22 Eylül 2016 Perşembe

Sadegül Abla

Sadegül Abla merdiven yıkayıcısı. Nerede oturduğunu bilmem, haftada bir kez gelir bir kova su alır dört katlı apartmanımızın merdivenlerini yıkar. Çoğunlukla bir kovayı suyu benden alır. Kovasını doldururken içeri buyur ederim. İçeri girmez miydiniz diye kapımı açtığımda şaşırır, eline beline koyar beni baştan aşağı süzerdi. Bir süre geçtikten sonra ;"yok anam,(bacım,gızım,...) işim gücüm var diyerek teklifimi geri çevirirdi, sonradan öğrendim ki içeri girmemesinin nedenlerinden biri de her geleni koklamaya çalışan pıtpıt'ın varlığıymış. Sadegül Abla çok titiz, itli, enikli evleri pis bulurmuş, ne oturur ne de bir şey yermiş (bu arada pıtpıt köpeğe benzeyecek kadar irileşti).
Olur olmaz vakitlerde elinde kovası ile kapımda belirir, içeriyi hiç süzmez, sadece yüzüme bakardı. Yüzüme böyle doğrudan bakan ile az mı karşılaştığımdan yoksa çok mu yalnızlaştığımdan bilmem Sadegül Abla içeri girsin, kahve içsin, çay içsin,  elma hoşafı içsin, dut şurubu içsin istiyorum, içerken  kapı aralığından baktığı gibi yüzüme baksın istiyorum.
Geçen aylardan bir günün sabahında Sadegül Abla evime misafir olmak zorunda kaldı, sabahın erken saatlerinde sular kesilmiş, okula , işe gidenler yüzüne vuracak su bulamayarak evden çıkmıştı. Sadegül Abla'nın kovası boş kaldı, birlikte suların gelmesini bekledik.
Kediyi balkona attım, kahvenin yanında elma hoşafını sonra dut şurubunu çıkarttım, her bardağı ikişer, üçer kez sildim, kedi kılı yapışmış olmasından korkarak.
-Yini moda çıktı, buralarda evin içinde it, enik beslenmezdi, dışarıdan gelenlerin işi bu, gızım sen nirelisin...
-Bir bakır ( kova)  su ile apartman merdiveni temizlenir miymiş, eskiden bakır bakır suları boşaltırdım yukarıdan aşağıya, köpürte köpürte...Şimdi bir bakır suyun içine sok paspası sil, haybeden iş, böyle temizlik mi olur pislik, mundar....Yüzünü ekşite ekşite kahvesini içti, elma hoşafını ardından dut pekmezini içince yüzü açıldı. Gızım sen nirelisin....
Sırtında örgü yeleği, şalvarının paçalarını çoraplarının içine sokmuş, penyesinin kollarını sıyırmış, işine hazır vaziyette iken koyu bir sohbete dalıyoruz.
Sadegül Abla'nın varı yoğu bir oğlu, oğlundan başka bir şey konuşmuyor, her lafın başı, ortası, sonu mutlaka oğlu.
- Bir elimde oğlum bir elimde bakırım, böyle geçti ömrüm, gızım benim.
-Köpük köpük merdivenleri yıkadığım zamanların birinde düştüm de belimi kırdım, buncacık oğlum başımdan ayrılmadı, bir bardak suyumu eksik etmedi, bacım benim.
-Çok okurdu, okumayı nerden sevdi bilemedim,  benden başkasını gördüğü yok idi.
-Gecen, gündüzün çalışırdı, bi arkadaşı,bi gezmesi yok idi.
-Büyük okulları kazandı, hepsini birincilikle bitirdi büyük adam olacak diye içerime ahan bu bakırlar dolusu  sular serpildi.
- Sınavlara girmiş, hepsini kazanmış , sözlüde bırakmışlar.
 
-Adamı olanı alıyorlarmış diye duydum, adam kimdi, nerede idi bulayım diye yandım, kavruldum.
-Benim bir adamım var, af edersin  yanında ağzımı bozmak istemem hanım gızım, dışarıdan gören adamların şahı der, giyinir kuşanır , nerde sürttüğü belli değil, evin yolunu ayda yılda bir cebi boşalınca bulur. Adam değil ama ne idersin, babası, erkek...
-Beş yıl geçti gitti bacım, benim oğlum benden başkasının elini  öpmez ,  benden başka kim onun elinden tutacak ,hep içim yanar, oğluma  , adam bulamadım, beş yıldır merdivene gittiğim her evin açılan kapısının ardında mıydı bu adam diye iç geçirdim.
Sular geldi, Sadegül Abla hemen yerinden kalktı, bakırını eline alıp ,çıkıp gitti.

21 Eylül 2016 Çarşamba

İpekli Mendil

 Kendimi bildim bileli tatil demek köye gitmek demekti. Üç ay boyunca tarlada, bahçede, domates biber kabak patlıcan fasulye sula, topla, kurut, kışa hazırlık, salça, konserve yap, elma, armutlar yere düşmesin ezilmesin ağaca çık, kurut hoşaf yap, suyunu çıkar pekmez yap , ceviz, şeftali, ayva, nar, dut, incir, hepsi beni bekler. Bütün tatilim ağaç tepelerinde,  dikenlerin yırttığı, ısırganların yaktığı topraklı ellerim ve ayaklarım, elektriği , suyu, insanı olmayan bu köy, çocukluğumdan beri, hiç aksatmadan. Güneye hiç inmemiş, Bodrum'u Çeşme'yi, şezlongu   hiç görmemiş olmam bu sene içime dert oldu. Şezlonga uzanıp, kitap okumayı, sıcaktan bunaldıkça denize girip serinlemenin hayalini kuruyordum, domateslere, fasulyelere sırık çakarken, en iri  incire, elmaya, cevize ulaşabilmek için çıktığım ağacın en tepesinde hep hayal kuruyordum. Bu sene hayalim gerçek oluyordu, ayın 16 sın da deniz tatilimizin ilk günü başlayacaktı.  İnternetten neler gerekli öğrendim, haftalar öncesi deniz hazırlıklarına başladım, yaşadığımız yerde alışveriş merkezi olmadığı için gerekli çoğu şeyi Ankara durağında almak için planlar yaptım. Ankara'da bir günlük mola verecektik, zaten arabamız bir solukta onca yolu yapamazdı. Gözümü öyle karartmıştım ki, internetten gördüğüm şezlonga uzanmışlara benzemek için kendimi değiştirmeye başladım, hiç boya görmemiş saçlarıma gölge yaptırdım( köy düğünlerinde oynayan Alamancı teyzelerin yarım başörtülerinden fırlamış  donuk kirli sarı  saçları  aynada görünce, saçımı makinaya vurdurttum) Ankamal da  hiç delinmemiş kulaklarımı deldirdim, eczanedeki görevli yanlış oldu, simetrik olmadı diye ikişer kez aynı işlemi uygularken, tersliklerin üzerinde hiç durmadım, yarını düşünüyordum.  Bütün eksiklerimi tamamlayacak kadar büyük olan bu alışveriş merkezinden ayrılırken bir mesaj geldi" İnci , Ciciobella Tatilde' yi istiyor". İnci'yi uzaktan internetten  tanıyorum, üç yaşında lösemi hastası. Okumamışım gibi yapıp alışveriş merkezinden çıkmaya çalıştım, öylesine büyüktü ki yanlış kapı, yanlış çıkış derken oyuncakçı vitrini gözüme çarptı. Ciciobella tatilde ne ola ki diye oyuncakçıya sormak için içeri girdim, bir kutu içinde çirkin bir bebek ( bebeğin saçı, gölgeli saçıma benzediği için çirkin gözüktü gözüme) ile oyuncakçıdan çıktım.
Bir dolmuşta, oyuncak kutusuna sıkı sıkı sarılmış, hastaneye gidiyorum. İnci'nin ilaç alma günüymüş, annesi bekleme salonunda. Adı Aysel. Bir ilçe adı söylüyor, oralıyız diyor. İlçeyi çıkaramıyorum, belli etmiyorum, Aysel için ilçesi İstanbul gibi Ankara gibi. Putu kare kocaman örtüsü ile şalvarı var. Güler yüzlü, gözleri canlı canlı, hayat fışkırıyor, sanki biraz önce ayrıldığım alışveriş merkezindeki bir kafede iki yakın arkadaş gibi konuşuyoruz. İnci uyanırken yanında olmalıyım yoksa hastaneyi başımıza yıkar diyerek yanımdan ayrılıyor, elimdeki paketi veremediğimin farkına geç varıyorum. İnci'nin durduk yerde yüzü sararmış, sanki kanı çekilmiş, Aysel'e dert olmuş ama çevresi çocuktur geçer diye önemsememiş. İncinin yüzü soldukça, dudaklarına kan oturdukça Aysel'in de böğrüne taş oturmuş, sırtına vurup buralara kadar gelmiş, altı ay hastaneden hiç çıkmadan tedavi görmüşler, sonra her hafta ilaç alma şartı ile dışarı çıkmışlar, Ankara da bir tanıdıkları evlerinin bir odasını ana kıza kiralamış. Kocasından hiç laf etmedi, Yunus'a bakarak ,bir oğlu olduğunu söylerken canlı gözleri soldu, yere eğildi.
İnci'nin uyanmasını bekliyorum.
Aysel kucağında İnci'si ile görünüyor,  maskenin ardındaki küçük  yüzü tanıyorum, ağlamaktan gözleri kızarmış, yüzü asılmış, küskün.
Elimdeki kutuya uzanırken incecik ellerinde sayısız enjektör yarası. Annesi kutuyu dezenfekte ile siliyor, bebeği çıkartıp her yerini yine dezenfekteliyor, sonra kızına uzatıyor. Bebeğine sarılan İnci ' hadi onu güneşe çıkaralım' diyor.
Bahçeye iniyoruz, güneşi gören bebek anında kararıyor, İnci öyle bir kahkaha atıyor ki etraftaki herkesin başı bize dönüyor. Bebeğini güneşe doğru uzatmış bir çocuğun kahkahasına hastane bahçesindeki herkes şahit oluyor.
Demek bu çirkin bebeğin numarası buymuş, güneşi gördü mü kararıyormuş.
Bebek sayesinde İnci bizi çok sevdi, ayrılmak istemedi, öyle yalvardı ki onlara gitmemiz için Aysel gözlerini gözlerime devirip, ' bize gel, misafirimiz ol' ricasını, neden emir gibi kabul ettim, olur diyerek ikiletmedim, bilemiyorum.
Köyde olan annemlerin Ankara da ki boş evinde beni bekleyen eşime durumu anlatmam zor oldu,  İnci gibi ısrarcı olmam gerekti.
Gölbaşı dolmuşlarına bindik, dolmuşa binmeden önce Aysel İncisini putu kare örtüsüne sardı, mikroplardan çok korkuyordu. Dolmuşta gördüğüm Ankara'yı tanımıyordum, benim büyüdüğüm Ankara çok uzaklarda kalmıştı, Gölbaşına gelmeden yolda inip eskice bir apartmanın ikinci katına girerken, apartmanın tamamen boşaltıldığını gördüm, yıkılacak yenisi yapılacaktı,  Aysel incisini bohçasından çıkardı, hepimize birer maske verdi, ellerimize, üstümüze başımıza dezenfekte sıktı. Evin bir odası hariç diğerlerini  ev sahibi kilitlemiş, Aysel o bir odayı kendine ve kızına yuva yapmış. Yunus'un ilk dikkatini çeken televizyonun olmayışıydı, İnci gülerek televizyon kilitli odada, hapislemişler dedi. Bir oda, dördümüz için öyle genişledi ki, yapmadığımız şey kalmadı, güldük, konuştuk, yedik içtik. Maskeli konuşmak, yemek içmek zor geldikçe, Aysel e ve İnciye bakıyorduk, bir sene boyunca maskelerini hiç çıkarmamışlardı. Çocuklar uyudu, İnciyi bebeğine sarılmış bir halde beşiğine, Yunus'u yer yatağına yatırdık. Uyuyan çocuklar ile sessizleşen odada   Aysel ile yalnızız . Aysel her boş kaldığında mırıldanarak bir şeyler okuyordu,  sessiz sessiz hamd , şükür kelimelerini duyuyordum.
Garip bir suçluluk hissi ile Aysel i ilk gördüğüm andan itibaren kuşatılmıştım ama şimdi daha çok. Yarın tatile çıkacaktım. Tatili , yarını aklıma getirdikçe, her şeye rağmen mutlu oluyordum, yatmadan önce aynadaki yüzümü görünce kendimi tanıyamadım, keşke Aysel bir gün önce ki gerçek beni görseydi ,kısacık boyanmış, ikişer kez delinmiş kulaklı bu yüz ile kendim değildim.
Gece yarısı şiddetli bir patlama sesi ile uyandım, ev yıkılacak gibi sarsılmıştı, uçak sesleri...İlk aklıma gelen rusya, amerika, suriye ya da başka bir ülke bize savaş açmıştı, bombalanıyorduk. şarj etmeyi unuttuğum  telefonuma sarıldım, beni merak edenlere hemen ulaşmalıydım, ....Aysel   beşiğin başında oturuyor,  sakin sakin okuyor, üflüyor. Haber verecek kimsesi yok muydu bu kadının, bombalanıyoruz Aysel, öleceğiz diye bağırmaya başladım. Sessiz ol , çocukları uyandırma dedi. Ne işim vardı burda, hiç tanımadığım yerde bilmediğim insanların yanında ölecektim. Bu kadından, bu hasta çocuktan, ölümden bir an önce uzaklaşmalıydım. Yunus'u kucaklayarak;
-Sığınağı var mı buranın, kömürlük, depo!
-Deposu olmalı, dedi.
-Hemen  inelim dedim, sen de İnciyi al...
-Olmaz dedi,
-...
-İnci'yi depoya indiremem orası çok kirli, mikropludur.
-...
Kimdi bu kadın, deli miydi, bombalanırken mikroplardan korkuyordu, nerede olduğunu  çıkaramadığım o ilçesindeki tüm insanlar bunun gibi miydi, kimdi...Şaşkın, korku, panik içindeki yüzüme yine sakin canlı gözleri ile bakarken;
-Ölmekten korkmuyorum, İnci'nin hastalığını öğrendiğim gün, ölmüştüm. Her şey, onun hayatta kalması için  değişmeliydi, değişemeyenleri öldürdüm, önce kendimden başladım...
Kollarımda ağırlaşan Yunus'u yere yatırdım, beşiği pencere önünden alıp, yer yatağını pencereye siper ettik . Üstümüzde uçak, ateş, bombalama sesleri. Çocuklarımızın başına çöktük. O anda öleceğime o kadar inanmıştım ki,  son anlarımı nasıl geçirmem ile ilgili karar vermem gerektiğini hissettim. Yüzümü görmek istedim, lavaboya gidip aynaya baktım, gördüğüm ben değildim, kendimi göremiyorum.  Yunus en derin uykusunda, öpmek istedim , bombaların sesi ile uyanmamışken  öpülürken belki uyanır diye çekiniyorum, öpemiyorum.  Kayısı kokusu duyuyorum, sigara dumanı ile karışmış, Malatya'daki evimizin kayısı bahçeli balkonundayım,  babamın yanında mindere uzanmışım, bir elinde sigara bir elinde kitap Sait Faik okuyor babam. Çok mutluyum. Çorum'daki evimizin penceresi açık,  bozkırın sıcak ikindi  rüzgarı  ile perdelerimiz şişiyor, başı kucağımda oğluma Sait Faik'in İpekli Mendil'ini okuyorum, hikaye tamamlanamadan dışarıdan çocuk sesleri," Yunusss aşağı gel maç var"...
Başını kucağımdan kaldırıp, anne inebilir miyim, çok önemli bir maç,  balkondan beni izle...Balkona çıktığımı gören sokak kedileri koşarak sıralanıyorlar, hepsine sosislerini attıktan sonra yarım kalan Sait Faik hikayesi ile çocuk seslerine karışıyorum. Dünya ile ilgili ilk aklıma gelenler bunlardı,  bunlar için şükür ettim. Aysel'e baktım, can alan melek gibi gözüktü gözüme, her an beşiğin yanından kalkıp bana doğru gelecekti. Kendimi görmek istiyorum , kendimi bilip tanımak...  Sokağın bütün kedileri beni tanıyordu. Hepsi beni görünce koşmuş, gelmiş, Yunus sokaktaki çocukların arasına karışmış, oğluma okuyamadığım yarım hikayeyi de tamamlamalıyım...
"Çok korkuttuk ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların gözlerine döndü ama, dudaklarında ufacık bir titreme gözükmedi ve kaşları sabit, kararlı hallerini hiç bozmadılar...Bırakılınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve mısır tarlasını, keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti... ( İpekli Mendil Sait Fait A. sf 42 Bilgi Yayınevi sekizinci basım 1987)"





14 Haziran 2016 Salı

Trafik polisi- kedi

Ankara'dayım, serin bir gecede annem ile ,  sabah olunca  rutin kontroller için hastaneye gideceğiz. Dosyaları elden geçiriyoruz, eksikleri tamamlıyoruz, annem yatmadan önce namazını kılmak için benden namaz örtüsünü istiyor, beyaz namaz örtüsü, üzerinde gül kokulu tespih. Annem selamını verirken,
 dışarıdan bir kadın çığlığı geliyor,  balkona koşuyoruz. Yola diz çökmüş, tek tük geçen arabaların önünü kesmiş, karanlıkta seçilemeyen  kadının çığlığı  acı acı ağlamaya dönüşüyor. Yoldan geçen bir iki kişi kadını çöktüğü yerden kaldırıyor, yüzünü görüyoruz, ikinci kattaki trafik polisi.

On yıl öncesi olmalıydı, apartmanımızın ikinci katındaki  kiralık daireye  bir trafik polisinin taşınması.
Tekerlekli sandalyesinde konuşamayan bir ablası ile kendi oturuyordu. Apartman sakinlerinin alışık olmadığı bir komşuydu,    iki metreye yakın boyu , geniş eni ,  çatık kaşları yanına kimseyi yanaştırmazdı. Trafik polisinin büyük cüssesi apartman boşluğunda, asansörde birden karşınıza çıksa ,küçük bir çığlık attırabilirdi. Öyle güçlüydü ki tekerlekli sandalyesi ile birlikte ablasını iki kat indirir ve çıkarırdı. Merhaba, kolay gelsin diye sokulmaya çalışanları, kolaysa başına gelsin diye tersleyen, yüzü sirke satan, yabani biriydi. Gerçek adı neydi hiç önemsemedik, bizim için  adı trafik polisiydi. Ne olursa olsun  bizim apartman sakinlerinden hiç kimsenin hayatı gizli kalmaz,  günlerde konuşulmak üzere bir şekilde hikayesi öğrenilirdi. Biri üniversite biri evlilik için hazırlık yapan iki kız kardeşmiş bunlar.  Abla, balayına giderken  trafik kazası geçiriyor,  kocanın yarası hafif hemen hastaneden çıkıyor, karısını felçli ve dilsiz olarak hastanede bırakıyor. Balayında terk edilen kadının tek yakını,  tek akrabası kız kardeşi. Kız kardeş felçli ablasına bakabilmek için üniversite okumayıp polis oluyor, kaderin tokatını yemiş bu kadının yabaniliğini  artık hoş göreceğiz  diyen apartman sakinlerinin, sıradan  çin börekli ,  kısırlı, patates salatalı,  apartman günlerine renk katmıştı.
Kedi sevgisi nedir bilmediğim yıllarda, onu , apartmanın arka bahçesinde bir kediye yem ve su verirken gördüğümü hatırlıyorum, bir de annemden borç para istemek için kapımıza geldiği o günde ne kadar şaşırdığımızı. Annem kapıda kalmayın içeri girin dediğinde kapıdan girerken boynunu bükmek zorunda kalışını, kocaman gövdesi küçücük salonumuzda iken bükük başını hiç kaldırmadan, " çevredeki tüm veterinerlere götürdüm en ucuzu buydu, ameliyat olmaz ise  bacağını kesecekler, beş taksitte öderim" dediğinde kedi sevmeyen annemin hemen yatak odasına koşup  bir tomar para ile geldiğini, dizleri üzerine koyduğu kocaman ellerine tutuşturduğunu hatırlıyorum.
İkinci kattaki trafik polisinin kedi sevgisinden apartman günlerinin haberi olmadı.
Dışarıdaki kadın ağlamasının trafik polisine ait olduğunu görünce annem hemen bahçeye indi. Apartman sakinleri bir bir balkona çıktı, "ablası öldü herhalde " diye söylenmeye başlandılar.
Trafik polisi ağıt yakarak ağlarken sıkı sıkı bir şeyi kucaklıyor, kucağından kan damlıyor. Ağıtın sözleri yeni ölmüş bir sevgili için yazılmış aşk dizeleri gibi. Daha önce hiç kimse için söylenmemiş , yazılmamış bir aşk ağıdıydı. Kocaman vücuda sarılmaya çalıştı annem. Göğsüne bastırdığı şeyi alabilmek için kocaman kollarını çözmeye çalıştı. Ama ayrılmak istemiyordu, öyle bastırıyordu ki göğsüne, kendi göğsünden can vermek ister gibi. Annem başında ki  namaz örtüsünü yere serdi,  karanlık içinde bir parça beyazlık belirdi. Kadının kolları bu  beyazlığa  çözüldü. Beyaz namaz örtüsünü kediye kefen yaptılar. Son bir kez daha göğsüne bastırdı, hoşça kal aşkım diyerek gül kokulu beyaz namaz örtüsünü dudaklarına götürdü, trafik polisi.
Gecenin karanlığında balkondan sarkan apartman sakinlerinin nasıl şaşırdıklarını , artık ,  günlerinde   çin salatalarını yerken  öğrenebileceğiz.



3 Haziran 2016 Cuma

Tatil hayalleri kurarken

İlk kez bu sene köyden başka bir yere, tatil için ( hiç görmediğim Bodrum, Yunus'un görmediği Antalya'yı görme hevesi ile) planlar yapmaya başladık,  eksi yirmilere varan  kış akşamları bol bol hayal kurduyduk. Sabah herkes işine okuluna gitmişken, pijamalarımla  pencere önünde hesap kitap yapmamaya çalışarak tatil hayallerine  dalmışken,  sokağın başında yine o çocukları gördüm. İlk gördüğüm gün, Yunus' un ev ödevlerini zorla yaptırmaya çalışırken bunalmış, kendimi pencereye attığım o gün,
abla ve erkek kardeş, sokaktaki çöp tenekelerini teker teker  açıyorlar, ablanın boyu çöp tenekesinin içine bakacak kadar , erkek kardeşin boyu yetişmiyor. İstanbul'daki çöp toplayan çocuklara benzemiyorlar, bu iş de acemi oldukları her hallerinden belli. Özenli bir annenin giydirdiği ,  misafirliğe giden çocuklar gibi giyinmişler, küçüğün elinde küçük bir poşet. Abla, bir eliyle kibarca çöp tenekesinin kapağını kaldırıyor , öbür  eliyle çöpten aldıklarını kardeşinin açtığı küçük poşete atıyor. Yavaşça çöp tenekesinin kapağını kapatıyor. Başka bir çöp tenekesine giderken abla , kirlenmiş hissettiği ellerini temizlemeye çalışıyor, erkek kardeş ablasının arkasında, sadece ablasını izliyor, önüne bile bakmıyor. Ablanın yeni taranmış saçları arkadan sımsıkı tek  örgü yapılmış, örgüsü, sokağın sonuna kadarki bütün çöp tenekelerine değdi, gözden kayboldular.
İçim içime sığmadı, hırslandım, hırsımı ödevini yapmak istemeyen Yunus'tan çıkardım, bağırdım, çağırdım.
Günler sonra  bugün, sokağın başında abla ve erkek kardeş, çöp tenekelerinin kapakları açılıyor, kapanıyor. Tatil hayallerinde ritmi yavaşlamış kalbim küt küt atmaya başladı. Bir anda dışarı fırladım, çöp tenekesi başında , üzerimde pijamalarım ile  çocukların yanındaydım.  İlk gördüğüm günden farklıydılar, ablanın saçları örülmemiş, dağınık. Erkek kardeş  ablasının arkasında gizlenmiyor, gözü açılmış, çöp tenekesine tırmanıyor. Abla , kafasını çöp tenekesinden dışarı çıkarıp, bana bir an bakıyor, gözlerinden keskin bir bıçak fırlıyor. Belgesellerde izlediğim vahşi hayvanların bakışları, biraz daha bakarsam , beni paramparça yapacak . Çöpü sert bir şekilde kapattı, başka bir çöpe giderken ellerini temizlemeye çalışmadı, erkek kardeşinin elindeki poşet büyümüş, sürükleyerek sokaktan uzaklaştılar.
Ne diyecektim de kendimi dışarı atıverdim?
Ne diyecektim ki çöpün başında gözlerinin içine bakıverdim?
Eve döndüm,  herhalde hiç bir zaman bloğumda yıldızlı otellerde tatil fotoğrafı paylaşamayacağım.
Göremedik diye üzüldüğüm sevgili Bodrum ve Antalya , bugün, yokluğun vahşileştirdiği bir çift çocuk gözü ile yaralandım.

2 Haziran 2016 Perşembe

Halı yıkama mevsimi

Aylardır, havaların güzelleşmesini bekledim, güneş açsın, her yeri ısıtsın.
Her gün yağmur, fırtına ile soğuk.
Dün aradığım hava gelince hemen kolları sıvadım.
Halıları balkona attım, aylar öncesinden aldığım halı yıkama fırçasını çıkardım.
Hiç halı yıkamamış, yıkatmamıştım, kedinin kusmaları çoğalınca içim rahat etmedi.
Balkonun , kimselerin göremeyeceği tenha yerinde kovadaki suları döktüm, sabun ile köpürttüm.
Kova ile su taşımak , ağırlaşan halıları kaldırmak zor geldi ama esas zor gelecek şey,  halı yıkarken görülmem olacaktı.
 Balkondan beri,  beni gören herkes  " niye kendin yıkıyorsun, versene yıkamacıya diye sorgulayacaktı, ben de cevap arayacaktım. Beni düşünüyorlardı, sağ olsunlar, eksik olmasınlar.
Ne cevap vereyim;
Halılarım kıymetli, yıkayıcıların temizliğine güvenmiyorum, kullandıkları deterjan sağlığa zararlı...
Gerçeği mi söyleyeyim, , kedi kusmuklu halılarımı üç kova su , bir kalıp sabun ile yıkamamın maliyeti az diye,  hesap kitaptan sonra, öyle karar verdim mi ,diyeyim.
Kendi pisliğimi kendim temizleyerek eve üç kuruş da olsa katkı sağlamak artık niye hor görülür oldu, niye gözde büyüdü mü diyeyim.
Başkalarının toprağını kazan eken biçen sulayan , fındığını üzümünü, pamuğunu toplayan mevsimlik işçiler" in kazandıkları paranın azlığı, çoluk çocuk kaldıkları çadırları, susuzlukları, tuvaletsizlikleri,  yollarda öldükleri aklına geliyor mu diyeyim.
Mevsimlik işçilerinin  çile ve ölme mevsiminin de  geldiğini hatırladım  halılarımı yıkarken.
http://t24.com.tr/haber/mehmet-altan-mevsimlik-isciler-yollara-dokuldu-kadinlarin-erkeklerin-cocuklarin-olecegi-bir-hasat-basliyor,342056


27 Mayıs 2016 Cuma

Fidenin yuvası

Dün hastanede karşı komşumuz ve oğlu ile karşılaştık. Ayak üstü neden hastanede olduklarını anlattı;
"Dikkat eksikliği varmış, babası onları terk ettiğinden beri , sınıf öğretmeni ilaç tedavisi önermiş, hastane bir kaç soru sormuş, dört ayrı hap vermiş, haplar çok ağır gelmiş, hapları hafifleri ile değiştirmek istiyormuş..."
Annesinin elini tutan çocuk bu dünyada değilmiş gibiydi, gözleri dalgın, uyuşmuş, hareketsiz...
Kalıtsal, fiziksel, biyolojik hiç bir rahatsızlığının olmadığını eve davet ettiğimde anladım, okulun yeni psikolojik danışmanı çocuğun hap kullanmasına karşı çıkmış ama sınıf öğretmeni ısrar ettiği için arada kalmış anne. Anne; her cümlesinin başına " babası onu terk ettiğinden beri"yi koyuyor.
Onları uğurlarken alt komşunun kızı " Şirin", babası ve annesi ile spordan geliyordu. Bütün dünya Şirin için yaratılmış gibi,  her şeyi merak eden, onsuz hiç bir şeyin anlamı olmadığını bilen ve herkese ispat etmeye çalışan;
- "Yunus ben olmadan oyun mu oynadınız? Biliyordun değil mi, ben hem sınıf hem de  okul başkanıyım, sınıfın yarısı bana aşık, sınıfın yarısının erkek, yarısının kız olduğunu biliyorsun değil mi" diye her zaman her gördüğü her yerde ayak üstü de olsa söyleme gereği görüyor.

Bu ilkbahar da bütün aile toprağı kazdık, yabancı otları temizledik, toprakta her fide için yuva açtık , ektik, can sularını verdik.
Benim diktiğim domates fideleri çiçek açtı, Yunus'un diktikleri henüz olduğu gibi kaldı hiç büyümedi.
Biz yokken babam diktiğimiz yerlere gözü gibi baktı, çocuklarımın diktiği domates, biber ,patlıcan, kavun, karpuz... diye. Her akşam fidelerin gelişimi ile ilgili rapor verdi;
"Yunus'un fideleri yer olmadığı için  taşlı toprağa dikildiğinden büyüyemediler, senin fidelerinin toprağı iyiydi, şimdi hepsi çiçekte.











Babam dikilen yerlere bakıyor.
 

26 Mayıs 2016 Perşembe

kedi - kene - imdat

Pıtpıt için üzülüyordum, biz dışarı çıkıyoruz, o çıkamıyor. Nerde bir yeşillik görsem içim acıyor, keşke Pıtpıt şimdi şu yeşilliklerde koşsa diye iç geçiriyorum.
Pıtpıt evimizin kedisi, evimizin bütün odaları, yatakları , mutfak , salon her yer onun ama yine de üzülüyorum. Geçen dört günlük tatilde onu da köye götürdüm. Köyün bütün kuşlarını yakalamaya yuvalarını bozmaya çalıştı, Pıtpıtın peşinde koşmaktan, ağzından kuşları, fareleri kurtarmaktan yoruldum, gözüm hep üzerindeydi, Pıtpıt hep pusuda.
Eve döner dönmez enseden yapılan, dış parazit için   damlayı damlattım.
Damla yaptığım günün akşamında kucağımda uyuyan Pıtpıt'ın tüyleri arasında kene gördüğümü zannettim(  keneyi resimlerinden biliyorum , canlısını görmemiştim).
Sonra elimde dolaşan bir böceği de keneye benzettim, böceği öldüremedim, pencereden dışarı attım.
Pıtpıt uyanıp, Yunus'un yatağına gitmişken, acaba kene mi değil mi diye gördüğüm böceği internetten araştırmaya bakındım. Keneye çok benziyordu.  Pıtpıt'ı balkona kapattım.
Sabah Yunus'u okula yollayıp bütün evi süpürdüm, sildim. Pıtpıt'ıda iyice taradım ve içeri aldım. Henüz öğle olmadan okuldan aradılar,
" Yunus göğsüne yapışmış bir böceği çıkartmış atmış, biz böceği göremedik , kene ihtimaline karşı bir hastaneye götürür müsünüz?
Çorum'un kenesi tehlikeli ama Pıtpıt'ın kenesi Samsun'dan. Kene mi, değil mi, bir çocuk keneyi nasıl çıkarır?
Şimdi hastaneden geldik, ama acildeki doktorlar kenenin yapıştığı yere bakmadılar, bakmaya gerek yok dediler,  sadece biz kene olabilir dedik diye , kan aldılar. Üç sefer kan alıp değerleri kontrol edeceklermiş.
Kediden kene geçer mi?
İlaçlanmış kedinin kenesi dışarı çıkar, yürür mü?
 Kene evin içinde ( yatakta, halıda....) yaşayabilir mi? 
Kene ısırığının olduğu bölgeye doktorlar neden bakma gereği görmedi?
Bilen var mı?

24 Mayıs 2016 Salı

Hadi

Gün doğuyor,   uyandırmak için odasına girerken düşünüyorum, gün içinde benden  en çok duyduğu kelimeyi.
"Hadi".
Başka kelimeler ile başlanılan yeni bir gün olsun istedim.
Her zaman ki gibi, uyanmak istemedi, yeni kelimeler hiç bir şeyi değiştirmeyecekti,
-Hadi kalk artık okula geç kalacaksın.

dondurma arabası

Çorum'un  parkında oturuyorum. Torunlarına bakan örgü yelekli babaanneler, ananeleri izliyorum. Çocuklar boylarından büyük salıncak, kaydırak istiyor, büyükanneler belim diye geri çeviriyor, kimisi belini feda ediyor torunlarını kucaklayıp oynatıyor. Biri, kolayını bulmuş evdeki tüm oyuncakları getirmiş torunu yanı başından uzaklaşmasın, kendi de bank arkadaşı ile rahat rahat konuşsun diye..
-Babaayne yangın çıktı , yangını söndürmeye gidiyorum.
Babaanne yanında oturan bank arkadaşına, torununa karşı ne kadar ilgili ve bilgili olduğunu ispat eder gibi,
-Dondurma arabası değil mi o elindeki?
-Yangını dondurma ile söndüreceğim
-Olmaz , yangına dondurma arabası ile gidilmez.
-Ama yangın var!
-Olmaz, yangına dondurma arabası ile gidilmez, anlamıyor musun ,yarın gelirken itfaiye arabanı da getiririz, onunla yangına gidersin.
Görevini yapmanın rahatlığıyla yanındakine dönüp akşam yeni bölümü oynayacak diziyi konuşmaya başladı.
Yunus gittiği bir evde  herkes ile birlikte bir diziyi izliyor, diziyi anlamak adına sorular sordu, aldığı cevaplar karşısında, " çok saçma bir diziymiş " diyiverdi.  Ama herkes pür dikkat izliyor diye dediği şeyden utandı,  sonra herkes gibi kendini diziye kaptırmaya çalıştı, sorgulamadan, anlamaya çalışmadan, önüne gelirse ...Oysa dizinin konusu, senaryosu ,  bir çocuğun bile kabul edemeyeceği kadar saçmaydı ama koskoca oyuncular memnun, izleyen memnun...
Henüz büyüklerin egemenliğine kendini bırakmamış çocukların düşüncelerini, fikirlerini , hayallerini destekliyorum. Bir yangın varsa hemen söndürülmeli.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Köyde yaşam

Dört gün tatil yaptık köyümüzde. Annemi akrabalarına götürdüm. Annemin dayısı, annemin teyzeleri...Köyde çocuk sesi nerdeyse yok gibi, bazı bahçelerde tavuk , horoz sesi ( hayvanlar içinde  çok sevdiğim eşek ve sesi hiç yok) . Köy yaşlılara terkedilmiş.
Büyüklere götürmek için annem ile kiraz topladık, bu sene kirazlarımıza don vurmuş, ağaçlarda çok az kiraz var. Haber vermeden, çal kapı uğradığımız büyük dayı hasta yatağında, felçli yatıyor, Mükteber yenge çok seviniyor, sımsıkı sarılıyor. Büyük dayının yattığı yerde daha önce koca dede yatardı, annemin dedesiydi o da felçliydi, yıllarca Mükteber yengenin bakmışlığı vardı.  Konuşmalar yaşlılık üzerine, ölenler ve hastalar üzerine, kendilerinden daha kötü olan akraba ve yakınlarına anarak hallerine şükretmek üzere... Tecibeyli Şükriye' yi oğlu evden atmış, üstünü başını bir çuvala doldurmuş, kadıncağızı yol üstüne...Sarıların Hüsniye çok içliydi, kimseye derdini söylemezdi, oğlu istemiyormuş diye adı çıkınca tarım ilacı içti, göçtü gitti , Yukarılı Fikriye zamanında gelinine çok çektirdi şimdi kocayınca, gelini ona bakacak mıydı, her gün gelininden sopa yiyormuş ( küçücük köyden çıkan haberler öyle çok ve  büyüktü ki içime sığdıramadım, kulaklarımı tıkayıp gözlerimi açtım)  Ev sahibine hissettirmemeye çalışarak  etrafıma bakındım. Çocukluğumda bu ev , büyük dayı kocamandı, şimdi küçülmüş. Bir misafiri bekleyen ev gibi...bilindik misafir, bilindik acı, misafirin peşinde götürdüğü bilindik yok oluş...Köylük yerde yaşlılık artık eziyet oldu, çekilmez dert oldu, olmaz denilenler oldu, görülmez denilenler görüldü,  Allahım yatağa düşürme, evlat yüzüne muhtaç etme diyerek sözlerinin sonuna geldi Mükteber yenge. Daha önce koca dedenin yatağından ve koca dededen çok korkardım, yanına yaklaşamazdım şimdi aynı yatakta yatan büyük dayıyı dünyadaki her şeyden daha çok kendime yakın buldum, sarıldım, öptüm, ayrıldım.

Sıradaki büyük teyzeler , annemin teyzeleri , köydeki diğer haberlerden haberdar olmak istemiyorum, dinliyormuş gibi yapıyorum, ismi Hermine olan büyük teyzem annemden daha dinç ve sağlıklı, kirazları çekirdekleri ile yutuyor. Tütün fabrikasından emekli olduğu için maaşlı, hayatında hiç sigara içmemiş ama yirmi yıl sigara paketlediği için dedikodularının en can alıcı yerinde nefesi kesiliyor, hırlayarak da olsa kimin kızı kiminle, kimin eşi kiminlenin sonunu getiriyor. İki lafından birinde mutlaka anneme laf sokar, annemi iğneler, dedikodularını buz gibi dinlemesini, hiç oralı olmamasına içerlediğine yorarım, yine de annenim ısrarla niye ziyarete gittiğine anlam veremem.
Hermine teyzeden ayrılırken bir yer döşeği hediyesi aldık.( Hiç kimse almamış çöpe atamayacağı için  yakacakmış ) Yıllarca kullanılmamasına rağmen varlığı bile nefesini tıkıyormuş, annesinden hatıra bu döşeği yeğenine hediye etmek istemiş.
Annem büyük bir onurla döşeği kabul etti, bagaja sığmadı, arka koltuğa oturttuk. Evimize dönerken,
" Anne ne yapacağız bu döşeği dedim.
" Bu döşeğin yünleri rahmetli ninemin çeyizinden. Hermine teyzem evlenirken kendi çeyizini kızına vermiş. Annem rahmetli ninesine bakar gibi , arabanın arka koltuğuna dönüp dönüp baktı.
Arabanın arkasına bakarken, Hermine teyzeye içlendiğini hissettim, anne hatırasını, yakacaktı.

Yün döşeği, yün yorganlara çevirdik, ben de yorgan dikmeyi  öğrendim,  bir de yaşlandıkça insanın daha çok üşüdüğünü ,ve yün yorganın insanı iliklerine kadar nasıl ısıttığını öğrendim.

Bir döşekten iki tane yorgan çıkardık, ilkini annem hemen o gece örtündü, sanki ninesine sarılır gibi yorgana sarıldı, ikincisini, aşamalarını tek tek  fotoğrafları ile  belgeleyerek yazıyorum çünkü benim olacak.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Doktorun yılışığı

Ankara'da  oturan biri olarak, yıllarca hasta köylülerimizi , akrabalarımızı götürdüğümüz için, son olarak annemin hastalığı boyunca yollarını aşındırdığımız  özel ve devlet hastaneleri  tecrübelerimden dolayı bu kadar cesaretli yazabiliyorum. Yazacağım tip doktorların fazlalığı," işini, insan ilişkilerini önemseyen, şartların değiştiremediği, işinin hakkını vermeye çalışan" doktorlara saygısızlık etmiş olmaktan korkarak da olsa beni yazmaya itti.
Ankara'nın en özel, özel hastanelerinde şikayet edilecek, mahkemelere verilecek, hatta ortalığı ayağa kaldıracak bir dolu akla hayale gelmeyecek şeylerle karşılaştık (    kafa tomografilerini karıştırıp beyin ameliyatı için sıra veren hastaneden - iki dakikalık bir operasyonla idrar yolu daralması açılmış, iki saat sonra çıkarsınız denilmişken  ölümden dönüp günlerce hastanede yatmak zorunda kalıp,  sonrasında kucak dolusu para verdiğimiz hastaneden- baş dönmesi, mide bulantısı, ateş ile hastaneye gitmiş, soğuk algınlığı diye geri yollanmışken, aslında   ağrısız sancısız apandisti patlamış annem hiç birinden şikayetçi olmadı)
Annemin şikayetçi olduğu şey , çekindiği,doktorlardan uzaklaştığı şeyi (belki sırf bu yüzden kanseri ilk aşamasında yakalayamadık) anlatmaya çalışırsam;
Babam ile annem hastanede, babam yine takım elbisesini giymiş, şapkasını takmış ama artık annem ile içeri giremiyor, annem istemiyor. Annemi gören Doktor,
- Anacığım hoş geldin!
Annem" evladım, yavrum" diye hitap etmiyor, "doktor bey, efendim" diyorken,
- Oyy ne tatlısın!
Annem hayatında hiç kimseye çocuklarına, torunlarına bile "oyy ne tatlı" dememiştir, demez, hiç duymadım.
-Aynı anacığıma benziyorsun!
Annem benzetilmekten hiç hoşlanmaz.
Annemin artık çok az görülen eşarp bağlama biçiminden mi cesaret alaraktan ;
-Gız neren ağrıyo?
Babamın görevi için Malatya'dayız, babam sık sık yurt dışına çıkıyor, annem ile yalnızız , " gızlı" bir kelime ile konuşmuş olmalıyım ki, annemin ürktüğünü, yetersiz, güçsüz, kimsesiz kalmışlığını örtmeye çalışır gibi " gız" lı kelimemin üzerine savaşa giden bir asker gibi atıldığını, yok etmeye çalıştığını hatırlıyorum.
-Gocan nere emeklisi?
-Gocanın parasını bitirecen
Annemin  eşi için kurduğu hiç bir cümlede   "Gocam" diye bir kelime geçmemiştir.
Babamın yanında girmesine izin verse biliyor ki bu konuşmalara hiç muhatap olmayacak ama,
-Teyzeciğim ne güzel yanaklarınız var, diyerek yanağını sıkanlardan
-Teyzem diyerek yüzünü avucuna alanların karşısında babam yanımdayken daha çok utanıyor olduğu için babam ile doktor odasına girmek istemiyor.
Belki annem abartıyor, ama annem böyle. Hoşlanmaz, laubali konuşmalardan, el hareketlerinden, dokunmalardan, samimiyetsizlikten, ciddiyetsizlikten...Bu doktorların konuştuğu gibi konuşan komşusu olsa kapısını çalmaz.

Elinde kocaman  çantası ile sıra bekleyen ilaç firması görevlisinin yanına bir doktor yanaşıyor," daha ne kadar yazması gerekiyormuş, hesap etmesini istiyor, umre için yeterli mi değil mi diye sorguluyor" hiç çekinmeden, açık açık, duyuyoruz...

-Memleket niree?
Memleketin her yerini sever annem ama şuralıyım, buralıyım diye ayırt edici, memleketçiliği ve bu tür  konuşmaları hiç sevmez. Nerelisin diye tanışmaya çalışana kibarca yüzünü çevirir, yolunu çevirirken...



-Anadınnmı teyzem, diyen doktorlar, Bach'mı  Mozart'mı şıp diye ayırt eder annem, Nazım'mı Süreyya'mı diye ikilime  düşmez, duvarlarındaki Seurat, Cezanne, Munch,Millet, Seurat  Monet'lerin her gün tozunu alır. Böyle bir kadın elbet sizi de anlıyor, hoş görüyor ama canını emanet ederken  artık , çok çekiniyor. Doktorun yılışığı candan edebiliyor.




Kitap ile ilgili sorular


1- Ne zamanlar kitap okuyorsun?
 
Yemeklerini beğendiğiniz  bir aşçının sizin için özenle hazırladığı bir yemeği nasıl yemeyi uygun görürsünüz, paket yaptırıp, dışarıda kalabalık içinde  ayak üstü çarçabuk tıkınmak...Sevdiğim bir yazarın kitabını okumak için ortam hazırlarım, herkesin, işlerin, zamanın çekilmesini beklerim. Sessiz, zamansız bir ortamda kitabımı alırım, kitabımın insanlarına, zamanına doğru sayfaları açarım. Bazen şartlar uygun olmaz, kalabalık, kargaşa , işler bitmek bilmez, dayanamam bir kaç sayfa açarım, benim özel bir çaba ile ortam hazırlamama gerek kalmaz, sayfalar açıldıkça zaman donuverir... Çantamda hep bir kitap vardır, otobüste, dolmuşta, kuyrukta, çocuk parkında sohbet edeceğim tek arkadaşımdır. Yine de kitap okumanın bir mahremiyeti olmalı, sevdiğim bir şeyin canlandığı yer için özenli olmaya çalışırım.

2-(Klasiklerden gelsin bu soru) bir kitap yazacak olsan adı ne olurdu?

Kitap yazmayı çok düşündüm ama adını hiç düşünmemiş olduğumun farkına şimdi vardım.

3- En sevdiğin yazar/çizer kim?
Şimdilik, yeni, bilmediğim kitaplara verecek kadar param yok, o yüzden olsa gerek klasikleri daha çok okuyorum.  Yazı yazma hevesimde öğreticim Dostoyevski,   olsun istiyorum. Yazı türü olarak romanı kendime uygun bulmuyorum, öykü okumak  her zaman hoşuma gitmiştir.  Hissettiklerimi kısa ve vurucu anlatabilmek için Sait Faik çocukluğumdan beri en yakınımdadır.

4-Yüz yüze olsak da bir kahve içsek  dediğin yazar kim?
Yazar ile yüz yüze gelmeyi hiç aklımda kurmadım,  kitap okurken yazarını aklıma getirmediğimden olsa gerek kitap imzalatmak için bile olsa yazar ile görüşmek bana çok saçma geliyor.
5. Okurken heyecandan tırnaklarını yediğin / kahkahalar attığın / ağladığın kitaplar var mı?
Dün akşam, herkes uyuduktan sonra, Yalçın Tosun'un Bir nedene sunuldum adlı hikaye kitabında.
6. Kendini okurken hatırladığın en eski kitap hangisi?
 Malatya'da kayısı ağaçlarının gölgelediği balkonumuzda mindere oturarak okuduğumu  hatırladığım " Oliver Twist".  İlkokul ikinci sınıftaydım, yeni taşındığımız bu şehre , köyden ananem ilk kez gelecekti. Annem hazırlıklar yapıyordu, uzun zamandır ilk kez yüzü gülüyordu. Kardeşlerimi ayak altından almam için sık sık uyarılıyorken, aklım Oliver'deydi.  Ananem geldiğinde kitabı yeni bitirmiştim. Ananemi balkona çekerek Oliver'i anlattığımı , kadıncağızı hüngür hüngür ağlattığımı çok iyi hatırlıyorum. ( O zamanlardan beri anlattığım şeylerin ardında hüzün ve gözyaşı varmış)

9.Okumak eylemi ile ilgili en sevdiğin cümle nedir?

Kendi cümlelerim olsun , kitap okurken zamanı hissedebiliyorum, kitap okurken yaşadığımı hissedebiliyorum, küçük anların, küçük detayların, önemsizlerin,  , görünmezlerin, unutulmuşların, kaybolmuşların farkına vardığım anları kazandırdığı için yaşanmaya değer dedirtecek kadar sevinç verdiği için kitap okuyorum.


Sevgili Elif 'in isteğini yerine getirebilmişimdir umarım. Eğer kabul ederse ben de Nihaventrenkler'e soruyorum.

17 Mayıs 2016 Salı

Bir sıfat

Komşu kızı ile konuşuyoruz;
- Şerifali'ler taşındıktan sonra sokak çok sessizleşti, Yunus sokağa çıkmaz oldu, şu karşıki apartmanda bir çocuk görüyorum, belki Yunus'a arkadaş olur, sen tanıyor musun o çocuğu?
- Hangi çocuk, bir tarif eder misiniz?
-Sarı saçları var, zayıfça, incecik bir boynu var, sesi de boynu gibi incecik, sessiz, okuldan gelince komşu apartmanların bahçelerini suluyor, çöplerini döküyor...
Birden bire sözümü kesiyor,
- Tanıdım, siz "Yoksul Onur'u "soruyorsunuz.

Yoksulluk (yedi yaşındaki bir kızın görebileceği kadar) saklanamayan bir sıfatmış. Yoksulluk, tüm güzel sıfatların önüne geçebilecek kadar güçlüymüş. Yoksulluk bir çocuğun sırtına binebilecek kadar yüzsüz ve arsızmış. Bir sıfat olarak "yoksul ", en çok çocuklara yakışmıyor.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Kel yapan kardeşlik

Komşunun ilkokul bire giden kızı ile konuşuyoruz.
-Şirin' ciğim bir kardeşin olduğu için şanslısın.
-Hayıırr bir kardeşim olduğu için çok şanssızım,  saçlarımı yoluyor.( beline kadar inen saçlarını kucaklıyor, okşuyor)
-!
-Zavallı saçlarım, her gün kardeşimin ellerinde yok oluyor, yakında kel kalacağım.( saçlarına , anne gibi, merhametle  sarılıyor, dokunsan ağlayacak)
-!
-Kardeşi olmadığı için oğlunuz çok şanslı , kardeşi olsaydı kel kalırdı.

6 Mayıs 2016 Cuma

Bir anne olarak isteğim

Anneler gününde çay, tost, ekmek kızartma makinası, parfüm, nevresim takımı, bileklik, kolye istemiyorum. Anne olarak tek isteğim,  oğlumu  daha fazla görebilmek...Henüz on yaşında olmasına rağmen uzun ders saatleri, yoğun ders programları, yazılılar, ödevler, teog hazırlık sınavları, zorunlu etüdler, zorunlu test çözme derslerinden sonra hışırı çıkmış bir halde bir kaç saatliğine eve yollanmışken, evde de boş durmasın tekrar yapsın diye uyarıldığımız bir sistemin içinde.
Bir anne olarak görevim; ödevinin altına imza atmak, derslerine çalışıyor mu, anlıyor mu, sınavlarda kaç çıkartıyor, düzenli bir çalışma saati, arkadaşlarından geride mi, program hazırlamak uygulamaya çalışmak, vakit kalırsa ...
Vakit kalırsa oğlumun elinden tutup köye gitmek  istiyordum, matematikten çok hata yapmış  kesirler ile ilgili çalışma kitabının tamamı çözülmeliymiş,  ilkbahar geçmeden kiraz ağaçlarının çiçek açtığı köyümüzde uzun uzun yürümek istiyordum, kesirler kitabı bitemedi, ilkbahar bitti .
Başını hiç dik göremiyorum, ödevlerden, unutmamak için tekrarlardan hep masa başında eğik...Oysa benim oğlum en az çalışanlardan, zorunlu olmayan hiç bir şeye yollamadığım halde, etütlerden, özel derslerden kaçırdığım halde..  Oysa arkadaşlarının hepsi özel ders, fazladan etüdler alıyor ve geride kalıyor, geride kaldığı için okul beni suçluyor, daha çok çalıştıran anne olmamı istiyor, uyarıyor. Ben nasıl bir anneyim diye sorgulanıyorum, oğlumun iyiliği için teog hazırlıkları, her hafta girdiği teog hazırlık sınavları, zorunlu etüdler, günde dokuz ders, zorunlu etüdler...hepsi büyük bir nimet çocuğum için, niye anlamıyorum. Hayatı bile anlamıyorum. Hayat bir sınav. Okul sınava çalıştırıyor, her gün dokuz saat, her hafta sınav yapılıyor, sınavlarda ortalamanın altında kaldı oğlunuz...Ne biçim annesiniz, arkadaşları çok iyi puan alırken oğlunuz üzülmez mi?
Oğlum ile kiraz ağacının çiçeklerini göremedik diye üzüldük desem beni anlarlar mı?
Ben ne biçim anneyim?
Sınavlardan, teogdan kaçırabildiğim kadar kaçırmak istiyorum, başını kaldırsın, beni görsün istiyorum. Beraber geçirdiğim saatler çoğalsın istiyorum, kaliteli saatler istemiyorum, boş boş oturduğumuz saatlerimiz olsun istiyorum. Anne olarak en büyük isteğim çocuğumla vakit geçirebileceğim saatlerim çok olsun istiyorum...
Kiraz mevsimini kaçırsın istemiyorum...

27 Nisan 2016 Çarşamba

Koca İnek

"
" Bir baba adil olmalıdır, adil olmayan baba evladını kör eder."( Kuyucu Mahmut Usta),( Kırmızı saçlı kadın, sf 35)

Kazanın getirdiklerinden biri de Kırmızı Saçlı Kadın'dı. Kayınvalidem,  beni ziyarete gelirken hediye olarak getirmişti. Kitabı okurken babamın hatıralarını andım.
 Kazadan sonra kendime geldiğimde beni tanıyan herkesi aramaya başladım, "sakın babama kaza geçirdiğimi söylemeyin" diye.
Bu dünyada, beni en çok babam sever. Bunu yazmamın nedeni övünmek  ya da çok şanslı olduğumu bildirmek için değil. Babam aslında bütün insanları sever , bundan olsa gerek en çok beğendiği yazar " Sait Faik'tir. İnsan sevgisi kendiliğindendir, zorlama değil. İstanbul'da öğrenci iken vapurdan bir kadın atlamış boğazın karanlık sularına,  denize bir kadın atladı diye bağıranları duyar duymaz kendini sulara atıvermiş, hiç düşünememiş yüzme biliyor muyum, bu deniz beni boğar mı? Kadını bulamamışlar ama babam şanslıymış o gün  yanında en yakın arkadaşı varmış, çok iyi yüzme biliyormuş.
" Sana kızdığım zamanlar aslında seni kör etmek geliyor içimden...bir babada dayanılmayacak yan hep seni görmesi." ( babasız büyümüş Enver) (Kırmızı Saçlı Kadın sf 170)

Babasız yaşamak çok zor iken babanın hayatta olduğunu bilmek ama görünmezliğine alışmaya çalışmak nasıl bir zorluktur?

Babam on bir kardeşin tam ortancası iken  okumaya tek meraklı olanıymış. Beş yaşında ilkokula yazılmış. Köyde çocuk olmak, çocukluğu yaşamak diye bir lüks yokmuş, herkes boyundan büyük işleri yapmak zorundaymış. Yaşının küçüklüğüne bakmadan  sürünün ( büyükbaş hayvanların) çobanı oluvermiş.
Otlatmakla sorumlu sürünün sayısı azmış ama çok dikkatli olması gerekiyormuş çünkü köydeki tüm kavgalar hayvan otlatmaktan çıkıyormuş. Ekili araziye kaçan sürüler kan davasına kadar giden kavgalara sebep oluyormuş. Çoban , sürüsünü ekili olmayan sahipsiz topraklara doğru çok uzaklara götürmek zorunda kalıyormuş, sürüsünü gönül rahatlığı ile otlatabileceği bir yer bulduğunda koynundan çıkarttığı ders kitaplarını ezberlermiş,  kaydı olduğu halde okula çok az gidebiliyormuş, bulabildiği tüm kitapları okuyormuş. ( okuduğu hiç bir şeyi unutmadığını pazar kahvaltılarında bizi güldürmek için söylediği şeylerden anlamıştım, ilkokul, ortaokul, lise , üniversite de okuduğu tüm ders kitaplarını ezberlemişti, satır satır ezberindeydi)
Sürünün bir başı varmış, " Koca inek " .Bizim oralarda en büyüklere, en yaşlılara, en kıymetlilere ;" Koca" ön adı ile hitap edilirdi, Koca ana, koca emmi, koca ağaç, koca kaya .. .
Bu koca inek, nereye başını çevirse sürü ö yöne doğru başını çevirirmiş, koca inek nereden ot yerse bütün sürü o yerden ot yemek istermiş, koca inek nereye ,bütün sürü oraya. Çoban anlamış ki sürü demek aslında Koca inek demekmiş. Koca inek ne durdan ne yürüden anlıyormuş.  Koca inek istediği yere gidiyormuş, çobanını dinlemiyormuş, ekili arazilere yönünü çeviriyor, arkasından bütün sürü ...
Akşam olunca hem annesinden hem arazi sahiplerinden dayak yiyor, sabahında bir daha olursa diye bin türlü tehditlerle sürüsünün arkasına geçiyormuş...Küçük çoban için koca inek çok büyükmüş. Her gün önünde diz çökerek ağlıyormuş, yalvarıyormuş ; koca inek gitme, girme, koca inek ne olur..." Koca inek dinlemezmiş çobanını, çoban küçük, çoban zavallı. Her akşam dayak, her akşam kıyamet...
Babam bunları anlatırken, babamın babası aklıma gelirdi, soramazdım, baban neredeydi, seni kurtarsındı. Bilirdim ki babam en çok koca ineğin önünde diz çökmüş iken babasını arardı. Babası yaşıyordu, onun nasıl acılar çektiğini biliyordu ama görünmez olmayı tercih etmişti. Her gün koca ineğin peşinde korkarak, yalvararak, ağlayarak için için babasını çağırıyordu. Koca inek gibi babası da kayıtsızdı çaresizliğine, böyle bir anda sessiz ve görünmez olmuş bir baba kadar en çok ne acıtabilirdi ki, hiç bir şey...
Koca inek küçük çobanı hiç dinlemedi, çoban bir karar verdi, söz dinlemeyen başı buyruk bu inekten kurtulmalıydı, kitaplarını koynundan günlerce çıkaramadı, planlar yaptı, ineği koca kayalığa sürdü, peşinden kendisi de düşebiliri bildiği halde, koca ineği koca kayalıklardan ittiği günün akşamı bir tek annesinden dayak yemiş, koca inekten kurtulmuş, tek başına başarabilmiş, kendine güveni gelmişti. Koca inek kaybolunca koynundaki kitapları ezberlemeye kaldığı yerden devam etmiş. İstanbul tıp fakültesini kazandığında ( on beş yaşına yeni girmiş iken)   aklına ilk babası gelmiş. Babasına haber salmış, oğlu doktor olacak diye... Belki ortaya çıkar, belki oğlu ile gurur duyardı...İşte burada babamın sözünü keserdim çok kızardım, ne diye haberi olsun ki, babalık mı yaptı, ne diye gurur duyacaktı?
Ne olursa olsun her zaman bir baba tarafından gözetlendiğini hissetmiş, buna ihtiyaç duymuştu.

"Şimdi seni kör edersem...o zaman kendim olacağım ve kendi kelimelerimi yazıp kendi efsanemi söyleyeceğim" ( babasız büyümüş Enver, Kırmızı Saçlı Kadın sf. 170)




                                                

26 Nisan 2016 Salı

Kazanın getirdikleri


Kazanın olacağı günün sabahında  üzgündüm. Oğlumun okulundan sorularıma geri dönüş gelmemişti, cevap vermeye bile tenezzül edilmemiş sorular sormuştum, kendimi de sorularım gibi değersiz ve önemsiz hissediyordum. Soruları bir kenara itmeye karar verdim, isteğim oğlumu daha çok görebilmekti çünkü sabahtan akşama kadar okulda bulunmak zorundaydı ve bu vakit bana çok uzun geliyordu. Bütün bir gün sadece bir kaç saat ile sınırlı birlikteliğimiz canımı çok acıtıyordu. Hafta içinde anne oğul yapabileceğimiz hiç bir şeye vakit yoktu, okuldan öyle yorgun geliyordu ki , okulu hapishane gibi görmeye başladım ve  bir kaç saat daha fazla görebilmek için, 9 ders saati yerine daha az ders saati olsun diye okula yeni bir mektup yazmaya karar vermiştim. Tek isteğim oğlumu daha çok görebilmekti,  okul ile ilgili hiç bir şeyi sorgulamamaya karar verdim sadece bir çocuğun kaldırabileceği kadar bir saate ikna olmaları için elimden geleni yapmaya çalışacaktım.
Bir telefon geldi, arayan Gökçe'ydi, Çorum belediyesinin Çorum çöplüğüne attığı aç ve hasta köpekleri beslemek için çöplüğe gidiyordu , beni de çağırıyordu. Öğleleyin beni, evimin oradan alacaktı. Köpekleri düşünmeye başladım, yine içim acıdı, hep acı , hep hüzün , Allahım ben mi çekiyorum bunca hüznü yoksa hüznü seviyorum mu? Neyse köpekler için mama alamadım, bir kaç paket makarnayı buzlukta ki balıklar ile haşladım, kovaya doldurdum. Pıtpıt'ın hoşuna gitti, yemeye çalıştı ama yemesine izin vermedim. Çöplükten, hasta ve aç köpeklerden, yeni tanışacağım insanlardan çekiniyordum hatta korkuyordum ama bir şey çekiyordu beni, sorgulamaya, korkmaya izin verdirtmiyordu.
Elimde balıklı makarna kovası ile yeni tanıştığım insanların arabasına bindim. Konuşmaya, arkadaşlığa öyle açım ki, ön koltukta ki yerime oturur oturmaz gülerek kızarak keşkelenerek kendimi anlatmaya başladım, arsızca. Çöplüğe yaklaşınca sustum, ana bir yoldaydık, kavşaktan dönecektik, kırmızı ışıkta durduk, emniyet kemerimin takılı olmadığının farkına vardım, taktım, yeşil ışık yanınca hareket ettik, kavşaktan  dönerken araba sarsıldı uçmaya başladık, sonra bir kez daha sarsıldık, kafamı çarptım, gözlüklerim fırladı, kafamı çok kötü çarptığımı ve çok büyük bir kazayı yaşıyor olduğumu hissettim. Başka hiç bir şey hissetmedim. Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi, korkmadım. Enkazdan kendim çıktım, etrafım takım elbiseli adamlar ile doluydu ama gözlüğüm olmadığı için her şey fulü . Sonradan öğrendim ki Çorum milletvekili, belediye başkanları, kaymakam, vali konvoyu ile çarpışmışız. 
Takım elbiseli adamlar araçlarının hasar raporu ile ilgileniyor olsa gerekti, elim kafamda tek başıma bir köşede yalnızım, aklıma ilk gelen yine Ufuk oldu, güzel bir şey gördüğümde, üzüldüğümde, ikilemde kaldığımda, paylaşmak istediğim her şeyde ilk aklıma ufuk gelir. Ufuk kaza oldu, korkma iyiyim, senin okuluna yakınım, çabuk gel. Beni ambulansa bindirmeye çalışırlarken Ufuk geldi, elinde ders kağıtları.  Haberi aldığında elinde ders kağıtları varmış. Elinde ders kağıtları ile ısrarla ambulansa yanıma gelmeye çalışan Ufuk'un laf anlayamayacak kadar korkmuş olduğunun farkına varan görevliler onu sakinleştirip uzaklaştırdılar. Ambulansta içim rahattı, Ufuk ambulansı takip ederdi, beni yalnız bırakmazdı. Her şeyi flu görmemin nedeni inşallah gözlüklerimin fırlayıp kaybolmuş olmasıdır diye iç geçirdim ve kafamda ki büyük acıdan yavaş yavaş korkmaya başladım.
Ambulansda görüntü ve sesler yavaşladı, içimi derin bir huzur kapladı, ufuk beni takip ediyordu, bayılmışım.
Hastanede karanlık tomografi makinasına girerken ilk kez ölüm aklıma geldi. Karanlık kutunun içinde kafamın çok acıdığını , aldığım darbenin ölümcül olabileceği düşüncesi aklıma Yunus'u getirdi. Bu sabah onu daha fazla nasıl görebilirim diye üzülürken, okula nasıl etkileyici bir mektup yazabilirim ve bir kaç saat erken salmalarına izin alabilirim diye düşüncelere dalmış iken, bir daha hiç görememek ihtimali tomografi aletinin içinde ağlamama neden oldu.
Hastaneden çıktığımda yanımda refakatçi olarak Yunus kaldı, internetten adımın geçtiği kaza haberlerini okudu, kaza görüntülerini gösterdi, başımda ödevlerini yaptı, su getirdi, evi dağıtmadı, haberlere çıkan annesinin kazası ile biraz daha büyüdü.Biz  ölüme mahkum edilmiş köpeklere gidiyorduk ama adımızın geçtiği hiç bir haberde buna değinilmedi, gitmek istediğimiz yeri söylediğimde bir polis eliyle deli hareketi yaparak güldü.

Sonrasında trafik kazalarının prosedürlerinden savcının istediği belgeler ile uğraşmak zorunda kaldım. Hastanenin adli rapor bölümünde sıramı beklerken bana bakan herkesin" kocası tarafından darp edilmiş kadın" gördüğünün farkında değildim. Kapının ardından kocaman gözleri ile bir oğlan çocuğu gülerek bana bakıyor sonra kaçıyor. Ne güzel çocuk, çocuğun büyükannesi olsa gerek bir yaşlı hanım başı önde kapı ardında bekliyor, bir yandan da çocuğu sessiz olması için uyarıyor. Yaşlı kadın sırasını kaçırmamak için içeriye kafasını uzatırken sağ gözünde benimkinden daha hafif  morluğu gördüm. Yaşlı kadın kendine bakıldığını hissedince utandı yine başını öne eğip kapı ardına geçti. Adli memur kağıtları imzalarken yaşlı teyzeyi ima ederek, oğlu dövüyor dedi. Öyle bir feryat etmişim ki, adli memur gözümün morluğuna bakarak ; abla senin durumunda çok fena gözünün haline bak, gözünü çıkaracakmış eli kırılasıca herif...

Hayvanları seviyorum, hepsi mutlu olsun istiyorum, bizim yüzümüzden acı çekmesinler, bizim yüzümüzden ölmesinler, istiyorum. Bu uğurda kaza geçirmek delilik diye adlandırılmamalı,haber konusu yapılmayacak kadar önemsiz bir şeymiş gibi küçümsenmemeli...

Gözümün morluğu geçene kadar evdeyim, hiç kimsenin aklına aç köpekleri beslemeye giderken kaza geçirmiş gözü morarmış bir kadın  gelmiyor, kocası tarafından dövülmüş zavallı kadın geliyor:)



 

 
 
 
 

7 Nisan 2016 Perşembe

Otuzdokuzuma girerken



Mutfak penceresinden  Çorum'daki  küçük sokağımızı soluyorum, yumurtalı ekmek kokuyor. Beni pencerede gören sokak kedileri toplanmışlar, sosis atmamı bekliyorlar." Bu sosislerin tadı nasıl abla, her gün alıyorsun da" , diye gözlerimin içine bakan kasiyer çocuğu seviyorum çünkü hayatında hiç ketçap yememiş. Ketçapların içeriğini okuyorum;" abla niye okuyorsun, yeni geldi onlar, tazedir". "Glikozsuzunu arıyorum da", "glikoz ne abla, kötü bir şey mi, zararlı olsa devlet  koydurmaz abla". Vazgeçiyorum. Kasada," ketçabı almadın mı abla,  ben hayatımda hiç ketçap yemedim"." Olsun,( ketçap zararlı  zaten diyemedim, devlete inanıyordu) salça da yerini tutar".  "Salçayı annem yapar  abla, satın salçanın tadını bilmem".

Otuz dokuz yaşıma girdiğim gün büyük bir hastanenin onkoloji bölümündeydim. Bütün gün bekleme salonunda , beni dünyaya getireni bekledim. Kemoterapi ilaçları için sıralarını bekleyen insanlarla birlikte saatlerce sessiz, kaçamak ,  bakışlarla bakıştık. Otuz dokuz yaşım ile ben,  kanser hastaları arasında öyle yabancıydık ki...O gün sanki 9 yaşında gibiydim, canım her şeyi istiyordu, gülen insanlar, çikolatalı pastalar, alkışlar, açılmamış hediye paketleri, oyunlar, müzik ...Annem saatler sonra tedavi odasından çıktığında koluna girdim,  hiç tanıdığımızın olmadığı bir şehirdeydi hastane, anne kız bir kaç gün daha kalacaktık. Annem doğum günümü hatırlamıyor. İlaçların yan etkisi ile birlikte  sessiz günlerimiz geçiyor.

Otuz dokuz yaşımda öyle küçüğüm ki, çocuklar gibi özlüyorum.

Bekleme salonunda çoğu kişiyi tanıyorum, ilaç alma zamanlarından dolayı. Çocuklarını bir yere emanet edememiş anneleri görüyorum, bekleme salonunda çocuklar koşturuyor, gülüyor, sessiz olmaları için uyarılan çocukların sessizliği saniyeler sürmüyor, tekrar oyun koşturmaca, gülüşmece...Saçları dökülmüş anneler çocuklarını izlerken gözleri dalıyor, çocukları gülerken gülmeye çalışıyorlar.

Otuz dokuz yaşım ile bu bekleme salonunun yabancısıyım, birazdan annem çıkacak, koluna gireceğim ve dışarı çıkacağım.

Otuz dokuz yaşımda çok küçüğüm, yaşanacak çok şeyim var, gerçekleşmemiş çok hayalim var.

Kediler bana bakıyor, markete gitmemin vakti geldi, hayatında hiç ketçap yememiş kasiyerden sosis alırken mutlu olacağım, sokağımda yürürken çocuklarına yumurtalı ekmek kızartan anneleri hissettikçe mutlu olacağım.
Kırk yaşıma , çikolatalı pasta, oyun, müzik, gülen insanlarla girmeyi hayal ederek mutlu olacağım...

17 Mart 2016 Perşembe

Sınıfın en güleryüzlüsü

Sınıfın enlerini seçmişler, Yunus,  sınıfın en güleryüzlüsü seçilmiş.
Okula sorduğum soruların üzerinden on gün geçti, en önem verdiğim soru; çocukların birbirlerini sevebilmeleri için, hissetmeleri için okulda bir ortam, bir ders, bir aktivite oluşturma istekleri, düşünceleri var mıydı? sorusuydu.
Okuldan geldiğinde hava kararmış oluyordu. Bir gün ışıklar kesilmişti, pencerenin önüne oturup yıldızları seyretmiştik. Karanlığa bakarken, küçük ışıkları ararken içinde sakladıklarını açıvermişti.
Arkadaşlar birbirlerine vurur mu?
Arkadaşlar birbirleri ile alay eder mi?
Canımın acıdığını hissedemiyor mu?
Üzüldüğümün farkına varamıyor mu?
 İçinde sakladığı bir karanlığını annesine açmış, annesi aydınlık getirebilir mi?
 Atatürk'ün ," Ben sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlaklısını severim", sözünü okurken " bizim okul için ahlaklı olmak önemli değil, demişti. Nedenini söylemek istemedi.
Çok sonra boyama yaparken;" arkadaşlarını döven, oyuna katmayan, küçük gören, öğretmenine saygısızlık yapan birini, koşuda birinci oldu diye madalya töreninde alkışlamak çok zoruma gitmiş. Birinci olmak yeterli, ahlaklı olmaya gerek yok demişti.
 Daha bencil , daha yalnız, daha erdemsiz, daha güvensiz, daha hayalsiz çocuklar için mi bu eğitim sistemi?
Birbirlerini seven, hisseden çocuklar daha mı az önemli?
 Okul,Sınıf birincisi için hissettiği bu duyguyu  onların küçücük omuzlarına, ailelerine atarak kurtulamaz.


Yunus sınıfın en güleryüzlüsü seçilmiş, gülen yüzünün solmaması için , okul,çocuklarına sınıflarında sevgiyi yaşayabilecekleri, birbirlerini hissedebilecekleri bir ders, bir ortamı, aynı sınavlara gösterdikleri önem gibi düzenli, istikrarlı bir şekilde yapamaz mı?

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ozgur-bolat_313/egitim-sistemi-teroru-engelleyebilir-mi_40070750

16 Mart 2016 Çarşamba

Anne pişmanlıkları

  Bloğum, görünür olmaya çalışmam. Bloğum, kaybolmuşluğumun içinden bir ses. Yüzüme  bir bakanın bir daha bakmak isteği duymayacağı biri iken , bugün ne yazmış diye yıllardır bakanlar için, bloğum.....
Bloğuma bazen özel mesajlar geliyor, beni okumaya değer bulup yorumlayanlar oluyor. Böyle zamanlarda görünür olduğumu hissediyorum, seviniyorum.
 Bir anne , okul ile ilgili "pişmanlıklarınızı" yazar mısınız diye soruyordu.
Bir anne olarak pişmanlıklarım o kadar çok ki...Pişmanlıklarımı ikiye ayırıyorum ve birincisini yapmamaya çalışıyorum. Keşke hamile iken tepsi tepsi baklava, kurabiye tatlı yemeseydim, çocuğumu şekere alıştırmasaydım, keşke hamile iken Mozart dinleseydim gibi geri dönüşü olmayan pişmanlıklarımın hiç bir işe yaramayacağını biliyorum ve yapmamaya çalışıyorum. Ama ikinci tür pişmanlıklarım kendimi tanımamda rehberim gibi, bu tür pişmanlıklarımı görünür kılmak istiyorum, doğruya dair , doğruyu bulmaya dair.
Yaptığım çok şeyden pişmanlık duydum."Hayatında yaptığı hiç bir şeyden pişman olmayan insanlar"ı görmüşlüğüm var, dostluğum, akrabalarım var. Kendini hiç sorgulamayan, dünyaya bir kez geldiği için "pişmanlığı" tatmak istemeyenler, yaptıkları her şeyi doğrulandıranlar fazlasıyla var.
Pişman olduğum şeylerden biri  oğlumu okula yollamamakta ısrarcı olamamamdı. Herkes gibi yapmanın kolaylığına sığındım. Altı yaşından beri oğlumu en çok okul görüyor, okulun izin verdiği zamanlar çok az. Gözüme girdin, gözümden düştün diye istediğini ( sessizlik, yüksek not, ödev yapma, kurallara uyma) elde etmeye çalışan öğretmenlerin gözünün içine bakmak zorunda kalması, yarıştırılması, sosyalleşmesi için, arkadaşlık kurması için , oynaması için , kendini tanıması için fırsat verilmemesi ilk başta sayabileceğim okul ile ilgili pişmanlıklarımdan.
Pişmanlıklarımı okul da bilsin diye geçen gün elimde bir mektup ile okula gitmiştim. O gün sınıf öğretmenini beklerken kalabalık bir öğrenci grubu içinde kaldım, okulda İstiklal Marşı yarışması varmış. İlkokullar beş, ortaokullar on kıtayı ezberlemek ile görevlendirilmişler ve en iyi okuyanlardan birinci seçilecekmiş. Ezberini okuyup geri çekilenlerin içinden bir kızın gözlerinden yaşlar sessiz fışkırıyordu. Sınıf öğretmeni hala gelememiş iken sessizce ağlayan kızın yanına gittim.
Sanki beni bekliyormuş gibi gözyaşlarının sebebini sorulmadan anlatmaya başladı; o kadar çok tekrarladım ki, evde o kadar çok güzel okuyordum ki, o kadar çok..."
Kendi ezberim aklıma geldi. Babam "Safahat" ı eve getirdiğinde sevindiğimi hatırlıyorum. Bize bütün şiirleri,( küfeci çocuk'ta ağladığımı biliyorum) okurken ,  Safahat'ı yaşayarak babamdan dinlemiştim. Sonra, babam gibi okumaya çalışarak, kendi başıma satır satır  okumuştum. Babam her pazar kahvaltı sonrasında ( yer sofrasında) bir şiir okurdu, yerde diz dize, babamın ağzından çıkan kelimeleri canlandırarak dinlerdik. Babam bazı satırlarda ağlardı, o zamanlar başımızı öne eğer dizlerimize bakardık.  İstiklal marşı ezberi için çok çalışmam gerekti, ezberim çok kötüydü, ezberlesem bile en küçük şeyde dikkatim dağılıyor, her şeyi unutuyordum. Ezber günü koca sınıfta bir tek ben şaşırdım. Öğretmenim İstiklal Marşı ezberine karşı çok hassastı, tahtadaki beni sorgulamaya başladı, sen nasıl...sen nasıl bu vatanın ekmeğini...sen nasıl bu vatanın suyunu... Tahtada bütün sınıfın önünde başımı önüme eğip, gözlerimi kapadım. Yer sofrasındayız, babam Safahat'ı okuyor, gözlerinden yaş geliyor, babam ile ağlıyorum...
Oğlumun sınıf öğretmeni geldi, elimi sıkmak için uzandı,  iki elimle tuttuğum kağıdı ne yapacağımı bilemedim. Hiç bir şey değişmeden, yıllarca korunarak gelebilmişti, elimdeki kağıt parçası ile neyi değiştirecektim...

15 Mart 2016 Salı

Güvenli yer

 Çorum'un en büyük parkında yürüyorum.. Dün hava kapalıydı, bomba patlamıştı, herkesin içinde bir kasvet, tedirginlik...Bugün hava güneşli, herkes dışarıda. Bomba haberi artık hava durumu gibi, bombalanınca içimizde bir kasvet, ertesi gün güneş açıyor, mutluyuz.  Çorumlu  kadınlar ile kırmızı yürüyüş bantında yürüyoruz. Yürüyüş yolu kısa ve dar, her konuşulana şahit olunacak kadar. "Çorum'u kim bombalayacak, Çorum çok güvenli çok...."
Parkı hiç sevemedim, on binlerce lale soğanı dikmiş belediye. Her yerde afişlerde , Çorum'a şu kadar lale diktik diye gülen belediye başkanı,  çiçekler içinde görmek istemediğim tek çiçek lale...Lale gördükçe, rüşvet, cepleri dolan bürokrat, ceplerinin hesabını soramayan, sormayan şehir sakinleri aklıma geliyor...
Çorum çok güvenli diyen Çorumlu kadınlar hızlı hızlı yürüyor, birbirlerini geçtikçe daha çok eriyecekler, güzelleşecekler.
Çorum güvenli. Çorum kimin aklına gelir. Tayin ile gelmek zorunda kalanlar gün sayıyor iken. Oysa her yere lale ekiliyor ama Çorum güzelleşemiyor.
Kadınlar sonsuz bir güven içinde  kırmızı bantlarında ilerliyor.
Kadınların yanına doğru yürüyerek, Çorum'da yaşama lüksüne sahip olmayanlar, diğer ülke vatandaşları ne yapsın, onların de güvenli bir yere ihtiyacı yok mu diye sorsam, şöyle bir cevap alacağım; diziler, sörvayvırlar  ne için var...
Her gün tabutlara sarılan memleketim insanları,  en kıymetlinizi paramparça hatırlamamak için , öpmeye doyamadığınızı sonsuzluğa uğurlarken, artık sizin için her gün hava durumu kapalı olacak iken...
Bugün hava güneşli, kimin için?
Bugün hava güneşli, neresi güvenli?
En güvenilir yer, herkesin birbirini hissettiği, acılarını paylaştığı, unutmadığı yer mi?

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160315_ozancan_akkus_alideniz?post_id=1713409465537895#_=_



11 Mart 2016 Cuma

Bahar geldiğinde

Eskisi gibi şaşıramadığımı fark ettim, birden bire aklıma geldi.
 Yirmi dörtlük kuru boya seti gördüğümde çok şaşırmıştım, gözlerimin büyüdüğünü, ağzımın açık kaldığını kırtasiyenin cam kapısından görmüştüm.
Kızlar tuvaletinde sigara için kızları görünce çok şaşırmıştım. Yüzüme bakarak, saçlarımı okşayarak, sigara kötü bir şey demişti babam, sigara içmeyi  aklıma bile getirememiştim.  Çok şaşırmıştım, sigara içen tüm kızların ya  babaları yoktu ya da babalarını sevmiyorlardı.

Alt komşumuz çok ısrarcı, orta okula yeni başlamış beni, kendi kızıyla camiye götürmek istiyor. Alt komşumuz çok dindar diyor annem, hep beraber camiye gidiyoruz. Hoca bazen anlayacağım dilden konuşuyordu, faiz yiyenlerin cehennemlik olduğunu anlamıştım. Gün konuşmalarında alt komşunun parasını faize koyduğunu duyduğumda çok şaşırmıştım. Alt komşu ya Allah'a inanmıyor, ya da cehennemden korkmuyordu.

Dünyalar iyisi, dünyalar güzeli Perihan teyzenin neden hep ağlayarak anneme geldiğinin farkına vardığımda çok şaşırmıştım. Adaletten, haktan hukuktan ödün vermeyen, dürüst kocası ya Perihan teyzeyi sevmiyordu ya da sevgi nedir bilmiyordu.

Her gün gözlerinin içine bakmak zorunda kaldığım öğretmenimin tekinsiz hallerine karşı savunmadayım, alışkınım. Yıllar sonra bir dolmuşta, uzaktan beri  kendisini izlerken çok şaşırmıştım, yumruklarını sıkmıyor, elini arkaya bağlamıyor, boş boş bakmıyordu. Yıllarca gözlerinin içine baktığımız öğretmenimiz ya mesleğini sevmiyor ya da çocukları sevmiyordu.

İşin içinde insan varsa, ne doğru ne yanlış oluyor, ne eksik ne tam oluyor...
Oysa bahar gelince ağaçlar çiçek açar, her bahar ağaçların çiçek açtığına şahidiz.
İşin içinde insan olunca , insan artık hiç bir şeye şaşıramıyor.
Kendinden başkasını göremeyen insan...
Bahar geldiğinde mutlaka ağaçlar çiçek açar ve bu yaşamak için umut verir...



 

9 Mart 2016 Çarşamba

Okula sorulan sorular ve beklenen cevap

Dün oğlumun okuluna gittim, yüzlerce sorumu bir kağıda sığdırabilmek için bütün akşam ayıklamak zorunda kaldım. Bir sayfa dolusu sorularım bunlardı;

·         Bütün bir gününü alacak şekilde (sekiz saat) okulda tutulmanın  çocuğun ruh ve fiziksel  sağlığına etikleri araştırıldı mı ?
       Bir günde sekiz ders işlemek,  uygun mu, sekizinden de istenilen performansı gösterebileceklerine dair araştırma yapılmış mı?
·          Bütün gününü sınıfta  geçiren çocuk için ,sınıf içi arkadaşlığını geliştirmek için, arkadaşlık erdemlerinin farkına varabilecekleri  ve yaşayabilecekleri bir çalışma ve projeleri var mı?
·         Bireylerin birinciliğine odaklanmış ( takım çalışmalarının göz ardı edilerek)  yarıştırma projelerinin  çocukların motivasyonu üzerinde ki etkileri araştırıldı mı?
·         Bir günü sekiz ders ile sınırlandırılmış programa çocukların rahatlayabilmeleri , kafalarının boşalabilmesi için ( her gün ve istikrarlı bir şekilde yapılması gereken) bir projeleri var mı?
·         Ödüllendirme ve cezalandırmanın çocuğun içsel motivasyonuna etkilerini biliyorlar mı ?
·         Hareketsiz bir ortamda bütün bir gün (sekiz ders için oturmak zorunda kalmak) ,çocuk sağlığını nasıl etkiliyor?( Özellikle kışın aylarca okul kapıları dışarı kapatıldı)
·          Okulca yapılan gezilerin, sosyal faaliyetlerin çocuk üzerinde ki etkileri araştırıldı mı?(Bütün bir yıl boyunca sadece bir kez gezi yapıldı)
·         Okula sadece mecbur olduğu için gitmek zorunda kalan çocuk algısını değiştirmek için neler yapmayı düşünüyorsunuz?
Çocuğumu okula gönderirken, fiziksel ve ruhsal  sağlığının güvende olduğuna inanabilmek için bu soruları soruyorum çünkü okul oğlumun bütün bir gününü almakta, geri dönüşünüzü bekleyeceğim."

Aynı katta olduğumuz , gördüğümüzde selamlaştığımız bir hanım var, benim oğlum ile aynı yaşlarda bir oğlu var, eşinden ayrılmış oğlu ile yalnız yaşıyor. Gecenin epey ilerlemiş vakitlerinde öyle bağırışlar geliyordu ki yattığım yerden mecburen tanık oluyordum. "Okula gitmek istemiyorum, ödevlerimi yapmayacağım, tabletimi alamazsın, senden nefret ediyorum, okuldan nefret ediyorum". Bu çığlıkların sahibi olamazdı o çocuk... Hayatımda onun gibi efendi, kibar, uslu, nazik bir çocuk selamlaşmasına tanık olmamıştım. Gördüğüm zamanlarda " merhaba efendim, nasılsınız, teşekkür ederim ben de iyiyim, iyi günler" diye selamını alırken içim gider ,sokakta arkadaşlarına karşı da aynı itina aynı saygı , arkadaşlığı da. Bahçede beslediği kediler, evinde kaplumbağası vardı. Bize geldiğinde bir ikram çıkarttığımda," bunları umarım sırf benim için yapmamışsınızdır, size ağırlık vermek istemem lütfen bir daha bana özel bir şey yapmayın yoksa çekinerek gelirim dediğinde aman Allah'ım dedirtecek kadar 10 yaşında bir çocuktu. Her gece, her gece  bu çocuğun bağrışları, annenin önce sakin sakin sonra çığlıklara ve ağlaşmalara dönen uyarıları içime dert oldu. Annesi;" okula gitmelisin, ödevini yapmalısın" dedikçe çocuk çıldırmış gibi bağırıyordu...Okulda bir sorunu olmalı dedi uykusundan uyanan eşim. Okulda sorunu olmayan var mıydı? Çocuğun okuluna sorsan, hemen" babadan ayrılmış çocuk psikolojisi diye  çocuğu sorunlu grubuna atıverecek" ,  senin çocuğun çok duygusal, senin çocuğun çok hareketli, senin çocuğun çok içine kapanık, senin çocuğunun dikkat problemi var, senin çocuğun tembel, senin çocuğun yalancı, senin çocuğun düzensiz, senin çocuğun ....

Komşumun harika oğlunu gecenin geç saatlerine kadar uykusuz bırakan, çıldırtan okul yine aklıma düştü. Benim oğlum kuralların önemine inanır, kendisi yoktur, kurallar vardır, okula gitmek bir kuraldır, sorgulanmaz. Annesi onun yerine sorgular, gecenin bir vakti okul müfredatı gibi yüzlerce konu ve alt başlıkları ile okulun kaygı veren yanlarını yazdım. Sonra sildim, sildim, karşımda okul vardı, hayati saydığım bir kaç madde ile gitmek zorundaydım, oğlum için.

2 Mart 2016 Çarşamba

Çorum'un güzel insanları

Pıtpıt sayesinde hayvanları " fark edebilme " içgüdüsünü kazandım. Pıtpıt'dan önce sokakta hayvan gördüğümü hatırlamıyorum, çocukluğumdan itibaren bir kedi başı okşamışlığım yada uzaktan da olsa sevmişliğim de yoktu. Pıtpıt, İstanbullu sokak kedisi , gözlerinden hastalanmış, hayvanlara duyarlı bir insan gözlerini tedavi etmiş, onun için bir ev arıyordu ve bana,"  evine almak ister misin?" dedi. Olur dedim. Kedi evimize girer girmez, dünyamız farklılaştı, daha önce fark edemediğimiz bir dünyayı yaşamaya başlamıştık. Çorum'a geldiğim gün ( çok sıcak bir gündü)  gözlerim sokaklarda su kabı aradı, yoktu. Sokaklarının temizliği ile bilinen il için belki kötü bir örnek olacaktı, gizli gizli köşelere su kapları koymaya başladım. Kediler için koyduğum mamayı genelde yaşı büyük tecrübeliler yiyor, küçüklere kalmıyordu. Mutfak balkonumdan beri gördüğüm küçük kedilere sosis atmaya başladım. İki tane küçük kedi, yukarıdan önlerine atılan mamayı kapmadan önce etraflarına bakıyor, ağızlarına alınca kafalarını yukarı çevirip bana bakıyor sonra koşarak gizli bir köşeye kaçıyorlardı. Artık acıktıkça balkonun altına geliyor, başlarını yukarı kaldırıp öylece duruyorlar, benim balkona çıkmamı onları görmemi istiyorlardı. İçimden geldiği , gördüğüm zamanlarda aklıma gelmekten çıkmışlar,  başları yukarda dört çift göz, aklımdan hiç çıkmamaya başlamıştı.  Benim sokağımdı, benim kedilerimdi...Dün, okuduğum haber ile yaptıklarımdan aldığım huzurdan utandım...
http://www.corumhaber.net/guncel/coplukteki-sokak-kopegine-abd-deki-turk-sahip-cikti-h51990.html
Çorum belediyesinin kent çöplüğünde toplanmış sokak köpeklerini  besleyen kızın haberiydi.  Gökçe Erdoğan. Çöplükteki bir köpek, önündeki yiyeceği yiyemeyecek kadar hastaydı, inliyordu. Karnı şişmiş, her an ölebilirdi. Bu inlemeyi facebook sayfasına koymuş, köpeğe de "inlek" demişti ... Çorum çöplüğünde pislikten açlıktan hastalanmış bu köpeğin inlemesine Amerika'dan cevap gelmiş . Amerika'dan biri "inlek'i" sahiplenmek istiyordu . Gökçe, ' İnlek'i  ' Çorum çöplüğünden çıkarmış, Amerika için yıkamış, taramış, öperek  yeni yuvasına uğurlamış. Gökçe'yi araştırdım, facebook da buldum ama facebook da o kadar cahilmişim ki nasıl arkadaşlık teklif ediliri bilemedim, mesaj yazdım, nasıl yardım edebilirim diye. Gökçe hemen mesaja geri dönüş yaptı, bu hafta sonu birlikte beslemeye gitmek için beni davet etti.
Bu hafta sonu Gökçe ile Çorum çöplüğünde olacağız, biraz korkuyorum,  köpeklerle hep arama mesafe koymuştum...
Çorum, Gökçe ile güzelleşti.
Bir şehri sevmek için bir güzel insan yeter...

25 Şubat 2016 Perşembe

Sınıf arkadaşlığı için

Marketteyim, keklerin çikolataların bulunduğu reyonda iki küçük kız avuçlarında ki madeni paraya bakarak hangisini alabiliri tartıyorlar. Üzerlerinde okul forması var. Onu alırsan hasta olursun, annem öyle dedi, diyor biri. Bence Hale bunlardan çok yediği için hastalandı, iki gündür okula gelmiyor dedi , öteki." İnşallah ölür" dedi elindeki paraya dikkatlice bakan kız. Hale ölmedikçe bizim birinci olma şansımız yok dedi öteki kız. Hale'nin ölmesini isterken para tutan ellerini yumruk yaptılar. Kasaya gittiklerinde ellerinde kileri bırakmak zorunda kaldılar, yanlış hesap yapmışlar, paraları yetmemişti. Elleri boş marketten çıkarken öyle masumdular ki, biraz önce sınıf arkadaşlarının ölmesi için dua ettiklerine kimse inanamazdı...

Sınıf arkadaşlığını geliştirmek için ne yapılabilir, çevrenizde , okulunuzda bu konuda örnekler var mı?

Aynı sınıfta, yıllarını geçirecek çocukların birbirlerini tanımaları için, bazı huylarını sevmeseler bile anlayışlı olabilmeleri için, birbirlerine karşı duyarlı olabilmeleri için ne yapılabilir?

Her fırsatta şikayet edecek anı kollamayan, disipline giden arkadaşına oh olsun diyemeyen, arkadaşının üzülmesini istemeyen sınıf arkadaşlığı olabilir mi, bu ortam oluşturulabilir mi?

Oluşturulmalı, bence çok önemli, yetkili kişilerin mutlaka bu konuda bir şey yapması lazım, madem her gün çocuklarımız mecburi duvarlar arasına bir dolu çocuk ile sıkıştırılıyor, çocukların birbirlerini sevebilmeleri için, arkadaş olabilmeleri için, birbirlerini hissetmeleri için ortam sağlanmalı, kuru kuru bir kaç söz ile geçiştirilecek şey olmamalı. Demokratik bir ortam, otokontrollü bir ortam, yardımlaşmayı teşvik edici, sevgi dolu bir ortamı sınıflarda mecburi hale getirilmeli. Sınıflara yığılan çocukların elinden oyunu aldık, kendi başına karar verebilme gücünü aldık, arkadaşlık erdemini de aldık. Sınıflarda çocuklar arkadaşlığı bilmiyor, gereği gibi yaşayamıyorlar.
Buradaki öğretmenlere güveniyorum, bu isteğimi ileteceğim, sizlerin önerilerinizi de aktarmak istiyorum.

Okul-Arkadaşlık

Yunus ile  resim yapıyoruz, vakit çok az, hızlı hızlı boyuyoruz. Okuldan gelip, akşam yatağa girene kadar ki vaktimizi yarım saatlere böldük, bir kaç tane yarım saatimiz var, bu yarım saatlerde etkinlik yapmaya çalışıyoruz. Yarım saate bölmemizin amacı, akşam yatma vakti geldiğinde yeterince oynayamadım, yatmak istemiyorum diye ağlamasına engel olmak için. Etkinliklerden birini yaparken( boyama yaparken) konuşmaya başlıyor;
 okul servisinde birinci sınıflara yarışma yaptırıyormuş, sorular çok kolaymış( hangi hayvan miyav der) , yarışmanın sonunda da herkesi birinci ilan ediyormuş. Neden kolay soruyorsun? Herkes bilsin istiyorum. Neden herkesi birinci yapıyorsun? Herkes mutlu olsun istiyorum. Hızlı hızlı boyamaya devam ediyoruz, yarım saat dolmak üzere.
Okul sisteminin sıkı sıkı yapıştığı, yarıştırma ve ayrıştırmanın ne kadar kötü olduğunu en iyi çocuklar biliyor.
Diğer etkinliğe geçiyoruz(kitap okuma) ' mektup arkadaşları' adlı kitabı okuyoruz, kitabın kahramanı kız , sınıf arkadaşının bir derdi ile dertleniyor ve bütün sınıf ile arkadaşının sorununu çözmeye çalışıyor. Bütün sınıfın dertli arkadaş için seferber olmasını Yunus gerçekçi bulmuyor , bizim sınıfta hiç kimse bunu yapmazdı diyor, belki en yakın arkadaş yapardı ama genellikle kimsenin umurunda olmazdı diyerek yarım saati dolduruyoruz.
Her günü birlikte geçirmek zorunda kaldığın arkadaşlarının, senin derdin ile dertlenmeyeceğini bilmek...
Sınıflara doluşturulan çocukların birbirlerini hissetmeleri için ne yapılabilir?
Diğer etkinliğe geçiyoruz( balon ile oynama) Balona vurayım derken gözlüğüme vuruyor , özür diliyor, yanlışlıkla oldu diyor ama oynamaya devam etmiyor. Bu olay sınıfta olsaydı, disipline gidebilirdim, diyor, arkadaşım hemen beni şikayet ederdi, şikayet edilen kişi genellikle disipline gidiyor. Disipline hiç gitmedim ama bir gün gideceğim diye çok korkuyorum.
Şikayet ve disiplin yine okulun ayrılmaz parçaları. Şikayet ve disiplini ortadan kaldırmaya yönelik niye hiç kafa yorulmaz.
Aynı sınıfta , aynı duvarlar arasında olmaya mahkum ettiğimiz çocukların birbirlerini sevebilmeleri, birbirlerini hissedebilmeleri için neden bir şeyler yapılmaz, sırf bunun için , sevebilmek için, sevgi için uygulamalı bir ders,  canlı, gerçek bir ders konulmaz...
Tüm dersler , kafalarında taşıdıkları kara kutuya hapsetmek için. Bir bilgi sınavda lazım ise hemen kutu açılır içine sokulur. Ne işe yarayacağını bilmediği ne kadar çok bilgiyi kara kutusuna hapsederse o kadar işe yarar, okul. Her gün, her gün, bütün bir gün hiç usanmadan, bıkmadan,  kara kutu büyütülür, şikayet ve disiplin ilişkili arkadaşlık ile, çocukluk duvarlar arasında yitirilir.
Yarım saatlere sıkıştırdığımız oyunlarımız her geçen gün azalacak,  yeterince oynayamadım diye ağlayarak yatağa gittiğin günlerin azalacak, okul hiç azalmayacak, artarak devam edecek.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Çorum'da Pilates


(Videonun Çorum ile ilgisi yok, internetten alınmıştır.)

İstanbul'daki evim Anadolu yakasının en ünlü spor merkezinin yanı başındaydı, spora gelenlerin lüks araçları sokağımızdaki trafiği felç ederdi. Ben hiç bir spor merkezine gitmedim , kayınvalidemin ünlü bir spor eğitmeni( haber kanallarına, sabah programlarına çıkmışlığı vardır) olmasına rağmen hayatımda hiç spor yapmadım. Öğrencilik hayatımda en sevmediğim ders beden, en korktuğum öğretmenler ise beden öğretmenleri olmuştur. (10 yaşındayım beden dersi için okul bahçesindeyiz, asker yürüyüşü çalışıyoruz, ileri adım, geriye dön, sağa dön, sola dön...Sağımı karıştırıp sola dönünce beden öğretmeni sağ yanağıma tokat attı, tokatını atarken de şöyle dedi," bu tokat sana sağını öğretir". Yirmi yıldır sağımı solumu karıştırırım, sağlı sollu tarifler veremem, sağa sola dön deseler olduğum yerde dona kalırım, bir panik gelir, araba kullanırken sırf bu yüzden çok zorlanıyorum.)

Çorum'a taşındığımızın dördüncü ayında kayınvalidem  ziyarete gelince beni zorla spor merkezine yazdırdı. Çorum belediyesinin kadın kültür merkezinin pilates dersine kayınvalidemin zoruyla gitmeye başladım.  Cumhurbaşkanının güler yüzlü devasa portresinin asılı olduğu kapıdan her sabah spor odasına giriyoruz. Yirmi kadın ile birlikte spor yapacağız. Pilates topu ve yer minderini merkez karşılıyor, herkese fazlasıyla yetecek kadar dolaplarda var. Pilates bandı ise herkese özel. Hareketleri rahat yapabilmek için tayt giymemiz önerilmişti ama ben eşofman giyiyorum. (  öğretmenim,'tayt giymezsen tokat atarım' diyene kadar tayt giymeye niyetim yok:) Spora gelen kadınların çoğu kilolarından kurtulmak için oradalar. Hiç spor yapmamış bedenim ilk hafta odun ile dövülmüş gibiydi. Plates nasıl yapılır bilmiyorum ama bizim yaptığımız şeyin pilates olduğundan şüpheliyim. Şemmame ile başlıyoruz,  kaldır kaldır kolları, hint, latin müzikleri ile devam ediyor.
Bangır bangır müzik eşliğinde acemice el kol ayak baş sallarken kendimi afyon çekmiş esrarkeşlere benzetiyorum. En korktuğum şey olan,' sağ ayağı kaldır, sol kolu indir gibi sağlı sollu şeyleri en ücra köşede olduğumdan kafama göre yapıveriyorum. Spor yaparken nefes alıp vermeyi unuttuğumdan olsa gerek başım dönüp yıkılacak gibi oluyorum. Yer minderi hareketlerinde kadınlar çantalarından yastık ile çarşaf çıkarıp minderlerini kaplıyorlar , bana spor çantasında çarşaf ile kılıflı yastık getirmek şimdilik ağır geliyor. Kafamı sallarken gözlüğümün fırlayıp ezilmekten son anda kurtulmasından, hocaya çok uzak olduğum için hocayı takip edeceğim diye kafamı fazla çevirmekten boynuma kramp girmesinden, pilates topundan her şekilde düşmekten, çok çekiştirdiğim pilates bandının yüzümde patlamasından başka sakat bir şey olmadı.

İlk gün spor odasına girdiğimde herkes yerini almış hocayı bekliyordu, beni ilk gördüklerinde bir yabancıya bakar gibi baktılar, ayaklarımdan gözlüklerime kadar, uzun uzun...Ben zoraki gülümsedim ve "merhaba"dedim( iki hafta oldu, gülümseyerek hala ilk merhabayı ben veriyorum , dün gülümsemedim, merhaba da demedim.)
Kadınlar odaya girer girmez hemen dolaplara koşuyorlar, pembe topları ve pembe minderleri  alıp üzerlerine oturuyorlar. Bana pembe top ve pembe minder kalmıyor. ( pembe renkli top ve minderler yeni, gri renkliler ise eski ) Gri renkli malzemelerim ile kapı kenarında, kimsenin rağbet etmediği köşede yerimi alıyorum. Diğerleri ayna karşısında , kendilerine bakarak sporlarını yapıyorlar. Geçen gün yanımda ki arkadaştan yanına yığdığı pembe toplardan  birini alabilir miyim diye soruverdim. Bana canını istiyormuşum gibi bakarak, onlar arkadaşlarımın dedi.
Gri renkler içinde, kapı kenarında olmaktan garip bir huzur alıyorum. Bir gün spor arkadaşlarım İstanbul'dan geldiğimi öğrenip, yine aynı tepkiyi verdiklerinde ( İstanbul, Bostancı sahilinde, ev sahibi iken gönül hoşluğu ile kendi arzumla geldiğimi öğrenince)  şöyle diyeceğim;
'Siz olsaydınız, aynı pembe renkli toplarınız gibi İstanbul'un üzerine oturup, kalmak istemezdiniz,  Çorum sizin için gri top mu? gri topu  en sona kalan alır, mecburen alır', diyecektim ama bugün biri bana merhaba dedi, hem de gülümseyerek...


22 Şubat 2016 Pazartesi

Çorum Pazarı

Pazara giderken Yunus, yanına fotoğraf makinasını da aldı. Pazarı çekmek istiyormuş. Utana sıkına kaçamak , kimselerin dikkatini çekmeden, arkama gizlenerek çektiği Çorum cumartesi pazarı...

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
İstanbul dışında yaşamak, bize çok şey kattı. İstanbullu arkadaşlarıma Çorum'a dair ilk söylediğim şey," burada alışveriş merkezi yok" oluyor. Çorum'un en sevdiğim yoksunluğundan biri alışveriş merkezi yokluğu ama Çorumlular buna da çözüm bulmuşlar, her hafta sonu yüz küsür kilometre uzaklıktaki Samsun'a gidiyorlar.
 Pazardan birkaç kelime; nörüyon gızıım, güççük mü- böyüg mü, , domatiz-patatiz, gelek-gidek....