28 Ekim 2014 Salı

Yarın bayram



Şiir ezberlemeye çalışıyor. Ellerime on altı mısra tutuşturuyor. Her mısranın doğru okunup okunmadığını kontrol etmem gerek.  Önce yutkunuyor, derin bir nefes alıyor.  Her mısra sonunda gözlerime bakıyor. Gözlerimden onay alınca yeniden yutkunuyor, uzaklara bakarak diğer mısralara geçiyor. Çocukluğunun işareti, mısra aralarındaki  yutkunmalarda kendimi kaybediyorum...

Köpüklerin kaybolmaya başladığı o yerde bizim evimiz var. Biz bir vapurun arkasındayız, evimize bakıyoruz. Evimiz küçülüyor, birazdan kaybolacak. Yunus beyaz köpüklerin nasıl çıktığını merak ediyor, kıpır kıpır,  ellerini tutuyorum, ellerinden tutmazsam  kaybolacak...
.
Vapurun bizi bıraktığı yerde gölgelerimizin fotoğrafını çekti, nasılda büyük çıkmış. İkindi güneşinin vurduğu gölgesi  nasılda yalancı, Yunus daha çocuk...
 
Şiirin sonuna geliyor,  gözlerimin içine bakmamaya , yutkunmamaya alıştı...Ellerim on altı mısrayı değil Yunus'un çocuk ellerini tutmak istiyor, tutmazsam çocukluğu kaybolacak...Ellerimde ki on altı mısra titremeye başlıyor...
- Anneee dikkatini buraya ver, yarın bayram,  bu şiiri eksiksiz okumalıyım!
 
 
 
 




21 Ekim 2014 Salı

Düğün Fotoğrafı



Sosyal bilgiler ev  ödevinin konusu olana kadar, düğün fotoğrafsızlığımın eksikliğini  hissetmemiştim.

Salonun yada yatak odasının duvarında  , büfe içinde, ayna önünde yada albüm yapraklarında düğün fotoğrafıma hiç rastlamamış olduğunun farkına varıyor oğlum. Yarın ki ev ödevi için düğünde çekilmiş gelinlikli bir fotoğrafıma ihtiyacı vardı , bulamadı, sorun etmedi.  Her annenin gelinlikli bir fotoğrafının ( mutlaka) olması gerektiğinin farkında değil( henüz).

Şakir ile Perihan...  evlenebilmeleri için çocukluğumda çok dua etmiştim, birbirlerine çok yakışıyorlardı...

Not: Yorumları yine yanıtlayamıyorum, umarım en yakın zamanda sorunu çözerim, evliliğimin üzerinden 15 sene geçmişken düğün fotoğrafı işi komik geliyor , Jrdzy...ama  beni hayale sürükledin, blog arkadaşlarımın katıldığı bir düğünüm olsun isterdim, hepsi beni tanıyor, akrabalarımdan bile çok...Yunus da eğlenirdi, ne güzel olurdu...



20 Ekim 2014 Pazartesi

Olması Gerekenler Dünyası

Çocukluğumdan beri bir dünyada yaşadığımı biliyordum , bu dünya ," hayallerin gerçek olamadığı" sadece " olması gerekenlerin olduğu" bir dünyaydı...

Ankara'nın işçi siteleri diye de anılan , bir oda bir salonlu evimizde  bir hayalim vardı. Bir köpeğim olsundu. Köpeğim en yakın arkadaşım olsun, bütün sırlarımı bir tek ona açayım, hayallerimi bir top yapayım, fırlatıp atayım, köpeğim bir koşu yakalasın bana getirsin, hep getirsin, hayallerim hiç kaybolmasın, köpeğimin ağzında hep geri dönsün...

İki odalı evimiz , hastane, vize, devlet büyükleri, sınav için gelen hemşerilerimiz ile gece gündüz dolu...Akşamları yer yatakları serilir. Sabahları yer sofraları kurulur...Adım atılamayacak kadar dolu evimize köpek getirmeyi çok istiyordum. İsteklerimi nasıl ifade ediyordum bilemiyorum, ama anne ve baba ile konuşmak , iletişim kurmak bizim gibi ailelerde başka türlüydü...

Annemin gözünde, babamın gözünde, komşularımızın gözünde, hatta hemşerilerimizin gözünde "nasıl bir Ayşe'yim" biliyordum. Kendi gözümde nasıl biriyim?  Yer yatakları serilip herkes derin uykularına yuvarlandığı zamanlarda pencerenin perdesini aralayıp gökyüzüne bakma ihtiyacı hissederdim. Kendimle baş başa kaldığım zamanlarda hayallerim yanıma gelir, yatağıma sokulur, yatak dar gelir, başka bir dünyaya " hayallerin gerçek olduğu dünya"ya gitmek isterdim. Yer yatağında ki horultular eşliğinde  gökyüzüne bakardım,  gökyüzü her zaman aynı şekilde, olması gereken gibi, herkesin gözünde ki Ayşe'yi kabullendiğim ana kadar perdeyi kapatamazdım...

Köpek için kulübe hazırlıyorum, eski defterlerimden rulolar yapıyorum, ruloları birleştirip çatı yapıyorum. Herhalde kulübe yaparken ailem bir köpek istediğimin farkına varıyor ve " köpek yerine sana bir kuzu alalım" diyorlar...

Yaz tatilinde bir kuzum oluyor. Köpekten daha çok seviyorum bu kuzuyu. Kuzumun bir adı var ama bütün köy onu " Ayşe'nin Kuzu'su " diye çağırıyor. Hiç peşimden ayrılmıyor, her an beni takip etmesi
çok hoşuma gidiyor, bazen kuzumu sınıyorum, herkesin içine karışıp onu çağırıyorum, şıp diye yanıma geliyor, avuçlarımı arıyor...Avuçlarımda ki  kaçak toz şekerlerini yalarken kuzum ile gurur duyuyorum. Ağaç sarmaşıklarını kuzum için topluyorum. Tüm ağaçlara çıkıyorum. Kuzum kafasını yukarılara uzatarak beni bekliyor. Ağaç arkalarına saklanıyorum, kuzumu çağırıyorum. Kuzum şıp diye beni buluyor. Bulunmak ne güzel bir duyguymuş...Sarmaşıklarından soyulmuş ağaç altlarında kitap okuyorum, kuzum yanımda, beni çok seviyor, hiç yanımdan ayrılmak istemiyor....

Yaz tatilinin sonuna doğru bir kamyonetin arkasına bütün akrabalar ve kuzum ile sıkışıyoruz...
Herkes mutlu...
Kuzum için sarmaşık arıyorum, ağaçlar yabancı...
Kayboluyorum...
Kuzumun kesildiğini, pişirildiğini, yenildiğini göremeyecek kadar kayboluyorum.
Bir ağaç dibinde elimde ki sarmaşıklara sarılıp ağladığımı gören akrabalarım " böyle olması gerekiyor " diye söyleniyorlardı.

Olması gerekenlerin dünyasında yaşamak çok acıydı...

Olması gereken şeylere yaşım büyüdükçe alışıyorum, daha az acı veriyor. Elimde ki ağaç sarmaşıklarını hiç bırakmadan geçirdiğim günün akşamında bir rüya gördüm.
Kuzum , takım elbise giymiş,  beyaz papyon takmış, iki ayak üstünde yürüyerek
beni yanına çağırıyor, koşarak yanına gidiyorum, düğünlerde ki damat gibi...Benimle dans etmek istiyor, ellerini  bana doğru uzatıp ellerimi tutmak istiyor, ağaç sarmaşıklı elimi uzatıyorum....

Geçen yazımın ardından düşününce hayvanlar ile ilişkimin "olması gerekenlerin" dışına çıkması çocukluğuma kadar gidiyormuş...





16 Ekim 2014 Perşembe

Arkadaş(sız)lık

Susan Herbert
 


Pıtpıt yanımda yalanıyor, uyumaya hazırlanıyor. Sabahın bu güzel saatinde. Dışarıda güneşli sıcak bir sonbahar havası olduğunu evimin güneşsiz ve soğuk  odalarından beri hissediyorum. Yıllardır hissettiğim aynı şeyi yine hissediyorum, keşke...
Sırf kendim ile bütün gün kalmak hem de yıllarca...
Sabahın erken saatlerinden akşam okul servisi yolun başında gözükene değin bütün bir gün , sırf kendimleyim.
 Uzun yıllar , kendim ile baş başa olmayı öğretti. Uzun yıllar , gerektiğinde acımasız olabilen sabırlı bir öğretmenimdi...Uzun yıllar , kendi kendime yetmeyi öğretti. Uzun yıllar çok iyi bir öğreticiydi.
Ama tek başınalığımın hüznü...işte onu içimden hiç söküp atamadı, çok uğraştı ama başaramadı...

Pıtpıt çoktan uykuya daldı. Keşke uyumasaydı, sabahın bu güzel saatinde elimden tutup beni dışarı çıkarsaydı, başımıza sonbahar yaprakları düşerken çocuklar gibi gülseydik, tek başına sokaklarda insan gülemiyor ki...Sahilde hala çayı 75 kuruş olan o kahvede otursaydık, beş bardaklık zaman konuşsaydık,  gülseydik,  insan tek başına beş bardak içemiyor,  tek başına çay içerken, konuşamıyor...
Tamam Pıtpıt yine her zaman ki gibi yapalım, içimizde ki hüznü dışarı ( güneşli sonbahara) atalım.. Ben bir çay demleyeyim, baş başa içelim...

Önemli not: Sevgili blog arkadaşlarım teknik bir arızadan dolayı yorumları cevaplayamıyorum.(sertifika hatası filan gibi şeyler çıkıyor)
Ellerinizden tutamamış , birlikte kahkaha atamamış, çay içememiş, hatta yüzlerinizi görememiş
olsam da, sizler benim arkadaşımsınız...Beni hiç ummadığım bir anda sevince boğan, görünmez arkadaşlarım iyi ki varsınız...

14 Ekim 2014 Salı

Fulya

Bu aralar sık sık oğlumun okuluna gidiyorum. Metro , otobüs, minibüs camlarında ki yüzüme bakıyorum. Belli belirsiz yüzüm, gözüme güzel görünüyor. Metro, otobüs, minibüs camlarına gülümsüyorum. Pis camlara kafamı yaslayıp gülümseyen güzel yüzüme bakarak kayboluyorum.

Altından zincir kolyesi ile ilkokul beşteki Fulya kirli camda beliriveriyor...Onu daha önce de anlatmışım işte burada

Ucu çok iyi açılmış kurşun kalemin ilk çizgisi gibi ince bakışları ile Fulya, bana bakıyor. Kirli camlarda ki güzel yüzümü silmeye gelmiş ,  çünkü gerçek güzel kendisi....

İlkokul beşteyim, Fulya ile yanyana oturuyorum.  Sınıfın en sessiz, en çalışkan kısaca en inek öğrencisiyim, Fulya ise çok popüler, sosyal, çok konuşkan, çok gülen, erkek arkadaşı çok olandı, adı ve namı sınıftan dışarı bütün okulca bilinirdi. Fulya benim yanıma cezasını çekmek için getirilmişti. Fulya için bundan büyük ceza olamazdı, benim için ise bundan büyük ödül...
Fulya korkusuz bir kızdı, yasak olmasına rağmen altın zincirden kolye takardı, zincirinin ucuna, erkek arkadaşının baş harfini takardı. Okulun bütün erkekleri isimlerinin baş harfi ile Fulya'ya arkadaşlık teklif etmek için sırada beklerlerdi. Teneffüs saatinde Fulya gömleğinin üst düğmesini açar, altın kolyesini görünür kılardı. Boynunda sallanan " harfi " köfte dudaklarına götürerek okul bahçesinde yürürdü.
Nöbetçi öğretmenlerden Fulya'nın altın kolyesini görüp, kızan, cezalandıran hatta asılarak  kopartanlar olmuş, Fulya'nın boynu yara bere içinde kalmış ama altın zincirinden ve harflerinden vazgeçmemiş, gözü karalığı ile taktir toplamıştı.
Bütün okulun erkekleri Fulya ile arkadaş olmak istiyordu, benim o taraklarda bezim yoktu ama  sınıfımın tüm kızları erkek arkadaş çetelesi tutuyordu," kaç kez teklif aldıklarını" gururla birbirlerine söylüyorlardı. Bana arkadaşlık teklif eden olmamıştı. Fulya'nın yanımda oturması bile bana bu konuda bir yarar sağlayamamıştı. Arkadaşlık teklifi almamış, hiç almamış,bir kere bile almamış biri olmak henüz ağır gelmiyordu. Zafer gelene kadar. Babası ölünce anneannelerinin evine taşınmak ,okul değiştirmek zorunda kalan Zafer bizim okula nakil olunca, bambaşka bir şeye dönüşüverdim. Arka sıramda oturmaya başlayan Zafer karanlık dünyama pencereler açmaya başladı, her pencere gözlerimi kamaştırıyor, alışık olmayan gözlerim yaşarıyor...Tombul parmaklarını sırtıma vurarak silgi, kalemtraş, kırmızı kalem isteyebilir diye kalem kutumla hazır bekliyorum, kilosu yüzünden koşamıyor, nefessiz kalıyor diye ,teneffüslere çıkmayıp ekmek arası patates,  peynir zeytin ,toz şekerli ekmek aralarını yiyoruz. Zafer'in annesinin yaptığı ekmek araları içimi acıtıyor, babasız oluşu sevgimi yüceltiyor. Ekmek aralarında Zafer'den arkadaşlık teklifi bekliyorum, kalbim yerinden çıkacak gibi, top peşinde koşarken ki gibi, ip atlarken ki gibi, sek sek oynarken ki gibi, durduraksız  atıyor. İlk kez Fulya'ya açıyorum, kalbimin hallerini, açmasaydım beni nefessiz bırakacaktı, içimde uçuşan binlerce kelebek..  Fulya kısık kısık beni dinliyor, köfte dudaklarını yalıyor.
Günler sonra bir teneffüs saatinde sıralarımızda oturmuş Zafer ile ekmek aramızı yiyoruz, Fulya bahçeye çıkarken gömlek düğmesini açıyor, altın kolyesinin harfini  tutuyor, dudaklarına götürüyor. Fulya'nın dudakları arasında kaybolmaya başlayan harf yine değişmiş. Fulya'nın köfte dudaklarına dikkat kesiliyorum, "Z"  ... Altın kolyenin ucunda ki Zafer'in Z'si .

Güzel yüzümü   pis camlarda bırakıp, gerçek yüzümü alıp şehrin kalabalığına iniyorum...

2 Ekim 2014 Perşembe

İlkbahar Kümesi

 
 


Zil çaldı,okul kapısından çocuk fışkırıyor.Merdivenlerin başında Yunus göründü,sırtında ki çantanın ağırlığı ile iki kolu havaya kalkmış,temkinli adımlar ile iniyor, yüzünde önemli bir olay olmuşun belirtileri var, hemen anlatılması gerek,gözleri beni arıyor. Çantasını alıyorum, önünü ilikliyorum, terlemiş saçlarını düzeltiyorum, elini tutup yola koyuluyoruz. Yağmur çiseliyor. Metroya biniyoruz.
Bu saatte metro kalabalık. Önemli olayını anlatıyor Yunus, bir yandan da " sen benim yerimde olsan ne yapardın " diye soruyor. ( Annelik hakkında her şeyi öğrenmeye heves ettim, uygulayamadığım şeyler için üzüldüm (anne karnında Bethoven dinletemedim) , en çok empati üzerinde durmuşum ki, oğlum, başkalarının düşüncelerini ve hislerini çok önemsiyor...)
"Sınıfta biri var, herkes ona hayran, herkes onu çok seviyor, ben de seviyorum , ceza aldığım gün  onu düşündüm, benim hakkımda ne düşündü diye, sence ne düşünmüştür anne? Benim yerimde olsan sen ne hissederdin anne?"

Kalabalıktan biri oturduğu yerden kalktı, bize yerini verdi.Utandık,olmaz dedik,kalkmayın dedik.
Yunus'un kafasını göğsüme dayadım , kendi kafamı metronun hızlı penceresine...
Metronun penceresinde yüzümü aradım. Pencerede hızlı bir akış vardı, yüzüm ışık hızıyla bir yere gidiyor,yüzüm kaybolmuyor  ama arkadaki fonlar hızla değişiyor.
Ben olsam ne yapardım mı düşünüyorum.


İlkokul birinci sınıftayım, sıralar birleştirilmiş kümeler oluşturulmuş. Mevsimin dört hali kümelerin adı olmuş, Sümerbank mavisi kumaşın ucuna "İlkbahar" yazılmış, ait olduğum kümenin örtüsü.
Dört kümenin içinde  "ilkbahar" 'ın ayrıcalığı var, bütün öğrenciler bunun farkında. İlkbahar 'da öğretmenin sevdikleri var,memur çocukları var. İlkbahar kümesinde Deniz'de var, Deniz ilk aşkım.
Gözlerimi ayırmadan,kırpmadan,soluksuz Deniz'e bakıyorum. Doğu Anadolu'nun bu kasabasında hiç kimse deniz görememiş,hiç kimse çocuğuna  Deniz adını koyamamış iken ben çok şanslıydım,Deniz ile aynı kümedeydim.  Deniz'e her bakışımda yeni yeni şeyler keşfediyorum , saçları taranmış,tırnak içleri temiz, hazır önlüğünün mavi düğmeleri, ince boynunda beyaz yakası ütülü...Okulu ölesiye seviyorum. Bir gün Deniz ağlıyor, kara gözlerinden yaşlar boşanıyor, ince boynuna doğru süzülüyor, içim titriyor, ağlamasına dayanamıyorum. Öğretmenin gözdesi Deniz, tiz sesiyle : ,
"öğretmenim,Ayşe hiç durmadan bana bakıyor,bunaldım,sıkıldım,bana bakmasın..bakmasın.."

Öğretmenim tüm sınıfın kahkahaları arasında beni tahtaya kaldırıyor, ellerimi açmamı söylüyor.Sırtım tahtaya , yüzüm tüm sınıfa dönük, ellerimi açıyorum. Öğretmenim  avuçlarıma cetvel ile vuruyor. Ellerim yanıyor.Suçumu anlayamıyorum." Bir daha arkadaşını bunaltma,bakma" diye sırama yollanıyorum,suçumu anlıyorum, İlkbahar kümesinden  "sonbahar" kümesine atılıyorum. Hangi çocuk Sonbahar'ı sever ki? Sonbahar kümesinde kayısı fabrikası işçilerinin çocukları var.

Metronun penceresinde ki yüzüm, hızla değişen durakların inenleri binenleri arasında kayboluyor, avuçlarım yanıyor...

23 Eylül 2014 Salı

Kış hazırlığı yapan kaldı mı?











 
Ebru Gündeş'in kış hazırlığı için dört yüz bin liralık alışveriş haberini okuyunca,
kendi kış hazırlığım aklıma geldi,
içime bir hüzün çöküverdi...
Annem, kuzine üstünde kara kazan içinde fokur fokur kaynayan şeftali reçelinin kokusunu almış eşek ve bal arıları arasında kışa hazırlık reçel yapıyor,bir yandan arıları kovalarken bir yandan da söyleniyor;" bizim gibi kışa hazırlık yapan kaldı mı?" Babam salça için domates topluyor,reçel için şeftali ,erik,elma ,bir de kızılcık var,kızılcığın reçeli iyi olmadı ama kızılcığın şurubu çok iyi oluyor,soğuk kış gecelerinde insanın içini ısıtıyor.Domates salçasını tavalara koyup dama çıkardım,güneşte kuruyunca kışın hiç küflenmiyor . Oğlum, fasulye turşusu diye tutturunca bir bidon dolusu fasulye turşusu kurduk,salatalıklarımızın en küçüğü, ön kol kemiğim uzunluğunda olsa da turşusunu kurmaya engel olamadı.Makarna kestik,bu sene bir ilk yapalım dedik makarnaya domates suyu kattık,kırmızı makarnaları yine dama ben çıkardım.Makarna keserken çorbalıkta kestik,kare kare,
küçük küçük...Konserve yaptık,fasulye,dometes,bakla, hepsinin kapağını babam sıktı.
Bu sene pirinç yerine bulgur aldım.
Elma sirkesine hakiki bal kattık,bal katıldığını bilmiyorduk, babama biri söylemiş bakalım nasıl olacak.Babam
yirmi bidon sirke doldurmuş,elmalar ilaçsız olduğundan kabuklarını soymamış,öyle güzel öyle intizamlı dilimlere ayırmış ki ,gözlerim yaşardı,annem kızdı;"yirmi bidon sirkeyi ne yapacağız?".
Reçelin başına üşüşen arılardan kurtulmak için babam ot yakıyor,dumanı gözlerimi yakıyor,annem söyleniyor" kış hazırlığı yapan kaldı mı?"...Köyümüzden İstanbul'a doğru ayrılırken küçük arabamızın bagajı kışlıklarla doluydu,en çok elma sirkesi bidonlarını aldım.
 Bugün,İstanbul da havalar kapalı,kış geldi zannettim,turşu bidonunu açtım,yanına bulgur pilavı yaptım,
tatlı niyetine şeftali reçelini tabağa koyarken kavanozdan bal arısı çıktı, kaşığın ucu ile arıyı reçelden ayırdım...
 
 
 

22 Eylül 2014 Pazartesi

Kredi kartsız nasıl yaşanılır?


 
İki yıl önce dünya evine girmiş, bebeğini yeni kucağına almış kuzenime;" evlilik nasıl gidiyor?" diye sordum.İki yıldır işsiz olduğunu,eşinin maaşı ile geçinmeye çalıştıklarını, çok bunaldığını,artık rahat yaşamak istediğini bunun içinde bir an önce işe girmesi gerektiğini söyledi.
Kuzenimin" rahat yaşantı" ile anlatmaya çalıştığı şeylerin hiçbiri ben de yoktu ve bunu bildiği halde benim rahatsız edici yaşam şartlarımın dayanılmayacak bir şey olduğunu kendi iki yıllık tecrübesine
dayanarak anlatmaya çalışıyordu.
Benden on yaş küçük kuzenlerimin kendilerine ait evleri,arabaları var.Tüm çevremin kredi kartı var yıllarca taksit ödeme şartı ile yepyeni evlerde oturup yepyeni arabalara biniyorlar.
Çevremdekilerin yaşam şartları ile benim ki çok farklı,farklılıklara hep saygı duydum,keşke bu kuzenimde benim farklılığıma saygı duysaydı,yaşam tarzımın rahatsız ediciliğini ,bunaltıcılığını
sızlanarak  anlatmasaydı ve "iki yıl nedir ki, sen on iki yıldır nasıl dayanıyorsun?" diye bana soru sormasaydı...
Kuzenimin kucağında ki bebeği, süt kokulu yanaklarından kokladım,öptüm ve "umarım sen benim gibi olmazsın,hissediyorum en yakın zamanda bir iş bulup rahata kavuşacaksın" diyerek ayrıldım...
Rahatsız edici ekonomik yaşantıma oniki yıl boyunca nasıl dayanıyorum?
"Kredi kartsız yaşanılır mı?" diye o kadar çok soru soranım oldu ki.
Kredi kartsız yaşanılır ama "yetinebilme" eşiğinize bağlı...
Yetinebilme eşiğinizi bir tartın.
"Az" ile yaşayabilmeyi on iki yıl boyunca tecrübe etmek bana çok şey kattı.
"Az " demek ,fazlalıklardan kurtulmak demek değildir,elbise dolabında ki fazla giysilerinden kurtulmakta ki "azalma" çok farklı. Elbise dolabını dolduracak kadar paranın olmaması,harcamak için  çok daha önemli ihtiyaçların sırada beklemesi gerek , elbise dolabı  çok uzaktır..Kurbağayı öpünce içinden prens çıkıyormuş deseler şu yaşımda bile inanabilirim,( doğru mu diye kurbağa öpebilirim) ama kredisiz İstanbul'da  ev alınabileceğine inandıramazlar.Kredi kartsızlığın evsizliği
de beraberinde getirdiğini herkes bilir.
 
Almamaya değil, alamamaya alışmaktır.
Kredi kartı olanların nefsi ile kredi kartı olmayanların nefsi, farklı çalışır.Kredi kartı olmayanlar
her güzel şeye nefis kabartmamayı öğrenebilmiş olmalı.
Az ile geçinebilen kişi için en gerekli şey"umursamamazlık" olmalı.Herkesin kredi kartı var,herkes gibi kredi kartı olmayan kişi, kendi ile barışık olmalı ki,hepten yalnız kalmamak,alınmamak,üzülmemek,depresyona girmemek için.
Yalnızlığı sevmek, yalnızlık  ile başa çıkabilmekte  önemli.Çünkü;kredi kartsızlık,
  az insan ile hemhal olmayı gerektirir, ne kadar karşı fikir olsa da  on iki yıllık tecrübem bunu gösteriyor.On iki yıllık tecrübemin gösterdiği diğer bir madde  ise kredi kartı olan insan ile kredi kartı olmayan insanların kafası "mecburen" farklı çalışıyor.Kredi kartı olanlar her durumda çok daha rahatlar.Dışarıda bir yerlerde kredi kartlı arkadaş ile buluşursam,  aklım cebimde kalıyor,tedirgin,yetişecek mi,yetişmeyecek mi,şunu içmek mi,bunu yemek mi cebime uygun olur diye hesap yaparken,kredi kartlı arkadaşların rahatlığına, onların yediklerine içtiklerine katılamamak , rahatsızlık verici olmamaya çalışmak,çaktırmamaya çalışmak beni epey yorar.
 Kredi kartsızlık mecburen ,Az para , az insan, az seyahat, az giyinme, az yeme, az davet, az hediye demek.
 Kredi kartsızlık ve Az ile yetinmek çoğu zaman "huzur" getiriyor, mutluluk veriyor.
Ama  kredi kartsızlık yüzünden "az kadın" olmak içimi acıtıyor.Kendi kılığımla barışık olma adına çoğu kadın bloglarına
girmiyorum,internetten elbise ayakkabı gibi şeylere hiç bakmıyorum ama bazen birden önüme şöyle bir elbise çıkıyor ve " kadın mıyım?" diye kendimi sorgulamam gerektiğini söylüyor. Elbiseyi çok beğeniyorum, kendimi onun içinde hayal ediveriyorum.Elbise , sahip olunmak için kredi kartı istiyor,kendini gösterecek arkadaşlar,kafeler,yeni evler,arabalar istiyor,sadece bedenimde uçuşarak durmasına izin yok ve hayalim kabusa dönüyor. 
Hayal kurmamak, benim gibi hayalsiz yaşayamayanlar için ise, az hayal kurmak şart, on iki yıllık kredi kartsızlık tecrübem.Öyle çok tecrübe maddelerim var ki, hepsini şimdi yazmaya
kalkışmamalıyım.
Bu bluzu da beğendim ama kıyafet seçme ve beğenme kültürümün gelişemediğini,köreldiğini
hissediyorum.
 

19 Eylül 2014 Cuma

Çarşamba Pazarı-Aşk


"Aşk" kelimesini çocuk kulaklarım ilk kez Demetevler de ki Çarşamba pazarında duydu.( Eskiden bu kelime her yerde söylenilen ,tüketilen bir şey değilmiş)

Annem ile Bahriye Teyze çarşamba pazarında turşuluk arıyorlar,Bahriye Teyze'nin turşuları bütün kış erimeden ,küflenmeden , tadı bozulmadan yenilebildiği için bu sene turşularımızı o kuracak.
Annemin apartman komşuları içinde en sevdiği Bahriye Teyze, çünkü evi her an tertemiz,balkona astığı çamaşırların beyazı göz kamaştırıcı, çocuklarına ayrı eşine ayrı her gün çeşit çeşit yemek hazırlayabildiği için, titiz olduğu için...Ben de severdim Bahriye Teyze'yi ama sadece Seher Abla gibi bir kardeşi olduğu için...Seher Abla ,çocuğu olmadığı için kayınvalidesi tarafından eziyet gören, üzerine kuma almaya kalkışınca kocasını boşayıp ablasının evine sığınan kara kaşlı kara gözlü, beni gördüğünde saklı gamzesini çıkarıveren...
Çarşamba pazarında kornişonları mıncıklayıp,sarımsakları koklayan Bahriye Teyze ;" Aşık değilim
 ne demek oluyor,aşk da neymiş,hangimiz aşık olarak evlendik," diye söyleniyor anneme. Annem çok sevdiği komşusuna hak veriyor," evlenmeden aşık mı olunurmuş?"...
Karısı ölmüş,yaşlı adamlar Seher Abla için görücü yolluyorlar,Bahriye Teyze bir an önce kardeşini başgöz etmek istiyor.Çarşamba pazarında "aşk" kelimesi kulağıma, soğuk,kötü,çirkin gelse de ben "aşkı" kitaplardan çok okumuştum ve pazara giderken bir elimde Anna Kareninna vardı."Aşk",çok değerli bir şeydi,uğruna her şey feda edilebilirdi,zenginlik, şöhret, asillik,yuva hatta çocuk bile...
Onlu yaşlarımın başında okuduğum kitapların öznesi" aşk" tı, çevre,anne,aile hiç bir şey ifade etmiyordu,aşkı bulan kahraman oluyordu,aşk doğa üstü bir şeydi,dünya da olan hiç bir şey ile kıyaslanamazdı...Anna  ,aşkı için oğlunu terk etmişti.Çocuk,anne ve daha bir sürü şey ,çevre denen baskıcı,sıkıştırıcı,yok edici şeyin pazarladığı ürünlerdi,aşkı tanımıyordu bu çevre,tanısa onu da kendine benzetmeye çalışır,sıkıştırır,bastırır,yok ederdi...Aşkı bir ben biliyordum,okuyarak da olsa...
Aşkı hiç okumamış zavallı çevrem,bilmediğiniz şeyi nasıl yerden yere atarsınız,hor görürsünüz..
Din dersi hocam annem ile babamı veliler toplantısında kınamış,ergenliğe girmiş bir kız daha namaz surelerini tam bilemiyordu.Bahriye teyze her derdimizin dermanı olabiliyordu,Seher Abla çok güzel Kur'an okuyormuş,bana namaz surelerini çalıştırabilirmiş.
Seher Abla ile birlikte abdest alıp ,   sure ezberlemeye çalıştığım günleri hiç unutamıyorum.
Kocasına "aşık" olabilmiş ama çocuğu olmadığı için  eziyet görmüş,terkedilmiş bir kadın, yine aşık olmak istiyor, istediğini çarşamba pazarından biliyorum.Seher Abla tüm kitaplarımın kadın kahramanlarının yüzü oluveriyor...Seher Abla aşkı arayabilme cesareti gösterilmiş tek gerçek kahramanım,onca itilmişliğin ,sığıntılığın içinden beri,"aşk" diyebilmişti...

Anne olunca "Ayşe" olmaktan çıktım,çocukluktan çıkar gibi,sıyrıldım,başka bir entari giyer gibi anneliği giyindim.Anne gibi düşünüp,anne gibi hayaller kurmaya başladım,farketmeden,içeriden,içeriden...Dün Anna Karenina filmini seyrettim,"aşk" uğruna oğlunu bırabilen bir kalpsizi, bir bencili, Anna'yı izlemek bana dakikalarca ızdırap yaşattı.Film bitince hemen pencereye koştum,Yunus'un okul servisini gözledim,bir gelsin sarılayım,kara gözlerinden,saçlarından,boynunun altından bir öpeyim...Okul servisi sokağın başından bir görünsün...



17 Eylül 2014 Çarşamba

Sait Faik Müzesi


           Yunus'un objektifinden Burgaz ada ve Sait Faik Müzesi

Yaz tatilini sessiz,kimsesiz bir köyde, sadece dede, anneanne ve annesini görerek geçiren Yunus bazen arkadaşsızlığa isyan etti. Köyün hemen hemen tüm sakinleri kasabaya, şehirlere göç etmişler, artık yazın bile uğramaz olmuşlar. Arkadaşsızlık ,Yunus'un aklına geldikçe sızlandığı önemli
ihtiyacıydı...Dedesi Yunus'a arkadaş olmaya çok hevesliydi, toprak kazan,eken,sulayan dede gününün büyük bir bölümünü okumaya ayırırdı. Yunus ile beraber okuma saatleri yaptılar,ellerine ne geçerse
okudular,Yunus okuyor dedesi dinliyor,dedesi okuyor Yunus dinliyor...( okudukları kitapları yazayım
*Reçel Kavanozu - H.M.Kermani
*Kariye Hazinesi-Bilgin Adalı
*Ben ,Çınar Ağacı ve Pufböreği-Zeynep Cemali
*Gül Sokağı'nın Dikenleri-Zeynep Cemali
*Haritada Kaybolmak-V.Tumanov, bu kitaplar sınıf öğretmeninin tavsiye ettikleriydi)
Dedesinin en sevdiği yazar ise Sait Faik Abasıyanık'tı burada anlatmışım. Tatilimizin bitmesine az kalmış, babam peşimize kışlık hazırlıyor, elma ,şeftali, erik reçelleri yapıyor( babam reçel yapmada bir numaradır),bidonlara elma sirkesi kuruyor ve cevizleri  toplamaya çalışırken ağaca dayadığı merdivenden düşüveriyor,köprücük kemiğini kırıyor. Dedesinin kolu askıda, nefes alışı bile acı verirken okuma saatinde Sait Faik'in "Son Kuşlar'ı" okuyor; "kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yol­lar çamur içinde kaldı. dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gök yüzünde, güz mevsiminde artık esmer le­keler göremeyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil sac­larını da göremeyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuş­ları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi ..."

Her sene Sait Faik'in adasına gideriz,evinin önünden geçeriz ama içeri giremezdik.bitemeyen bir tadilat vardı.İki sene evvel Yunus altı yaşında iken  Burgazada'da denize girmiş yorulmuş ,acıkmış
 şöyle demişti;"  Sait Faik amcanın evine gidelim,belki evinin tamiri bitmiştir,bize yemek hazırlar,yeriz,çocukları var mıydı, ben çocukları ile oynarım..."

Bu sene evine girebildik,girişte para alınmaması içime çok dokundu...Aslında okuduğum yazarlar ile tanışmayı hiç istemem,imza günü gibi tanışma günleri ürkütür beni...Bir kitabı okumak için günlerini verirsin,çok beğenir defalarca okursun,kitab,kitabın sayfaları,cümleler öyle yakınlaşır ki, hep yanındadır,koltuğunda,masanda,otobüste,parkta,yatağında seninledir, kitap en yakının oluvermiştir.
Oysa kitabı yazan kişi ile hiç bir bağım yok, çok uzak,kitab ile aynı şey değildir,kitabın yazarı...
Sait Faik yaşaydı onu görmek istemezdim çünkü çocukluğumdan beri onun cümleleri en yakınım oldu,babamın sesinde ninni oldu, çocuk uykularıma daldım,ilkokuldan beri tuttuğum günlüğümün sayfaları oldu,yıllarca onun gibi yazabilme hayalim oldu....
Sait Faik'in evini,bahçesini,yazı masasını,tek kişilik yatağını,çizgili pijamasını görmek beni utandırdı,üzdü,pişmanlık içinde çabucak mekanı terk etmek isteği uyandırdı...
Bütün fotoğrafları Yunus çekti,evden çıkmak istemedi, Sait Faik'in ucu açılmış ayakkabısı dikkatini çekti, ayakkabının fotoğrafını defalarca çekti...



Yaşlının Yükü



Dün Yunus'un bit(e)meyen kitap- defter alışverişi için  kırtasiye kuyruğunda iken arkamda ki  kadın hapşırdı.En samimi en merhametli en sevecenli ses tonumla "çok yaşayın" dedim.Kırtasiye kuyruğunda ki kadın gülümsedi,mutlu oldu.Birini mutlu kılabildiğim için,içim huzurla doldu!

Bu yaz hayatımda ilk kez "cansız bir yüz" gördüm.
Yengemin annesi vefat etmiş,bir  odada etrafı kadınlarla çevrelenmiş bir çemberin içinde kefeni ile yatıyordu. Yengem, ölü annesinin başında oturuyordu, beni de yengemin yanına oturttular.
Çemberin dışında odanın bir köşesinde hocanın karısı Yasin okuyor.Odaya giren kadınlar çemberde ki yerlerine geçip oturmadan önce kefeni açıp ölünün yüzüne bakmak istiyorlar . Kefenin her açılışında dehşete kapılıyorum. Çemberde ki tüm kadınlar ölüyü tanıyor,akrabaları,komşuları,arkadaşları için üzülüyorlar ama bu bir kaç dakika sürüyor,bir kaç dakika sonra çemberden dünyalık sesler çıkmaya başlıyor,"senin kızı göremedim,tatile mi gitti,nereye gitti,tek başıma geldim bizim adamı tarlada bıraktım bu sene ürünler hiç para etmeyecek ,Saniye'nin kızını gördün mü ne çok büyümüş,istenmeye başlamış bile..."
Dünyalık sesler  hocanın karısına kadar ulaşınca , hocanın karısı Yasin'i yüksek tondan okumaya başlıyor.
Yengemin annesi yirmi senedir yatakta bakılan felçli bir hastaydı. Yıllarca yatalak annesine yengem baktı. Yengemin kardeşleri de vardı ama hiç biri annelerine bakmak istemedi.
Yirmi sene boyunca, çocuklarıyla, eşiyle ve felçli bir anne ile yaşamaya çalışmak kolay değil, yengemin kardeşlerini bakışları ile suçlayıp uzak duran çember,yengemi kucaklıyor,"aferin sana
anne sevabı kazandın,büyük sevap kazandın" diyorlar...

Bu yaz ilk kez dedemi  evinden ayırıp, yanımızda kalmaya ikna ettik.
Çok mutsuzdu,evini istiyordu ama eskisi gibi olamayacağının da farkındaydı.Dedemi mutlu kılabilmek adına çok şey yaptığımı sandım,her gün arabamla onu köyüne götürdüm,koluna girip
bahçesinde gezdirdim,arılarına şerbetli sular yaptım,kovanlarını düzenledim, kaçan arıları kovanlarına soktum,rahat abdest alabilsin diye pazardan leğen ile ibrik aldım,ezan okunmaya başlayınca elimde ki tüm işleri bırakıp leğen ile ibriğe koştum,o seviyor diye gün aşırı yoğurtlu yarma aşı yaptım,durup durup eskileri açtım,anılarını dinlerken ben çok mutluydum ama o hiç mutlu değildi...Bir ay boyunca dedemin yüzünü güldüremedim.Yaptıklarımın karşılığı olarak beklemiyordum dedemin gülümsemesini,sadece mutlu olsun istiyordum.Bir gün bana" yaşlının yükü ağır olur kızım, dua ediyorum temiz bir ölüm için" dedi.Temiz bir ölüm,neydi  biliyordum,yengemin annesi gibi olmamaktı.
Kırtasiye kuyruğunda ki kadını mutlu etmek gibi kolay değildi, hayat...Ya da bir ay boyunca eli ayağı tutan bir yaşlıya hizmet etmek gibi...Yirmi yıl boyunca yatakta felçli bir anne olup gözlerinin içine bakan oluverir ,hayat...



Yunus'un objektifinden dedem...Birinci fotoğrafta bizim evde, ikincisin de kendi evinde...



16 Eylül 2014 Salı

Köyümden Manzaralar




 
Köyümüzde ki evimizin manzarası beğenilince bir kaç fotoğrafı paylaşayım dedim.
Manzaramızda bir baraj gölü var, 20 senedir  suların içinde cami minaremiz
var.Evimizin ilk sahibi ineklerdi,bizim oralarda ineklere "mal"denir,mallardan devraldığımız ahırı
ev yapmak için annem çok uğraştı, çok eksiği var.
 
 
Evimizin çatısı yok, dometes kurutmak için iyi oluyor ama yazın sıcağında ısınan tavan ,evi fırın gibi ısıtıyor, çok sıcaklarda evi serinletmek için  damı sulamak işi bana düşüyor.
 
 
Damdan manzara
 
Benim hayalim bu damın üzerinde çay içmek ama inekler için yapılmış bu evin hiç de sağlam olmadığı,damın çökebileceği endişesinin hep canlı olması bu keyfime engel...
Annem masraf olmasın diye çok direndi,geçen seneye kadar evin  kapıları yoktu,odaların kapısızlığı
mutfak tezgahı ve dolabının yokluğundan daha ağır gelmişti bana...
Geçen sene kapıları taktırdık bu sene mutfak tezgahını yaptırdık,seneye de dolabımız olur inşallah...
 
 

 
 
Bahçemiz
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

15 Eylül 2014 Pazartesi

Yün yorgan


 
Annemin boynunda kalın bir zinciri vardı,ucunda da tarihi bir arma sallanırdı.Annem, armalı zincirine baktıkça gururlanırdı ve " Ninemin hatırası,evlenirken boynuma taktı" derdi.
Babam, ilk evimizi satın alırken annemin bu armalı zincirini rehineye bırakmış,tekrar almak üzere...
Evimize taşındık,aylar geçti ama annemin boynu boştu.Ninesinin hatırasını sattı diye babama,yeni evine küstü annem,söylenmeye başladı,"Ayşe evlenirken boynuna takacaktım,ninem iyi ki bu günleri görmedi,hatırasını koruyamadım". Çocuk boynuma baka baka ağlamıştım,armalı zincirsiz zavallı  boş boynum...
 
Köyde ki evimizde bir köşede kocaman yer döşeği.Yer döşeğinin yünleri birbirine girmiş, tazelenmeden üzerinde yatılmıyor,tazelenmesi için havalara kaldırılıp silkelenmesi lazım,öyle ağır ki kaldırmaya iki kişinin gücü yetmiyor.Döşeğin içinde ki yünler annemin ninesinden. Koyunlarının yünlerini elleriyle kırpıp torununa( anneme) döşek yapmışmış. Annem ile yer döşeği arasında çok güçlü bir bağ var.
 Bu yaz, döşeğin yünlerini beyaz bir patiskaya döktüm.Yüzyıl öncesinin kara,ak,kınalı koyunlarının yünleri..
İki adet yorgan diktim.
Yorganları dikerken annemin ninesini andım.
Boynumda armalı zinciri sallanamadı ama soğuk kış gecelerinde,beni üşütmeyecek,sıcak tatlı rüyalara daldıracak "yün yorganı" annemin ninesinden hatıra kaldı...
 
İlk kez bir yorgan dikmiştim.Akşam olunca  yorganımı üzerime aldım.Sarındım.Bütün ağırlığı ile yün yorganım da bana sarıldı.
 
 

Sabah olmasa




 
Köyümüzün yukarılarında bir okul
 
 
Yunus akşam yatağında Pıtpıt ile dertleşiyordu,gizli konuşmalarına kulak kabarttım.
"Keşke hiç sabah olmasa..." diyordu Yunus..
Yarın okulun ilk günüydü.
 
Köyümüzün dağlarını keşfetmek ne güzeldi.Uçurum kenarlarında okullar gördük,hepsinin kapısı açıktı,içeri girdik,sıralarında oturduk,mevsim köşelerine,Atatürk köşelerine baktık.Manzarası ile büyülendiğim iki odalı bir okulda , köşelerin yazılarını okurken Yunus sessizleşti...
"Hep Sevilay B. adlı öğrencinin resimleri,yazıları,bütün köşeleri hep Sevilay B.doldurmuş" dedi . "Sevilay B. nin el yazısı çok güzelmiş değil mi Yunus? diye sorduğumda;
"Öğretmen Sevilay B.yi daha çok seviyor,her şeyi ona yazdırtmış,"diye cevap verdi Yunus.
Bu okulda başka öğrencilerinde okuduğuna dair hiç bir iz yoktu,sıralardan başka.
Binbir güçlükle, yaz kış demeden,soğuk,kar fırtına demeden uçurum kenarında ki okuluna gelen,sınıfının kapılarını açan
sevgili öğretmeni merak etmiştim,meraktan öte,  sarılmak sımsıkı sarılmak istemiştim.
Dört sıralı sınıfında en çok oniki öğrencisi olan öğretmenin, bütün öğrencilerini sevebilecek kadar geniş yürekli olamadığını sınıfının duvarlarından anlamıştı Yunus.
Amcamın torunu bu okulda okuyordu,cin gibi tatlı mı tatlı bir kız,Yunus ile aynı yaşıt adı:Dursun Hatun...
"Dursun Hatun okulu seviyor musun?" diye sordum
"Öğretmenin olmadığı zamanlar okulu seviyorum."diye cevapladı.
 
Yüzme havuzlu,iki dilli, müzik,bilgisayar,laboratuvar,kütüphaneleri ile aylık binlerce lira karşılığı eğitim veren İstanbul'un okulu ile Anadolu'nun bir dağında uçurum kenarında ki iki odalı bir okulun dört sırasını dolduran öğrencisinden başka öğrencisi olmayan öğretmen arasında hiç bir fark yoktu. İki okulun da öğrencileri öğretmenlerini sevemiyorlardı...Oysa çocuklar sevmekte çok başarılıdır,büyüklerden daha iyi anlarlar sevilesi şeyleri...
 
 
 
 
 

Pıtpıt


 
 
Pıtpıt şimdi kucağımda,tırnaklarını hafiften pijamamın pazenine geçirmiş,kafasını koyacak uygun yeri hırıldana hırıldana arıyor.
Pıtpıt'ın varlığı içime bir şeyler akıtıyor.Merhamete,saflığa,sevgiye,güzel şeylere,umut,iyiliğe dair şeyleri serin bir derenin suları gibi içime akıtıyor.Çocuklar gibi derenin sularında oynuyorum.
Pıtpıt'ı sevdirene şükrediyorum...
 
 
 

12 Eylül 2014 Cuma

Köye Dönüş


Kendimi bildim bileli her yaz köye gideriz,yaz tatillerini köyde ( tatil köyü değil) geçiririz.Annem babam nereye giderse biz oraya olduğu için,annem babam köylerinden başka yere gitmek istemedikleri,başka coğrafları  merak etmeyip,hemşerilerinden gayrı, başka yabancı insanları,kültürleri görmek istemediklerinden hep köyde mecburi tatil yaptık.Evlenene kadar aileden uzak hiç bir şey yapmamıza izin verilmezdi, canımız bir yere gitmek istese," evlenince kocanla gidersin" diyeceklerini bildiğimizden ,canımızın başka coğrafyaları,kültürleri,insanları merak etmesine izin vermemeye çalışırdık.Her yaz öğretmenin elini öpüp, karnemizi aldığımız gün memleketimize köyümüze giderdik.Koca bir yazı başkalarının evlerinde geçirirdik,yengemler,dayımlar,amcamlar,dedemler, hepsinin evinde elimde  bavulum dolaşır dururdum.Herkesin tarlada işi olurdu,özellikle tütün için gündüz gece tarlalarda çalışılırdı.Aklı eren,gücü yeten tüm çocuklar çalışmaya götürülürdü,bir beni almazlardı tarlalara giden traktörlere.
Misafir çocuk,sabahtan akşama güneş çarpar,dayanamaz diye bir başıma kalırdım...
Arkadaşsız,kimsesiz bırakan tütün tarlalarından,köyden ne çok nefret ederdim.
Bir evleneyim,bir daha uğramam kör olası köye diye her gün söylenir dururdum,kocamla dünyayı dolaşmak ,köyümden ,  tütün zifti ile kararmış  hemşerilerimden mümkün olduğunca uzaklaşmak isterdim...Böyle düşünceler içinde suratım asılır,kaşlarım çatılırdı, işte o zamanlarıma ad bile koymuşlardı: " Tatsız Ayşe" ...
Evlendim,çocuğum oldu,her yaz köye gitme ritüeli dna larıma işlenmiş,çaresiz mecburiyetten karne gününün akşamı yola koyuluyoruz...
Birkaç dönüm bahçemiz var,göl kenarında,her türlü meyve ağaçları ile dolu..İnsanlardan uzak,bol bol yabani hayvan ile dolu...
Her sabah yaban yazlarının gaklamasıyla uyanıyorum,elimi yüzümü kaynak suyuyla yıkayıp,bir basma etek bir bluz ile bahçeme iniyorum...İşte en güzeli bu...Ne giydiğinin hiç bir önemi yok...Beni gören yabani kazlar,atlar,inekler,koyunlar,kırlangıçlar,tosbağalar arasında ne giyindiğimin bir önemi yok..Kendim için giyinmek istediğim ender zamanlar ,mecburiyetsiz giyinmeler hoşuma gidiyor..
Günaydın diye,yaban kazlarına,tosbağalara,ineklere koyunlara seslenmek beni öyle mutlu eder ki..
Bahçemiz göl kenarında olduğundan sazan balıklarının atlayışı,kurbağaların vıraklayışı ,yılanların sıyırtışı hiç eksik olmaz.Benim gibi Yunus da yılanlar korkmaz,gölün serin sularında yüzerken yılanlar da yanımızda yüzer,oturduğumuz her ağacın altında mutlak bir yılan yuvası vardır,sıyır sıyır evine girer,çıkar... Kayıkla karşıya geçeriz,köyün bakkalından ekmek almak için,çoğunlukla ekmeği
kendimiz yaparız,bol odunumuz var çünkü...Kuzineyi yakarız...Semaveri yakarız...
Toprağı kazarız,tohum ekeriz,fide ekeriz,ağaçları budarız...
Akşam olunca herkes evine çekilir, kurbağalar,kırlangıçlar,yaban kazları,hepsi...
Gündüz, sessizliğini geceye bırakır.Gece çok sessizdir,köylü çok yorgundur,erkenden yatar,hiç ışık kalmaz,her ev karanlıktır.Köyümde yıldızlar çok parlaktır.Geceleyin yüzünü gökyüzüne doğru çevirsen,çıldıracak gibi olursun,kaybolursun...

Sadece yazları değil,bütün bir seneyi köyümde geçirmek fırsatı çıkacak gibi...
Eşimin işi  köyümünde içinde olduğu şehre taşınabilir...Belki benimde işim olur,bahçemde ki şeftalileri,elmaları,kızılcıkları,cevizleri,kirazları,üzümleri,narları,domatesleri satarım...Belki tavuk alırım,ağaçların altına salarım,yumurtalarını satarım,belki ördek ...Belki İstanbul da nasip olmayan
"işim" ,köyümde beni bekliyordur...Belimde basma eteğim ile ...Yaban kazlarım,tosbağalarım ile...