25 Şubat 2015 Çarşamba

Masam

Şehremini Kız Öğrenci Yurdu'nun en üst katında etüt odaları vardı. Etüt odalarının birinde benim masam vardı.  Bu masaya kavuşmak için çok uğraşmıştım, herkesin bu masada gözü vardı. Benim masam erik ağacının dallarına bakan pencere kenarındaydı, sadece üç masanın sığabildiği küçük bir odadaydı, diğer masalarda tıp fakülteli çalışkan öğrenciler vardı, sessiz, manzaralı, huzurlu bir çalışma ancak bu masada olurdu. Bütün defter ve kitaplarımı( kolonya şişemi- saatimi ) masama yığmış, sandalyeme hırkamı asmıştım. Masa artık benimdi. Bu masaya sahip olmak büyük bir şanstı, kaybetmemek için de her gün etüt katına çıkmam gerekirdi, sadece final ve vize günleri etüt katına çıkan arkadaşlarım hiç anlam veremeseler de masamın başkasına ait  defter ve kitaplarla istilasına karşı bir  önlemdi. Tıpçı kızlar tembihliydi, ben yokken  hiç kimseyi masama oturtmayacaklar, o masa dolu diyeceklerdi. Arkamda ve önümdeki masalarda her gün ders çalışan tıpçı kızların arasında , pencereye kafamı dayayıp erik ağacının dallarına bakarak volkmen dinlerdim.    Ajda Pekkan'ın kasetindeki " ağlama anne" adlı şarkıyı geri sararak , sessiz  gözyaşı dökerek, defter arkasında ki takvimin bir gününün ( Ankara'ya gitme günü) üstüne çemberler çizerdim. Bu küçük etüt odası, tıpçı çalışkan kızları, erik ağacı dallı pencere manzarası, volkmenim, Ajda Pekkan, defter arkasındaki takvimin çemberli günleri beni " yeni günlere karşı istekli " yapardı.
Her şeyiyle soğuk kız öğrenci yurdunda en çok annemi özlediğimi hissederdim. Ve etüt odasındaki çalışma masamda derslerden daha çok annemi aklıma getirirdim ve masam çok değerlenirdi.
Korktuğum şey  bir gün başıma gelecekti,  masamın işgal edildiğini görecektim. Tıpçı kızlar kendileri gibi tıpçı bir kızı benim masama taşımışlar, zaten ders çalışmaktan daha çok kulağında volkmeni ile pencereden dışarı bakıyordu demişler. Masamdaki kitaplarım, defterlerim, kolonya şişem, saatim bir kenara itilmiş. İtiraz edemiyorum,  bana ait olanları alıp , masamı terk ediyorum , sessizce.
Masamı kaybedince bir daha kız öğrenci yurdunda huzur ile annemi aklıma getirecek bir köşe bulamadım, yurt, çekilmesi gereken bir işkence yeri olmuştu.

Masamın işgal edildiği o gün aklıma geliyor, sık sık...
Tahliller, sonuçlar, yüzdeler , annemi bir masa üstü temizler gibi sıyırıp atmak istiyor.
Yeniden yeniden doğan, bağıran, parlayan, umut saçan, mutluluk vadeden dünya ve dünyanın bütün nimetlerine hiç  sıyrılıp atılmayacakmış gibi gözlerini, kalbini, her şeyini  veren insan, ne kadar gerçeksiniz? Her yeni güne istekli yapan şeyler ne kadar gerçeksiniz?

9 Şubat 2015 Pazartesi

Her şeyi güzelleştiren şey

Ankara'ya kar yağıyor. Yunus'un duası kabul oldu. Biraz önce İstanbul'u arayıp; " Yunus, duaların kabul oldu, kar yağıyor dedim. " Kar yağıyor ama sen yoksun" dedi.

Demir tozuyum, koskocaman dünyada, orda bur da , zamanda, mıknatıs elbette beni bulacaktı, çekip çıkaracak , kendine yapıştıracaktı.

 Annem ile yapmak istediğim şeylerin başında onunla gezebilmek, yeni yerleri görebilmek, şaşırmak, gülmek, heyecanlanmak, umutlanmak, planlar, programlar yapmak geliyor ama annem ile yapabildiğim nerdeyse tek şey "temizlik". Bu sabah bütün evi kaldırıp çamaşır makinasına attık, yıkadık, ütüledik, dolap çekmece içleri düzenledik,  saksılardaki çiçeklerine öyle güzel bakmış ki  devleşmiş, tavanlara değmiş, hepsinin tozunu aldık, suladık, yerini sevmemiş olabilir diye  benimle yaşıt zakkumun yerini değiştirdik, ameliyat  için  çanta hazırladık.
 Düğmesi kopmuş nevresim kılıflarının başlarını diktik, halıları ılık sabunlu su ile sildik, salondaki el halısını yine annem sildi, bana güvenemedi, yorulduk, kollarımız ağrıdı, çay koyduk, bayat ekmeklerin çokluğu ekmek aşını aklımıza getirdi, bahar dallı kayık tabağa ekmekleri ufaladım, artanını kuşlar için ayırdım, annem kuşlar için ayırdığım ekmekleri iri buldu, daha küçük parçalara ayırdı, ikindi güneşi ile soframıza oturduk, zakkum yeni yerinde ikindi güneşine bakıyordu.
Her şeyi güzelleştiren umudu hissedebiliyorum, ikindi masasını kaldırırken çok mutluyum...

7 Şubat 2015 Cumartesi

Hacettepe'nin Koridorları



Hacettepe'nin labirent koridorlarında dolanıp duruyoruz, annemin ellerini sıkı sıkı tutuyorum, bırakırsam , kaybederim diye korkuyorum.

 Yunus ile beraber yaptığımız tüm yolculuklar anneme doğruydu. Bu yarıyıl tatilini de her zaman ki gibi annenim yanında geçireceğiz diye Ankara otobüsünde
  Yunus ile sohbet ediyoruz;
- Sınıftaki arkadaşlarım yarıyıl tatilinde kayacaklarmış, bazısı ise kaymak için yurt dışına gidecekmiş.
- Ankara'ya kar yağsın diye dua edeceğim, anneannemin sokağında ben de kayak yapmak istiyorum.
Bir yılda iki kez Ankara'ya gidebiliyorum, sırf annem yaşıyor diye Ankara'ya ayak bastığımda cennete gelmişim gibi seviniyorum.

Mahalledeki sağlık ocağı doktoru, anneme çok kansız olduğunu , sebebinin araştırılması için bir an önce hastaneye gitmesini söylemiş. Annem  , doktora ; " İstanbul'dan kızımın gelmesini beklemeliyim" demiş.
 Yarıyıl tatilini beklemiş, sessizce.
Telefonlardan beri annemin  yorgunluğunu hissedebilmiştim.
 Yunus yarıyıl tatilini Hacettepe Hastanesinde geçirirken duasını hiç unutmadı,
 hastane pencerelerinden dışarı bakarak kar duasını tekrarladı.
Yunus Ankara'da iken hiç kar yağmadı.
Bugün Yunus'u İstanbul'a uğurladım, ilk kez annesi olmadan seyahat edecek.
-Artık  büyüdün, annen olmadan da  yapabilirsin" diyerek Ankara otogarından uğurlanan Yunus
çok itaatkardı.

Oysa aynı sözleri bir kaç gün önce Hacettepe Hastanesinin labirentlerinin birinde annemden işittiğimde ,   ayrılmayacağız diyerek annemin ellerine yapıştım, küçük bir çocuk gibi ağladım. Yunus gibi itaatkar olamadım.



22 Ocak 2015 Perşembe

Zaman ile annenin yarışı


 Çok küçüksün, dünya çok büyük, tek başına , bakamazsın.
 
Annenin kucağına gel,  sarılalım, beraber bakalım dünyaya.
Ben senin için her şey olurum, göz, el , güneş,  arkadaş. Senin için her şeye dönüşebilirim, her şeyin içine girebilirim, senin için her şeyi yapabilirim, senin için çok güçlü olabilirim.
Güçlü kollarım ile sarıp sarmalarım seni, tek bir vücut gibi oluruz, her şeye aynı bakarız, her şeye aynı güleriz, her şeye aynı ağlarız. Senin için her şeye yetecek kadar güçlüyüm. Ama  bir şeye
 güç  yetiremiyorum, zamanı durduramıyorum.
O an hiç sonlanmamalıydı, pencere önünde kucağıma oturmuş, sonsuza kadar birbirimize sarılarak yağan karı izlemeliydik, zaman donmalıydı. Güçlü kollarım zamanın karşısında çözülüyor, seni her geçen gün ile birlikte kucağımdan uzaklaştırıyor.
Zaman öyle yalancı ki, var mı yok mu, hayal mi gerçek mi emin olamıyorum. Annenden daha çok  seviyorsun zamanı. Çünkü zaman her an başka , her an umut edici, her an sürprizlerle dolu, zamanın eline sıkı sıkı yapışmışsın, büyüyorsun.
Kollarım güçlü olsaydı, zamanın elinden kurtarırdım seni.
Bencillik yapmıyorum, seni sadece kendime saklamıyorum, sonsuza kadar pencere önünde yağan kara  birbirimize sarılarak bakalım istiyordum.
Zaman gelmesin, kollarımı çözmesin, seni kucağımdan almasın istiyordum.
Şimdi ilkokul bitiyor, biraz sonra karnen ile geleceksin. Dokuz senelik anneyim, dokuz sene boyunca
zamanın elinden hiç bir şeyin kurtulamayacağını tecrübe ettim. Sarıp sarmalanmak istemiyorsun, güçlü kollarımı sakladım, gözlerimi açtım.
Zamanın elinden tutup hızla ilerlerken seni, sadece izliyorum.
 
( Beş sene önce çekilmiş bir fotoğraf ansızın önüme çıkınca, hatırlattıklarını yazmak istedim)
 



21 Ocak 2015 Çarşamba

19 Ocak 2015 Pazartesi

Arkamızdan Gülerler



Arkamızdan gülmesinler, annemin iki kelimelik hayat felsefesidir, bu iki kelime benim de hayat
yolumda zoraki arkadaşım olmuştur. Dün İstanbul da pırıl pırıl güneş vardı, yürüyüş yapmak ,temiz hava almak için ayakkabılarımı giymiş iken annemin sesini duymak istedim, telefonda ,"hafta başında yürüyüş de neymiş, evini pislik götürüyordur, süpür sil, yıka, ütüle, tertemiz yap köşe bucağı, haftaya tertemiz gir, evini pislik götürüyorken yürüyüşe çıkmış demesinler, arkandan gülmesinler" demesiyle ayakkabılarımı çıkardım. Her gün evdeyim, her gün üstün körü temizlik yapıyorum kuşların cıvıldadığı, parlak güneşin gözleri kamaştırdığı baharı aratmayan bu havada  ince temizliğe kolları sıvadım. Trt 3 'ü açtım, temizlik  yaparken ve yazı yazarken  klasik müzik dinlemenin çok faydasını görüyorum.  Gücümün yettiği tüm şeyi çektim, altını arkasını sildim. Her çektiğim yere ilk önce kedim Pıtpıt atlıyor, yeni bir yer keşfetmenin hazzını yaşıyor, toza pisliğe bulanıyor. Bunu çekmeye gücüm yetmez diye kaçmak istediğim her şeyin önünde annem beliriyor ve konuşuyor" sen doğalı iki gün olmuşken , tek başıma ev taşıdım, dört kapaklı dolabı sırtıma aldım, arkamdan gülmesinler diye..."
 Mutfağa kadar her şeyi çeke ütüre temizleyerek gelebildim. Buzdolabı ile fırınlı ocağı çekip altını silmek gerek, en zoru  iki duvar arasına sıkışmış fırınlı ocak, doğal gaz bağlantısı ile rahat bir şekilde çekilmiyor, azıcık, sığabileceğim kadar çekilmeli, önce sandalyeye çıkıp sonra arkasına atlamalı. Yanıma yağ çöz , çamaşır suyu, kireç çözücüyü de alıp zor bela kendimi fırınlı ocağın arkasına attım. Pıtpıt' da yanıma atlamak için an kolluyor ama yer yok öyle sıkışmışım ki, kıpırdayamıyorum, çamaşır suyu ile kireç çözücüyü
fırının altında ki tabakaya fayans görünsün diye döküverdim. Cozz diye bir buhar çıktı, bu ikili ölümcüldür biliyordum ama gözüm döndü, bu pislik ancak böyle temizlenirdi. Buharı solumamak için ağzımı burnumu kapatmış fırça elimde bir an önce pislikten kurtulmaya çalışıyorken yine annem konuşuyor," akrabamız A'nın kocası öldüğünde taziye evine helva yapmak için giden akrabamız H'    herkese şöyle demiş; ayy ne pis kadınmış, mutfağında nereyi ellesem elime yapışıyordu, helvasını bile yiyemedim içim bulandı."

Sıkıştığım yerden çıkmanın zamanı gelmişti, buharı azda olsa solumuştum
 Ölümcül ikilinin buharında bir an için , fırının arkasında pisliğin içinde ölüverecek, akrabamız H' gelecek,  helvamı  yemekten tiksinecek, herkesin arkamdan güleceği,  aklıma geldi.
Fırçanın telleri eridi gitti, kir yok olamadı...Kulağımda gülme sesleri yankılanıyor, arkamdan gülüyorlar. Fırçayı savurup attım. Tırnaklarım ile kiri kazımaya başladım. Kir azaldıkça gülme sesleri de azaldı, fırının altı tertemiz olduğunda gülme seslerini duymuyordum. Duyduğum tek ses Tatiana Nikolayeva 'nın piyanosunun sesiydi.
Her yer temizlendi, tırnaklarım ile söke söke de olsa tamamlayabildim.
Ölümcül ikilinin zehirli buharını solumuştum. İçimde ki zehiri dışarı atmak gerekti. İçimde ki zehiri dışarı atmanın tek yolu yazı yazmak. Çamaşır suyu ve kireç çözücünün delik deşik ettiği  parmaklarım
ile yazı başına otururken Tatiana Nikolayeva'yı keşfetmenin mutluluğunu , arkamdan gülenlerin susmuşluğunda , anne sözü dinlemenin, huzurunu yaşıyordum.


16 Ocak 2015 Cuma

Kaybolan Mektuplar Nereye Gidiyor?



Almanya'daki teyzem bana mektup yazmış,  mektubuna bir de geyik çizmiş, yakında gelir diyordu. İlkokulumun son günlerinde hep bu mektubu bekledim. Mektup gelmedi. Rüyalarımda kaybolmuş geyik görüyordum, bu geyik benim mektubumun içinde ki geyikti. Geyik beni arıyordu , "buradayım" diye bağırıyorum ama sesim yeterince çıkmıyor, geyik beni göremiyordu. Geyik çok korkuyordu, ben çaresizce onu çağırıyordum.  Mektubumu bütün bir sene bekledim, yazın Almanya'dan tatile gelen teyzem ; " madem yerine ulaşmıyor, bir daha mektup yazmayacağım" demişti.
Yunus kartlar boyadı, altına yazılar yazdı çok yağmurlu bir günde ıslanmasınlar diye paltomun içine saklayarak postaya verdim. Gitmemiş. Jardzy için kocaman bir kamyon çizmişti, kamyonun kasasında bir gelin ile damat vardı.  Gelin damattan uzundu , damat , kocaman gözleri ile geline güven veriyordu. Gelin çok güzeldi, yüzüne bir de tül kesip yapıştırdı. Çok mutlu gözüküyorlardı, kamyon kasasında...Kaybolan mektupların acısını bildiğimden Yunus'a kartının kaybolduğunu söyleyemedim.
Kamyon kasasında ki gelin ile damat şimdi nerede?
Pinus'un aylar önce yazdığı mektubu gelmedi,  şimdi nerede?

Sahibine ulaşamamış mektuplar şimdi nerede, ne yapıyorlar?

15 Ocak 2015 Perşembe

Kedi Dostluğu




      
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                     




                                                  Misao ile kedisi Fukumaru
                                 http://www.nippon.com/en/images/i00014/

Suçlar Ve Kabahatlar


Işıltılar içinde bir salonda, iyi giyimli davetliler, klasik müzik eşliğinde donanımlı sofralarda yemek yiyerek konuşmacıyı dinliyorlar. Ödül almış  göz profesörü konuşma yapıyor " bu mesleği seçmemde babam etkili olmuştur  babamdan hep şunu duyardım " tanrının gözleri her şeyi görür",
diyerek bir  Woody Allen filmi başlıyor...
 Bir günlüğüne iş için İstanbul'a gelen akrabalarımız  yoğun kar yağışı nedeniyle zorunlu misafirimiz oldular, tren, uçak , otobüs tüm ulaşım araçları iptal olmuştu. Dört sene sonra ilk kez erkek kardeşim
de beni ziyarete gelmişti o da mahsur kaldı, çok sevindik, günlerce kalabalık içinde döndük durduk.
Akrabalardan biri  yaz tatilini yurt dışına ailesi ile kiraladıkları bir villada  ıssız bir sahilde geçirmiş, kar mahsuru bütün günlerimizde yazın çekilmiş bu tatil fotoğraflarını, videolarını izledik. Bayram tatiline denk gelmiş fotoğraflardan bir kaçında üniversiteden arkadaşımın
eşini gördüm, bir kadın ile denizdeydi, o mu değil mi diye başka fotoğraflara da baktım. O'ydu.

Üniversite yıllarımın en zor anları yurtta kaldığım günlerdi, yurt çok soğuk geliyordu, çekilmesi çok zordu. Derslerden çıkar çıkmaz yurda geliyor, bütün gün bir masa iki sandalyeli taş zeminli odamda hapishanedeymişim gibi çile çekiyordum, dışarıda ki her şeyden de  ürküyordum. Yurt kantininde akşam yemeği kuyruğundayım, ortalardayım, pilav yetişir mi diye önümdekilere bakarak hesap yapıyorum, son tabağı alabilirim diye umutlanıyorum. Arkamdan biri saçımı çekti;" bitlenmesin diye değil mi? diye kısacık saçlarıma bakarak gülen yüz öyle güzel ki, erkek gibi kesilmiş traşlı saçları ile öyle masum ki kızamıyorum. Gülüyoruz. Fark etmeden önüme geçmiş, son pilavı tabağına koydurmuş. Tek çorba ile akşam yemeğini geçiştirmek zorunda kaldım, sıramı çaldı, pilavımı çaldı ama yurt günlerime güneş gibi açtı, ısıttı... Anadolu'nun bir köyünden İstanbul'un en iyi üniversitesine okumak için   gelmişti, okuyabilmek için iki işe gidiyordu, her şeye isyandı, büyük bir isyanı vardı. Arkadaş olduk, her akşam onun sayesinde pilav yiyebildim. Her şeye isyan edebilmek için her şeyi öğrenmeye çalışıyordu, belki sırf bu yüzden çok başarılıydı. Annem Ankara'dan koli içinde yaprak sarması ile börek yollardı. Aklıma ilk o gelirdi. Çay sırasına girip kupalarımızı doldurup kolimi  gizli bir köşe de açıp ziyafet yapardık, ama bana da isyandı. Köyünde ki annesi niye hiç koli yollayamıyordu, bir anneyi bundan mahkum eden sisteme isyandı. Ben okumak için çalışmak zorunda kalmayan bir burjuvaydım, hayatın zorluklarını hiç yaşayamamış bir zavallıydım.
Traşlı saçları masum yüzü ile konuştuğu büyük laflar komik kaçıyordu, ne kadar farklı olursak olalım seviyorduk birbirimizi, dört sene boyunca eve çıkamadık ,yurt arkadaşı olarak kaldık.
Burs veriyor diye iktidar partisinin gençlik kollarına yazılırken bile beni suçladı. Kendi fikirlerine ters bir partinin parasına muhtaçtı, ben hiç kimsenin parasına mahkum değildim, özgürdüm ama bunun kıymetini de bilmiyordum. İsyanı gittikçe azaldı, gençlik kollarından bir çocukla evlendi.
Her sene bir öncekine göre daha çok zenginleştiler, aranılan değil arayan arkadaş durumuna düşmeme çok üzülmedim çünkü yurt arkadaşlığımız her türlü engeli aşacak kadar güçlüydü.
Bir daha aramayacağım dediğim gün geçen seneydi.
Yine çok yalnız hissettiğim bir günde bütün arkadaşlarım aklıma geldi, hepsi ölmüş kocaman bir arkadaş mezarlığında yatıyorlardı. Canlansınlar istedim, ilk yine o aklıma geldi, evine gittim.
Evi son model mobilyalar satan mağaza standı gibiydi, her köşede yeni alınmış takımlar.
Başım döndü, nereye oturacağıma, nereye elimi koyacağıma kararsız kalacak kadar yabancılık çektim.
Arkadaşım beni gördüğü için  mi yoksa eşyalarının evinin muhteşemliğini bana gösterebildiği için mi ayırt edemediğim bir gurur ile beni ağırlıyordu.
Eskilerden hiç bahsetmedi,  oysa eskiler yoksa arkadaşlığımızda yoktu. Köyünü sorabildim, yıllar sonra  bayramda ailesinin yanına gideceğini, eşinin yoğunluğu nedeniyle kendilerine katılamayacağını söyledi.
Bir daha gelmemek üzere sessizce evden ayrılırken  yurt arkadaşımı da öldürmüş, son model mobilyalar içine gömmek zorunda kalmıştım.

Geçen hafta akrabamın tatil fotoğraflarında arkadaşımın eşi bayram tatilinde başka bir kadınlaydı,  arkadaş mezarlığımda sonsuza kadar ölü olduğu için hiç bir şey hissedemedim.

Erkek kardeşim peşinde Woody Allen filmleri getirmiş, her gece herkes yatınca filmleri tek tek izledik.
 Suçlar Kabahatlar'da karısını aldatıp cinayet işleyen profesör;" her insanın taşıdığı bir günah yükü vardır, belki arada bir hatırlayıp kendilerini kötü hissederler ama bu uzun sürmez ve zaman her şeyin ilacıdır, pek çok insan korkunç günahlarla birlikte yaşar, hem ne yapmasını bekliyorsun kendini ele vermesini mi? Gerçek dünyada bahaneler üretir, yaptığımız hataları inkar ederiz, aksi halde yaşayamayız" diyerek dışarı çıkıyor, karısına sarılarak ışıltılı salondan ayrılıyorlardı.










.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Narayama Türküsü




 
Fatih'te sabah ezanı okunuyor. Sakine Teyze , Molla Hüsrev, Sümbül Efendi, Hırka-i Şerif, Akşemseddin ve çok uzaklardan Süleymaniye den gelen ezan seslerini duyuyor , oğlunu uyandırıyor.
Gün ağarmadan ağzına bir lokma bile atamadan işe gitmek zorunda oğlunu öperek uğurluyor. Sabah namazını kılıyor, akşamın ilerleyen saatlerine kadar oğlunun yolunu gözetlemek ona ağır gelmiyor, beş vakit namazı onun en yakın arkadaşı, yoldaşı oluyor.
 
Çocuklarının her biri dağılmış, kendi hayatlarında , Sakine teyze hepsine  günde beş kere hayır duaları yolluyor , hepsi yerlerinde mutlu olsun istiyor. Çok sevdiği Allah'tan bir isteği daha var elden ayaktan kesilmeden  çocuklarına yük olmadan canını almasını istiyor çünkü yaşlının yükü çok ağır biliyor, yatalak annesine yıllarca bakmışlığı var.
85 yaşında eli ayağı tutuyor, kulakları duyuyor, hiç bir hastalığı yok ama hastalık denilmeyecek kadar basit bir şey, farkına varmayacak kadar basit bir şey, unutkanlık başlıyor. Nerden bilsin ki bu unutkanlık onu mahkum edecek, evinden ayıracak, biricik oğlunu kederlere sokacak...
 
Sakine Teyze'nin oğlu çok ağır bir işte çalışıyor, gündüzleri  annesinin başına  bakıcılar koyuyor ama yürümüyor, annesi hep kötüye gidiyor, bakıcılar kaçıyor. Akşam olup işten eve gelince annesi ona yabancı gibi davranıyor, oğlunu tanımıyor, hiç bırakmadığı en yakın yoldaşı beş vakit namazından ayrılıyor. Dünyanın en acı şeylerinden biri olsa gerek  annenin evladını tanıyamaması. Annesi yok olmuş sadece görüntüsü kalmış, elleri, yüzü, saçları aynı olsa da bakışları başka, bir oğula bakan annenin gözleri değil. Annesinin gözünde bir yabancı olmaya bile dayanıyor, yurda vermemek için direniyor. Çok nadir  anlarda hatırlayıveriyor oğlunu, işinde çok yoruluyorsun, sabahları karnını doyur diyiveriyor. Annesini yeni bulmuş gibi hemen o anda sarılıveriyor, yeniden kaybolmasın diye.
Huzur evlerini geziyor, en iyisine en pahalısına bakıyor ama gönlü yatmıyor, annesini çok sevdiği evinden ayırmak, hiç tanımadığı insanların arasında ölüme terk etmek çok ağır geliyor. Bakıcılardan yana çok şanssız, kimi  hiç yemek vermiyor annesi çok zayıflıyor, kimi kolundan hunharca tutuyor kolu morarıyor, kimi hiç oralı olmuyor annesi dışarı kaçıyor... Bir ablası var,  kocası çok zengin, fazla satış yaptığı için her sene  bedava yurt dışı tatili kotasından  altı kere umreye gitmişliği var, çalışmıyor evde oturuyor,  annesine bakması karşılığı maddi manevi çok teklifler sunmuş, evine bir temizlik bir de hemşire için iki kadın ve her ay para yardımı teklif etmiş, evinde istemezse üst katında ayrı bir daire tutup yine hemşire ve temizlik için tutulacak kadınlarla annesine orada birlikte bakmayı teklif etmiş gündüz vakti bakıcıların başında biri olsun, annesi güvende olsun ama ablası kabul etmemiş. Ablasına küsmüş. Üç ay önce annesini çok büyük paralarla yaşlılara bakılan bir huzur evine yerleştirmiş. Her akşam iş çıkışı huzur evine gidiyor ama huzur evi doktor ve yöneticileri her gün gelişlere sıcak bakmıyor, anne için iyi olmayacağını, alışma sürecinin gecikmesine neden olacağını belirtiyorlar, umursamıyor, her akşam gidiyor.
"Seni tanımıyor, neden her akşam gelmekte ısrar ediyorsun" diyenlere;
" Ben annemi tanıyorum " diye karşılık veriyor ve annesini uyuttuktan sonra  Fatih'in tüm camilerinden yatsı ezanı okurken ,  pencerede oğlunun yolunu gözetleyerek yatsı namazının tesbihini  çeken annesinin hayalini kurarak evine gidiyor.
 
 
Narayama Türküsü adlı filmin, konusu şöyle;
http://tr.wikipedia.org/wiki/Narayama_T%C3%BCrk%C3%BCs%C3%BC_(film,_1958)
 
70 yaşına gelmiş her yaşlı oğlunun sırtında Narayama adlı yüksek dağa bırakılarak ölüme terk edilirmiş, bunu yapmak gerekliymiş çünkü kıtlık varmış, yeni doğanlara gençlere yetecek kadarmış her şey..
 

12 Ocak 2015 Pazartesi

Sakine Teyze'nin Zamanı



Sakine Teyze'yi ziyaret için her haftanın bir günü huzur evine gidiyorum. Her gidişimde farklı karşılıyor, bazen hiç umursamıyor, bazen de sanki yıllardır hasretlik çektiği şeye kavuşmuş gibi heyecanlı, mutlu oluyor. Umursamaz karşılaşmalarında kendimi daha rahat hissediyorum. Elini öpüyorum, yanına oturuyorum. Gözünün gördüğü her şey hakkında konuşmaya başlıyor Sakine Teyze, hafızası o an gördükleri ile sınırlı. Ben de "o anım". Sakine Teyze'nin zamanında , geçmiş ve gelecek yok , ben de geçmiş ve gelecek ile ilgili değilim , sadece o an dayım. Her gidişimde biri  yanıma oturup " şanslı kadın Sakine Teyze ,  hayırsız kızını hatırlamıyor, genç yaşta ölen kocasını hatırlamıyor, buranın sefilliğini hatırlamıyor "diye fısıldıyor.

Geçmişsiz ve geleceksiz bir zamanda yaşayan şanslı Sakine Teyze'yi sınıyorum ( içimdeki kötülük dışarı sızıyor). Geçmişi ile ilgili bir şeyler soruyorum. Pırasa yemeği seven kedisini hatırlıyor, pazar gezmesini sevdiğini, pazara giderken oğlunun para verdiğini  hatırlıyor. Hatırlamaya çalışmak ağır yükü sırtına almaya çalışmak gibi, yoruyor.  

Sakine Teyze'nin ellerini tutuyorum, yürütüyorum, yemeğini yediriyorum, anlık şeylerle ilgili sohbet ediyorum, uyuması için yatağına yatırıyorum. Yatağının ucundaki  pencereden kuru ağaç dallarını görüyorum. Kuru dallar hangi ağaca ait diye  düşünmemeliyim. Ağaç zaman. Ağaç zaman çünkü.
Baharda çiçek, yazda meyve, sonbaharda solgun yapraklar...Sakine Teyze'nin zamanında ağaç sadece kuru dalları ile donmuş bir resim...

Huzur evi ilk gördüğüm  günden beri bana kız öğrenci yurdumu hatırlattı.

Dört demir yatak, bir masa iki sandalye, bir pencere, halısız taş zemin. Benim penceremden de ağaç dalları görünürdü. Dalların dört kere çiçek açıp, erik verip, yapraklarının solduğu  zaman kadar  yurtta kalmıştım. Geleceğim için kariyerim için bu yurt odasında kalmam gerekiyordu. Sabır ettim, halısız taş zeminin içimi buz gibi soğutmasına dört sene dayandım.
Sakine Teyze'nin odasının taş zemini , penceresi, masası ne için vardı? Nereye kadar vardı?

Bir oğlu vardı, hatırlanması gereken bir oğul...İşinden çıkar çıkmaz her akşam , bir akşam bile aksatmadan  annesinin akşam yemeğini yediriyor, ilaçlarını içiriyor ve yatağına yatırıyor, uyuyana kadar başından ayrılmıyor. Sakine Teyze'nin gözleri her akşam oğlunu görerek kapanıyor.

Sakine Teyze'nin zamanına girdiğim için şanslıyım, geçmiş ve gelecekten uzak, anısız, umutsuz, sadece göründüğü kadar...




31 Aralık 2014 Çarşamba

Sakine Teyze

Akşama misafirlerim var. Öyle heyecanlıyım ki, hemen yazmak istedim, yazmazsam içimde patlayacak bin parçaya bölüneceğim. Çok acele yazılacak yazımın kusurlarını görmeyin.
Akşama Sakine Teyze ve oğlu yemeğe bize geliyorlar. Çam ağacı özentimiz, bizi bir huzur evine sürüklemiş. zorla içeri sokmuştu. Huzur evinde Yunus ile beni kendi akrabası diye tanıtan bir teyze
ile tanıştık. Teyze, iki büklüm, ellerinden tutulmazsa yürüyemeyen, kenarları iğne oyalı yazması, örgü yeleği, yün çorabı ile çok tanıdık. Yunus'u öptü; " oğlumun oğludur" dedi. Odada ki diğer yaşlılar "aaa hiç görmedik adı ne? " diye hep bir ağızdan. Teyze bize doğru eğilip Yunus'un adını sordu. Sessizce Yunus dedik. Teyze arkadaşlarına dönüp ," Yumuk, oğlumun oğlunun adı Yumuk" dedi.
Odada ki tüm yaşlılar Yumuk'un başına toplandı, öptüler, sıktılar, şakalaştılar. Hemşirelerden biri de teyzenin söylediklerine inanmış ki," babaanneniz mi  ananeniz mi " diye sordu. Hemşireye içinde çam ağacı geçmeyen huzur evine geliş nedeni bulup cevap vermekte zorlandım. Ama çok anlayışlıydı, çam ağacı hikayesini bilse de olurdu.  Teyze'nin hikayesini anlattı. Sakine Teyze üç ay önce getirilmiş bu huzur evine(  huzur evinde eski trt spikerlerinden Mesut Mercan'ı da gördüm).
Bir oğlu varmış, her akşam geliyormuş, annesine akşam yemeğini yedirip, yatağına yatırıp gidiyormuş. Sakine Teyze bilmem kaçıncı evre Alzheimer  hastasıymış.. Sakine Teyze kupkuru parmakları ile sıkı sıkı ellerimi tutuyor, "Mesut'a haber verelim akşama patlıcan getirsin yumurtalayıp kızartırız, çocuk açtır, akşama bekleyemez..."diye  söylenerek karnımızı doyurma telaşında.
Gözü hep kapıda " Mesut gelemedi, Mesut nerde kaldı" İçeri giren hasta bakıcıyı arkadan Mesut sanıyor, " Mesut işte geldi... Mesut değilmiş..." Yunus, Sakine Teyze'yi yadırgıyor, ona izah ediyorum. Bir ara Yunus Sakine Teyze'ye matematik sorusu sordu, iki artı iki kaç eder, bu kaç, şu kaç diye sorarak aklının kuvvetlenmesine yardımcı olmak istedi.
Vaktim yok detayları sonra anlatırım, Sakine Teyze'yi hiç ayrılamayacak kadar çok sevdik, bu nasıl bir şey ve nasıl oldu onu da sonra anlatacağım, oğlu ile de tanıştık ve bugün akşam bize yemeğe gelmeye ikna ettik. Sakine Teyze'ye yumurtalı patlıcan kızartma yaptım. Nasıl mutluyum, kar bile yağıyor...

30 Aralık 2014 Salı

Yılbaşı hüznü


İşimden kafamı kaldıramıyorum, geçen hafta işveren ödeyecekleri parayı açıkladı ve istedikleri verimi, bilgiyi alamazlarsa parayı alamayacağımı da kibarca ima etti. Elimden geleni yapmak yetmiyor, uzaktaki yakınlarımdan yardım istedim, sağ olsunlar kendi işleri gibi dört elle sarıldılar. Cumartesi günü ,  dışarıda yağmur yağıyor, Yunus ödev yapıyor bir yandan da pencereden bakıyor. Her yer de ışıklar, noel babalar, pencere önüne koyulmuş çam ağaçları. Yunus pencere önüne geçtikçe söyleniyor;     " ışıklı ağaçların olduğu evler ne güzel, ışıklı ağaçları olan evlerin çocukları ne kadar mutludur." İşten başımı kaldırdıkça Yunus'u pencere önünde, ışıklı ağaçları olan evlere bakarken görüyorum.
Para verirlerse  ışıklı ağaç alsam mı diyecek kadar içime işliyor Yunus'un pencere önünde ki hali.
Bir bakıyorum ödevlerini bir tepsiye koymuş yanıma ilişmiş, tepsi üzerinde bir yandan yazıyor bir yandan ;" anne, misafirliğe gidecek bir ev var mı? " Yok"." Anne bizi çağıran bir ev var mı"? "Yok".
Tepsisine gömülüyor.
Dışarıda yağmur şiddetlenirken, işimi bitirmemin imkansız olduğunu anlamışken  Cumartesi günü de ders çalışmasın diye Yunus'u elinden tutup dışarı çıkıyoruz. Yağmur altında yürümeyi her çocuk severdi, hava soğuk olmasa. Yunus'un botları su çekti. Sahil kenarında ki caminin kapısından poşet aldık ,hanımlar köşesine çekilip çoraplarımızı değiş tokuş yaptık, ayaklarımızı poşet ile sardık, ayaklarımızın poşet içinde ki haline çok güldük. Cami kapısındaki ışıklı yazıları okuduk; " ..birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” .
Su geçirmez ayakkabılarımız ile yağmur altında dolaşırken eskimiş az ışıklı gösterişsiz  çam ağacını pencere önüne koymuş bir huzur evi gördüm. " Çam ağaçlı bir eve misafir olabiliriz" diye umut ederek içeri giriyoruz. Dar uzun oturma odasında hepsi yaşlı on kadar kişi birbirine bakarak oturuyor.
 Sessizce çam ağacının yanına kıvrıldık. Yunus cennete gelmiş gibi, eskimiş plastiği , süssüz, tek tük lambasıyla bir yanıp bir sönen ışıklı çam ağacına büyülenmiş bakıyor. Evlerine davetsiz geldiğim hiç birini tanımadığım yaşlılardan utanıyorum, kafamı kaldırıp merhaba diyemiyorum. Hepsi gülerek Yunus'a bakıyor, "babaanneye mi, ananeye mi geldin, diye soru soruyorlar. Yunus çam ağacına gelmişti. Kime geldiniz diye sorular soruldukça ne diyeceğimi bilemedim. Çam ağacından uzakta kapı köşesinde ki koltuktan biri zar zor yerinden kalktı, iki büklüm yanımıza doğru geldi;" Bana geldiler "dedi. Ellerimizi tuttu. " Elleriniz buz gibi, nasıl da ıslanmışsınız hadi çabuk çıkarın paltolarınızı,
asın kurusun" dedi.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Pıtpıt'ın gelişi



Geçen sene tam da bu zamanlarda Yunus ile kavga ediyorduk. Ev ödevi olarak kağıttan bir çam ağacı getirmişti , üzerine 2014 dileği yazılacakmış.  Ev  ödevlerini hep ben yapıyor sayılırım, o sadece yazıyor, metnin  ana fikrini , çapma mı bölmemi hep ben söylüyorum. Çam ağacına  dileği ben yazmak istedim, hakkımdı. Yunus kabul etmedi. Senin dileğin benim dileğim saç baş yolduk, mıncıklaştık kavga ettik. Bir daha ödevlerine yardım etmem, gecelere kadar bitiremezsin diye tehdit ettim. Kararlı olduğumu görünce ağlamaya başladı; " ağaca yeni yılda iş istiyorum diye yazacaksın, ağacım okulda asılacak, herkes bana gülecek..."
Gözünün yaşına bakmadım, çektim aldım ağacı;" Yeni yıldan bir kedi istiyorum" diye yazdım.

18 Aralık 2014 Perşembe

Ayşe'nin Kedisi




Çocukluğumdan beri  en yakınım olan, beni en iyi tanıyan biri şöyle dedi;" hep yanlış tercih yaptın."
Doğru söylüyordu, çünkü bunu söyleyen kişi beni çok seviyordu dünyada ki her şeyden daha çok seviyordu beni.
Şimdi işimin başında olmam gerekirken ( yine yanlış bir tercihle) kedimi yazmak için buradayım.
 Şimdi şu anda kedimi yazmak her şeyden daha önemli, yazılmazsa nefesimi kesecek hatta öldürecek...
6 gün önce bir iş aldım, literatür taraması yapacaktım evden beri. Neyi araştıracaktım bilmiyorum ama kanımın son damlasına kadar araştırma isteği, ihtiyacı hissediyor ve bir işin ucundan tutup bir baltaya sap olmak istiyordum. Ne için literatür araştırması yapacağımı öğrenmek için yola koyuluyorum. Deniz manzaralı bir konakta, slaytlı sunum eşliğinde, işimi elime verdiler ve bir hafta içinde ki perfonmasıma  göre başka işlerde verme vaadiyle beni uğurladılar. Uğurlanmadan önce tümü erkek olan çalışanlar içinden tek kadın olan işveren son bir soru daha sordu" çocuk ile bu işin altından kalkabilecek misiniz, çocuğunuz evde mi ,okulda mı?" Bu soru beni en çok incitendi hem de tek kadın tarafından akıl edilip sorulması...
Konaktan çıktığımda öyle yağmur yağıyordu ki şemsiyemin bir teli kırık olduğundan yanıma almaya utanmış olmama kızıyordum. Eve varır varmaz koca bir tepsi poğaça yaptım, hiç kalkmadan literatür çalışması yapabilmek  için. Oturma odasında ki köşeme çekilip çalışmaya başladım, acıktıkça bir kaç dakika poğaça tıkınıp hemen işimin başına dönüyordum. Yunus hastaydı ama annesinin işine öyle saygı duydu ki annesinden bir şey istemek yerine kendi başına halletme yolunu seçti...
İşim, holding araştırması yapmaktı. Türkiye ve dünyada holding tanımı, tarihçesi, mevzuatı, işleyişi, organları, organizasyonları hem yerli hem yabancı kaynaklardan. Sonra danışmanlık yaptıkları
büyük holdinglerinlerin market, tekstil, inşaat, hayvancılık gibi bir dolu iştiraklerinin   karlılığını artıracak literatür çalışması yapacaktım. Herkes evden çekilince kedim ile baş başa kalıyorduk. Pıtpıt
hastalanınca bir an önce sağlığına kavuşsun diye pahalı mamalar almıştım, Pıtpıt eski sağlığına kavuşunca yine eski ucuz  mamaya dönüş yaptım. Pıtpıt eski yediği mamayı beğenmez oldu, burun kıvırdı. Marketten çok ucuza tabakalar halinde satılan  tavuk ciğeri alıp haşlayıp mamasının içine küçük parçalar atarak ikimizi de memnun edecek bir çözüm buldum. Soluksuz iş çalışmalarımın arasında Pıtpıt ayağımı ısırmaya başlayınca ciğer istediğini anlıyor kalkıp bir tatlı kaşığı ile mamasına karıştırıyordum. İş sebebiyle hiç dışarı çıkmamış, ciğer alamamıştım, ciğer bitmiş, Pıtpıt ayağımı ısırmaktan vazgeçmiyor. Kızıyorum. "Kalkamam Pıtpıt, bu seferlik mama ile idare et." Pıtpıt anlamıyor. "Bencillik yapma Pıtpıt" . Pıtpıt anlamıyor. " Bu dünyada senin ciğerinden daha önemli şeyler var." Pıtpıt anlamıyor. " Suç bende ciğere alıştırmayacaktım seni, hiç tadını bilmesen isteyemeyecektin". " Kötü olandan başka hiç bir şey görmeseydin iyiyi isteyemeyecektin." " Hiç utanman yok,arsız arsız istiyorsun." Pıtpıt anlamıyor, ciğer istiyor. İşimin başından kalkıyorum, buzdolabına bakınıp yiyebileceği şeyleri araştırıp küçük küçük mamasının içine katıyorum, istemiyor,işimin başında iken ayaklarıma sarılmaya devam ediyor. İşimin başından kalkıp giyiniyorum, markete gidiyorum, ucuz ciğerlerden kalmamış, diğeri pahalı geliyor almıyorum, başka market başka market derken evden epey uzaklaşıyorum. Hava puslu, soğuk...Bilincimi kaybediyorum.
Ne yapıyorum, nereye gidiyorum,ne için...
Holdinglerin karlılığını artıracak literatür tarıyorum,  istenilmese de   mevzuatlarda işçi haklarına bakıyorum. İşçi hakkı ne olacak ki, ölmeyecek kadar ,donmayacak kadar, damsız kalmayacak kadar, yaşayabilecek kadar talep ettiği... İşverenlerin karlılığını artıracak literatür taraması yapıyorum, bir yandan da ucuz ciğer arıyorum. Gülüyorum.  Ben kimim ki, holding araştırması yapmaya talepkar olmuşum...Bir market buluyorum kendime güle güle gezinirken, bir tabaka ciğer alıyorum, kaç gün gideceğini hesaplamadan, araştırmaya girişmeden, literatür taraması yapmadan, biliyorum ki hesap kitap yapmaya kalksam bizim bütçe ile evde kedi beslenmez. Bir garip sokak kedisini evimin çatısına almışım, Allah rızkını gönderir diyerek tevekkül etmişim. Hava soğuk, yolumu kaybettim, elimde bir tabaka ciğer ile bacasından ucuz kömür dumanı tüten evlerin arasına karıştım, kiminin bacası hiç tütmüyor. Bacası tütmeyen bir evin kapısı aralandı, elinde faraş ve tel süpürge ile bir anneyi gördüm.
İçeride çocuk sesleri olduğuna göre gördüğüm bir anneydi, evini süpürmüş temizlemiş, yeni bir günü tertemiz haliyle bekliyordu, güvendiği umut ettiği biri vardı. Yokluğunu hissettiğim şeyin,
kapı aralığından beri gördüğüm  bu kadında  olduğunu görüverdim....
Hep yanlış tercih yaptın ayşe, mali müşavir oldun ama yapamam diye çekildin,  işçisinin sigortasını yatırmadığı için ceza alan firmayı aklamayı iş saymadığın için yanlış yaptın, sabahtan akşama firmalarım  en az vergiyi ödesin diye kafa yormayı iş saymadığım  için yanlış yaptın...
Hava soğuk, ne zaman yolumu kaybetsem bu  evlerin içinde kendimi buluyorum...
Ne yapıyorum, nereye gidiyorum, ne için diye söylenerek, halime gülerek, kapı aralığında ki annenin tevekkülünü görmüş olarak evime geldim, ciğeri haşladım büyük bir parçayı kötü mama ile karıştırdım, Pıtpıt hırıldayarak mideye indirdi, büyük bir rehavetle, huzur ile köşesine çekildi yalandı uyudu...Rahatsız edecek kimsem kalmamış iken işimin başına dönemedim. Yaptığım kadarı ile
dün taslağı yolladım. İçimden inşallah beğenmezler diye geçti. Öyle sevinecektim ki, beğenmedik dediklerinde...Öyle olmadı, çok detaylı, çok kapsamlı bir araştırma olmuş diye çalışmamdan dolayı bana teşekkür ettiler, devamını beklediklerini belirttiler. Dünden beri işin başına geçemiyorum, yine yanlış tercih yapacağım diye korkuyorum. Kucağıma kıvrılmış  horul horul uyuyan kedime baktıkça
içime bir şeyler doluyor, dolan şey doğru olmalı ki içimi huzur kaplıyor. Hayatta hiç yoktan doğru yaptığım  bir şey var, eve bir kedi almakla doğru tercih yaptığımı sanıyorum.


11 Aralık 2014 Perşembe

İş görüşmesi

Yarın iş görüşmesine gidiyorum.
 Bu sabah tam da bu yazıyı yazdıktan sonra evin dağınıklığını toplamaya ,ütü yapmaya girişmişken ütü sepetinden mavi gömleğim çıkıverdi. Urfa'nın kiri ile kapkara olan gömlek yıkanmış, ütü masasında yatıyordu. Bu gömleği Urfa'dan önce,  iki iş görüşmesi için  daha giymiştim. Gömleği ütüleyemedim  sepetin en dibine itiverdim, ütü sepetim hiç boşalamaz, canım istedikçe birer ikişer ütü yapageldim yıllardır, bu yüzden sepetin dibi çok derindir, mavi gömlek artık görünemez, sırası gelmez...
Eşim bir devlet üniversitesi bulana kadar ek iş yapmak için başvurularda bulunmaya başlamıştı, bu gün bir araştırma şirketi kaynak taraması yapıp yapamayacağını sorunca, şirkete beni önermiş. Şirket müdürü cep telefonumdan beni aradı, yarın için müsait olur musunuz bir görüşelim dediğinde , fazla heyecanlanıp her zaman, her an gelebilirim, hep müsaitim diye peş peşe ne kadar boş olduğumu sıralamaya başladım. Telefonu kapatır kapatmaz ütü sepetine koştum, mavi gömleği sepetin dibinden çıkarıp  ütü masasına yatırdım. Nasıl bir iş için gidiyorum henüz bir bilgim yok. Ne işi bilmiyorum ama beni öyle sevindirdi ki ütü yapmıyor sanki dans ediyorum...Umarım yarına kadar heyecanım geçer, müdürün karşısında saçmalamadan, elime yüzüme bulaştırmadan, hayırlısı ile...

Beklenen şey



Sabah herkes evden çekilince oturma odasının perdesini açtım, hava öyle karanlıktı ki sanki gün doğmamış, hala gecedeyiz gibi. Perdesiz pencere aydınlık getiremedi.
Gündüz vakti ışık yakmak istemedim, her zaman ki işler beni bekliyor, çağırıyor. Bozulanlar düzeltilecek, kirlenenler temizlenecek, katlanacak, ütülenecek, yerli yerine konulanacak. Her sabah aynı şeyleri yapabilmek için bir şeye ihtiyaç duyuyorum. Ben de olmayan bir şey bu. Her gece yatmadan önce sabaha uyanmak isteği hissettiren şeyi arıyorum... Karanlık sabahın içinde de olsa arıyorum o aydınlığı. Bir köşeye çekiliyorum, sabahın tüm dağınıklığını , bana güzel gösterecek o şeyi bekliyorum. Gelmesi bazen vakit alıyor, bazen de hiç gelmiyor işte o zamanlar lanet okuyarak, halime acıyarak, dağınıklık üzerine gidiyorum, bu çok acı veriyor. O yüzden beklemek, sabırla beklemek en iyisi, karanlık içinde küçücük bir şeyler aydınlanıyor, dışarıdan gelen sesler; şıkır şıkır çay kaşığının sesi, pencere önünde ki ekmek kırıntılarına gelen güvencinlerin kanat sesleri, bitmeyen inşaatların birinden gelen işçi ıslığı...Yaşama dair , ne olursa olsun hayat devam ediyora dair küçük ayrıntılar her sabah bir mektup gibi odamın içine atılıveriyor...Öyle hissediyorum ki benim için her gün bir mektup yazanım var, her günü benim için en ince ayrıntıları ile yazmış, ve her sabah kapıma bırakıveriyor, hiç sıkılmadan bunalmadan umutsuzluğa kapılmadan  her sabah açıp okumamı istiyor....Her ayrıntıya dikkat kesilerek mektubunu okumaya çalışmalıyım...Unutulmuş değilim...
Karanlık odalarım aydınlanıyor, mutlu huzurlu yuvam görünür kılınıyor...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Kıymetlenen Rüyalarım




Çocukluk korkularımdan biri de annemin rüyalarıydı. Annemin, uzun , en ince ayrıntılarına kadar detaylı , içinde mutlaka ölü akrabaların bulunduğu rüyalarını  her sabah, kahvaltı sofrasında dinlerdik. Kış aylarında mutfak soğuk olur, oturma odasına soba yanına yer sofrası kurardık. Genellikle  üç küçük çocuğuyla sofraya oturan annem,  " sabahlara , hayırlara karşı gelsin.." diyerek, büyük bir ciddiyetle  dün gece gördüğü rüyasını anlatmaya başlardı. Yer sofrasında bağdaş kurup oturan en büyük çocuk benim. Annem gurbette, belli ki köyünü özlüyor , rüyalarında hep köyü var, ölmüş dedesi, ninesi var... Uzun uzun anlatılan rüyanın bir yerinde, ayakkabı gördüm; hayra işaret değil, altın gördüm; sıkıntı getirecek, kız çocuğu gördüm; kızgın bir haber var, et gördüm; hastalık ...Ölmüş  ninesi kollarını açarak " seni çok özledim " diyerek annemi yanına çağırması...Sobanın yanında soğuk terler dökerdim, annemi ninesi çağırıyor, annem ölecek.
Bazı sabahlar rüyasını anlatmak istemez, çok kötü çok karışık şeyler gördüm der, ama dayanamaz başlardı anlatmaya sonra pişman olur keşke musluğu açıp suya anlatsaydım, akar giderdi şimdi her gördüğüm çıkacak diye vahlanır ,  her an çıkması olası bir felaket ile beni bir başıma bırakırdı.
Köyden bir akraba ölmüş haberine, annem hemen ; " bana malum olmuş, rahmetlinin elinde çiğ et , kucağında kız çocuğu görmüştüm"..diyerek rahmetliyi anması ,bütün bedenimi titretirdi.

Benim rüyalarım anneminkine benzemez, annemde rüyalarımı dinlemek istemezdi. Gördüğüm her rüyanın bir yerinde mutlaka uçarım, uçmadığım bir rüyam yoktur. Çocuk iken uçabileceğime o kadar inanırdım ki,  gizli bir yeteneğim olarak hep saklayagelmişimdir (Allah'tan hiç kimseye göstermeye meyil etmemişim). Bir gün kulaklarımı bir aşağı bir yukarı hareket ettirirken hayret ederek bana bakanlara " bu ne ki , ben istediğim anda uçabiliyorum" demişliğim vardı.

Annem uçma rüyalarımı dinlemezdi, içinde köy olursa, akrabalar olursa hemen beni  oturtarak, gözlerini açarak, hayırlara karşı gelsin diyerek dinlemeye başlardı. O kadar az görürdüm ki içinde köy geçen o şanslı rüyaları...Akşam yatmadan ,  annemin köyünü,  dünya gözüyle göremediğim annemin ölmüş ninesi ve dedesini rüyamda görebilmek için dua ettiğimi bilirim...

Yaşım artıkça rüyalarımda uçmalarım azaldı, yok olmadı.

Eşimi tanıyınca  rüyalarım kıymetlendi. Her gördüğüm rüyayı büyük bir dikkatle dinler, yıllar sonra bile " sen böyle bir rüya görmüştün" diyecek kadar belleğine alarak. Bazen sabah olmasını bekleyemem gece  uyandırıp rüyamı anlatırım. En ince ayrıntısına kadar anlatırım, her ayrıntı çok kıymetli, kaybolmamalı...Rüyalarımı  doğru bir şekilde yorumlayabilmek için en güvenilir rüya tabirleri kitaplarından birini aldı, sıcağı sıcağına rüyamda ki önemli işaretlerin anlamı için kitabı gecenin bir yarısında bile açar.
Nerede işe başlayacağız diye  bu sürecimizde rüyalarıma daha bir kıymet veriyorum, anneme bu konuda da benzemeye başlıyorum...

(Bu sabah bu kitabı görünce hemen almalıyım sürecinde aklıma gelenleri yazdım)




9 Aralık 2014 Salı

1. ve 2. TBMM


Yunus ile birlikte ders çalışıyoruz. Yunus her öğrendiği şeyi büyük bir heyecanla annesine anlatmayı çok seviyor, servisten iner inmez anlatmaya başlıyor, peş peşe  soluksuz anlatırken tıkanıyor, oysa onu bir ömür dinleyecek kadar sabrım ve vaktim var. Beni öğrencisi gibi görüyor, " iyi dinle sonra soru soracağım" diyerek dikkatimi sınıyor. Hiç bir şey bilmiyorum, her şeyi bana öğretmeye hevesli öğretmenime kendimi bırakıyorum. Bazen de sınav yapıyor, sorular hazırlıyor , not veriyor, yanlışlarımı görmezden gelip hep 100 alıyorum. 100 almış bana, yüzüme derin derin bakıyor, bir şey arıyor, aradığı şeyi hemen anlıyorum sevinçle zıplıyorum,  100 aldım diye bağırarak seviniyorum. Öğrencisinin mutlu olmasını istiyor, hak etmese bile mutlu olsun istiyor. Sen öğretmen olmalısın diyorum, çok güzel öğretiyorsun. İmkansız  bakışlarına bürünüyor, oyuncak dükkanında ki bakışları gibi, çok pahalı imkansız... Öğretmen olmam imkansız anne, ben çocukları hep güldürmek isterim.
Olsun, sen benim öğretmenim ol, ben ne şanslı öğrenciyim...
Urfa'ya giderken ilk kez ondan ayrıldım, bir gün derken beş gün yok oluverdim, beş gün içinde iki sınav olmuş. Okul servisinden inince çok sessizdi, anlatacak hiç bir şey olmamış gibi. Eve girince gözlerinden iri iri damlalar akıttığını  gördüm ilk kez böyle sessiz ağlıyordu. Kapı önünde birbirimize sarıldık, bir daha gelmeyeceğini sandım, alışmaya çalıştım, dedi, senin yokluğunda iki sınava girdim
dedi. Gözlerinden sessiz şelale akıyordu, sensiz ders çalışmak çok zordu, dedi.

Neyse fazla dramatize etmeden elimizi yüzümüzü yıkadık, önemli konuya girilmiş Sosyal bilimler dersini açtık. Milli Mücadele, cepheler, savaşlar, antlaşmalar...Urfa'ya giderken " sizi bombalayacaklar" diye peşimizden ağlayan Yunus,  yokluğumuzda Sosyal bilgiler dersinde güney cephesinde halkın başlarında komutan olmadan Fransızlara karşı savaş kazındığını öğrenince çok sevinmiş, " Fransızları yenen halk, ışıd i de yener" demiş ve içi rahatlamış...
Okulların iki gün tatil edilmesini fırsat bilerek Ankara'ya gittik. Ulus'da ki 1. ve 2. TBMM leri ziyaret ettik.
1. TBMM de çok etkilendik ama fotoğraf çekimi yasaktı, kimseler yoktu ve askeri telefonları, tüfekleri , topları çekmek için makinama davrandığımda Yunus çok kızdı, çektirmedi. Ama ikinci mecliste fotoğraf serbesti;


Yunus 1. mecliste sergilenen top, tüfek, bıçaklara bakamadı, beni dışarıda bekledi. 1. Meclisten 2. meclise doğru yürürken kumbarasını sordu. Kumbarasında ki para ile asker olmama şansı var mıydı.

2. Meclisten çıkamadık, boşlukta sergilenen kıyafetlerin içini doldurduk, okuduğumuz tüm Atatürk anıları ile...Bağımsızlık için savaşmak gerektiğini biliyorsun. Topsuz, tüfeksiz, kan akıtmadan savaşmanın mucidi olacaksın , biliyorum...

8 Aralık 2014 Pazartesi

Urfa işinin haberi


Bu yazı bir gezi yazısı değil, sadece iş görüşmesi için gidilmiş bir yerde ( Urfa ve Urfalıları genelleştirmeden )  kişisel deneyimleri anlatır.

Mavi gömleğimi saklama poşetinden çıkarttım, ütüledim, sanki ben iş görüşmesine gidiyor gibi hazırlandım, heyecanlandım. Pıtpıt'ı evde tek başına bırakmak zorundaydım bir gün sonra dönecektim, en az beş günlük yemek ve suyunu önüne koyarak evden ayrıldık. Urfa iş görüşmesi sponsorumuz kayınvalidem ve Yunus'un kumbarasıydı ( kayınvalideme teşekkür ettik ama Yunus'un haberi olmadan kumbarayı eski haline döndürmeliyiz) .   Uçak biletlerini Pegasustan , en ekonomik uçuş imkanı veren sabahın beşinde.
Gecenin üçünde havaalanı yollarındaydık, bilet işlemleri için sıraya girdiğimizde seferin iki saat geç saat yedide olacağını öğrendik, dört saati hiç görmediğimiz Urfa hakkında hayaller kurarak geçirdik.
Uçağa bindik, Ufuk'ta uçak fobisi kendini göstermeye başladı, sakinleştirici hap içildi, Urfa'ya ininceye kadar paket paket şeker sakız çiğnendi, dergiler hızlı hızlı karıştırıldı, kafa dağıtıcı anılar ardı ardına anlatıldı, milyon kere sakin ol, hiç bir şey olmayacak, az kaldı kelimeleri söylendi.
Urfa'ya indiğimizde,  takım elbisesi terden sırılsıklam ve buruş buruş olmuştu.



Bir an önce hayalini kurduğumuz işin ve evin olduğu yere gittik. Bu ıssız coğrafya , hiç kimsenin oturmadığı lojmanda komşusuz kimsesiz yaşama şartı zor gelmedi, zor gelen şey bizi davet edenlerin ilgisiz kalışıydı. Öğrencileri tatile çıkmış sessiz bir kampüste sandalye üstünde beş saat oturarak eşimi bekledim. Bu ıssız yerde ne yediğimizi, içtiğimizi , benim nerede beklediğimi hiç sormayan bir grup öğretim üyesi, belki ileride  Ufuğun  çalışma arkadaşları, hiç birini göremedim oysa kapının ardındaydım. Eşim ile beraber geldim demesine rağmen kapıya kadar çıkarak " hoşgeldiniz "diyemeyen Urfa'nın yerlisi arkadaşlar bir gün sonraya rektör ile görüşme ayarlamışlar nerede kalacağımızı merak etmemiş, sormamışlardı.
İnternet ile tek bağlantımız olan  bilgisayarımız bozulmuştu, evden çıkmadan önce Urfa da nerede kalınır nerede yemek yenilire bakamamıştım ama   davet edenler bize yardımcı olur diye de hiç telaş yapmamıştım. Çok telaşlandım, hava kararıyordu, Urfa merkeze indik, otellerin bu kadar pahalı olması normal miydi, otel tecrübesizliğimiz bizi 150 liraya sıcak susuz ,soğuk bir odada kalmaya mecbur etti. Hava kararmaya başlayınca bütün kepenkler inmeye başlamıştı, sokaklar ıssızlaşmış,  bir şey aranır gibi dolanan genç erkeklerden başka hiç kimseler kalmamıştı. Çok yorgunduk, bütün gün ıssız bir kampüste bir başımıza dolanıp durmuştuk , hiç bir şey yemediğimizin farkına ancak bu soğuk otelde farkına vardık. Otelin yakınlarından ki bir büfeden henüz kapanmadan kaşarlı birer tost yiyebildik. İnternetsizliğin bu zamanda çok pahalı bir şey olduğuna karar verdik.
Ertesi sabah fakültenin öğretim üyelerinden , rektörün yoğun olduğunu öğrendik, inşallah başka bir zaman diye telefonu kapattılar. Hiç yoktan telefondan beri Urfa da nerede kaldığımızı, ne yapacağımızı, ne zaman yola çıkacağımızı, yola çıkmadan evvel nereyi görmemiz gerektiğini , gönül alıcı, bir kaç cümle duyma ümidimizi de kırdılar. Sabah kahvaltısı olarak fırından yeni çıkmış tırnaklı pide yedik.
 
 

 Akşama kadar Urfa daydık, Balıklı Göl'e gittik.





Üzgündük.



Her şeyin sonu değil dedik, yine kendi kendimizin şifacısı olmaya soyunduk, böyle ruhani bir yerde bunu başarmak kolay olmalıydı.
Turist gibi görünen tek kişiydik ve bütün gözler üzerimizdeydi. Gezmek için gelmediğimizi, öğrenci olduğumuzu, paramızın olmadığını bile söylemek zorunda kaldığımız bu çocuk peşimizi bırakmadı, bir kaç dakika göl hakkında  yalan yanlış şeyler anlatmaya başladı.

Ufuk, yanlış tarih anlatan çocuğa doğru tarihi anlattı , bu işten para kazanmak istiyorsa işini doğru yapmasını söyledi. Kayınvalidem ısrarla Urfa kebabı yememizi tembihlemişti, Urfa kebap balıklı göl çevresinde 13 lira civarındaydı,  Urfa kebabının tüm  parasını bu çocuğa verdik. Teşekkür filan beklemiyorduk, ama " hakkımı yediniz bu kadarcık para olmaz" diye daha fazla para isteyince " hakkını helal et " diyerek balıklı gölden hızla ayrılmak zorunda kaldık.


Akşamı beklemeden Urfa dan ayrılmak , havaalanında beklemek istedik. Havaş tan başka hiç bir araçla havaalanına gitmek mümkün değildi, tek tük gözüken taksiler 30 km mesafede ki havaalanına 140 lira istiyordu. Havaşın durağına geldiğimizde seferlerin ertesi güne kadar ertelendiğini, ve havaalanına Havaşın da gitmeyeceğini öğrendik.
Herkes dağıldı gitti, bizim gibi bir kaç kişi daha durakta beklemeye başlayınca konuşmaya başladık.
Urfa da askerliğini yapmış yeni terhis olmuş Özcan geri dönmek istemiyordu bizim gibi havaalanında sabahlamaya razıydı, ama tek vasıta olan taksi üç kişi için çok pahalıydı. Havaşa binememiş iki turist
ile tanışıp taksiye binmeye razı ettik. Urfa havaalanında in cin top oynuyordu, yeme içme yerleri çoktan kapatıp gitmiş, güvenlik görevlisi bile görünmüyordu...


Yorgunluktan gözleri kapandı kapanacak Ufuk ile arkada telefonda son finale girebilmek için çaba harcayan Özcan dan başka hiç kimseler yok...
Havaalanında 30 saat beklemek zorunda kaldık, her dört saatte bir son anda sisten dolayı sefer erteleniyordu. Gözüm kapandığında aklıma Pıtpıt geliyor içime ateş düşüyor, dualara sığınıyordum. Beş kere ertelenen seferlerde hiç bir sorumluluk kabul etmeyen Urfa pegasus ve havaş yetkilileri akıl oynatacak kadar sorumsuz, ilgisizdi. Urfa da ki öğretim üyelerine aldığımız çam sakızı çoban armağanı acı badem ezmesi çantamda kalmış verememiştim, havaalanında ki tek yiyeceğimiz o oldu. Ertesi sabah Urfa yine sisliydi, uçaklar inemiyor, Gaziantep, Adana ya iniyorlardı. Gaziantep'e gitmemiz gerekti , Urfa uygun bir minibüs  için bile yardımcı olmamaya ant içmiş gibiydi ve havaalanından on üç kişi birleşip 400 liraya Antep'e gidecek bir minibüs bulduk, Yunus'un kumbarası
yerine konulamayacak kadar boşalmıştı ama en güzel anımız bir buçuk saat boyunca sisler içinde Antep'e giderken olacaktı.

 
 
Antep'e geldiğimizde dört saat daha havaalanında beklememiz gerekti ve yine son anda uçak sisten dolayı Adana'ya indi. Antep yetkilileri yolcularını hiç mağdur etmeden ikinci sefere kadar bekletmeden Adana'ya bedava götürdü. Üç saatlik Adana yolculuğunda içim geçmiş, rüyamda Pıtpıt'ın bembeyaz tüylerinin karardığını açlıktan ölmek üzere olduğunu gördüm. Urfa uçağına Adana'dan binerken herkesin sesi kısılmış, ateşi çıkmış hasta olma yoluna girmişti ve sorumlusu Urfa yetkilileriydi. Özcan son finaline girememişti alttan sadece bu dersi kalmıştı. Kayınvalidem hiç kebap yemeden Urfa dan geldiğimize kızacaktı...
Bir günlüğüne diye çıktığımız Urfa yolculuğumuzdan dört gün sonra eve dönebilmiştik, Pıtpıt iyiydi, suyu yemi bitmemiş fazlasıyla duruyordu ama çok bunalmıştı, kucağıma atlayıp dakikalarca miyavladı...Kirden kararmış mavi gömleğimi çıkartmaya fırsat bulamadan kucağımda uyuyakaldı.

21 Kasım 2014 Cuma

İstanbul-Urfa




                                                     (    *  )

İstanbul öyle güzel ki, sevilesi ne çok yeri var ama İstanbul bize doyuramadığımız aç bir kedi gibi davrandı, huysuzluğunu ve tırnaklarını hissettik, en çok.

Urfa'ya gideceğiz,( büyük ihtimal) Harran Üniversitesi'ne. Olması gereken gibi, torpilsiz, adamsız, güler yüzlü  davet edildik. Haftaya Urfa'ya sunum için gideceğiz ( eşim uçaktan korkuyor ben de peşinde gideceğim). Arkadaşları Yunus'a " Urfa da sizi bombalar" demiş, günlerdir evde bomba kelimesi yasağı var, konuşmasak bile bir yerden varlığını hissettiriyor, dün Yunus'un dudaklarında uçuk çıktı. Bloğunu takip ettiğim güzel insan kızını daha yeni Suruç'a bırakıp geldi.
Urfa , tırmalanmış, yaralanmış yerlerimizi uysal bir kedi gibi yalayacak, iyileştirecek, umarım...

( *) Yunus, Gülhane Parkında boğaz manzarasına mest olmuş bir halde çay içiyor.
 


20 Kasım 2014 Perşembe

Şemsiye olmak gerek





Bugün, Dünya Çocuk Hakları Günü;

Çocukların en büyük hakkının;" En az hasar ile büyüklerin elinden kurtulmak" olduğunu düşünüyorum.
 Zaman haritası üzerinde çocukluğunuzu geçmiş zamana iğnelemişseniz   siz artık , büyük olmuşunuzdur.
Çocukluğunu geçmişte bırakanlar , size hiç bir sözüm yok, aynı dilden konuşamayan yabancılarız.

Çocukluğunu, omzundaki  güneş yanığı lekesi gibi, dizinde ki yara izi gibi hiç kaybetmemiş anneler...
Sizler var mısınız?

Dünyanın her yerinde her gün çığlık çığlığa çocuklar doğuyor. Çocuk çığlıklarını süzgeçlerine hapseden ve gün gün sessizleştiren; "büyükler " var. Büyüklerin çok gerekli deneyimleri, bilgileri, uzağı görüşleri, planları var , yağmur gibi çocukların üzerine akıtmaya hevesliler...Öyle acımasız bir sağanak ki bu, çocuğun dalını , meyvesini kopartıyor, toprağını alıp götürüyor.
Kapalı kapılar, yüksek duvarlar, taştan bahçeler içinde çocuklar, okulun başkalaştırdığı bir çocukluk yaşıyorlar. Sağanaklar halinde dersler, konular, ödevler, sınavlar...
Oysa ,her çocuk  kendini keşfedecek zamana, ortama, güvene ihtiyaç duyar.
Her çocuk çocuk gibi yaşayabilme hakkına sahip olmalı...
Hiç yoktan şemsiye, bir şemsiye olmaya çalışmalı, çocukluğu yok etmeye çalışan büyüklere karşı...
Şemsiye olmak gerek...








17 Kasım 2014 Pazartesi

Şakacı Sokak



İstanbul'a veda ederken sokağıma bir elveda yazısı yazmayı istiyordum. Eşimin işi için karşıya Avrupa Yakasına sık sık geçer olmuştum, biz Anadolu Yakasında oturuyoruz sırf bu sebeple bol bol vapur sefası sürdüm şu son haftalarda. Geçen hafta Ufuk  jüri günü almaya çalışırken işi uzadı beni tek başıma eve yollarken " Kadıköy'den palamut al " diye çok zor bir görev verdi. Hiç tek başıma balık almamış olduğumun farkına o gün vardım. Cebimde iri bir palamut parası ile Kadıköy e indiğimde kendimi sahilde ki kitapçıda buluverdim. Kitapçıdan içeri girip kapıyı kapatırken hemen kapı arkasında bir kitap gördüm" İstanbul Sokakları" ...Sanki o kitabı arıyormuşum gibi hemen aldım, hemen çıktım. Nereye gidiyordum diye düşününce, palamut parasının gittiğinin farkına vardım.
Yine de balıkçıların sokağına çıktım, tanesi üç liraya palamut  görünce hemen  alıverdim. Metroda hemen kitabımı açtım, İstanbul Sokaklarını okumaya başladım, burnumda  da hiç hoş olmayan bir  palamut kokusu...

Şakacı Sokak eşimin çocukluk sokağı, şimdi oturduğumuz evimizin üst mahallesinde.
Ve kitabın 298. sayfasında Tarık Demirkan'ın Şakacı Sokak' ını okuyorum." Çınaraltı kahvesinden minibüs caddesine kadar uzanan bu sokak otuz yıl önce köydü, aşağı köy, yukarı köy diye anılırdı. Bugün iki cami duruyor bu sokakta, biri minik mütavazi bir taş bina , yirmi metrelik alçakgönüllü minaresi ile bugün artık çevredeki apartmanların arasından neredeyse gökyüzünü görmüyor. Oysa otuz yıl öncesinde bu minareden baktığınızda Ayasofya'yı görebilirdiniz. Bu küçük camiyi gölgesinde görünmez kılan ikinci cami ise adında bile "modern" sıfatını taşıyan ve halk arasında " füze cami" diye anılan bir ibadet yeri. Görkemli mimarisinin eğilimleri bir camiden çok onu bir uzay aracı gibi betimliyor; her an harekete hazır olan ve bir cuma namazının ardından cemaatiyle birlikte göğe yükselecek bir uzay aracı gibi...Sokağın eski adı "Tekke Sokak" mış, devlet memurları Tekke Sokakta gezinirken  sokağın adını değiştireceğiz dediklerinde çocuklar gülerek" şakacı amcalar mısınız" dediklerinde memur amcaların aklına " Şakacı" gelmiş..."

Sokağın bir tarihi vardı ve yıllar sonra  metroda, palamut yolunda öğrenecektim...

Şakacı Sokak sırf eşimin çocukluk sokağı diye eşimin  hatıraları ile dolu diye yeri ayrıdır! Ve sık sık Şakacı sokakta gezinmeye çıkarım, dünü ile bugünü aynı olamayan yalıncı sokak gibi gelir bana...
On beş yıl önce "Bizimkiler " dizisi bu Şakacı Sokakta çekilirdi, her gün Sabri Bey'i balkonundan görürdük.
Kasabı, bakkalı,balıkçısı, kırtasiyecisi ile bahçeli evlerin hepsi on beş yıl öncesinden yıkılmaya başlamıştı, her yer şantiyeydi, şimdi yine yıkılıyor bu sefer yeni siteler, yeni alışveriş merkezleri yapılıyor. Şakacı sokakta açılan bir avm Avrupanın en iyisi ödülünü aldı, iki adımlık boş yerlere otuz katlı siteler dikmeyi başarmak ta ödülü hak ediyor ama artık Şakacı Sokakta artık yürünmüyor...

Kendi çocukluk sokaklarım canlandı, kendi sokaklarımı yazmalıyım diye eve geldiğimde, korka korka palamudu fırına verdim, çok şükür zehirlenmedik...

11 Kasım 2014 Salı

Beyazıt'a giderken

Doktora tezini jüri üyelerine götürüyoruz, önce metro sonra vapur ve Mahmutpaşa yokuşunu yürüyerek Beyazıt. Dört ayrı poşette ki ağırlık tek kişinin yüklenemeyeceği kadar olduğu için poşetleri ikişer ikişer bölüşüp  sabahın erken vakti yola düşüyoruz. Metro tıklım tıklım,   çocuğunu kucağına alarak oturmuş bir annenin önünde poşetlerimizle ayaktayız. Kucakta ki çocuk ilkokul formalı, birinci sınıfa gidiyor ve hasta hissi uyandırıyor. Anne ile çocuk iki durak sonra inecek, başını dik tutamayacak kadar çocuk hasta, kucakta rahat duramıyor, kafası düşüyor. Anne ,"  az kaldı " diyerek, çocuğun kafasını kaldırıyor, saçlarını düzeltiyor, yüzünü sıvazlıyor, "dayan az kaldı". Hastane durağında inecekler, inmeden önce
anne cebinden bir şey çıkartıyor. Çiğnenmiş bir sakızı kağıdına sarıp saklamış, şimdi açıyor. Çocuğun düşen başında ki ağzına, çiğnenmiş sakızı dürtüyor. " Az kaldı, dayan " diyerek çocuğunu kucaklayarak
hastane durağında iniyor. Boşalan yerine oturmak istemiyorum. Vapura koşuyoruz, martıların hakkını getiremediğim için dışarı çıkmıyor içeride  üniformalı iki özel güvenlik görevlisi kadın ile karşı karşıya oturuyoruz. İlk izlenim üniformaları iki kişiden biri çok kilolu diğeri zayıf. On beş dakika böyle karşılıklı oturacağız. Zayıf kadın üniforma pantolonunun basenlerini çekiştiriyor, " yanlış dikmişler, geçen seneye göre bir beden küçüldüm, bu pantolonu geri vermeli", diğer kadın gülümseyerek aldıkları peynirin çok tuzlu olduğunu suda bekletip yemesini öneriyor. Gözleri ile eli basenlerinde olan kadın " bizim oğlan yedi bitirdi peyniri" diyor ve çantasından dev  gibi telefon çıkartıp oğlunun fotoğrafları arasından peynir yediği kareyi gösteriyor, ben de görüyorum henüz yaşına girmemiş. Kilolu kadın uyarıyor," bir yaşından küçük çocuklara tuzlu ve şekerli yedirmeyin diyorlar, peynir çok tuzluydu, keşke suda bekletip yedirseydin." " Uğraşamam " diyor , telefonu çantasına koyup basenlerine odaklanıyor, fazlalık dediği kumaşı çekiştirmeye devam ediyor.
Mahmutpaşa yokuşundayız, poşetlerin yükü ağırlaştı, dönercilerin henüz dönerlerini takmamış bir vaktinde İstanbul'un kokusunu hızlı hızlı soluyorum. Hastane durağında inen anne, çocuğunun çiğnediği  sakızı atmayıp yine kağıda sarıp sakladı mı, pantolonunun basenlerine takmış anne , peynirini akşamdan suya koyacak mı, kollarımı uzatan  teze jüri üyeleri ne diyecek, geri dönüşte
martılara ne atmalı...

7 Kasım 2014 Cuma

Yalancı anne

Bazı zamanlar çok sık yazıyorum. Çoğunlukla  kendimi kaybettiğim zamanlarda yazıyorum. Konusu kaybolmak olan bir çok yazım var. Yazmak, bana kendimi bulmamda yardımcı oluyor.

Anneliğin olması gerekenleri içinde kendimi kaybettim. Hiç sevmediğim bir anne modeli vardı. Çocuğunu " başkaları ne der"i gözeterek büyüten anneler gibi olmak istemiyordum. Olması gerekenleri gözeten bir anne gibi de olmak istemiyordum. Çocuğunun geleceği için sınavlarda başarılı olsun, iyi okullara gitsin diye kendini paralayan anne hiç olmak istemiyordum.
Ben farklı anne olacağım diye de düşünmedim, her şeyin en iyisini bilen, en iyisini yapmaya çalışan, yapamadığı zaman canı sıkılan, yetersiz olduğunu düşünen, kendini sorgulayan, bir anne olmak istemiyordum. Ben Ayşe'yim, abartmayı çok severim, abartıldığı müddetçe her şey güzelleşirdi, ve bazen yalandan ayırt edilemeyen şeyler söyleyiveririm, anne olunca sadece doğruları konuşan anne olmaya çalıştım, abartmamaya çalıştım, ama başaramadım gizli gizli oğlumun kulağına " hiç kimseye söylemezsen sana bir sır vereceğim" diyerek yalana kaçan şeyler söyledim,  kulağına fısıldayan anne "yalan" söylüyordu, ne çok hoşuna gidiyordu " yalancı anne ".
Anneler yalan söylemez, anneler her zaman doğruyu söyler, kavramı yine de karışmadı ama kulağına fısıldadığım şeyler gerçek olamayacak kadar yalandı.
Anne hiç bir zaman çocuğundan özür dilememeli demişti bir büyüğüm, yoksa annelik iktidarını kaybedersin. Anne olmak bir ülkede iktidar olmaya mı benziyordu,  çocuk henüz yeni kurulmuş bir ülkeydi ve sıkı yönetime ihtiyacı vardı ....Ne zaman  sadece kendi sesini işiten bir anne oldum?
Oğlumun dokuz senelik ülkesinin despot iktidarıyım, herkes gibi olmaya çalışan bir anneyim...
Oğlum bir kedinin bile fikrini önemsiyor, taşınmak isteyip istemediğini merak ediyor, günlerce bir kedinin ne isteyebileceğini merak ediyor...
 Bütün şartlarımı zorlayarak, anne ve babamdan maddi destek alarak ,sabahtan akşama kadar eğitim veren bir özel okula yazdırmışım, üç tane ayrı müzik aleti almışım, bir dolu spor dalına yazdırmışım,  tam olabilmesi için bazen gecelere kadar süren ödev başında beklemişim, ders tekrarlarını aksatmadan yapmak, alıştırma yapmak için eve tahta almışım,  biten test kitabı yerine yenisini almak için Kadıköy'e gidilecek notunu hafta sonu etkinliğine eklemişim.
Yoo hayır oğlumu hiç bunaltmıyorum, ders konusunda, sınavlar konusunda, hatta " boş ver oğlum hayat sınavlardan ibaret değil, notlar önemli değil, önemli olan senin mutluluğun" diyorum. Boş ver, önemli olan senin sağlıklı olman diyorum, sevebileceğin işi yap diyorum, hayallerini kaybetme diyorum".

Ve dünyanın en yalancı annesi oluveriyorum.
 Benim yalanlarım da  , sevgilisini çorab çekmesinde
arayan dişlek sıçan vardı. Dişlek sıçan gerçekten vardı ve kulağa fısıldanmalıydı,kulağa fısıldarken Yunus'un gözleri açılır,  çorab uçlarını kimin yediğini itiraf etmiş  olmam  beni yalancı yapar...Bu şekilde milyon kez yalancı anne olmuşumdur...

Ama çocuğunu okula yazdırmış, bir annenin " hayatını yaşa , okul hayat değildir, sınavlar önemli değildir demesi kadar acı bir yalan yok ve ben okulun gerektirdiği her şeyi oğluma yaptırarak " yalancı anneyim".



6 Kasım 2014 Perşembe

Kediler Güler mi ?



"Pıtpıt da İstanbul' dan ayrılmak istiyor mu?
Pıtpıt belki İstanbul'u çok seviyor, belki taşınmak istemiyor?
Pıtpıt'a da sormak lazım, o da ailemizin bir üyesi, onun da fikri önemli" diyerek kedimizin fikrini öğrenmeye çalışıyor Yunus.
Kedilerin, isterlerse her şeyi yapabileceklerine inanıyor Yunus. Kediler isteseler konuşabilir.
"Taşınmak istiyoruz sen ne düşünüyorsun" diye sormadığımız için kedimiz gücenebilir, kendini dışlanmış sanabilir.
Günlerdir Pıtpıt'a taşınmak istiyor musun diye soruyoruz, bence istiyor ama Yunus emin olamıyor.
Pıtpıt tepkisiz bir hayvan değil, mama ister misin denildiğinde kulaklarını dikiyor, neden olmasın der gibi miyavlayabiliyordu, yada  ciğerli konserve ister misin denildiğinde, kulakları ve gözleri aniden açılıyor, ok gibi mama kabının başına fırlıyor, nerede nerede der gibi etrafında dönebiliyordu.
Taşınmak istiyor musun sorusuna, evet anlamında " gülümseyebilirdi" Pıtpıt...Yunus Pıtpıt'ın gülmesini bekliyor. ( Aramızda kalsın ciddi ciddi soruyorum, kediler güler mi?)


(Kedim, gözlerimin içine bakarak,  konserve ciğer verip vermeyeceğimin olasılığını hesaplıyor. )



İstanbul'a Veda-1-

Evimiz, üstteki fotoğrafın alt köşesinde, İstanbul'un en değerli(!) bir semtindeydi.
Sekiz katlı binamız yirmi yıl önce inşa edildiği için çok eski(!),  bizim sokakta
bizimki  gibi eski bina kalmadı, hepsi yıkıldı yenisi daha çok katlı olarak inşa edildi.
15 yıl evvel bahçeli tek katlı evlerin bol olduğu bir sokakta yeni yapılmış bir apartmanın zemin katını kiralamıştık. Zemin katta yaşamamıza rağmen sabah güneşi masamızda kahvaltı yapardık, eşimi işe uğurlarken pencereye koşar, peşinden uzun uzun el sallardım, ne kadar hızlı hızlı yürüse de penceremde ki görüntüsü çabuk kaybolamazdı, kahvaltıdan artan kırıntıları ceviz, ıhlamur, çınar, söğüt
ağaçlarında cıvıldaşan kuşlar için atardım.

On beş yıl sonra semtimiz , sokağımız çok değişti ,penceremin önü beton oldu, güneşsiz kaldık, eşimin peşinden el sallayamaz oldum, ceviz, ıhlamur, çınar, söğüt ağaçları ne zaman yok oldu anlayamadım, bizim için hala yepyeni olan apartmanımız için ne zaman yıkılacak diye soranlara şaşıyorum.
 Biz on beş yıl boyunca badanadan başka değişiklik yapmamışken, komşularımız  mutfak, banyo, parke, pencere her şeyini söküp atmış yenilerini yaptırmışlardı, yeni gelenler eskilerin yaptığı mutfağı banyoyu parkeyi beğenmez,  tekrar kırıp atıp yenisini yaptırdılar, son moda ile yenilenen evlerde en fazla bir sene oturup çıkıyorlar, yeni gelenin ilk yaptığı iş , eskileri söküp atmak oluyorken bizim sokağın kaldırımları her daim eskiyememiş mutfak dolapları, banyo takımları , mobilyalar ile dolu oluyordu, kaç kez niyetlendim bizim şişmiş, çürümüş, böceklere yuva olmuş dolapların yerine ...
Bir bizim evimiz ilk hali ile orijinal...
İmkanımız olsaydı, ben ne yapardım bilmiyorum, söküp atmak yenisini almak sadece imkanı olabilenlere ait bir ayrıcalıktır diye  hiç kafa yormadım.
Kafa yoracak önemli şeyler vardı, beş senedir İstanbul Üniversitesinde doktora yapan eşim kadrolu iş arıyordu, devlet üniversitelerinin kapıları sadece "adamı" olanlara açıktı. Doktora tezini koltuğunun altına sıkıştırıp kapı kapı dolaşan eşim , " kimi tanıyorsun, kim yolladı" sorusuna cevapsız kaldığı için İstanbul'a veda etmek zorunda kalıyoruz. Albert Einstein gelse almazlar, adam bulacaksın diyen sekreter haklıydı. Güvenli iş imkanı veren devlet, güvendiği bildiği adamları almak istiyor, oysa böyle davranmakla yanlış yaptığının farkına varmalıydı,  geçen seneye kadar adamım diye aldığı güvendiği kimseleri şimdi   ayıklamak ile uğraşırken, niye hatasında ısrar ediyordu, bizi evimizden ayırıyordu...
Kedinin uzanamadığı ciğer misali, İstanbul yaşanmaz hale geldi diyerek Anadolu'nun küçük şirin illerinin üniversitelerine bakmaya başladık. Gördüğüm iller İstanbul olma meraklısı  olsa da, henüz AVM' miz yok ama en yakında olacak diye illerini tanıtsalar da , betona boğulma heveslisi olsalar da
Anadolu'nun küçük illerinden birinin sunacağı işe mecburuz...

Yunus ile beraber  evimize, sokağımıza, İstanbul' a veda ediyoruz, yavaş yavaş...Yunus fotoğraf çekiyor , hiç olmadık şeylerin fotoğrafını çekiyor, " unutmamak için anne" diyor.
Unutmamak için...Taşınma vaktimiz geldiğinde
 eskimiş dolaplarımızı, mobilyalarımızı sokağa kaldırım kenarına bırakamayacağız, peşimizde götüreceğiz. Ağaçlarında kuşların cıvıldaştığı sabah güneşinin kahvaltı masasına vurduğu, penceresinden gökyüzü görünen, belki benimde iş bulabileceğim bir şehir bizi bekliyor...Beklemeliydi, çünkü artık İstanbul bize benzemiyor...

...
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
...
E.CANSEVER



* Hala yorumları cevaplayamıyorum, herkese en içten dileklerimle teşekkür ediyorum, yazımı okuyan doçent arkadaşım bizi Niğde üniversitesine davet etti, Urfa, Aydın ve Samsun'a da davet edildik. On beş senedir aynı evde oturmak, taşınmak konusuna beni acemi ve korkak yaptı, umarım her şey yolunda gider..