10 Haziran 2014 Salı

Çocuk İşçiler

 
Dünya Çocuk İşçiliği İle Mücadele Günü Etkinlikleri

12 Haziran 2014 Perşembe

19.00: Dünya Çocuk İşçiliği İle Mücadele Günü Basın Açıklaması – Galatasaray Lisesi Önü

"
Ülkemiz yasalarına göre “14 yaşını bitirmiş, 15 yaşını doldurmamış ve ilköğretimini tamamlamış kişi” çocuk işçi; “15 yaşını tamamlamış, ancak 18 yaşını tamamlamamış kişi” genç işçi olarak tanımlanmaktadır. Ancak yoksulluk koşullarından dolayı çocuklar tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinde çok daha erken yaşlarda “ekmek parası” için hayata atılmaktadır.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 2013 yılı sonunda hazırladığı “Ulusal Çocuk Hakları Strateji Belgesi ve Eylem Planı”nda, 6-17 yaş arasındaki 15 milyon 247 bin çocuktan 893 bininin çalıştığı belirtiliyor. 6-14 yaş arasındaki çocukların ise -yasak olmasına rağmen- 292 bininin çalıştığı ifade ediliyor. Çocukların çalışması okumalarına da engel oluyor. Rapora göre söz konusu 292 bin çocuğun yüzde 20’si zorunlu eğitime devam edemiyor. Lise çağı da farklı bir görüntü sunmuyor. 15-17 yaş grubundaki çalışan çocukların ise yüzde 66’sı liseye gidemiyor.  

Çocuk işçiliğini güvencesizliğin kaynağı haline getiren nedenleri incelersek bunların ailelerin yoksulluğu, köyden kente göç, eğitime ulaşamama, 4+4+4 eğitim sistemi ve sermayeleştirme süreci ile birlikte kapitalizmin duyduğu ucuz emek gücü ihtiyacı olduğunu görürüz...

Bizler, İşçi Sağlığı ve  İş Güvenliği Meclisi olarak çocuk işçiliği 18 yaşın altı olarak tanımlayacağız... 

Elimizdeki bilgiler ışığında 2013 yılında yaşamını yitiren 1235 işçinin 59’u (18’i 14 yaş ve altı, 41’i 15-17 yaş arası); 2014 yılının ilk dört ayında yaşamını yitiren 396 işçinin 17’si (5’i 14 yaş ve altı, 12’si 15-17 yaş arası) çocuk işçidir. Yani her can veren her 20 işçiden birisi yoksulluktan dolayı çalışan çocuk işçilerdir. Çocuk işçiler güvencesiz işçi havuzunun önemli bir kaynağıdır ve çocuk işçi cinayetleri oranının artacağı da aşikârdır.

Oysa SGK’nın açıklanan son verileri olan 2012 istatistiklerine baktığımızda sadece 15-17 yaş grubunda 1 genç işçinin hayatını kaybettiği belirtilmiştir. Bu durum hemen hemen her yılın istatistiğinde benzer bir seyir izlemektedir. Yine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik, Kasım ayında yanıtladığı bir soru önergesinde 2012 yılında yapılan teftişler sonucu işyerlerinde 5 bin 960 çocuğun çalıştığının tespit edildiğini ifade ediyor. Benzer açıklamalar sık sık yapılıyor. Bu söylemler ve uygulamalar devletin Türkiye’de çocuk işçiliğini hasıraltı etme çabasının en çıplak göstergesidir.

Paralel bir yaklaşımı Avrupa Birliği (AB) de izliyor. AB Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Stefan Füle, Türkiye’nin çocuk işçi çalıştırmayla mücadelede başarılı olduğunu belirtiyor, “Türkiye 2014 itibarıyla çocuk işçi çalıştırmayı bitirmeyi taahhüt ettiğini ve ILO’nun Türkiye’yi 2006 yılında çocuk işçilikle mücadelede başarı sağlayan üç ülkeden biri seçmesine neden olduğunu” söylüyor... Yani devletin Türkiye’de çocuk işçiliğini hasıraltı etme çabasına AB de ortak oluyor...

Oysa yukarıda da belirttiğimiz gibi 2013 yılında 59 çocuk işçi can verdi. Elimizdeki bilgilere göre yaşamını yitiren çocuk işçilerin 25’i tarım, 8’i metal, 8’i ticaret, 6’sı inşaat, 4’ü tekstil, 2’si gıda, 1’i kimya, 1’i maden, 1’i çimento, 1’i iletişim ve 1’i genel işler işkollarında çalışmaktadır (bir çocuğun çalıştığı işkolunu yeterli bilgi olmadığı için belirleyemedik). Yani 25 çocuk tarım sektöründe, 23 çocuk sanayi sektöründe ve 10 çocuk hizmet/ticaret sektöründe çalışırken can vermiştir... Benzer bir acı 2014 yılında da devam ediyor. İlk dört ayda yaşamını yitiren 17 çocuk işçinin 7’si tarım, 3’ü inşaat, 2’si konaklama, 2’si genel işler, 1’ metal, 1’i ticaret ve 1’i taşımacılık sektöründe çalışmaktadır...

Çocuk işçiliğin bir biçimi tarım ve inşaat gibi mevsimlik işlerdir. Tarım sektöründe toplayıcılık başta olmak üzere birçok işi yüklenen çocuk işçilerden özellikle kız çocukları sektörün görünmez gücünü oluşturmakta ve daha fazla yıpranmaktadır. Çünkü kız çocukları ev içi emek sürecine de dahil olmaktadır. Bu aşırı fiziksel yorgunluk çeşitli hastalıklara ve psikolojik yorgunluklara neden olmaktadır. Ayrıca kız çocuklarının eğitim gibi birçok olanağa da ulaşmaları daha zordur. İnşaat işlerinde ise erkek çocuklar çalışmaktadır. Burada sadece hafif, yardımcı işler yapmaz, bizzat tehlikeli işleri de üstlenirler.

Çocuk işçiliğin bir diğer biçimi olan çırak / stajyer olarak çalışan çocuk işçiler ise Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ile sermayenin işbirliği çerçevesinde organize sanayide ve fabrikalarda uzun çalışma saatlerinde, çok düşük ücretlerle çalıştırılmaktadır. Çalışma sürelerinin bir kısmı teorik eğitime ayrılan çıraklar öğrenci sayılmakta, MEB’in belirlediği işkollarında çıraklık sözleşmesi yapılarak çalışmaktadır. Ki bunun yaşı 13’tür. Stajyer çocuk işçilerin notunun yarısını patron vermektedir. Bu koşulları yüzünden uzun saatlerde ve ucuza çalıştırılırlar. Hatta meslek okulları sanayinin fason işletmeleri haline gelmiştir. Çünkü Koç’un da dediği gibi “Meslek lisesi memleket meselesi”dir. Son olarak MEB, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, AB Türkiye Delegasyonu’nun Ankara’da gerçekleştirdikleri konferansta, işverenlerin nasıl bir mesleki eğitim istediğinin masaya yatırılması; Mesleki ve Teknik Eğitimin Kalitesinin Geliştirilmesi Projesi (METEK) kapsamında meslek liselerinin iş piyasasına göre şekillenmesi; 21 pilot ilin seçildiği proje kapsamında, iş adamlarının da olduğu yönetim kurullarıyla liselilerin “kalitesi”nin belirlenmesi süreci hayata geçirilmeye başlanmıştır. Bu koşullarda çocukların işçi sağlığı koşulları da göz ardı edilmektedir. Organize sanayi bölgelerinde kesilme, patlama, ezilme ve zehirlenmelere maruz kalmaktadırlar. Ayrıca ağır yük kaldırmak, havasız ve sağlıksız koşullar, kimyasallar vb.yüzünden meslek hastalıklarına maruz kalmaktadırlar.

Son olarak altını çizmek gerekirse genel olarak çocuk işçiliği ve ölümleri yaz aylarında artmaktadır. Bunun nedeni de kalıcı çocuk işçilerin yanına harçlığını çıkarmak için hemen hepimizin çocukluğunda yaz aylarında yaptığı oto kaportacı, berber, inşaat, depo, esnaf vb. yanında çalışma ya da simitçi, boyacı, sucu, mendilci vb. olma hali ile çocuk işçiliğin kat be kat genişlemesidir.

13 yaşındaki kimya işçisi Ahmet Yıldız’ın plastik enjeksiyon makinesine sıkışarak can vermesi, hastaneye trafik kazası geçirdi diye getirilmesi ve işverenine açılan davada 30 bin 40 TL ceza verilmesi, bunun 24 taksite bölünmesi Türkiye’de çocuk işçiliğin özetidir...

*****

Saygıyla Anıyoruz...

2013 yılında yaşamını yitiren çocuk işçiler: Hasan Bakdur, Muharrem Dursun, Salih Eroğlu, Orhan Sürer, Gökhan Örüç, Behzat Özen, Pınar Akbaş, Emine Demirel, Eren Eroğlu, Fırat Sarıçam, Serdar Demir, Faruk Can Güvenç, Sami Kozan, Ali Karkaş, İlhan Yiğit, Faruk Dumlupınar, Vefa Aydemir, Nazar Güvendiren, Mahmut Ateş, Esma Bağcı, Şifa Bağcı, Rabia Cirik, Ayşe Cirik, İbrahim Yavuz, Ş.Ü., Sabri D., Hüseyin Çelik, Yasin Çelik, Muratcan Turan, Ferhat İridağ, Mahir Aytaç, Gökhan Kayalıoğlu, Deniz Esen, Bayram Süzel, Mustafa Tomay, Abdülkerim Karadöl, İbrahim Kara, Ferdi Çakır, Yakup Kartal, Nezir Akgül, Süleyman Kasar, Volkan Özpamuk, Sabahattin Donat, Hüseyin Ceylan, Ökkeş Gögebakan, Salih Dikici, Kübra Şenateş, Kader Yalçın, Oya Korkan, Aslı Oruç, Sülayman Yörük, Soner Karatut, Bayram Yıldız, Yonca Akkuş, Ferit Güler, Mustafa Demirray, Ahmet Yıldız, Serkan Altunay, Murat Güner...

2014 yılının ilk 4 ayında yaşamını yitiren çocuk işçiler: Hamitcan Aslan, F. Y., Sebahat Ö., İbrahim Can Duran, Resul Yılmaz, Hüseyin Demir, Ali Fırat Belder, Ahmet Güneysu, Seyrani Köstü, Emre Aksüt, Abdul Hakim, Yavuzhan Gemici, Mehmet Öztürk, Serdar Özdemir, Osman Avcı, İbrahim Bozkurt, Yücel Arı...

*****

20 Eylül 2007’de gece vardiyasında çalıştırılan 16 yaşındaki İsmail Sevindirik, sabaha karşı 03.30’da, kafasını işyerinde bulunan yuvarlak örme makinesine sokarak intihar etti. Hayata veda etmeden bıraktığı son mektubu ise şöyle: 

“Sevgili Dostlar ve Ailem
Ben ölmeden önce çok düşündüm ve ben ölüyorum benim aşkım Büşra onu çok sevdim ve beni unutmasın Kankim Samet beni o hiç unutmasın Annem ve Babam kardeşim Abim onları çok seviyorum. pi”   

İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi"
 
Çocuk işçiler ile ilgili bir yazı da burada.
 
Benim tanıdığım çocuk işçi Adem burada.
 
Her çocuk mutlu olmalı,çocukluğunu mutlu hatırlamalı...
Çocuk işçiler için tüm annelerin yapabileceği bir şey olmalı,boynumuzun borcu olmalı...
 

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Çocuklarım Gülsün Diye

madenciden

indim maden ocağına kara elmas diyarına
yeryüzü sıcak olsun diye dost
yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda
çocuklarım gülsün diye dost
oysa bizim evde gülen yok

yürü derler yürü derler açlığa yürü derler
kara elmas tabut olmuş gerekirse ölün derler
günü gelir utanmadan ağlaşana gülün derler
yalanlara artık sabrım yok

şiir: Kemal Özer

"...Devlet birilerinin elinden akıp gidiyor. Kanla, kirli parayla, kömür karasıyla, göz yaşıyla… Erimiş bir kurşun gibi altında kalanın yüzünü yakıp silerek.

Bir de insanların sokaklara dökülüp kırıp geçirmesini uman bir kesim var… Kendisi çıkmaya üşenen, ama birileri çıkıp ortalığı duman ederse arkalamayı bekleyen. Kimse çıkmaz! İnsanlar çocukları için madenlere girmeye devam edecektir. Çocukları için madenlere girmenin polis kurşunlarının önüne atılmaktan daha doğru olduğuna kimse ikna olmaz. Çünkü değil.

Soma’da ölenlerin aklen ve kalben bizden bir eksiği yoktu. O 300 kişinin belki %47′den daha fazlası iktidar partisine oy vermişti. Çünkü başkaları onlara girecek bir maden bile önermemişti.

Halkın durumu şuna benziyor. Evinde babasından sürekli dayak yiyen bir çocuk var. Öğretmeni bunun farkında ve o evde daha fazla kalmamalısın, diyor. Ama çocuğa daha fazlasını öneremiyor. Gidecek bir yeri olmadığı için çocuk evine dönüyor. Dayak yiyor. Sonra okula dönüyor. Öğretmenin azarını işitiyor.

İşte bu çocuk, babası ölürse yetim, öğretmeni terk ederse deli olacak."Selçuk Orhan (Afili Filintalar)



27 Mayıs 2014 Salı

Kör sokak kedileri için mama ve su kabı

 
 
Proje ödevlerini yapmak velilerin görevidir. Ben de bir veli olarak elimden geldiğince
bu sorumluluğumu yerine getiriyorum!
Bu sene beş-altı  proje ödevi yaptım.
Geçen hafta yine bir proje ödevi vardı ve iki gün içinde tamamlanıp teslim edilmesi gerekiyordu.
Konumuz "tasarım" dı , ne istersek onu tasarlayabilecektik.
Çok vaktimiz yoktu, hızlı bir beyin fırtınası yaptık , aklımıza hep sokak kedileri geldi.
Yunus sahilde ki o kediyi unutamıyordu.
Bizim sahilimize ultra lüks , ultra büyük bir park açılmıştı,aklımıza gelen ve gelmeyen bin türlü
aktivite ile donanmıştı.Parkın uzak köşesinde uyuşuk bir kedi gördük, hareket edemiyordu,hasta mı diye düşünürken,bir kabın içine yanımızda ki mamadan önüne koyduk,yiyecek hali yoktu.Susamış olabilir diye kaba su koyduk, kedicik dakikalarca su içti.Bir kedinin bu kadar uzun süre su içebileceğini bilmiyorduk,hayvan susamış,susuzluktan ölecek kadar susamıştı.
Ultra lüks parkımız sadece insanlar için tasarlanmıştı.
Evimizde olan malzemelerle sokak kedileri için kap tasarladık,10 litrelik plastik su kabını kedilerin kafası girecek kadar kestik,kesilen yerlerin tırtıkları canlarını acıtmasın diye bantladık.Şişe ortadan ikiye ayrılmamalı,üst bölüm suyun temiz kalması için çatı görevi yapıyor.Bir ağaca yada uygun bir köşeye bağlanmak üzere arkadan iki delik açıp ip geçirdik.Mama yada su takviyesi yaparken kör kedilerin de haberi olması için alarm taktık.Alarm, 2 liraya satılan pencere alarmı.
Yunus fikir sahibi olarak ve süsleyerek  projeye katıldı,herkes yapsın,sokağının bir köşesine koysun diye ucuz ve kolay bulunan malzeme olsun istedik.
Proje ödevlerinin teslim günü olan pazartesi günü Yunus  diğer arkadaşlarının tasarımlarını görünce şok olmuş. 
İki gün içinde, ev temizlemek için,hırsızları korkutmak için,piknikte yardımcı olsun diye ve daha bir dolu şey için "robot" lar icat etmiş veliler. Her çocuğun elinde bir robot ile icatlarını anlatmak için sıraya girmişler.Yunus'un elinde ki plastik şişeye tüm arkadaşları gülmüş.
İcat ettikleri şeyleri anlatma sırasında bütün arkadaşları kem kümlemiş.
Yunus'a sıra gelince, parkta gördüğü susamış kediyi hiç unutamadığını,sokaklarda susuz hiç hayvan kalmaması için, kör kedilerin de alarm sesi ile mamaya ve suya ulaşabilmesi için diye tasarımını anlatmış.
Öğretmen kaç puan verir bilemiyoruz ama bu sene içinde severek yaptığımız tek proje ödeviydi.
 
 
 

26 Mayıs 2014 Pazartesi

İki giden kocanın ardından bakan iki kadın





İnternet fotoğraflarından seçtiklerimi  dosyama aktarırken bu iki fotoğrafa uzun uzun bakındığımı
farkettim.İki fotoğrafın ortak yönleri bir hayli çoktu,iki kadın,iki eş,iki gidiş,iki gözyaşı,iki heyecan..

Ebru Ceylan, eşini ödül almaya uğurluyor.
Kocası gidiyor.
Giden kocanın ardından  gözyaşlarına hakim olamıyor.
Koca, hakkı olanı almaya giderken gülüyor, karısının gözyaşları içinde ödülünü almak üzere kürsüye..
Koca  kürsüde kendine ait olanı alıyor,alkışlar,alkışlar,alkışlar...Çok alkış alan koca,büyüdü,büyüdü
kürsülere sığmaz oldu...Bütün dünya kocayı tebrik ediyor,kadında kendini tebrik ediyor, iyi ki kocasının karısı olmuşum diye...

Kapkara yüzüne alışıktı ama bu maske ! Maskeli de olsa tanıdı işte, kocasının yüzü...Kocası gidiyor.
Kocası nereye gidiyor bilemiyor  kadın.
Maske gerçek ise evlerine,sahte ise ....
Maske gerçek ise kocası eve gelecekti
Evi geldi aklına kadının.
Pimpirim otu toplamıştı,kocası sever diye, pimpirimin yemeğini yapıyordu, ocağın altını kapatmış mıydı?
 Bir umut  dalgalanıyor kadının yüreği,kocası maskenin ardından soluklanıyor mu ,yoksa nefesi çoktan kesilmiş de onu kandırmak için mi?
Yalancıktan mı yaşıyordu kocası?
 Sahte maskeyi çekip çıkartamaz,bilmiyor , bilemiyor,hiç öğretilmemiş...Kandırılmayı biliyordu kadın,bildiği şeyleri seviyordu kadın.Kocasının sahte maskesi   umutlandırıyor kadını .Bir an umutlanabilmek kadının yangınına su serpiyor,bir anlık
umutlara da  alışıktı kadın,alışık olduğu şeyler damarlarına saplanan narkoz ...
Yeni bir şeye alıştırmak için kadının şah damarını arıyorlar...
Kocası gidiyor.
Ocağı kapatmamış olsun,içinde pimpirik olan tenceresi yansın,evi yansın,dünya yansın..

Kocası gidiyor...



25 Mayıs 2014 Pazar

Nuri Bilge Ceylan



Nerdeyse yirmi yıl öncesiymiş Nuri Bilge Ceylan adını duyduğum o gün.TRT nin ikinci kanalında
çok sevdiğim bir program vardı, devlet desteği,banka kredisi almadan ,üretmeye çalışanları konu alıyordu.Küçük bir kasabada ütü üretip satan adam ile Nuri Bilge Ceylan'ı işte o programda tanımıştım."Evimde ki ütüyü parçaladım,nasıl yapıldığını anlamaya çalıştım sonra hanımın bileziklerini satarak malzeme aldım,iki tane ütü yaptım,sattım diye konuşmasına başlayan adam yurt dışına sanayi tipi ütü satmaya başlamış olduğunu anlatıyordu,sonra Nuri Bilge Ceylan küçük bir odadan seslenmeye başlamıştı,film çekmeyi seviyordu bir çok
 yoksunluğu varmış ama acınmıyordu,annesini babasını, kuzenini başrollerde oynatıyormuş,sesli film pahalıya kaçıyor diye oyuncularını fazla konuşturmuyor bol bol fotoğraf karesi gibi sessiz çekimler yapıyormuş,ve hayat ile derdini ancak böyle daha kolay algılayabiliyormuş.Koza adlı filminden görüntüler ekrana gelince sanki sırf benim için çekilmiş gibi heyecanlanmıştım.Sonra ard arda filmleri geldi, hepsi birbirinin aynıydı,Koza,Kasaba,Mayıs Sıkıntısı,Uzak...Geç gelen öğrencinin ıslak çorabının sobaya düşen damlaları ritmindeydi filmleri, çok beğeniyordum.Hayatın  içinde,gözümüzün önünde ama fark edecek kadar yavaş olamadığımız o anları izlemek beni çok heyecanlandırıyordu.

Röportajlarını arşivlemeye çalıştım,işte bir kaçı;


..." Bana en çok acı veren, en trajik bulduğum, bir şekilde kendisini üzerime dayatan şeyler üzerine çalıştım hep. Belki de film yapma gücünü ancak böyle bulabiliyorumdur."

"...insanın bir anlık duyguları yanıltıcı olabilir bu film seyretme işinde. ben kendi hitlerime, en beğendiğim filmlere baktığımda, bunların genellikle ilk seyrettiğimde beğenmediğim, çok sıkıldığım filmlerden olduğunu görüyorum. sinemada biraz 'çabuk beğenilenden çabuk bıkılıyor' gibi bir şey var. öncelikle zorlayan, kendisini çok açmayan, biraz yabancı kalan filmler zamanla insanın ruhuna işleyebiliyor ve çok daha kalıcı, çok daha dönüştürücü etkiler bırakabiliyorlar. o yüzden bu konuya da çok dikkat etmeye çalışıyorum bu durumlarda. 'bir yıl sonra seyrettiğimde ne hissederim'i de düşünmeye çalışıyorum."

"..izlemenin çok zor olacağı, hiçbir ticari potansiyelinin olmayacağını zaten biliyorduk. ama yani bu saatten sonra, zaten hiçbir ticari kaygım hiçbir zaman olmadı, hiçbir filmim çok fazla izlenmedi zaten, o anlamda çok özgürüm. istediğimi yapabilirim. dolayısıyla, filmin uzunluğunu da içerecek şekilde şunu söyleyebilirim; filmi özellikle uzun yaptım. çünkü şu da hoşuma gitmiyor; sinema üzerindeki dayatmalar hiçbir sanatta olmadığı kadar fazla. bir romancı ister şu kalınlıkta bir roman yazar ister bu kalınlıkta. ama sinema endüstrisi insanı 90 dakikalık bir film yapmaya itiyor, zorluyor, çok fazla baskı var. biraz o baskılardan da arınmak istedim. yani insanların sıkılmayacakları bir film yapmak değil, sıkılanları filmin ilk yarısında elemek istedim. sinemadan istiyorlarsa çıkabilirler, vazgeçebilirler ki olabilir böyle bir şey."

"..fısıltı gazetesine falan pek bakmıyorum da, genel olarak sinema üzerinden konuşursam, ben gittikçe yabancılaştığımı hissediyorum sinema dünyasına. yani dünya sinemasının gittiği yer bana kaygı veriyor doğrusu. belki yaşlandığım için öyledir. seyircinin ilgisini çekmek için her yol deneniyor. bütün taktikler, film yapmayı yönlendiren şeyler, yaratıcısını samimiyetten uzaklaştırabilecek tehlikeler içeren şeyler. ilginç olmak adına filmler gerçekçilikten, inandırıcılıktan uzaklaşmaya başlamış. biraz sinemanın gidişatı beni endişelendirmeye başladı. bu anlamda da edebiyatı kıskandığım söylenebilir. bir sinefil değilim ben. sinemada yapılan her şeyi, sinemayı çok sevmiyorum. normal hayatı, sıradan bir hayatı daha çok seviyorum. film çekerken yaşadığım duygular, film çekmek, film yapmak, kendime göre bir şeyler anlamak, bir dünya kurmak mutlu olduğum şeyler. buralar da (cannes) mecburen katıldık diye yapılan şeyler, çok ruhuma uygun şeyler değil."
"...sanat yoluyla yaşamın anlamını aramaya, hatta vermeye çalışıyorum. ve böylece hayatta kalabiliyorum."

"...biri ölür üzülmezsiniz, sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz, o hırkanın duruşu kalbinize oturur."

Nuri Bilge Ceylan, filmlerini ağır ve sıkıcı bulanlara  hak veriyordu,"Bu benim derdim,herkes benimle aynı derdi paylaşmak zorunda değil " diyordu.

Sessiz,kimsesiz bir köye uzun yıllar tek başıma tatile gitmek zorunda kalmam, Nuri Bilge Ceylan filmlerini sevmemi sağlamıştı.Avluda yakılan bir ateşi kıpırdamadan dakikalarca izleyecek kadar
vaktim vardı,kavak yapraklarının hışırtısından başka ses duyulmayan uzun günlerim vardı,  sonsuzluk üzerine delirecek kadar çocuk aklımı zorladığım  düz ovalara bakmışlığım vardı,anneannemin alnından burnuna doğru kayan ter damlalarını saymışlığım vardı,özlemle bir şeyi beklememin saatleri,dakikaları,saniyeleri,saniseleri vardı,gidenim vardı,gurbetim vardı,yolculuğum vardı,aidiyetsizliğim vardı,yanlızlığım vardı...Belki bu yüzden Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini seviyordum...

Kış Uykusu ile Altın Palmiye aldı,onun derdini anlayanlar,sevenler,değer verenler vardı.Kış Uykusu nun izleyebildiğim kısacık fragmanında şöyle diyordu, "Bütün meselen ne senin biliyor musun? Sen acı çekmemek için kendini kandırmayı tercih ediyorsun."

 Nuri Bilge Ceylan ile derdimi sevmeye hatta derdimi edebileştirebileceğime dair umut beslemeye başladım...




23 Mayıs 2014 Cuma

Küçük ve şirin şehirlerimiz


İstanbul bize göre değil dedik,küçük bir şehre yerleşelim diye karar verdik.
Küçük maaşımız küçük yerlerde büyüyebilir,rahat bir nefes alabilirdik.
 
Yanılmışız.
Her baktığımız şehir, İstanbul olmaya çalışıyordu.
Her yer inşaat.
Küçük yerde,güzel evlerde otururuz umudu hayal olmuştu,duyduğumuz,gördüğümüz ev kiraları fiyatları ile.
Her yerde inşaat,plazalar,lüks evler,alışveriş merkezleri...
Büyüyoruz,gelişiyoruz,yenileniyoruz diye seviniyorlar küçük  ve şirin şehirler...
Anadolu'dan,Trakya'ya kadar bir çok güzel ve küçük şehirlere gittik,yaşamak için.
Küçük şehirlerin büyük müteahhitleri   iş başındaydı,bir örnek aynı İstanbul gibi
betonları dikmeye başlamışlar, her yer inşaat alanıydı , tek boş alan bırakmamaya ant içmişler gibi.
Bu beton yığınları kimin için?
Yeni yapılan evler bizim gibi maaş alanlar için değil.
Bizim maaşımız ile bu evlerde oturulamaz,bu alışveriş merkezlerinden alışveriş yapılamaz...
Bu yeni evler,bu alışverişmerkezleri kimin için?
Sen de çalış diye baskı yapıyor,tek maaş ile olmaz diye bağırıyor bu ev kiraları,alışveriş merkezleri...Çocuğun okuldan gelince evinde annesi olmasın,sıcak yemeği hazır olmasın.Anne de çalışsın,mütahitlerin muhasebesini tutsun,alışveriş merkezlerinde gecenin bir yarısına kadar çalışsın...İşse iş...yeni inşaatlarda işçi ol,canını dişine kat,gece gündüz
beton dök,tuğla ör ama işçi maaşın o evleri almaya , kira da oturmaya bile izin vermeyecek,hiç bir zaman...
Küçük ve güzel şehirlerin arka ve kötü mahalleri olacak aynı İstanbul gibi.
Herkesin eşit olduğu,aynı pazardan alışveriş yapıp,şehre özgün aynı evlerde oturduğu o küçük güzel şehirler yok oluyor,hepsi İstanbul oluyor.İçinde yaşayan insanını ikiye bölüyor,iyi ve kötü diye ayrıştırıyor,sözde iş diye kölesi yapıyor,gerektiğinde canını bile alıyor,yeter ki yeni evlerde oturanların sayısı çoğalarak,alışverişmerkezlerinden hiç kimse dışarı çıkmayarak büyüyelim,gelişelim.
 
son haftalarda daha iyi bir yaşam için araştırdığımız şehirleri yazmak istedim.Ve
 
yerin altında ve üstünde bize iş imkanı sunanlar,bütün vaktimizi,emeğimizi,canımızı alacak kadar sömürerek,bizi arka mahallere atıp,ötekileştirerek kurdukları düzeni  ,küçük ve şirin şehirlerimizi İstanbullaştırmaya
çoktan başlayarak büyümeye devam ediyorlarmış,ben yeni farkına vardım. 
 
 
 
 
 
 

20 Mayıs 2014 Salı

Kış Uykusu





Yunus büyürken annesi de büyüyordu,anne de insandı,hata yapıyordu.Yunus " anne bana haksızlık ettin,anne bana yalan söyledin,anne sözünde durmadın" diyerek mağdur olduğu olayları anlatmaya başladığında ilk tepkim dinlemek oluyordu,etraflıca anlatmasına izin verererek uzun uzun dinlemek...
Yunus derdini anlatmış,hatalıyım.Özür diliyorum.Özürümün kıymetli olabilmesi için elimden geldiğince dikkatli olmaya çalışıyorum.Ama bir annenin çocuğundan özür dilemesini hatalı olduğu konusunda hemfikir olan büyüklerimizden uyarı alıyorum" anne çocuğundan özür dilememeli,çocuk gözünde değerin düşer,özür dileyen anne çocuğun üzerinde otorite kuramaz".
Anne hata yapabilir ama özür dilemez...Özür dileyen anne ,çocuğun gözünde ,küçülür,değersizleşir.
Anne her zaman haklıdır,anne her zaman çocuğunun iyiliğini düşünür,anne özür dilemez...
Yunus'u büyütürken her taraftan binlerce ses duydum,hepsini gönül süzgecimden geçirmeye çalıştım.Özür dilemeyen anne güçlü mü oluyordu? Hiç bir zaman güçlü bir anne olamadım.

Nuri Bilge Ceylan, yeni bir film çekmiş;"Kış Uykusu".
Dört gözle bekliyorum,izlemeyi..Filmi için röportaj vermiş,http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/26441686.asp. Küçük bir alıntı yaptım ama siz hepsini okuyun isterim.


"Bizim halk zayıflığı sevmiyor. Zayıflığın ne şekilde olursa olsun sergilenmesini bir erdem olarak görebilecek bir gelenek yok. Biraz da bu nedenle Erdoğan bu kadar oy alıyor. Mütevazılık falan hiçbir zaman gerçek bir üst değer olamamıştır bizde. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz. Kültürün bütün elemanları insanları şişinmeye, öğünmeye, defolarını gizlemeye itiyor. Bu da çok ağır bir yük taşımamıza neden oluyor. Gizlenecek şeyler devamlı birikiyor. İtiraf kültürü gelişse, bunları söylediğimiz zaman takdir görebileceğimizi düşünsek bunları açığa çıkaracağız. Yükten kurtulacağız. O zaman politikacı da özür dilemek için adeta fırsat kollayacak belki. Takdir göreceğini düşünecek. Ama bugün düşünmüyor, çünkü özür dilediği anda işini bitirecekler.
Sürekli bir takım grupların, ideolojilerin içinde bir sürüyle birlikte korunaklı bir şekilde yaşamanın insan özgürlüğüyle bağdaşmadığını düşünüyorum belki. Bilemiyorum. Bünyemde bu tarz bir varoluşu kararlılıkla reddeden ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir şey var. Belki de Çehov ve Sait Faik’i bu kadar seviyor olmamın nedeni, onlarda da sanki benzer bir ruh hali olduğunu hissediyor oluşum bile olabilir. Elbette uğruna savaşacak idealler, insanları bir araya getirecek düşünceler olmasın demiyorum."

Bir haftadır Yunus ile yüzlerce ölümün ardından konuşuyoruz.
Yunus bir haftadır annesine yas ne demek,maden de işçi olmak ne demek,suçlu kim diye sorular soruyor.Bir haftadır maden de işçi olmayı anlatıyorum.Hatalı olanları merak ediyor Yunus,bir daha hiç kimse ölmesin istiyor.
 Yine özür diliyorum Yunus'dan, çünkü Yunus'un annesi maden işçisi ölümlerini  çok duymuştu,bir kaç gün üzülmüş sonra unutmuştu.Unutmamak için hiç bir şey yapmamıştı.


22 Kasım 2003: Karaman’ın Ermenek ilçesinde grizu patlaması (10 ölü).
8 Eylül 2004: Kastamonu’nun Küre ilçesinde maden yangını (19 ölü).
2 Haziran 2006: Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde grizu patlaması (17 ölü).
10 Aralık 2009: Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde grizu patlaması (19 ölü).
17 Mayıs 2010: Zonguldak’ta grizu patlaması (30 ölü).8 Ocak 2013: Kozlu’da grizu patlaması (8 ölü).
Yunus'un annesi suçluydu,ilk yapacağı şey özür dilemekti,özürünün kıymetli olabilmesi için de elinden geleni ardına koymayacaktı.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Tante Rosa









"Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır," Sevgi Soysal

"Soluk soluğa,ter içindeydi Rosa,susadı,bir rahibe okulunda susadı.Musluğa koşup kana kana su içmeye başladı.Bir el vurdu omuzuna,sert.Schwester Maria,"Su içiyorsun durup dururken su içiyorsun,sen arzularına gem vuramayan günahkar bir kızsın,içini öldürmeyi bilmiyorsun."
"Ben içimi öldüremem,"dedi Rosa..."

Tam da anneler gününde kedinin kumu bitmişti,acil alınması gerekenler listesine yazıldı.Dışarı da yağmur vardı,Yunus'un Perşembe günü matematikten yazılısı vardı,çözmesi için soru hazırlıyorum,bir yandan da matematik konularını okuyorum.Sıradan bir Pazar günüydü,anneler günü saçmalığına maruz kalmamış,sıradan Pazar günüme "kediye acil kum" notunu düşmüştüm.Temizlik günü,fatura ödeme günü,doğum günü,ölüm günü gibi "gerçek" değil "anneler günü".Kedi kumu için alışveriş merkezine girince anneler günü gerçekliği ile karşılaştım,yastık yorgan,çarşaf mağazaları,kozmetik ve giysi dükkanları hepsi tıklım tıklım, kedi kumu elinde eşimi çılgın sıra kuyruğunda bırakıp daha tenha olan kitap evine sığındım.Annesine hediye olarak kitap almak isteyen pek yoktu,anneler gününe özel bir indirim  de yapma gereği duymamış kitap evi....Acil olmayan ama alınması gerekenler listemin bütün maddeleri kitap ile doludur,aciller listesi,kitaplarıma kavuşmamı hep erteler, kütüphaneme girecek olan kitaplarımı her fırsatta ziyaret ederim,kapağını açar,bir kaç satır okurum,tadımlık...Bu bana öyle büyük keyif verir ki..Kedi kumu yüzde elli anneler günü indirimine
girmiş.Tante Rosa  kitapçılarda okunarak bitirilmesine az kalmışken satın alınır...

Tante Rosa...ne kadar da bana uzak bir kadın, hiç tanımadığım,hiç bizim çevrenin kadını değil..
Bırakıp gidebilen kadın...Çocuklarını,eşini...Hiç bilmediğim bir kadın Rosa...Hayal bile edemediğim...Bırakıp gitmek,kalanlar için bir terk ediş olmalı... Sevgi Soysal gerçek hayatında da çocuklarını bırakıp gitmiş.En küçüğü 1,5 yaşında olan üç çocuğunu bırakmış.Kanser sebebi ile 40 yaşında hayata gözlerini yumması bir terk ediştir kalan çocukları için..Sevgi Soysal;

kanser olduğunu öğrendiğinde o sırada çok küçük olan çocuğunun anılarında yer edebilmek için bir çare düşünmüş ve onunla birlikte Atatürk Orman çiftliğine giderek, hayvanat bahçesinde ki filin yanına girebilmek için izin almış, çocuğun, bir filin yanında duran anneyi asla unutmayacağını bilerek harika bir çözüm bulmuş..O zamanlar bir buçuk yaşında olan kızı şöyle diyor;

" ben annemi hiç tanımadım, onu hiç hatırlamıyorum. Ancak onun kitaplarını okuyarak büyüdüm. Her kitabını defalarca okudum. Bu okumalar aracılığıyla annemi tanımaya, ondan bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Yazar Sevgi Soysal'la, anne Sevgi Soysal içiçe geçti bende. Annem yoktu, ama Sevgi Soysal kitapları vardı. Galiba ben küçükken bir yazarı anne edindim, o kitaplardaki her laf anne öğüdü oldu, öyle baktım. Acı belki, ama hiç yoktan iyidir, değil mi? Kendi annesizliğime isyanım dindi, şimdi ona evlatlık yapıyorum."

Anneler günü ile ilgili bir hatırasında şöyle diyor,Funda Soysal;

"İlkokulda bir Anneler Günü kartı yapmamızı istemişlerdi galiba da ben ağlamış mıydım neydim, babam "Bırak böyle şeyleri, çarpım tablosunu çalış" demişti. "

9 Mayıs 2014 Cuma

Keyif Çatmak

Çocuklar ve ihtiyarlar doğal anarşistlerdir( Emrah Serbes)

Mahir Ünsal Eriş 60.Sait Faik Hikaye ödülünü kazanmış iken, yazarın hikayelerini internet ortamında bulup okumak istedim.Çok güzel bir site ,http://www.afilifilintalar.com/  ve yazarını Emrah Serbes'i bu sayede buldum. Üstte ki söz beni bir hatırama götürdü.

Büyük bir masa da akşam yemeğindeyiz. Kayınvalidem,diğer büyükler ve Yunus ile bizim aile yemek yiyoruz,hoş sohbetler ediyoruz,gülüyoruz...Ailecek toplanmanın bir de nedeni vardı,kayınvalidem arkadaşları ile her sene olduğu gibi bir kaç haftalığına Antalya'ya tekne turuna katılıyordu,gitmeden önce bir hoşça kal yemeği...

Masada boşalan tabakları takip ediyorum,gülümseyerek hizmet ediyorum,yıllardır gelinlik görevimi ortanın üstü hatta iyi derecede yerine getiriyorum.Kayınvalidemin  çevresi, beni beğeniyor hatta "Allah bize de böyle gelin versin" diyeni bile oluyor...Kazasız,belasız ,gürültüsüz,sessiz bir 10 yılı birlikte devirmiştik..

Mutlu,içten bir gülümseme ile "Anneciğim,inşallah tatiliniz güzel geçer,bol bol enerji depolayıp kendinizi özletmeden gelin" diye konuşmama başlamışken bir yandan da ana yemeğe geçmek isteyen var mı diye masadaki herkesin yüzünü süzüyordum...Yunus babaannesinin zoru ile çorba içiyordu,çorbayı beğenmediğini fark etmiştim ve kaşlarımı çatıp içmezse ayıp olacağını ima etmiştim...Çocuğumun küçük ayıplarını kapatmaya çalışırken,herkesin içinde beni çırılçıplak soyunduracak bir bombayı sakladığının farkına varamamışım;
-Babaanne annem dedi ki,"sen teknelerde keyif çatacakmışsın ,sen keyif çatarken biz bu sıcaklarda çok bunalacakmışız."

Babaanne sevilmeyen çorbasını zorla Yunus'a yedirmeye devam etti,masada ki boşalan tabakları doldurmak için hiç kimsenin yüzüne bakamadım,herkes kendi yemeğini kendi koydu.Tuhaf bir gülümseme  kötü bir salgın gibi masada ki herkesin yüzüne yapıştı.Hiç bozulamamış bir sessizlik...
"Keyif çatan kayınvalide" liğe birden bire geçiş yapan kayınvalidem tuhaf bir gülümsemeyi hiç bozmadan çorba içirmeye odaklanmış, çorba bitince bir şey söylemesi gerek,sessizliği onun bozması
gerek...Masada ki herkes sessiz, yıllarca bu anı bekleyenler gibi..Yıllarca avı peşinde koşan ama yakalamayı başaramamış sonunda yakalamayı başarmış ama hüp diye mideye indirmeden evire çevire,yalana,yalana süze süze bir sessizlik...

İçimde bir sıcaklık hissediyorum,kanım kaynamış bütün bedenimi dolaşıyor,önce yüzümde,yanaklarımda sonra aşağılara doğru,ayak parmaklarıma kadar sıcak bir dolaşıma kendimi kaptırdım.Kaynayan kan benim...Masada oturan benim...Oğlumun söylediği söz benim...
Görünür hale gelen ikiyüzlü,benim..bir çocuk tarafından yıkılıp,gerçeği ile yeniden inşa edilen benim...Sessizliği  bozmak,konuyu değiştirmek,zavallı iki yüzlü gelinlikten beni kurtaracak kimse yok
,olmasındı zaten.Beni benden kurtaracak kimsenin olmadığını anlayalı çok olmuştu zaten. Oynanması gereken oyunları rolümün el verdiği kadar sahneye çıkıp hallediyordum,fazlası rol çalmaktı...
Kayınvalidem dünya iyisidir,herkesin içinde gelininin gerçeği ile yüzleşmesini istemezdim ama çocuk işte...
Büyük sessizliği açan, kapatmayı da bildi,hızlı hızlı ağzına götürülen kaşıklardan bir fırsat bulan Yunus;
-Annem de denize gitmek istiyor, annemde tekneye binmek istiyor,babaannem her sene gidiyor ama annem bir kere bile gidemedi,annem bir kere bile tekneden denize atlayamadı,bir kere de annem keyif çatsa ne olur sanki....


8 Mayıs 2014 Perşembe

Annelik Tacı



Ben de istiyordum.Ben de kadındım.
En güzel kadın,en başarılı kadın seçilip herkesin önünde eğilip tacın başıma konulması değildi isteğim.Annelik tacı ile ödüllendirilmek istiyordum.
Annelik tacı ile taçlanacağım o günü yıllarca bekledim.
Beklenen gün geldiğinde bütün dünya önünde eğildim,tacım kafama takılırken.
Eğiliş o eğiliş,bir daha belimi doğrultamadım.
 Annelik tacı, çok ağırdı.
Kafamda ki tacın komutuna girmiş bir robottum,ben ben değildim...

Annelik tacı ile taçlandığım ilk yıllarda kucağımda oğlum salıncak sırası bekliyorum.Çocuklarını sallayan anneler sohbet ediyorlar;
- Hamile kaldığımı öğrendiğim günden beri  klasik müzik dinliyorum,anne karnında klasik müzik dinleyen çocuklar daha zeki oluyormuş.
-Hamileliğimin ilk aylarından beri Mozart dinliyorum,araştırma yapmışlar,Mozart dinleyen bebekler
ileride çok başarılı oluyorlarmış...
Bir türlü salıncağa kavuşamayan kucağımda ki Yunus huysuzlanmış,sohbet eden annelerin dikkatini çekmiş iken " Ne şanslı çocuklarınız var,hamile iken çocuğuma hiç Mozart dinletemedim" dedim.
Annelerden biri;"Mağarada mı yaşıyoruz,her gelişmeden haberdar olmak bu kadar kolay iken,çocuklarımızın geleceği için ,çocuklarımızın başarısı için...."diye devam ederken kadının başında ki annelik tacı en kalitelisinden pırlantalar içinde ışıl ışıl parlıyordu.
Mağarada yaşayan anneydim,karnımda ki oğluma Mozart dinletememiştim.Anne karnında Mozart dinletememenin sorumluluğu altında ezilmeliydim. Bu annelik tacı herkeste durduğu gibi bende durmuyordu.

Bu annelik tacı başımda iken kendimi hiç kraliçe gibi hissedemedim.Taçlandığım günden beri ayşe olmaktan çıktım ,  kaldırımın kenarına koynunda yavruları ile kıvrılmış tek gözü  kapanmış   kedi oldum, penceremden görünen ağacın dallarına yuva yapmış serçe oldum.Salıncak arkasında,bisiklet arkasında,sınıf kapısının arkasında oldum.Olur olmaz her şeye ağlayan oldum.Sokağın sonuna doğru gözden kaybolan okul servisinin ardından...Olur olmaz  yerlerde kendimi kaybetmeye başladım, 38,5 ateşli bir yatak ucunda ,çocuk gözyaşlarında..

Annelik tacı için eğildiğim günden beri dünya çok farklı görünmeye başladı...






Tacımı devretmek istiyorum


37.yaş tacımı, sırasını gelene devretmek istiyorum.

(Henüz yaş günüme  var, kendimi alıştırmak için , 37.yaş tacı başımda iken,yavaş yavaş,hissetmeden,ağrısız,sancısız bir devir töreni için)



6 Mayıs 2014 Salı

Kıyafet disiplini



 

Severek takip ettiğim bir blog 'un "etek beli kıvırmak" ile ilgili yazısını okuyunca lise yıllarıma ışınlanıverdim...

Benim yıllarımda (90 ların başı) okul forması olarak şunlar giyilirdi; Son düğmesine kadar ilikli beyaz gömlek ve boğazlanacak kadar sıkılmış Amerikan kravatı, topukların bir karış üstünde  pilesi geniş etek ve altına düz taban siyah rugan ayakkabı.Takım içinde küçük değişikliklere kesinlikle izin verilmezdi,en ağır disiplin suçu işlenmiş gibi ceza alırdık.
Her sabah sıra ile okula girişlerimiz,kapıda müdür yardımcımız tarafından izlenirdi.Müdür yardımcılarımız genellikle spor kökenli olurdu,çevik,atletik,dövüşçü,korkutucu görünüşlü olması gerekirdi.Müdür yardımcımız her sabah ceketini çıkartır,kravatını gevşetir,gömlek cebinde küçük,elinde büyük bir cetvelle kapı girişinde ki yerini alırdı.Büyük cetvel ile kızların etek boyları,küçük cetvel ile saçların uzunluğunu ölçer,sıradanlığı bozanlar kenara ayrılır, ya fişlenme yada cetvel ve yumrukla dövülme tercihi verilirdi...

Her sabah okulumuza, müdür yardımcısının kartal bakışları arasında girmek çok stresliydi,topuktan iki karış üste etek çıkmasına,gömleğin bir düğmesinin açık kalmasına,saçların yeterince kısa olmamasına  tahammülü yoktu,acıması hiç yoktu.Her sabah şiddetin çeşit çeşidini görerek sınıflarımıza çıkardık.Liseli erkekler saçlarından hopazlanıp kafaları duvara yada kapıya vuruluyor,tokatlanıp,arkalarından da tekmeleniyor,bu akrobasiyi her sabah yapagelmenin alışkanlığı ile
müdür yardımcımız hepimizin korkulu sabahlarıydı...Ama kızları erkekler kadar rahat dövememek içine dert olmuş,bayan spor öğretmenini her sabah yanına alır olmuştu,biz kızlar artık bayan spor öğretmeniz tarafından dövülebilecektik. Kıyafet disiplini denildiğinde aklıma müdür yardımcımızın
cetvelleri,dirseğine kadar kıvrılmış gömleği geliyor...

 
O yılların gençliği olabilmek için saçlarımız,hiç yoktan kaküllerimiz tiftik tiftik havalanmalıydı.En acı okul kuralı ise uzun saçlıların iki örgü yapması ve  kakül  yasağının olmasıydı.Bizim lise ,  iki örgülü olmamak için saçlarını erkek gibi kestiren kızlar ile doluydu.. Müdür yardımcımızın gömlek cebinde ki küçük cetvel yüzünden kızların saçları hiç bir zaman kulak hizasını geçecek uzunluğa ulaşamıyordu.
 
Müdür yardımcısının izinli olduğu, gözükmediği nadir zamanlarda bizde eteklerimizi kıvırırdık.Eteklerimizi dizimizin bir karış altına gelinceye kadar kıvırırdık,kıvırdığımız kısımlar o kadar kalınlaşırdı ki, can simidi gibi belimize sarılırdı.
 
 
 
 

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Market sırası

Yunus'un okulu tatil,sahile iniyoruz,hava güzel, bol bol top oynayacağız,uçurtma uçuracağız.Çok güzel bir gün geçireceğiz.Yunus sahile inerken susadı ,markete girip bir su alıyoruz,sıraya giriyoruz.Yunus parasını vermediği suyu içmemede ısrar ediyor,ben kıyamıyorum­;" parasını şimdi ödeyeceğiz,beklemene gerek yok,iç suyunu!..." İçmiyor...Sıra bize gelmişken önümüze bir adam geçiyor,elindeki şeyi kasaya uzatıyor,işi görülüyor...Boğazıma bir yumru oturuyor,mideme tekmeler atılıyor,nefes alamıyorum,adam göz göre göre hakkımızı yiyor .Adamı inceliyorum...Nasıl bir adam...Yanlışlıkla mı geçti,elimizde ki tek şişe suyu görmedi mi, ağzına kadar  dolu sepetimiz mi var sandı da sıramızı alıverdi...Adam çok rahat...
Yunus'un elini tutan elim buz kesiyor,titriyorum.Adamın işi görüldü,eli cebinde dışarı çıkıyor,kasaya su şişesini ne zaman uzattım,ne zaman dışarı çıktım bilemiyorum,zamanın ötesinde bir yerde adam ile dövüşüyorum,adama " niye sıramızı aldın,niye hakkımızı yedin" diye sormadan tekme tokat girişiyorum,adamın rahatı bozuluyor...Adamın ağzından burnundan kan geliyor,yerlerde savruluyor,"tövbee,tövbee"diye ellerini açıyor,bir daha tövbe,hiç kimsenin hakkını yemeyeceğim,diyene kadar...

Yunus yanımda iken uğradığım,uğradığımız haksızlıklar karşısında nasıl tepki vereceğimi bilemiyorum,genelde tepkisiz kalıyorum.Sessizliğimi bozup, bir daha aynı şeyi başkalarına yapmaması için uyaracağım çirkin kişilerden korkar oldum, çirkinliğin daha beterini bin beterini ,Yunus yanımda iken üzerime çekmekten korkuyorum...Haksızlıklar ,yanımda Yunus olunca
daha çok canımı acıtıyor. Adamın yanlış yaptığını Yunus'a anlatmaya çalışırken,sahile inmişiz bile...
Su şişesinin kapağını açmamış,susuzluğunu unutmuş Yunus ,annesine bakarak şöyle diyor;" Sıramızı alan adam,güzel geçecek bir günümüzün hakkını yedi."

30 Nisan 2014 Çarşamba

Kelimelerimiz çocukları nasıl etkiliyor?




Çocuk parkına eskisi gibi uğramaz olduk, nedeni ise;" Artık büyüdüm anne" diyerek parkı küçümseyen Yunus...

Yunus'u okula yolcu ettikten sonra,sahilde yürüyüş yapıyorum dinlenmek için çocuk parklarında
oturuyorum. Çocuk parkının yabancısı gibi , salıncaklarında,kaydıraklarında hiç çocuk oynatmamış biri gibi
tek başıma etrafımı izliyorum.Anneler,bakıcılar,büyükanneler ile parka gelmiş çocukları izleyerek dinlenmeye çalışıyorum...
Çocuklardan daha çok büyüklerin sesi çınlıyor çocuk parkında,sessiz bir izleyici olarak ilk farkındalığım..

Büyüklerden çıkan sesleri ise şöyle maddeler halinde sıralamak istiyorum,isterseniz siz de duyduklarınızı ekleyebilirsiniz:

- Dikkat et,koşma düşersin
-Düşersen uff olur hastaneye gideriz
-Düşersen iğne yaparlar,kocaman iğnelerden
-Orayı elleme pis,kaka
-Orayı ellersen mikrop kaparsın,mikroplar seni yer,mikroplar seni hasta yapar
-Buradan uzaklaşma,seni kaçırırlar,hırsızlar seni kaçırır
-Yanımda durmazsan seni polislere şikayet ederim
-Dediklerimi dinlemezsen seni bırakır giderim
-Dediklerimi yapmazsan seni babana şikayet ederim
-Sözümü dinlemezsen seni bir daha parka getirmem
-Sözümü dinlemezsen annen olmam
-Başkasının annesi olurum
-(Elinde kavanozla koşturarak) Bunu yemezsen bir daha parkın yüzünü göremezsin
-Ham yapmazsan sana şeker yok
-Ham yapmazsan büyüyemezsin
-Deli etme beni, aç ağzını
-Bu son,bir daha park olayı yok
 -Bu yemeği yemezsen hüngür hüngür ağlarım,yemekte ağlar
-Dikkat et salıncak çarpar,kafan parçalanır,kan akar
-Dikkat et ,o çocukla oynama,o çocuk pis kaka

Tehditler işe yaramayınca,beddualar ile kendi kendini sakinleştirmeye çalışan ,serzenişlerin sesleri gelmeye başlar
-Allah canımı alsa da kurtulsam
-Allah düşman başına vermesin,yemeyen çocuğu
-Zıkkımın kökünü ye
-Öleyim de kurtulayım
-Evlatlarından bul
-Allah'ım ne günahım vardı
-Bir eve gidelim ben ne yapacağımı biliyorum...

Dinlenmek için oturduğum parklarda bu sesler hiç eksik olmuyor, ben de bir kaç sene önce çocuğunu
parka götüren annelerdendim,bu sesleri duymak beni öyle korkutuyor ki...Parkta ki sesler karabasan
gibi üzerime çöküp boynuma sarılıyor,nefes alamıyorum.Ve Yunus gibi ben de parklardan uzaklaşır oldum...

Bu yazı ilginizi çektiyse,bu yazıyı okumanızı hareretle öneririm.Özgür Bolat "kelimelerin çocukları nasıl etkiliyor"http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25338232.asp



-
-



21 Nisan 2014 Pazartesi

Neden Edebiyat?



İnsanın Kahpesi

İnsanın kahpesi,
Ne arslana, ne kaplana benzer.
İnsanoğlunun kahpesi,
İlk bakışta sana bana benzer.

İnsanoğlunun kahpesi,
Arslandan, kaplandan yırtıcı.
İnsanoğlunun kahpesi,
Her yanda haklı, her işte haklı,
Hem de gürültücü, patırtıcı.

Onca sıfırdır
Doğanın her güzel yarattığı,
Ya da sanatçının her güzel dediği,
Dana beynini beğenmez
İnsan beynidir yediği.

Sabrımızı yer kıtır kıtır
çerez yerine.
Cellattan bile daha kaygusuzdur
Namuslu insanın üzüntülerine...


Hasan İzzettin Dinamo

Edebiyat Fakültesine gitme hayalleri kurarken, İktisat Fakültesi,Maliye bölümünde kendimi buluvermişliğimin üzerinden on küsür sene geçmiş.

Neden Edebiyat ,sorusuna en güzel cevaplardan biri;


"
Edebiyat, dünya ağrısını neden çektiğimizi anlatır aslında. Neden bu ağrıdan mustarip olduğumuzu ve bundan uzaklaşmak için neye ihtiyacımız olduğunu anlatır. Bir tek yolu var dünya ağrısından uzaklaşmanın: İnsan olmak. Edebiyat bize insan olma yollarını gösterir. İnsan olma yollarını açar. Bu size yukarıdan bir cevap, felsefi bir cevap olarak geliyorsa, daha basit bir cevabı var: Hayat bilgisidir aslında, en öz hayat bilgisidir.

Daha temel bir şey var: Hiçbirimiz hikayesiz yaşayamayız. İnsan temel ihtiyaçlarını sayarken hiç kimse hikayeden söz etmez. Çünkü aslında hikaye ile doğan ve müthiş bir hayal gücü gerektiren bilim, hikayeyi ihtiyaçları arasında saymaz. Oysa insanın varoluşundan beri ihtiyacı olan bir şeydir hikaye. Adem ve Havva hikayesi ile başlıyor aslında bizim hikayemiz ve de aslında insanlık büyük ve tek bir hikaye. Shakespeare’e göndermeyle, dünya bir sahne; zamanımız geliyor, sahneye çıkıyoruz, doğuyoruz, kendi rolümüzü oynuyoruz ve ölünce sahneden çıkıyoruz. Zannediyoruz ki, hikaye bitti, hayır. Hikaye devam ediyor aslında. Dolayısıyla hayatı da, kendimizi de abartmaya gerek yok. Hepimizin bir hikayesi, bir rolü var. Edebiyat bununla yüzleşmemezi, bunu anlamamızı sağlıyor aslında.

Bir yandan da hayatımız boyunca göreceğimiz, tanıyacağımız insan sınırlı ama edebiyat ve aslında sanat sayesinde, bir insan bilgisi kazanıyoruz. Aşk-ı Memnu’dan örnek vereceğim; gerçek bir Bihter ile karşılaşma şansıımz yüksek değil, Bihter’i bilemeyiz. Ama biz tesadüfen hayatın içinde bir Bihter varsa veya Bihter’e yakın bir oluşum, gidiş varsa, onu hemen hissedebiliriz. Çünkü artık Bihter’i tanıyoruz, biliyoruz, okuduk; televizyon bunu çoğaltıp, birazcık da saptırsa bile... Ama edebiyat bize, biz olmayanı gösterme, bize çoğul olma, başkaları olabilme imkanını verir.

En doğru ve samimi bulduğum cevap Sait Faik’in cevabıdır. Türk edebiyatının da yüz akı bir cevaptır. Haritada Bir Nokta öyküsünde, "Yazmasam deli olacaktım," der ve ben gerçekten bir tek Sait Faik’in yazmasa deli olacağına inanırım. Onun dışında "Yazmasam delirirdim," diyen yazarlara çok da inanasım yok açıkçası. Sait Faik yazdıklarıyla bunu ispat etmiş, bizi buna inandırmış bir yazar. Ben de, "Acaba yazmasam deli olur muydum" diye sordum kendime. Olmazdım, delirmezdim ama yazmadan da duramadığımı hep fark ettim. Mutlaka yazmak istiyorum.

Baudelaire ile karşılaşınca da neden yazmadan duramayacağımı anladım. Baudelaire diyor ki şair, istediği zaman girmek için bir beden arayan ruhlar gibi dolanan kişidir. İstediği zaman kendi olabilir, başkasının bedenine girebilir. Böyle bir ayrıcalıktan yararlanan kişidir. O zaman fark ettim ki evet, ben de herkesin hayatını yaşamak istiyorum. Ben dünyanın çeşitli yerlerinde, çeşitli çağlarında yaşamak istiyorum ama verilmiş bir tek hayatım var ve bu hayatı çoğaltmanın tek yolu yazmak.

Ama aynı zamanda iyi edebiyatı okumak da hayatımızı çoğaltan bir şey. Bizi binlerce insan yapabilir. Onun için okumak; mevcut hislerimizi geliştiren, merhametimizi artıran, şefkatimizi büyüten, sevginin değerini anlamamızı sağlayan, aşkı neden aradığımızı, neden bulamadığımızı, bulunca neden kaybettiğimizi, dostluğa neden ihtiyaç duyduğumuzu, toplum olmanın ne demek olduğunu, kötülüğün gerçekten sıradan bir şey mi, sıradışı bir şey mi olduğunu, içimizde bir şeytan olup olmadığını bize gösteren ya da bu soruları sormamızı ya da aramamızı sağlayan bir şey."Ayfer Tunç

 






18 Nisan 2014 Cuma

Güzel şeyler


Dün, siyah  boğazlı kazağımı giyerken üç yıldır, her haftanın bir günü karşılaşma ihtimalim olan velilere görünmemenin yollarını hesap ediyordum. Yunus'un okuluna gidiyorum .Kedinin yemini ,suyunu kontrol ettim. Kapının önüne doğru benimle gelen kedimi kucağıma aldım,gıdısından
okşayarak yüzümü yumuşacık tüylerine sürdüm,pembe kulaklarına "iki saat sonra geleceğim"diye fısıldadım,paltomu alıp evden çıktım. Dışarıda pırıl pırıl bir güneş varmış, havada oldukça sıcak, siyah kazak ile palto çok terletecek. Metroya doğru yürürken herkesin kısa kollu olduğunu gördükçe üzerimde ki paltonun fazlalık olduğunu anladım ama siyah kazağın her yeri beyaz kedi tüyü ..Bu hataya hep düşüyorum, evden dışarı çıkarken kedi ile kucak kucağa vedalaşmamayı üç aydır öğrenemedim...Üç aydır bir kedim var, adı Pıtpıtım.
Okuldayım, yağmura tutulmuşum gibi terden sırılsıklamım , hiç kimse umrumda değil paltoyu üzerimden atacağım derken veliler okul karşısında ki kafeden beni çağırıyorlar.Tüm veliler bir telefona odaklanmış gülüyorlar.Bana da gösteriyorlar,kedi videolarını...Bir telefon içinde oynayan
kediler ...Gaza geldim, bizim de bir kedimiz var dedim,telefon içinde değil evimizde...Kimi oralı olmadı,kimi sadece gözlerini merak eder gibi açtı ,birisi " ellerinde ki çizikler kedinin mağfireti mi"
dedi,öbürü" evde kedi beslemek tüy,pislik,koku,ekstra iş.."dedi. Hepsi bir ağızdan "ııyyyk"ladılar.Hiç biri güzel bir şey söyleyemedi.Üzerimde ki paltomun düğmelerini ilikledim,sıkı sıkı sarındım , içimde ki kedi tüylerini hiç biri görmesin..Kazağımda ki kedi tüylerini görmesinler, Pıtpıtım'a "ııyyk"lamasınlar...Paltomun altında ,içimde ki kedi tüyleri, beni tuttu,bir kötü laf daha söyleseler
ağlayacak olmamı hissetti,kulaklarımı tıkadı,gönlümü okşadı.Kedi tüylerim içimde,kazağımın her ilmeğinde,ilmek ilmek bana sarılmış...Veliler başka kedi videoları buldular, bir köşede sessiz
sessiz okulun dağılmasını bekleyen bana bakarak" şekerim artık sen de şu telefonunu değiştir, seninle
de paylaşmak istiyoruz " diyerek sadece konuşmaya yarayan telefonumun , beni onlardan uzak ettiği hükmüne varmışlardı...

Değiştirmek....Ne kolay söylenir oldu.Değiştirmek size kolay,bana zor ve bazen imkansız...
Geçen hafta kedim ishal oldu, halılarım birazcık kirlendi,çamaşırsuyu ile temizledim,bu bir kaç kere daha tekrar edince ellerim çamaşır suyunda fazla kalmaktan yara oldu.Yunus'un kirlettiği yerleri temizlerken genelde söylenirim bazen de kızarım ama Pıtpıtım'a hiç kızmadım,kızamadım...Yunus  ishal olan kedi için,"annemin ellerini yara yaptın,keşke hiç gelmeseydin,keşke ishalsiz kedi alsaydık" diye söylendiğini duyduğumda ,çok ,çok üzüldüm çünkü bu sözler benim sözlerim değildi...Akşam olup yatma vakti gelince,hep benimle yatmak isteyen ,uyuyana kadar ellerimi sıkı sıkı tutan Yunus ile bir konuşma yaptık.
Severek isteyerek evimize aldıklarımıza karşı kendimizi sorumlu hissetmeliyiz.Kendisine karşı sorumluluk hissettiğimiz şey,insan,hayvan hatta eşya olabilir.Sorumlu olduğumuz şeye karşı,elimizden geldiği kadar cömert olmaya çalışmalıyız, torbamızın ağzını sonuna kadar açmalıyız...Torbamızın içinde neler olduğunu ancak o zaman anlayabiliriz...Sorumluluk sahibi olduğun şeylere karşı senin torban ağzına kadar dolu,hissediyorum...  Pıtpıtın bana verdiği küçük
zahmetleri gözüm görmüyor,farkına bile varmıyorum çünkü Pıtpıt  ,torbamı boşaltmıyor dolduruyordu.Pıtpıt beni her gün zengin yapıyordu,servetime servet katıyordu,içimi, karşılık beklenmedik bir sevgi ile ısıtıyordu.Ellerimin yarası  geçecek, Pıtpıt'ın bana verdiği güzellikler
hiç geçmeyecek,hep hatırlanılacak,hatırladıkça, içim ısınacak...Ellerimi sıkı sıkı tutan Yunus'un elleri
gevşedi,uykuya daldı.Pıtpıt ,Yunus'u kokladı,uyuduğuna emin olunca yalanmaya başladı,yalanması bitince Yunus'un ayak ucuna kıvrılıp derin bir huzurla uykusuna yuvarlandı...Bir çocuk ve bir kedi uykusu,ikisi bir yatakta...Işıklarını kapatırken dünyanın en mutlu insanıydım.



Benim güzellikleriminden haberdar olmak isteyen güzel insanlar " kitapsız kedi;,cerenin günlüğü
kedili teyzem" için yazdım.



14 Nisan 2014 Pazartesi

Köy tavuğu ile matematik tavuğu

Hafta sonu evden dışarı çıkamadık, çok ödevi vardı. Matematikte konular zorlamaya başladı, bölme,çarpmalar ,çevre,alanlar...Dikdörtgen şeklinde ki bir bahçenin çevresine üç sıra tel çekildiğinde , tavuk,inek,koyun ayakları sorulduğunda, çarpıyoruz.Bir kova sütü şişelere koymak için,çiftlikte ki tavukları kümeslerine dağıtmak için ,bölüyoruz...Yüksek binaların kararttığı oturma odamızda ,gündüz vakti ışık yakarak aydınlanıyoruz, bol bol matematik problemi çözüyoruz, ezbere mi yoksa bilinçli mi cevaplıyor  , anlayamıyorum...Onlarca zor sorudan sonra, dört tavuğun kaç ayağı vardır diye çerez bir soru sorarak mutlu bir şekilde matematiği sonlandırmak istediğimde,Yunus düşüncelere daldı , dört tavuğun kaç ayağı olduğu konusunda kararsızdı...Bu tavuğun  kaç ayağı var ?diye çekine çekine sordu...Gözlerim açıldı,Yunus'un gözlerinde ki derin boşluğa odaklandım.Tavuğun kaç ayağı var? Bilmiyor olamazsın? Köyde, kovaladığın tavukları gözünün önüne getir!
Köyde ki tavuklar ile matematikte ki tavuklar,aynı mı,anneciğim?
Matematik tavukları...Matematik tavuklarının da iki ayağı var mıdır ? Köyde ki tavukların peşinden koşarken Yunus ne mutlu,ne özgür...Matematikte ki tavuklar ise anlaşılmaz zorlukta,bunaltıcı.
 Matematikten hayatı boyunca kaçan bir anne, çocuğuna, matematiğin hayatın bir parçası olduğunu,köyde ki tavuklar ile matematikte ki tavukların aynı olduğunu anlatmaya çalışıyor,ama başaramıyor...Yunus da annesi gibi matematiği ezberlemeye çalışıyor...

Karanlık odamızda matematik denen bir şey ile mücadele ediyoruz,dışarıda güneş var,Yunus'un aklına köy düştü, köyü hayal etmeye başladı."Şimdi kiraz ağaçları çiçek açmıştır,pembe pembe,iki ayaklı tavuklar kümeslerinden çıkmış eşelene eşelene yem arıyorlardır,Yunus gelse bizi kovalasa diye iç geçiriyorlardır".



8 Nisan 2014 Salı

Çocukluğumda hissettiğim eksiklikler

Yunus'a , isteyip de  alamadığım  şeyler , söz verip de alamadığım şeyler, acaba  onun çocuk gözünde nasıl görünüyor? Acaba Yunus, bu konuda ne hissediyor? diye düşüncelere daldığım vakit kendi çocukluğum da eksikliğini hissettiğim şeyler aklıma geliyor.

Ben çocuk iken , arı maya kokulu silgimi ısıramamamın eksikliğini hissederdim, silgimin o efsane kokusunu içime daha çok çekebilmek için keşke dört delikli iki burnum olsaydı diye iç geçirirdim.

Ben çocuk iken, 6'lı kuru boyalarımı çok severdim ama 24 lü boya takımı ile boyanan resimlerin  daha güzel olacağını bilirdim, güzel resim yapamamamın en büyük sebebi 24 lü boya takımı eksikliğimdi.

Ben çocuk iken,herkes gibi sakızdan kocaman balon şişiremezdim.Ama sırrını bilirdim.Pembo sakız, ikişer ikişer   çiğnenirse işte o zaman kocaman balon olurdu.

Ben çocuk iken,beden dersim hep zayıftı,  eşofman takımı olanlar kasadan takla atlamakta başarılı olurlardı.Benim ise altı ile üstü uyumlu hiç eşofman takımım olmadı bu yüzden kasadan taklayı hiç atlayamadım ,bedenim hep zayıf geldi.

Ben çocuk iken,9 katlı gofreti bir lokmada çıtır çıtır hiç yiyemedim. Tek tek dokuz katını ayırıp ,her katı ağızda erite erite yemek daha bereketli hissettirirdi.

 Ben çocuk iken, tatil denildiğinde aklıma hiç" deniz" gelemedi.Karnelerin alındığı günün gecesi ilk trenle köyümüze giderdik.

Ben çocuk iken, salonumuzda ki siyah beyaz televizyonumuzun sesini açar, mutfağa koşardık.  Karşı komşunun penceresinden renkli televizyonu çok net görünürdü ve biz üç kardeş mutfak camına yapışıp renkli televizyonu sesinden mahrum kalmadan izlerdik.

Ben çocuk iken, Nils'ı kıskanırdım, Uçan Kaz'ın sırtına binip gökyüzünde uçamamanın eksikliğini hissederdim.

Ben çocuk iken Cenk Koray'ın kutusundan "muz" çıkmasını beklerdim.Kutudan  muz çıkmamasının eksikliğini hissederdim.

Ben çocuk iken,Doğu Anadolu'nun bir şehrinde deniz eksikliği hissederdim,babamın biriktirdiği dergi ve gazeteleri kırpa kırpa kocaman bir deniz yapıp içinde yüzebileceğimize kardeşlerimi inandırmıştım.Kağıttan denizimizi henüz bitirmiştik ki annemin terlikleri yüzmemize fırsat vermemişti.

Ben çocuk iken, ikinci el oyuncak bir bebek sahibi olabilmiştim.Oyuncak bebeğin bir gözü yoktu,bebeğimi dizlerimde sallarken,   eksik   gözünün yasını  yıllarca çektim.

Ben çocuk iken , tamamlanamayan ansiklopedilerin eksik harflerinin, yeri doldurulamaz eksikliğini hissettim.
Çocukluğumda hissettiğim eksiklikler aklıma geldikçe , mutlu olduğumun farkına varıyorum.Umarım
Yunus'unda çocukluğunda hissettiği eksiklikler ileride onu mutlu kılar...

* Para ile sahip olunabilecek şeylerin yoksunluğunu çocukluğum eksiklik gibi algılayamamış, yoksun olunan şey başka bir şeyle ikame edilebilmiş,unutulmuş . Para ile satın alınamayacak şeylerin yoksunluğu ise hiç unutulmaz...


7 Nisan 2014 Pazartesi

Ali Desidero



Ellerinizden tutup ,istediği yere götürmesine ses çıkaramadığınız,zamansız,mekansız yolculuğa doğru şarkılarınız var mı?
 Yunus için test kitabı ararken Kadıköy çarsısında bir kitapçıda  ,MazharFuatÖzkan'ın Ali Desidero'sunu duydum.Şarkıyı duyar duymaz, Çiçek Abbas'ın kırmızı dolmuşu gibi bir dolmuş içinde
Ankara sokaklarında  buldum kendimi.Kırmızı dolmuş okul servisim,elma şekeri gibi, yalayası bir kırmızı...Tükürüklerimle parlattığım  rugan ayakkabımın kırmızısı...
 Ali Abi, Yenimahalle'den Demet'e,Kızılay'a,Çiftlik'e kadar her okuldan bir kaç öğrenci ile kırmızı dolmuşunu doldururdu.Sabah altıda dolmuşa biner, iki saat  Ankara turu yapar sekizi biraz geçe  okul kapısında inerdim .Bir ben vardım okulun kapısına kadar dolmuş ile gelen...
Ali Abi Malatyalı kara yağız bir delikanlı,bir de sevgilisi var, Yenimahalle'nin arka sokaklarındaki bir kuaförde çalışan Müjde Abla.Dolmuşun tek şarkısı "Ali Desidero",tekrar tekrar,hiç usanmadan,bıkmadan...Sadece Müjde Abla değiştirebilirdi şarkıyı" Ayyy Aliii,hiç bıkmadın bu şarkıdan,al bunu koy "diye bir kaset çıkarırdı çantasından...Az beklemedik Müjde Ablanın kuaförde işinin bitmesini,kırmızı dolmuş içinden.Müjde abla, dolmuşun ön kapısını açınca hep bir ağızdan Aliii Desiderooo diyerek sevincimizi dile getirirdik.Ali Abi ne mutlu olurdu,gözlerini bir an bile kaçırmadan Müjde Abla'ya bakarak kırmızı dolmuşunu sürerdi.Bütün Ankara yolları Ali Desideroydu.

Oğlumun elini tutmuş  Kadıköy'de test kitabı ararken, ben,kırmızı bir dolmuşun arka koltuklarında on yaşımla oturuyorum,Ali Desidero diye Ankara yollarında avazım çıktığınca bağırıyorum...





3 Nisan 2014 Perşembe

Kötü not=Kötü çocuk




Matematik sınavından 62 almış, öğretmeni sınav kağıdına bakarak;"Yunus kötüler arasına girdin,"
demiş,ve eklemiş;"kötüler arasına girmeni hiç istemezdim".Yunus ağlayacak gibi olmuş ama ağlamasını tutmuş, ağlamamayı başarmış.İkindi kahvaltısında poğaça dağıtılmış , Yunus alamamış çünkü öğretmeni;
"poğaçaları 100 alanlara vereceğim,onlar hakediyor",demiş.Yunus'un tuttuğu gözyaşları çok ağır gelmiş,bu sefer ağlamasını tutamamış,poğaçayı çok sever , hele acıkmışsa...Akşama doğru,sokağın başında okul servisi göründü,
"Anne,notum kötü,ben kötüyüm,kötüler arasına girdim" diyerek servisten indi.
Kötü bir şeyler olacağını biliyordum ama sabah elini yüzünü yıkayıp hayır dualarımla tombul yanaklarını öpüp okula yolladığım oğlumun "kötü bir çocuk" olarak eve döneceği aklıma gelmemişti.Düşük not aldığında
başkalaşacağını,dışlanacağını,mahrum edileceğini biliyordum ama "kötü" olabileceğini bilmiyordum.
Nasıl bilmezsin anne! Kötü not alanlar kötü olurlar! Nasıl bilmezsin anne?

Ne yapabilirim,doğru,yanlış her şey bunca karmakarış olmuşken,
öğretmenimiz,müdürümüz,amirimiz,başkanımız için doğru olan aslında doğru olmayabilir ama biz yine de yanlışın gölgesinde doğrular içimizde yürümek zorundayızı nasıl 8,5 yaşında ki çocuğa anlatabilirim...İçimizde ki doğru bize yol gösterir,gözümüzün yaşını siler,başımızı okşar,umut verir ve yanlışın gölgesi başımızda olsa da, içimizi karartamaz...8,5 yaşında ki kalbini en iyi o bilir...Kötü çocuk olunmayacağını en iyi o bilir...İçinde ki doğru senin de poğaça yemeni isterdi, bütün çocuklar
mutlu olsun isterdi.Ama yanlış her zaman bizi takip edecek, başımızda durup,güneşimizi kesip , gölge edecek.Çocuk dalların güneşi görmeden nasıl büyür? İçinde ki doğru sana güneş de olur...
Öğretmenin yanlış yapıyor diyemem, sistem böyle...Elimizden gelen tek şey içimizde ki doğruyu beslemek,okuyarak,öğrenerek,araştırarak...
Elimizden gelen bir şey daha var, çantayı sırtımızdan atalım,okul formasını çıkaralım,bisikleti alıp
sahile inelim.Henüz güneş batmamışken .Güneşe doğru pedal çevirelim.





Jokey anne




On beş yıl olmuş , İstanbul'a yerleşeli. Bir apartmanın üçüncü katında, yüksek binaların çaldığı güneşin yokluğunda,komşusuz,selamsız ,sessiz bir on beş yıl...Yunus doğdu, insan kalabalığı içinde ki sessizliğime ortak oldu. Yunus'da benim gibi, kalabalık nereye giderse
sessizce takip ediyor , bebekliğinden beri hep gözlerimin içine bakıyor, ne yapması gerektiğini hep gözlerimin içinde arıyor...Bir şeyin olması için, hiç tutturmadı, olması gerek  diye hiç ağlamadı,yerlere kendini atıp hiç tepinmedi...Hep gözlerimin içine baktı, sessizce, markette,oyuncakçıda,kitapçıda...Gözlerimin içi ile bir çocuk büyüttüm...Okulun psikoloğuna ilk kez bir şey soruyordum;" Ne istediğini bilen çocuk olsun, istediğini almak için ağlasın,yerlere yatsın,tepinsin... gözlerimin içine bakmasın  diye ne yapabilirim?" Psikolog yüzüme baktı, bir bakışta beni tanıdı, " Siz , istediğini elde etmek için ağlayan, yerlere yatıp tepinen birine benzemiyorsunuz , oğlunuz da size çekmiş olabilir."

Yunus bana benzemesin. Yunus benim gibi kaybolmasın. Yunus, ne istediğini, birinin gözlerinin içine bakarak karar vermesin. Yunus mutlu olsun...

Sabah Yunus'u uyandırıyorum,elini yüzünü yıkayıp okula gönderiyorum.Akşama doğru okul servisini bekliyorum.Okuldan eve gelen Yunus elini yüzünü yıkayıp yemeğinin ardından ödev yapmaya başlıyor.Bugün matematikten sınavı vardı, dün çalışmamız gerekti ama matematik defterini okulda unutmuştu.Oysa öğretmen şöyle demişti veliler toplantısında; Sınıfımız çok başarılı,başarıyı artırmak için,çıtayı yüksek tutmak için çocukların teneffüslerini ve resim,müzik,beden gibi faaliyetlerini çalıyor ve problem çözüyorum." Veliler toplantısından yumruk yemiş gibi çıkarken diğer veliler öğretmeni tebrik ediyorlardı, teneffüssüz soluksuz bütün gün problem çözen çocukları için...
Yunus matematik defterini unutmuş,defter olmadan yüksek not alamaz, yüksek not alamayınca öğretmen etüde bırakır,boşa giden emekleri için azarlar,arkadaşları alay eder,Yunus üzülür,ağlar...

"Anne,matematik defterimi unutmuşum, dediğinde kolum uyuştu, beynime kan sıçradı,gözlerimden ateş fışkırdı,bağırmaya başladım.Nasıl unutursun,nasıl unutursun,nasıl unutursun diye...
Yunus gözlerimin içine baktı,korktu...Yunus'u korkutmuştu gözlerim...Hayatta en dayanamadığım şey ,hayatta bence en acı şeylerden biridir korkulu çocuk gözleri...

Hemen yatak odama gittim, kapıyı kapattım.Ne yapıyorum.Ne yapmaya çalışıyorum.Uydum kalabalığa, Yunus üzülmesin,ağlamasın diye sınavlardan yüksek not alması için onu çalıştırıyorum
oysa hiç çalıştırmak istemiyorum,düşük alsın,zayıf alsın hiç önemli değil ama olmuyor...Düşük not alan Yunus'u öğretmeni sevmiyor,arkadaşları sevmiyor,başkan seçilemiyor,tembel oldun diye alay ediyorlar,olsun alay etsinler ama Yunus herkes gibi yüksek not almak istiyor, yüksek notu sadece dışlanmamak için istiyor, sınıf başkanı seçilebilmek için istiyor, öğretmeni öpsün diye istiyor...
Yapamıyorum,Yunus'u sistemin bir parçası olmaktan kurtaramıyorum,ne yaptığını bilmeden bir yarış içene sokulmuş yarış atı yapmak istemiyorum, Yunus'un üzerine binip herkesin istediği okullara,mesleklere doğru süren bir jokey anne olmak istemiyorum...Yunus yarış atı olmasın,gözlerine at gözlükleri takılmasın,yarışacağı kulvar olmasın,başkalarını geçmesin,birinci olmasın diye diye ağladım,yalvardım...Okul psikoloğu yanılmıştı işte,oğlumu yarış atı gibi sürmemek için ağlayabilirim,yerlere yatıp tepinebilirim,elimden ne gelirse...

Bir hapishane içindeyim, oğlumda benimle birlikte.Hapishanemizi yaşanır kılmak için demir parmaklarına güneş aramayan çiçekler diktim.Özgürlüğü hiç yaşayamadığım için oğluma öğretemem.
Oğlum gözleriminin içinde korku ve umutsuzluğu hemen bulur , bulmaması için çaba göstersem de...

Annesi güneşe doğru hayal kursa da ,tek yapabildiği güneşsiz de açabilen çiçekler aramaktır...

Sistemin gözlerinin içine bakarak büyümüş bir anneyim,oğlumda benim gözlerimin içine bakarak büyüyor....

"Anne, bir daha defterimi unutmam söz veriyorum ,matematikten yüz alacağım söz anne, seni hep mutlu edeceğim" diye yatak odamın kapısı çalındığında, kendime geldim, sistemin gönülsüz askerleri olarak ana oğul yarın ki matematik ödevine deftersiz çalışmaya başladık...

26 Mart 2014 Çarşamba

Göbeklitepe


 
Zengin olma hayallerine kapıldığım bir http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2014/03/buyuk-bir-mirasa-konmak.html miras haberi almıştım.Mirasın,Urfa'ya 20 km uzaklıkta ,300 metre kare bir arsacık olduğunu öğrendiğimde de nasıl üzüldüğümü burada anlatmaya çalışmıştım.
Durduk yerde , adını bile duymadığımız birinden düşen arsacık Göbeklitepe'ye yakınmış.Göbeklitepe'nin adını yazık ki ilk kez duyuyordum.Göbeklitepe'yi dünya biliyormuş,
http://gobeklitepe.info/tr/.

  37 yaşımda ilk kez bir tapulu yere sahibim ve arsamı internetten araştırmaya başladım, araştırdıkça utandım.Geçen haftalarda annemi doktora götürmek için gittiğim Ankara'da ,evin tozunu alayım derken kardeşimin hatıra para koleksiyonunda darphanenin bastırdığı
Göbeklitaş hatıra parasını görüverdim...Salonumuzda Göbeklitaş baskılı parayı sergiliyormuşuz ama benim haberim yok.

Bu da yabancı basının manşeti;



 
 





-* 1963'te fark edilen dokuz hektarlık kazı bölgesinin önemi yaklaşık 10 yıl kadar önce tarlasını karasabanla sürerken bulduğu oymalı taşı müzeye götüren mahmut kılıç sayesinde anlaşılabilmiştir.

- şanlıurfa'ya 20 km'lik bir mesafede, örencik köyü yakınlarındadır.

- 1995 yılında ilk kez alman arkeoloji enstitüsü ve şanlıurfa müze müdürlüğü'nün işbirliğiyle kazı çalışmalarına başlanmıştır.

- kazılar alman arkeolog doç. dr. klaus schmidt’in başkanlığında yürütülmekte olup, her yıl eylül ve ekim aylarında 10 haftalık bir süreç içinde yapılmaktadır.

- günümüze kadar yapılan kazılar sonucunda bir cilalı taş devri yerleşimi olduğu anlaşıldı.

- tarihi m.ö. 11 binyıllarına uzanan, tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar, dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar günyüzüne çıkartıldı.

- bölgenin önemi ise günyüzüne çıkarılan en büyük tapınma alanını barındırmasıdır.

- günümüze kadar yapılan kazılarda elde edilen bulgular çerçevesinde uzmanlar cilalı taş devri insanının henüz çevresindeki hayvanları evcilleştiremediğini düşünmektedir.

- göbekli tepe'de ortaya çıkan tapınağı önemli kılan nedenlerden biri de , tapınağı yapanların, yerleşik hayata geçmemiş avcı-toplayıcı insanlar olmasıdır. bu da yerleşik yaşama geçişte ekonomik ya da ekolojik değil, kalabalık ve uzun süreli dinsel törenlerin rol oynamış olabileceğini gösteriyor.

- göbekli tepede arkeologlar 15 metreye varan daire biçimli üç alan ortaya çıkarmışlardır.

- kazı yerinde üzerlerinde çeşitli hayvan kabartmaları ya da bunların taşa kazınmış figürlerinin yer aldığı "t" biçimli 16 destek ve kireçtaşı tabakası bulunmuştur.

- ayrıca bulunan bazalttan yapılmış kaplar ve işlenmiş çakmaktaşlarından, burada yaşayanların kalıcı olmasa da en azından geçici bir süre burada yaşadıkları anlaşılıyor

- büyük olasılıkla göbekli tepe, bölgede yaşayan insanlarca dinsel amaçlar için düzenli olarak ziyaret edilen bir buluşma yeri idi.

- şimdiye kadar resmin taşa kazındığı en eski yer göbekli tepe’dir.

- burasının aynı zamanda incilde sözü geçen cennetin bahçesi olabileceği de düşünülüyor.

- göbekli tepe kazılarında bulunan heykellerden bazılarının tekerleğin icadından bile dha önce olduğu düşünülüyor.

- göbekli tepe’de merak edilen konulardan biriyse neden bir süre sonra tüm tapınağın toprağa gömüldüğü.

- dünyanın en eski tapınağı diye bilinen ve ingiltere’de bulunan stonehenge’in yapılışı en cömert bir tahminle m.ö. 3100 yılına gidiyor. göbekli tepe’de bulunan ve bir çeşit ‘tapınak’ olduğu sanılan dikilitaş ve heykellerin ise m.ö. 10 binli yılllara ait olduğu düşünülmekte.

- neredeyse 15 yıldır sürmesine rağmen burada kazıların olsa olsa başlangıç aşamasında olduğu söylenebilir.

- schmidt’e göre artık çorak olan göbekli tepe, bir zamanlar çok bereketli bir bölgeydi. ancak insanlık, çevrenin bozulmasına yol açarak bu “cennet”in yok olmasına sebep oldu.

- incil’in “yaradılış” bölümünde cennet bahçesinin asur’un batısında olduğu yazıyor. göbekli tepe de burada.

- cennet bahçesinin 4 nehirle çevrelendiği, bunlardan ikisinin de fırat ile dicle olduğu biliniyor.

- asur tabletlerinde beth eden adlı bir medeniyetten bahsediliyor. yeri göbekli tepe’nin bulunduğu yer tarif ediliyor.

- tevrat’ta da bahçenin suriye’nin kuzeyinde olduğu belirtiliyor.

- “eden” kelimesi sümerce “ova” anlamına geliyor. göbekli de harran ovası’nın hemen içinde yer alıyor.

- “göbeklitepe, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biridir. çünkü daha şehir hayatına geçmemiş olduğu düşünülen avcı-toplayıcı toplumların tapınak inşa etmiş olduğunu gösteren ilk örnektir ve bu da şehirleşme yani medeniyet tarihinde devrim niteliğinde bir buluştur.” hatta bu buluşu sebeple kazıyı yapan dr. klaus schmidt, "önce tapınak geldi, şehir sonradan geldi" demiş ve bu sözüyle erken medeniyet tarihine yeni bir açılım getirmiştir.

- uygarlık tarihinin bilinen en eski heykeli burada bulundu. ana tanrıça imgesinden çok önceleri erkeğin kutsal yaratık olduğunun kanıtı sayılan heykel, 11 bin yıl öncesine ait*


* Ekşi sözlük'ten alıntıdır.

24 Mart 2014 Pazartesi

Hayatta En Çok ...


Dün ilk kez, iki tekerlekli bisikletini ,annesi arkasından tutmadan, tek başına sürebildiği gündü.
Saatlerce bisiklet arkasından koştum. Tek başına bisiklet sürmeye henüz hazır değil, her an düşebilir ,düşmesine izin vermeden hemen müdahale edebileyim diye ,koştum durdum. Belki yüz kere düştü gibi oldu hemen yakaladım ama yüz kerede yakalayamadan düştü. Akşama doğru eve geldiğimizde , her yerimiz toz toprak, dizlerimiz yaralıydı. Banyodan sonra , iki gün boyunca unutulmuş ama çok önemli , yine son anda bir ödevini hatırladı, yorgunluktan kıpırdayamıyor, benden yardım istiyor . "Hayat", konulu bir kompozisyon...Bu yorgunlukta, yatma vakti gelmişken...Mutfak balkonunda can hıraş bağrışmalar, kanat sesleri...Karanlık mutfağımın tek aydınlığı küçük balkonumu aylardır güvercinlere bağışlamıştım, rahatsız etmemek için aylardır balkonun kapısını bile açmamıştım . Balkonda ki şofbenin üzerine yuva yapmışlardı, yuvalarını bozmak aklıma bile gelmedi, sabahları gurk gurk seslerini duyunca kendim ile gurur bile duyuyordum, aferin bana diye iç geçiriyordum, yuva yıkmamak için nelere katlanıyordum...
Aman Allah'ım, balkonumun kapısını açtığımda bayılacak gibi oldum, güvercin pisliği her yerde,şofben pislikten görünmüyor,dört güvercin kıyasıya kavga ediyor,birbirlerini yoluyorlar,tüyler
uçuşuyor, benden korkup kaçmıyorlar. Elime geçirdiğim süpürge sapıyla korkutup kaçırmak istedim olmadı, zıplayarak yuvanın içine bakabildim, yumurta,  yavru hiç bir şey yok...Arsız şeyler diye bağırdım, çabuk gidin balkonumdan, hiç birinizi istemiyorum diye süpürgeyi sallıyorum gitmiyorlar...İçeri odadan Yunus bağırıyor " anne kompozisyonuma ne zaman yardım edeceksin?
Kompozisyon,mompozisyon umurumda değil, yardım etmeyeceğim, başının çaresine bak...
Terk edin balkonumu,başınızın çaresine bakın,başka yerde yuva kurun...
Başaramadım...
Bütün pisliği ile balkonu gerçek sahibine bıraktım,gurklaya gurklaya oturmaya devam etti, terk etmedi yuvasını.
Yardım isteyen Yunus çoktan uyumuş ,yaralı dizine krem sürdüm,üstünü örttüm. Yatağından yere düşmüş ,beyaz dosya kağıdını, çantasına koymak için aldım .Hayat konulu kompozisyonuna " hayatta en çok annemi severim",diye başlamış, gerisini getirememiş. Dişlediği kalemi ile birlikte, tamamlanamamış kompozisyonunu çantasına koydum. Yine kendimden utanarak, milyonlarca kere yaptığım yanlışlarımın ardından utandığım gibi, kendi yuvamın dağınıklarını toplamak için kollarımı sıvadım.Herkes yuvasında mutlu olsun diye dua ederek, her anne yuvasında mutlu olsun diye, her çocuk hayatta en çok annesini sevebilsin diye...


17 Mart 2014 Pazartesi

Adsız Kitap


Hafta sonunu evimizi temizleyerek geçirdik.İstanbul'da hava kapalıydı,kara kara bulutlar sadece gökyüzünde değildi, içimdeydiler de. İçimde ki kara kara bulutların yükü ağır geliyor, boşalmak için yer arıyordu. Yunus ile iş bölümü yaptık, kütüphanenin tozunu, o alacaktı. Kitapların tek tek tozunu alıp renklerine göre, boylarına göre, konularına göre raflara dizmeye başladı. Bu düzenini benden almamış,
karmakarışık,üste üste, yığın yığın istiflediğim kitaplarımı inci gibi dizerken, adsız bir kitabı nereye koyacağına karar veremiyor. Adsız kitabı görünce  10 yıl öncesine ışınlanıverdim. Parktayım, hava oldukça sıcak, pırıl pırıl güneş içime işleyemiyor,içim her zaman ki gibi kara bulutlarla dolu,yirmili yaşlarımdayım.Parkın ağaç gölgeli bir köşesinde bir kadın, küçük bir masa üzerinde kitap satıyor. Kitabın kapağında genç bir adam var, gözlüklü, arkasında mavi deniz manzarası...Parkta yürüyenlerin dikkatini çekiyor,bazısı cebinden para çıkarıp alıyor,bazısı sadece bakınıyor...Uzaktan uzaktan kitabın hikayesini dinliyorum.Genç bir baba, kanser olduğunu öğrenince günlük tutmaya başlıyor,
son günlerine kadar tuttuğu günlükleri, karısı, bir matbaada bastırıp oğluna gelir olsun diye satıyormuş.Sessizce kitabı aldım,bir gecede hepsini okudum.  İyi üniversitelerde okumuş ( Odtü, Boğaziçi) çok yönlü , 8 yaşında bir oğlu olan bir adam kansere yakalandığını öğreniyor.Bardağın dolu tarafını görmek için günlük tutuyor, sıradan hayatını ,basit bir şekilde yazıyor.Sıradan bir hayat basit bir şekilde yazılmış ama öyle etkileniyorum ki günlerce ,aylarca etkisinden çıkamadığımı dün gibi hatırlıyorum. Ölümden hiç bahsetmeden , ölümün adı hiç anılmadan,sorgulamadan,yıkılmadan,son ana kadar umutla yazılmış bir günlük...Günlüğün sahibi ile aynı mahallede oturduğumuzu,aynı sahilde yürüdüğümüzü okuduğumda ,onu kendime daha yakın hissetmiştim.Bir oğlu vardı,sekiz yaşına yeni girmişti, hastalığını öğrendiği gün işini bırakmış ve oğlu ile uzun bir kaç ay geçirebilmişti.Oğluna bırakabileceği tek şeyin iyi bir ahlak olduğunu kitabın sonlarına doğru
artık kalemi tutmakta zorlandığını da belirtmekteydi. Çok sevdiği sekiz yaşında ki oğlunu, eşini,piyanosunu,denizi,ikindi çayını,kitaplarını bırakacağı o gün, günlüğünün en son sayfasında yazıyordu.Günlüğün ilk sayfaları nasılda canlıydı, ilk aşklar,ilk tecrübeler,hayaller,kariyerler,gelecek planları,hesaplar,kitaplar,görüşler,fikirler,düşünceler...Gün gün ölüme yaklaştığını hissettikçe üzülüyordum.Yazmanın gücüne o gün daha çok inanmıştım.Sokağımın başında bir cami vardı,her gün birileri ölüyordu,selası verilip namazı kılınıyordu,gözümün gördüğü ile okuduğum beni başka türlü etkiliyordu.Kitabın sonuna,ölüm tarihi yazılı son sayfaya gelmek istemiyordum,ben okudukça sanki hala yaşıyordu,gözlükleri ardından hala bakan gözleri, oğlu ile oynadığı vakitleri vardı...
Kitabın içinde en çok şu cümle geçiyordu:"Şükürler olsun , her günüm için Allah'a sonsuz şükürler olsun"...
Yazarın son cümlesi ise;"sevgi ile,sağlıkla kalın"...Ölmüş kocasının günlüklerini kitap yapıp bir ağaç gölgeliğinde,sekiz yaşında ki oğlunun geleceği için satan kadını iyi ki görmüşüm.
Kitabı okuduktan sonra yıllardır yükünü çektiğim kara bulutların yağmur gibi gözyaşları ile boşalıp
hafiflediğimi hissetmiştim, kara bulutlar içime girmeye kalkışınca birden elime bu kitap geçiverirdi...
Yunus elinde ki kitabın önce tozunu sildi, kapakta ki gözlüklü adamın gülüşüne bakarak,adsız kitabı ,fıkralar,bimeceler,karikatür dergilerinin konulduğu "gülmece" bölümüne yerleştiriverdi...

Fotoğraf:ABD’li fotoğrafçı Claude P. Dettloff’un 1940’da çektiği “Beni Bekle Baba” isimli kare.