17 Eylül 2014 Çarşamba

Yaşlının Yükü



Dün Yunus'un bit(e)meyen kitap- defter alışverişi için  kırtasiye kuyruğunda iken arkamda ki  kadın hapşırdı.En samimi en merhametli en sevecenli ses tonumla "çok yaşayın" dedim.Kırtasiye kuyruğunda ki kadın gülümsedi,mutlu oldu.Birini mutlu kılabildiğim için,içim huzurla doldu!

Bu yaz hayatımda ilk kez "cansız bir yüz" gördüm.
Yengemin annesi vefat etmiş,bir  odada etrafı kadınlarla çevrelenmiş bir çemberin içinde kefeni ile yatıyordu. Yengem, ölü annesinin başında oturuyordu, beni de yengemin yanına oturttular.
Çemberin dışında odanın bir köşesinde hocanın karısı Yasin okuyor.Odaya giren kadınlar çemberde ki yerlerine geçip oturmadan önce kefeni açıp ölünün yüzüne bakmak istiyorlar . Kefenin her açılışında dehşete kapılıyorum. Çemberde ki tüm kadınlar ölüyü tanıyor,akrabaları,komşuları,arkadaşları için üzülüyorlar ama bu bir kaç dakika sürüyor,bir kaç dakika sonra çemberden dünyalık sesler çıkmaya başlıyor,"senin kızı göremedim,tatile mi gitti,nereye gitti,tek başıma geldim bizim adamı tarlada bıraktım bu sene ürünler hiç para etmeyecek ,Saniye'nin kızını gördün mü ne çok büyümüş,istenmeye başlamış bile..."
Dünyalık sesler  hocanın karısına kadar ulaşınca , hocanın karısı Yasin'i yüksek tondan okumaya başlıyor.
Yengemin annesi yirmi senedir yatakta bakılan felçli bir hastaydı. Yıllarca yatalak annesine yengem baktı. Yengemin kardeşleri de vardı ama hiç biri annelerine bakmak istemedi.
Yirmi sene boyunca, çocuklarıyla, eşiyle ve felçli bir anne ile yaşamaya çalışmak kolay değil, yengemin kardeşlerini bakışları ile suçlayıp uzak duran çember,yengemi kucaklıyor,"aferin sana
anne sevabı kazandın,büyük sevap kazandın" diyorlar...

Bu yaz ilk kez dedemi  evinden ayırıp, yanımızda kalmaya ikna ettik.
Çok mutsuzdu,evini istiyordu ama eskisi gibi olamayacağının da farkındaydı.Dedemi mutlu kılabilmek adına çok şey yaptığımı sandım,her gün arabamla onu köyüne götürdüm,koluna girip
bahçesinde gezdirdim,arılarına şerbetli sular yaptım,kovanlarını düzenledim, kaçan arıları kovanlarına soktum,rahat abdest alabilsin diye pazardan leğen ile ibrik aldım,ezan okunmaya başlayınca elimde ki tüm işleri bırakıp leğen ile ibriğe koştum,o seviyor diye gün aşırı yoğurtlu yarma aşı yaptım,durup durup eskileri açtım,anılarını dinlerken ben çok mutluydum ama o hiç mutlu değildi...Bir ay boyunca dedemin yüzünü güldüremedim.Yaptıklarımın karşılığı olarak beklemiyordum dedemin gülümsemesini,sadece mutlu olsun istiyordum.Bir gün bana" yaşlının yükü ağır olur kızım, dua ediyorum temiz bir ölüm için" dedi.Temiz bir ölüm,neydi  biliyordum,yengemin annesi gibi olmamaktı.
Kırtasiye kuyruğunda ki kadını mutlu etmek gibi kolay değildi, hayat...Ya da bir ay boyunca eli ayağı tutan bir yaşlıya hizmet etmek gibi...Yirmi yıl boyunca yatakta felçli bir anne olup gözlerinin içine bakan oluverir ,hayat...



Yunus'un objektifinden dedem...Birinci fotoğrafta bizim evde, ikincisin de kendi evinde...



16 Eylül 2014 Salı

Köyümden Manzaralar




 
Köyümüzde ki evimizin manzarası beğenilince bir kaç fotoğrafı paylaşayım dedim.
Manzaramızda bir baraj gölü var, 20 senedir  suların içinde cami minaremiz
var.Evimizin ilk sahibi ineklerdi,bizim oralarda ineklere "mal"denir,mallardan devraldığımız ahırı
ev yapmak için annem çok uğraştı, çok eksiği var.
 
 
Evimizin çatısı yok, dometes kurutmak için iyi oluyor ama yazın sıcağında ısınan tavan ,evi fırın gibi ısıtıyor, çok sıcaklarda evi serinletmek için  damı sulamak işi bana düşüyor.
 
 
Damdan manzara
 
Benim hayalim bu damın üzerinde çay içmek ama inekler için yapılmış bu evin hiç de sağlam olmadığı,damın çökebileceği endişesinin hep canlı olması bu keyfime engel...
Annem masraf olmasın diye çok direndi,geçen seneye kadar evin  kapıları yoktu,odaların kapısızlığı
mutfak tezgahı ve dolabının yokluğundan daha ağır gelmişti bana...
Geçen sene kapıları taktırdık bu sene mutfak tezgahını yaptırdık,seneye de dolabımız olur inşallah...
 
 

 
 
Bahçemiz
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

15 Eylül 2014 Pazartesi

Yün yorgan


 
Annemin boynunda kalın bir zinciri vardı,ucunda da tarihi bir arma sallanırdı.Annem, armalı zincirine baktıkça gururlanırdı ve " Ninemin hatırası,evlenirken boynuma taktı" derdi.
Babam, ilk evimizi satın alırken annemin bu armalı zincirini rehineye bırakmış,tekrar almak üzere...
Evimize taşındık,aylar geçti ama annemin boynu boştu.Ninesinin hatırasını sattı diye babama,yeni evine küstü annem,söylenmeye başladı,"Ayşe evlenirken boynuna takacaktım,ninem iyi ki bu günleri görmedi,hatırasını koruyamadım". Çocuk boynuma baka baka ağlamıştım,armalı zincirsiz zavallı  boş boynum...
 
Köyde ki evimizde bir köşede kocaman yer döşeği.Yer döşeğinin yünleri birbirine girmiş, tazelenmeden üzerinde yatılmıyor,tazelenmesi için havalara kaldırılıp silkelenmesi lazım,öyle ağır ki kaldırmaya iki kişinin gücü yetmiyor.Döşeğin içinde ki yünler annemin ninesinden. Koyunlarının yünlerini elleriyle kırpıp torununa( anneme) döşek yapmışmış. Annem ile yer döşeği arasında çok güçlü bir bağ var.
 Bu yaz, döşeğin yünlerini beyaz bir patiskaya döktüm.Yüzyıl öncesinin kara,ak,kınalı koyunlarının yünleri..
İki adet yorgan diktim.
Yorganları dikerken annemin ninesini andım.
Boynumda armalı zinciri sallanamadı ama soğuk kış gecelerinde,beni üşütmeyecek,sıcak tatlı rüyalara daldıracak "yün yorganı" annemin ninesinden hatıra kaldı...
 
İlk kez bir yorgan dikmiştim.Akşam olunca  yorganımı üzerime aldım.Sarındım.Bütün ağırlığı ile yün yorganım da bana sarıldı.
 
 

Sabah olmasa



 
Köyümüzün yukarılarında bir okul
 
 
Yunus akşam yatağında Pıtpıt ile dertleşiyordu,gizli konuşmalarına kulak kabarttım.
"Keşke hiç sabah olmasa..." diyordu Yunus..
Yarın okulun ilk günüydü.
 
Köyümüzün dağlarını keşfetmek ne güzeldi.Uçurum kenarlarında okullar gördük,hepsinin kapısı açıktı,içeri girdik,sıralarında oturduk,mevsim köşelerine,Atatürk köşelerine baktık.Manzarası ile büyülendiğim iki odalı bir okulda , köşelerin yazılarını okurken Yunus sessizleşti...
"Hep Sevilay B. adlı öğrencinin resimleri,yazıları,bütün köşeleri hep Sevilay B.doldurmuş" dedi . "Sevilay B. nin el yazısı çok güzelmiş değil mi Yunus? diye sorduğumda;
"Öğretmen Sevilay B.yi daha çok seviyor,her şeyi ona yazdırtmış,"diye cevap verdi Yunus.
Bu okulda başka öğrencilerinde okuduğuna dair hiç bir iz yoktu,sıralardan başka.
Binbir güçlükle, yaz kış demeden,soğuk,kar fırtına demeden uçurum kenarında ki okuluna gelen,sınıfının kapılarını açan
sevgili öğretmeni merak etmiştim,meraktan öte,  sarılmak sımsıkı sarılmak istemiştim.
Dört sıralı sınıfında en çok oniki öğrencisi olan öğretmenin, bütün öğrencilerini sevebilecek kadar geniş yürekli olamadığını sınıfının duvarlarından anlamıştı Yunus.
Amcamın torunu bu okulda okuyordu,cin gibi tatlı mı tatlı bir kız,Yunus ile aynı yaşıt adı:Dursun Hatun...
"Dursun Hatun okulu seviyor musun?" diye sordum
"Öğretmenin olmadığı zamanlar okulu seviyorum."diye cevapladı.
 
Yüzme havuzlu,iki dilli, müzik,bilgisayar,laboratuvar,kütüphaneleri ile aylık binlerce lira karşılığı eğitim veren İstanbul'un okulu ile Anadolu'nun bir dağında uçurum kenarında ki iki odalı bir okulun dört sırasını dolduran öğrencisinden başka öğrencisi olmayan öğretmen arasında hiç bir fark yoktu. İki okulun da öğrencileri öğretmenlerini sevemiyorlardı...Oysa çocuklar sevmekte çok başarılıdır,büyüklerden daha iyi anlarlar sevilesi şeyleri...
 
 
 
 
 

Pıtpıt


 
 
Pıtpıt şimdi kucağımda,tırnaklarını hafiften pijamamın pazenine geçirmiş,kafasını koyacak uygun yeri hırıldana hırıldana arıyor.
Pıtpıt'ın varlığı içime bir şeyler akıtıyor.Merhamete,saflığa,sevgiye,güzel şeylere,umut,iyiliğe dair şeyleri serin bir derenin suları gibi içime akıtıyor.Çocuklar gibi derenin sularında oynuyorum.
Pıtpıt'ı sevdirene şükrediyorum...
 
 
 

12 Eylül 2014 Cuma

Köye Dönüş


Kendimi bildim bileli her yaz köye gideriz,yaz tatillerini köyde ( tatil köyü değil) geçiririz.Annem babam nereye giderse biz oraya olduğu için,annem babam köylerinden başka yere gitmek istemedikleri,başka coğrafları  merak etmeyip,hemşerilerinden gayrı, başka yabancı insanları,kültürleri görmek istemediklerinden hep köyde mecburi tatil yaptık.Evlenene kadar aileden uzak hiç bir şey yapmamıza izin verilmezdi, canımız bir yere gitmek istese," evlenince kocanla gidersin" diyeceklerini bildiğimizden ,canımızın başka coğrafyaları,kültürleri,insanları merak etmesine izin vermemeye çalışırdık.Her yaz öğretmenin elini öpüp, karnemizi aldığımız gün memleketimize köyümüze giderdik.Koca bir yazı başkalarının evlerinde geçirirdik,yengemler,dayımlar,amcamlar,dedemler, hepsinin evinde elimde  bavulum dolaşır dururdum.Herkesin tarlada işi olurdu,özellikle tütün için gündüz gece tarlalarda çalışılırdı.Aklı eren,gücü yeten tüm çocuklar çalışmaya götürülürdü,bir beni almazlardı tarlalara giden traktörlere.
Misafir çocuk,sabahtan akşama güneş çarpar,dayanamaz diye bir başıma kalırdım...
Arkadaşsız,kimsesiz bırakan tütün tarlalarından,köyden ne çok nefret ederdim.
Bir evleneyim,bir daha uğramam kör olası köye diye her gün söylenir dururdum,kocamla dünyayı dolaşmak ,köyümden ,  tütün zifti ile kararmış  hemşerilerimden mümkün olduğunca uzaklaşmak isterdim...Böyle düşünceler içinde suratım asılır,kaşlarım çatılırdı, işte o zamanlarıma ad bile koymuşlardı: " Tatsız Ayşe" ...
Evlendim,çocuğum oldu,her yaz köye gitme ritüeli dna larıma işlenmiş,çaresiz mecburiyetten karne gününün akşamı yola koyuluyoruz...
Birkaç dönüm bahçemiz var,göl kenarında,her türlü meyve ağaçları ile dolu..İnsanlardan uzak,bol bol yabani hayvan ile dolu...
Her sabah yaban yazlarının gaklamasıyla uyanıyorum,elimi yüzümü kaynak suyuyla yıkayıp,bir basma etek bir bluz ile bahçeme iniyorum...İşte en güzeli bu...Ne giydiğinin hiç bir önemi yok...Beni gören yabani kazlar,atlar,inekler,koyunlar,kırlangıçlar,tosbağalar arasında ne giyindiğimin bir önemi yok..Kendim için giyinmek istediğim ender zamanlar ,mecburiyetsiz giyinmeler hoşuma gidiyor..
Günaydın diye,yaban kazlarına,tosbağalara,ineklere koyunlara seslenmek beni öyle mutlu eder ki..
Bahçemiz göl kenarında olduğundan sazan balıklarının atlayışı,kurbağaların vıraklayışı ,yılanların sıyırtışı hiç eksik olmaz.Benim gibi Yunus da yılanlar korkmaz,gölün serin sularında yüzerken yılanlar da yanımızda yüzer,oturduğumuz her ağacın altında mutlak bir yılan yuvası vardır,sıyır sıyır evine girer,çıkar... Kayıkla karşıya geçeriz,köyün bakkalından ekmek almak için,çoğunlukla ekmeği
kendimiz yaparız,bol odunumuz var çünkü...Kuzineyi yakarız...Semaveri yakarız...
Toprağı kazarız,tohum ekeriz,fide ekeriz,ağaçları budarız...
Akşam olunca herkes evine çekilir, kurbağalar,kırlangıçlar,yaban kazları,hepsi...
Gündüz, sessizliğini geceye bırakır.Gece çok sessizdir,köylü çok yorgundur,erkenden yatar,hiç ışık kalmaz,her ev karanlıktır.Köyümde yıldızlar çok parlaktır.Geceleyin yüzünü gökyüzüne doğru çevirsen,çıldıracak gibi olursun,kaybolursun...

Sadece yazları değil,bütün bir seneyi köyümde geçirmek fırsatı çıkacak gibi...
Eşimin işi  köyümünde içinde olduğu şehre taşınabilir...Belki benimde işim olur,bahçemde ki şeftalileri,elmaları,kızılcıkları,cevizleri,kirazları,üzümleri,narları,domatesleri satarım...Belki tavuk alırım,ağaçların altına salarım,yumurtalarını satarım,belki ördek ...Belki İstanbul da nasip olmayan
"işim" ,köyümde beni bekliyordur...Belimde basma eteğim ile ...Yaban kazlarım,tosbağalarım ile...





 



 
 


10 Eylül 2014 Çarşamba

Vicdanı Olmayan Veteriner

Pıtpıt uyanmıyordu,veteriner masasından alıp koyduğumuz evinin içinde sarı battaniyesi üzerinde yatıyordu.Akşam olmuş,annem sofra kurmuştu,Pıtpıtın başından ayrılmıyordum, hiç kimse sofraya oturamadı,annem,babam,hasta yatağından dedem kalkıp bahçeye Pıtpıtın başında oturuşmaya başladılar,gece olup herkes çekilince Pıtpıtın altı saattir uyanamadığını hesap ettim,uyanmasını kolaylaştırmak için kucağıma aldığımda sarı battaniyenin kırmızı bir göl üzerinde yüzdüğünü gördüm.Eşim hiç durmadan veterineri arıyordu,telefona çıkmıyordu,altı saat sonra telefona çıkan veteriner her şeyin  normal olduğunu sabaha bir şeyi kalmayacağını salık verdi. Gece ilerlemiş,Pıtpıtın kanı hiç durmadan akıyordu,evinden çıkardım,taşlığın üzerine kağıt havlu serdim,kağıt havlu anında kıpkırmızı oluyor,taşlık kana bulanıyordu.Ne yapacağımı bilemiyorum,Pıtpıt gözlerini açmıyor,çok kan kaybediyordu,sabahı göremeyecekti...
Gecenin ilerleyen saatlerinde yıldızlar öyle parlaktı ki, hayatımda hiç bu kadar parlayan yıldız görmemiştim,her biri Pıtpıtın üzerinde,kapalı gözlerinde,kırmızıya boyanmış tüylerinde...
Bir mırıltı sesi geliyordu,yakınlarımdan...Sarı Kedi taşlığın bir kaç adım ötesinde Pıtpıta bakarak mırıldanıyordu.Bir bana bir Pıtpıta bakarak mırıl mırıl bir şeyler anlatıyordu Sarı Kedi.
"Pıtpıt çok hasta Sarı Kedi,senin kanatmaların değil, senin suçun değil,benim suçum,bu dinmeyen kanın sorumlusu benim".

Sarı kedi mırıldana mırıldana Pıtpıt'a yaklaşmaya devam etti,Pıtpıt gözlerini açtı,Sarı Kediye doğru
acı acı miyavladı,sesi derinden cılız bitkin kısık kısık çıkıyordu.Sabahın belirtileri başladı,gölün sazlıklarına yuva yapmış yaban kazları kanat çırpıp havalanmaya,akasya ağacına tünemiş kuşlar cıvıldamaya,uzaklardan koyun ile inek çanlarının sesi  başladı.Pıtpıt ayağa kalkmaya çabaladı,boynunu kaldıramıyordu,boynu bir kalkıp bir düşüyordu,ön ayaklarını öne atıyor,arka ayaklarını hiç hissedemiyordu.Arka ayaklarını sürükleyerek,yattığı taşlıktan kalktı,gölün kenarına doğru ilerlemeye çalışıyordu,geçtiği her yer kana bulanıyordu.Sarı Kedinin üç gün yokluğunda kendine yatak yaptığı fındık ağaçlarının altına doğru sürünüyordu.Sabahın ilk ışıkları ile aydınlanan fındık ağaçları Pıtpıta kucağını açtı,kurumuş fındık yaprakları üzerine yattı,kuru yapraklar kırmıza boyandı.
Şehir merkezine gidiyoruz,şehir merkezini hiç bilmem,100 kilometre kadar bizden uzak bu şehirde
veteriner buluyoruz.Pıtpıtın içini açıyor,yoğun bir iç kanamayı durdurmayı başarıyor,serum takıyor.
Hayatta kalma şansını yüzdeler ile bize anlatmaya çalışıyorlar..
İstanbula gitmemiz lazım,eşimin çok önemli bir sınavı var,ailemizin geleceği için bu sınav çok önemli,Yunus'un okulunun açılmasına da iki gün kalmış iken Pıtpıt bu yolculuğa nasıl çıkar..
Çıkmalıydı,İstanbulda en iyi veterinerlere görünmeli,iyileşmeliydi...
Pıtpıtın tek bir soluğu vardı,kıpırdamadan Yunus'un yanında arka koltukta yatıyordu,15 saat boyunca
Yunus Pıtpıtın soluk alıp vermediğini haber verdi:
-Pıtpıt nefes alıyor baba,Pıtpıt yaşıyor anne...
-Dayan Pıtpıt
-Az kaldı Pıtpıt
15 saat boyunca öyle gergin bir yolculuk yaptık ki,arabanın içinde her an ölmesinden korkulan bir can vardı.Pıtpıtın pembe kulakları ve burnu sapsarı olmuş,mis kokulu tüyleri, kötü, ağır bir kokuya bulanmıştı...
İstanbulda evimize yakın çok pahalı olduğu için yanından bile geçemediğimiz ünlü veterineri yolun yarısında  telefonla aradım.Pıtpıt az paramızın kurbanı olmamalıydı.Az para yüzünde o ameliyat masasına yatmak zorunda kalmamış mıydı? Az para, mecburluğa mahkum ettiriyordu...
İstanbuldaki veteriner, kliniğini kapatmamış bizi bekliyordu,sabahın ilk ışıkları yola çıkmıştık ama İstanbula girdiğimizde nerdeyse gece olacaktı.Eve uğramadan elimizi yüzümüzü yıkamadan,aç, yorgun,hırpani  bir şekilde kliniğe kedimizi yetiştirdik.
Pıtpıtın bir damla kanı bile kalmamış,çok zor nefes alıyormuş,enfeksiyon oranı öyle yüksekmiş ki...
Üç gün boyunca Pıtpıt, klinikte kaldı,serumlarla gün gün iyileşmeye başladı.
Pıtpıt şimdi kucağımda,mışıl mışıl uyuyor,bir haftalık daha tedavisi kaldı.
Kasabada ki veteriner için suç duyurusunda bulunmak istedik. İstanbul da ki veteriner hiç bir sonuç alamayacağımızı söyledi ama bir daha aynı şeyi başka kedilere yapmaması için vicdanını sorgulaması
için bir şeyler yapılmalı dedi.
Dün eşim şöyle bir mesaj atmış cep telefonuna"Sabri bey kedimiz önemli derecede kan kaybı ve ciddi enfeksiyon nedeniyle çok büyük
acılar yaşadı sizin de bu büyük acıyı hissetmenizi diliyorum ve sizi Allah'a havale ediyorum"
Pıtpıtın uyanamadığı,kan kaybettiği o gece "kan kaybı ve uyuma normaldir" diyerek telefonunu kapatmış bir daha hiç ulaşılamamış ve Pıtpıtın durumunu  merak edip arayıp sormamış veteriner anında eşime cevap yollamış:
 
"Kardeşim benim abdestimden şüphem yok namazımdan hiç olmaz rahat olun"
 
Kasabada ki bu veteriner, hakkı ile yapamadığı işini, vicdansızlığını,zalimliğini,günlerce bir cana işkence çektirmişliğini,bir aileyi günlerce kahredişini,bir çocuğun günlerce en yakın arkadaşı için ölecek mi diye gözyaşı dökmüşlüğünü, abdest ile namaz ve daha bir dolu dini işaretler ile halledeceğini iyi biliyor...Abdestini,namazını yerine göre kullanmayı akıl edecek kadar cin fikirli ki fakir kasabamızda lüks ciplere binebiliyor,abdestinde,namazında bir veterinere tüm köylü gönül rahatlığıyla hayvanlarını emanet ediyor...Sağlıklı bir hayvanı masana yatırıp öldürecek kadar kan kaybı,enfeksiyon ile kaldırıyorsan( kaldırmaya bile tenezzül etmedin,eşim kucaklayıp kaldırmıştı) sonrasında hastanın durumunu hiç merak etmiyorsan,veteriner değil insanlığından şüphe ediyorum,elinden geçecek,masana yatacak diğer hayvanlar için dua ediyorum.

9 Eylül 2014 Salı

80 gün köy tatili



80 gün köy tatili yaptık,Yunus ile.Televizyon,internet ve telefondan mecburiyetten uzak kaldık.
Dağların ardında,bulutlara yakın,insanlardan uzak,bol hayvanlı bir köyde 80 gün.Doğa harikası uzak köyüme beni ziyarete gelen tek tük akrabalarım
ayy ne güzel, ayy ne şanslısın Ayşeciğim dediler ama bir gün bile dayanamadılar çalmayan,çalışmayan sessiz cep telefonlarının verdiği acıya...
Haftada bir gün kasabaya inerek ihtiyaç listemizin eksiklerini tamamlamaya çalışırken, gözüm hep internet kafe aradı,hissettiğim ihtiyaçların en başında bilgisayarın başına geçip bloğuma yazı yazmak
vardı.
Yazmak istediğim şeylerin en başında Pıtpıt var.
Pıtpıt'ın köydeki günlerini Yunus anılarına ekledi ve yazdı,inşallah Yunus'un bu anılarını düzenleyip
kitaplaştırmak istiyorum.Yunus  dokuz yaşına bile girmemişken yazdığı köy anıları beni çok etkiledi,fotoğraf çeker gibi yazması bana örnek oldu.Fotoğraf o anda ne varsa onu gösterir,olması gerekenlerden,süslemelerden,acındırmalardan uzak.Kitap projesinden uzaklaşıp,kendi dilimle,haber vermek adına
Pıtpıt'ın başına gelenleri  kabaca anlatmak istiyorum...

     Bir bakmışız ki en sevdiğimizin katili oluvermişiz...Her kötülükten sakındığımız, o canı, karanlık zindanlara atıp işkence çektirebiliyormuşuz...Oysa her şey onun mutlu olabilmesi için başlamıştı...
Pıtpıt'ı İstanbul'un bir parkında gözleri yaralı bir yavru iken bulmuştum,evime aldım,hayatını kurtardım!Pıtpıt'ın hayatını kurtardım! Pıtpıt beni bulduğu için şanslıydı!

Hiç sokağa çıkmadan üç odalı evimizde yaşarken Pıtpıt mutluydu ama daha çok mutlu olabilirdi,köye gittiğimizde doğa ile tanışacaktı..Pıtpıt'ın ayağı toprağa değecekti,ağaçlara tırmanacak,gölün kenarındaki bahçemizde kurbağa avlayabilecekti..
Pıtpıt'ı arabamıza attık,15 saat süren yolculuktan sonra köyümüze ulaştık.Koca koca dağlar , masmavi bir göl ve milyonlarca ağaç içinde ki yeni evine ayak basar basmaz Pıtpıt'ın acıları başladı.Dedem hastaneden,yoğun bakımdan yeni çıkmış ,annemin yanında kalmaya zor ikna olmuştu.Annem evinde kedi istemiyordu,katiyyen istemiyordu.Pıtpıt'a bahçede bir yuva yaptık.Pıtpıt yuvasını istemedi , beni istiyordu,ben nerdeysem orada olmak istiyordu...Gizli gizli içeri aldığım bir günde dedemin hasta yatağına atlayıp sinek avlamaya  çalışırken anneme yakalandı,kedim süpürge ile kovalanırken ben günlerce süren azarı işittim.Ben azardan çok arlandım,çok gücüme gitti ama kedim hiç oralı olmadı arsız arsız eve girme teşebbüslerinden vazgeçmedi...Pıtpıt için kapının ardında hep süpürge tuttu annem,süpürgeyi havaya kaldırınca Pıtpıt istenmediğini anlayıp gerisin geri dönüyordu.
Köyün tek erkek kedisi Pıtpıt'ın geldiğini haber alıp ziyarete geldiği o günü hiç unutamayız...İkinci bir erkeğe tahammül edemediğini öyle bir gösterdi ki Pıtpıt'ın acı acı feryatlarına doğru koştuğumuzda bizden korkmasa zavallıyı öldürecekti...Pıtpıt yüzünde,pembe burnunun üzerinde
dört ayağında "SarıKedi'nin izlerini hep taşıdı...Gündüz gece özellikle bizim derin uykulara daldığımız geceleri hep Pıtpıt'ı saklandığı yerde buldu,tırmaladı,ısırdı,boğmaya çalıştı "Sarı Kedi".
Pıtpıt kapımızın dibinden hiç ayrılamadı,Sarı Kedi korkusuna doğa ile tanışamadı,eve de alınmadı,çok mutsuzdu...Gündüzleri kedimi koruyordum,Sarı Kedi yi gördüğüm anda yada Pıtpıt'ı hırpalamaya başlamış feryatlara hemen müdahale ediyordum ama geceleri...Her gece Pıtpıt'ı sahipsiz yakalayıp parçalıyordu,Her gece feryatların sonunda yada başında uykumdan fırlayıp kapı ardında ki süpürge ile yardıma koşuyor,Pıtpıt'ı sevmediği bahçede ki yuvasına  kapatmak zorunda kalıyordum...
Geceleri yuvasında güvenliydi ama ne pahasına olursun yuvaya girmek istemiyordu Pıtpıt...
Sarı Kedi her gece rüyalarımdaydı,dişleri ile,pençeleri ile...
Nasıl kurtulunuru düşünmeye başladım...Çevrede ki köylüler kedi sevmezler,yavru kedileri çuvallara doldurup ormanın en derinliklerine silkelemeri en insani olanı,gölün içine attıklarını bile duydum...
Pıtpıt henüz çok küçük,yavru kedi,Sarı kediyi yedi sekiz senedir tanıyor köylüler,ekmeğini taştan çıkarıp,kar fırtına yağmur,sel her şeye dayanıklı...
Kardeş kardeş geçinsinler diye elimden geleni yaptım,olamadı,Sarı kedi çok yırtıcı Pıtpıt çok zavallı...
Amcam beni çok sever,benim adıma bir şey düşünmüş.Sarı Kediyi balık tuzağıyla arabasının bagajına atmış kilometreceler uzakta ( 30 kilometreden uzak olsa gerek) kasabaya  salıvermiş...Önce sevindim,Pıtpıt kurtulmuştu.Sonra derin derin içim sızlamaya başladı,Sarı kedi yıllardır yaşadığı köyünden uzak kalmıştı,bilmediği yerler,insanlar..Sarı Kedi benim yüzümden köyünden uzak kalmıştı..Üzülme dedi amcam,kışın bu köyde kedi olmak çok zordur,Sarı kedi artık kasabalı oldu.
Pıtpıt bahçede gezinmeye başladı,ağaçlara tırmanmaya ,gölün kenarında ki kurbağa yavruları ile oynaşmaya ,toprağı kazıp kazıp eşelenmeye ,otları,çimenleri yemeye başladı.Gölün karşısında ki fındık ağaçlarının birinin altında kurumuş fındık yaprakları arasında uyumaya başladı,ilk kez hiç korkusuz derin uykulara daldı.Pıtpıt mutluydu ama Sarı Kedi aklımdan çıkmıyordu.o ne haldeydi?
Üç gün sonra Pıtpıt bütün köyü inletiyor,acı acı bağırıyordu,koşarak yanına vardığımda Sarı Kedi
yi gördüm.Kilometrelerce yolları aşmış köyüne ulaşmış,üç günlük eziyetinin acısını Pıtpıttan çıkarıyordu.80 günlük köy tatilinde üç günde olsa Pıtpıt rahat yüzü görebilmişti,buna da şükür ediyordu,her gün yaralanıyor ,evin taşlığından ileri bir adım atamıyordu ama hayattaydı ,buna da şükür...Dayan Pıtpıt az kaldı,İstanbul'a döneceğiz,evine kavuşacaksın,Sarı Kediden kurtulacaksın diye her gün pembe kulağına fısıldadım...Bana inanıyordu Pıtpıt ,çünkü onu seviyordum,onun için hep en iyisini yapmak,onu mutlu kılmak istiyordum...Tatilimizin son haftasında Pıtpıt'ı bir veterinere
götürmeliydim,bitinden piresinden kurtulsundu.Kasabaya indikçe veteriner aradım,veterinerden bol bir şey yoktu,her dükkan veteriner dükkanıydı.Köylünün büyük ihtiyacı idi veteriner...En iyisini bulmalıydım,burası İstanbul gibi değildi,her şey çok pahalı değildi,bizim gibilerin yaşamasına imkan verecek kadar mütavaziydi,acımasız değildi..En tanınmış veterineri bulduk,yerinde yoktu,köylere gidiyormuş,akşam saatlerinde dükkanına uğruyormuş,dükkan hiç hoşuma gitmedi,kirliydi,hırpaniydi... Telefondan beri kısırlaştırmanın aşıların fiyatlarını sorduk.Elinde kedi ile bir adam içeri girdi,"Patronun kedisi aşıya getirdim" dediğinde içim rahatladı,patronun kedisi geldiğine göre güvenilirdi...Fiyatlar çok uygundu,kısırlaştırma aklıma geldi,İstanbulda dünyanın parasıydı,imkansız yaptıramazdık,kısırlaşmazsa evde durmaz,sokakta yaşayamazdı ,çok gerekliydi.Patron kedisini görsemde içim ikircikliydi,bu veteriner hiç kedi kısırlaştırdı mı ki, hep inek hep koyun,bir patronun süslü kedisi dışında hiç kedi gördümü ki? Telefondan beri kedi kısırlaştırdığını söyledi,güvenin bana dedi.Bir de yüzyüze görüşelim diye
Karar verdik.Köye gidip kedimizi evine koyup veterinere getirdik,iki gün sonra yola çıkacaktık..Veteriner çok yoğundu köylerde dolaşıyordu.Henüz veteriner gelmemişken yol için gerekli bir ihtiyaç almak için bir kaç dakikalığına Pıtpıt ı dükkana bıraktık.Döndüğümüzde süper lüks bir cip kapıdaydı,veterinerin süper lüks cipi vardı.İçeri girdiğimizde ise büyük bir şaşkınlıkla karşılaştık,veteriner bizi beklemeden Pıtpıt ı evinden çıkarmış,ameliyat etmeye başlamıştı.Veterinerin
yüzünde,kızgınlık elinde acelecilik vardı.Bir an önce bitirip başka bir işe yetişmesi gerekiyormuş,
 kedimiz çok yırtıcıymış,bileğine derin bir tırmık atmış,canını çok acıtmış...Pıtpıt veterinerin bileğine derin bir tırmık atmış,veterinerin canını acıtmış...Herkesin içinde,hırpani dükkanın bir köşesinde Pıtpıt ameliyat oluyor,ameliyat eden eller sadece bileğinde ki acıyı hissediyor....Zaman dursaydı,birkaç dakika öncesine ışınlansaydım,Pıtpıtı bu korkunç adamın dükkanına getirmeseydim...
Pıtpıt kısırlaşmasın,sokaklarda yaşasın,korksun,tırmık yesin,yaralansın keşke beni hiç tanımasaydı.. bu acımasız veterinerin ellerine düşmeseydi...Ne çok dua ettim,kendime lanetler okudum,bir kaç dakika süren ameliyat boyunca...Bunları uzun uzun yazmak istiyorum başka yazımda..Yazmalıyım,unutmamalıyım,katil veteriner kadar suçluyum...

Ameliyat masasında ki Pıtpıta pis pis bakarak,tırmıklı bileğine tendürdüyot sürünerekten" Bir saate kadar uyanır,kaldırın" dedi veteriner.Pıtpıtı eşim kucakladı, evine, sarı battaniyesinin üzerine yatırdı.
Pıtpıt bir saat sonra uyanmadı.

10 Haziran 2014 Salı

Çocuk İşçiler

 
Dünya Çocuk İşçiliği İle Mücadele Günü Etkinlikleri

12 Haziran 2014 Perşembe

19.00: Dünya Çocuk İşçiliği İle Mücadele Günü Basın Açıklaması – Galatasaray Lisesi Önü

"
Ülkemiz yasalarına göre “14 yaşını bitirmiş, 15 yaşını doldurmamış ve ilköğretimini tamamlamış kişi” çocuk işçi; “15 yaşını tamamlamış, ancak 18 yaşını tamamlamamış kişi” genç işçi olarak tanımlanmaktadır. Ancak yoksulluk koşullarından dolayı çocuklar tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinde çok daha erken yaşlarda “ekmek parası” için hayata atılmaktadır.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2013 yılı sonunda hazırladığı “Ulusal Çocuk Hakları Strateji Belgesi ve Eylem Planı”nda, 6-17 yaş arasındaki 15 milyon 247 bin çocuktan 893 bininin çalıştığı belirtiliyor. 6-14 yaş arasındaki çocukların ise -yasak olmasına rağmen- 292 bininin çalıştığı ifade ediliyor. Çocukların çalışması okumalarına da engel oluyor. Rapora göre söz konusu 292 bin çocuğun yüzde 20’si zorunlu eğitime devam edemiyor. Lise çağı da farklı bir görüntü sunmuyor. 15-17 yaş grubundaki çalışan çocukların ise yüzde 66’sı liseye gidemiyor.  

Çocuk işçiliğini güvencesizliğin kaynağı haline getiren nedenleri incelersek bunların ailelerin yoksulluğu, köyden kente göç, eğitime ulaşamama, 4+4+4 eğitim sistemi ve sermayeleştirme süreci ile birlikte kapitalizmin duyduğu ucuz emek gücü ihtiyacı olduğunu görürüz...

Bizler, İşçi Sağlığı ve  İş Güvenliği Meclisi olarak çocuk işçiliği 18 yaşın altı olarak tanımlayacağız... 

Elimizdeki bilgiler ışığında 2013 yılında yaşamını yitiren 1235 işçinin 59’u (18’i 14 yaş ve altı, 41’i 15-17 yaş arası); 2014 yılının ilk dört ayında yaşamını yitiren 396 işçinin 17’si (5’i 14 yaş ve altı, 12’si 15-17 yaş arası) çocuk işçidir. Yani her can veren her 20 işçiden birisi yoksulluktan dolayı çalışan çocuk işçilerdir. Çocuk işçiler güvencesiz işçi havuzunun önemli bir kaynağıdır ve çocuk işçi cinayetleri oranının artacağı da aşikârdır.

Oysa SGK’nın açıklanan son verileri olan 2012 istatistiklerine baktığımızda sadece 15-17 yaş grubunda 1 genç işçinin hayatını kaybettiği belirtilmiştir. Bu durum hemen hemen her yılın istatistiğinde benzer bir seyir izlemektedir. Yine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Kasım ayında yanıtladığı bir soru önergesinde 2012 yılında yapılan teftişler sonucu işyerlerinde 5 bin 960 çocuğun çalıştığının tespit edildiğini ifade ediyor. Benzer açıklamalar sık sık yapılıyor. Bu söylemler ve uygulamalar devletin Türkiye’de çocuk işçiliğini hasıraltı etme çabasının en çıplak göstergesidir.

Paralel bir yaklaşımı Avrupa Birliği (AB) de izliyor. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, Türkiye’nin çocuk işçi çalıştırmayla mücadelede başarılı olduğunu belirtiyor, “Türkiye 2014 itibarıyla çocuk işçi çalıştırmayı bitirmeyi taahhüt ettiğini ve ILO’nun Türkiye’yi 2006 yılında çocuk işçilikle mücadelede başarı sağlayan üç ülkeden biri seçmesine neden olduğunu” söylüyor... Yani devletin Türkiye’de çocuk işçiliğini hasıraltı etme çabasına AB de ortak oluyor...

Oysa yukarıda da belirttiğimiz gibi 2013 yılında 59 çocuk işçi can verdi. Elimizdeki bilgilere göre yaşamını yitiren çocuk işçilerin 25’i tarım, 8’i metal, 8’i ticaret, 6’sı inşaat, 4’ü tekstil, 2’si gıda, 1’i kimya, 1’i maden, 1’i çimento, 1’i iletişim ve 1’i genel işler işkollarında çalışmaktadır (bir çocuğun çalıştığı işkolunu yeterli bilgi olmadığı için belirleyemedik). Yani 25 çocuk tarım sektöründe, 23 çocuk sanayi sektöründe ve 10 çocuk hizmet/ticaret sektöründe çalışırken can vermiştir... Benzer bir acı 2014 yılında da devam ediyor. İlk dört ayda yaşamını yitiren 17 çocuk işçinin 7’si tarım, 3’ü inşaat, 2’si konaklama, 2’si genel işler, 1’ metal, 1’i ticaret ve 1’i taşımacılık sektöründe çalışmaktadır...

Çocuk işçiliğin bir biçimi tarım ve inşaat gibi mevsimlik işlerdir. Tarım sektöründe toplayıcılık başta olmak üzere birçok işi yüklenen çocuk işçilerden özellikle kız çocukları sektörün görünmez gücünü oluşturmakta ve daha fazla yıpranmaktadır. Çünkü kız çocukları ev içi emek sürecine de dahil olmaktadır. Bu aşırı fiziksel yorgunluk çeşitli hastalıklara ve psikolojik yorgunluklara neden olmaktadır. Ayrıca kız çocuklarının eğitim gibi birçok olanağa da ulaşmaları daha zordur. İnşaat işlerinde ise erkek çocuklar çalışmaktadır. Burada sadece hafif, yardımcı işler yapmaz, bizzat tehlikeli işleri de üstlenirler.

Çocuk işçiliğin bir diğer biçimi olan çırak / stajyer olarak çalışan çocuk işçiler ise Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile sermayenin işbirliği çerçevesinde organize sanayide ve fabrikalarda uzun çalışma saatlerinde, çok düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Çalışma sürelerinin bir kısmı teorik eğitime ayrılan çıraklar öğrenci sayılmakta, MEB’in belirlediği işkollarında çıraklık sözleşmesi yapılarak çalışmaktadır. Ki bunun yaşı 13’tür. Stajyer çocuk işçilerin notunun yarısını patron vermektedir. Bu koşulları yüzünden uzun saatlerde ve ucuza çalıştırılırlar. Hatta meslek okulları sanayinin fason işletmeleri haline gelmiştir. Çünkü Koç’un da dediği gibi “Meslek lisesi memleket meselesi”dir. Son olarak MEB, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, AB Türkiye Delegasyonu’nun Ankara’da gerçekleştirdikleri konferansta, işverenlerin nasıl bir mesleki eğitim istediğinin masaya yatırılması; Mesleki ve Teknik Eğitimin Kalitesinin Geliştirilmesi Projesi (METEK) kapsamında meslek liselerinin iş piyasasına göre şekillenmesi; 21 pilot ilin seçildiği proje kapsamında, iş adamlarının da olduğu yönetim kurullarıyla liselilerin “kalitesi”nin belirlenmesi süreci hayata geçirilmeye başlanmıştır. Bu koşullarda çocukların işçi sağlığı koşulları da göz ardı edilmektedir. Organize sanayi bölgelerinde kesilme, patlama, ezilme ve zehirlenmelere maruz kalmaktadırlar. Ayrıca ağır yük kaldırmak, havasız ve sağlıksız koşullar, kimyasallar vb.yüzünden meslek hastalıklarına maruz kalmaktadırlar.

Son olarak altını çizmek gerekirse genel olarak çocuk işçiliği ve ölümleri yaz aylarında artmaktadır. Bunun nedeni de kalıcı çocuk işçilerin yanına harçlığını çıkarmak için hemen hepimizin çocukluğunda yaz aylarında yaptığı oto kaportacı, berber, inşaat, depo, esnaf vb. yanında çalışma ya da simitçi, boyacı, sucu, mendilci vb. olma hali ile çocuk işçiliğin kat be kat genişlemesidir.

13 yaşındaki kimya işçisi Ahmet Yıldız’ın plastik enjeksiyon makinesine sıkışarak can vermesi, hastaneye trafik kazası geçirdi diye getirilmesi ve işverenine açılan davada 30 bin 40 TL ceza verilmesi, bunun 24 taksite bölünmesi Türkiye’de çocuk işçiliğin özetidir...

*****

Saygıyla Anıyoruz...

2013 yılında yaşamını yitiren çocuk işçiler: Hasan Bakdur, Muharrem Dursun, Salih Eroğlu, Orhan Sürer, Gökhan Örüç, Behzat Özen, Pınar Akbaş, Emine Demirel, Eren Eroğlu, Fırat Sarıçam, Serdar Demir, Faruk Can Güvenç, Sami Kozan, Ali Karkaş, İlhan Yiğit, Faruk Dumlupınar, Vefa Aydemir, Nazar Güvendiren, Mahmut Ateş, Esma Bağcı, Şifa Bağcı, Rabia Cirik, Ayşe Cirik, İbrahim Yavuz, Ş.Ü., Sabri D., Hüseyin Çelik, Yasin Çelik, Muratcan Turan, Ferhat İridağ, Mahir Aytaç, Gökhan Kayalıoğlu, Deniz Esen, Bayram Süzel, Mustafa Tomay, Abdülkerim Karadöl, İbrahim Kara, Ferdi Çakır, Yakup Kartal, Nezir Akgül, Süleyman Kasar, Volkan Özpamuk, Sabahattin Donat, Hüseyin Ceylan, Ökkeş Gögebakan, Salih Dikici, Kübra Şenateş, Kader Yalçın, Oya Korkan, Aslı Oruç, Sülayman Yörük, Soner Karatut, Bayram Yıldız, Yonca Akkuş, Ferit Güler, Mustafa Demirray, Ahmet Yıldız, Serkan Altunay, Murat Güner...

2014 yılının ilk 4 ayında yaşamını yitiren çocuk işçiler: Hamitcan Aslan, F. Y., Sebahat Ö., İbrahim Can Duran, Resul Yılmaz, Hüseyin Demir, Ali Fırat Belder, Ahmet Güneysu, Seyrani Köstü, Emre Aksüt, Abdul Hakim, Yavuzhan Gemici, Mehmet Öztürk, Serdar Özdemir, Osman Avcı, İbrahim Bozkurt, Yücel Arı...

*****

20 Eylül 2007’de gece vardiyasında çalıştırılan 16 yaşındaki İsmail Sevindirik, sabaha karşı 03.30’da, kafasını işyerinde bulunan yuvarlak örme makinesine sokarak intihar etti. Hayata veda etmeden bıraktığı son mektubu ise şöyle: 

“Sevgili Dostlar ve Ailem
Ben ölmeden önce çok düşündüm ve ben ölüyorum benim aşkım Büşra onu çok sevdim ve beni unutmasın Kankim Samet beni o hiç unutmasın Annem ve Babam kardeşim Abim onları çok seviyorum. pi”   

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi"
 
Çocuk işçiler ile ilgili bir yazı da burada.
 
Benim tanıdığım çocuk işçi Adem burada.
 
Her çocuk mutlu olmalı,çocukluğunu mutlu hatırlamalı...
Çocuk işçiler için tüm annelerin yapabileceği bir şey olmalı,boynumuzun borcu olmalı...
 

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Çocuklarım Gülsün Diye

madenciden

indim maden ocağına kara elmas diyarına
yeryüzü sıcak olsun diye dost
yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda
çocuklarım gülsün diye dost
oysa bizim evde gülen yok

yürü derler yürü derler açlığa yürü derler
kara elmas tabut olmuş gerekirse ölün derler
günü gelir utanmadan ağlaşana gülün derler
yalanlara artık sabrım yok

şiir: Kemal Özer

"...Devlet birilerinin elinden akıp gidiyor. Kanla, kirli parayla, kömür karasıyla, göz yaşıyla… Erimiş bir kurşun gibi altında kalanın yüzünü yakıp silerek.

Bir de insanların sokaklara dökülüp kırıp geçirmesini uman bir kesim var… Kendisi çıkmaya üşenen, ama birileri çıkıp ortalığı duman ederse arkalamayı bekleyen. Kimse çıkmaz! İnsanlar çocukları için madenlere girmeye devam edecektir. Çocukları için madenlere girmenin polis kurşunlarının önüne atılmaktan daha doğru olduğuna kimse ikna olmaz. Çünkü değil.

Soma’da ölenlerin aklen ve kalben bizden bir eksiği yoktu. O 300 kişinin belki %47′den daha fazlası iktidar partisine oy vermişti. Çünkü başkaları onlara girecek bir maden bile önermemişti.

Halkın durumu şuna benziyor. Evinde babasından sürekli dayak yiyen bir çocuk var. Öğretmeni bunun farkında ve o evde daha fazla kalmamalısın, diyor. Ama çocuğa daha fazlasını öneremiyor. Gidecek bir yeri olmadığı için çocuk evine dönüyor. Dayak yiyor. Sonra okula dönüyor. Öğretmenin azarını işitiyor.

İşte bu çocuk, babası ölürse yetim, öğretmeni terk ederse deli olacak."Selçuk Orhan (Afili Filintalar)



27 Mayıs 2014 Salı

Kör sokak kedileri için mama ve su kabı

 
 
Proje ödevlerini yapmak velilerin görevidir. Ben de bir veli olarak elimden geldiğince
bu sorumluluğumu yerine getiriyorum!
Bu sene beş-altı  proje ödevi yaptım.
Geçen hafta yine bir proje ödevi vardı ve iki gün içinde tamamlanıp teslim edilmesi gerekiyordu.
Konumuz "tasarım" dı , ne istersek onu tasarlayabilecektik.
Çok vaktimiz yoktu, hızlı bir beyin fırtınası yaptık , aklımıza hep sokak kedileri geldi.
Yunus sahilde ki o kediyi unutamıyordu.
Bizim sahilimize ultra lüks , ultra büyük bir park açılmıştı,aklımıza gelen ve gelmeyen bin türlü
aktivite ile donanmıştı.Parkın uzak köşesinde uyuşuk bir kedi gördük, hareket edemiyordu,hasta mı diye düşünürken,bir kabın içine yanımızda ki mamadan önüne koyduk,yiyecek hali yoktu.Susamış olabilir diye kaba su koyduk, kedicik dakikalarca su içti.Bir kedinin bu kadar uzun süre su içebileceğini bilmiyorduk,hayvan susamış,susuzluktan ölecek kadar susamıştı.
Ultra lüks parkımız sadece insanlar için tasarlanmıştı.
Evimizde olan malzemelerle sokak kedileri için kap tasarladık,10 litrelik plastik su kabını kedilerin kafası girecek kadar kestik,kesilen yerlerin tırtıkları canlarını acıtmasın diye bantladık.Şişe ortadan ikiye ayrılmamalı,üst bölüm suyun temiz kalması için çatı görevi yapıyor.Bir ağaca yada uygun bir köşeye bağlanmak üzere arkadan iki delik açıp ip geçirdik.Mama yada su takviyesi yaparken kör kedilerin de haberi olması için alarm taktık.Alarm, 2 liraya satılan pencere alarmı.
Yunus fikir sahibi olarak ve süsleyerek  projeye katıldı,herkes yapsın,sokağının bir köşesine koysun diye ucuz ve kolay bulunan malzeme olsun istedik.
Proje ödevlerinin teslim günü olan pazartesi günü Yunus  diğer arkadaşlarının tasarımlarını görünce şok olmuş. 
İki gün içinde, ev temizlemek için,hırsızları korkutmak için,piknikte yardımcı olsun diye ve daha bir dolu şey için "robot" lar icat etmiş veliler. Her çocuğun elinde bir robot ile icatlarını anlatmak için sıraya girmişler.Yunus'un elinde ki plastik şişeye tüm arkadaşları gülmüş.
İcat ettikleri şeyleri anlatma sırasında bütün arkadaşları kem kümlemiş.
Yunus'a sıra gelince, parkta gördüğü susamış kediyi hiç unutamadığını,sokaklarda susuz hiç hayvan kalmaması için, kör kedilerin de alarm sesi ile mamaya ve suya ulaşabilmesi için diye tasarımını anlatmış.
Öğretmen kaç puan verir bilemiyoruz ama bu sene içinde severek yaptığımız tek proje ödeviydi.
 
 
 

26 Mayıs 2014 Pazartesi

İki giden kocanın ardından bakan iki kadın





İnternet fotoğraflarından seçtiklerimi  dosyama aktarırken bu iki fotoğrafa uzun uzun bakındığımı
farkettim.İki fotoğrafın ortak yönleri bir hayli çoktu,iki kadın,iki eş,iki gidiş,iki gözyaşı,iki heyecan..

Ebru Ceylan, eşini ödül almaya uğurluyor.
Kocası gidiyor.
Giden kocanın ardından  gözyaşlarına hakim olamıyor.
Koca, hakkı olanı almaya giderken gülüyor, karısının gözyaşları içinde ödülünü almak üzere kürsüye..
Koca  kürsüde kendine ait olanı alıyor,alkışlar,alkışlar,alkışlar...Çok alkış alan koca,büyüdü,büyüdü
kürsülere sığmaz oldu...Bütün dünya kocayı tebrik ediyor,kadında kendini tebrik ediyor, iyi ki kocasının karısı olmuşum diye...

Kapkara yüzüne alışıktı ama bu maske ! Maskeli de olsa tanıdı işte, kocasının yüzü...Kocası gidiyor.
Kocası nereye gidiyor bilemiyor  kadın.
Maske gerçek ise evlerine,sahte ise ....
Maske gerçek ise kocası eve gelecekti
Evi geldi aklına kadının.
Pimpirim otu toplamıştı,kocası sever diye, pimpirimin yemeğini yapıyordu, ocağın altını kapatmış mıydı?
 Bir umut  dalgalanıyor kadının yüreği,kocası maskenin ardından soluklanıyor mu ,yoksa nefesi çoktan kesilmiş de onu kandırmak için mi?
Yalancıktan mı yaşıyordu kocası?
 Sahte maskeyi çekip çıkartamaz,bilmiyor , bilemiyor,hiç öğretilmemiş...Kandırılmayı biliyordu kadın,bildiği şeyleri seviyordu kadın.Kocasının sahte maskesi   umutlandırıyor kadını .Bir an umutlanabilmek kadının yangınına su serpiyor,bir anlık
umutlara da  alışıktı kadın,alışık olduğu şeyler damarlarına saplanan narkoz ...
Yeni bir şeye alıştırmak için kadının şah damarını arıyorlar...
Kocası gidiyor.
Ocağı kapatmamış olsun,içinde pimpirik olan tenceresi yansın,evi yansın,dünya yansın..

Kocası gidiyor...



25 Mayıs 2014 Pazar

Nuri Bilge Ceylan



Nerdeyse yirmi yıl öncesiymiş Nuri Bilge Ceylan adını duyduğum o gün.TRT nin ikinci kanalında
çok sevdiğim bir program vardı, devlet desteği,banka kredisi almadan ,üretmeye çalışanları konu alıyordu.Küçük bir kasabada ütü üretip satan adam ile Nuri Bilge Ceylan'ı işte o programda tanımıştım."Evimde ki ütüyü parçaladım,nasıl yapıldığını anlamaya çalıştım sonra hanımın bileziklerini satarak malzeme aldım,iki tane ütü yaptım,sattım diye konuşmasına başlayan adam yurt dışına sanayi tipi ütü satmaya başlamış olduğunu anlatıyordu,sonra Nuri Bilge Ceylan küçük bir odadan seslenmeye başlamıştı,film çekmeyi seviyordu bir çok
 yoksunluğu varmış ama acınmıyordu,annesini babasını, kuzenini başrollerde oynatıyormuş,sesli film pahalıya kaçıyor diye oyuncularını fazla konuşturmuyor bol bol fotoğraf karesi gibi sessiz çekimler yapıyormuş,ve hayat ile derdini ancak böyle daha kolay algılayabiliyormuş.Koza adlı filminden görüntüler ekrana gelince sanki sırf benim için çekilmiş gibi heyecanlanmıştım.Sonra ard arda filmleri geldi, hepsi birbirinin aynıydı,Koza,Kasaba,Mayıs Sıkıntısı,Uzak...Geç gelen öğrencinin ıslak çorabının sobaya düşen damlaları ritmindeydi filmleri, çok beğeniyordum.Hayatın  içinde,gözümüzün önünde ama fark edecek kadar yavaş olamadığımız o anları izlemek beni çok heyecanlandırıyordu.

Röportajlarını arşivlemeye çalıştım,işte bir kaçı;


..." Bana en çok acı veren, en trajik bulduğum, bir şekilde kendisini üzerime dayatan şeyler üzerine çalıştım hep. Belki de film yapma gücünü ancak böyle bulabiliyorumdur."

"...insanın bir anlık duyguları yanıltıcı olabilir bu film seyretme işinde. ben kendi hitlerime, en beğendiğim filmlere baktığımda, bunların genellikle ilk seyrettiğimde beğenmediğim, çok sıkıldığım filmlerden olduğunu görüyorum. sinemada biraz 'çabuk beğenilenden çabuk bıkılıyor' gibi bir şey var. öncelikle zorlayan, kendisini çok açmayan, biraz yabancı kalan filmler zamanla insanın ruhuna işleyebiliyor ve çok daha kalıcı, çok daha dönüştürücü etkiler bırakabiliyorlar. o yüzden bu konuya da çok dikkat etmeye çalışıyorum bu durumlarda. 'bir yıl sonra seyrettiğimde ne hissederim'i de düşünmeye çalışıyorum."

"..izlemenin çok zor olacağı, hiçbir ticari potansiyelinin olmayacağını zaten biliyorduk. ama yani bu saatten sonra, zaten hiçbir ticari kaygım hiçbir zaman olmadı, hiçbir filmim çok fazla izlenmedi zaten, o anlamda çok özgürüm. istediğimi yapabilirim. dolayısıyla, filmin uzunluğunu da içerecek şekilde şunu söyleyebilirim; filmi özellikle uzun yaptım. çünkü şu da hoşuma gitmiyor; sinema üzerindeki dayatmalar hiçbir sanatta olmadığı kadar fazla. bir romancı ister şu kalınlıkta bir roman yazar ister bu kalınlıkta. ama sinema endüstrisi insanı 90 dakikalık bir film yapmaya itiyor, zorluyor, çok fazla baskı var. biraz o baskılardan da arınmak istedim. yani insanların sıkılmayacakları bir film yapmak değil, sıkılanları filmin ilk yarısında elemek istedim. sinemadan istiyorlarsa çıkabilirler, vazgeçebilirler ki olabilir böyle bir şey."

"..fısıltı gazetesine falan pek bakmıyorum da, genel olarak sinema üzerinden konuşursam, ben gittikçe yabancılaştığımı hissediyorum sinema dünyasına. yani dünya sinemasının gittiği yer bana kaygı veriyor doğrusu. belki yaşlandığım için öyledir. seyircinin ilgisini çekmek için her yol deneniyor. bütün taktikler, film yapmayı yönlendiren şeyler, yaratıcısını samimiyetten uzaklaştırabilecek tehlikeler içeren şeyler. ilginç olmak adına filmler gerçekçilikten, inandırıcılıktan uzaklaşmaya başlamış. biraz sinemanın gidişatı beni endişelendirmeye başladı. bu anlamda da edebiyatı kıskandığım söylenebilir. bir sinefil değilim ben. sinemada yapılan her şeyi, sinemayı çok sevmiyorum. normal hayatı, sıradan bir hayatı daha çok seviyorum. film çekerken yaşadığım duygular, film çekmek, film yapmak, kendime göre bir şeyler anlamak, bir dünya kurmak mutlu olduğum şeyler. buralar da (cannes) mecburen katıldık diye yapılan şeyler, çok ruhuma uygun şeyler değil."
"...sanat yoluyla yaşamın anlamını aramaya, hatta vermeye çalışıyorum. ve böylece hayatta kalabiliyorum."

"...biri ölür üzülmezsiniz, sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz, o hırkanın duruşu kalbinize oturur."

Nuri Bilge Ceylan, filmlerini ağır ve sıkıcı bulanlara  hak veriyordu,"Bu benim derdim,herkes benimle aynı derdi paylaşmak zorunda değil " diyordu.

Sessiz,kimsesiz bir köye uzun yıllar tek başıma tatile gitmek zorunda kalmam, Nuri Bilge Ceylan filmlerini sevmemi sağlamıştı.Avluda yakılan bir ateşi kıpırdamadan dakikalarca izleyecek kadar
vaktim vardı,kavak yapraklarının hışırtısından başka ses duyulmayan uzun günlerim vardı,  sonsuzluk üzerine delirecek kadar çocuk aklımı zorladığım  düz ovalara bakmışlığım vardı,anneannemin alnından burnuna doğru kayan ter damlalarını saymışlığım vardı,özlemle bir şeyi beklememin saatleri,dakikaları,saniyeleri,saniseleri vardı,gidenim vardı,gurbetim vardı,yolculuğum vardı,aidiyetsizliğim vardı,yanlızlığım vardı...Belki bu yüzden Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini seviyordum...

Kış Uykusu ile Altın Palmiye aldı,onun derdini anlayanlar,sevenler,değer verenler vardı.Kış Uykusu nun izleyebildiğim kısacık fragmanında şöyle diyordu, "Bütün meselen ne senin biliyor musun? Sen acı çekmemek için kendini kandırmayı tercih ediyorsun."

 Nuri Bilge Ceylan ile derdimi sevmeye hatta derdimi edebileştirebileceğime dair umut beslemeye başladım...




23 Mayıs 2014 Cuma

Küçük ve şirin şehirlerimiz


İstanbul bize göre değil dedik,küçük bir şehre yerleşelim diye karar verdik.
Küçük maaşımız küçük yerlerde büyüyebilir,rahat bir nefes alabilirdik.
 
Yanılmışız.
Her baktığımız şehir, İstanbul olmaya çalışıyordu.
Her yer inşaat.
Küçük yerde,güzel evlerde otururuz umudu hayal olmuştu,duyduğumuz,gördüğümüz ev kiraları fiyatları ile.
Her yerde inşaat,plazalar,lüks evler,alışveriş merkezleri...
Büyüyoruz,gelişiyoruz,yenileniyoruz diye seviniyorlar küçük  ve şirin şehirler...
Anadolu'dan,Trakya'ya kadar bir çok güzel ve küçük şehirlere gittik,yaşamak için.
Küçük şehirlerin büyük müteahhitleri   iş başındaydı,bir örnek aynı İstanbul gibi
betonları dikmeye başlamışlar, her yer inşaat alanıydı , tek boş alan bırakmamaya ant içmişler gibi.
Bu beton yığınları kimin için?
Yeni yapılan evler bizim gibi maaş alanlar için değil.
Bizim maaşımız ile bu evlerde oturulamaz,bu alışveriş merkezlerinden alışveriş yapılamaz...
Bu yeni evler,bu alışverişmerkezleri kimin için?
Sen de çalış diye baskı yapıyor,tek maaş ile olmaz diye bağırıyor bu ev kiraları,alışveriş merkezleri...Çocuğun okuldan gelince evinde annesi olmasın,sıcak yemeği hazır olmasın.Anne de çalışsın,mütahitlerin muhasebesini tutsun,alışveriş merkezlerinde gecenin bir yarısına kadar çalışsın...İşse iş...yeni inşaatlarda işçi ol,canını dişine kat,gece gündüz
beton dök,tuğla ör ama işçi maaşın o evleri almaya , kira da oturmaya bile izin vermeyecek,hiç bir zaman...
Küçük ve güzel şehirlerin arka ve kötü mahalleri olacak aynı İstanbul gibi.
Herkesin eşit olduğu,aynı pazardan alışveriş yapıp,şehre özgün aynı evlerde oturduğu o küçük güzel şehirler yok oluyor,hepsi İstanbul oluyor.İçinde yaşayan insanını ikiye bölüyor,iyi ve kötü diye ayrıştırıyor,sözde iş diye kölesi yapıyor,gerektiğinde canını bile alıyor,yeter ki yeni evlerde oturanların sayısı çoğalarak,alışverişmerkezlerinden hiç kimse dışarı çıkmayarak büyüyelim,gelişelim.
 
son haftalarda daha iyi bir yaşam için araştırdığımız şehirleri yazmak istedim.Ve
 
yerin altında ve üstünde bize iş imkanı sunanlar,bütün vaktimizi,emeğimizi,canımızı alacak kadar sömürerek,bizi arka mahallere atıp,ötekileştirerek kurdukları düzeni  ,küçük ve şirin şehirlerimizi İstanbullaştırmaya
çoktan başlayarak büyümeye devam ediyorlarmış,ben yeni farkına vardım. 
 
 
 
 
 
 

20 Mayıs 2014 Salı

Kış Uykusu





Yunus büyürken annesi de büyüyordu,anne de insandı,hata yapıyordu.Yunus " anne bana haksızlık ettin,anne bana yalan söyledin,anne sözünde durmadın" diyerek mağdur olduğu olayları anlatmaya başladığında ilk tepkim dinlemek oluyordu,etraflıca anlatmasına izin verererek uzun uzun dinlemek...
Yunus derdini anlatmış,hatalıyım.Özür diliyorum.Özürümün kıymetli olabilmesi için elimden geldiğince dikkatli olmaya çalışıyorum.Ama bir annenin çocuğundan özür dilemesini hatalı olduğu konusunda hemfikir olan büyüklerimizden uyarı alıyorum" anne çocuğundan özür dilememeli,çocuk gözünde değerin düşer,özür dileyen anne çocuğun üzerinde otorite kuramaz".
Anne hata yapabilir ama özür dilemez...Özür dileyen anne ,çocuğun gözünde ,küçülür,değersizleşir.
Anne her zaman haklıdır,anne her zaman çocuğunun iyiliğini düşünür,anne özür dilemez...
Yunus'u büyütürken her taraftan binlerce ses duydum,hepsini gönül süzgecimden geçirmeye çalıştım.Özür dilemeyen anne güçlü mü oluyordu? Hiç bir zaman güçlü bir anne olamadım.

Nuri Bilge Ceylan, yeni bir film çekmiş;"Kış Uykusu".
Dört gözle bekliyorum,izlemeyi..Filmi için röportaj vermiş,http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/26441686.asp. Küçük bir alıntı yaptım ama siz hepsini okuyun isterim.


"Bizim halk zayıflığı sevmiyor. Zayıflığın ne şekilde olursa olsun sergilenmesini bir erdem olarak görebilecek bir gelenek yok. Biraz da bu nedenle Erdoğan bu kadar oy alıyor. Mütevazılık falan hiçbir zaman gerçek bir üst değer olamamıştır bizde. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz. Kültürün bütün elemanları insanları şişinmeye, öğünmeye, defolarını gizlemeye itiyor. Bu da çok ağır bir yük taşımamıza neden oluyor. Gizlenecek şeyler devamlı birikiyor. İtiraf kültürü gelişse, bunları söylediğimiz zaman takdir görebileceğimizi düşünsek bunları açığa çıkaracağız. Yükten kurtulacağız. O zaman politikacı da özür dilemek için adeta fırsat kollayacak belki. Takdir göreceğini düşünecek. Ama bugün düşünmüyor, çünkü özür dilediği anda işini bitirecekler.
Sürekli bir takım grupların, ideolojilerin içinde bir sürüyle birlikte korunaklı bir şekilde yaşamanın insan özgürlüğüyle bağdaşmadığını düşünüyorum belki. Bilemiyorum. Bünyemde bu tarz bir varoluşu kararlılıkla reddeden ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir şey var. Belki de Çehov ve Sait Faik’i bu kadar seviyor olmamın nedeni, onlarda da sanki benzer bir ruh hali olduğunu hissediyor oluşum bile olabilir. Elbette uğruna savaşacak idealler, insanları bir araya getirecek düşünceler olmasın demiyorum."

Bir haftadır Yunus ile yüzlerce ölümün ardından konuşuyoruz.
Yunus bir haftadır annesine yas ne demek,maden de işçi olmak ne demek,suçlu kim diye sorular soruyor.Bir haftadır maden de işçi olmayı anlatıyorum.Hatalı olanları merak ediyor Yunus,bir daha hiç kimse ölmesin istiyor.
 Yine özür diliyorum Yunus'dan, çünkü Yunus'un annesi maden işçisi ölümlerini  çok duymuştu,bir kaç gün üzülmüş sonra unutmuştu.Unutmamak için hiç bir şey yapmamıştı.


22 Kasım 2003: Karaman’ın Ermenek ilçesinde grizu patlaması (10 ölü).
8 Eylül 2004: Kastamonu’nun Küre ilçesinde maden yangını (19 ölü).
2 Haziran 2006: Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde grizu patlaması (17 ölü).
10 Aralık 2009: Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde grizu patlaması (19 ölü).
17 Mayıs 2010: Zonguldak’ta grizu patlaması (30 ölü).8 Ocak 2013: Kozlu’da grizu patlaması (8 ölü).
Yunus'un annesi suçluydu,ilk yapacağı şey özür dilemekti,özürünün kıymetli olabilmesi için de elinden geleni ardına koymayacaktı.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Tante Rosa









"Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır," Sevgi Soysal

"Soluk soluğa,ter içindeydi Rosa,susadı,bir rahibe okulunda susadı.Musluğa koşup kana kana su içmeye başladı.Bir el vurdu omuzuna,sert.Schwester Maria,"Su içiyorsun durup dururken su içiyorsun,sen arzularına gem vuramayan günahkar bir kızsın,içini öldürmeyi bilmiyorsun."
"Ben içimi öldüremem,"dedi Rosa..."

Tam da anneler gününde kedinin kumu bitmişti,acil alınması gerekenler listesine yazıldı.Dışarı da yağmur vardı,Yunus'un Perşembe günü matematikten yazılısı vardı,çözmesi için soru hazırlıyorum,bir yandan da matematik konularını okuyorum.Sıradan bir Pazar günüydü,anneler günü saçmalığına maruz kalmamış,sıradan Pazar günüme "kediye acil kum" notunu düşmüştüm.Temizlik günü,fatura ödeme günü,doğum günü,ölüm günü gibi "gerçek" değil "anneler günü".Kedi kumu için alışveriş merkezine girince anneler günü gerçekliği ile karşılaştım,yastık yorgan,çarşaf mağazaları,kozmetik ve giysi dükkanları hepsi tıklım tıklım, kedi kumu elinde eşimi çılgın sıra kuyruğunda bırakıp daha tenha olan kitap evine sığındım.Annesine hediye olarak kitap almak isteyen pek yoktu,anneler gününe özel bir indirim  de yapma gereği duymamış kitap evi....Acil olmayan ama alınması gerekenler listemin bütün maddeleri kitap ile doludur,aciller listesi,kitaplarıma kavuşmamı hep erteler, kütüphaneme girecek olan kitaplarımı her fırsatta ziyaret ederim,kapağını açar,bir kaç satır okurum,tadımlık...Bu bana öyle büyük keyif verir ki..Kedi kumu yüzde elli anneler günü indirimine
girmiş.Tante Rosa  kitapçılarda okunarak bitirilmesine az kalmışken satın alınır...

Tante Rosa...ne kadar da bana uzak bir kadın, hiç tanımadığım,hiç bizim çevrenin kadını değil..
Bırakıp gidebilen kadın...Çocuklarını,eşini...Hiç bilmediğim bir kadın Rosa...Hayal bile edemediğim...Bırakıp gitmek,kalanlar için bir terk ediş olmalı... Sevgi Soysal gerçek hayatında da çocuklarını bırakıp gitmiş.En küçüğü 1,5 yaşında olan üç çocuğunu bırakmış.Kanser sebebi ile 40 yaşında hayata gözlerini yumması bir terk ediştir kalan çocukları için..Sevgi Soysal;

kanser olduğunu öğrendiğinde o sırada çok küçük olan çocuğunun anılarında yer edebilmek için bir çare düşünmüş ve onunla birlikte Atatürk Orman çiftliğine giderek, hayvanat bahçesinde ki filin yanına girebilmek için izin almış, çocuğun, bir filin yanında duran anneyi asla unutmayacağını bilerek harika bir çözüm bulmuş..O zamanlar bir buçuk yaşında olan kızı şöyle diyor;

" ben annemi hiç tanımadım, onu hiç hatırlamıyorum. Ancak onun kitaplarını okuyarak büyüdüm. Her kitabını defalarca okudum. Bu okumalar aracılığıyla annemi tanımaya, ondan bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Yazar Sevgi Soysal'la, anne Sevgi Soysal içiçe geçti bende. Annem yoktu, ama Sevgi Soysal kitapları vardı. Galiba ben küçükken bir yazarı anne edindim, o kitaplardaki her laf anne öğüdü oldu, öyle baktım. Acı belki, ama hiç yoktan iyidir, değil mi? Kendi annesizliğime isyanım dindi, şimdi ona evlatlık yapıyorum."

Anneler günü ile ilgili bir hatırasında şöyle diyor,Funda Soysal;

"İlkokulda bir Anneler Günü kartı yapmamızı istemişlerdi galiba da ben ağlamış mıydım neydim, babam "Bırak böyle şeyleri, çarpım tablosunu çalış" demişti. "

9 Mayıs 2014 Cuma

Keyif Çatmak

Çocuklar ve ihtiyarlar doğal anarşistlerdir( Emrah Serbes)

Mahir Ünsal Eriş 60.Sait Faik Hikaye ödülünü kazanmış iken, yazarın hikayelerini internet ortamında bulup okumak istedim.Çok güzel bir site ,http://www.afilifilintalar.com/  ve yazarını Emrah Serbes'i bu sayede buldum. Üstte ki söz beni bir hatırama götürdü.

Büyük bir masa da akşam yemeğindeyiz. Kayınvalidem,diğer büyükler ve Yunus ile bizim aile yemek yiyoruz,hoş sohbetler ediyoruz,gülüyoruz...Ailecek toplanmanın bir de nedeni vardı,kayınvalidem arkadaşları ile her sene olduğu gibi bir kaç haftalığına Antalya'ya tekne turuna katılıyordu,gitmeden önce bir hoşça kal yemeği...

Masada boşalan tabakları takip ediyorum,gülümseyerek hizmet ediyorum,yıllardır gelinlik görevimi ortanın üstü hatta iyi derecede yerine getiriyorum.Kayınvalidemin  çevresi, beni beğeniyor hatta "Allah bize de böyle gelin versin" diyeni bile oluyor...Kazasız,belasız ,gürültüsüz,sessiz bir 10 yılı birlikte devirmiştik..

Mutlu,içten bir gülümseme ile "Anneciğim,inşallah tatiliniz güzel geçer,bol bol enerji depolayıp kendinizi özletmeden gelin" diye konuşmama başlamışken bir yandan da ana yemeğe geçmek isteyen var mı diye masadaki herkesin yüzünü süzüyordum...Yunus babaannesinin zoru ile çorba içiyordu,çorbayı beğenmediğini fark etmiştim ve kaşlarımı çatıp içmezse ayıp olacağını ima etmiştim...Çocuğumun küçük ayıplarını kapatmaya çalışırken,herkesin içinde beni çırılçıplak soyunduracak bir bombayı sakladığının farkına varamamışım;
-Babaanne annem dedi ki,"sen teknelerde keyif çatacakmışsın ,sen keyif çatarken biz bu sıcaklarda çok bunalacakmışız."

Babaanne sevilmeyen çorbasını zorla Yunus'a yedirmeye devam etti,masada ki boşalan tabakları doldurmak için hiç kimsenin yüzüne bakamadım,herkes kendi yemeğini kendi koydu.Tuhaf bir gülümseme  kötü bir salgın gibi masada ki herkesin yüzüne yapıştı.Hiç bozulamamış bir sessizlik...
"Keyif çatan kayınvalide" liğe birden bire geçiş yapan kayınvalidem tuhaf bir gülümsemeyi hiç bozmadan çorba içirmeye odaklanmış, çorba bitince bir şey söylemesi gerek,sessizliği onun bozması
gerek...Masada ki herkes sessiz, yıllarca bu anı bekleyenler gibi..Yıllarca avı peşinde koşan ama yakalamayı başaramamış sonunda yakalamayı başarmış ama hüp diye mideye indirmeden evire çevire,yalana,yalana süze süze bir sessizlik...

İçimde bir sıcaklık hissediyorum,kanım kaynamış bütün bedenimi dolaşıyor,önce yüzümde,yanaklarımda sonra aşağılara doğru,ayak parmaklarıma kadar sıcak bir dolaşıma kendimi kaptırdım.Kaynayan kan benim...Masada oturan benim...Oğlumun söylediği söz benim...
Görünür hale gelen ikiyüzlü,benim..bir çocuk tarafından yıkılıp,gerçeği ile yeniden inşa edilen benim...Sessizliği  bozmak,konuyu değiştirmek,zavallı iki yüzlü gelinlikten beni kurtaracak kimse yok
,olmasındı zaten.Beni benden kurtaracak kimsenin olmadığını anlayalı çok olmuştu zaten. Oynanması gereken oyunları rolümün el verdiği kadar sahneye çıkıp hallediyordum,fazlası rol çalmaktı...
Kayınvalidem dünya iyisidir,herkesin içinde gelininin gerçeği ile yüzleşmesini istemezdim ama çocuk işte...
Büyük sessizliği açan, kapatmayı da bildi,hızlı hızlı ağzına götürülen kaşıklardan bir fırsat bulan Yunus;
-Annem de denize gitmek istiyor, annemde tekneye binmek istiyor,babaannem her sene gidiyor ama annem bir kere bile gidemedi,annem bir kere bile tekneden denize atlayamadı,bir kere de annem keyif çatsa ne olur sanki....


8 Mayıs 2014 Perşembe

Annelik Tacı



Ben de istiyordum.Ben de kadındım.
En güzel kadın,en başarılı kadın seçilip herkesin önünde eğilip tacın başıma konulması değildi isteğim.Annelik tacı ile ödüllendirilmek istiyordum.
Annelik tacı ile taçlanacağım o günü yıllarca bekledim.
Beklenen gün geldiğinde bütün dünya önünde eğildim,tacım kafama takılırken.
Eğiliş o eğiliş,bir daha belimi doğrultamadım.
 Annelik tacı, çok ağırdı.
Kafamda ki tacın komutuna girmiş bir robottum,ben ben değildim...

Annelik tacı ile taçlandığım ilk yıllarda kucağımda oğlum salıncak sırası bekliyorum.Çocuklarını sallayan anneler sohbet ediyorlar;
- Hamile kaldığımı öğrendiğim günden beri  klasik müzik dinliyorum,anne karnında klasik müzik dinleyen çocuklar daha zeki oluyormuş.
-Hamileliğimin ilk aylarından beri Mozart dinliyorum,araştırma yapmışlar,Mozart dinleyen bebekler
ileride çok başarılı oluyorlarmış...
Bir türlü salıncağa kavuşamayan kucağımda ki Yunus huysuzlanmış,sohbet eden annelerin dikkatini çekmiş iken " Ne şanslı çocuklarınız var,hamile iken çocuğuma hiç Mozart dinletemedim" dedim.
Annelerden biri;"Mağarada mı yaşıyoruz,her gelişmeden haberdar olmak bu kadar kolay iken,çocuklarımızın geleceği için ,çocuklarımızın başarısı için...."diye devam ederken kadının başında ki annelik tacı en kalitelisinden pırlantalar içinde ışıl ışıl parlıyordu.
Mağarada yaşayan anneydim,karnımda ki oğluma Mozart dinletememiştim.Anne karnında Mozart dinletememenin sorumluluğu altında ezilmeliydim. Bu annelik tacı herkeste durduğu gibi bende durmuyordu.

Bu annelik tacı başımda iken kendimi hiç kraliçe gibi hissedemedim.Taçlandığım günden beri ayşe olmaktan çıktım ,  kaldırımın kenarına koynunda yavruları ile kıvrılmış tek gözü  kapanmış   kedi oldum, penceremden görünen ağacın dallarına yuva yapmış serçe oldum.Salıncak arkasında,bisiklet arkasında,sınıf kapısının arkasında oldum.Olur olmaz her şeye ağlayan oldum.Sokağın sonuna doğru gözden kaybolan okul servisinin ardından...Olur olmaz  yerlerde kendimi kaybetmeye başladım, 38,5 ateşli bir yatak ucunda ,çocuk gözyaşlarında..

Annelik tacı için eğildiğim günden beri dünya çok farklı görünmeye başladı...






Tacımı devretmek istiyorum


37.yaş tacımı, sırasını gelene devretmek istiyorum.

(Henüz yaş günüme  var, kendimi alıştırmak için , 37.yaş tacı başımda iken,yavaş yavaş,hissetmeden,ağrısız,sancısız bir devir töreni için)



6 Mayıs 2014 Salı

Kıyafet disiplini



 

Severek takip ettiğim bir blog 'un "etek beli kıvırmak" ile ilgili yazısını okuyunca lise yıllarıma ışınlanıverdim...

Benim yıllarımda (90 ların başı) okul forması olarak şunlar giyilirdi; Son düğmesine kadar ilikli beyaz gömlek ve boğazlanacak kadar sıkılmış Amerikan kravatı, topukların bir karış üstünde  pilesi geniş etek ve altına düz taban siyah rugan ayakkabı.Takım içinde küçük değişikliklere kesinlikle izin verilmezdi,en ağır disiplin suçu işlenmiş gibi ceza alırdık.
Her sabah sıra ile okula girişlerimiz,kapıda müdür yardımcımız tarafından izlenirdi.Müdür yardımcılarımız genellikle spor kökenli olurdu,çevik,atletik,dövüşçü,korkutucu görünüşlü olması gerekirdi.Müdür yardımcımız her sabah ceketini çıkartır,kravatını gevşetir,gömlek cebinde küçük,elinde büyük bir cetvelle kapı girişinde ki yerini alırdı.Büyük cetvel ile kızların etek boyları,küçük cetvel ile saçların uzunluğunu ölçer,sıradanlığı bozanlar kenara ayrılır, ya fişlenme yada cetvel ve yumrukla dövülme tercihi verilirdi...

Her sabah okulumuza, müdür yardımcısının kartal bakışları arasında girmek çok stresliydi,topuktan iki karış üste etek çıkmasına,gömleğin bir düğmesinin açık kalmasına,saçların yeterince kısa olmamasına  tahammülü yoktu,acıması hiç yoktu.Her sabah şiddetin çeşit çeşidini görerek sınıflarımıza çıkardık.Liseli erkekler saçlarından hopazlanıp kafaları duvara yada kapıya vuruluyor,tokatlanıp,arkalarından da tekmeleniyor,bu akrobasiyi her sabah yapagelmenin alışkanlığı ile
müdür yardımcımız hepimizin korkulu sabahlarıydı...Ama kızları erkekler kadar rahat dövememek içine dert olmuş,bayan spor öğretmenini her sabah yanına alır olmuştu,biz kızlar artık bayan spor öğretmeniz tarafından dövülebilecektik. Kıyafet disiplini denildiğinde aklıma müdür yardımcımızın
cetvelleri,dirseğine kadar kıvrılmış gömleği geliyor...

 
O yılların gençliği olabilmek için saçlarımız,hiç yoktan kaküllerimiz tiftik tiftik havalanmalıydı.En acı okul kuralı ise uzun saçlıların iki örgü yapması ve  kakül  yasağının olmasıydı.Bizim lise ,  iki örgülü olmamak için saçlarını erkek gibi kestiren kızlar ile doluydu.. Müdür yardımcımızın gömlek cebinde ki küçük cetvel yüzünden kızların saçları hiç bir zaman kulak hizasını geçecek uzunluğa ulaşamıyordu.
 
Müdür yardımcısının izinli olduğu, gözükmediği nadir zamanlarda bizde eteklerimizi kıvırırdık.Eteklerimizi dizimizin bir karış altına gelinceye kadar kıvırırdık,kıvırdığımız kısımlar o kadar kalınlaşırdı ki, can simidi gibi belimize sarılırdı.
 
 
 
 

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Market sırası

Yunus'un okulu tatil,sahile iniyoruz,hava güzel, bol bol top oynayacağız,uçurtma uçuracağız.Çok güzel bir gün geçireceğiz.Yunus sahile inerken susadı ,markete girip bir su alıyoruz,sıraya giriyoruz.Yunus parasını vermediği suyu içmemede ısrar ediyor,ben kıyamıyorum­;" parasını şimdi ödeyeceğiz,beklemene gerek yok,iç suyunu!..." İçmiyor...Sıra bize gelmişken önümüze bir adam geçiyor,elindeki şeyi kasaya uzatıyor,işi görülüyor...Boğazıma bir yumru oturuyor,mideme tekmeler atılıyor,nefes alamıyorum,adam göz göre göre hakkımızı yiyor .Adamı inceliyorum...Nasıl bir adam...Yanlışlıkla mı geçti,elimizde ki tek şişe suyu görmedi mi, ağzına kadar  dolu sepetimiz mi var sandı da sıramızı alıverdi...Adam çok rahat...
Yunus'un elini tutan elim buz kesiyor,titriyorum.Adamın işi görüldü,eli cebinde dışarı çıkıyor,kasaya su şişesini ne zaman uzattım,ne zaman dışarı çıktım bilemiyorum,zamanın ötesinde bir yerde adam ile dövüşüyorum,adama " niye sıramızı aldın,niye hakkımızı yedin" diye sormadan tekme tokat girişiyorum,adamın rahatı bozuluyor...Adamın ağzından burnundan kan geliyor,yerlerde savruluyor,"tövbee,tövbee"diye ellerini açıyor,bir daha tövbe,hiç kimsenin hakkını yemeyeceğim,diyene kadar...

Yunus yanımda iken uğradığım,uğradığımız haksızlıklar karşısında nasıl tepki vereceğimi bilemiyorum,genelde tepkisiz kalıyorum.Sessizliğimi bozup, bir daha aynı şeyi başkalarına yapmaması için uyaracağım çirkin kişilerden korkar oldum, çirkinliğin daha beterini bin beterini ,Yunus yanımda iken üzerime çekmekten korkuyorum...Haksızlıklar ,yanımda Yunus olunca
daha çok canımı acıtıyor. Adamın yanlış yaptığını Yunus'a anlatmaya çalışırken,sahile inmişiz bile...
Su şişesinin kapağını açmamış,susuzluğunu unutmuş Yunus ,annesine bakarak şöyle diyor;" Sıramızı alan adam,güzel geçecek bir günümüzün hakkını yedi."