2 Mart 2020 Pazartesi

köpek bakışı


 Güneye giden trenler çok ucuz diye her hafta sonu güneye gidiyoruz. Trende,  gittiğimiz şehrin adını doğru söylemeye çalışıyorum.
Pegtın diyorum, pentın , pantın...  Suyu havayı düşünceyi isimleri harfleri neredeyse her şeyi  doğru söyleyemediğim gibi bu şehrin adını da doğru telaffuz edemeden trenden iniyorum.
 İngiltere'nin diğer şehirleri gibi her an  yağmurlu  bu şehirde. Güneşin açtığı bir anda  şemsiyemizi unutmuşuz , yağmur yağmaya başlayınca farkına varıyoruz. Eşim ile oğlum şemsiye aramaya çıkıyorlar.

Adını doğru söyleyemediğim  şehrin bir  marketi önünde   bekliyorum.  Markete girip çıkanlara yoldan gelip geçenlere bakıyorum. Yanımdan geçenlerin konuştuklarına kulak kabartıyorum, anlayamıyorum. 
Bir adam   köpeğini bağladı karşımdaki banka . 
 Sonra markete girdi. Sahipsiz kalan köpek etrafına  tedirgin bakmaya başladı. Market kapısında bekleyen ben artık önümden geçen insan kalabalığını umursamadan köpeğe bakmaya başladım. Gözlerini markete dikmiş köpeğe baktıkça birbirimize çok yakın olduğumuzu hissetmeye başladım. 
Boynumdaki tasma, bağlı olduğum yerler, insanlar, zaman, beklenen...
Anlamsızlıklar içinde kaybolmuş iken bir köpek  bağlanıveriyor karşımdaki banka. Çevresindeki dünyaya  aynı benim gibi bakıyor. Dünya çok korkunç biliyorum. Beklediğimiz şey korkunçluğu yok edemiyor. O yüzden bu tedirginliğimiz, acı ile bakışımız. Senin bakışların benim bakışlarım iyi  arkadaş olur , dünyanın anlamsızlığına belki merhem olur dedim köpeğe. Hiç ayrılmasın bakışlarımız, tasmalarımızı  çözelim, zamansız , yersiz, insansızlığa doğru beklediğimize doğru...  kardeş olalım mı... 
 Köpeğin beklediği, marketten çıktı, tasmasını çözerken good boy dedi,  uzaklaştılar. 
Ardından bizimkiler geldi, üzgündüler, şemsiyeyi bulamamışlardı. İngiltere'nin sinsi yağmurlarına karşı savunmasız trene doğru yürüdük.








26 Şubat 2020 Çarşamba

İngiltere kuşları , Blackbird



İngiltere'nin gri ıslak sabahında yetişme telaşındaki kalabalık ile  şehre doğru yürürken bir ses duydum. Aceleci  kalabalık içinden sıyrıldım. Sesin geldiği yere yolumu çevirdim. Sesin sahibini, kilisenin arka bahçesinde kuru dalların içinde buldum. Şehrin her yerinde sıkça  gördüğüm kara tüylü sarı gagalı  kuşlardan bir kuştu. Duyduğum ses gerçekten bu kuştan mı geliyordu emin olmak için ağacın altında beklemeye başladım. Kuş cılız bir iki name ile öttü sustu, kuşun  karatavuk olduğunu anladım. Ama bu karatavuğun yolu hiç Çorum'a düşmemiş olmalıydı... Çorumda mutfak penceremin önündeki çam ağacına konan karatavuklar  öyle bir öterlerdi ki sesleri tüm bozkırı inletirdi. Bir solukta öyle uzun nağme tuttururlardı ki  küçük gövdeleri çatır diye çatlayıverecek ,öterken ölüverecekler sanırdım.
İçli içli öterlerdi, sesini duyanların tüyleri diken diken olurdu. Alt komşum bu sesi her duyduğunda " namaza çağırıyor "derdi. Yağmurlardan hemen sonra ötmeye başladığında ise  "mübarek kuş  abdest aldı  ezanı bekliyor"  derdi. Sabah gün ışımaya başladığında tüm kuşlar ötmeye başladığında "kuşluk vakti" girerdi. Kuşluk vaktinde kuşluk namazı kılınırdı.
 Sokağın karşısındaki komşum ise öten karatavuklara başka anlamlar verirdi. Çam ağacı onun bahçesindeydi, çam ağacını kocası elleriyle dikmişti, karatavuk bu çam ağacında öttükçe, " eşimden haber getirdi "derdi, İşini gücünü bırakır kuşa kulağını verip ağlamaya başlardı, çünkü kocası  yeni ölmüştü , her yerde onu arıyordu.
Babamdan duyduğuma göre de karatavukların erkekleri öterdi, eşlerini bulmak için, dutlar oluncaya kadar beklerler dut mevsiminde de giderlerdi...
 İngiltere'de bir  kilisenin arka bahçesinde öten karatavuk , ne anlatmak istiyorsun, anlayamam, seni en iyi İngilizler anlar, ben buraların yabancısıyım diyerek yanından ayrıldım.


https://www.rspb.org.uk/birds-and-wildlife/wildlife-guides/bird-a-z/blackbird/





4 Şubat 2020 Salı

İngiltere'nin kuşları Robin


  Geceleri sokağımda bir kuş ötüyor, derin uykulardan uyandıracak  kadar güçlü sesi var. Gecenin içinden gelen bu sese kulak veriyorum. Daha önce duymadığım şeyleri haber veriyor gibi, anlamaya çalışıyorum.
Karanlık içindeki musikisi başka bir aleme davet ediyor.  Anlatmaya çalıştığı şeyde öyle ısrarcı heyecanlı bir kararlılık içindeki... yatağımdan kalksam pencereden baksam kuşun haber verdiği hakikati görebilecekmişim gibi. Üşeniyorum, bu soğuklarda kafamı bile  yorgan içinden çıkarmaya. İlk kez bugün davetlerine icabet edebildim, gecenin üçünde kalktım, pencereden karanlığa baktım. İngiltere'de oturduğum şehirde hava karardı mı herkes evlerine çekiliyor, akşam yedide çocuklar uyuyor büyüklerin uyuması da sekizi geçmiyor olsa gerek akşam sekizden sonra iki katlı evlerin tüm ışıkları sönüyor. Zifiri karanlık çöküyor sokağa, sokak lambalarından başka bir suni bir ışık yok. İşte bu tek aydınlığın içinden
sokak lambasının ışığında küçük bir kuş görünüyor, İngiltere'nin en sevilen en meşhur kuşu Robin.
Kart postalların en büyük kahramanı Robin


İngiltere'nin her ağacında görünen bu küçük kuş o kadar çok seviliyor ki, sırf robin yesin diye ağaçlara süslü kuş yemlikleri asıyorlar. Ama  kuşlar insan elinden beslenmeye muhtaç kalmamışlar, burası solucan cenneti, uçsuz bucaksız bahçelerin toprağı solucan kaynıyor, her çeşit meyve ağaçları ile dolu parklar bahçeler...
İngiltere kuşları adlı kitaplar aldım ikinci el mağazalarından,  onları daha yakından tanıyayım, belki anlatmak istediklerini anlayabilirim diye.
https://www.rspb.org.uk/birds-and-wildlife/wildlife-guides/bird-a-z/robin/

1 Şubat 2020 Cumartesi

İngiltere'nin kuşları 1

İngiltere'de yaşadığım Devon bölgesinde  martılar çok iriler.
 Geniş düzlüklerde toplu halde solucan arayan martıları gördüğümde koyunlar otluyor sanıyordum. Köpeklerin koşturması için olan bu geniş çimlerde   martı gören köpek ürküyor. Martılardan tüm İngiliz halkı çekiniyor.  Dikkat martı saldırabilir uyarılarını şehrin her yerine  asmışlar. Martılara ekmek atanları, besleyenleri de uyarıyorlar; sakın martıları beslemeyin diye  tabelalar var.



 Belediye meclis üyesinin sandviçini kapmaya çalışırken adamın dudağını yaran martı üzerine  martılara ekmek atmanın cezası da var, 80 Pound. İngilizler martılara yem vermeme konusunda çok sadık iken yabancılar ,öyle değil. Katedralin  martıları  kimin İngiliz  kimin yabancı olduğunu bir bakışta anlıyor, gözlerini x rey cihazı gibi gezdiriyor ,çantasında sandviç olabilecek yabancıları bile anlıyor, ona göre yaklaşıyorlar. Bir dilencinin elini açması gibi  ağızlarını açıyorlar. Yabancılar yufka yürekli,  martılara bir parça ekmeği çok göremiyorlar, gizli kapaklı çantalarını açıyorlar.  Bir de   şehir merkezindeki seyyar sosisçinin orada  martılar var. Bunlar Katedral martılarına benzemiyor, ekmeğini zorla alanlardan. Çete gibiler insan elinden sosisli alma konusunda çok deneyimli ve bilgililer. Sosisçinin karşısındaki trafik ışıkları üzerinde pusuya yatıyorlar. Domuzlu sandviçini paket yaptırmayıp elinde yiyerek yürüyenleri , elinde sosisli ile  karşıdan karşıya geçmek için düğmeye basanları hiç af etmiyorlar .  Özellikle yaşlılara odaklanıyorlar, elinde sosisli olan her yaşlı daha çok tedirgin. Tanık olduğum iki olaydan birinde yaşlı adam  yukarıdan birdenbire belirivereni fark edene kadar martı   ekmeğin içinden  sadece sosisi alıp kaçmıştı, diğerinde ise yaşlı kadın çok inatçı çıktı sosislisine sarıldı , martı da inatçı çıktı kadın kollarını açsın diye hareketler yapmaya başladı. Şehirden uzaklaşıp ,
Yunus ile sahile indiğimiz bir gün çantamızdan kaşarlı marullu sandviç poşetini çıkarırken onlarcası üzerimize uçmaya başladı. Tırnaklarını gagalarını açmışlar , üstümüzde pike yapıyorlar sanki üzerimizde savaş uçakları uçuyor. Kafamızı kollarımızın arasına alıp koşmaya başlarken , anne at kurtulalım diye bağırıyordu Yunus.Sandviç poşetini  denize doğru  fırlattım, hepsi  sandvice denize doğru üşüşürken biz aksi yönde sahilden koşarak uzaklaştık .
İnsanların elinden zorla sandviçini alan İngiliz martılarını seviyorum, keşke tüm hayvanlar bu martıları örnek  olsa diye iç geçiyorum. Sandviçler sadece insanlar için mi, martıların  canı da çekiyor.
Aldi adlı ucuzluk marketine kuş gözlem teleskobu geldiğini görünce havalara uçtuk. Teleskobu mutfak tezgahına kurduk, mutfak penceresinden beri  çatılara  konan martıları izliyoruz. Bizim mahaldeki martılarda saldırganlık yok,  sabahları bizim gibi şehirde çalışıp akşam da  bizim mahalleye çatılara geliyor, yoruluyor, olabilirler.











29 Ocak 2020 Çarşamba

İngiltere Bankları

  Geçen hafta bir  akşam, herkes yattıktan sonra havuç yiyerek yaş pasta tariflerini izliyordum, yarın eşimin doğum günüydü.  En güzel pastayı anlatan videoyu ararken dişimi kırdım. Pasta tariflerini kapatıp diş ücret tarifelerine bakmaya başladım.Sabaha kadar üzüntüden uyuyamadım, İngiltere'de dişin kırılması büyük talihsizlikti, çok büyük paralar alıyorlardı.
Sabah , pastanın eksik malzemeleri için dışarı çıkarken yanıma dişimin kırılan parçasını da aldım.
Markete giden yoldaki bankta durdum.
Yaşlı ardıç ağacına bakan bu sessiz bank, beni her gördüğünde yanına çağırır. Bankın hiç bir çağrısını geri çevirmedim. İngiltere'de çoğu banklarda plaket çakılı olduğunu görüyorum, ölenlerinin  anısına , yakınları plakete  " bu bankta oturur sahile, nehre manzaraya bakar arkadaşları ile sohbet ederdi diye  yazılar yazdırmışlardı.


(Banklar ve bankaların baktığı manzaralar)

Beni çok seven hep çağıran bu bankta hiç kimsenin adı çakılı değildi. Ölürsem bir mezarım olmasın istiyorum. Şimdi bankta otururken  , " ayşe bu bankta oturup yaşlı ardıca bakmayı severdi" diye bir  plaket hayal ediyorum.  Cebimdeki kırık dişi hatırlıyorum, çıkarıp bankın altına gömüyorum.
 Bank ve dişim ile vedalaşıp markete koşuyorum. 
Marketten aldıklarımı masaya koydum. 
Tavşan çikolata ile  baston şekerleri her gördüğünde  almak istiyordu , ne gereği var  çocuk musun diye aldırmıyordum, bugün aldım, merak ettiği yumurta çikolatalardan da aldım. 
"Parmak ısırtan, herkesin hayran olduğu, rekor kıran " başlıklı  video sahiplerinden birinin tarifi ile yaptığım pasta çok kötü oldu. 
 Evdeki bütün yumurtaları kırıp yaptığım kabarmamış kekin  buram buram kokan yumurta kokusunu kaybetmek için uğraşırken videodaki sesin sahibine saç baş dalmak istedim. 
  

Neyse ki ana yemeğimi riske atmamıştım alçak gönüllü fasulye kavurmam benim bildiğim gibi hazırdı.
Hediye olarak  ikinci el kitap satan bir dükkandan İngiliz şiirleri antolojisini almıştım.
Her akşam bana bir İngiliz şairin dizelerini okuyacak, ne anlama geliyor diye birlikte tercüme etmeye çalışacağız hayali ile aldım. 
Yaşadığımız bu hayatı da birlikte anlamlandırmaya , birlikte yaşanılır hale getirmeye çalışıyorduk, iyi ki doğdun sevgili eşim diyerek pastanın feciliğini karambole getirecektim.





22 Ocak 2020 Çarşamba

İngiltere okulundaki disiplin

İngiltere'de  küçük şehrimizdeki bu okulu oğlumun anlatıkları ile yazıyorum.
On üç yaşındaki bir çocuğu  dört ayda  nasıl değiştirebildiğini anlamaya çalışıyorum.
Geçen hafta  din dersinde hayvan haklarını işlemişler. Fabrikalarda üretilen tavukları izletmiş öğretmeni, bu tavuklar İngiltere'deki marketlerde satılıyor demiş. İngiltere'den başlayarak diğer ülkelerdeki hayvanlara yapılan eziyetleri izletmiş. Sınıftaki tüm arkadaşları  ile  birlikte ağlamışlar. Ben hiç izletmemiştim öyle videoları, belki karşısına çıkmıştır ama izlemek istemez, dayanamaz, kaçardı.
Sırtındaki çantasını çıkarmadan evin içinde dört dolanıyor  bir daha et yemeyeceğim sözü sonsuza kadar tutulacak kutsal bir yemin gibi çınlıyordu.
Akşam olunca tavukları inekleri koyunları konuştuk. Hayvanlar kesilip ölüyorlardı , bu bir anlık olaydı ama  hayvanlar bizim yüzümüzden acı çekerek yaşıyorlar, en çok buna üzüldüğümüze karar verdik, hayvanları insanlardan korumak için neler yapılırı hayal ederek o günü sonlandırdık.
Okul, okuldu.
Kıyafete, üniformaya çok önem veriyorlardı. Bot, spor ya da   markalı ayakkabılar kesinlikle yasaktı,  tek tip düz ince tabanlı siyah okul ayakkabısı giyilmeliydi,bot getirmiştik peşimizde, giyemiyor
Okula  palto ile girilmesine müsaade edilmiyor, okul bahçesinde çocuklar paltolarını çıkarıyorlar. Yunus henüz ilk günlerinde  bilmeden paltosu ile okula girdiğinde kapıda görevliler gözlerini açarak , hemen çıkar paltonu diye uyarmışlar.
Buranın çocukları soğuklara alışkın mı nedir, eksi derecelerde yağmurda fırtınada paltosuz ,beden derslerinde , tişört ve şort ile saatlerce bahçedeler.Yunus alışamadı henüz çok üşüyor, hastalanacak diye  endişeleniyorum . Ama buranın anneleri gibi olmaya kendimi zorluyorum, kaldırımların buz kaplı olduğu bu günlerde İngiliz anneler paltosuz dışarı çıkmış çocuklarına nerede palton demiyorlar, hasta olursun paltonun önünü kapat demiyor, şapkanı tak demiyor, koşma , kayar düşersin demiyorlar.

Öğretmenler derslerde sessizliği sağlamak için bağırıyor,  çık dışarı diyorlar. Sınıftan atılan çocukların nereye gittiğini korku ile merak ediyor Yunus. Sınıftan atılan çocuklara ne oluyor, diye arkadaşlarına da soramıyor.
Dakikliğe çok önem veriyorlar.
Sabah okula   geç kalanlar da ceza alıyorlarmış , ne cezası diye korku ile merak ediyor. Bir sabah hızla apartman merdivenlerini inerken ayağı kayıyor, yuvarlanıyor. Ağlayarak tekrar eve geldiğinde kızarmış dizlerine krem sürüp tekrar okula yolluyorum. Okula bir dakika geç kalmış olduğunu  telefonlarımıza gelen mesajdan anladık. Yunus okula bir dakika geç giriş yapmıştır yazılı   mesaj bombardımanına tutulduk. Neden geç kaldığını  izah edememiş, görevli o anda peş peşe geç kalanların adını yazmak ile meşgulmüş.
Okulun tek teneffüsü var o da öğlen teneffüsü, bu teneffüs bir saate yakın sürüyor, yemek yenilip bahçede oynamak için .  Dersler arasında başka teneffüs yok.  Geç kaldığı o gün öğlen teneffüsüne girmeden önce  görevli kişi Yunus'u sınıftan alıp  bir odaya götürüyor, kapıyı kapatıyor. Diğer geç kalan öğrenciler ile beraber hiç konuşmadan hiç bir şey ile ilgilenmeden sessizce oturuyorlar. Bu oda, neden okula geç kaldım diye düşünme odasıymış. Hiç bir şey yiyemeden dışarı çıkıp oynayamadan geçen öğlen arasında ne suçum vardı ki diye bol bol düşünmüş. Ertesi sabah okul kapısında geç kalanları yazan görevlinin müsait olduğunu görmüş. Dizlerini göstermiş, bu yüzden geç kaldığını açıklamış. Hakkını aramada kararlı ve ısrarcı olmalısın , yoksa ait olmadığın yerlerde olursun, demiş. Yıllardır aynı şeyleri söylediğim halde kapıdaki görevlinin sözünden çok etkilendi. Öğlen teneffüsünde odaya kapatılmaktan çok şeyler çıkardı.

Öğretmenlerin bağırdığı dışarı attığı  çocuklara burada da üzülüyor,  her gün  azar işiten çocukların kayıtsızlıklarına rahatlıklarına aynı davranışı tekrar etmelerine alışamıyor . Öğretmen onlara bağırmasın diye hep tetikte hep huzursuz.
Aynı çocuklara her gün bağırmaya dersten atmaya devam eden İngiltere öğretmenleri bu konu üzerine de düşünüyorlar mı? Bir umut olmalı , bağırmadan dışlamadan huzur içinde ders işleme umudu olmalı...

Başarı sertifikalarını  çok  alıyor diye artık  çok mutlu olmuyor. Üst sınıflara tek başına  çıkarken kendini niye kötü hissettiğini, akşam odasının ışıklarını kapatmaya gittiğimde anlatmaya çalışıyor, bana. Dinliyorum. Onu anladığımı söylüyorum,ışıkları kapatıyorum.




20 Ocak 2020 Pazartesi

İngiltere'de okula başlamak 5

İngiltere'de okullar açıldı,  ikinci yarıyıl başlayalı üç hafta oldu. İkinci yarıyılda Yunus'un sınıfı değiştirildi. Matematik fizik kimya biyolojide üst sınıflara yerleştirildi. Sınıf arkadaşlarına alışmış öğretmenlerini seviyordu, ayrılmak onun için zor oldu . Dokuzuncu sınıflarda kaç tane matematik , fen sınıfı vardı ki, üç level atladın demişler. Tüm fen dersleri ile matematikten sınıf atlayanları tıp ya da mühendislik  fakültelerine  göre hazırlıyorlarmış.  Üniversiteye sınav ile girilmiyor. Üniversite okuyabilecek çocukları bu yaşlarda sınıflarını ayırıyorlar, hangi derslerde başarılı ise o branşa göre dersler aldırıyorlar. Yunus'un fen dersinden başarılı olduğunu rüyada görsem hayra yormazdım, fen dersini hiç sevmemiş, doktor olma hayali hiç kurmamıştı.
Geçen yarıyıl ev ödevi yoktu ama bu yarıyıl ev ödevi yapmaya başladı,  tüm ödevlerin tamamlanması yarım saatini alıyordu. 
Her akşam sofrada bir yandan yemek yiyip bir yandan  tüberküloz mikrobunu, zatürreli ciğeri, kanser hücrelerini gösteriyor, hepsini tek tek  anlatıyor. Hayret ile dinliyoruz. İngilizce okuduklarını bana özel tercüme ederken dalıp gidiyorum. Bu çocuk  bu kadar az zamanda nasıl böyle oldu?  Yabancı dilde, yabancı öğretmenler, arkadaşlar içinde  okuduğunun duyduğunun çoğunu anlamayan bir çocuk nasıl bu kadar az zamanda başarılı olur? Yarıyıl tatiline girmeden önce, binden fazla öğrencisi olan okulda  yazılılardan en yüksek  puanı  alan ilk yirmi öğrenciye başarı sertifikası vermişler. Yunus da almıştı sertifika, nasıl aldı, aklım ermiyor, inanamıyorum. Buraya geleli dört ay olmamışken bu çocuk nasıl bu kadar değişebildi?  Okul hayatında ilk kez hiç müdahale etmeyen, edemeyen  anne baba olmak zorunda kaldık. Hiç müdahale edemeden çocuk aldı başını gidiyor, İngiltere  çocuğu doktor yaptı, haberimiz yok. 
Akşam sofrasından kalkamıyoruz, heyecanla soluk soluğa işlediği dersleri anlatıyor, biz de onun gibi heyecanlanıyoruz.
Oğlum doktor olmak istiyor musun, diye soruyorum.
İnsanları hasta görmek istemiyorum, iğne görmek istemiyorum, hastaneleri hiç sevmiyorum diyor.
Öğretmenimiz  , ilk ders hastalıkları duymak istemeyenler  el kaldırsın dedi, hoşlanmadığım halde el kaldırmadım, merak ettim. Kanser dersinde bir kız dışarı çıkmak istedi, öğretmen ona izin verdi, kanserin konuşulduğu her konuda dışarı çıkabilirsin, dedi, bu çok hoşuma gitti. Doktor olmayı istemiyorum , öğretmenimi ve dersleri çok seviyorum, dedi. Dün sabah Alman marketi   Aldi'de  kahvaltılık için  alışveriş yaparken tezgahların birinde mikroskop gördük. Bir kaç sene önce basit bir  mikroskop almıştım, çok az ilgilenip bir köşeye atmıştı.   Alsak mı almasak mı diye tereddüt edemedik, yunus artık araştırmayı seviyor, artık merak ediyordu. Sabah kahvaltısı için  mikroskopta bizimle beraber masaya oturdu. 

10 Ocak 2020 Cuma

İngiltere'de ortaokula başlamak 4





İngiltere'de okula başlayalı iki ay olmuştu, matematik , fen derslerinde başarılı diye üst kurlara çıkartıldı ama seçmeli sanatsal derslerde çok gerideydi. Resim çizemiyor, notaları çoktan unutmuş, bale dans tiyatroya dair hiç tecrübesi yoktu. Fotoğrafçılık dersine girmek ister misin diye sormuşlar, olur demiş. Seçmeli dersleri ana dersler kadar hatta daha ileri tutuyorlar, fotoğrafçılık dersinde fotoğraf sanatçılarının çalışmalarını inceliyorlar, iki ay içerisinde iki tane sanatçı tanıdılar. Ne anlatmak istemiş  hakkında çok uzun süre duruyorlar, sadece cam bardakta yansımaları konu edinmiş bir fotoğrafçı hakkında bir aydır  konuşuyorlar. Ödevi , bu sanatçı gibi  bir yansıma fotoğrafı çekmekti. Türkiye'den getirdiğimiz çaydanlığın fotoğrafını çekti,  üstteki demlik ile   altındaki çaydanlıkta görünen yansımalar hem özgün hem farklıydı.  Sonraki sanatçı ise kendini çatal ve kaşık fotoğrafı çekmekte uzmanlaştırmış, her fotoğrafında sadece çatal kaşık var. Bir aydır çatal kaşığa bakıyorlar, sanatçı ne demek istemiş olabilir ?
Boynuna fotoğraf öğrencisi kartı asıp şehirdeki insanlardan poz vermelerini rica edebiliyor, binaları ağaçları gördüğü her şeyi çekiyor,  her çektiği fotoğrafı merakla bekleyen öğretmeni var diye çekme heyecanı hiç azalmıyor.
Belediye binasının fotoğrafını çok beğenmiş öğretmeni , google haritalara koymuşlar, google' da aratılınca ilk onun fotoğrafı çıkıyor. Aratıldığında birinci çıkan  bina sokak fotoğrafları çekmeye başladı.
İkinci seçmeli dersi tarih. Tarih dersini ikiye ayırmışlar İngiliz tarihi ile güncel tarih. En çok bu derste şaşırdığı şeyler oluyormuş. Öğretmen  siz olsaydınız ne yapardınız diye tarihi olayları sınıfa göre şekillendiriyormuş, çok gülüyor çok tartışıyorlarmış. Güncel tarihte ise İngiltere seçimleri partiler politikaları, iran, amerika , gazetelerde o gün ne çıkmış ise  onu tartışıyorlarmış.

Bu hafta spor öğretmeni derse spor gazetesi getirmiş, herkese inceletmiş. Gazetede kaç tane kadın sporcu gördüklerini sormuş, toplu halde konuşmuşlar. Herkes önümüzdeki haftaya kadar yazı hazırlasın  demiş;  spor gazetelerinde kadına neden az yer veriliyor ? Yine şaşırmış , spor dersinde yazı yazacakları için.





8 Ocak 2020 Çarşamba

İngiltere'de ortaokula başlamak 3





Aferin anlamına gelen birçok  kelime varmış İngilizcede   , öğretmenlerinden duyduklarını defterine yazmış, bana göstermek için.
Sınav haftası yaklaşmışken, bu kadar çok aferin almanın gerçekliğini görmüş olacaktık.
Sınavlar nasıl yapılıyor , ne soruluyor, test mi, yazılı mı hiç bir şey bilmiyordu. Nasıl olacak diye sorduğu her  öğretmeni dert etme, rahat ol demiş. Rahatça girdi ilk sınavlarına.
Sorulara verilen cevaplar içerinde en değerlisi karşı fikir , farklı bakışa  aitmiş, öğretmenin anlattığı bilginin değeri 2 puan iken karşı ya da farklı cevabın değeri 12 puanmış. Din dersinde bile aynı puanlama cetveli uygulandığını görünce, çok şaşırdı.
Fen derslerinde alzheimer konusu haftalarca işlendi, kök hücre hakkında bilgi topladılar . ev ödevi olarak alzheimer hakkında poster yapmak vardı. Henüz boya almamıştık , poster kağıdı da yoktu.  elde ne varsa onu değerlendireyim dedi. Defter sayfalarını birleştirdi, kağıdını büyüttü. Kurşun kalem ile boyayarak karanlık bir beyin yaptı, boyanmayan yerler aydınlık gibi göründü, kök hücre karanlık beyine aydınlık verdi. O kadar az vaktini aldı ki, böyle basit  proje ödevi olur mu diye beğenemedim. Olur dedi,   çantasına koydu götürdü. Akşam eve geldiğinde çantasında posteri yoktu, anne, posterim sergilenmeye hak kazandı  ama  nerede sergilenecek  orasını anlayamadım, dedi.

İlk sınavlarına girdi. Yazılı sonuçları grafikler, yüzdeler, ortalamalar ile dolu kocaman bir liste ile geldi. Kaç aldı, nasıl oldu anlayamadık, hiç önemli değil dedik, iki ay geç başladın, yabancı bir dil, azıcık anlayarak bu kadar olur diye teselli verdik.  Hiç morali bozulmadı, öğretmenler her şeye aferin diyorlar zaten dedi. Son derste  konferans salonunda tören yapılmış en güzel başlangıç yapan öğrenci anons edilmiş, adı okunmuş. Müdür yardımcısı başarı sertifikası ile beraber  çikolatalı gofret vermiş. Akşam heyecanla başından geçenleri anlatırken, içimden nasıl olur diyordum, nasıl mümkün oluyor? İçimdeki sorgulamayı fark etmesin, heyecanı gitmesin ,  çikolatalı gofreti ile sertifikasını koyacak yer aradık, en korunaklı yere bavuluna koyduk.
 


29 Aralık 2019 Pazar

İngiltere'de ortaokula başlamak-2-



Evimize yakın okulu görünce devlet okuluna değil de, çok pahalı özel bir okula geldiğimizi sandık.
Müdür yardımcısı  okulun hiç para almadığını , çanta kalem kutusu kalem silgi defterin de okul tarafından karşılanacağını, belli bir gelir düzeyi altındaki ailelerin çocuklarına sabah kahvaltısının öğlen yemeğinin ücretsiz olduğunu öğrendik. Kayıt için bir form doldurduk, sizi çağıracağız dediler. Bizim almamız gereken tek şey   okul formasıymış. Ceket, kravat, beyaz gömlek,okul ayakkabısını alıp, çağırmalarını bekledik. Bir hafta geçti çağırmadılar, babası ikinci hafta her gün okula mesaj atmaya başladı, ne zaman çağıracaksın diye. İkinci haftanın sonunda okula gelebilir dediler. Çok sevindi. İçimden dua ettim. Sevincini yok edecek şeyler ondan uzak olsun diye iç geçirdim..İki ay geç kaldığı okulu başlamıştı. Sabah hepimiz giyindik, onu okula bırakmak istiyorduk. Bunca sene hep araba, servis ile gitmişti okula. İstemedi. İlk kez okula tek başına yürüyerek gitmek istiyordu.  Sokağın sonuna kadar arkasından el salladık. Sokakta görünmez olunca ağlamaya başladım. Dilini kültürünü  bilmediği bir bilinmezliğe tek başına yürüyerek gidiyordu. ( dört sene boyunca özel okulu daha çok test çözsünler diye İngilizce dersini  test usulu yaptı, speaking dersine önem vermedi ). İngiltere'ye gideceğimiz kesinleşince  Hollanda'dan beri arkadaşım Gülay, oğlum ile  vatsaptan  ingilizce konuşmaya başladı, Gülay teyzesi ile iki ay boyunca haftada bir kaç kez İngilizce konuşmak ona güven verdi.)
 Dokuzuncu sınıf dersleri çok ağırdı, fizik kimya biyoloji, ingiliz edebiyatı, matematik, ingiliz tarihi, din derslerini ana dilde anlamak güç iken, yabancı bir dilde nasıl anlayacak diye endişelendik. Müdür yardımcısı çok ilgiliydi, endişelenmeyin dedi. Yunusu bir hafta gözlemleyeceğiz, derslerde zorlandığını görürsek Türk bir öğretmen çağıracağız   her derse onunla birlikte girip yardımcı olacak. Bu hizmetten de hiç bir ücret alınmıyormuş. İlk hafta okul temsilcisi bir öğrenci Yunus'a arkadaşlık yapmış, hep yanındaymış, ders ders değişen sınıflara götürmüş, dersler , teneffüs, kantin hakkında bilgilendirmiş. Mutlu olmuş, ilk arkadaşı o olmuş.  Bulunduğumuz şehirde İngiliz nüfusu fazla yabancı az olduğundan olsa gerek yirmi kişilik  sınıflarda hep tek yabancıymış, bazen  Polonyalı bir çocuk ile dersleri çakıştığı oluyormuş.
Her gün  dört ya da beş ders yapıldığını görünce çok şaşırmış , geçen sene her gün dokuz derse giriyordu.
Okuldan gelir gelmez soluksuz, şaşırdığı şeyleri anlatmaya başlıyordu. Anne çok şaşırdım, diyerek gözlerini aça aça.
Bir hafta boyunca Yunus,  İngiliz öğrenciler ile birlikte  dokuzuncu sınıfın tüm derslerine girdi. Anlıyor musun oğlum diye sorduğumuzda, öğretmenlerin ve öğrencilerin konuştuklarının yüzde seksenini anlamıyorum ama anladığım yüzde yirmi ile yürütebilirim dediğinde kesin Türkçe öğretmen vermeliler, vereceklerdir diye sakin olmaya çalıştık.
Eve çok nadir ödev veriyorlar, okula bomboş çanta ile gidip geliyor, hiç bir dersin kitabı yok, defter vereceklerdi, verdiler mi diye soruyorum, her ders not tutuyorlarmış ama  defterleri eve getirmeleri yasakmış. Ne yapıyorlar ne işliyorlar, bilseydik yardım edebilirdik, ilk defa yaşıyorduk bu duyguyu anne baba olarak,  ödevlerini kontrol etmemiz istenmiyordu.
Bir hafta biter bitmez   müdür yardımcısı ile mesajlaştık, ne oluyor, nasıl olacak diye? Endişelenmeyin diyordu  müdür yardımcısı.
Her okul çıkışı yaka paça kaymış geliyordu, anne tam elli dakika futbol oynadım, çok iyiymişim defansta . Anne , İngiliz çocuklar olmasa haberim olmayacaktı futbolda çok iyi olduğumun, ertesi gün tam elli dakika rugby oynamış anne rugby de çok iyiymişim öyle söyledi spor hocası  Mr. Evans .Ragbi  ne oğlum, diye içeri alıyorum, ilk kez okuldan geldiğinde pantolonunda gömleğinde çim lekeleri görüyorum, teşekkür ediyorum ragbiye mr. evansa . 
  Anlatıyor, anne beni kaptan bile yaptılar, oynarken bağıra çağıra konuşuyorlar  yüzde sıfır anlıyorum ama hissediyorum.
Türk bir öğretmen vermediler yanına. Hissederek götürüyor olmalıydı, tüm dersleri.
En çok Şekspir'de zorlanıyorum, kitabın sonuna gelmişler  anlayamıyorum Kapuletler kim, Tilbat neyin nesi,diyordu. Romeo ve Julyet okuyorlarmış .  öğretmenine söyle diye tembihledim. Söylemiş. Öğretmeni izliyorum seni demiş, endişelenme demiş. Romeo ile Jülyet kitabını aldık, bana okumaya başladı, eksik iki ayın sayfalarını.
Okula başladığının ikinci haftasında , cumartesi akşamı market dönüşünde  posta kutusunu açtık, kraliçe pullu bir mektup gördük,   Yunus'a gelmişti, okuldan. Şaşırdık, korktuk," konuştuklarından anlamadım, haberim olmadan bir yanlış yaptım, beni uyarıyorlar, beni okuldan mı atacaklar diye sızlanarak evimize çıktık, mektubu açtık;
Sevgili Yunus
İki hafta boyunca seni izledim, dersi dikkatli dinledin, anlamaya çabaladın, sana şunu itiraf etmek istiyorum  harika bir öğrencisin,  bu mektubu ileride çocuklarına , torunlarına göstermelisin  kendin ile gurur duymalısın sen çok başarılı bir öğrencisin. İngiliz edebiyatı öğretmenin Miss Carter


Mektubu tekrar tekrar okuyor, okuduklarına inanamıyordu.  Zıplamaya başladı, ben de onunla salonun ortasında  zıplamaya başladım, elimde market torbaları, bırakmayı akıl edememişim. Zıplarken teşekkür ediyorum şekspire, miss carter'e.





27 Aralık 2019 Cuma

İngiltere'de ortaokula başlamak-1-



13 yaşındaki  bir çocuk 9. sınıftan okula başlamalı evinize yakın üç okul şeçin   diye belediyeden seçim rehberi geldiğinde okullar çoktan açılmıştı, dersler çok ilerlemiş olmalıydı.


İngiltere'de oğlum okula gitmesin, benimle sokak sokak dolaşsın istedim.  Boş boş gezelim , bisiklet alalım, tren indirim kartı alalım, her ağacı, her kaleyi, her köşeyi birlikte görelim, çok görmüşlüğün yorgunluğu ile akşam evimize gelelim istedim.
Okul her yerde okuldu, sabahtan akşama kadar dört duvar arasında , ayrıştırıcı , yarıştırıcı, ezber, birincilerini arayan başarı odaklı dersler, öğretmenin vicdanına kalmak her okulda bulunması gereken şeyler değil miydi? Oğlumu okula yolluyorum diye kendimi sorgulamalarım , ben ne biçim anneyim  nasıl rıza gösteriyorum diye üzülüp durmalarım bir seneliğine de  olsa bitecekti.
Merak ediyorum, buradaki dersleri anne, dedi.  Çoktan öldü sandığım merakı canlanıvermişti.
İnternetten evimize en yakın okulu araştırıyoruz. Okulları öğrenci başarı puanlarına göre sıralamışlar, bize yakın okulların başarı puanları  pek iyi değil, düşük. En yakınımızdaki okulun  fotoğraflarına bakıyoruz.




 İnternetten gördüğümüz bu fotoğraflar gerçek mi diye evimize

 en yakın okulu görmeye gidiyoruz, suçluluk yine benimle, arkamdan beni izliyor. Meraklı, heyecanlı, capcanlı bir çocuğu, elinden tutup, yine karanlığa götürüyorsun diyor.
Okul yolu öğrenciler için özel yapılmış, araç trafiğine kapalı. Okulun bahçesi o kadar büyüktü ki, gerçek çimden gerçek ebatlarında halı saha, tenis  kortu, basket alanını seçebildim arka bahçede, ön bahçe koşa koşa bitirilemeyecek yeşil  çimliydi. Okulun belirli bir sınıfı yokmuş, her dersin ayrı bir sınıfı varmış, matematik için ayrı bir sınıfa fen için edebiyat için ayrı ayrı  sınıflara gidiliyormuş. Her sınıf dersine göre özel teçhizatla donatılmış. Seçmeli derslere çok önem verildiği sınıflarından belli oluyordu   aşçılık dersi için kocaman fırını ile bir mutfak , fotoğrafçılık, resim, müzik, drama , beden dersi için salon ,  tüm sporlar için gerekli aletler ile  donatılmıştı.
Bu devasa bina,  muhteşem büyük bahçe arkamdaki suçluluk duygusunu yok edememiş beni izlemekten alıkoyamamıştı. Birincileri seven öğretmenler, testler, ezberler, yetişmesi gereken müfredatlar , anlamsız ödevler, monotonluk, nereye  saklanmışlardı.







17 Aralık 2019 Salı

İngiltere'de bir cenaze töreni

Zeynep ablanın cenaze törenine gidiyorum. Törenin yapılacağı yeri haritadan araştırıyorum, çok uzak, otobüse binmeli. Yağmur, fırtına yok , yürümek lazım dedim.. Ağaçlı sincaplı yollar... Ağaçların yaprakları kalmamış, sincaplar ne yapıyor kışın? Ezilen yapraklar, sıyır sıyır ses çıkarıyor, ayaklarımın altından. Bu yaprakların yeşil halini görebilmiştim, sonra harika bir kızıla , turuncuya dönüştüler, şimdi ayaklar altında çürümüşlüğün rengindeler...

Şehre iniyorum, evlerin kapıları, pencereler ,bahçeler süslenmiş, sokaklar ışıklandırılmış, herkes kutlamaların telaşında,  noeli, yılbaşını bekliyorlar.                                                                                             
 
                                   
                                                                             


 Kart mağazaları tıklım tıklım, doğum günü, yılbaşı, teşekkür kartlarının satıldığı bu dükkanlarda şimdi iyi noeller kartları yok satılıyor. Görevliye arkadaşım öldü kart almak istiyorum, dedim. Rengarenk kartların içinde küçük bir bölümün yanına götürdü beni,  başınız sağ olsun kartları içinden bir tanesini seçtim, üzerinde kelebek resmi vardı, bir dala konmuş.

Kocaman ağaçların olduğu geniş bir bahçede düğün yeri gibi hazırlanmış bir mekana girdik.( Oğlum ve eşim ile burada buluştuk, onlarda katılmak istediler, törene. ) Herkes takım elbiseli ve sessizdi. Bir saatlik törende hiç kimsenin cep telefonu çalmadı, hiç kimsenin elinde cep telefonu yoktu,  en çok dikkatimi çeken bu oldu. Burası kilise mi diye bakındım, değildi, tabutun başında konuşan adam da din görevlisi değilmiş.  Konuşan adamın ne dediğini anlayamadım ama Zeynep abla hakkında konuşuyordu, herkes sessizce dinliyordu. Sessizlik, beni  etkileyen ikinci şey oldu. Bir saati aşkın hiç kimse kafasını yerden ayırmadı, sessizce öylece duruyorlardı. Konuşan kişi tabuta dönerek hoş çakal Zeynep dedi, sonra herkes tabutun başına gelerek hoşça kal dediler. Biz üçümüz ellerimizi açıp dua okuduk, sonra  herkes gibi hoşça kal dedik. Sonra  şarkı çalmaya başladı. Onun , sevdiği şarkıymış.


Şarkı çalarken bir  perde indi, tabut kayboldu.


Oğlumuzu aramıza alıp el ele eve yürüyerek giderken   Zeynep ablayı konuştuk, onu hiç görememiştik ama yıllardır tanıyormuşuz gibi seviyorduk.






16 Aralık 2019 Pazartesi

Zeynep Abla'nın Yorganı




İngiltere'ye ayak bastığım günden beri üşüyorum.  Anadolu'nun bozkırından geldim , bozkır soğuklarını iyi bilirim ama  bu soğuk hiç bilmediğim, yabancı  bir soğuk, tarifsiz üşüyorum.
  Üzerimizdeki yorgan  yabancı, kabarık puf puf, sanki ısıtacak gibi görünüyor ama insanın üstünde kalıveriyor, sarıp sarmalamıyor, ısıtmıyor. Annemin ninesinin yorganını,  yün yorganımı her gece anıyorum.  Annanem evlenirken annesi çeyizine  koymuş, sonra anneme sonra bana geldi yün yorgan. Yüzünü değiştirip yünlerini yıkayıp güneşte kuruturken yüz yıl öncesinin koyunlarını anıp , hüzünlendiğim, yaz kış üzerimden eksik etmediğim, bildiğim tek yorganım.

Yaşadığım şehirde Zeynep abla diye biri varmış, adını sık sık duymaya başladım,  İstanbul'un en güzel üniversitesinde mühendislik okumuş , dil öğrenmek için buraya gelmiş, İngiliz bir çocuğa aşık olmuş otuz yıl önce bu şehre yerleşmiş. O günden beri bu küçük şehirde herkesin arkadaşı, ablası olmuş, sokakta yatan homelesslerden  , sokağında sızmış sarhoşlardan ,üniversiteye gelen misafir profesörlere kadar evinde misafir ettiği çeşit çeşit insan, ayırt etmeden, herkesi hissederek, gönlünü açarak...
Bir gün telefonum çaldı, bilmediğim bir  İngiltere numarası arıyordu.
 Ayşeciğim diyordu, evinde ne var ne yok söyle , perden var mı, buzdolabın, çamaşır makinen, koltuğun...Ne münasebet diye iç geçirdim, kimdi bu kadın,biz halimizden memnunuz,  bu sorgu sual birden bire senli benli... Ben Zeynep ablanım diyor. Teşekkür edip telefonu kapatmaya çalışıyorum ama ısrarla soruyor, koltuğun var mı yatağın var mı, çamaşır makinen var mı...Hepsi var diye yalan söyleyip kurtulmak istiyorum ama yapamıyorum, hiç biri yok diyorum ama hiç bir şey istemiyoruz, zaten az kalacağız böyle idare ediyoruz. Yarım saate kadar sana koltuk yatak yolluyorum , eviniz üst katlardaymış, eşimin kolu sakat ona yardım edin çıkarmaya diyor. Olmaz diye inat ediyorum, sakın yollamayın, istemiyoruz, anlamıyor. Eşime veriyorum telefonu, bir de sen söyle kararlı bir şekilde istemiyoruz de, diyorum.. Eşim de  teşekkür ediyor ince düşüncesi için ama istemiyoruz başkasına verin bizim ihtiyacımız yok diyor, telefondaki sesin harareti yükseliyor,  Allah daha size bir şey vermez, geleni geri çevirmeyin diyerek  bir saate yakın soluksuz bizi iknaya uğraşıyor. İstemeye istemeye kabul etmek zorunda kalıyoruz, böyle ısrar ile daha önce hiç karşılaşmamıştık. Hiç tanımadığımız biri eşya yolluyordu, aşağı indik. Gün akşama dönmüş iken  bir araba  kapımızın önünde durdu, İngiliz  adam ile kızı gülerek indi, koltuğu yatakları evimize kadar çıkardılar. Kızın kucağında bir de yorgan vardı, bana uzattı, annem sana yolladı dedi.
Teşekkür ediyoruz  Zeynep hanıma telefondan beri, hem eşim hem ben.
Ertesi gün yine beni arıyordu, Zeynep hanım, Ayşeciğim kirli çamaşırlarını topla getir ben de yıkayalım, çamaşırlar yıkanırken biz de laflarız. Kirli çamaşırlarım ile  evine gitmeye utanıyorum, daha yeni yıkadım diyorum,  ısrarını tecrübe etmişliğimden dolayı haftaya gelirim diye söz veriyorum. Haftaya kadar bir şey olsun, ya çamaşır makinası alayım ya da Zeynep hanım beni unutsun, elimde kirli çamaşırlar hiç kimsenin kapısını çalmak istemiyorum.
Hafta oluyor, kirli çamaşırlarım birikip, Zeynep hanıma gitme vakti geliyor. Çekiniyorum, geliyorum diye arayamıyorum, yine o arasın, hadi gel diye ısrar etmesini bekliyorum.
Aramıyor.
İyi ki gitmedim diye kendi kendimi haklı buluyorum, insanları rahatsız edecektim, kirli çamaşırlarım ile  ...Ne utanç verici...
Boş evimiz dolmuş,   ne iyi insanmış, ne düşünceli insanmış, bu Zeynep hanım diye anarken onu ziyaret ederek teşekkür etmek istedik.  Ne sever, neden hoşlanır diye onu tanıyaları arıyorum. Zeynep abla  yoğun bakımda diyorlar. Bizi aradığı o günlerde  ilerlemiş kanseri yüzünden artık ayakta duramıyor zor konuşuyormuş. Hiç fark etmedik, anlayamadık.
Oysa ne kadar uzun telefonda tutmuştuk onu, istemiyoruz diye bizi ikna için ne çok dil dökmüştü, bilmiyorduk. Şimdi onu görmeyi ne çok istiyorum.
Mektup yazıyorum, yakınlarını bulup veririm, uygun bir anında okurlar diye.

Sevgili Zeynep Abla;
Eğer biraz daha az utangaç olsaydım, senin gibi tüm insanlara kapılarını açabilen açık yürekli olabilseydim, bu mektuba gerek kalmazdı.  Kirli çamaşırlarım  yıkanırken seni görebilmiş olacaktım,  " makinanın yokluğunda ne sırlar saklı bilemezsin" demiştin telefonda, karşılıklı çay içerken o gizli sırlar açığa çıkacaktı, yıkanan tek çamaşırlarım olmayacaktı , ancak şimdi  hissedebiliyorum.
 Yolladığın koltuk ile yerde oturmaktan kurtulduk, yer çeker demiştin uzun uzun telefonda bizi ikna etmeye çalışırken, hasta olursunuz demiştiniz, bu rahat koltuğun adı Zeynep ablanın koltuğu oldu. Yolladığın iki yatağı odalarımıza yerleştirdik, yıllardır bel ağrısı çektiğimiz yataklar gibi değil, derin uykulara daldırıp sabahları dinç kalkıyoruz. Bir an önce iyileşmeni , yüzünü görmeyi, sana sarılarak teşekkür etmeyi istiyorum...
 Mektubumu  yazarken , Zeynep ablanın vefat ettiğini öğrendim.
Elimdeki kalemi bırakamadım , söylemek istediklerim bitmemişti.
Zeynep abla , dünya güzeli kızın bana bir yorgan verdi, annem size yolladı diyerek. Yorgan için ayrı teşekkür etmek istiyorum.  Nasıl anladın akşamları üşüdüğümü? Buradaki  hiç bir yorganın beni  ısıtamadığını nasıl hissettin? Senin yorganını üstüme aldığımda, yorgan bana sarılıyor, sarıp sarmalıyor. Ninemden beri gelen yün yorganım gibi, memleketimde, köyümde uykuya dalar gibi...  Hiç üşümüyorum artık Zeynep abla.






14 Aralık 2019 Cumartesi

İngiltere otobüsleri



Belediye otobüslerinin tek kapısı var, otobüse binerken şoför yüzünüze bakıp gülüyor, merhaba , iyi yolculuklar, diyor.
 Otobüsten inerken , her yolcu şoföre dönerek teşekkür ediyor. Şoför, benim için zevkti, iyi günler dileyerek yolcuyu uğurluyor. Bu ritüeli  tek tek her yolcunun her şoförün hiç istisnasız yaptığını görüyorum.
 Yollar daracık, çoğunluk  tek şerit,  şu ana kadar hiç korna sesi duymadım, herkes birbirine öncelik verme yarışına girmiş gibi. Koskoca otobüs yolda trafik ışığı olmadığı halde kaldırımda bekleyen yayayı görünce duruyor, eliyle , buyurun geçin işareti yapıyor. Her araç gibi otobüsler de bisikletlinin,  ardında yavaşlıyor, ardı sıra gidiyor.
İlk kez otobüse bindiğimizde gideceğimiz adresi bilmiyorduk,  söyledik, şoföre. Şoför biraz ilerledikten sonra otobüsü durdurdu, kontağı kapattı. Harita çıkarıp aranmaya başladı. Sonra arkasını dönerek yolculara seslendi, bilmediğimiz o adresi söylüyordu...Yolcular düşündüler, birbirlerine sordular, içlerinden biri bildiğini söyledi, gideceğimiz adrese yakın oturuyormuş. Otobüsü tekrar çalıştırdı şoför, ineceğimiz durağa gelince özür diledi, yol güzergahında olmadığı için adresi bilemediğini ama bilen birine bizi emanet ettiğini söyledi,  indik. Şoför kontağı kapatıp bizim adresi soruştururken hiç bir yolcu tepki vermedi, hiçbirinin acelesi yoktu,  tüm otobüs her yolcu bizim adresi bulmaya çalışıyordu, biz ise  mahçubiyetten kıpkırmızı olmuş olanları hayretle izliyorduk.
Yolcular inecekleri durakta butona basıyorlar, otobüs durakta durduktan  sonra koltuklarından kalkıp, acelesiz kapıya doğru ilerleyip, şoföre dönüp, teşekkür edip ,  iniyorlar.  Otobüslere binenlerin çoğunluğunu   yaşlı ve engelliler oluşturuyor. 
Otobüsler çok pahalı, binemiyoruz diye fazla üzülmüyorum,
durak sayısı fazla olan otobüsler buram buram  sidik kokuyor, arka koltukları çoğunlukla ıslak, arkalarda oturmamaya, oturmadan önce koltuğa iyice bakmam gerektiği  konusunda tecrübeli kişiler tarafından tembihlenmiştim.
 Otobüs şoförlerinin çoğunluğu kadın. Fotoğraftaki kadın İngiltere'nin en genç otobüs şoförüymüş.



9 Aralık 2019 Pazartesi

Nööövvv Ayşa!

Her günümü dolduracak kadar bedava İngilizce dersler veren yerler buldum. Kütüphane, okul, cami, belediye olmak üzere her yeri araştırdım,  ama herkesin bildiği, önerdiği tek yer kiliselerdi. Her mahallenin neredeyse her sokağın bir kilisesi var, hepsinde bir  etniklik var, hal böyle olunca her gün kilise kilise dolaşıyorum, etkinlik, kurs hepsine katılmaya çalışıyorum.
Memleketten annem arayıp neredesin kızım diye sorduğunda   "kilisedeyim" anne diye cevap verdikçe, rahibeleri mi görüyorsun her gün kızım diye meraklanıyor.
Yirmi yıl önce bıraktığım İngilizceyi unutmuşum, hatırlamaya çalışıyorum.  Cep telefonum en büyük yardımcım, hemen çeviriyorum bilmediğim kelimeleri. Hiç unutamayacağım kelimeler edindim, son bir ayda;    nohut, çingene, merak, serseri.
 Konserve kutularına bakıyorum,nohut arıyorum. Nohudun İngilizcesi neydi bir bakayım derken cep telefonum yere düşüyor paramparça oluyor. bir aydır telefonsuzum , nohutun İngilizcesini hiç unutmam artık. Telefon olmayınca, tüm İngilizlere karşı tek başıma kaldım.
Belediye haftada bir gün bir buçuk saat free İngilizce kursu açmış, hemen kayıt için başvuruya gidiyorum, kayıt formunu dolduruyorum, ırkımı işaretlemem için kutucuklar koymuşlar, hiç birini uygun bulamıyorum, en sondaki kutunun anlamını bilmediğim halde onu işaretliyorum. Eve gidene kadar ırkım diye neye işaret koyduğumu merak ediyorum. Eve gelip bilgisayarı açıp " gypsy" yazıyorum, ırkımı öğreniyorum.
Burada hep bir kutlama var, her kutlamanın nedenini kilise anlatıyordu. Önümüzdeki hafta Guy Fawkes gecesi olacakmış, her yerde çocuklar havai fişekler atacaklarmış. Kilisedeki öğretmenimiz Guy Fawkes'i anlatıyor, sarayın altına bomba yerleştirmiş, kraliçeyi parlamentoyu havaya uçaracakmış. Anlatılanların çoğunu anlıyorum , anlamadığım kelimeleri de işaretleyip evde bakacağım. Dersin sonunda öğretmen sorular soruyor, bana bilmediğim kelime çıkıyor, bilemiyorumu kabul etmiyor çok ilgili öğretmen , çok hevesli  anlatıyor her türlüsünden  ama yok, anlamıyorum. Yaşlı başlı öğretmenim yere yatıyor, debeleniyor , ölü numarası yapıyor. Su gibi terliyorum,  benim için yerlerde tepinen bir öğretmenim daha önce hiç olmamıştı çok müteşekkirim ama yok anlamıyorum kim olabilir bu" who", queen  (kraliçe) olabilir diyorum. Öğretmen tüm sınıf çok üzgün, nöövvv ayşa, nöövvvvv ayşa... Hayal kırıklığına uğrattım, idam edilen serseri kim diye soruyormuş. Sonraki hafta tüm gece sabahlara kadar havai fişekler atıldı şehrin her yerinde, her havai fişekte yerlerde debelenen   öğretmenim gözümün önünde, bir çakıyor bir sönüyor, yüzüm kıpkırmızı bakamıyorum fişeklere....
Bu sıralar ise her yerde christmas hazırlığı içindeler, yollar, ağaçlar, evler süsleniyor, hediyeler hazırlanıyor. Kilisedeki konumuz christmas hazırlıkları ile ilgili , müslüman olanlara sormadıkları halde ben de katılmak istiyorum konuşmaya; christmas yemeğinizi anlatır mısınız , merak ediyorum demek istiyorum. Wonder yerine worry diyorum. Worry girince cümleye, sizin yemeğinizden çok korkuyorum, çok endişeleniyorum demiş oluyorum. Herkes pür dikkat bana kesiliveriyor, worry, worry diye fısıldaşmalara  başlıyorlar. Oysa ne çok dinlemiştim çocukluğumda " don't worry be happy"i...Her konuştuğumdan şüpheleniyorum doğru mu dedim, yanlış dedim, ayıp mı ettim. Cep telefonsuzluk  tedirginlik, cesaretsizlik yapsa da onun yokluğunda hiç unutulmayacak kelimeler öğrendim. 


26 Kasım 2019 Salı

İngiltere'de İngilizce öğrenmenin yolu



İngiltere'de İngilizce öğrenmenin yolu  üç saat yürüyüşle on kilometre. Şehir merkezine beş kilometre uzaklıkta evimizden yürüyerek gidiş geliş toplam on kilometre.
Geldiğim günden beri dilimde hep İngilizler, ne iyi insanlar, güler yüzlü, adaletli, işlerini hakkı ile yapan, dinleyen, önemseyen...Ama bu iyi insanlar ile konuşamıyorum, ne dediklerini anlayamıyorum.
Bir kursa gidebilseydim, hızlı sistemli sertifikalı bir öğrenme sürecine katılmayı çok istiyorum. Geldiğimiz günden beri eşim araştırıyor,  bu küçük şehirde kurs sayısı iki tane ve fiyatları çok yüksek. Duymuş ki  belediye de bir kurs veriyormuş ve ücreti diğer kurslara göre  çok uygunmuş dört ay boyunca haftada iki gün iki saat ders karşılığı olarak  200 sterlin alıyormuş. Kayıt yaptırmaya gitmeden önce bütçe planımızı yaptık, eğer eşim ile otobüse binmeden şehre gidersek  ayda 120 sterlin tasarruf edebilecektik...( şehir içi otobüs fiyatları çok pahalı bir kişi gidiş geliş 6 sterlin, aylık kart ise 60 sterlin)  metro ve tren yok)
 Önce bir tane
bisiklet aldık harika bir ikinci el , ama ben sürmeyi hiç bilmiyorum eşim çok acemi, vakit yok, süremedik, oğluma kaldı, sürmek...
Yürümeyi deniyoruz, yağmur her gün her anda olduğu için şemsiyelere rağmen  şehre gidene kadar sırılsıklam oluyoruz, ( her gün ıslak ıslak dolaşmamıza rağmen çok şükür daha hasta olmadık)  yollardan geçen arabaların sıçrattığı su da cabası...Ağaçlar ile  kaplı patika bir yol  keşfediyoruz, şehre ulaşmayı biraz daha uzatıyor ama ağaçlar yağmurun hızını kesiyor, arabaların yokluğu da daha az ıslanmamıza neden oluyor. Kimseciklerin olmadığı yolda sincaplar çıkıyor karşımıza, martılar ve içli öten kırmızı başlı küçük kuşlar, hep yeşil  ısırganlar,  sararıp kurumayan yabani otlar, gökyüzünün puslu karanlığını saklayan  yaşlı ağaçlar...
Erkenden yola koyulup ele le tutuşarak yürümeye başlıyoruz, konuşuyoruz , eskileri, yenileri, hayalleri , geleceği, planları, sincapları , yaşlı ağaçları, ısırganları, dinmeyen yağmurları , İngilizleri, konuşuyoruz. Günün sonunda nasıl bitti on kilometre diye şaşırıyoruz.
Bir hafta her gün yürümeyi  tecrübe ettikten sonra otobüs bütçesini kursa aktarabileceğimize kanaat getirip belediye kursuna başvurduk.
Yine güler yüzlü yetkililer ile  karşılandık, sanki işlerinin ilk günü gibi heyecanla bize yardım etmeye etmeye çalışıyorlar. Kayıt formunu doldurduk, sıra ödeme planına gelince yetkili kişi   kağıtta " other" ( diğerleri) yazan bölüme kaleminin ucunu dokundurup " 670 " sterlini gösterdi. Şaşırdık, rengimiz soluverdi ama o aynı güler yüzle kaleminin ucunu other da gezdiriyordu. Biz anlam veremedikçe , other ı yuvarlak içine alıyor, bizi o yuvarlığın içine 670 sterline hapsediyor .  Ben hiç konuşamıyorum ama şunları söylemeyi çok istiyorum, bu ayrımcılığı yetkili kişiler kılıfına uydurabilir ama öğretmenler bu durumu nasıl karşılıyor diye sorabilmeyi çok istiyorum. Aynı sınıfta ingiliz , avrupa vatandaşları ile derse giriyoruz, aynı dersi dinliyoruz ama bizden üç kat daha fazla ücret alınmasına, other olmamıza dersi anlatan öğretmenler nasıl bakıyor?
Bir öğretmen için zor olmalı sınıfındaki ayrımcılık. 
Dönüş yolumuz farklılaşıyor  tedirginlik geliyor, karşıdan bir İngiliz geliyor, daire içindeki other lığımızı anımsayıp kaldırımdan inerek İngilize yol veriyoruz, yol ingiliz  yolu, sincaplar, ısırganlar yabancılaşıyor, ağaçlar yüzyıllarca ingilizleri görmüş, bizi bilmiyor,  kırmızı başlı kuşun ötüşü yabancı, bizim bildiğimiz gibi ötmüyor.
Eve gelip olanları düşündükçe daha fazla hırslanıyorum İngilizce öğrenmeye.  Otobüs ücretinde, otelde , hastanede bile daha fazla ücrete tabi tutulsaydım bu kadar acıtmazdı içimi, yaşadığım yerin dili ile  , hislerimi söyleyememek çok ağır geldi bana. Other lığımı unutacak kadar hırslandım,
nasıl İngilizce öğreneceğim diye araştırıyorum, her gün. Bir günümü bile evde oturarak geçirmedim, her gün sabahtan akşama sokaklardayım.   Her dükkana dalıyorum, kitapçılarda çocuk bölümlerinde bir kenara oturup çocuk kitaplarını okuyorum, kütüphanelere gidip her kitabı karıştırıyorum ama kelime hazinem çok kısıtlı. 
Bu küçük şehirde neredeyse yüzü aşkın  kilise var, her gün bir etkinlik yapıldığını duvarlarına astıkları ilanlardan görüyorum, çoğunlukla kadınlar ve çocukları ile...Her sabah eşim ile yine elele yola koyuluyorum,  hangi kilisede ne etkinlik varsa içeri dalıyorum, ne dediklerini çoğunlukla anlayamadan, tarzanca konuşarak günün sonunu getirip eşimle buluşup eve kadar yürüyoruz. Bütün gün neler yaptığımı hangi kelimeleri duyduğumu anlatarak geçen  on kilometrelik yol kısacıklaşıyor.
Yürümeye o kadar bağlandık ki, yürümekle tasarruf edilecek paraya ihtiyacımız kalmadığı halde, yürümeyi bırakamıyoruz. İki ayda sadece beş  kez otobüse binmişiz, 55 çarpı 10 eşittir 550 kilometre yol yürümüşüz, yürümeye de devam ediyoruz. Balayı hiç yapmadık nasıl bir şey bilmiyoruz ama balayında gibiyiz diye diye yürüyoruz.
İngilizce öğrenmenin yolu her gün on kilometre, el ele, konuşa konuşa...



19 Kasım 2019 Salı

İngiltere'deki komşum

İngilizler ne güler yüzlü insanlarmış, burada iki ay boyunca tecrübe ettim. Her göz göze geldiğim İngiliz mutlaka "haayy" diyerek kocaman gülümsüyor. Yaşadığım şehirde  yabancı çok az, mahallemde neredeyse hiç yabancı yok hepsi İngiliz. Selamlaşmayı küçük görmemek lazım, bazen hava gibi su gibi gerekli oluveriyor. Çorum'da çok sevdiğim selamlaşmayı bırakmak zorunda kalmıştım; gülerek selam verdiğim çok az kişi aynısı ile karşılık veriyordu.  Çorumlular verilen selamı çok fazla önemsiyorlardı, selam verip gitmek olmazdı, durdurulup " kızım bizim köylü müsün, kimlerdensin, nerelisin, nereden geldin, seni tanıyor muyum, seni gözüm ısırıyor, yabancı mısın, çalışıyor musun, evli mi bekar mısın , çocuk var mı...Verdiğim selama fazlaca anlam yüklüyorlar, selamdan sonra mutlaka görüşelim diye telefon numaramı alıyorlar,  evimin adresine kadar  vermek zorunda kalıyordum hatta gözleri az gören bir teyze sırf gülerek selam verdim diye askerdeki torununun fotoğrafını gösterip senin gibi bir kız arıyoruma  kadar götürmüşlüğü vardı( teyzenin gözü hiç görmüyor olmalıydı:)

Her gün sekiz kilometre yol yürüyorum, yolumda karşılaştığım her  çocuk kadın erkek yaşlı genç hiç istinasız selam veriyor, gülüyor, kaldırım dar ise kenara çekildiğimde teşekkür üstüne teşekkür ediyorlar,  yol vermeyi karşıdakinden beklemiyorlar, ilk yol veren onlar oluyor. Yollardaki arabalar kaldırımda yürüyenleri  gözetliyor gibi, yüzümü yol tarafa  çevirsem arabalar duruveriyor. Çok utanıyorum, karşıya geçmeyeceksem yol tarafa hiç bakmıyorum. Şu ana kadar bir kere bile korna sesi duymadım. Araba yolları geniş olmamasına rağmen  bisikletli , kay kaylı, scooterlılar araba yolunda gidiyorlar, sanki hiç bir aracın acelesi yok gibi. Acelesi olmayan insan mı var, yola çıkan herkesin ulaşmak istediği bir yer var iken...
Mahallemde altı çocuklu bir adam var, ( karısını hiç görmedim)  onu evimin önünden geçerken görmek bile bana öyle enerji veriyor ki...

Her sabah altı çocuk ile okula gidiyor,  çocukların ikisi bebek arabasında dördü bisiklet scooter  , kay kay ile ..Okula giden dört çocuğun saçlarına kapıda tarak verirken , görüyorum, küçücük çocuklar kendi kendilerini tarıyorlar.   Paltolar, beslenme çantaları, ayakkabılar,   pusette ağlayan bebeklerin ağzına biberon verirken görüyorum.Pusette çok ağlayanları boynuna alıyor, diğerlerini önüne katıp şarkılar ile kahkahalar ile yola koyuluyorlar. Her sabah   yarım saat süren bir yolu bu şekil gidip , dört çocuğu bırakıp pusettekiler ile ıslık şarkı ile geri dönüyor . Buz gibi havada pusetteki çocuklar pijamaları ile ayakları çıplak , komşumun üzerinde her zaman  şort ile tişört..Yolda kaybolana kadar arkalarından izliyorum. Öğleden sonra çocukları okuldan almaya  yine pusettekiler ile gidiyor, saçları başları dağılmış, okul çocukları ile geri dönerken şarkılarını hiç eksik etmiyorlar...
 Bir gün yüzü asık görmedim, sabah akşam  boynunda elinde kucağında arkasında önünde altı çocuk ile sokaklarda ıslık şarkılar ile  onu görmek bana güç veriyor.





9 Kasım 2019 Cumartesi

İngiltere'de alışveriş



İngiltere'ye gelişimin kırk beşinci gününde bir palto alma mecburiyetini daha fazla geciktiremeyecek kadar   soğuklar bastırdı. İkinci el mağazalardan bol bol var burada, henüz hiçbirini görmemiş iken camekanında palto asılı olan birine girdim . Akla gelen gelmeyen her şeyin tıka basa dolu olduğu küçücük bir dükkan içinde  iki küçük raf dolusu eski kitaplar dikkatimi çekti. Yırtık pırtık dekor dergileri el işleri kitapları arasında kocaman pırıl pırıl ciltli " at bakımı"nı çekip çıkarttım. Üzerindeki 2 Sterlin yazısını görünce hemen kasaya gittim. Kasadaki kadın aldığım kitap ile ilgili bir kaç cümle söyledi , anlamadım " yes yes " dedim, bir soru sordu elimdeki kitabı işaret ederek, have'li, got'lı , başımı salladım ( atınız mı var dememiştir, atlara ilgi mi duyuyorsunuz  demiş olabilir)
Küçük dükkandan atlı kitabıma sarılarak çıktım, bir banka oturdum.  Termosumdaki İngiliz çayını yudumlayarak kitabımı  okuyamadan küçük çocuklar gibi resimlerine bakarak sayfalarını çevirdim. Hava , palto almayı geciktirecek kadar ısındı.

Kendime özel aldığım ilk şey bir at bakımı kitabı oldu.
( Evdekiler dalga geçemezdi,  eşim İngiltere'deki ilk günümüzde  ucuz diye iki kilo tuz almıştı, iki kilo tuzu saatlerce sırt çantamızda taşımıştık.)


3 Kasım 2019 Pazar

İngiltere'deki evimiz

Küçücük bir şehir burası, evimiz şehrin en uzak bir köşesinde. Küçük şehirde kiralık ev bulmak çok zor. Bir oda bir salonlu evlere ( 600 ile 750  sterlin, hepsinin içinde çamaşır bulaşık makinesi buzdolabı fırın ocak mevcut )   bakarken çocuk olduğu için  iki oda bir salonlu ev tutmamız gerektiğini öğrendik. İki odalı evlerde taban 740 tan başlıyor, gitme günümüze çok az kalmış iken otellerde kalmayalım diye dua ederken,  şehrin en uzak köşesi karşımıza çıktığında balıklama atladık,  içinde buzdolabı bulaşık çamaşır makinesı olmamasını gözümüz görmedi. Emlakçıların hemen hemen  hepsi  12 aylık peşin ödeme isterken bu halden anlayan ev sahibi sadece ama sadece 6 aylık peşin ve neredeyse iki aylık da depozito istiyordu, Allah razı olsundu, kiramız aylık sadece 740 sterlin.
Evimize yerleştik. Eşyalarımız, üç tabak üç çatal üç kaşık, bir bıçak, bir tencere bir tava iki şişme yatak, iki pike ve bir  ütü.  Bir hafta boyunca halıfleks kaplı yere örtü sererek sofra kurduk, şişme yatakları gündüz salona akşam odalara götürerek hem yatak hem koltuk yaptık.
Planımızda eve yerleşir yerleşmez ikinci el de olsa koltuk yatak masa dolap  mutfak eşyaları almak varken bir haftadır eşyasız yaşıyorduk. Ne güzel yaşıyorduk. Küçük ev eşyasız kocamandı. Oğlumun aklına Japon filmleri  geliyordu,  İngiltere'de Japonlar gibi yaşıyoruz diyordu. Eşim,  eşya taşırken duvara kapıya vurulacak, depozitodan olacağız diye  korkarken ben eşyasız nasıl yaşanırı merak ettiğimden evimizin boşluğu uzun süre devam etti. Çocuk okula başlarken derslerini rahat yapsın diye masa ile üç sandalye aldık. Masayı eşim sandalyeleri oğlumla paylaşıp eve kadar yürürken  bir sihri,   bozmuşum gibi hüzünlüydüm.   


Evimizin son hali
(Masayı kurar kurmaz eşim sandalye masa bacakları altına karton yerleştirmiş.( depozito şirketi evi teslim ederken duvarda iğne ucu kadar lekeyi, halıdaki belli belirsiz koltuk izini gösterdiği için çok ürkmüş olsa gerek))
Bakmaktan zevk aldığım  renkli evler, dekorlar, koltuklar, masalar, halılar iken  televizyonda dizilerde  konakları villaları nasıl döşemişler diye merakla izlerken  burada hiç eşyasız yaşamaya neden heves ediyorum,   bilmiyorum. 

Mutfakta kepçesiz de idare edebildiğimi gördükçe mutlu oluyorum. Bir seneden daha fazla kalma planım olsa yine de kepçe almamaya direnebilir miydim, kepçesizliğe dayanabilir miydim , bilemiyorum. 
  


2 Kasım 2019 Cumartesi

Yağmursuz bir günde


 Bir aydır her gün yağmur yağıyor, yağmurun yağmadığı bir kaç saatlik anlarda İngiltere'de yaşadığım çevrenin fotoğraflarını çekiyorum;



Arka bahçemiz





Şehre giden yol
Ön bahçe 


İngiltere'de bir ağaç, mahallemde aynı dili konuştuğum tek komşum...





Hayatımda görmediğim cins köpekler...Köpekler yorulursa oturarak seyahat edecekleri  bebek arabası gibi özel el arabaları var.



Köpeksiz ev yok gibi



Arka bahçe, köpekler için , köpekler bu  çimlerde özgürce koşuyor,

Şehir

Bizim mahalle