22 Eylül 2020 Salı

Köpek bakıcılığı, Loach ve koku...

 İngiltere'ye  ayak bastığım ilk günü hiç unutamıyorum. Havasının kokusu bile farklı daha önce kokladığım bildiğim hiç bir kokuya benzemiyordu.  Bilinmedik bu koku o kadar yabancıydı ki  gittikçe  ağırlaşacak, yalnızlaştıracak gibiydi...Yabancılık çekeceğim o kadar çok şeyin içine  bir de havanın kokusu eklenmişti...Yolda yaya gördüklerinde hemen duran arabaları olmasaydı çoktan ezilmiş gitmiştim, ters trafiğe hiç alışamamıştım.  Ama çok geçmeden farklılıklar terslikler içinde yabancı olduğumu  hissettirmemeye çalışan bir sistemin içinde olduğumu anladım. Kokuya alıştım, duymamaya başladım.

En çok etkilendiğim şey ise yolda herkesin  gülümseyerek birbirine  merhaba demesiydi. Tek başıma yürüdüğüm anlarda  beni gören çocuk, kadın, erkek, hepsinin  merhaba demesi , beni nedense  farklı etkilemişti.

Bana merhaba demeleri , ne  anne, kadın,  hemşeri, meslektaş ne de komşuluk ile ilgili değildi. Sadece bir tek beni görebiliyorlardı. Bu bana tüm sıfatlardan arınmış varlığımı hissettiriyor , mutlu ediyordu. Sokaklarda bir tek kendim ile yürüyor, yürürken kendimi tanıyordum. Yürüdükçe, oğlumu burada tek başıma okutabilme  gücü ile doluyordum. 

Ne iş yapabilirim, hangi işten para kazanırımı düşünürken aklıma  komşular  yengeler halalar ne derler  gelemiyordu. Kendim hakkımda özgürce karar alabileceğimi hissediyordum ve köpek gezdiriciliğinde karar kıldım, dog keeper olmayı istiyordum. Bu mesleği yaparsam sonsuz yeşilliklerde en sevdiğim canlılar ile beraber olacaktım. 

Çok az vakit vardı hemen dog keeper olabilmek için yapılması gerekenleri araştırmaya başladım. Karantina dolayısıyla sertifika veren okullar online eğitime geçmişlerdi ve evden beri köpek eğitimi, hakkında seksen saatlik sorulu sınavlı bir derse yazıldım. Ne çok eğlendim , mutlu oldum köpekler ilgili şeyleri öğrenmekten...Eşim oğlum da  ( aynı odada ders görmek zorunda olduğumuzdan)  her gün öğretmenimizin köpeklerine guuudd görrrlll, guuddd booyyy diye bağırırken sevincime ortak oluyorlardı...

Dog Keeper olabilirim fikri aklıma düştüğünde yine şehre doğru yürüyüşlerimin birindeydim. Yaşlı meşelerin koyu gölgesinde ilerlerken köpek gezdiricisi olduğum fikri ile öyle kurulmuşum ki etrafımda dönmeye zıplamaya başlamıştım...Kim ne derden çok uzak kaldığım için özgürce dönüyor, dönüyor dönüyordum...Döne döne meşelerden ayrıldım, kındıralarda, patika yollarda bisikletlilerin zilleri  arasında ...Lastik bir topum olacak , uzaklara  fırlatacağım, onunla birlikte topun peşinde koşacağım, yarıştığım köpekler, iş arkadaşlarım köpekler, mesai arkadaşlarım köpekler ...İçim içime sığmıyor aklıma geldikçe dönüyorum. 

Kendimi inandırmıştım, köpek bakıcılığı yaparak eşimin desteği ile  oğlumuzu okutabilecektim. Kendime güvendiğim , inandığım anlarım elbette  olmuştu ama hepsi bir kibrit çöpü gibi  bir anda parlayıp  bir anda yok olmuşken  bu sefer farklıydı. Tüm şehir bana inanıyordu, yapabilirdim,  yaşlı meşeler, kındıralar, sincaplar, robinler, dinmeyen yağmurlar, ısırganlı patikalar...sonsuz yeşil  çimler ile güzel gözlü köpekler beni bekliyorlardı, yapabilirdim. 

Harıl harıl köpek eğitimi derslerine devam ederken iki şey oldu...

Ken Loach yeni bir film çekmişti, ilkinden  ( http://www.beyazperde.com/filmler/film-241697/) çok etkilenmiştim. Yeni filmini görmemek  için dirensem de bir akşam köpek derslerimin arasında izleyiverdim. üzgünüz, size ulaşamadık ( http://www.beyazperde.com/filmler/film-264872/) 






Ken Loach yine gerçekleri çekmiş,  sıradan bir İngiliz   ailenin saat ücreti çalışma koşullarını  anlatmış. Ama iyi ki Loach vardı, İngiltere'de İngilizler  ile yan yana otursam da  gerçekleri  onun gibi göremediğimi anlıyorum. Film gerçek bir hayat hikayesinden (diyabet hastası bir kargo görevlisinin mecburen hastaneye gitmesi gereken zamanlarında patronunun ağır maddi cezalar kesmesi üzerine randevularına gidememesi ,hasta hasta çalışmak zorunda kalması ve sonunda ölmesi) esinlenilmiş. Kargo dağıtıcılarına ve filmdeki annenin işi olan hasta bakıcılığına daha farklı bakmaya başladım. 

 Keşke izlemeseydim dedirtecek kadar beni korkutmayı başarmıştı. Beni döndüre döndüre mutlu eden köpek bakma hayali işime de Loach farkı ile bakmaya başladım.

Farkındayım  toz pembe olmayacaktı ama tüm zorlukları yenecek şeyleri burada bulacağıma inanıyordum. 

Tam bu sırada ikinci şey çıktı...

Büyük büyük dedemin daha önce hiç görmediğimiz bir fotoğrafı,  müze görme gezintilerimiz için çıktığımız  tren yolculuğunda iken  telefonuma gelmişti. Uzak bir akrabamızın aile albümündeymiş, fotoğraf şimdi tüm "üç kuşak sonrası torunlarının"" telefonlarındaydı. Yaşlıca kasketli bir adam , yakaları yıpranmış beyaz gömlek üzerine rengi solmuş yelekli takım elbise giymiş, kolunda paltosu ile  Ankara'da, yeni açılmış Anıtkabir'in merdivenlerinden iniyor...Tren bakımlı İngiliz köylerinden geçerken ben daha önce hiç görmediğim bu adama dikkatlice bakıyorum. 

( Müzede ki tek fotoğrafım o da flu çıkmış. Fotoğrafın fluluğu gibi artık emin değilim İngiltere'de kalmaktan, köpek bakıcılığı işimden çünkü büyük büyük dedem Türkiye'deki köyüme dair çok şeyler anlatmıştı, tren yolculuğum boyunca. İngiltere'ye indiğim o  ilk günkü kokuyu hissettim, köyümün kokusunu hatırlamaya çalıştıkça ) 




.





16 Eylül 2020 Çarşamba

Neredesin ?

 Neredesin Ayşe diye soruyor arkadaşlarım, İngiltere'den döndün mü? 

Cevap veremiyorum, neredeyim bilmiyorum.

Neredeyim bilmiyorum.

Geçen sene tam da bugünlerde İngiltere'de bir yıl yaşamak için yola çıkıyorduk.  Son son  bavullarımızı tartıyorduk ağırlığı 20 kiloyu geçmesin diye . O günlerde,  üzerimdeki   ağırlıkları da tartıya koyabilsem kaç kilo gelirdi düşünüyordum.  Hiç yurt dışını   görmemişliğin ağırlığı ,  sanki uzaya bilinmez bir karanlığa  fırlatılıyormuşumun  ağırlığı, nasıl geçineceğizin ağırlığı, çocuğun okulu ağırlığı ,  tanıdık bildik birinin yokluğu tek başına her şeyi halletmenin ağırlığı...

Bir senenin dolmasına günler kalmış iken yine bavul tartıyoruz, her bavulun arkasından  tartıya çıkıyorum, her defasında gördüğüm aynı rakam beni inandıramıyor. Çok ağırım. Geri dönme konusunda kararsızlığım öyle ağır ki...

Eşim çok kararlı geri dönecek, mesleğine karşı sorumluğu çok büyük. Ben de  kendi sorumluluklarımı düşünüyorum, burayı  sevmeye başladığım andan itibaren. Eşime, memleketimdeki anneme babama kardeşlerime kedime , kayın valideme, dedeme, akrabalarıma ,  her gün beslediğim sokak kedilerine köpeklerine, komşularıma, köyüme, çevreye, iklime, sosyal olaylara, vatanıma, inancıma olan sorumluluklarımı düşünüyorum. Sorumluluklarımı çocukluğumdan beri   kendimi bildim bileli hep düşünüyorum. İlk başlarda kendime bile  özgürce "burayı seviyorum"u itiraf edemedim.  Burayı tanımaya başladıkça, 

sorumluluklarım içinden kendime olan sorumluluğumun farkına varmaya başladım. Bu kendime karşı sorumluluğumu bir sonraki yazımın konusu olsun, şimdi oğluma karşı sorumluluğumu yazmalıyım.

Nasıl bir anneyim diye kendi kendimi çok sorgulayıp çok bunalttığım şeylerin başında okul geliyordu. sekiz yıldır  oğlumu sabahtan akşama  beton duvarlar arasına hapsedilmesine göz yumuyordum. Küçük beton bahçeli binalarda hep test çözmesi için zorlayan bir sistemin içine yolluyordum. Okula gitmekte isteksiz çocuğu  zorla, tüm gününü alacak bir mutsuzluğa her gün yolcu ettim.

Aynı şeyler burada da olacak diye okula göndermek istemesem de , eylülün ilk günü okula gitmesi gerekirken Ekim sonu   evimize en yakın bir  devlet okuluna yazıldı. Liseden yani dokuzuncu sınıftan başladığı okulunda sadece ilk gün tedirgindi; birazcık bildiği  bir dil ile  hiç  bilmediği insanlar, yabancı bir kültürün içine girecekti. Sabah kendi başına yürüyerek okula gitti. 8 yıllık okul hayatında ilk kez tecrübe ediyordu yürüyerek okula gitmeyi. Okuldan gelene kadar yürek çarpıntısı ile pencerede nöbetteydim. Beyaz gömleği kir pas içinde kravatı kaymış, pantolon dizleri çamurlu sokakta göründüğünde aklıma sadece kötü şeyler geldiğinden çocuğu panik içinde karşılamıştım. 

Çok güzel bir gün  geçirdim anne, dedi. 

Bir saat boyunca maç oynamış, bahçedeki tüm çocuklar ile. Elini kollarını açarak okul bahçesinin ne kadar büyük olduğunu anlatmaya başlamıştı. Okulunda ilk olarak özgürce koşabildiği yuvarlanıp uzanabildiği kocaman çimli bahçeyi  beğenmişti. Sonra öğretmenlerini arkadaşlarını derslerini ödevlerini sınavlarını çok sevmişti. Ama bu kocaman çimli bahçeler okulun kalbi olmalıydı. Öğretmen arkadaş ders sınav kötü olabilirdi , bunların üstesinden gelebilecek kadar kocaman yemyeşil bir bahçe vardı koşup bol bol oynayacak kadar teneffüsler de verilmişti.

Her zaman halden anlayan çocuk olmuştu, yapıp yapamayacağımız her şeyi bilir ona göre taleplerde bulunurdu. Okuluma devam etmeyi çok isterdim dediğinde neden imkansız bir şey istiyor diye güceniyordum , geri döndüğünde okula dair onu teselli ve teşvik edecek  hiç bir şey söyleyemiyordum. Okulunu  bu kadar çok sevmesi bana acı vermeye başladı. Neden çok sevmişti okulu?

 Corona yüzünden sadece dört ay gidebildiği okulda seçmeli dersleri çok sevdi, fotoğrafçılık koro aşçılık, fotoğraf  ödevi için her gün  dışarı çıkıp çiçeklerin ağaçların fotoğrafını çekti, fotoğraf albümü şehrin resmi hesabında yayınlandı , en çok like alan fotoğrafçı olmuştu , koroda her hafta arkadaşları ile söylemeye başladı, okulun basket takımının verdiği  derslere her hafta katılmaya başlamıştı. Bu dört ay boyunca yağmur her gün yağıyor bir an bile durmuyordu, esas faliyetleri ilk bahar ve yazın olacaktı,  yazın Fransaya gezi yapacaklar , ilk baharda tüm müzeleri gezecek kamp kuracak dağlara tırmanacak kano süreceklerdi...Hiç birini yapamadı çünkü corona ilkbaharda gelmişti. 

Dersleri ağırdı,   okula geç başlamasına rağmen sınavlarda başarılı oldu diye onu en üst seviyedeki sınıflara almışlardı üniversiteye gidecek öğrenciler için  sınıflara. ( liseye her giden   öğrenci üniversiteye gitmek zorunda değil liseyi bitirdikten sonra yapılacak güzel meslekler olduğu için  her ders dört şekilde anlatılıyordu, çok kolay, kolay, zor , çok zor diye ...her ders bu şekil dört levele ayrılmış iken onu en üst en zor  levele çıkarmışlardı. 

İnanamıyordum, nasıl olur diye şaşırıyor bir bit yeniği arıyordum, belki misafir öğrenci diyedir . Ama  Bir kere gidebildiğimiz  veliler toplantısında öğretmenleri seneye burada olmayacağımızı bilmiyorlardı hepsi gelecek senenin üniversitenin planlarını anlatıyordu doktor olma potansiyelli çocuklar için ayrılmış sınıftaymış, derslere doktorlar giriyormuş.(13 yaşında bir çocuğun  ödevlerinde  hep hastalık araştırması, bel soğukluğu, kalp pili, tansiyon hapı,  demek bu yüzdenmiş) (Bilmiyordum, tek bildiğim fen derslerini hiç sevmediğiydi) ( İlk kez ödevlerini tek başına yapıyordu)   tüm öğretmenleri, saygılı , nazik sorumluluk sahibi hassas diyorlardı, başarılı ,onu çok sevdik...Yoktu işte bir bit yeniği yoktu, ben oğlumu tanımıyormuşum, İngilizler dört ayda tanıyıvermişti...

Hiç bir dersin kitabı yoktu. Okula başlarken bir penny bile harcamadık, kalem kutusuna kadar okul almış, dolabına koymuştu. Kitapsız nasıl ders işleniyordu? Örneğin tarih dersini çok seviyordu, dersi tablolar üzerinden işliyorlardı. Geçmiş dönemlerdeki ressamların sosyal olaylar üzerine yaptığı resimler üzerinden...   İngiltere'nin bir savaşı resmedilmiş,tarafların biri İngiliz üniformalı ,öğretmen çocuklara hangi üniforma size neyi hissettiriyor diye soruyor,  neden diyor, karşı tarafta olduğunuzu düşünerek yazı yazın diyor, savaş neden çıkmışı  tartışıyorlar, siz olsaydınız bunun için savaşır mıydınız diye soruyor, sıradışı karşıt görüşler en çok puan alıyor diye çocuklar düşünmek zorundalar. Din dersini de çok ilginç bulmuştu , tüm dinleri öğreniyor, eve gelip bana anlatıyordu , din sınavlarında da  karşıt fikir en çok puanı alır kuralına  çok şaşırmıştım ama din dersi öğretmeninin, ben hiç bir dine inanmıyorum demesi kadar değil...Anne sınıfta inanmayanlar var, din dersi öğretmeni bile dediğinde yanlış anlamışsındır demiştim. Din dersi yüzünden  vejetaryan olmaya karar verdi ( sekiz aydır et yemiyor) hayvanların çektiği eziyetin insanlık için bir ahlak sorunu olduğu üzerine konuşup   video izlediklerinden dolayı ...Yılbaşında ağaç kesilmemesi için neler yapılırı tartışmışlar öneri sunmuşlardı... İngilizlerin tarih boyunca yaptıkları ırkçılık ile araştırma yapmalarını en az yedi tane bulmaları istendiğinde, anne bu ödevi nasıl yapacağım ayıp olmaz mı diye tedirgin olmuştu... 

Tüm dinlerdeki cennet kavramını tanıyorlarken öğretmen cennete dünyadan tek bir şey götürmenize izin verilse o ne olurdu diye sormuş, sınıfın hepsi cep telefonunu istemiş, bir tek Yunus ailemi isterim demiş. Cevaplar üzerinde tüm ders boyunca konuşulmuş...Her derste fikri sorulduğu için her dersi önemsiyordu. Test olmadığı için yazılılarda yüksek not alabiliyordu...Okulda fazlasıyla tebrik edilirken eve postaya tebrik mektupları geliyordu, " ben kimya, ingilizce  öğretmeni; Yunus ödevlerini zamanında ve özenli yaptığın için sana teşekkür etmek için bu mektubu gönderiyorum diye mektuplar aldı.

Okul sonuçta okuldu, aşırı bir disiplin vardı, akla zarar kuralları ölesiye önemsiyorlar, öğretmenler öğrencilere yine  bağırıyor, ceza da veriyorlardı. Ama, 

dört ay gidebildiği okulu ona çok şey katmıştı, ilk önce kendine güveni gelmişti, o da başarılı olabiliyordu, başarı için dersi dinlemesi ve kendi fikrini söylemesi yetiyordu. Öğretmenlerinin onu önemsediğini hissediyordu, ilk günlerdeki sessizliği korkusu gitsin diye hep şekspir okutan ingilizce öğretmeni" sanki dokuz yıldır İngiltere de öğrenim görüyor gibisin diğer öğrencilerden hiç bir farkın yok demişti.  Bunların hiç biri olmasaydı da olurdu, kocaman çimli bahçede top oynaması bile okulu sevmesine yeterdi...

Okuluna devam etmesi gerçekten de imkansız mıydı? Bir anne olarak, oğlumun istediği şekilde  öğrenim görmesine gücüm yetmeyecek mi diye düşünmeye başladım. Benim de bir gücüm var mıydı?Eğer varsa bunu ne için saklıyordum şimdi zamanı değil mi? 

Bavullar tartıldı, hazırdı,  ben neredeyim? 








Sen İngilizlerin ne sinsi olduğunu bilmezsin, dediler, bir sene boyunca bilemedim. Belki tüm bunlar sinsiliklerindendir, çocuğu bağladılar okula...İngilizce öğretmeni sinsiliğinden belki yunusun ayrılacağını duyduğunda ağlamış, ona yazı yazmış; ben her zaman senin öğretmenin olacağım, tüm başarılarını duydukça gururlanacağım, ne zaman istersen beni ara seninle sohbet etmekten her zaman büyük zevk aldım diye yazması da sinsiliklerinden olabilir. Bir sene çok kısa zaman diyorlar bu İngilizleri anlamak için ...Doğru olabilir, İngilizler sinsi olsa bile bu kocaman çimleri yaşlı ağaçları sinsi değildir...Okuldaki çimlere ağaçlara güveniyorum oğlumu mutlu etmeye yetiyor...

2 Eylül 2020 Çarşamba

Anne dili



 İngiltere'ye geldikten sonra annem ile iletişimim sadece  sesli aramalar (görüntüsüz) ile sınırlı iken Türkiye'deki birlikteliğimizden daha farklı bir bağ hissettim. Her gün,  iki kere , sabah akşam konuşmamıza ,  sesindeki heyecana,  hasret ile  sık sık "yavrum" demesine  alışık değildim. 

Annem ile konuşmalarıma kulak misafiri olan eşim,  duyduğu cümlelere her defasında   şaşırıyor; senden hiç duymadığım kelimeler ile annen ile konuşuyorsun, diyor. Ben de şaşırıyorum,   sadece annemin yanında ya da annem ile telefonda konuşurken ortaya çıkan bu kelimelere. 

Bugün konuştuklarımızdan;  

"  Tatsız Ayşe uğramış, ateş almaya gelmiş gibi hiç oturmamış, oysa hazırda  böreği varmış bir cini de olsa çıkarmak istemiş önüne. Telefonu nasıl da iyi kullanıyormuş,  telefona ip atlatıyormuş...kavilleşmişler , haftaya bahçede  incir reçeli kuracaklarmış...Bahriye yengenin annesi ölmüş, coronadan değil, inmedenmiş..."

Bahriye yengemin köyü çok yukarılarda , yüksek tepelerin birindeydi,  "yukarılı" diye anılırdı.( Tatsız, yukarılı gibi sıfatlar yüze söylenmez, genelde  arkasından konuşulur  ama herkes kendine takılan lakabı  bilir  kızmazlardı, babam gözlüklü diye kör Mustafa,  çok hastalanıyor diye çürük memed, ayşe de hep olumsuz konuştuğu için tatsızdı işte )

Annesi geldiğinde Bahriye yengem başka bir dil ile konuşurdu. Konuştukları dile  pomakça derlerdi...

Anne kız baş başa geldiğinde bilinmedik bu dili konuştuklarında babaannem " Allah bilir ne konuşuyorlar, bize mi sövüyorlar, anlamıyoruz ki "diye hoşnutsuzlaşırdı...

Uzun bir hasretlikten sonra baş başa gelebilmiş bir ana kız niye başkalarına sövsünlerdi ki, konuşabildikleri en kolay dil ile hasret gideriyorlardı, çok uzaklarda, tepelerin tepesindeki  köyünden akrabalarından bağı bahçesinden haber veriyordu annesi. Pomakça konuşurken yengemin utangaçlığından çekingenliğinden eser kalmaz, anası ile sözden söze kanat takmış gibi uçarlardı...Bahriye yenge benimle de pomakça konuş diye ısrar ederdim ; konuşamıyorum ki diye üzülürdü, dilim düğüm,  annemin yanında  dilim çözülüyor, derdi...Bahriye yengeme başsağlığı dilerken ,  annen ile birlikte dilini de kaybettin,  diyesim geldi, diyemedim. 

Oğlum küçüklüğünde;  şekere "gıdı", arabaya doy doy, derdi, bir tek ben anlardım ne demek istediğini. ( bir sözlük hazırlamıştım, iki yaşında Yunus'un sözlüğü diye, anneme kayın valideme hediye etmiştim,) Gıdı gıdı, doy doy diye ana oğul konuşurduk ama çevremden  çok uyarılırdım çocuğun dil gelişimini olumsuz etkiliyorsun diye... Cahilliğimden olsa gerek , sadece ikimizin konuşabildiği bir dil beni çok mutlu ediyordu. 

Hissettiğim şeyleri doğru bir şekilde anlatabilmenin ne kadar önemli olduğunu ancak burada anlayabildim. Ve bunu başarmak uzun  yılları alacak kadar zor bir süreçmiş, İngilizce öğrendim diye bir şey olamayacağını da anladım. Tarzanca, merağımı anlatacak kadar bir dile sahip olacağımı biliyorum, hislerimi, hayallerimi, hasretimi,  Bahriye yenge ve annesinin konuştukları gibi kanatlanarak özgürce hiç bir zaman İngilizce anlatamayacağımın farkına vardım....İnsan anlatabildiği kadar yazabildiği kadar insanmış, anladım ki Anadilim sayesinde ben insanım. 

Anne ile "yavrusu" arasındaki dilin ,  var olabilmek için ne kadar önemli olduğunu  yine burada uzaklarda anlayabildim. 

(Bu yazıyı yazarken aklımda hep sevgili blog arkadaşım , yüzünü hiç görmediğim ama bana yazdığı mesajlar ile onu çok yakın hissettiğim Jale vardı. Annesi onu dünyaya getirirken vefat etmişti, dünya gözüyle annesini görememiş, sesini hiç duyamamış bir çocuk  olarak  hiç görmediği insanlara  kutular dolusu hediyeler gönderiyordu. Kutuların içi aylarca uğraşılmış el emekleri ile dolu , danteller, battaniyeler, şallar...Bu yazıyı yazarken içimden,  belki Jale'nin anne dili de bu kutuların içinde saklıdır diye geçti. Hiç konuşamadığı  annesi ile konuşur gibi örüyordu, öyle saf öyle içten çıkarsız umarsız hasretle   ördüklerini  yüzünü görmediği insanlara hediye ettiğinde  anne ile konuşabilmiş kadar oluyordu. Kendini bilmez insanlar ile dolu bir dünyada, bazen  büyük bir yokluk ,  sizi büyük bir şey, kendini bilebilmiş bir   insan  yapabiliyordu. ) 

 




31 Ağustos 2020 Pazartesi

Yediveren ( Alev'in) gülü

 


Annem dün köyde  misafir ağırlamış, telefondan beri kızıyorum,  corona zamanında sen böyle yapmazdın.   Almanya'dan Ahmet geldi, halamı göreceğim diye tutturmuş,  yeni karısına  ayıp olmasın diye çağırmak zorunda kaldım, dedi.

İçeri almadım bahçede uzak uzak oturduk dedi. Annem, yeğeni ve yeğeninin yeni eşi ile beraber uzak oturdukları fotoğraflarını attı. Yapmaya  üşendiği ne varsa yeğeni için yapıvermiş. (Kömürlüğe kilitlediği semaveri bulup çıkarmış)  .  Telefonumdaki fotoğrafa , kuzenimin yeni eşine uzun uzun bakıyorum, tırnaklarındaki ojenin saçlarındaki boyanın rengine , şortuna,  bluzuna, ince kolundaki  boncuklarına, boynundaki fulara...  Bu zarif , kibar görünüşlü hanımda Alev'i hatırlatacak küçük bir şey , iz arıyorum. Bulamıyorum, çünkü   Alev https://ayseninkozasi.blogspot.com/2015/12/alev-husniye.html öleli beş sene olmuştu. 

Semaveri yediveren gülünün dibine kurmuşlar. Bir kaç sene öncesine kadar bu gülün adı Alev'in gülüydü, Alev kendi köyünden  gül fidesi getirmiş  fotoğraftaki bu taşlık yere dikmişti. O zaman tutmaz demiştik gül fidanına..

 Fotoğraftaki herkes mutluydu, kuzenim ve eşinin huzurlu gülüşleri fotoğrafı aşıp yanıma gelecek kadardı. Bu mutluluğu cömert bir ev sahibi gibi ağırlayamıyorum, gitsinler, gözlerim görmesin diye hınçlanıyorum.

 Kuzenimin ilk eşi Alev'i pek tanımazdım oysa, Almanya 'da yaşıyorlardı bazı yazlar görüşürdük, büyük halalarını ziyaretine geldiklerinde . Öyle  semaver yakacak kadar hiç muhabbetimiz olamamıştı ki. Alev ne kadar canlı kanlı bir kadın ise kuzenim o kadar sessiz sözsüz somurtkan bir şeydi...

Alev ile yirmi sene öncesinden bir on beş tatilinde  birlikteliğimiz olmuştu.  Üniversite  sınavı için hazırlıkta çok bunalınca ailem köye ananenemin yanına yollamıştı. O sıra Almanyadaki kuzenimi uzak bir köyden Hüsniye adlı  bir kız ile görücü usulu evlendirmişler, damat ile ailesi düğünden hemen  sonra Almanya'ya gitmişler, kızı da vize işlemleri bitene kadar  ananemin yanına bırakmışlar.  Birbirlerini doğru dürüst düğün günü görebilmiş iken, Hüsniye kocasına deli gibi aşık olacak kuzenim ise yıllarca sürecek bir somurtkanlığa sessizliğe girecekti...

 Köyünde  ona  Hüsniye demezler,  ateş topu gibi bir kız olduğundan mı ne  Alev diye  çağırırlarmış...Mavi gözleri kıpkırmızı yanakları dudakları  vardı, ancak laz kızları böyle güzel olabilir derdi ananem. Hop oturup hop kalkıyor, her şeye  gülüyor, gülerken dizlerine vuruyor, laf anlatırken omuzlarımı dürtüyor diye için için kınıyordum onu. Ben dünyanın en büyük ağırlığını, üniversite sınavını sırtlanmış iken onun bu konulara cahilliği, evdeki  her işi  kabullenip büyük bir zevkle yapışı ,  aklı ve kalbi  bir tek, hiç tanımadığı Almanya'daki kocasında iken, hiç bir ortak yanımız yoktu. 

Her güne  büyük bir heyecanla ocağın başına sofra kurarak başlıyor, sofradaki her şeyi büyük bir iştahla yer, aynı iştahla ev temizliği yapardı. Kış dizlere kadar yağmış dışarının tüm işlerini tek başına yaptıktan sonra yine de  karda oynamak isterdi , ocağın başında  test çözen bana sataşır, gizlice sırtıma kar atar ,gülerek  dışarı kaçardı...Beni de dışarı çekmek için kara yatar yuvarlanır bu  halini gören  ananem  üzülür ; bu kız orada da böyle yaparsa hemen postalarlar derdi, her fırsatta yengemin ev düzenini disiplinini hatırlatırdı...Ananem ona uzaklara bakar gibi bakardı, onun yaptığı soytarılılıklara benim gibi gülemez,  görünmeyen şeyleri görür gibi   gözleri yaşarırdı. Alevi bir tek ananem sevmiş olmalı ki şimdi ikisi de yan yana yatıyorlar....

 Evin içinde bile yazmasını sakın kulak ardı bağlamasın diye tembihte bulunuyor kayınvalidesi, bahçeye çıkarken pardösü giymek zor gelirse mutlaka üstüne yelek giysin diye uyarı üzerine uyarı yapıyor Almanya'dan beri... Gelinini bir eşya gibi seçmiş almıştı yengem, hep birlikte aynı evin içinde kendi kurallarına göre yaşamaya mecbur edecekti. Telefonlarda hep kayın validesi ile konuşuyor   kocası ile hiç konuşamamış Alev her fırsatta beni sık boğaz ediyor, 

  ocak başında ben kitap okurken kulak ardı ettiği yazmasının ucunu bükerek  yanıma geliyor, evlenince de kitap okuyacak mıymışım, ya eşim izin vermezse çalışmama, hayalimdeki eşimi anlatsaymışım...Başımı kitaptan kaldırmadan yarım ağızla gülerdim. Sanki ben de ona sormuşum gibi kendi sorduklarına kendi cevap verirdi, ben hayallerime kavuştum derdi, ben evlendim...Durup durup kuzenimi sorardı, nasıl biriydi, hangi yemekleri severdi, neyi sevmez, neye kızardı? Bilmiyorum dedikçe birazcık susar sonra yine başlardı; hangi rengi sever, acıyı mı tatlıyı mı severdi? 


Yıllar geçtikçe kocasının hangi rengi, acıyı mı tatlıyı mı sevdiğini konuşarak değil de  yaşayarak öğrenmiş olmalıydı Alev. Aldatmayan , dövmeyen, evinin geçimini sağlayan ama  konuşmayan, ilgisiz, umursamaz ve hiç değişmeyecek bir kocası olduğunu öğrendi.

Yıllar sonra bir gül fidanı  elinde bahçemizin  taşını kazarken, artık   dünyanın tüm nimetlerine kavuşmuş çok zengin bir kadındı. Herkes onu parmak ile gösteriyordu.

  Öldüğü yıl, onu  son gördüğümüz yaz tatilinde bizi ziyaret ettiğinde diktiği gülün nasıl açtığını göstermiştik, şaşırmıştı.    Güle yaklaştı, yüzünün eski rengi kaybolalı uzun yıllar olmuştu , soluk yanaklarını yedişer yedişer açan tüm  güllere değdirdi, demek ki taşın içinde bir gül yaşayabilirmiş, demişti. Herkesin ilgisinin  dağıldığı  bir anda yanıma gelip, taş gibi insanların içinde de gül biter mi,  belki de umursamadan,  sevilmeden  de  yaşanabilir diye konuşmaya başladığında kocası bağırdı;" annem çağırıyor, hadi gidiyoruz"...

Şimdi telefonumdaki, Alev'in güllerinin  dibinde oturmuş  mutlu çiftin fotoğraflarına bakarak yazıyorum , 

Sevmeden, sevilmeden  yaşanmazmış Alev, sen yoksun, 

 eşin yaşıyor...

Alev için yazdığım ilk yazı https://ayseninkozasi.blogspot.com/2015/12/alev-husniye.html



  



İngiltere'nin tren pencereleri

 




























İngiltere'nin tren pencerelerinden yeşil geniş düzlükler, koyunlar inekler ağaçlar görünür.  Hangi bölge hangi şehir olursa olsun İngiltere'de bir trene bindiğinizde bir kaç dakika sürer şehir binalarının yok olması ,  saatlerce pencerelerden hep bu manzaraları izlersiniz.
Her yere tren ile gidebiliyorum. Tren istasyonları her mahallede ve mahallemdeki istasyondan binerek  ister bir durak uzağımdaki  markete istersem İngiltere'nin bir ucundaki şehre gidebiliyorum.
Tren pencerelerini çok seviyorum,  hafta sonları indirimdeki tren  biletlerini alıyorum, bilmediğim şehirlere yolculuk ediyorum. 

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Üniversite sonuçları

Bugün sevdiğim iki kişinin üniversite sonuçlarının haberini alınca hemen yazmak istedim, Fatma ve Saadet'in...

 Fatma'yı on yıl önce, bloğuma attığı yorum sayesinde tanımıştım. Mecburiyetten yaptığı bir işi , iki küçük çocuğu ve bir arayışı vardı. Bulanları değilde  arayanları kendime yakın hissettiğimden mi olacak Fatma ile yıllardır mektuplaşıyorduk. Yıllar içinde Fatma'nın ailesine iki çocuk daha eklendi, işinden  ayrılmak zorunda kaldı. İşsizlik, çocukların sorumluluğu, sevilmediğini her fırsatta hissettiren çevresi onu yalnızlığa itmeye çalıştı. Küçücük  evini kışın ısıtamadığını, rutubetten yeşile dönen duvarlarının rengini,  yetişemediklerini, küçük ilçesindeki büyük gözlü komşularının dedikodularını  umursamıyordu. Fatma, soğuklar, sevgisizlikler, yokluklar ile  bir fener yapmayı başardı. Çünkü arayışı ona çok uzak ve karanlıktı, arayışını çok umursuyordu.38 yaşında iken geçen sene ne istediğini görebildi. 

Dört küçük çocuğu ile küçük bir ilçede  yıllardır ev hanımlığı  yapan Fatma 

insan hakları için çalışan bir hukukçu olmak istediğini anlamış.

 Geçen Ekim ayında ben İngiltere'ye giderken o  kendine test kitapları almaya başlamıştı. Üniversite sınavına hazırlanmak, hukuk fakültesini kazanmak dört çocuklu bir ev hanımı için ne kadar mümkündü?

" İhtimaller'i" her zaman bir yangın söndürücü olarak görmüşümdür. Alev alev yanan hayallerin, umutların  üzerine tutulan bir yangın söndürücü... Fatma , çevresindeki insanların elinde yangın söndürücü ile dolaştığını  bildiği için  kimselere söylemeden testlerini çözmeye başladı. 

İki çocuk zaten ilkokula gidiyordu, diğer ikisi de bu sene anaokuluna başlayacak ve evde tek başına çalışacağı bir zamana sahip olacaktı. Ama corona ile , dört çocuk her an  tepesinde  

Youtube'den ders konularını dinlemiş, çözemediği soruların üzerine gitmiş. En çok matematik çalışırken zorlanmış, evden hiç çıkamayan çocukların enerjisi  masası etrafında  dönerken integral, türev,trigometri, logoritmayı anlamaya çalışması kolay olmamış. Zor olanı anlamaya çalışmakta, kolaylaştırmakta yıllarca tecrübeliydi, matematik en sevdiği ders olmuş. 

Zor problemleri çözebildikçe kendine güven gelmiş, yaşamda her şey bir matematik problemiymiş, yeni farkına vardım diyerek, anlatmaya başlıyor Anadolu'nun küçük bir ilçesinden  İngiltere'ye doğru...Matematikten başka ders çalışmaya fırsat bulamadan sınav günü gelip çatıyor...

Fatma toplam altı  aylık çalışması ile bu sene sınava giriyor, en çok matematik sorularını  yapıyor.  puanları geliyor,  başka bir puan türünden  ilk 1600 e girmeyi başarsa da o hukuk istiyor, tercihlerini ona göre yapıyor. Dün gece telefon açmıştı,  başka coğrafyalarda aynı aya bakarak konuşurken; "  rüyamda  tercih etmediğim , yazmadığım  bir bölüme yerleştiğimi gördüm, ağlayarak uyandım " diyordu, çok tedirgindi. Bugün pırıl pırıl bir güneşin altında dört çocuğuna sarılarak  fotoğrafını  atmış. Fotoğrafın altına;  "ayşe, hukuk fakültesini kazandım" yazmış. 

İstemediğin hayatı yaşamak, sevilmediğin çevreye , tercih etmediğin şeylere  mahkum olmak artık rüyalarda kaldı, başardın Fatma demek için bu yazıyı yazdım. O kazık matematik sorularını çözerken hayatın önüne çıkardığı tüm zorlukları da çözüverdin. Arayışın neydi bilmiyorum ama ona giden yolda insan hakları için çalışan bir hukukçu olma hayalin artık gerçekleşti. 

Afyon hukuk fakültesi çok şanslı, Fatma artık oranın öğrencisi...

....................................................................................................................

Saadet

Ben  üniversitede okurken en yakın arkadaşım Ümmühan'dı. Üniversitemiz bitince ikimizde iş bulamadık, sevmediğimiz bölümlerde okumuştuk, sevmediğimiz bir işi yapmakta çok da mücadeleci olamadık ikimiz de yirmi yıldır ev hanımıyız. Geçen sene Ümmühan'ın kızı Saadet üniversite sınavına girdi, puanları hemşirelik bölümüne yetiyordu. Yıllarca çok uzak kalmış iken geçen sene yolum onun iline düştü. Horoz heykelini gören bir çaycıda iki aile toplandık,  eskileri andık, güldük hüzünlendik. Saadet tercih yapacaktı, bizim anılarımızı duyunca il dışından tercih yapmak istedi ama ailesi bu konuda çok kararlıydı kesinlikle başka bir ile gitmesi yasaktı... sağlıkçı olmakta emindi ama hemşire olmaktan emin olamıyordu. Çay içilen masanın etrafındaki herkese soruyordu, ne yapsındı? 

Sıra bana gelince, ne diyeceğimi bilemedim, sustum...

Kocaman horozun renkli tüylerine bakarak geçmişe dönüyorum...17 yaşındayım, istemediğim ,hiç sevemeyeceğim bir bölümü okumaya gidiyorum, ailem soran herkese kazandı desin diye gidiyorum, babam bir sene daha dershane parası ödemesin diye gidiyorum, bir sene daha bekleyip ikinci defa sınava girmek lükstür, insan hayatında bir sene  çok önemlidir diye gidiyorum, bir an önce hayata atılmak için, kendimi bilmediğim için gidiyorum, başkaları mutlu olsun diye gidiyorum...Gittiğim yerden biri elimi tutsun geri dön desin  diye acı acı horoza bakınırken , birden bire Saadet'e, bir kez daha denesen dedim. Bir sene , 18 yaş için çok büyük bir zaman değil, istemediğin yere gitme, geri dön diye acı acı bakarak ellerinden tuttum. 

Saadet de bugün mesaj atmış telefonuma, "Ayşe teyze, Pamukkale tıp fakültesini kazandım."

Saadet geçen sene hemşireliğe kayıt olacakken  bu sene doktor olmak için üniversiteye  gidecek.

Bu eğitim sistemini, bu sınav sistemini hiç anlayamayacağım, Saadet'in okul birincilikleri  oldu, son senesinde  hemşireliği kazandı, bu  sene ise  okul, dershane stresinden uzak kaldı kendi kendine çalıştı, doktor oldu...Okul öyle mezun etmiş ki, hem hemşire hem doktor olabilirsin potansiyeli ile... 

38 yaşında dört çocuklu ev hanımı arkadaşım corona zamanında çalışması ile  ilk 1600 e girdi diye sevinirken onun arkasında kalmış yüz binlerce yeni mezun öğrencilere  üzülüyorum... 



 

7 Haziran 2020 Pazar

Arabalı işler...

Ne güzel iş, ne güzel para kazanma şekli diye şaşırıyorum. İngiltere'deki sokağıma her gün melodiler eşliğinde taşıtlar geliyor. Melodileri farklı, arabaları farklı, sattıkları şeyler farklı...
Sandviç satan bir kadın her sabah erkenden arabası ile alt sokağımızdaki tamirhanelere, atölyelere dükkanlara geliyor... Müziği duyanlar işlerini bırakıp ,  araba önünde sıraya giriyorlar. Mutfak önlüklü, beline kadar sarı saçlı  kadın , yaptığı sandviçleri çay kahve eşliğinde  satarken şakalaşıyor, laf atıyor, hal hatır soruyor. Tulum giymiş , sabahın erken saatlerinde elleri yüzleri kirlenmiş adamlar , ayak üstü sandviçlerini atıştırırken bir yandan da gülüyorlar.

 Her sabah kilise kursları için yola çıkmış iken,  durup, uzaktan bu kadını izliyordum. Mutfak önlüklü beline kadar sarı saçlı  kadın yok oluyor, kendimi izliyorum. Arabaya kendi müziğimi koyuyorum, kendi sandviçlerimi... İçim içime sığmamaya başlarken; "goodbye guys " , "see you tomorrow" diyor, sarı saçlı kadın, paraları çantasına koyup, arabasına binip uzaklaşıyor. 
Yine melodiler eşliğinde başka bir araç giriyor sokağımıza. Bu rengarenk arabayı en çok çocuklar bekliyor, müziği duyar duymaz tüm çocuklar sokağa çıkıyor. Kocaman bir dondurma arabası, içinde rengarenk dondurmalar var. Dondurmalarının büyüklüğü avuçlarda saklanılan paraya göre...Dondurmacının melodisini duyunca çocuklar gibi sokağa fırlayasım geliyor...


Sık sık gördüğüm bu arabaların ne iş yaptığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. 
Köpek yıkama arabalarıymış....
Kapınızın önüne bir araba geliyor, köpeğinizi arabaya alıp köpük köpük yıkayıp kurulayıp tarayıp hemencecik veriyor. O kadar çok var ki bu arabalardan...İngiltere denildi mi aklıma ilk gelen şeylerden biri köpekler olacak. Her evde köpek var, genç yaşlı herkesin köpekleri var. Bu uçsuz bucaksız yeşil alanları sırf köpeklerinin koşma hakkı için koruyor olduklarına inanıyorum. Köpeklerini ne kadar çok sevdiklerine, değer verdiklerine her gün şahit oluyorum.
Herkesin elinde uzun bir  sopa var, sopanın ucunda top. Sopa savrulduğunda, tabancadan çıkan mermi gibi uzaklara fırlıyor, top. Köpekler topun peşinde soluk soluğa koşturacak kadar özgürler...


Koşturup yorulduklarında ise bebek gibi arabalarda seyahat ediyorlar.

Bebek arabasında köpekleri gördüğümde de çok şaşırmıştım. Köpeğe nasıl bakıldığına ilişkin, maddi manevi  kontrolü için  düzenli bir şekilde veteriner çağırıyormuş, yanlış yaptığında büyük cezası varmış. Hayvan bakma sorumluluğunun bilincinde olsalar da kanunlar hayvanı sadece kişinin insaniyetine bırakmıyor. 
Tüm bu işler belki Türkiye'de de vardı ama ben göremiyordum, uzakta olunca aile, yenge komşu çevre baskısı olmadan tüm işler görünüyor oluyor... 





25 Mayıs 2020 Pazartesi

İngiltere'nin ısırganları





İngiltere'deki bu ısırganlı yollar şehrin merkezinde, footpath'lerin (  yaya yürüyüş yolu) kenarlarını süslüyor. Şehrin içinde , insan boyunu aşacak kadar uzayabilmiş ısırganların arasında yürümek beni mutlu ediyor. Küçük bir apartman dairesinde yaşayan  mükellefler olarak belediyeye her ay 130 sterlin ödeme yapıyoruz. Şehrin genelini bahçeli  müstakil evler oluşturduğuna göre , İngilizler  belediyelere yüksek  vergi ödüyorlar. Verginin geri dönüşü olarak ısırganların yok olmasının beklenmemesi neyle açıklanır bilemiyorum. Ama  her gün ısırganlara sürtünerek yürüyebilen, ısırgan  görmekten rahatsızlık duymayan İngilizlere kendimi yakın hissediyorum.
Anne diyorum, burada çok ısırgan var.
Kızım toplayıp yemiyorlar mı İngilizler, gözlemesi, yoğurtlu kavurması, çayı ne güzel olur...
Yok anne toplamıyorlar, sadece köpekleri işiyor ısırganlara...


24 Mayıs 2020 Pazar

Luna






Kayıp kedi Luna'nın fotoğrafları ,  sekiz aydır İngiltere'deki sokağımın her yerinde asılı. Bir kız bir erkek çocuk  akşam üstleri  ellerindeki kutuyu sallayarak Luna diye bağırıyorlar. Sallanan kutudan sesler geliyor. İçinde kuru kedi maması olan bu  kutunun sesini duyan tüm kediler   pencerelere çıkıyor. Burada tüm kediler evlerde yaşıyor, sokaklarda hiç hayvan yok.
 Luna, luna , luna diye bağırarak sokağı dolaşıyorlar çocuklar. Arabaların altlarına eğiliyorlar, Lunaaa...Ağaçların etrafında dönerek üstteki dallara yükselerek, Lunaaa...Sokağın sonuna kadar kutu sallayarak bağırarak Lunaaa...Sokağın sonuna geldiklerinde hava kararmış oluyor, kutu sallamayı ve bağırmayı keserek sessizce evlerine dönüyorlar. Akşam üstü çocuk bağırışlarında ,içime umut doğuyor, mama sesine çıkıp gelecek Luna. Kaybolanlar, onları çağıran sesleri duyacaklar.  Çağıranları oldukça kaybolanlar yaşıyor olacak. Hava kararıp çocuklar sessizleşip evlerine dönmeye başlayınca bu sefer içime ürperti geliyor. Umut ne zaman yitirilecek?  Ne zaman aramayı bırakacaklar? Luna'nın fotoğraflarını ne zaman kaldıracaklar, Luna ne zaman görünmez olacak?

16 Nisan 2020 Perşembe

bir aydır duran güneş


İngiltere'de küçücük bir apartman dairesinde bir aydır  karantinadayım, iki odalı, balkonsuz, pencereleri ancak bir karış açılabilen. sabahleyin  yorgan havalandırmaya , kollarımı pervaza dayayıp kafamı dışarı çıkarmaya izin vermeyen üç tane pencerem var. Altı aydır buradayız, beş ay boyunca  yağmur yağdı , beş ay boyunca her gün yağmur yağdı, gri bulutlar hiç kaybolmadı ve hava hep  soğuktu. Penceremin kenarları  yosun tuttu, yosunların içinden uzaylı anteni  gibi uzantılar çıktı. Beş aydır güneş kendini karantinaya almış gibi, hiç gözükmedi.
 Stay at home dediklerinin  ilk günü güneş geldi ve bir aydır hiç kaybolmadan  gökyüzünde ışıl ışıl duruyor. Bir ay boyunca bir kere bile bulutlanmadı gökyüzü , bir damla da yağmur yağmadı. Bir aydır kuşların sesi daha gür çıkıyor, blackbirdler, robinler, turuncu gözlü martılar, çık çık çık diye seslenen  adını bilmediğim kuşlar...Gece gökyüzüne yıldızlar geldi, bir aydır oradalar.  Komşu ile dağ keçileri gelmiş. Tilkileri bekliyorum ben de. Dünyadaki yaşamlarına bir hırsız gibi devam etmeleri  son bulsun. Dünya onların olsun, karantina günlerinde hissettiğim şey bu.

13 Nisan 2020 Pazartesi

Lunaparkın gidişi

Martın ilk haftasında İngiltere'de ilk korona vakaları görülmeye başlamışken mahallemize gezici lunapark kurulmuş, insanlar eğlenmek için akın akın  bizim mahalleye gelmeye başlamışlardı.
Mart'ın ikinci haftasına girerken  bir hediye aldım. Ayağımı yerden kesen ,aklımı başımdan alan deli gibi sevindiren hediye bir sukutır( scooter) dı. İngiltere'ye geldiğim günden beri sukutırlıları hayran hayran izlediğimin farkına varmışlardı.
 İlk gün deneme sürüşlerinde yokuş aşağı,  ağaçların çalıların sarmaşıkların sincapların robinlerin blacbirdlerin arasından uçarak giderken, çok mutluydum.
Martın ikinci haftasına girerken korona'yı daha sık duymaya başladığımızda  yanıbaşımızdaki lunaparkın gece gündüz müşterisi hiç eksik olmuyordu.  Eğlenen insanların sesi korona'yı duyulmaz görünmez  çok uzak yapsa da Türkiye'den gelen telefonlar ile tedirgin olmaya başladım.
Bizim küçük şehrimizde virüsün adı anılmazken Türkiye'deki yakınlarımız pozitif sayısı , vaka sayısı, test sayısı ile beraber ölenlerin rakamını  gün gün bize bildirirken  artık tedirgin olmaya başladım. Şehre inmemeye, kurslara gitmemeye karar verdim. Sukutırımı sadece bir kez kullanabilmiş olmak koronanın verdiği ilk mahrumiyetti. Oysa şehre , kurslarıma, arkadaşlarım ile buluşmaya artık sukutırımla giderim diye planlar yapıyordum, çocuklar gibi mutlu olacağım sayısız günler verecekti yepyeni gıcır gıcır sukutırım...
Hiç bir yetkilinin evde oturun dememesine rağmen evde oturmaya karar verdim. Lunaparkta  çığlık çığlığa eğlenen  insanların sesi artık ürkütmeye başlamıştı.  Lunaparka korona gelmiş gibi,  koronanın kolları  dönme dolaba  çarpışan arabaya  atlı karıncaya dönüşmüş insanları çığlık çığlığa öldürüyor gibi geliyordu artık eğlenen insanların sesi.
Henüz stay home demedikleri halde evde oturmaya karar vermiş olmamı sorgulamama neden  olan kapımın önünde duran sukutırımdı. Bir kerecik sürebilmiştim, dışarı çıkma yasağı yok iken ne diye kendimi eve kapamıştım diye söylenirken Martın üçüncü haftası "stay home" dediler. Lunaparkı söküp kamyonlara yükleyip götürdüler.


( bu yürüyüş yolu şehrin uzağında değil şehrin içinde insan eli değmemiş gibi dikenli çalılı ağaçlı onlarca yollardan biri)









30 Mart 2020 Pazartesi

İngiltere'de corona virüs





3 Mart

Şubat ayında haberim oldu,  üniversite , öğretim görevlilerinin eşleri için sohbet (conversation)  şeklinde her hafta eğitim veriyormuş. Hemen kaydımı yaptırdım, martın üçünü beklemeye başladım.
Martın üçü ,İngiltere'nin bu güzel küçük şehrindeki üniversiteye gitme vaktim geldi.
  Uçsuz bucaksız yemyeşil  bahçelerde kocaman ağaçlar ,bisikletli öğrenciler ile dolu kampüste  dersimin olduğu binayı buldum,  piyanosu kahve makinesi kadife koltukları  olan bekleme salonunda   beklemeye başladım. Kadife koltuklardan birine oturdum. Sınıfının kapısında ders saatini bekleyen bir öğrenci  piyanonun başına oturup çalmaya başlayınca  18 yaşıma gidiverdim, benim de üniversitem vardı, içi yokluk ile dolu bir memeden  emerek büyüdüğüm  mezun olduğum yılları hatırladım. Bu zengin varlıklı binalarda ,kendini tanıyabilmiş, ne istediğinden emin olmuş bisikletli , piyanolu öğrenciler ile kendi üniversitemi karşılaştırmadım, 18 yaşım gibi özlemle anıyordum onu...
Yabancı hanımlar gelmeye başladı, sınıfın kapısı açıldı... Üç tane yuvarlak masalı sınıfta nereye oturacağım konusunda kararsız kaldım. Geçici olarak bir masaya ilişip çoğunluğu kadın olan öğrencileri gözetlemeye başladım. Tanışma faslında  nereli olduklarını söylemeye başladılar; güney kore, italya, japonya, çin, iran kırgızistan...Kırgızistanlıyım diyen iki kadının yanına oturmak için sabırsızlandım , öyle iyi biliyordum ki onları, 18 yaşımda üniversiteye ilk başladığım yılda Cengiz Aytmatov ile tanışmıştım.  Beyaz gemi, cemile, deniz kıyısında koşan ala köpek, gün olur asra bedel, toprak ana, elveda gül sarı'yı okumuştum. Hepsi aklımdaydı. Hepsi ile ilgili ingilizce kelimeleri seçmeye çalıştım..Usulca yerimden kalkıp   yanlarına oturdum. Bozuk tek tük ingilizcem ile Cengiz Aytmatov 'u çok sevdiğimi tüm eserlerini okuduğumu söyledim. Akıcı hızlı ingilizceleri ile ne güzel dediler,  Aytmatov.'tan daha çok bozuk ingilizceme yoğunlaşarak. Beyaz gemi, cemile diye girmeye çalıştığım conversationumu kibarca sonlandırdılar, biz hiç Aytmatov okumadık, sorry dediler. Sonra benden  yüzlerini çevirdiler. Benim gibi ingilizce konuşan biri ile  aynı masada oturup conversation yapmayı istemediklerini de kibarca belli ettiklerinde,  birazcık hayal kırıklığına uğradım. Sevgili Cengiz Aytmatov'un hatırı için beni masalarında misafir edebilirlerdi diye iç geçirdim...Aytmatov sayesinde  uçsuz bucaksız yaylalarındaki yabani atlarının nasıl koştuğunu , ıssık göllerini  tanrı dağlarını biliyordum...

Başka masalara bakındım. Ufacık tefecik , saçları  kısacık bir İtalyan kadın  kahkaha atarak conversation yapıyordu  masasındaki Güney Koreli, Çinli,İranlılarla...Kahkaha atarken beni gördü, etrafıma nasıl acı acı bakıyorsam; hayyy , do you want to come here, dedi...Zıpladım yanına...Adı Sonya'ymış, Floransalıymış, kesik kesik ürkütücü kötü ingilizcemin başını okşayarak, excellent, perfect diye bağrına basıyordu beni... Coronayı yakınımda ilk kez o gün hissettim,  İtalya'da corona görülmeye başlamış ama korkulacak bir şey yokmuş öyle diyordu kahkaha aralarında Sonya.
 Ders sona erdiğinde Sonya sayesinde bir daha ki dersi iple çekmeye başladım.
Üniversite ile evimizin arasında beş kilometre ,  koca gövdeli ağaçlar sincaplar robinler ile dolu dar patikalarda yürümek her gün yağmur fırtına da olsa zor değildi...
3 Martta eve dönerken mahallemize birçok  kamyonun park ettiğini gördüm. Gezici lunapark kurmak için , paskalya tatilinde çocuklar eğlensin diye her sene bu vakitler geliyorlarmış.

 Haftaya Sonya ile kolayca konuşabilmek için conversation pratikleri hazırlamaya başladım.

 Sonya'ya , çocukluğumda dinlediğim İtalyan şarkılarını anlatmaya başlarım ilk önce

Feliçita yı hatırlıyor musun derim, Feliçita, limonato,  diye söylerdik bu şarkıyı..


Sonra  Laşante Kantare derim...Laşantere Kantare, piyano, italyano...

Tabi ki en sona en favori şarkım, ki ki ki ko ko ko ....İlkokul piyeslerimizin kahramanıydı bu şarkı  , yedi yaşımdaki gibi kollarımı tavuk kanadı gibi yaparak ki ki ki ko ko ko glu glu vak vak vak diye söylemeye başlayacaktım Sonya'ya...Conversationumu hazırlarken ne çok güldüm, hiç görmediğim İtalyaya  ne  yakınmışım çocukluğumda...Sonya'nın kahkahalarına yenilerini  ekleyecektim.
Sonra Bisiklet hırsızları ile Cennet sinemasını izleyip izlemediğini sorarım, Mona Lisalı çocukluk anımı anlatabilir miyim  bilemiyorum, kendime güvenemiyorum.

10 Mart
İkinci ders günümü sabırsızlıkla beklerken tüm  ayrıntıları ile telefondaki yakınlarıma sınıfımı anlatıyordum. Aynı masada İtalyan, Güney, Kore Çinli, İranlılarla oturduğumu duyduklarında " aman hemen masanı değiştir, yakın oturma onlara diye uyarılara başladılar... 10 Mart sabahı yine hava yağmurlu fırtınalıydı, lunapark kurulmuş , atlı karıncası çarpışan arabaları, havalara fırlatan , uçuran dönme dolapları ile eğlenceye hazırdı.
Sınıfıma girdiğimde  masamızda Sonya yoktu, İngiliz öğretmenim İtalya  karantinaya girdi  dedi.  Yanıma Mohsen oturdu. İranlıydı, karısı bu üniversitede doktora yapıyorken o da İngilizce öğrenmek bu sınıfa kaydolmuştu. Öğretmen dersi anlatırken yanımda sessizce dersi dinleyen  Mohsen için   conversation hazırlığı yapmaya başladım.
O günkü dersi  zaten çok iyi biliyordum,  monarşi tanıtılıyordu, çocukluğumda evimize her gün gazete dergi girerdi, aylık abone olurduk Hürriyet gazetesine ,  magazin eklerinde her gün İngiltere prensesi ile Monako prenseslerini görür neler yaptıklarını okurduk. Hatta  Prens  Charles'a Ankara'daki yoksul mahallemizde el sallamışlığım da vardı. 1989 yılının baharında mahallemizin sokaklarında bir telaş başlamıştı. Gecekonduların eski apartmanların sokağa bakan yüzlerini boyamaya başladılar, polis arabalarının hoparlöründen balkonlara çamaşır asılmaması önemle bağırılıyordu...O gece  küçük kardeşim altına kaçırmış annem yatak yorganı yıkamış kurusun diye dışarı atmıştı  tüm mahalle gibi  güneşli günü değerlendirirken hiç oralı olamamıştık...Hoparlörden kraliçe geçecek  çamaşır yorgan halınızı sallandırmayın diye bağırmaya başladılar...Annem kraliçeyi duyunca  hemen ıslak yatağı yorganı içeri sokmuştu ...Çamaşırsız balkonlarımızda pencerelerimizde Kraliçe bekledik, tüm mahalle  hızla geçen bir konvoya  el salladık...Ertesi gün gazetelerde sokağımızdan geçen kraliçe değil prens Charles'ın  olduğunu öğrendik. Prens akşam odasına bir görevli çağırmış kaç tane televizyon kanalımız olduğunu sormuş, iki cevabını alınca da yüzünde alaycı bir gülümseme belirmiş...Neye utanacağımı şaşırmıştım, prensin geleceği günün akşamında kardeşimin yatağa işemesine mi, Diana'sız gelmiş yalnız prensin akşam  odasında sadece iki kanal ile yetinmek zorunda kalmasına mı?

Teneffüs arasında Mohsen'in masadan kalkmasına fırsat vermedim ders boyunca hazırladığım notlarım ile conversation yapacaktım. Furuğ Ferruzat'tan girdim , Sadık hidayet, Firdevsi, Attar, Hayyam, Sadi...Aman Allah'ım ne çoklarmış aklıma ilk  gelenleri saymaya başlamıştım oysa...Mohsen hepsine kafa sallıyordu. Sonra konuşmasına fırsat vermeden İran sinemasına geçtim..Abbas Kiyarüstemi, Macid Macidi, Asgar Ferhadi, Bahman  Ghobadi'nin tüm filmlerini  , hepsini anlatmak istiyorum, büyük bir iştahla aşkla... ama dilim dönmüyor,  very good excellent den başka kelimem yok...Kiyarüstemi'yi neden çok beğendiğimi neden tüm filmlerini defalarca izlediğimi anlatamıyorum.
Mohsen incecik boynunu yazdığım nota yaklaştırmış bildiklerine kafa sallıyor, bilemediklerine hüzünleniyordu. Sonra sustum, eciş büzüş yazılı notlarıma  sessizce bakmaya başladık. Konuşamadığım anlatamadığım kadar yakındım Mohsene...Mohsene hissettiğim bu yakınlığım, ona benzerliğimdendi, görünmeyeni bilebildiğimiz, söylenmeyi anladığımız, yokluğu sevebildiğimiz için miydi?
İran'da hızla yayılan virüs için üzgün olduğumu söyledim Mohsen'e...Mohsen zayıf yüzünü yine  notlarıma çevirip hüzünlü bakışına devam etti.

Kısacık teneffüs bitti, öğretmenimiz kraliçe ölürse tacı kimlerin giyeceklerini anlatmaya başladı.Masamızdaki Çinli güney koreli kadınların  İngilizcesini anlayamadan , her konuştuklarına gözlerimi açarak , yes yes dedim, ders bitti.
Eve yürürken yağmur birazlığına dinmişti.  Haftaya olan dersimi şimdiden özlemiştim, Rus bir kadın vardı ona da conversition yapmayalım diye iç geçirdim, tarkovsky'i anlatırım tüm filmlerini, yeni rus yönetmenlerden de haberdar olduğumu sonra rus edebiyatını... Venezuellalı kadına da, Gustavo Dudamel'i her gün dinliyorum , diyecektim. İçim içime sığmıyordu. Hayatımda ilk kez bir italyan bir iranlı ile konuşabilmiştim, harika bir duyguydu... Bizi birbirimize bağlayan sevgili yazarlara yönetmenlere şairlere, orkestra şeflerine hepsine teşekkür ettim.
 Lunaparka insanlar gelmeye başlamış, havaya fırlayanlar çarpışanlar dönenlerin şen çığlıkları mahallemin penceresine mutlu bir tül gibi gerilmişti. İngiltere'deki mahallemizden , henüz virüs görünmüyordu.







2 Mart 2020 Pazartesi

köpek bakışı


 Güneye giden trenler çok ucuz diye her hafta sonu güneye gidiyoruz. Trende,  gittiğimiz şehrin adını doğru söylemeye çalışıyorum.
Pegtın diyorum, pentın , pantın...  Suyu havayı düşünceyi isimleri harfleri neredeyse her şeyi  doğru söyleyemediğim gibi bu şehrin adını da doğru telaffuz edemeden trenden iniyorum.
 İngiltere'nin diğer şehirleri gibi her an  yağmurlu  bu şehirde. Güneşin açtığı bir anda  şemsiyemizi unutmuşuz , yağmur yağmaya başlayınca farkına varıyoruz. Eşim ile oğlum şemsiye aramaya çıkıyorlar.

Adını doğru söyleyemediğim  şehrin bir  marketi önünde   bekliyorum.  Markete girip çıkanlara yoldan gelip geçenlere bakıyorum. Yanımdan geçenlerin konuştuklarına kulak kabartıyorum, anlayamıyorum. 
Bir adam   köpeğini bağladı karşımdaki banka . 
 Sonra markete girdi. Sahipsiz kalan köpek etrafına  tedirgin bakmaya başladı. Market kapısında bekleyen ben artık önümden geçen insan kalabalığını umursamadan köpeğe bakmaya başladım. Gözlerini markete dikmiş köpeğe baktıkça birbirimize çok yakın olduğumuzu hissetmeye başladım. 
Boynumdaki tasma, bağlı olduğum yerler, insanlar, zaman, beklenen...
Anlamsızlıklar içinde kaybolmuş iken bir köpek  bağlanıveriyor karşımdaki banka. Çevresindeki dünyaya  aynı benim gibi bakıyor. Dünya çok korkunç biliyorum. Beklediğimiz şey korkunçluğu yok edemiyor. O yüzden bu tedirginliğimiz, acı ile bakışımız. Senin bakışların benim bakışlarım iyi  arkadaş olur , dünyanın anlamsızlığına belki merhem olur dedim köpeğe. Hiç ayrılmasın bakışlarımız, tasmalarımızı  çözelim, zamansız , yersiz, insansızlığa doğru beklediğimize doğru...  kardeş olalım mı... 
 Köpeğin beklediği, marketten çıktı, tasmasını çözerken good boy dedi,  uzaklaştılar. 
Ardından bizimkiler geldi, üzgündüler, şemsiyeyi bulamamışlardı. İngiltere'nin sinsi yağmurlarına karşı savunmasız trene doğru yürüdük.








26 Şubat 2020 Çarşamba

İngiltere kuşları , Blackbird



İngiltere'nin gri ıslak sabahında yetişme telaşındaki kalabalık ile  şehre doğru yürürken bir ses duydum. Aceleci  kalabalık içinden sıyrıldım. Sesin geldiği yere yolumu çevirdim. Sesin sahibini, kilisenin arka bahçesinde kuru dalların içinde buldum. Şehrin her yerinde sıkça  gördüğüm kara tüylü sarı gagalı  kuşlardan bir kuştu. Duyduğum ses gerçekten bu kuştan mı geliyordu emin olmak için ağacın altında beklemeye başladım. Kuş cılız bir iki name ile öttü sustu, kuşun  karatavuk olduğunu anladım. Ama bu karatavuğun yolu hiç Çorum'a düşmemiş olmalıydı... Çorumda mutfak penceremin önündeki çam ağacına konan karatavuklar  öyle bir öterlerdi ki sesleri tüm bozkırı inletirdi. Bir solukta öyle uzun nağme tuttururlardı ki  küçük gövdeleri çatır diye çatlayıverecek ,öterken ölüverecekler sanırdım.
İçli içli öterlerdi, sesini duyanların tüyleri diken diken olurdu. Alt komşum bu sesi her duyduğunda " namaza çağırıyor "derdi. Yağmurlardan hemen sonra ötmeye başladığında ise  "mübarek kuş  abdest aldı  ezanı bekliyor"  derdi. Sabah gün ışımaya başladığında tüm kuşlar ötmeye başladığında "kuşluk vakti" girerdi. Kuşluk vaktinde kuşluk namazı kılınırdı.
 Sokağın karşısındaki komşum ise öten karatavuklara başka anlamlar verirdi. Çam ağacı onun bahçesindeydi, çam ağacını kocası elleriyle dikmişti, karatavuk bu çam ağacında öttükçe, " eşimden haber getirdi "derdi, İşini gücünü bırakır kuşa kulağını verip ağlamaya başlardı, çünkü kocası  yeni ölmüştü , her yerde onu arıyordu.
Babamdan duyduğuma göre de karatavukların erkekleri öterdi, eşlerini bulmak için, dutlar oluncaya kadar beklerler dut mevsiminde de giderlerdi...
 İngiltere'de bir  kilisenin arka bahçesinde öten karatavuk , ne anlatmak istiyorsun, anlayamam, seni en iyi İngilizler anlar, ben buraların yabancısıyım diyerek yanından ayrıldım.


https://www.rspb.org.uk/birds-and-wildlife/wildlife-guides/bird-a-z/blackbird/