar,  bağırmasına kadar oyunu sürdürenler...Bağırılınca kendine gelip okula koşanlar...Topun peşinde koşan bir çocuk için hiç biri yeterli gelmedi, ne zil, ne ikaz, ne de bağırma...
Nöbetçi öğretmen boynunda ki düdüğü üfledi, çok sinirlenmiş olduğu düdüğü çalışından belliydi. Çocuk oralı değil, topa hırsla vuruyor, top uzağa fırlıyor, çocuk topun peşinden koşuyor...Nöbetçi öğretmen düdük çalarak çocuğa doğru yürüyor. Aksiyon, gerilim filmi izler gibi, içim çekiliyor, parmak uçlarım uyuşuyor.Kendi kendime kızıyorum, nasıl oldu da yolumu şaşırdım, okul önünden geçmek zorunda kalmıştım...Öğretmen, çocuğu yakalıyor, yakası ile omuzu arasındaki bir yerden. Çocuk tutulduğu yerden  okula doğru sürüklenirken, ben oradaydım.
Ne yapacağımı bilmiyorum. Ne yapmalıyım?  Neden oradaydım? Okul önlerinden özellikle geçmemeye çalışırken (kesin sesinizi, kapayın çenenizi diye sınıflarından beri bütün sokağı inleten öğretmen sesini duymamak için) ...
Okulun karşısındaki duvar dibine diz çöktüm. Yapabileceklerimi düşündüm.
Öğretmeni bulmalıyım,  bana söyleyecekleri vardır; bu öğrencinin hiperaktivetisi var, ailesi sorunlu, anlamıyor, yaramaz, siz nerden bileceksiniz, biz neler çekiyoruz, siz bir kaç dakikalık gözlem ile, biz bütün ömrümüzü veriyoruz, her şey onlar için, disiplin için, diğer öğrenciler için, sürdürebilmek için, en sonunda ise  sistem böyle ne yapalım...
Ben bu öğretmene tek bir şey söyleyeceğim, " sözünüzü  dinletemediğinizde, öğretmen arkadaşınızı yada  müdürünüzü,  yakasından tutup sürükleyerek , sözünüzü zorla dinletme yolunu seçebiliyor musunuz?
Her okulda çocuklar için var olan rehberlik,  hizmetinden öğretmenler için de ayrı bir birim olarak açılmasını ve özellikle şu sorularda uzmanlaşmış psikologların  görevlendirilmesini isterdim.
  Başka hangi mesleği bağırarak, cezalandırarak, tehdit ederek, mahrum ederek, ayrıştırarak, ötekileştirerek yapabilirsiniz?
  Bir öğretmen olarak neden kendinizi, çocuk üzerinde egemen  olarak görüyorsunuz?
Okul çocuklar için var olan bir yer, çocukların varlığını neden yok etmeye çalışıyorsunuz?
Çocuklara kendi akranınız gibi davranmaya neden azim etmiyorsunuz?
Her gün her ders bağırmaktan usanmıyor musun?
Bağırmaktan, cezalandırmaktan, gizli gizli zevk aldığınızı düşündüğünüz oldu mu, bağımlı olduğunuzu, bu sayede rahatlayabildiğinizi...
Sistem denen şey uzaydan gelme bir yaratık mı , değiştirilebilir olduğunu hiç hayal ettiniz mi?
Sistemin arkasına mı saklanıyorum diye düşündüğün vakitleriniz oldu mu?
Çocuk haklarını biliyor musunuz? Onların üzerinde en çok benim hakkım var diye içinize doğduğu oluyor mu?
Büyük egemenliği altında, günün en az beş saati, bağırma, cezalandırma, ödüllendirme, ayrıştırma, ötekileştirme ile yüzlerce konulu dersleri ,  sınavları ile okul, çocuk haklarına uygun mu diye hiç düşündün mü?
Sistem denen şey , sen ve benim , suçlu sen ve ben...çocuklar değil....
Top peşinde koşan çocuk suçlu değil, suçlu, büyük ellerimiz....Büyük ellerimiz ile yakalarına yapışıp sürüklediğimiz çocuklar...
Okul karşısındaki duvar dibinde çökmüş, şahit olduğum şeyin altında eziliyorum, yapabileceğim tek şey yazmaktı...



15 Kasım 2016 Salı

Kedi ısırığı

 Pıtpıt ile birlikteliğimizin üçüncü yılı doldu. Üç yıl evvel bu zamanlarda gözü yaralı yavru bir kediydi İstanbul sokaklarında. Sokak hayvanları hakkında  duyarsızdım, daha önce  bir kedi başı okşamışlığım olmamıştı, sokakta yürürken bir kedi bir köpek hiç dikkatimi çekmemişti,  yok gibiydiler.  Nasıl oldu bilemiyorum, içime birden bire hayvan sevgisi doluverdi, öyle doldu ki huyunu suyunu ne yediğini ne içtiğini bilmeden bu yavru kediyi eve alıverdim. Onunla birlikte kedi hakkında her şeyi öğrenmeye başladım.
Ben bütün kedileri Pıtpıt gibi sanıyordum çünkü başka kedi tanımamıştım. Kedi tanıyanlar, evinde kedi besleyenler Pıtpıt ile tanıştıklarında hep bir ağızdan; " biz böyle kedi görmedik" dediler.
Pıtpıt şöyle bir kedi;
Kendini ellettirmez, hiç bir el  iki metre yakınına kadar uzanamaz, yanlışlıkla da olsa iki metre ihlalini yapan eli hiç affetmez, dişlerini ve tırnaklarını geçirir. Eve gelen misafire ilk olarak, sakın sevmeyin, yaklaşmayın demek zorunda kalırım,  yine de kedi sevenler kedi sevdiklerini göstermek için yanına yaklaştıkları anda günah benden gider, hemen ecza dolabına giderim. Misafir geldiği zamanlar Pıtpıt'ı başka bir odaya koyarım ( bunu üzülerek yaparım çünkü kapalı kapılara çok kızar) ama her defasında  kapalı kapıları büyük bir ustalık ile açar. ( her türlü kapı kolunu çevirir) Zaten az gelen misafirlerin gözünü öyle korkutur ki , artık gelmez olurlar. Tırmalama tahtalarını beğenmez, halıları ( özellikle el dokuma halımı), koltukları tırmalar, parçalar. Acıktığı zamanlar ( kabındaki mamayı beğenmez, hep yaş mama ve sosis ister) , önce ayaklarımı hafifçe ısırır ve buz dolabına doğru koşar, ( buzdolabına çağırır beni) kuru mamasını yemesi gerektiğini söylediğimde artık kendimi korumam gerekir, nereme rast gelirse üzerime atılır, dişlerini geçirir, tırnaklarını batırır. Buzdolabının her açılışında nerde olursa olsun panter gibi fırlar gelir. Diş geçirdiği yerde asılı kalır, tırnakları bıçak gibi etime saplanır. Üç yıldır ayaklarımda ve kollarımda jiletliler gibi izler taşırım. Koltukta oturuyorum, kitap okuyorum, arkadan yavaşça yaklaşır, kafama tırnak atar, saçlarımın dibinden kan akar. Gece, uykumun en derinliklerinde, yorgandan çıkmış ayak bileğime sarılır,  dişlerini geçirir, uykudan fırlarım. Isırıklar ve tırnak izleri uzun vakit geçmez, kabuk bağlamadan  yenileri eklenir, abartmadığımı kanıtlamak için üzerimdeki yaraların fotoğrafını çekip koymak istedim ama yapamadım, kedimi  seviyorum. Sorun bende olmalı diye düşüncelere dalarım. İyi eğitememişsin dedi biri, alıştırmayacaktın dedi biri, çok şımartmışsın da dediler. Bütün odalarımın kapıları ardına kadar açıktır kedime, istediği yerde yalanır, yatar. Başlarda  pahalı mamaları alamıyordum ama artık öyle değil, en kalitesini araştırıp alabiliyorum, yine de yemek istemiyor, dayanamıyorum çok istediği sosisi ve yaş mayayı sık sık veriyorum( dişlerinden ya da tırnaklarından kurtulmak için değil, istediği şeyleri yesin istediğimden) Kuru mamayı sağlıklı bulan bulmayan herkesi dinleyip kedim için uygun olanı yapmaya çalışıyorum, arada  kendim mama hazırlıyorum, pişiriyorum, çimini eksik etmiyorum. Evde tek başına kalmışlığı pek yok, hep yanındayım, herkes işlerine çekilince baş başa kalırız,  oynatmaya çalışırım, bir kağıttan top peşinde odadan odaya koşarız. Çok sevindiğimde, çok üzüldüğümde, ilk ona açılırım, çok beğendiğim bir cümleyi ilk ona okurum, yalnızlığımın en büyük ilacıdır. Çoğu planları kedim için iptal ediyorum. Çorum'a geleli aşıları aksadı, iç dış paraziti haplarla hallediyorum ama kuduz aşısı kaldı...Bu kadar çok ısırılmış ve ısırılmaların son bulacağına inancım kalmamışken    kuduz olur muyum diye yada kuduz olma ihtimalim var mı diye niye aklıma hiç getirmiyorum?
İkindi güneşinin vurduğu koltuğa uzanmış kitap okuyorum, bir anda üzerime atlar, bu sefer dişlerini tırnaklarını geçirmez, kafasını yavaşça kollarımdan içeri sokar, kitap ile kucağım arasında kalır, yalanır , kucağımda uykuya yatar...Ayda yılda bir kez yaptığı bu şey bana öyle mutluluk verir ki her gün yaşadığım sayısız ısırıklarını ve acısını yok eder...

10 Kasım 2016 Perşembe

yunus için

Sabah telefon sesi ile  uyandım, arayan annemdi, çok korktum , babama bir şey mi olmuştu?  İki gündür ateşi vardı, babamın. İki gece gözüme uyku girmedi, rüyalarımda babamın çok hasta olduğunu görüyordum.
Sesim soluğum kesilmiş, annemi dinliyorum;" baban sabah kalktı,  takım elbisesini sordu,  ateşi başına vurdu herhalde dedim, büyülenmiş gibi takım elbisesini soruyordu,  en son kimin düğününde giydi hatırlamıyorum,  buldum verdim, gömlek ütüledim, kravat çıkardım. Giyindi, başına kasketini taktı, Allah'a emanet ol dedi, çıktı.  Öyle bir hali vardı ki soramadım nereye gidiyorsun, ateşin var, hastasın diye.
Ben sorarım dedim anneme. Babamı aradım. "Baba neredesin?" dedim.
 " Anıtkabir'deyim, kızım", dedi.

Anıtkabir'e  gitme zamanlarımızı köyden, memleketten Ankara'yı gezmeye gelen misafirlerimiz belirlerdi. Babam niye tek başına Anıtkabir'e gitmişti.
 Babam köylüydü, en çok Demirel'i severdi, Demirel'de kendini bulurdu herhalde, onun gibi çobanlık yapmış, onun gibi İstanbul'da üniversite okumuştu,  sonrasında onun gibi değil ,üç çocuklu bir memur olmuştu. Annem ailesinden kalma halk partiliydi, parti konusunda annem ile çok atışırlardı,  annem olmayacak bir işe karşı çıktığında " hep  muhalefet hep muhalefet," diyerek annemi kızdırırdı. Çocukları evlenince, yaşı ilerleyince  annem  Hac ziyaretine gitmek istedi,  babam pek istekli değildi, orada  sigara içememekten korkuyordu. İkisi de Hacı oldu, annem görünürde hacılığın şartlarını yerine getirmeye çalışırken babam yine eskisi gibiydi, hayatta yapmaktan en zevk aldığı şey sigara içmek, kitap okumaktı. Yaşlılık babamı çok değiştirdi, annemi daha çok sevmeye, ona hizmet etmeye başladı. Yemek yapmayı öğrendi, bütün öğünlerin yemeğini artık babam yapar. Sabah kahvaltısına poğaça yapar, çayları boşalttıktan sonra  annemi uyandırmaya gider. Abartmıyorum. Gerçekten babam yıllardır üç öğün yemek yapar, sofrayı kurar, kaldırır, bulaşıkları yıkar. Eskiden böyle değildi, emekli olunca değişti, annem hasta filan değil, mecburen yaptığı bir şey değil...Annem gazetesini okurken babam kahve yapar, kek yapar, tabak ile annemin önüne getirir. Bugün ne yemek yapayım diye anneme sorar, kıymalı pidemi beğendin mi diye annemden iltifat bekler. Yemek tariflerini yıllardır babamdan alırım.
Canı istediği zamanlar ,
canı sıkıldığı zamanlar,
ya da zevk aldığı için yemek yapmaz babam.
Yemek yapmayı bir vazife gibi üstüne almıştı, aynı kadınlar gibi.
  Köyden gelen misafir ya da yabancı konuklarda  annem babamı mutfağa sokmak istemese de babam her zaman ki gibidir, sofra kururken dalga geçilir," Mustafa emmi kadın mısın, arkadaşım erkeğe yakışıyor mu, dostum  hiç sıkılmadın kadın işlerinden"  otur derler, babam güler , oturmaz. Babamın pilavını, köftesini yediklerinde"  kadın gibi yapmışsın,her kadın böyle güzel yapamaz" diye iltifat ederler.
Nerde olursa olsun, misafir olsun , olmasın, çayı babam demler, boşalan çayları babam doldurur.
Evime geldiğinde, iş yaptırmak istemem, otur baba, sana hizmet etmeme izin ver derim, oturamaz, ekmekleri dilimler, tabakları koyar. Bulaşık makinama kirlileri dizerken" ev işi çok zor, kızım, evin dışında kendine bir iş bul, para kazan, kızım" der, babam.
Yemek yaparken tadını beğendiği biberin, domatesin çekirdeğini alır, saksı diplerine diker, ilkbaharda fide diye tarlaya eker, yazın kendi mahsulü domates ve biberden konserve yapar, bütün çocuklarına eşit  pay eder. Yaptığı her işi kitaplardan öğrenir, kurduğu konserveleri, turşuları ve reçelleri bütün kış yeriz. En çok Yunus ile sohbet eder, vakit geçirir. Köyde , tarlada birlikte çalışırlar, yorulunca kazmalarını bırakıp, yemek bohçasını açarlar, yemeklerini yedikten sonra toprağa uzanırlar, babam sigarasını yakar, bohçasından çıkarttığı kitabı Yunus'a okur.
Kalbinden ameliyat olmuş, yoğun bakıma alınmış iken yoğun bakımdan kaçan ilk hasta olarak hastanenin tarihine geçmişti babam.
 Yoğun bakımda gözlerini açar açmaz sigara istemiş hemşirelerden, bir gün sonra ,kolundaki şırıngayı, üzerindeki kabloları sıyırıp atmış, hastane elbisesi ile eve kadar, sigara içmek için, gelmişti.  Sigara içerken her şey daha güzel görünüyor olsa gerekti, babama, sigarayı hiç bırakmadı.
 Üniversiteden arkadaşları ile buluşur, arkadaşları hiç unutamadıkları o anıyı anlatırdı; soğuk bir kış akşamında okuldan çıkmışız,  vapur ile karşıya geçiyoruz, bir çığlık ,' kadın kendini denize atladı diye bir ses' duyduk  anında bizim Mustafa paltosu ile elindeki kitapları ile denize atlayıverdi,  karanlık, soğuk, dalgalı suya baktık, kaybolmuştu,  Mustafa'yı iyi yüzme bilen iki arkadaşımız ile kurtarıp vapura attığımızda  , sorduk " oğlum yüzme bilmiyorsun , kadını tanımıyorsun niye kendini suya attın?  Arkadaşları kahkahalara boğularak yıllar sonra yine aynı soruyu sorarlardı. Babam hüzünle kafasını eğer, boğazın sularında kaybolan kadını düşünür, kadının sıkıntısını hissederdi.   Ben yeni yeni anlıyorum, babam insanı severdi,   öyle çok severdi ki, severken sorgulamaz, tartmaz, ayırt edemezdi. Onun içindi en çok sevdiği kitapları Sait Faik yazmıştı.

 Çok korkmuştum  tek başına hasta hasta gitmemesi gerekirdi.
"Baba , hastasın niye yağmurda , soğukta dışarı çıktın? dedim.
"Yunus için" dedi, babam.
Pencerede Yunus'un okuldan gelmesini bekliyorum,Çorum'da kapalı bir hava var, her an yağmur yağabilir gibi. Yunus okuldan gelince; deden bugün Anıtkabir'e gitmiş diyeceğim.


7 Kasım 2016 Pazartesi

Yavrusunu yiyen anne

Bir çocuk büyütüyorum, büyümesi için gerekli olanları elimden geldiğince vermeye çalışıyorum.  Elimden geleni vermeye çalışırken nasıl bir anneyim diye kendimi izlemek ihtiyacı hissediyorum.
Eski evimizde mutfak balkonumuza,  şofben üzerine  yuva yapmıştı bir güvercin. Sandalyeye çıkarak yaptığı yuvaya bakmıştım. Apartmanı çok, ağacı nerdeyse yok olan eski semtimizde bulabildiği dal parçalarını getirmiş, şofben üzerine yatak yapmıştı.  Anne güvercin aylarca besledi yavrularını, yavruları hiç görmedim ama büyüdüklerini çıkarttıkları sesten anlayabiliyordum.  Bir gün anne güvercin , balkonun kıyısında durmaya başladı, yuvaya uğramadı. Ağzındaki yemi balkonun kenarına bıraktı. Yuvadaki yavrular canhıraş bağırıyordu. Uzaktan , izliyorum. Yavrularını balkon kenarına çağırıyor. Yavrulardan biri yuvadan atladı, balkon kenarına ulaşmak için çırpınıyor. Balkon kenarında bekliyor anne, hiç taviz vermiyor. Bu acemilikle balkon kenarına ulaşamaz, ulaşsa bile balkon kenarında dengede duramaz, aşağıya düşer, aşağıda kediler kapar , diye izlemeye devam edemedim.
Anneliğimi başka annelere bakarak kıyaslamıyorum ama  bir güvercin anneyi, bir kedi anneyi kendime örnek , rol model olarak izlemeye, takip etmeye çalışıyorum.
Bir güvercinin, bir kedinin anneliği karşısında hep ezilirim ,  doğal bir anne olamadığımı fark ederim her defasında.
Güvercin anneyi izler gibi  kendi anneliğimi izlemek isterdim. Ya da beni izleyen biri haber verse , ailelerimizden, dostlarımızdan uzakta olduğumuz için anneliğimi gören, izleyebilen biri de yok.
Neden anneliğimin izlenmesine bu kadar istekli oldum?
 Anne güvercinin apartman ormanında uçarak balkonumdaki  yuvasına ağzında yemi ile gelmesini hep kıskandım. Yavrusunun balkon kenarından aşağıya  düşmeyeceğine inancını kıskandım. Yavrusunun kendisi gibi olacağını bilmesini kıskandım. Yavruları da anneleri gibi uçacaktı.
Kendi anneliğim ile kıyaslayınca hep kıskandım anne güvercini.
Ellerim, gözlerim, sözlerim ile hep oğlumun üzerinde olduğumun farkındayım. Her an izliyorum , müdahale için gerekli anları kollayan bir anne...Devamlı izlenildiğini fark eden biri için hayat hiç kolay olmamalı. Yavrusunu yiyen hayvanlara benzetiyorum çoğu zaman  anneliğimi.
Bazen sokakta, parkta diğer anneleri de  izliyorum, elleme kediyi mikropludur diye mikrop takıntılı annelerin çocuklarının elleme özgürlüğünü bile çaldığını görüyorum.
Üzerine basabilirsiniz diye yazı konulmuş çimenler gibi çocuklar. Belki  bu kadar düşünmeme gerek yok, üzerine basınca ölmüyorlar işte...
Annem ya da kayınvalidem yakın olsaydı diye iç geçiririm çoğu zamanlar. Yalnızlık anneliğimi nasıl etkiliyor diye düşünüyorum. Kalabalık içinde yetişen çocuk gibi olmadığının farkındayım. En çok kullandığım kelimenin " sen bilirsin" olduğunun farkına vardım. Çünkü o da hep gözlerimin içine bakıyor. Anne, sence bu mu iyi, anne sence bu nasıl, anne sence bu doğru mu...O kadar çok sence kelimesini duyuyorum ki...O da beni izliyor, her anımdan haberdar...   Anne niye gözlerin daldı, anne kötü bir şey mi düşünüyorsun, yüzün birden asıldı, anne aklına ne geldi birden gülümsedin...Yalnızlık ile birbirimizi daha çok izler olduk.
Yazdığım yazıları geriye dönüp hiç okuyamam, okunduğunu hissettiğim yazılarımı hemen silerim, karşıma çıkmasın diye, anneliğimi izlemeye de dayanamazdım. Gözlerimi kapardım. Ama bir çocuk büyüyor yalnızlığımda . Anne güvercini anıyorum sık sık. Onun gibi olamadığımı biliyorum, yapabildiğim kadarı ile anneyim, elimden gelmeyeni Allah'a havale etmeliyim.





Ajitasyon

Bir okurum, yazılarımı okumayı çok sevdiğini çünkü çok güzel ajitasyon yaptığımı vurgulamış, kelimelerim ile öyle güzel ajitasyon yapıyormuşum ki istediğim her şeyi elde edebilirmişim, kocam çok şanslı ya da şanssızmış diye yorum bırakmış. Yorumlarını artık yayınlamıyorum, beğenmediğinden değil, gelecekteki yazılarım için saklıyorum.
Yorumu okuduktan sonra odamdan çıktım, diğer odalara geçmek zorundaydım,  bulaşıklar, tozlar, dağınıklıklar , süpürülecek, silinecek... Lavaboyu ovalarken Ajitasyonu düşündüm, ne demek diye ellerimi kurulayıp sözlüğe baktım.
 Kendi kendime yazı sanatı ile ilgili bilgilendirici bir kaç  internet sitesini takip ediyorum.Yazılarımı kendimden yani ajitasyondan nasıl kurtarabilirim diye düşünmeye sevk etti,  okurum.
Yazılarımda olayı olduğu gibi, gördüğüm gibi yazmaya çalışıyorum. Kendimden bir şey katmamaya çalışıyorum, yazdığım kişileri acınacak hale sokmamaya çalışıyorum, sadece olanı, kısa , tasvirsiz, en basit haliyle aktarmaya çalıştığımı sanıyordum.
Örneğin, bir yazım çok paylaşılmıştı, ünlü biri kendi feysine bu yazımı koymuş, benim yazımın altında  lösemili bir çocuk ilik bekliyoru paylaşmıştı, onun sayfasında benim yazım bir günde 899 kere paylaşılmış, ilik bekleyen çocuk ise üç...Yazımı sildim. Nasıl bir ajitasyon yapmışım ki ilik bekleyen çocuğu bile geçebilmiştim.
Yazım , okulda teneffüs arasında ağlayan bir çocuk ile ilgiliydi.
Blogdan başka bir yerde yazamıyorum, blog ile yazmayı öğreniyorum, böyle yorumlar geldikçe daha iyi yazabilme konusunda aydınlanıyorum.
Yazarken ajitasyon yapmamaya dikkat edeceğim, teşekkür ederim.
Ama ajitasyon yaparak her şeyi elde edebilecek gücüm varsa, bunu kocam üzerinde değil, sokaktaki hayvanlar , okulda uzun saatler tutulan çocuklar için kullanmayı isterdim.

3 Kasım 2016 Perşembe

Evde Oturan Anne

Öğretmeni Yunus'a sormuş; annen çalışıyor mu?
-Annem çalışmıyor, evde oturuyor öğretmenim, demiş ama içine dert olmuş, akşam okuldan gelince; anne evde ne yapıyorsun, sıkılmıyor musun diyerek, ilk kez  bütün bir  günümü nasıl doldurduğumu  merak etti.

 
Bütün günümün çoğu bu odada geçer, evler değişti ama kitaplarım, koltuğum  bilgisayarım, halım ( Pıtpıt parçalayıp yok etmeden, halım görünsün istedim, evimde ki tek değerli eşyadır) hep aynı kaldı.
Sabah okul için seni uğurladıktan sonra hemen pencereye koşarım, okul servisine  kaybolana kadar bakarım, pencereye çıktığımı gören kediler koşar gelir, hepsine eşit miktarda sosis atarım, hep bu saatte çöp kamyonu geçer, işçiler çöp tenekelerini sürükler, kamyonun arkasına asılarak diğer çöp tenekelerine doğru yoluculuk ederler, imrenirim, kendimi onların yerine koymak isterim, olmaz her iş torpil ile, pencereyi kaparım. İlk senin odanı toplarım. Henüz sıcaklığı gitmemiş pijamalarını katlarım, yatak, masa,  altından kitap kalem çıkarırken acaba çantasına koymayı unuttu mu diyerek heyecanlanırım. Sonra teker teker diğer odalara geçerim, katlarım, yerleştiririm. Üstün körü, çabucak bitsin diye. Çayımı koyarım, kitaplarımın arasına otururum, eskisi yenisi hepsine şöyle bir bakarım, öyle iştahlanırım ki , her şeye karşı bir başlangıç, bir cesaret, bir umut beliriverir. Kitaplar arkadaşım olur. Sıkılmaz mıyım, sıkılırım bazen. Ama yalnızlığın  kader olduğuna karar verdim, benim için yazılmıştı, değiştirmek için çok teşebbüslerde bulundum.
Tek başına bu odada çay içerken bir yandan da kendim ile konuşabilirdim. Onun için blog açtım.
Komşularımın kapısını çalıp , her sabah çöp kamyonunu izlediğimi, kendimi çöp kamyonunun arkasında asılmış giderken  hayal ettiğimi, sonbaharda yapılacak en iyi şeyin sokakları süpürmek olduğunu , sokakları süpürerek para kazanmayı gerçekten çok istediğimi  anlatmak isterim, olmazdı, ne düşündükleri umurumda olmalıydı. Bu hayaller ancak çocuk iken kurulmalıydı, kırkından sonra değil. Oysa ben kırkımda gerçekleri görmeyi başladım.  En çok  soğuk havaları sever iken artık soğuk havalardan korkmaya başladım. Kış gelince fincan kahve, battaniye, kitap fotoğraflarını paylaşanları çocukça bulmaya başladım. Olgunluk, soğuktan korkmayı gerektiriyormuş gibi kendi kendime konuşurum. Market çiçeklerini sahiplenip, isim koyarak, dünyada var oluş nedenimi sorgularım, bozkırın dondurucu sabahında patates diye bağırmak için pazara giden küçük komşumun ardından bir kaç kelime  etmek, yazmak isterim, merdiven yıkayan Sadegül Abla nın çoraplarının içine soktuğu şalvarı için bir şeyler söylemek, yazmak isterim. Kim dinler? Ben dinlerim. Bunun için blog açtım.
Kendi kendime konuşurken okunduğumu hissettim. Amerika dan bir yorum almıştım. Hemen koştum, dünya atlasını çıkardım. Atlas okyanusunda parmaklarımı gezdirdim. Hayatımda hiç yurt dışına çıkmamıştım.
Yazdıklarımda kendini bulanlar, beni kendine yakın bulanlar oldu, yüzümü görmek, buluşmak istediler. Buluştuk. Sarıldık. Yazılarım sayesinde ruh ikizi, sırdaş, kardeş olduk. Blog sayesinde yalnızlığım tarih mi olacaktı , ne? Görüşemediklerimiz ile mesajlar yazdık, sayfalarca kendimizi anlattık, mesajlarımızda kendimizin bile bilmediği, farkına varamadığımız en gizli yanlarımızı keşfettik, sonra sıkıldık olsa gerek mesajlar azaldı, isimler ve yüzler yok oldu. Herkes işine ben yine odama.
Bir sabah uyandığımda  mesaj kutumda yüzlerce insan gördüm, hepsi beni merak ediyor, sorguluyor, yazım hakkında konuşmak, kendi dertlerini anlatmak istiyorlardı. Akşam yazıp yattığım yazım, öğlen olmadan internet gazetelerinde, face, twiter, adını hiç duymadığım paylaşım sitelerinde, profesörü, siyasetçisi, ev hanımı, sporcusu, müdürü...yüzlercesi benimle konuşmak istiyor. Çok korktum. Öğleyi geçirmeden yazımı sildim, yoksa akşam haberlerine çıkacaktım. Herkes o gün beni merak etmişti, beni karşılarına oturtup sorgulamak , aynı anda beni  paylaşmak istemiştiler. Hakları olduğunu düşünüyorlardı, herkese açık bir yerden konuşuyordum. Bloğun samimiyetinden korktum, odam öyle kalabalıklaştı ki kendimi kaybettim, sustum. Nereye kadar susacaktım, sessiz sessiz yine konuşmaya başladım.
Yüzünü görmediğim kişilere posta adresimi verdim. Posta kutusunu açtığımda , çok şaşırdım, beni gerçekten seviyorlardı.
Bu oda , koltuğun bu köşesi benim hayatım.
Bu odadan beri düşünür, hayal eder, yazarım, yazarken ağlarım, gülerim.
Yazdıklarıma bazen yorum gelmez, üzülmem, kendim için yazarım, kendim ile konuşurum, kendimi tanımak, kendimi bulmak için aranır dururum bloğumda, çünkü. Bazen yorum gelir, çok sevinirim, beni hala unutmamış diye, yeni biri gelmiş diye ama  artık bilirim hepsi yolcudur, gelip geçerken uğrarlar, sonra giderler, yalnızlığım  kalıcıdır.
Kalıcı olan yalnızlığımdır, bu oda, bu yeşil koltuklar ve( bu yazıyı iki kere  silen yeniden yazmak zorunda bırakan) eski bilgisayarım.
Gün tepelerin ardından kaybolurken yine  pencereye çıkarım, kediler yine koşarak penceremin önüne gelir, hepsine eşit miktarda sosis atarım. Okul servisinin sokağımda görünmesini beklerim. Seni karşılarken yeniden doğmuş gibi olurum. Bütün gün ne yaptığımı merak edip sorduğunda," hiç  , evdeydim", diyerek cevap veririm.
 
 

1 Kasım 2016 Salı

Bir çocuğa kitap nasıl sevdirilir?

Çocukluğumda, babamın kitapları en sevdiğim arkadaşlarımdı. Okumayı bilmediğim yaşlarımda babamın ağır kitaplarını gizli bir köşeye kaçırır sayfa sayfa açardım. Sayfaları açarken babam gibi olmaya çalışırdım, gözlerimi dünyaya kapayıp, hayal alemine açar gibi, bir elim ile kitabı tutarken öbür elimde sigara varmış gibi, her açtığım sayfaya  duman üflüyormuş gibi, satırlara, tek tek harflerin içine küçük başımı sokarak "mutluluk neresinde" diye babamın okurken gülümsediği yerleri arardım. Hayatımda hiç sigara içmedim ama babam gibi kitap okuyarak mutlu olabildim.
Oğlum bir kaç senedir kitap okumaya direniyor, kitap okumak istemiyor. Hep böyle gidecek , kitap okumayı sevmeyen biri olacak diye endişelendim. Zorla bir şeyler yaptırmak istemiyorum, okul zaten bütün gününü zorla bir şeyler yaptırarak harcıyor iken evinde rahatlasın istiyorum. Sadece yatmadan önce bir kaç sayfa baş ucunda okuyorum. Okulu, sözde okumayı teşvik etmek için her ay, öğretmenlerin belirlediği bir kitabı okutuyor, kitabın içinde geçen şeyleri (kahramanın kız kardeşinin adı neydi , dedesi kaç yaşındaydı gibi) sorarak bir yazılı sınav yapıyor birincilere  madalya takıyordu. Bu kitap okuma ödevini gözlemlediğimde, oğlum ödev verilen kitabı okurken tedirgin olmaya başladı, yaşlara, adlara, sorulabilir sorulara odaklanmaya çalıştı, madalya alamadıkça üzüldü, birinci olmak için hırslandı, bir sene sonra pes etti,  okulun belirlediği kitapları okumamak için direndi.
Yazın gittiğimiz köyümüzde tekrardan,  okumayı nasıl özendiririm diye düşündüm.  Belki kendi gibi çocuklar ile daha kolay olur diye köyde okuma günü yaptım, akrabaların  çocuklarına haber saldım.
.

Kitap okuma günümüze yaşları 9'u geçmeyen çoğu okuma bilmeyen küçük çocuklar geldi. Önce gölgesi en büyük olan bir ağaç seçtik, altına kilim serdik. Kitap okurken ne yapmak istediklerini sordum. Ateş yaktık, mısır, patates  közledik, şerbet yaptık, salıncak kurduk. Nasıl isterlerse öyle dinlesinlerdi, kitap okurken özgürlüğü hissetsinlerdi, şerbet içerek, ateşe bakarak, salıncakta sallanarak. Kitaplar arasından " Ölümsüz Aile" yi seçtiler, okuma bilen biri başladı. Kitap okundukça, mısır koçanları paylaşılıyor, salıncakta sallanılıyor, şerbetler içiliyordu. Sonraki okumalarda çocuklar peşlerinde  sevdikleri şeyleri getirmeye başladılar, yumurta, köpek, cips, kola...Yumurtaları pişirdik, cipsi, kolayı açtık, köpeği de aralarına  alarak Ölümsüz Aile'yi  okumaya devam ettiler. Bazen heyecanlandılar, okuyanın sözünü kestiler, söyleyecekleri şeyler o kadar mühimdi ki bekleyemezdi. Ben onların başında değilim sadece aralarındayım, çok sessizim, onları hayranlıkla izlemek ile meşgulüm. Ölümsüzlüğü tartışıyorlar, cenneti, cehennemi... Hepsi bir ağızdan bağırıyor, pazar satıcıları gibi, en çok bağıran en doğru. Tezgahlarında annelerinden , babalarından,   öğretmenlerinden duydukları var, onları satıyorlar.  Satacak bir şeyleri kalmayana kadar bağırıyorlar. En sonunda susuyorlar. Kitap okunmaya devam ediyor.  Anneleri, babaları, öğretmenleri çok uzakta kalıyor. Kitap okundukça   yalnızlıklarını hissediyorlar. Bundan sonra duydukları her kelime, kendi sesleri.  Yine okumayı kesiyorlar, bence diye cümleler kurmaya başlıyorlar, bağırmaya gerek duymadan. Bence ölümsüzlük kötü bir şey, bence ölümsüzlük iyi bir şey, ben ölümsüzlük suyundan içerdim, ben ölümsüzlük suyundan içmezdim derken, salıncakta sallanmayı durduruyor, tavadaki yumurtadan ellerini çekiyorlardı.
Biliyorum benim köyüm kitap okumayı küçük görür, hor görür, sevmez. Kendileri için kitap okumak boş uğraştır ama çocukları olunca iş değişir, okusunlar ister.  Oysa çoğunlukla çocukları da aynıdır, anneleri ve babaları gibi düşünmeye yatkındırlar.
Kitap okumak büyük bir şeydir, herkes kendi iç sesini aramak için yalnız kalamaz. Kendi ile tek başınalığında doğru ile yüz yüze gelmek istemez. Benim köyüm kitap okumayı sevmez.
Ölümsüz Aile bitemeden okuma günlerimiz son buldu.
Her çocuk kitap okumayı seviyor , okumanın alışkanlığa dönüştürülmesine izin vermeyen büyükler ile nasıl baş edebilir ile ilgili bilgisi olan var mı?
 

27 Ekim 2016 Perşembe

Çiçekler, kediler

 
 
Bu kötü fotoğraflarda ki kediler bana bakıyor, ne zaman pencereyi açsam nerede olursa olsunlar koşup gelirler. Sosis beklerler. Sosis, salam yemeyiz ama hediye olarak "sosis" getirmiş bir yakınımız, ben de pencereden beri kedilere attım( bir kap içinde kediler için sokağa yem bırakamıyorum, sokağımıza taşındığımızda ilk dikkatimi çeken şey kediler için bir kap su, yemeğe rastlamamış olmamdı, bu kediler nasıl hayatta kalıyordu, çöp tenekelerinin kapakları da kapalı, uygun görmüyorlar herhalde dedim, gizli gizli kap içinde süt, ile yem koydum, sonra beni görenler özenmiş olacak ki, evdeki kuru, küflenmiş ekmeklerini koymaya başladılar, kediler yemedi, ekmekler her yere saçıldı, apartman ve sokak sakinleri kızmaya başladılar, günah oluyordu, o kadar aç insan varken diye yasak geldi) O günden beri bekliyorlar. Apartman önüne kedi alıştırıyorum diye söylenilmeye başlanılsa da gizli gizli sosis atmaya devam ettim. Üç kat yukarıdan ne atabilirdim ki, sosis hem kolay atılıyor hem de tadına bayılıyorlardı. Bütçemi zorlayınca ucuz sosis aramaya başladım, zincir indirimli marketlerin birinde çok uyguna buldum, haftada iki kez sadece sosis için markete gitmeye başladım(toptan almıyordum çünkü belli bir saatte( kimselerin görmeyeceği bir saat) herkesin üçer kez kaptığından emin olduktan sonra atmayı bırakmam gerekiyor yoksa hepsini bir hamlede atıp bitirebilirdim)
Bu zincir markette içimi acıtan bir şeye tanık oluyordum, saksılarda çiçek satıyorlardı ve satılmayan çiçeklerin gün gün solduğunu, boynunu büktüğünü görüyordum, kasadaki kıza" bunlara su veriyor musunuz?" diye sorduğumda ; başımı kaşıyacak vaktim mi var, ne suyu diye cevap alacağımı biliyordum. Haklılardı, sabah geldiği işten akşam on olmadan çıkamıyordu,  ayakta dikilerek onlarca işi aynı anda sürüklemesi bekleniliyordu, yapamazsa yüzlercesi işini kapmak için bekliyordu...Çiçek ile uğraşacak vakti yoktu. Her gittiğimde çiçekleri görmemek için kafamı çevirdim, başka şubelerine gittim orada da aynı çiçekler, aynı manzara , üç hafta sonunda artık dayanamaz diyerek  durumu en kötü olanını satın aldım.( Diğer şubede ki can çekişenlerden bir tanesini de aldım,çiçeklere özel bir ilgim yoktur hatta çiçeğin sorumluluğundan korkarım) Yapraklarını dökmüş, dik durmayı bırakmışlardı, beş kutu sosis parası verdim. Eve getirdim, saksılarını değiştirdim, topraklarını tazeledim, sularını verip, öptüm. Yan yana pencere önüne koydum.
 
Kendilerine gelmeleri bir kaç ayı buldu, yaşadıkları travma çok kötüydü, soğuk market rafında,  sahiplenilmeyi beklemek herkesin üstesinden geleceği bir şey değildi, onlar başardı. Onlar demişken birinin adı aşure, diğeri mendufe...(Pıtpıt rahatsızlık vermiyor sadece kokluyor, tatlarına bakmıyor.)
 

25 Ekim 2016 Salı

Raskolnikov'un Rüyası

 Bulaşıkları yıkıyorum, bulaşık suyunun girdabına kapılarak lavabo deliğine kaçacak iken bir örümceği kurtardım. Küçük bir  gurur ile kendimi mutlu hissettim.  Dışarı çıkmam gerekiyordu. Çorum'a kış geleli çok oldu. Paltolar çıktı. Ben de paltomu çıkardım. Henüz hiç giymediğim bu paltoyu kayınvalidem İtalya gezisi dönüşünde getirmiş, " oralarda her şey çok pahalı" demişti. Paltom çok pahalıydı. Dışarı çıkmadan önce boy aynasından kendime baktım. Ne kadar da güzeldim. Çarpık dişlerimi göstermeden kendime gülümsedim. Sokağımız Çorum'un en sakin en nezih sokaklarından biridir, yokuşu vardır.  Yokuşun gerisinde kulakları tırmalayan bir gürültü duydum. Henüz göremediğim bir şey , yeri kazıyarak geliyordu . Yokuşun başında ilkin bir çocuk belirdi, örgü kazağının üzerine örgü yelek giydirilmiş, sekerek koşarken arada  arkasına bakıyor. Sonra bir kadının , ip ile bağladığı tahta parçalarını peşinden sürüklediğini gördüm. İpi çektikçe tahta parçaları ,sokağın taşlarına sürtüyor, peşi sıra gelmemek için kadına direnç gösteriyorlardı. İki eli arkada , çektiği şeyin ağırlığı ile ikiye katlanmış halde bana doğru yaklaşıyordu. Yan yana geldiğimiz anda kadın durdu, doğruldu, ipi bırakmadan , yokuşa doğru baktı. Yüzü mermer gibi beyazdı. Derin derin soluyarak gözlerini yokuşa dikmişti, varlığımdan haberdar değildi. Oysa yürümeyi kesmiş ona nasıl yardım edebilirim diye ip ile bağlanmış tahtalara bakıyordum, bu tahtalar ile bir kaç gün ısınabileceklerdi. Kadının bu hali bana bir şeyi hatırlatıyordu ama çıkaramıyordum. Önde koşarak seken çocuk arkasına baktı, kadının durduğunu fark etti. Sekerek kadının arkasına geçti, deh deh deh diyerek elleriyle kadının sırtına vurmaya başladı. Kadının nefes alışverişleri sokağı inletirken, hatırladım.
Raskolnikov'un rüyasında gördüğü yaşlı kır ata benziyordu bu kadın... Çekemeyeceği kadar insan ile dolu bir arabaya koşturulan at, ayakta kalmaya çalışıyor, sarhoş sahibinin kırbaçları altında nefes nefese kalıyor. Arabacı etrafa bağırıyor,'gelin, hepiniz gelin, binin arabama', güzel giyimli kadınlar arabaya kahkahalar ile biniyor , tüm yolcular öyle eminler ki bu yorgun atın kendilerini çekemeyeceğini, yine de biniyorlar...
Bir kadın, bir anne, bir eş, bir aile olarak mutlu bir bireyim , mutlu olmam gereken bir dolu şeye sahibim. İnsan olarak nasıl biriyim diye kendi kendimi sorgulayacak onlarca şeye şahit oluyorum,sokakta, ülkede, dünyada...
Onlarca, yüzlerce, binlerce yanlışa şahit yazıldığımı hissediyorken nasıl mutlu birey olabiliyorum, kendime şaşırıyorum. Raskolnikov'un rüyasını okurken, at için ağladığımı hatırlıyorum ama gerçekte o yaşlı yorgun atın çektiği arabaya binen düşüncesiz, neşeli, güzel giyimli kadınlardan biriyim...Çivili tahtalar yeni paltoma zarar vermesin diye çıkarıp çantama soktuktan sonra ipe uzandığım için, lavabo deliğine kaçmasına izin vermediğim örümcek ile gurur duyduğum için , mutlu bir birey olarak aynalara gülümseyebildiğim için, zavallıyım

20 Ekim 2016 Perşembe

En güzel patates kızartması


Yunus bir gün " anne, kendini bilmek ne demek? dedi.
Neden sordun?
İlyas çok güzel top oynuyor ama maçlara katılmıyor, kendini bilmez çocuklarla oynamam diyor.
Kendini bilmek ve kendini bilmezliği futbol maçına indirgeyerek bir kaç kelime ile geçiştirdiğimi hatırlıyorum. İlyas'ı tanıyınca "kendini bilmek ile ilgili bir yazı yazmak istedim.
Apartman komşularım ile komşuculuk oynamaya başladım. Doktor, avukat, hemşire, öğretmen olan komşularımın hepsi çalışıyor. Kapımı sık sık elinde bir tabak ile komşu çocukları çalıyor. Annem sizin de tatmanız için yolladı diyerek uzattıkları tabakların altında üstünde en son modasından peçeteler ile örtülmüş, tarifini internetten aldıkları tam buğday unlu  kestaneli bonibonlu kurdeleli kurabiyeler, kekler...
Yazın bütün bir tatil boyunca sabahın ilk ışıkları ile sokağa düşen bir çocuk görüyordum. Bizim apartmandan çıkıyordu, boyuna göre yaşını 9 ya da 10 olarak hesapladığım bu çocuk kimin çocuğuydu, burada bozkırın sabahı öyle soğuk oluyor ki... Dimdik bir yürüyüşü vardı, kendinden emin o dik duruşu ile sokağın sonuna kadar onu takip ederken nereye gittiği konusunda meraklanıyordum. Yunus tanıyormuş, adı İlyas'mış  apartmanımızın girişinde arka cephede bir daire daha varmış, orada oturuyorlarmış, annesi ve babası markette çalışıyormuş, çok geç eve geliyorlarmış,  patates satan bir yakınlarının tezgahında patates diye bağırıyormuş, pazarlara gidiyormuş . İnternet tarifli bir elmalı pasta yaptığım gün Yunus'un eline altı üstü son model peçeteler ile örttüğüm tabağı verip İlyaslara da götürmesini tembihledim. Akşamın ilerlemiş saatine rağmen İlyas evde tek başına , kapıyı açmış, tabağı almış, teşekkür etmiş. Çok sonraları yine akşamın ilerlemiş bir vaktinde kapımız çalındı, elinde tabağım ile  İlyas. Tabağınızı getirdim diye uzatıyor. Üç tane kocaman yeşil bir şey, ne olduğunu çocuğun önünde çıkarmaya çalışmıyorum,' annene çok teşekkür ettiğimi söyle, çok mutlu oldum gibi şeyler zırvalarken, " annemler işten gelmedi" dedi. Kapıyı kapatıp  mutfağa geçtiğimde Yunus elimdeki tabağa bakarak " Avokado olmalı dedi, komşularımızdan gelen tabaklar statülerini kanıtlar gibi ultra farklı olmasına alışkın olduğumuzdan. Üç yeşil şeyi tabaktan alırken altındaki tuvalet kağıdını gördüm, uzun iki parça halinde kesilmiş, serilmiş. Üç yeşil şey patatesti, İlyas bütün tatil boyunca sabahın ilk ışıkları ile açılan mahalle pazarlarına gidiyor, bir patates tezgahının başında çıraklık yapıyordu.  Annesi ile babası geç geldikleri için sabah onu uğurlayamıyor, uykuda oluyorlardı. Kendi kazandığı patatesleriydi şimdi masada duran üç kocaman patates. Bu kutsal şeylerin süslenmesine hiç gerek yokken benim zavallılığıma karşılık vermek adına son model peçetelerin ikamesi adına iki parça tuvalet kağıdını sermek zorunda bırakmıştım İlyas'ı. Şimdi üç kocaman patatese bakarak  ,  kendini bilmek ne demeği  düşünüyorum. Bilmiyorum. Ama kendini bilmezlik ne demek çok iyi biliyorum.
Kendini bilmeyen insan kandırılır, kandırır, bütün hayatı "yalan" ile geçer.
Tam buğday unlu kekin harikaydı derim, merak etmediğim halde tarifini sorarım. Böyle yaparak komşumu kandırmış olmadığımı düşünürüm çünkü onlar ile geçinmenin tek yolu budur, ( yalnız kalmama adına), çünkü onlar, yaptıkları her şeyi doğru yapanlardandır, karşılarından hep tasdik  dolu bakışlar ile onaylanmak isterler. Hemşire olan komşumun kocası doktor, kocayı elde tutma yollarını anlatmada ustalaşmış, hayatından ve çevresinden örneklerle dolu renkli konuşmasındaki "ben olmazsam kocam yaşayamaz,hayatı cehenneme döner" cümlesinde gözlerinin içine bakarım, kendini nasıl da küçük ve yetersiz gördüğünü anlarım, büyük lafları sadece beni değil kendini de kandırmak için...
İnsan kendini bilse, hangi evlilikler yıkılmadan ayakta kalırdı. Birbirini , kendini kandırmayan kaç tane karı koca çıkardı...

İnsan kendini bilse yalnızlıktan korkmazdı, kandırılmaya ve kandırmaya odaklı eş, arkadaş, komşu, iş, patron,anne, baba, kardeşe ihtiyaç duymazdı.
İnsan kendini bilse savaşlar olmazdı.
İnsan kendini bilse diktatörler çıkmazdı.
İlyas kendini biliyordu, çok güzel top oynadığını biliyordu, kendini bilmezler ile aynı top peşinde koşmuyordu, kendini bilmezlerin takımında kaptan olmaya, göklere çıkarılmaya ihtiyaç duymuyordu.
Masadaki üç kocaman patatese bakarak daha fazla düşüncelere dalmak istemedim,patatesleri kızarttım, İlyas'ın zilini çaldım, eve davet ettim. Bunlar senin patateslerin dedim, hayatımda yediğim en güzel patates kızartmasıydı derken, yüzümde bütün bu düşüncelerin ağırlığını görmüş olsa gerek ki, çocukca gülerek " rica ederim,afiyet olsun" dedi.

En güzel patates kızartması


Yunus bir gün " anne, kendini bilmek ne demek? dedi.
Neden sordun?
İlyas çok güzel top oynuyor ama maçlara katılmıyor, kendini bilmez çocuklarla oynamam diyor.
Kendini bilmek ve kendini bilmezliği futbol maçına indirgeyerek bir kaç kelime ile geçiştirdiğimi hatırlıyorum. İlyas'ı tanıyınca "kendini bilmek ile ilgili bir yazı yazmak istedim.
Apartman komşularım ile komşuculuk oynamaya başladım. Doktor, avukat, hemşire, öğretmen olan komşularımın hepsi çalışıyor. Kapımı sık sık elinde bir tabak ile komşu çocukları çalıyor. Annem sizin de tatmanız için yolladı diyerek uzattıkları tabakların altında üstünde en son modasından peçeteler ile örtülmüş, tarifini internetten aldıkları tam buğday unlu  kestaneli bonibonlu kurdeleli kurabiyeler, kekler...
Yazın bütün bir tatil boyunca sabahın ilk ışıkları ile sokağa düşen bir çocuk görüyordum. Bizim apartmandan çıkıyordu, boyuna göre yaşını 9 ya da 10 olarak hesapladığım bu çocuk kimin çocuğuydu, burada bozkırın sabahı öyle soğuk oluyor ki... Dimdik bir yürüyüşü vardı, kendinden emin o dik duruşu ile sokağın sonuna kadar onu takip ederken nereye gittiği konusunda meraklanıyordum. Yunus tanıyormuş, adı İlyas'mış  apartmanımızın girişinde arka cephede bir daire daha varmış, orada oturuyorlarmış, annesi ve babası markette çalışıyormuş, çok geç eve geliyorlarmış,  patates satan bir yakınlarının tezgahında patates diye bağırıyormuş, pazarlara gidiyormuş . İnternet tarifli bir elmalı pasta yaptığım gün Yunus'un eline altı üstü son model peçeteler ile örttüğüm tabağı verip İlyaslara da götürmesini tembihledim. Akşamın ilerlemiş saatine rağmen İlyas evde tek başına , kapıyı açmış, tabağı almış, teşekkür etmiş. Çok sonraları yine akşamın ilerlemiş bir vaktinde kapımız çalındı, elinde tabağım ile  İlyas. Tabağınızı getirdim diye uzatıyor. Üç tane kocaman yeşil bir şey, ne olduğunu çocuğun önünde çıkarmaya çalışmıyorum,' annene çok teşekkür ettiğimi söyle, çok mutlu oldum gibi şeyler zırvalarken, " annemler işten gelmedi" dedi. Kapıyı kapatıp  mutfağa geçtiğimde Yunus elimdeki tabağa bakarak " Avokado olmalı dedi. Üç yeşil şeyi tabaktan alırken altındaki tuvalet kağıdını gördüm, uzun iki parça halinde kesilmiş, serilmiş. Üç yeşil şey patatesti, İlyas bütün tatil boyunca sabahın ilk ışıkları ile açılan mahalle pazarlarına gidiyor, bir patates tezgahının başında çıraklık yapıyordu.  Annesi ile babası geç geldikleri için sabah onu uğurlayamıyor, uykuda oluyorlardı. Kendi kazandığı patatesleriydi şimdi masada duran üç kocaman patates. Bu kutsal şeylerin süslenmesine hiç gerek yokken benim zavallılığıma karşılık vermek adına son model peçetelerin ikamesi adına iki parça tuvalet kağıdını sermek zorunda bırakmıştım İlyas'ı. Şimdi üç kocaman patatese bakarak  ,  kendini bilmek ne demeği  düşünüyorum. Bilmiyorum. Ama kendini bilmezlik ne demek çok iyi biliyorum.
Kendini bilmeyen insan kandırılır, kandırır, bütün hayatı "yalan" ile geçer.
Tam buğday unlu kekin harikaydı derim, merak etmediğim halde tarifini sorarım. Böyle yaparak komşumu kandırmış olmadığımı düşünürüm çünkü onlar ile geçinmenin tek yolu budur, ( yalnız kalmama adına), çünkü onlar, yaptıkları her şeyi doğru yapanlardandır, karşılarından hep tasdik  dolu bakışlar ile onaylanmak isterler. Hemşire olan komşumun kocası doktor, kocayı elde tutma yollarını anlatmada ustalaşmış, hayatından ve çevresinden örneklerle dolu renkli konuşmasındaki "ben olmazsam kocam yaşayamaz,hayatı cehenneme döner" cümlesinde gözlerinin içine bakarım, kendini nasıl da küçük ve yetersiz gördüğünü anlarım, büyük lafları sadece beni değil kendini de kandırmak için...
İnsan kendini bilse, hangi evlilikler yıkılmadan ayakta kalırdı. Birbirini , kendini kandırmayan kaç tane karı koca çıkardı...

İnsan kendini bilse yalnızlıktan korkmazdı, kandırılmaya ve kandırmaya odaklı eş, arkadaş, komşu, iş, patron,anne, baba, kardeşe ihtiyaç duymazdı.
İnsan kendini bilse savaşlar olmazdı.
İnsan kendini bilse diktatörler çıkmazdı.
İlyas kendini biliyordu, çok güzel top oynadığını biliyordu, kendini bilmezler ile aynı top peşinde koşmuyordu, kendini bilmezlerin takımında kaptan olmaya, göklere çıkarılmaya ihtiyaç duymuyordu.
Masadaki üç kocaman patatese bakarak daha fazla düşüncelere dalmak istemedim,patatesleri kızarttım, İlyas'ın zilini çaldım, eve davet ettim. Bunlar senin patateslerin dedim, hayatımda yediğim en güzel patates kızartmasıydı derken, yüzümde bütün bu düşüncelerin ağırlığını görmüş olsa gerek ki, çocukca gülerek " rica ederim,afiyet olsun" dedi.

22 Eylül 2016 Perşembe

Sadegül Abla

Sadegül Abla merdiven yıkayıcısı. Nerede oturduğunu bilmem, haftada bir kez gelir bir kova su alır dört katlı apartmanımızın merdivenlerini yıkar. Çoğunlukla bir kovayı suyu benden alır. Kovasını doldururken içeri buyur ederim. İçeri girmez miydiniz diye kapımı açtığımda şaşırır, eline beline koyar beni baştan aşağı süzerdi. Bir süre geçtikten sonra ;"yok anam,(bacım,gızım,...) işim gücüm var diyerek teklifimi geri çevirirdi, sonradan öğrendim ki içeri girmemesinin nedenlerinden biri de her geleni koklamaya çalışan pıtpıt'ın varlığıymış. Sadegül Abla çok titiz, itli, enikli evleri pis bulurmuş, ne oturur ne de bir şey yermiş (bu arada pıtpıt köpeğe benzeyecek kadar irileşti).
Olur olmaz vakitlerde elinde kovası ile kapımda belirir, içeriyi hiç süzmez, sadece yüzüme bakardı. Yüzüme böyle doğrudan bakan ile az mı karşılaştığımdan yoksa çok mu yalnızlaştığımdan bilmem Sadegül Abla içeri girsin, kahve içsin, çay içsin,  elma hoşafı içsin, dut şurubu içsin istiyorum, içerken  kapı aralığından baktığı gibi yüzüme baksın istiyorum.
Geçen aylardan bir günün sabahında Sadegül Abla evime misafir olmak zorunda kaldı, sabahın erken saatlerinde sular kesilmiş, okula , işe gidenler yüzüne vuracak su bulamayarak evden çıkmıştı. Sadegül Abla'nın kovası boş kaldı, birlikte suların gelmesini bekledik.
Kediyi balkona attım, kahvenin yanında elma hoşafını sonra dut şurubunu çıkarttım, her bardağı ikişer, üçer kez sildim, kedi kılı yapışmış olmasından korkarak.
-Yini moda çıktı, buralarda evin içinde it, enik beslenmezdi, dışarıdan gelenlerin işi bu, gızım sen nirelisin...
-Bir bakır ( kova)  su ile apartman merdiveni temizlenir miymiş, eskiden bakır bakır suları boşaltırdım yukarıdan aşağıya, köpürte köpürte...Şimdi bir bakır suyun içine sok paspası sil, haybeden iş, böyle temizlik mi olur pislik, mundar....Yüzünü ekşite ekşite kahvesini içti, elma hoşafını ardından dut pekmezini içince yüzü açıldı. Gızım sen nirelisin....
Sırtında örgü yeleği, şalvarının paçalarını çoraplarının içine sokmuş, penyesinin kollarını sıyırmış, işine hazır vaziyette iken koyu bir sohbete dalıyoruz.
Sadegül Abla'nın varı yoğu bir oğlu, oğlundan başka bir şey konuşmuyor, her lafın başı, ortası, sonu mutlaka oğlu.
- Bir elimde oğlum bir elimde bakırım, böyle geçti ömrüm, gızım benim.
-Köpük köpük merdivenleri yıkadığım zamanların birinde düştüm de belimi kırdım, buncacık oğlum başımdan ayrılmadı, bir bardak suyumu eksik etmedi, bacım benim.
-Çok okurdu, okumayı nerden sevdi bilemedim,  benden başkasını gördüğü yok idi.
-Gecen, gündüzün çalışırdı, bi arkadaşı,bi gezmesi yok idi.
-Büyük okulları kazandı, hepsini birincilikle bitirdi büyük adam olacak diye içerime ahan bu bakırlar dolusu  sular serpildi.
- Sınavlara girmiş, hepsini kazanmış , sözlüde bırakmışlar.
 
-Adamı olanı alıyorlarmış diye duydum, adam kimdi, nerede idi bulayım diye yandım, kavruldum.
-Benim bir adamım var, af edersin  yanında ağzımı bozmak istemem hanım gızım, dışarıdan gören adamların şahı der, giyinir kuşanır , nerde sürttüğü belli değil, evin yolunu ayda yılda bir cebi boşalınca bulur. Adam değil ama ne idersin, babası, erkek...
-Beş yıl geçti gitti bacım, benim oğlum benden başkasının elini  öpmez ,  benden başka kim onun elinden tutacak ,hep içim yanar, oğluma  , adam bulamadım, beş yıldır merdivene gittiğim her evin açılan kapısının ardında mıydı bu adam diye iç geçirdim.
Sular geldi, Sadegül Abla hemen yerinden kalktı, bakırını eline alıp ,çıkıp gitti.

21 Eylül 2016 Çarşamba

İpekli Mendil

 Kendimi bildim bileli tatil demek köye gitmek demekti. Üç ay boyunca tarlada, bahçede, domates biber kabak patlıcan fasulye sula, topla, kurut, kışa hazırlık, salça, konserve yap, elma, armutlar yere düşmesin ezilmesin ağaca çık, kurut hoşaf yap, suyunu çıkar pekmez yap , ceviz, şeftali, ayva, nar, dut, incir, hepsi beni bekler. Bütün tatilim ağaç tepelerinde,  dikenlerin yırttığı, ısırganların yaktığı topraklı ellerim ve ayaklarım, elektriği , suyu, insanı olmayan bu köy, çocukluğumdan beri, hiç aksatmadan. Güneye hiç inmemiş, Bodrum'u Çeşme'yi, şezlongu   hiç görmemiş olmam bu sene içime dert oldu. Şezlonga uzanıp, kitap okumayı, sıcaktan bunaldıkça denize girip serinlemenin hayalini kuruyordum, domateslere, fasulyelere sırık çakarken, en iri  incire, elmaya, cevize ulaşabilmek için çıktığım ağacın en tepesinde hep hayal kuruyordum. Bu sene hayalim gerçek oluyordu, ayın 16 sın da deniz tatilimizin ilk günü başlayacaktı.  İnternetten neler gerekli öğrendim, haftalar öncesi deniz hazırlıklarına başladım, yaşadığımız yerde alışveriş merkezi olmadığı için gerekli çoğu şeyi Ankara durağında almak için planlar yaptım. Ankara'da bir günlük mola verecektik, zaten arabamız bir solukta onca yolu yapamazdı. Gözümü öyle karartmıştım ki, internetten gördüğüm şezlonga uzanmışlara benzemek için kendimi değiştirmeye başladım, hiç boya görmemiş saçlarıma gölge yaptırdım( köy düğünlerinde oynayan Alamancı teyzelerin yarım başörtülerinden fırlamış  donuk kirli sarı  saçları  aynada görünce, saçımı makinaya vurdurttum) Ankamal da  hiç delinmemiş kulaklarımı deldirdim, eczanedeki görevli yanlış oldu, simetrik olmadı diye ikişer kez aynı işlemi uygularken, tersliklerin üzerinde hiç durmadım, yarını düşünüyordum.  Bütün eksiklerimi tamamlayacak kadar büyük olan bu alışveriş merkezinden ayrılırken bir mesaj geldi" İnci , Ciciobella Tatilde' yi istiyor". İnci'yi uzaktan internetten  tanıyorum, üç yaşında lösemi hastası. Okumamışım gibi yapıp alışveriş merkezinden çıkmaya çalıştım, öylesine büyüktü ki yanlış kapı, yanlış çıkış derken oyuncakçı vitrini gözüme çarptı. Ciciobella tatilde ne ola ki diye oyuncakçıya sormak için içeri girdim, bir kutu içinde çirkin bir bebek ( bebeğin saçı, gölgeli saçıma benzediği için çirkin gözüktü gözüme) ile oyuncakçıdan çıktım.
Bir dolmuşta, oyuncak kutusuna sıkı sıkı sarılmış, hastaneye gidiyorum. İnci'nin ilaç alma günüymüş, annesi bekleme salonunda. Adı Aysel. Bir ilçe adı söylüyor, oralıyız diyor. İlçeyi çıkaramıyorum, belli etmiyorum, Aysel için ilçesi İstanbul gibi Ankara gibi. Putu kare kocaman örtüsü ile şalvarı var. Güler yüzlü, gözleri canlı canlı, hayat fışkırıyor, sanki biraz önce ayrıldığım alışveriş merkezindeki bir kafede iki yakın arkadaş gibi konuşuyoruz. İnci uyanırken yanında olmalıyım yoksa hastaneyi başımıza yıkar diyerek yanımdan ayrılıyor, elimdeki paketi veremediğimin farkına geç varıyorum. İnci'nin durduk yerde yüzü sararmış, sanki kanı çekilmiş, Aysel'e dert olmuş ama çevresi çocuktur geçer diye önemsememiş. İncinin yüzü soldukça, dudaklarına kan oturdukça Aysel'in de böğrüne taş oturmuş, sırtına vurup buralara kadar gelmiş, altı ay hastaneden hiç çıkmadan tedavi görmüşler, sonra her hafta ilaç alma şartı ile dışarı çıkmışlar, Ankara da bir tanıdıkları evlerinin bir odasını ana kıza kiralamış. Kocasından hiç laf etmedi, Yunus'a bakarak ,bir oğlu olduğunu söylerken canlı gözleri soldu, yere eğildi.
İnci'nin uyanmasını bekliyorum.
Aysel kucağında İnci'si ile görünüyor,  maskenin ardındaki küçük  yüzü tanıyorum, ağlamaktan gözleri kızarmış, yüzü asılmış, küskün.
Elimdeki kutuya uzanırken incecik ellerinde sayısız enjektör yarası. Annesi kutuyu dezenfekte ile siliyor, bebeği çıkartıp her yerini yine dezenfekteliyor, sonra kızına uzatıyor. Bebeğine sarılan İnci ' hadi onu güneşe çıkaralım' diyor.
Bahçeye iniyoruz, güneşi gören bebek anında kararıyor, İnci öyle bir kahkaha atıyor ki etraftaki herkesin başı bize dönüyor. Bebeğini güneşe doğru uzatmış bir çocuğun kahkahasına hastane bahçesindeki herkes şahit oluyor.
Demek bu çirkin bebeğin numarası buymuş, güneşi gördü mü kararıyormuş.
Bebek sayesinde İnci bizi çok sevdi, ayrılmak istemedi, öyle yalvardı ki onlara gitmemiz için Aysel gözlerini gözlerime devirip, ' bize gel, misafirimiz ol' ricasını, neden emir gibi kabul ettim, olur diyerek ikiletmedim, bilemiyorum.
Köyde olan annemlerin Ankara da ki boş evinde beni bekleyen eşime durumu anlatmam zor oldu,  İnci gibi ısrarcı olmam gerekti.
Gölbaşı dolmuşlarına bindik, dolmuşa binmeden önce Aysel İncisini putu kare örtüsüne sardı, mikroplardan çok korkuyordu. Dolmuşta gördüğüm Ankara'yı tanımıyordum, benim büyüdüğüm Ankara çok uzaklarda kalmıştı, Gölbaşına gelmeden yolda inip eskice bir apartmanın ikinci katına girerken, apartmanın tamamen boşaltıldığını gördüm, yıkılacak yenisi yapılacaktı,  Aysel incisini bohçasından çıkardı, hepimize birer maske verdi, ellerimize, üstümüze başımıza dezenfekte sıktı. Evin bir odası hariç diğerlerini  ev sahibi kilitlemiş, Aysel o bir odayı kendine ve kızına yuva yapmış. Yunus'un ilk dikkatini çeken televizyonun olmayışıydı, İnci gülerek televizyon kilitli odada, hapislemişler dedi. Bir oda, dördümüz için öyle genişledi ki, yapmadığımız şey kalmadı, güldük, konuştuk, yedik içtik. Maskeli konuşmak, yemek içmek zor geldikçe, Aysel e ve İnciye bakıyorduk, bir sene boyunca maskelerini hiç çıkarmamışlardı. Çocuklar uyudu, İnciyi bebeğine sarılmış bir halde beşiğine, Yunus'u yer yatağına yatırdık. Uyuyan çocuklar ile sessizleşen odada   Aysel ile yalnızız . Aysel her boş kaldığında mırıldanarak bir şeyler okuyordu,  sessiz sessiz hamd , şükür kelimelerini duyuyordum.
Garip bir suçluluk hissi ile Aysel i ilk gördüğüm andan itibaren kuşatılmıştım ama şimdi daha çok. Yarın tatile çıkacaktım. Tatili , yarını aklıma getirdikçe, her şeye rağmen mutlu oluyordum, yatmadan önce aynadaki yüzümü görünce kendimi tanıyamadım, keşke Aysel bir gün önce ki gerçek beni görseydi ,kısacık boyanmış, ikişer kez delinmiş kulaklı bu yüz ile kendim değildim.
Gece yarısı şiddetli bir patlama sesi ile uyandım, ev yıkılacak gibi sarsılmıştı, uçak sesleri...İlk aklıma gelen rusya, amerika, suriye ya da başka bir ülke bize savaş açmıştı, bombalanıyorduk. şarj etmeyi unuttuğum  telefonuma sarıldım, beni merak edenlere hemen ulaşmalıydım, ....Aysel   beşiğin başında oturuyor,  sakin sakin okuyor, üflüyor. Haber verecek kimsesi yok muydu bu kadının, bombalanıyoruz Aysel, öleceğiz diye bağırmaya başladım. Sessiz ol , çocukları uyandırma dedi. Ne işim vardı burda, hiç tanımadığım yerde bilmediğim insanların yanında ölecektim. Bu kadından, bu hasta çocuktan, ölümden bir an önce uzaklaşmalıydım. Yunus'u kucaklayarak;
-Sığınağı var mı buranın, kömürlük, depo!
-Deposu olmalı, dedi.
-Hemen  inelim dedim, sen de İnciyi al...
-Olmaz dedi,
-...
-İnci'yi depoya indiremem orası çok kirli, mikropludur.
-...
Kimdi bu kadın, deli miydi, bombalanırken mikroplardan korkuyordu, nerede olduğunu  çıkaramadığım o ilçesindeki tüm insanlar bunun gibi miydi, kimdi...Şaşkın, korku, panik içindeki yüzüme yine sakin canlı gözleri ile bakarken;
-Ölmekten korkmuyorum, İnci'nin hastalığını öğrendiğim gün, ölmüştüm. Her şey, onun hayatta kalması için  değişmeliydi, değişemeyenleri öldürdüm, önce kendimden başladım...
Kollarımda ağırlaşan Yunus'u yere yatırdım, beşiği pencere önünden alıp, yer yatağını pencereye siper ettik . Üstümüzde uçak, ateş, bombalama sesleri. Çocuklarımızın başına çöktük. O anda öleceğime o kadar inanmıştım ki,  son anlarımı nasıl geçirmem ile ilgili karar vermem gerektiğini hissettim. Yüzümü görmek istedim, lavaboya gidip aynaya baktım, gördüğüm ben değildim, kendimi göremiyorum.  Yunus en derin uykusunda, öpmek istedim , bombaların sesi ile uyanmamışken  öpülürken belki uyanır diye çekiniyorum, öpemiyorum.  Kayısı kokusu duyuyorum, sigara dumanı ile karışmış, Malatya'daki evimizin kayısı bahçeli balkonundayım,  babamın yanında mindere uzanmışım, bir elinde sigara bir elinde kitap Sait Faik okuyor babam. Çok mutluyum. Çorum'daki evimizin penceresi açık,  bozkırın sıcak ikindi  rüzgarı  ile perdelerimiz şişiyor, başı kucağımda oğluma Sait Faik'in İpekli Mendil'ini okuyorum, hikaye tamamlanamadan dışarıdan çocuk sesleri," Yunusss aşağı gel maç var"...
Başını kucağımdan kaldırıp, anne inebilir miyim, çok önemli bir maç,  balkondan beni izle...Balkona çıktığımı gören sokak kedileri koşarak sıralanıyorlar, hepsine sosislerini attıktan sonra yarım kalan Sait Faik hikayesi ile çocuk seslerine karışıyorum. Dünya ile ilgili ilk aklıma gelenler bunlardı,  bunlar için şükür ettim. Aysel'e baktım, can alan melek gibi gözüktü gözüme, her an beşiğin yanından kalkıp bana doğru gelecekti. Kendimi görmek istiyorum , kendimi bilip tanımak...  Sokağın bütün kedileri beni tanıyordu. Hepsi beni görünce koşmuş, gelmiş, Yunus sokaktaki çocukların arasına karışmış, oğluma okuyamadığım yarım hikayeyi de tamamlamalıyım...
"Çok korkuttuk ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların gözlerine döndü ama, dudaklarında ufacık bir titreme gözükmedi ve kaşları sabit, kararlı hallerini hiç bozmadılar...Bırakılınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve mısır tarlasını, keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti... ( İpekli Mendil Sait Fait A. sf 42 Bilgi Yayınevi sekizinci basım 1987)"





14 Haziran 2016 Salı

Trafik polisi- kedi

Ankara'dayım, serin bir gecede annem ile ,  sabah olunca  rutin kontroller için hastaneye gideceğiz. Dosyaları elden geçiriyoruz, eksikleri tamamlıyoruz, annem yatmadan önce namazını kılmak için benden namaz örtüsünü istiyor, beyaz namaz örtüsü, üzerinde gül kokulu tespih. Annem selamını verirken,
 dışarıdan bir kadın çığlığı geliyor,  balkona koşuyoruz. Yola diz çökmüş, tek tük geçen arabaların önünü kesmiş, karanlıkta seçilemeyen  kadının çığlığı  acı acı ağlamaya dönüşüyor. Yoldan geçen bir iki kişi kadını çöktüğü yerden kaldırıyor, yüzünü görüyoruz, ikinci kattaki trafik polisi.

On yıl öncesi olmalıydı, apartmanımızın ikinci katındaki  kiralık daireye  bir trafik polisinin taşınması.
Tekerlekli sandalyesinde konuşamayan bir ablası ile kendi oturuyordu. Apartman sakinlerinin alışık olmadığı bir komşuydu,    iki metreye yakın boyu , geniş eni ,  çatık kaşları yanına kimseyi yanaştırmazdı. Trafik polisinin büyük cüssesi apartman boşluğunda, asansörde birden karşınıza çıksa ,küçük bir çığlık attırabilirdi. Öyle güçlüydü ki tekerlekli sandalyesi ile birlikte ablasını iki kat indirir ve çıkarırdı. Merhaba, kolay gelsin diye sokulmaya çalışanları, kolaysa başına gelsin diye tersleyen, yüzü sirke satan, yabani biriydi. Gerçek adı neydi hiç önemsemedik, bizim için  adı trafik polisiydi. Ne olursa olsun  bizim apartman sakinlerinden hiç kimsenin hayatı gizli kalmaz,  günlerde konuşulmak üzere bir şekilde hikayesi öğrenilirdi. Biri üniversite biri evlilik için hazırlık yapan iki kız kardeşmiş bunlar.  Abla, balayına giderken  trafik kazası geçiriyor,  kocanın yarası hafif hemen hastaneden çıkıyor, karısını felçli ve dilsiz olarak hastanede bırakıyor. Balayında terk edilen kadının tek yakını,  tek akrabası kız kardeşi. Kız kardeş felçli ablasına bakabilmek için üniversite okumayıp polis oluyor, kaderin tokatını yemiş bu kadının yabaniliğini  artık hoş göreceğiz  diyen apartman sakinlerinin, sıradan  çin börekli ,  kısırlı, patates salatalı,  apartman günlerine renk katmıştı.
Kedi sevgisi nedir bilmediğim yıllarda, onu , apartmanın arka bahçesinde bir kediye yem ve su verirken gördüğümü hatırlıyorum, bir de annemden borç para istemek için kapımıza geldiği o günde ne kadar şaşırdığımızı. Annem kapıda kalmayın içeri girin dediğinde kapıdan girerken boynunu bükmek zorunda kalışını, kocaman gövdesi küçücük salonumuzda iken bükük başını hiç kaldırmadan, " çevredeki tüm veterinerlere götürdüm en ucuzu buydu, ameliyat olmaz ise  bacağını kesecekler, beş taksitte öderim" dediğinde kedi sevmeyen annemin hemen yatak odasına koşup  bir tomar para ile geldiğini, dizleri üzerine koyduğu kocaman ellerine tutuşturduğunu hatırlıyorum.
İkinci kattaki trafik polisinin kedi sevgisinden apartman günlerinin haberi olmadı.
Dışarıdaki kadın ağlamasının trafik polisine ait olduğunu görünce annem hemen bahçeye indi. Apartman sakinleri bir bir balkona çıktı, "ablası öldü herhalde " diye söylenmeye başlandılar.
Trafik polisi ağıt yakarak ağlarken sıkı sıkı bir şeyi kucaklıyor, kucağından kan damlıyor. Ağıtın sözleri yeni ölmüş bir sevgili için yazılmış aşk dizeleri gibi. Daha önce hiç kimse için söylenmemiş , yazılmamış bir aşk ağıdıydı. Kocaman vücuda sarılmaya çalıştı annem. Göğsüne bastırdığı şeyi alabilmek için kocaman kollarını çözmeye çalıştı. Ama ayrılmak istemiyordu, öyle bastırıyordu ki göğsüne, kendi göğsünden can vermek ister gibi. Annem başında ki  namaz örtüsünü yere serdi,  karanlık içinde bir parça beyazlık belirdi. Kadının kolları bu  beyazlığa  çözüldü. Beyaz namaz örtüsünü kediye kefen yaptılar. Son bir kez daha göğsüne bastırdı, hoşça kal aşkım diyerek gül kokulu beyaz namaz örtüsünü dudaklarına götürdü, trafik polisi.
Gecenin karanlığında balkondan sarkan apartman sakinlerinin nasıl şaşırdıklarını , artık ,  günlerinde   çin salatalarını yerken  öğrenebileceğiz.