24 Aralık 2015 Perşembe

CanlıTavuk Satıcısı


Dün bir eşek gördüm. Keşke yanımda fotoğraf makinem olsaydı diye hayıflandım, hayvanlar içinde en sevdiğimdi eşek ve bu eşek her gün görülmek istenilesi bir güzellikteydi.  Köylü pazarına gidiyor olsa gerekti, semerinde heybe  taşıyordu. Heybelerin içinden tavuk sesi geliyordu. Eşeğin sahibi bir çocuktu, elindeki sopayı rastgele, ritmik kullanıyordu. 
 Çocuk, köylü pazarının girişinde eşeğini bir direğe bağladı. Ağzı bağlı heybeyi yere attı,  heybeden çığlıklar yükselmeye başladı. Çocuk heybeyi  yerde sürükleye sürükleye  pazara taşırken çığlıklar bütün sokağı inletiyordu. Bir köşede heybenin ağzını açtı, birbirine bağlanmış tavukları kaldırıma silkeledi.   Çuvaldan çıkarkenki halleri bütün pazarı güldürdü. Görevini yerine getiren çocuk gururlandı, tavuklar sustu.
 Çorum öyle soğuk ki, her yer kırağı, ağaç dalları, otlar, toprak pırıl pırıl buz tutmuş. Ben, direğe bağlanmış eşeğe bakıyorum, bakmalara doyamıyorum. Direğe doğru yaklaşıyorum, eşek başını yere eğiyor. Tüylerini  okşuyorum, kocaman siyah gözlerini yere indiriyor. Dünyayı daha çok seviyorum, boz eşeğin tüylerinde elim gezinirken, biraz önce sopalanmış gövdesinin sıcaklığı içime akıyor , içimi sevgi ile dolduruyor.  Yaşlı bir amca kızıyor; “ eşek ısırmasını bilmiyor bu kadın, kolunu kopartır …”  Tavuklar yine çığlık çığlığa, biri satılmış, ipleri çözülüyor, birbirlerinden ayrılıyorlar. Eşeğin sahibi, tavuk satıcısı çocuğa bakıyorum. Paltosu yok,  soğuk havayı benim gibi hissetmiyor.  Benim gibi hissetmediği bir sürü şey aklıma geliyor. Canlarını yaka yaka pazara getirdiği bu tavukları her gün besleyendi, civciv hallerini bilendi.  Boz eşeğin  kulaklarına kadardı boyu.  Ama  pazardaki herhangi yetişkin bir köylü gibiydi hareketleri, tıpkısının aynısı…Her gün seslerini duyduğun, gözlerine baktığın, yemlediğin, suladığın senin hayvanlarındı, canlarını nasıl acıtabiliyordun? Nasıl eziyet edebiliyordun, çığlıkları içini acıtmıyor muydu? Boz tüylerin altında hisli bir vücut var, sopalamak yerine kocaman kulaklara konuşsaydın, dinlemez mi sandın, yoksa  aklına konuşmak  hiç gelmedi mi?…
Öyle soğuk bir hava vardı ki… Dondurucu  hava  düşüncelerimi dağıttı, eşeğin tüylerinden elimi çektim, direğin yanından uzaklaşırken, tavuk çığlıkları bir yükselip bir duruyordu. Eşeğinin sırtına tavuklarını yükleyip köyünden kilometrelerce uzakta ki  pazara gelebilmiş bu  paltosuz çocuk, son çığlığa kadar beklemek zorundaydı…

17 Aralık 2015 Perşembe

Alev ( Hüsniye)


Çorum’da sis var. Bir adım öteyi göstermeyen bu sisli penceremin önünde oturuyorum, elimde fotoğraf albümü var.

Üniversite sınavlarına hazırlandığım senenin kışında evlendirilmişti Alev. Kuzenimin eşi olarak Almanya’ya götürülmek üzere ananeme emanet edilmişti. O zamanlarda ananem yaşıyordu, vize işleri tamamlana dek birkaç ay köyde kalacaktı Alev. Zaten köyün kızıydı Alev ama tarlada, tabakta o kadar çok çalıştırılırdı ki yüzünü göremezdik. Annesinin en küçüğüymüş, ele avuca sığmaz enerjisini,  köy halkı  ” Laz” lığına bağlasa da , annesi onu “ateş parçam, alevim” diye severmiş. Nüfusta adı Hüsniye’ymiş ama herkes onu annesinin koyduğu isim ile bilirdi. Yaşmağını kulak ardından tepesine bağlar, saçlarının kumrallığını, boyunu postunu, gözlerinin durgun su yeşilliğini, kocaman gamzesi ile gülüşünü görenlerin “ çok güzel” diyesi gelirdi. Almanya’da ev bark sahibi olmuş hali vakti pek yerinde yengem oğluna kız arıyordu, oğlu henüz yirmisine gelmemişken bir an önce başını bağlamak istiyordu. Aradığı  gelin adayına söz geçirtmek istiyordu,  evlenme çağında ki köydeki  tüm kızları önce kafasında tarttı , eledi, evlerine gidip sınadı. Köydeki kızlar tarlada tabakta çalışmaktan, köyden bıkmışlardı, tek hayalleri Almanya’ydı. Yengem gözüne, annesi yeni ölmüş Alev’i kestirdi,  tek çekincesi “ Laz” lığıydı, ya bildiğini okursa ya söze gelmezse… Kimi kimsesi olmayışı ağır bastı, yengem, Alev’i kendine gelin aldı, oğlu hiç ses çıkarmadı. 

Üniversite de hangi bölümü okuyayım diye bunalımlardayım, babam gibi iktisatçı mı olsam, avukat mı olsam,  şu mu, bu mu…çok bunalmışım, ilk kez kışın köye gönderiliyorum, biraz kafamı dinleyeyim, belki aklım başıma gelir…  Yarıyıl tatilini ananem dedem ve Alev ile geçirecektim.  Köyde dizlere kadar kar var, evden dışarı adım atılmıyor, hayattaki ocak başında kara kara düşünüyorum neyi seçmeliyim, bütün hayatım değişecek Allah’ım ne büyük karar arifesindeyim!  Aynı yaşta olduğumuz Alev yerinde hiç durmuyor,yer sofrası kuruyor, sofra kaldırıyor, süpürüyor, siliyor, odun kırıyor, ekmek yoğuruyor, süt sağıyor, yoğurt mayalıyor, hep gülüyor, kocaman gamzesi hiç kaybolmuyor.  Boş kaldığında kayınvalidesinin hediyesi bavulu açıp içindekilere bakıyor sık sık;  ipek başörtüler,başörtünün içine takacağı boneler, pardösüler, uzun etekli takımlar, çizme, ayakkabı, çanta…En çok gelinliğine bakıyor, her gün hiç yorulmamış gibi gizli gizli gelinliğini giyiyor. Her boş kaldığında karne hediyesi fotoğraf makinem ile gelinlikli fotoğrafını çekmemi istiyor. Bir koşu gelinliği kafasından geçirip, saçlarını dağıtıp gülümsüyor. Filmlerimi bitirecek, poz üstüne poz  hiç usanmıyor. Dayanamıyorum.” Hiç sıkıntın yok mu kızım senin” diyorum. Gelinlikler içinde iken gamzesi  kayboluyor, “  seni seviyorum demedi” diyor. Kahkahayı basıyorum, annesinin yanında utanmıştır, söyleyememiştir  diyorum.  Akşamları Almanya’dan telefon geliyor, soluk soluğa telefona koşuyor; telefonda hep kayınvalidesi ile konuşuyor, konuşurken başı önünde, emirler alıyor. Ananem, torununun karısını emanet gözü ile koruyor, eksik çeyizlerini tamamlıyor,  hayattaki  ocak başında Alev’e çorap örüyor, Alev  bu yaşlı kadını  annesi yerine koyuyor, annesi gibi seviyor...

Yarıyıl tatili bitip evime dönerken, Alev, benden söz alıyor,  hiç kimseye göstermeyecektim gelinlikli fotoğraflarını. Alev Almanyasına kavuştu, kayınvalidesinin sözünden hiç çıkmadığını, elli ayaklı dört dörtlük gelin olduğunu uzaktan beri duymaya başladık. Yıllar geçtikçe  yengemin ailesinin çok zenginleştiğini  parayı nereye koyacaklarını bilemediklerini,   yimpaşa milyon eurolar kaptırdıklarını parayı geri alamadıkları halde halleri vakitlerinin yerinde olduğunu duyduk. Geçen yaz yıllar sonra Alev’i yine gördüm.  Köye gelmiş, evin avlusuna en son modelinden  bemevisini  sokmaya çalışıyor, dokuz yaşında ki oğlunu ön koltuğa yanına  oturtmuş.   İki yakın akraba karşılaşması,  yirmi yıldır hiç görüşülmemiş, konuşulmamış …Sanki hiç ayrılmamış sahteliğinde, sıcacık bir sarılma ile hoşlaştık, aynı yaştaki çocuklarımızı tanıştırdık.  Köye on iki kişilik yemek masası  sipariş etmişti, birlikte masanın koyulacağı yeri ayarladık, hayatta ocağın önünde hep yer sofrasının kurulduğu yere konulacaktı.  Birlikte hayatı süpürdük, sildik. “ Yer sofrası kurup kaldırma zahmetli iş” dedi, yüzüm kızardı, hiç ses çıkarmadan temizliğe devam ettim. Ertesi gün on iki kişilik masa geldi, bütün hayatı kaplayan masa herkesin dilindeydi" sonradan görme, parayı nereye harcayacağını şaşırmış..."  Çocuklarımız  birbirlerine alıştı, arkadaş oldu. Alev oğlunu öyle çok seviyor ki, bir tek oğluna baktığında kocaman gamzesi belli oluyordu. Masada oturmuş Alman kurabiyeleri yerken Alev’i n gönlünü almak istiyorum, “ oğlun öyle güzel ki senin kopyan gibi, eşine hiç benzemiyor.”  Alev’in yüzü soluyor, yıllar öncesinde genç kızlığında ki o an daki  gibi  “ bir kere bile “ seni seviyorum” dediğini duyamadım” diyor. Yıllar öncesinde yaptığım gibi kahkahayı patlatamadım. Karşımda saf küçük köylü kızı durmuyordu, her şeyi görmüş geçirmiş, zenginlik içinde yüzen bir kadının kimsenin umursamadığı yüreğinin derinliklerinde sakladığı fakirliğini görmüştüm. Çocuklarımıza baktık, top oynuyorlardı, Alev  masadan kalktı oğluna sarıldı.

Geçen hafta  Almanya’da bir kaza olmuş,  arabası ile ters yöne giren bir Türk kadın oracıkta ölüvermiş. Alev’miş. Cenazesi  Perşembe gecesi  köye geldi. Sisden dolayı gidemediğim  için köye  telefon açtım, telefondaki akrabalarım şöyle diyordu;  cenaze gelince nereye koyacağımızı bilemedik, hayattaki yemek masasının üzerine koyduk rahmetlinin ne boyu ne postu varmış  on iki kişilik masadan taştı, yüzü ne güzeldi, hiç böylesi güzel ölü yüzü görülmemiştir, kayınvalide kesenin ağzını öyle açtı ki pideler, kavurmalar, dolmalar, hiç böylesi bol yiyecekli cenaze evi görülmemiştir, her gelenin karnı doydu, mevtayı gömmeye götürmeden oğluna  gösterelim dedik  ama çocuk sanki tatile gelmiş gibi , annesinden umudu kesilmesi lazım dedik annesinin yüzünü göstermek için zorladık, çocuk kaçtı, yatağa girdi yattı, rahmetlinin gövdesi  üç gündür yollarda kaldı, bekletmek olmazdı, ananenin yanına gömdük…..”

Elimde ki fotoğraf albümünü açıyorum, yaprakların arasına sakladığım fotoğrafları çıkarıyorum, gelinlikli Alev’ler, kiminde saçlarını arkaya atmış kiminde iki yanına salmış , hayattaki ocağın başında poz verirken gelinliğinin altından, ananemin  ördüğü  çorap görünmüş…

13 Aralık 2015 Pazar

Radyo tiyatrosu


Sabahları 09:30 da Radyo tiyatrosu dinliyoruz . Her zaman değil ama bu sefer çok güzel bir eseri dinleme şansına eriştik;  " Saatleri Ayarlama Enstitüsü".
Akşamları ise saat 22 de" Suç ve Ceza" yı dinliyoruz ( Yunus'u uyutmak hiç bu kadar kolay olmamıştı).

Sağlıklı su içmek için...

Kedime sağlıklı su içirmek için araştırma yaparken şöyle bir görsel gördüm.

Kediler için en sağlıklı olan su, akan su imiş. Durgun suya nazaran akan suyu içmeye daha hevesli olurlarmış. Durgun suyun tadı farklılaşır, kokusu olurmuş ve kediler çok hassas olduğundan bu suyu içerken zorlanırlarmış ve az tüketilen su kedinin böbreğine zarar verirmiş. Kedim için böyle bir makine ararken kendimizi düşündüm.
Yıllardır pet şişelerde, plastik damacanalarda ( bir ara cam damacanaya da geçmiştim) su tüketiyoruz.
Plastiğin zararı bir tarafa durgun su içe içe akan suyun tadını unuttuk. Plastik içine hapsedilen suyu tüketmek zorunda mıyız? Musluğuma arıtma taktırmak istedim, ama mikrobu öldürememe, mineralini koruyamamasını okuyunca  vaz geçtim.
Şehrin dışında bir kaynak suyu akıyor, tadı farklı ( sadece pet şişelerin tadına alışkın olduğumdan)
cam şişelerimi götürsem buradan doldursam mı diye düşünüyorum. Doğadan akan suya da güvenemiyorum ya mikropluysa...Bir örnek alıp test ettirmeliyim,  yine durgun su olacak ama hiç yoktan iki sene boyunca  pet şişe içinde bekleyebilen  suya muhtaç kalmamış olurum.
Akan su insanlar için de gerekli değil mi? Sağlıklı su içebilmek ne yapmalı?

10 Aralık 2015 Perşembe

Aldatanlara


Ne oyunu, ne şekeri , dünyada en çok babamı seviyorum. İlkokula başlarken sıkı sıkı tuttuğum babamın elini bırakmak istemiyorum, babam kocaman olduğumla ilgili büyük laflar ediyor, bir de okul sırasını iyi kullanmamı söylüyor, devlet malı diyor. Devlet malı ne demek anlamıyorum ama babamı çok sevdiğimden oturduğum sıraya adımı kazımıyor, yazı yazmıyorum. Malatya’nın karında yürümeye çalışıyoruz, bata çıka, babam beni omzuna alıyor; iyi insanları anlatıyor. Babamın omuzlarında  iyi insanların yalan söylemediğini anlıyorum. Her şey karların altında görünmez olmuş, ben yükseklerdeyim, kulağımda  en sevdiğimin sesi, iyiliğin sesi…
Babamı ameliyathaneye götürüyorlar. Ellerimi tutuyor, gözlerimin içine bakıyor;” her zaman doğru ol, doğru olmayı hiç bırakma” diyor. Ameliyathanenin kapısı açılıyor, sıkı sıkı tuttuğum el  boşanıyor. Babam kalp krizi geçiriyormuş, günlerce yoğun bakımın kapısında babamın sözleri kulağımda çınladı durdu.  Kızını bir daha görememe ihtimali olan bir babanın son sözleri olacak kadar önemli miydi, doğru olmak,  nasıl bir şeydi?  Babam iyileşti, kendine dikkat etmesi gerekiyordu, ağır kaldırmamalı, çok yorulmamalıydı.
 Dün annem ile babam köylerinden dönerken bana da uğradılar, elleri kolları dolu dolu.  Bahçelerindeki son sebzeleri toplamışlar, ıspanak, pırasa, biber, patates, soğan … Bir çuval da bulgur…Bunca yükü kapımda görünce sevinemedim, çok üzüldüm, iki yaşlı , iki hasta insan, çok yorulmuş olmalıydılar  halbuki hep söylüyorum; sakın bir şey getirmeyin, taşımayın, her şey burada da var…Hiç yorulmamış gibi kilolarca ıspanağı ayıkladılar,  yıkadılar, poşetlere doldurup dondurucuya koyarken; Yunus’a ıspanaklı börek, yumurtalı ıspanak yaparsın dediler…Getirdikleri  her  torbayı  açtıkça gözlerinin içi gülerek;” bütün kış size yeter, hiç bunalmazsınız” diyerek dolaplara yerleştirdiler… Sıra bulgur çuvalını açmaya gelince ; dayanamadım;  bu çuval çok ağır, doktorlar seni uyarmamış gibi hareket ediyorsun, emekli aylığını niye  harcıyorsun diye söylendim.

Bulguru satan adama; kızıma götüreceğim demiş, en iyisi olsun demiş…adam en iyisi bu amca demiş, babamın sırtına bulgur çuvalını yüklemiş…Samsun’dan Çorum’a taşımış…
 Bulgur çuvalını açarken, tatlı bir huzur yaşıyorlar, soğuk kış günleri bu bulgurun pilavını  yiyecek, karınları doyacak çocuklarının hayalini kuran annem ile babamın gözlerinin içi gülüyor…
Çuval açıldı, ellerimi bulgura daldırdım,  bulgurdan daha çok böcek var, çuval böcek çuvalı, ellerimde ki  böceği  ne yapacağımı bilemedim, babam görmesin gözlerinin içinde ki gülümseme sönmesin, hastalık dinlemeden sırtına atıp taşıdığı çuvalın içinden, küçücük emekli aylığının  bir kısmını verdiği bu çuvalın içinden,  yetmiş yaşını aşmış yaşlı bir dedenin kızı için torunu için aldığı bu çuvalın içinden “sahtekarlık” çıktığını bilmesin diye böcekli ellerimi nereye saklayacağımı bilemedim.

Dün gelen annem ile babamı bugün yolcu ettim.

Şimdi bulgur çuvalına bakarak yazıyorum.

  Bulgurundan daha çok böceği olan bu çuvalı, torunum için kızım için alıyorum en iyisi olsun diyen   yaşlı adamın sırtına , en iyisi bu diye atan ;” satıcı”, bir daha gitsem yerini bulamam ki, fiş de alamadım ki diyen bu adamı kandırmayı başarabildin.
Bu  insanların gözlerinin içinde ki gülümsemeyi , huzurlu hayallerini çalmayı bir an için başarabildin.
Tek değilsin,  hiç yurt dışına hiç çıkmamış biri olarak kıyaslayamam ama senin gibi binlercesi var ülkemde. Aldatanları boldur ülkemin.

Köy yumurtası diye dört kat daha fazla para verdiğim şeyin aslında fabrikadan alınmış olduğunu, bahçemden diye sattığı sebzenin halden almış olduğunu, köy tereyağının içinden kocaman buz kalıbı çıktığında, poşetlerimin altında çürükleri, bayatları  gördükçe , bir tezgah başında artık kandırılamayacağımı ima ettiğimde büyük büyük laflar işitmeye başladığımda; Allah, Peygamber, haram, helal lokma, ahiret sözcükleri ile kendini savunan , korkuttuğunu hissettikçe  iştahlanarak sesini yükseltmeye başlayan satıcı,   aldatılmış ve korkutulmuş bana bakarken ne hissediyordun…Bense bir daha köy pazarına gitmemeye karar verdim.
Aldatılmışlığımın hikayeleri  öyle çok ki… Ne kadar çok aldatanım varmış, bütün gece hatırladım, en çok acı verenler hemen hatırlananlar oldu. Aldatanların çokluğunda  doğru olmak nasıl bir şeydi diye düşünüyor insan .  Herkesin doğrusu var, herkes bildiği doğruyu yaşıyor. Değişmeye açık, kişileşen, bireyci doğrular, bencil doğrular, olması gereken doğrular, herkesin yaptığı gibi doğrular, toplumsal doğrular, öyle olmazsa olmaz doğrular, görünmeyen, yaşanmayan doğrular, sadece konuşulan doğrular, bir kesimin doğruları, bir partinin doğruları, bir cemaatin doğruları, herkes doğru, herkes doğru yolunda mutlu. Belki babamı çok seviyorum diye” doğru”yu aradım, arıyorum.  İyi insanları gördüğüm gibi bir huzur vermeli doğru; omza çıkar gibi yükseklere doğru, kar yağar gibi , karın her yeri kaplaması gibi, her şeyin aynı olması gibi , her şeyi  bir yapması gibi, bir tek olması gibi…

4 Aralık 2015 Cuma

Ah'lar Ağacı- Pıtpıt


Yapma Pıtpıt! Odalardaki tüm halıları tırmala ama bunu   tırmalama!  İkindi güneşinin vurduğu salondaki o koltukta , hem  Ah’lar  Ağacını okuyor  hem seni okşuyorken niye kalktın ? Niye tırmalıyorsun,  ilmek ilmek dokunmuş , yeşili ile moru ile ne güzel bu halı, yazık değil mi?  Tırmalama  diye ne   diller döktüm, anlamadın.En sonunda salonu kilitledim. Oysa senden hiçbir şeyi sakınmadım, ortopedik yastığımı,  yeni süpürülmüş( kıllarından da arındırılmış )koltukları, minderleri, yatakları, masaları, evin her bir karışı senindi. Evimize güneş bir tek salon penceresinden giriyorken, niye salonu kilitlemek zorunda kaldım? Niye bozkırın ardından batan güneşi baş başa izlemekten mahrum kaldık. Oysa en güzelinden tırmalama ağacın varken oysa o tırmalama şeyini, Yunus’un kumbara desteği ile alabilmişken, halden anla be Pıtpıt.  Bak  yine güneş batmaya hazırlanıyor, bozkırın tepesinde. Hırıl hırıl kucağımdasın, pembe kulaklarını yanaştır:
“ Güçlü bir el silkeledi beni sonra                                                 
 Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
 Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah..dedim sonra
Ah!”
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel boya koksa.
Ve şimdi dua ediyorum Tanrı’ya
Olanlar oldu Tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla! (1)

Evin bütün halılarını parça parça, iplik iplik ayırdın hiç sesim çıktı mı, olsun dedim, senden kıymetli mi. Seni ayrı sevdiğimi bir sen bilirsin, bütün gün kucak kucağa, bütün gün hiç ayrılamadan. Anlarsın sanmıştım,  yalvarmalarımı. Dayanamadım açtım bak salonun kapılarını. Hemen kurulduk koltuğa.  Gün batımında şiir okuyorum. Niye atladın yine halının üzerine, niye pençelerini geçirdin rengarenk ilmeklere. Beni  anlarsın sanmıştım, beni en iyi sen anlarsın sanmıştım…Parçala, hiç bakmıyorum, bak şiir okumaya devam ediyorum;
“Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
 Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım
 Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.”(2)

(1)“Ah’lar Ağacı (2)Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım? Didem Madak.”  Çorum bozkırında gün batarken birlikteydik Didem Madak.

3 Aralık 2015 Perşembe

Okul Sıkıntısı-2-


Okul Sıkıntısı adlı kitabın ikinci bölümünde   Pennac artık öğretmen olmuştur,( Fransızca öğretmeni) şimdi  öğretmenliğine dair birkaç anısını aktarıyorum;

“Tembel bir öğrencinin öğretmene dönüşümündeki etken ne?

Üstelik alfabeyi sökemeyen birinin yazar olmasındaki?

Nasıl oldu da bir şey oldum ben?

Cevap vermeme isteği çok büyük. En disiplinsiz öğrenci hangi aşamada sosyal gerçekler zeminine ayak basar?

Bu dönüşüm tam anlamıyla anlaşılmaz bir sırdır! İnanılmayacak bir şey, zaten tembellerin kaderidir, kimse onlara inanmaz. Tembellikten sıyrılsam bile yaraları tam anlamıyla kaybolmuyor. Öğretmenlerim bir şey olmayacağımı söylediğinde ,  ben bunu kabaca, en kötü ihtimalle geleceğim benden ibaret olur şeklinde tercüme ederdim. Onları dinlerken zamanı en küçük bir şekilde gözümde canlandıramaz ,  saf saf onlara inanırdım. Daima sersem ,  her zaman sersem olarak kalacaktım. Çünkü, “asla” ve “daima” kelimeleri , kırılmış gururunun tembel öğrenciye sunduğu, zaman yoklamasına yarayan ölçüm birimleridir. Zaman… Geçip gitmesi logaritmik olarak algılamak için yaşlanmam gerektiğini bilmezdim.  Oysa ben çocukken orada değildim. Sınıfa girmem ile sınıftan dışarı çıkmama bir olurdu. Öğretmenin dimdik bakışları uçan dairelerden çıkan o ışınlar gibi beni oturduğum sıradan kaldırıp anında başka bir yere gönderiyormuş gibi gelirdi. Nereye mi? Doğruca öğretmenin kafasının içine! Orada ne kadar değersiz olduğum ölçülür biçilir, başka bir deyişle çöp gibi geri fırlatılırdım. Bu yüzden olsa gerek tembel öğrencilerimi çok iyi anlayabiliyordum. Ardından ilk kurtarıcım geldi, orta okul 4. Sınıf, Fransızca öğretmenim. Beni olduğum halde kabullenen ilk kişiydi. Her halde yapmadığım ödevler , çalışmadığım dersler için her seferinde biraz daha yaratıcı bahaneler uydurabilmeme hayran kalmış ve bana sadece roman yazma ödevi vermişti. Her hafta bir bölüm, dönem sonunda tamamlanacak bir roman. Bu yaşlı öğretmen içimdeki yazarı( nasıl oldu bilmiyorum) keşfedebilmişti. Okul hayatım boyunca ilk defa bir öğretmen bana bir statü vermişti. Okuldan birinin gözünde ben, izleyecek bir çizgisi olan zamanla da ilerleme kaydedecek bir birey olarak vardım. Elbette koruyucuma sonsuz bir minnet duyuyordum ve bu yaşlı beyefendi oldukça mesafeli bir insan olmasına rağmen gizli okumalarımın sırdaşı oldu.

Bizim zamanımızda roman okumak iyi bir şey değildi, okul zamanında okunması yasaktı, boş bir uğraştı.  Yatılı okulda okuduğum için bana ait bir dünya lazımdı ve bu kitapların dünyası oldu. Ailemde okuyanları seyretmişimdir. Babam bacak bacak üzerine atar koltuğunda piposunu tüttürerek, lamba ışığı altında kitabını okurdu. Ağabeyim  odamızda yan yatarak , dizleri kıvrık, sağ eliyle başını tutarak…Bu davranışlarda bir iç rahatlığı okunurdu. Aslında beni okumaya iten şey okuyanın fizyolojisidir. Belki de bu davranışları taklit etmek için okumuşumdur. Okurken kendimi sürmekte olan bir mutluluğun içerisine bedensel olarak yerleştiririm…
 
Sınıfını varlığı ile dolduran öğretmen hemen fark edilir. Öğrenciler daha senenin başında bunu hissederler.Öğrencilerini selamlamasından,oturmasından, sesisinin tonundan, asla öğrencinin sesinden daha yüksek değil. Onlarla olduğumda yada ödevlerini okuduğumda tamamıyla yanlarındayım başka yerde değil. Fakat başka yerdeysem artık onlarla olmaktan çıkıyorum. Sınıf bir orkestra ve tam bir katılım gerek, ahenkli bir ses için.Her öğrenci kendi sazını çalıyor, buna karşı çıkmanın bir anlamı yok. Sınıfta olmaları…Okul zamanı kendine has kullanış şekline göre peş peşe beş, altı ders, ellibeş dakika boyunca dikkatlerini vermeleri bu kız ve erkek öğrenciler için kolay bir şey değil.

Bir matematik hayatı hemen sonra edebiyat hayatına açılıyor, hiç sebep yokken sizi başka bir hayata bu defa İngilizce, kimya, müzikli bir hayata fırlatan , hiçbir mantığı olmayan ve tek bir güne sığdırılan…Alice Harikalar Diyarında’ki gibi: Mart tavşanı ile çay içip, aniden Kupa Kraliçesi ile kriket oynarken buluyoruz kendimizi. Elli beş dakika sıra sıra, hiç sürprizsiz hep geliyor, bu kadarı da fazla!

İyi öğrencileri problemli olanlardan ayıran şey, hızlı dönüşebilme yetenekleridir. Çalışkan öğrenciler kendilerine bahşedilmiş bir yeteneğin keyfini sürerken problemli öğrencilerin akıl sık sık başka yerdedir. Eğer onlardan akıllarını tamamen bana vermelerini bekliyorsam onların dersimin içerisine yerleşmelerine yardımcı olmak zorundayım. Emin olduğum şey varsa o da, öğrencilerimin sınıftaki varlıklarının benimkiyle doğrudan bağlı olduğudur. Elli beş dakika süren dersim boyunca bütün bir sınıf ve tek tek her öğrenci için var olmama, fiziksel, zihinsel ve entelektüel mevcudiyetime. Bazen bunu başaramıyorum ve kendimi müze bekçisi gibi hissediyordum. Öğretmen öncelikle uykusunu almış zinde olmalı, iyi öğretmen erkenden yatar.

Yoklamanın önemi… Acelem bile olsa , sabah yoklamalarını hiçbir zaman atlamam. Koyun sayar gibi değil, yumurcaklarıma bakarak yoklama yapardım, onları ağırlıyorum, tek tek isimlerini söylüyorum ve verdikleri yanıtları dinliyorum, öğretmenleri ile kısacık da olsa muhatap olmak…Öğrencinin bir başkasının değil sadece kendisinin benim gözümde bir değeri olduğunu anlayabilmesi için küçücük bir saniye. Ben elimden geldiğince buradayım deyişinden o anki ruh halini çözmeye çalışıyorum. Eğer sesi çatlak çıkıyorsa, bunu dikkate almak gerekir.

Akşamüzeri son derslerde öğrencilerim yorgun bitap düşmüşken, onlardan şehri dinlemelerini isterdim. Ardından sessiz ve hareketsiz kalmaları için onlara iki dakika tanır, bu sessizlikte dışarıdaki keşmekeş içerdeki huzuru öne çıkarırdı.

Öğrencilerim kimlerden mi oluşuyordu? Bir kısmı benim onların yaşındaki halime benzeyen saygıdeğer okullardan uzaklaştırılan kızlarla oğlanların kapak attığı, çoğu sınıfta kalıyor ve kendilerini değersiz görüyorlardı. Diğerleri ise kendilerini sadece bir kenara atılmış ve sistemin dışında hissediyordu. Onlar benim öğrencilerimdi. Onları bir sürenin içerisine yerleştirmek için “sıkıntı egzersizleri “ tavsiye ettiğim zamanlar oldu. Onlardan hiçbir şey yapmamalarını isterdim: Kafa dağıtmamalarını , hiçbir şey tüketmemelerini, hatta sohbet bile etmemelerini, çalışmamalarını. Kısacası hiçbir şey yapmamalarını isterdim. Sıkıntı ödevi, bu akşam işe koyulmadan önce yirmi dakika hiçbir şey yapmadan duracaksınız. Müzik de mi dinlemeyelim? Kesinlikle hayır! Yirmi dakika mı? Yirmi dakika . Doğrudan evinize gidecek, kimseyle bir şey konuşmayacak, arkadaşlarınızı görmezden gelecek, odanıza girecek, yatağınızın kenarına oturacak, sırt çantanızı açmayacak, walkman takmayacak, gameboy oynamayacak ve yirmi dakika, boşluğa bakarak öylece duracaksınız. Ne için? Meraktan. Geçen dakikalara yoğunlaşın, tek bir tanesini bile kaçırmayın ve bir gün sonra bana anlatın. Bunları yaptığımızı nasıl bileceksiniz? Bilemem.

Kötü öğrencilerimiz( bir şey olamayacakları konusunda adı çıkanlar) okula asla yalnız gelmezler. Sınıfa giren bir soğandır, birkaç kattan oluşan hüzün, korku, endişe, içerleme, kızgınlık, yerine getirilememiş istekler, öfkeli vazgeçişler, hepsi utanılacak bir geçmiş olacak kabuklar. Kabuk kabuk bedenleri ile sırt çantalarında aileleri ile geliyorlar . Ders ,sırtlarındaki yük yere bırakıldığında kabukları soyulduğunda başlayabilir ancak. Bunu anlatmak zor ama çoğunlukla tek bir bakış , tek bir iyi söz, güven telkin eden tutarlı açık tek  bir konuşma, söz konusu bu hüznü dağıtmak ruhları rahatlatmak onları şimdiki zamanın içine yerleştirmemize yeterli oluyor. Olumlu etkilerin geçici olması normal. Soğan çıkışta tekrar eski haline dönüşecek ve yarın kuşkusuz baştan almak gerekecek. Fakat öğretmek işte böyle bir şey; öğretmenliği bırakana kadar baştan başlamak. Bu öğrenciler yıllarını bizlerin karşısında oturarak geçirdiler. Ayrıca ziyan olmuş bir okul yılı hiç de küçümsenecek bir şey değildir.

Bizi kendimizden kurtarmak ve diğer öğretmenleri unutturmak için bir- tek bir- öğretmen yeter.”

29 Kasım 2015 Pazar

Pıtpıt'lı rüya


 Pıtpıt’ı  dört bin lira karşılığında  almak isteyen bir adam ile konuşuyordum, rüyamda.

Sabah  uyandığımda baş ucumda  ortopedik yastığıma gömülmüş  Pıtpıt’ımın yüzüne bakamadım, utandım. Ne diye böyle bir rüya görmüştüm. Akşam yatmadan önce Çorum’un  -20 derecelerinde bizim  emektar araba nasıl uyum sağlayacaktı ,  değiştirsek mi acaba diye konuşuyorduk. Üstüne ne kadar koymak lazım diye de hesap yapıyorduk, ondan mı acaba , rüyama girdi para konusu… Hiç tanımadığım bir adam, elinde para tomarı, Pıtpıt’ın önüne atıyor, tam dört bin lira diyor. Pıtpıt paraları kokluyor, ben Pıtpıt’a bakıyorum. Satsam mı diye hiç ikilime düşmüyorum ama her günün her saati yemek için üzerime atılması, ayaklarımı bileklerimi  ısırması, tırnaklarını derin derin  etime geçirmesi oyun için  çizmesi, eve korkudan misafir gelmemesi( hoş geldine gelen ilk misafirimizin kolunu boydan boya çizince)  geceleri uyutmaması, her yerin beyaz ve gri kıllarla dolu olması( dolabtaki takım elbisenin, koltukların, halıların, masa üstü, kitap sayfaları arasında) . Bunları düşünürken , adam pazarlık için sustuğumu sanıyor ve artırıyor; beş bin, on bin, yirmi bin…. Pıtpıt paraları koklamaya son veriyor, adamın yanına yanaşıyor, adamı kokluyor, adam bana güven veriyor, Pıtpıt’ı sevebilecek birine benziyor.  Pıtpıt’ın umrunda bile değilim, onu sevmeye başladığım ilk anlarda fark etmiştim. Kendini sevecek, besleyecek, herkes onun için eşitti. Yatağımda yatmasına, hiç kimseye baş koydurtmadığım  ortopedik yastığımın üzerine kurulmasına izin vermem ,  uykusu geldi diye okuduğum kitabı yarıda kesip ışığı kapamam, dışarıda birkaç saat fazla kaldığımda beni özlemiştir diye çabucak eve koşmam, en sevdiği yemeği , en sevdiği saati, en sevdiği yatağı, en sevdiği oyunu, en sevdiği klasik müziği,  en sevdiği  okşayış şeklini bilmem bile onun için hiçbir şey ifade etmiyor, herkes onun için bir.Biliyorum. Adam, en son, elli bin veririm dedi. Elli bin. Pıtpıt için. Versem mi diye yine hiç içimden geçirmedim. Pıtpıt’ın köydeki bütün fareleri yalaması, ağzının kenarından uzun uzun sarkan fare kuyrukları, bitlenmesi, ishali, kusması, gel dediğimde arkasını dönmesi, gitme dediğimde  sağır olması hiç aklıma gelmedi , aklıma gelen tek şey  baş başa yatarken gözlerimi açtığımda patisi ile pıt pıt yüzüme vurarak “ gözlerimi kapamamı” istemesi, hırıltısının horlamaya dönüşmesi, boynuma dolanan sıcaklığı… Pıtpıt , adamın kucağına yatmış, kendini okşatıyor, adam elini kaba kaba Pıtpıt’ın üzerinde gezdiriyor. İçim eziliyor. Pıtpıt sadece benimdi, sadece benim yanımda mutlu olabilir, yaşayabilirdi, sadece beni tırmalayabilir, bileklerime derin çizgiler atabilirdi. Olmaz dedim, elli bin lira verseniz bile olmaz, başka kedi bulun, o benim kedim.

Pıtpıt şimdi top olmuş klavyenin başında uyuyor, birazdan uyanır, gözleri ilk beni görür, hemen dilini dışarı çıkarır içeri sokar, acıkmıştır, klavye başından kalkmasam dişlerini  bileklerime geçirir.

26 Kasım 2015 Perşembe

Okul Sıkıntsı 1



Okul Sıkıntısı; tembel bir öğrenci olan Daniel Pennac’ın otobiyografisi. Başarısız  , anlamamanın acısını yaşayan bir öğrencinin gözüyle mizah dolu bir dil ile okulu anlatmış. Pennac  alfabenin ilk harfini bir yılda sökmüş bir öğrenci iken dünyaca ünlü  bir yazar ve örnek alınası bir öğretmen olmuş.  Bilgisayarımın izin verdiği ölçüde ilk önce kendi öğrencilik anılarını sonra da öğretmenliğini yazmak istiyorum.( f klavye, saat başı mama için üzerime atlayan kedi, kararan ekran, kapanan kitap….imla ve anlatım bozuklukları için)

 

“ Yani ben kötü bir öğrenciydim.
 Çocukluğumda her akşam  eve dönüşte okulda peşimden gelirdi. Karnem öğretmenlerimin uyarı ve eleştirileri ile dolu olurdu. Sınıf sonuncusu değilsem, sondan bir önceki olurdum.  Önce aritmetiğe sonra matematiğe aklım ermemişti,  ciddi boyutta imla bozukluğu, tarih ezberlemede ve coğrafi ya da yerlerin bulunup gösterilmesi konularında kafasız, yabancı dilleri öğrenmede beceriksiz, tembel teneke olmakla ünlü ( çalışılmamış dersler, yapılmamış ödevler) biriydim eve ne müziğin ne beden dersinin ne de ders dışı faaliyetlerin telafi edebildiği berbat notlar getiriyordum.

“ Anladın mı? En azından açıkladığım şeyi anlıyor musun?”

Anlamıyordum.

Tembelliğim nereden geliyordu?

Sevgi dolu , çatışmasız bir aileden gelen, çevresinde sorumluluk sahibi , derslerinde kendisine yardımcı yetişkinler olan bir çocuktum.  Politeknik mezunu bir baba, ev hanımı bir anne ,  boşanma yok, alkolik yok, karakter bozukluğu yok, kalıtımsal  kusurlar yok. Lisede okuyan üç ağabey, dengeli bir aile düzeni, sağlıklı gıdalar, evde bir kütüphane,  sakin , esprili masa sohbetleri.

Bunlara rağmen ben tembel teneke.

Dışarıdan bakıldığında yaramaz bir çocuk değildim, bir hayli konuşkan, şakacı ve güleç bir çocuktum.

Öğretmenler her şeyden çok bu neşeli halimi eleştirirlerdi . Derslerdeki zayıflığıma karşı bir de küstahlık eklemekti bu. Bir tembelin gösterebileceği en ufak terbiye kuralı, uslu durmaktı. İdeali ise ölü doğmuş olmasıydı. Yalnız hareketli oluşum benim için hayati öneme sahipti, kendim ile baş başa kalınca utanıyordum, utancımdan dolayı kapıldığım üzüntüden kurtulma yolu oyundu.  Tanrım , hiçbir zaman “ yapılması gerekeni yapamayan” tembelin utanç içerisinde yaşadığı o yalnızlık duygusu ! Ve o kaçma arzusu… Erken yaşta kendimden kaçma isteğine kapılmıştım.

-İnadına  Yapıyorsun-

 Aile ve öğretmenlerin başarısız öğrenciye en sık yönelttiği kaçınılmaz suçlama “ İnadına yapıyorsun!  ya önyargı ile “ bana hikaye anlatma ,inadına yapıyorsun “ ya da bilmem kaçıncı açıklamanın ardından yaşanan öfke patlaması “ olacak şey değil yahu! Sen inadına yapıyorsun!” veya anne baba kapalı kapılardan ardından konuşurken” sana söylüyorum bu çocuk inadına yapıyor!  Tek kabahatli, üstelik bilerek isteyerek yapıyor…Peki neyi inadına yapmak?

Söz dinlememeyi mi? Çalışmamayı mı? D ikkatini vermemeyi mi?  Anlamamayı mı? Anlamaya bile çalışmamayı mı? Bana karşı gelmeyi mi? Beni kudurtmayı mı? Öğretmenleri çileden çıkartmayı mı? Şimdini ziyan ederek geleceğini harcamayı mı?

Madem inadına yapıyor mutlaka bir amacı olmalı. Ne için inadına? Anın keyfini sürmek için mi? Belki tembellik ve huzur içerisinde azarlamaları takmayarak yaşamayı istiyordur? Bir tür hedonizm mi? Hayır çok iyi biliyor ki hiçbir şey yapmayarak geçen zamanın mutluluğunun bedelini daha sonra hor gören bakışlar kendinden tiksinme halini pekiştiren azarlamalarla ödüyor. O zaman neden bunlara rağmen inadına yapar? Diğer tembellerin saygısını kazanmak için mi? Onun sosyalleşme yöntemi mi bu?   Başarısızların kabileleşmesi, bütün kötü öğrencilerin ayaktakımıyla  kaynayan o geniş bataklığa kaçması. Fakat bu açıklamalar bir çetenin parçası olsun olmasın ,  kendini  yapayalnız, başarısızlıkları karşısında yapayalnız , geleceği karşısında bir başına , akşam yatmadan önce kendisiyle bir başına bulan o çocuğun içindeki daima biricik olan kişiyi alıp boşaltır. Yüzüne bakalım onun. Göz önüne getirelim. Dikkatlice bakalım. Kendini iyi hissettiğine dair kim bir kuruşuna iddiaya girebilir? Kim inadına yapıyor diye şüphelenebilir ondan?

(  Yazar; şeker  öğrencilere, başarıları için( şeker öğrenci= doğuştan yetenekli, çabuk kavrayan, hemen anlayan, ağırbaşlı, çalışkan…)  şöyle sesleniyor;)

Yoksa yatkın olduğun şeyleri birer erdemmiş gibi mi göstermeye çalışıyorsun? Başarılı oluşunu bir irade, sebat, özveri meselesine indirgemek, istediğin bu mu? Senin çalışkan ve azimli bir öğrenci olduğun ve bunun senin meziyetin olduğu doğru, fakat bu durum aynı zamanda ,  kavramaya yatkın oluşunun tadına çok kısa sürede varmış, okul ödevlerine karşı girdiğin ilk mücadelelerde bile anlıyor olmandan ve bu çabanın bu mutluluğa vesile olmasından da kaynaklanıyordu! Ben aptallığımdan emin olma duygusunun altında ezilerek masama otururken , sen , kendi masana sabırsızlıkla oturuyordun, çünkü benim üzerinde uyuyakaldığım o matematik ödevini sen bir çırpıda çözüveriyordun. Senin zihninde birer sıçrama tahtası olan ödevlerimiz , benim aklımda saplanıp kaldığı oynak kum taneleriydi. Ödevi tamamlamış olmanın verdiği rahatlama duygusuyla seni hava kadar özgür bırakırken ben bilgisizlikten sersemlemiş, kimseyi kandırmaya yetmeyen bahaneler üretiyorum. Daha en başından sen çalışkan, ben tembeldim. Tembellik demek ki buymuş? Kendi içine gömülmek.  Peki çalışmak neydi? Sıkı çalışanlar nasıl yapabiliyordu bunu? Bu gücü nerede buluyorlardı? Benim çocukluğumun bilmecesiydi bu. Benim içerisinde yok olduğum çalışma gayreti , senin için daha başından gelişmenin teminatıydı.  Bu anlama tutkusunu bütün hayatın boyunca kararlıkla taşıdın. Seni bu konuda eleştiren biri kıskanç bir salaktan başka bir şey olamaz…Ama sana yalvarıyorum, yeteneklerini meziyetmiş gibi göstermekten vazgeç, işleri karıştırıyor, zaten karmaşık olan eğitim meselesini zorlaştırıyor. Gerçekte ne olduğunu bilmek ister misin? Şeker gibi öğrenciydin.( Ve yazar hayatında bir kez olsun şeker öğrenci olmak istiyordu, iltifat, pohpohlanmak istiyordu, en kötüsü de buna ihtiyaç hissediyordu. Öğretmenlerinin iltifatını doğal haliyle hak edemeyeceğini bildiği için “ yetişkinlerin sevgisini satın alabilmek için çalmak”  düşüncesini, öğretmenlerinin doğum gününde en pahalı hediyeler almak için  hayata geçirmişti)

 

Dersini anlamayan ve ondan başka herkesin anladığı bir dünyada kaybolmuş bir öğrencinin yalnızlığı ve utancı. Ve korku…İğneden korkmak gibi…Okul yıllarım boyunca , devasa iğnelerle silahlanmış ve içime o ağır yakıcı maddeyi çok iyi hatırladığım ellili yılların penisilinini, çocuk bedenime akıttıkları bir tür erimiş kurşunu, zerk etmekle görevlendirilmiş öğretmenlerden kaçarak geçirdim. N e olursa olsun , evet, korku bal gibi de okul hayatımın en büyük meselesiydi, ona ket vuran kilidiydi. Ve öğretmem olmamdaki telaşımın altında kötü öğrencilerimin söz konusu bu kilidini kırmaya çalışarak, bilginin geçmesi için bir şans yaratmak yatıyordu.
( Yazarın öğretmenlik anıları diğer yazımda) 

24 Kasım 2015 Salı

İlk Kompozisyon

Yunus ile bütün hafta sonu kompozisyon yazma konusu tartıştık, yazı çalışmaları yaptık. Kendi düşüncelerini yazma konusunda çekingen, tedirgin. Öğretmenler günü için bir yarışma düzenlenmiş okulunda. Karikatür, şiir, kompozisyon alanlarından birini seçmesi gerekiyormuş, benim ricam ile kompozisyonu seçti. Klişe şeyler yazma eğiliminde olduğunu görünce ;"  kendine ait düşünceleri" yazma konusunda cesaretlendirmeye çalıştım. Kendi düşüncelerine önem vermiyordu, olması gerekenler üzerinde duruyor ve olması gerekenlere güveniyordu. Aslında tek isteği birincilik kürsüsüne çıkmaktı ve bunun için risk almak istemiyor, herkesin ilk aklına gelen şeyleri yazmak istiyordu. Hiç birincilik kürsüsüne çıkamamış artık o da birinci olmak istiyormuş ve  herkesin hoşuna gidecek şeyi herkes gibi yazmak istiyormuş, yeter ki o da birinci olabilsin. 
Kompozisyon nasıl yazılır diye bilgi veren kitaplar aldık,  okuduk, hepsi özgünlük üzerinde duruyordu, kendine ait düşünceler çok kıymetliydi.
Hafta sonu öğretmenler günü ile ilgili kompozisyonu yazdık ( yazdık diyorum çünkü kendine ait düşünceler ile genel olanlar birbirine karışmıştı ve onları tek tek ayırmak bana düşmüştü). Yazı zor da olsa ortaya çıkabilmişti ve yazının konusu ; öğretmenlerine kendi düşüncelerini hediye edebilmek için kendini tanıtma çabasıydı. Yeni geldiği bir şehre, okula kendini tanıtmış, eski şehri ile okulunu anmıştı, yazısının bir yerinde öğretmenlerinin kalbini hissettiğini yazmış, öğretmenlerinin sevgisini hissettikçe özgürleştiğini belirtmiş ve öğretmenler günü hediyesi olarak " kendi düşüncelerini hediye etmek" istediğini belirterek kompozisyonunu bitirmişti. Bir gün sonra on yaşına basacak bir çocuk için iyi bir iç döküş olmuştu. Kendi düşüncelerine güvenmesini öyle salık vermişim ki,  dereceye girenleri kürsüye çağırma sırasında yüreği ağzında adının söylenmesini beklemiş. Eve geldiğinde annesine kırgındı yada artık annesinin her dediğini dinlemesi doğru değildi, kendi bildiği üzerinde ısrar etseydi o da dereceye girebilir hatta birinci bile olabilirdi ve öğretmenleri onu da öpecekti. Birinci olmak , yüksek not almak önemli değil, önemli olan sensin, kendini tanımaya çalışmanın, ne yaptığının farkında olmanın değeri hiç bir şey ile ölçülemez diyemedim, çünkü okula sırf " yüksek not alabilmek, birinci olabilmek, öğretmen tarafından taktir edilmek için" gidilirdi.  Kompozisyonunun adı " İlk Kompozisyonum" du herhalde ilk ve son oldu:))
Öğretmenlerin işi öyle zor ki, onlarca çocuk her gün her an gözlerinin içine bakıyor. Bir çocuk öğretmeninin dikkatini çekemediği için artık kendi düşünceleri ile kompozisyon yazmamaya karar veriyor. Bir öğretmen çok kıymetli, kıymeti bilinmeli, değeri her şekilde verilmeli ama ne yazık ki verilmiyor, verilemiyor. Öğretmenlerimizin öğretmenler gününü kutluyorum keşke ben de   bir gün sonra on yaşına basacak bir çocuğun ilk kompozisyonundaki  gibi heyecanlı, samimi bir iç döküş ile kutlayabilseydim.

Çorum Sıklık Parkı




Çorum Sıklık Parkı
İstanbul’dan geldiğimizi duyanların ilk tepkileri;  oradan buraya gelmek  zor olmuştur, zor alışırsınız, öyle bir yer bırakıp gelinir mi, vah-vah, ay-ay…Bir de İstanbul’un en güzel köşesinde, Bostancı sahilinde, Sait Faik’in adasının karşısında, martı - vapur seslerinin duyulduğu evimizden ayrıldığımızı duysalar…

Çorum’da evimin pencereleri  uçsuz bucaksız bozkıra bakıyor, alçak tepelere…

Penceremdeki   çıplak tepelere, bozkıra bakıyorum, her gün.  Tepelerin ardında daha büyük tepeler, en arkada dağlar, ufka doğru büyüyerek giden çıplaklık, toprak rengi kayalıklar…  Zirvesi, ağacı, yeşilliği, çalısı, çırpısı, deresi ( her gün bakılacak bir güzelliği )  olmayan  bu bozkırı çok seviyorum   . Hiç bir şey ummadan  ,  gün doğumundan gün batımına bir başıma yürüme hayalleri kuruyorum…Çırılçıplak bozkırın aynılığında bir başıma … Yürüdükçe  fazlalıklarımı atmak istiyorum. Bir dost gibi  kollarını açıyor  , uçsuz bucaksız bozkır,  beni  çok seven,güvenilir bir dost gibi…Hiç bilmediğim bir dost gibi…Her gün beni çağırmaktan usanmayan bir dost gibi…
 
 
 
 
 

9 Kasım 2015 Pazartesi

Kadın Çantası


Geçen hafta  kendim için pazar çantası ( el arabası )aldım, uzun süredir  amcaların, teyzelerin arkalarından sürüklediği bu şeye dikkat kesiliyordum. Tekerleği sağlam, içi geniş, tutması ve sürüklemesi kolay olanı seçtim.

Kadın çantası denilince aklıma ilk gelen şey; ” pasta”  dır.  İlk kez  Şehremini pastanelerinin vitrininde görmüştüm,“ çanta pasta’yı” , kadın çantasının birebir kopyasıydı,   sapları omza asmalı  olanları tercih ederdim , çikolatalı, çıtır çıtır…

 Tek başıma dışarı çıkarken yanıma çanta almadığımdan mıdır ,  omza- kola asılan, elde tutulan kadın çantasına şimdiye kadar hiç para  vermedim.  Bir cebime nüfus cüzdanı, kağıt para ile cep telefonumu diğer cebime bozuk para ile evin anahtarını koyarak dışarı çıkarım. Gerçek halim budur.   Ailecek dışarı çıkıldığı anlarda ise  sırta takılan şu yabancı turistlerin çantasını takınırım.  Çocuğun yedekleri ( terlerse, kirletirse, ıslatırsa, üşütürse) , sıkılırsa oyuncağı, okursa kitabı, yaparsa ödevi, susarsa suyu, acıkırsa atıştırmalığı , eşin cüzdanı, telefonu,  göz atmak isterse kitabı,  arabanın ruhsatı ve anahtarı çantamın demirbaşıdır. Kendim için yanıma almak istediğim şeylerden biri fotoğraf makinasıydı  ama ağırlığını öyle hissettirmeye başladı ki, anların ölümsüzlüğünü feda etmek zorunda kaldım. Kaplumbağa gibi çantanın altında yürümeme tabi ki eşim ve oğlumun gönlü razı gelmez, onlarda sırtlanmak ister ama,  çanta benimdi.  Kim terledi, kim sıkıldı, kim acıktı, susadı ya da canı sıkıldı hemen çantamı sırtımdan indiriyorum. Anne çantası bu, hiçbir şeyin eksikliğini hissettirmemeli. Yeşil bir alan çıkabilir karşımıza,  bir sofra bezi çıkmalı çantadan, sıcak su dolu termos zaten hep  taşınmalı, mutlaka bir top nasıl sığdırılacaksa sığdırılmalı , hiç bir şeyin eksikliği hissedilmemeli yoksa sorumlusu çantadır. Ailecek dışarı çıkmadan önce çantamdaki  çok gerekli şeylerin varlığını kontrol ederken elime  gözlük sileceğim geliyor, beş santim eni, yedi santim boyu olan bez parçasını fazlalık diye dışarı atıyorum. Güzel bir hafta sonu, Çorum’da çay içilecek yeni bir yer keşfetmenin mutluluğunu yaşarken bir maymun el uzatıyor.  Yunus soruyor; bu maymun ne yemekten hoşlanır?  “Kabuklu fıstık”. Yunus hemen annesinin çantasına bakıyor.  Anne hazırlıklı olmalıydı, çay içmek içilen gidilen parkta bir maymun çıkabilir, çocuk, maymuna kabuklu fıstık vermek isteyebilir.

 
Geçen hafta aldığım tekerlekli el arabasını inceliyorum , ailecek çıkılan gezilerde, yürüyüşlerde sırt çantamın yerini alabilir mi, arkamdan tıkır tıkır…

4 Kasım 2015 Çarşamba

Çorum'un Yıldızları


 

Kapımızı bir tek sütçü çaldı, bütün bir günü,  anne- oğul baş başa geçirdik, okullar tatildi.

Hava buz gibi soğuktu, kaloriferleri yaktık. Kalorifere sırtımızı vererek kütüphaneden aldığımız kitapları okuduk. Güneş penceremize gelince kaloriferleri kapattım. Parkta yürüyüş yapmak için dışarı çıktık, kurumuş sararmış yapraklar üzerinde yürüdük.  Eve dönerken , bahçesinin cevizlerini satan bir amcadan ceviz aldık.

Güneş penceremizden ayrılırken Yunus ceviz kırdı. Cevizli kurabiyeyi fırından çıkarırken  penceremizde yıldızlar vardı.  Kurabiyelerin yanına süt ısıttık, ışıkları kapattık, pencere  pervazına oturduk. Siyah bir yorganın üzerinde inci taneleri gibi parlayan yıldızlara bakmaya başladık. Hemencecik görülen kocaman yıldızların gerisinde, yanıp sönen küçük ışıkları görmeye çalıştık.  Karanlığa dikkatlice baktıkça yanıp sönen küçük yıldızlar kendini göstermeye başladı. Keşfedilmek için sabırlı ve uzun bakış istiyorlardı. Simsiyah bir gecede karanlığa bakarken Yunus; “  geçmiş nasıl unutulur anne” dedi. “ Eski evimizi, odamı, okulumu, arkadaşlarımı , sokağımızı hatırlamak bana acı veriyor.”   Karanlık içinden çıkıveren bu ”anneye açılma” çok kıymetliydi, her zaman olmuyordu.

Bazı sorularına cevabım yok, ama  ;” İstanbul’un hiç yıldızı yoktu ama Çorum’un milyonlarca yıldızı var” dedim. Kendini açtığında hiç üzülmeyeceğimi bilsin istiyorum.

Çünkü  çocukluğumda  annem üzülür diye söyleyemediklerim vardı.   Çocukluğumun geçtiği şehirlerde, keşke  annem ile  baş başa yıldızlara bakarak konuşabilseydik, karanlıklarımızın içindeki yanıp sönen küçük ışıkları keşfedebilseydik…

27 Ekim 2015 Salı

Kesme şeker ile Küçük Prens


Sütünü içemeden, okul servisine bindi, hava çok soğuktu, kafasına şapka taksaydım diye iç geçirdim, mutfak balkonundan titreyerek  el salladım.

On dakika daha uyusun diye  geç  kaldırmıştım.
Akşam ağlayarak uykuya dalmıştı, ev ödevlerinden sonuncusunu tamamlamasına izin vermemiştim.

Öğretmen kızacak, ceza verecek diye ödevini yapmaya direndi ama vakit çok geç olmuştu, uyku  daha önemliydi.  Okul servisinin ardından etrafın dağınıklığını toplamaya başladım. Yastığının altında tamamlanmış ödev kağıdını gördüm. Unutmuş. Unutulmuş ödeve ne derdi öğretmeni ?  Elimde ödev kağıdı pencereye doğru yöneldim. Tepedeki okulu bu odadan  görünüyordu. Hemen götürmeliyim, boşu boşuna ceza yemesin, hepsini tamamlamış, uykusundan feda ederek, gözyaşları ile kabarmış ödev kağıdı elimde pencere önünde kendi kendime konuşuyorum.  Ödev kağıdını masasının üstüne koydum, kitaplığında ki devrilmiş kitapları düzeltirken “ Küçük Prens” i gördüm. 1990 baskılı Küçük Prens’imi elime alıp sayfalarındaki tarihlere baktım, en son 21 Mart 2011 Bostancı sahilde okumuşum ve Yunus’un kitaplığına hediye etmişim. Etrafın dağınıklığına tekrar daldım.   Öğle oldu, güneş yavaş yavaş mutfak balkonuma doğru ziyaretime geldi. Mutfak balkonumdaki güneşin doğuşu öyle güzel ki, Çorum tepelerinin üzerinde , bozkırı ışıl ışıl ederek... İşim bitince üşüdüğümü hissettim. Güneşin vurduğu mutfak masasına  oturdum, sallama bir çay içerken “ Küçük Prens’i” okudum. Hava çok soğuk, en kalın hırkamı sakladığım yeri ararken Pıtpıt uykudan uyandı, açtığım her çekmecenin içine girdi, çıktı. En kalın hırkamı giydim. Küçük Prens’i  okumaya devam ederken hırkamın cebinden peçeteye sarılmış bir kesme şeker elime geldi.  Geçen sene tomografi kuyruğunda  beklerken saçları dökülmüş, ağzı maskeli bir çocuk   gülümseyerek   elinde ki  kesme şekeri bana uzatmıştı. Kesme şekeri peçeteden ayırdım,  mutfak masasının güneşli  yerine koydum.  Kaldığım yerden, sayfa 82  yi  okumaya devam ettim;” Derken , pırıl pırıl yanan bir hızlı tren,  büyük bir gürültüyle makasçının kulübesini sarstı.
“ Çok aceleleri var, dedi Küçük Prens. Ne arıyorlar acaba?
“ Lokomotifi yöneten bile bilmez bunu”, dedi makasçı…
“Bulundukları yerden memnun değiller mi?”
“ İnsanlar ,bulundukları yerden hiç memnun olmazlar, dedi makasçı. O sırada pencereleri  aydınlaşmış üçüncü bir trenin gök gürültüsünü andıran sesi duyuldu.
“ İlk trendeki yolcuları mı kovalıyor bunlar da? diye sordu Küçük Prens.
” Hiçbir şey kovaladıkları yok, “ dedi makasçı. “ İçerde uyurlar ya da esnerler. Yalnızca küçük çocuklar, burunlarını camlara yapıştırırlar.

 “ Yalnız çocuklar ne aradıklarını bilirler,” dedi Küçük Prens…

” Çok şanslıdır çocuklar,” dedi makasçı.
 82. sayfanın sonunda okumayı bıraktım.  Kitabı   masanın üzerine kesme şekerin yanına koydum. En kalın hırka bile üşümemi geçirememişti.  Pıtpıt’ı aradım, yanına sessizce kıvrıldım , güneş en tepede iken insanlar  trenler içinde koştururken  , ben bir kedinin sıcaklığında uykuya daldım.
Kesme şekeri, gülümseyen hasta çocuğu cebimde unutacak kadar acımasızdım. Hayat çok ağır bir yorgandı,  ve yorganın altında gerçeklerin acımasızlığını unutmak  hoş rüyalarda dolaşmak  ne kadar da yalandı.
 Pıtpıt’ın ısırmasıyla uyandığımda güneş yavaş yavaş tepelerin ardına girmeye başlamıştı.
  Okul servisinin yolunu gözetlemek için mutfağa girdiğimde, kesme şeker ile  Küçük Prens baş başa  güneşin batışını izliyordu.

23 Ekim 2015 Cuma

Okul bahçesi


 

Çorum sokaklarında fırın arıyorum, tek başıma yapacağım kahvaltımda ekmeği marketten almak istemedim,  fırından yeni çıkmış bir ekmek yalnızlığımı unutturur diye umarak, sokaklarda kayboluyorum…

Bir ilkokul önündeyim, pembe, mavi suluklarını, beslenme çantalarını, okul çantalarını sırtlarına yüklenmiş  çocuklar annelerinin elini tutarak akın akın okula geliyorlar.  Sokak panayır yeri gibi oluyor renkli canlı, kalabalıktan uzaklaşıp okul duvarının arkasına çekilip saklanıyorum. Okul bahçesindeki ayrılış sahnelerini izliyorum. Ellerini bıraktıkları çocuklarının ardından annelere bakıyorum, vicdan azabı çekenler var mıydı? Hangi anne   boşalmış elleri ile  okul bahçesinden çıkarken kendine bile itiraf edemediği bir şekilde pişmandı?  Okula , sınıfa girip, çocuğunu kaçırma planı yapan anne var mıydı? Yoksa olması gerekeni yapmanın huzuru ile mi dolulardı?

Oğlumu sabahın köründe, uykusundan zorla uyandırarak, okul servise bindirirken ben nasıl bir anneydim?  Olması gerekenleri, zorunluları, kendi içinde bile sorgulayamayan bir anneyim. Herkes gibi bir anneyim ve çocuğumu da öyle yetiştiriyorum.

Beş yıldır aynı şeyi yapıyorum,  daha yıllarca  yapacağım.

Aynı öğretmen, aynı arkadaşlar ile her sabah bir yarışa sürüklenmesi için.

Öğretmen, sistem hiç değişmeyecek, arkadaşları ise her zaman yarışma arkadaşları.

Her günü, her saati sadece  not ,yazılı için dinlenen, tarih, matematik, Türkçe,coğrafya…

 Birinci olan öğrenciler  hiç değişmiyor, her gün aynı öğrenciler daha hızlı anlıyor, daha güzel yazıyor, daha çabuk cevap veriyor, daha yüksek not alıyor, öğretmenler her gün aynı öğrencilere aferin diyor, yüksek not veriyor.

Kurallara uyan, sessiz olan hep seviliyor, birinciler  taktir ediliyor, konuşanlar hep cezalanıyor, ödev yapmayanlar , çok gülenler, bağıranlar, sıradan kalkanlar, oturamayanlar, yazısı çirkin olanlar, okumayı sevmeyenler, hiç sevilmeyeceklerini biliyor iken;

Her gün hep aynı duvarların içine gömülmeyi  tercih ederler miydi?

Beni her sabah okula babam götürürdü, tütün, kolonya kokan ellerini, okul bahçesinde hiç bırakmak istemezdim.  Birinci sınıftan beri;  akıllılar, temizler, tembeller, yaramazlar, pisler diye kümelere ayrıldığımızın farkındaydım. Tembellerin, pislerin, yaramazların kümesine düşme tehlikesi  tırnaklarımı morartacak kadar kanımı dondururdu. Her şey öyle büyük ki sıramdan kalksam kaybolacağımı sanıyorum, duvarların renginden korkuyorum, tahtanın karanlığı kör bir kuyu ve tüm yazılar kör kuyuya atılmış gibi kaybolup gidiyor, hiçbir şey anlayamıyorum. Öğretmenimi tanıyamıyorum, iyi mi kötü mü, kızacak mı, vuracak mı emin olamıyorum, arkasında bağladığı ellerindeki cetvelin varlığını  aklımdan çıkartamıyorum. Kara tahta üzerindeki   gülümseyen  kürklü Atatürk resmi  sapsarı, canlı ve güven vericiydi. Kürkün tüyleri, Atatürk’ün sarı saçları, kırmızı yanakları, gözlerimin içine bakarak gülümseyişi  benim için farklı bir anlam taşıyordu. Okula başlamadan evvel  mahallenin camisine kuran kursuna gittiğimde, Hz. İsa’nın ölmediğini göklere yükseltildiğini, tekrar geri döneceğini  öğrenmiştim. İlkokula başladığımda ilk günlerde babamın ezberlettiği şiirler sayesinde  , okuma yazma öğrenmeden Atatürk şiirlerini her vesile ile mikrofonlarda okumaya başlamıştım. Şiirlerde Atatürk’ün ölmediği söyleniyordu ve Atatürk’te  hz. İsa gibi ölmemişti, kara tahtamızın üzerindeki resimde kürklerinin içinde yaşadığına, beni ve tüm sınıfı görebildiğine kendimi inandırmıştım.  Öğretmenin tekinsiz hallerinde, arkasına bağlı elleri ile yanıma yaklaştığında, hep karatahta üzerindeki resme baktım.

Sınıfımda her şey bir çocuğun kaldıramayacağı kadar ağırdı, günler, aylar, mevsimler değişiyordu ama öğretmenim değişmiyordu. Atatürk’ün gözleri önünde cetvelini kılıç gibi  nasıl sallayabiliyordu,  birincileri nasıl sahipleniyor, tembeller ve pisler nasıl kimsesiz kalabiliyordu…

Okulda, öğrenmem gereken en önemli şeyin farkına vardığımda karatahta üzerindeki resme bakmayı bıraktım. Öğretmenimin gözüne girmeyi başarmak için her ne gerekiyorsa yapmayı, olması gerekenleri ayırt edip, ona göre hareket edebilmeyi, nasıl isteniliyorsa öyle olmayı başardığımda henüz birinci sınıf bitmemişti. Kürkleri içinde Atatürk canlansa resimden çıksa , öğretmenim için hiçbir şey ifade etmeyecek, öğretmenim hiçbir zaman değişmeyecekti….
Sokak boşalmış, anneler evlerine gitmiş, ben hala okul duvarı arkasındayım…Yalnızlığımı taze bir ekmeğin bile geçiremeyeceğine karar vererek eve dönmeye karar veriyorum

20 Ekim 2015 Salı

Çorum'daki Sokağım


 

İstanbul’daki evim Bostancı’daydı, adalar manzaralı sahile çok yakındı. Lüks  sitelerde, apartmanlarda oturanların maddi durumları, aşağı yukarı aynıydı. Sokağımızın sakinlerinin giyimi, arabası, yediği içtiği, gezdiği yerler aynıydı, refah seviyeleri yüksekti. Maddi imkansızlığı hiç görmeden yaşlanabilmiş mutlu yaşlıların yürüyüşlerinin ardından  dinlenip hoş sohbet edip gamsız kahkahalar atabildiği sahildeki kafeler hınca hınç doluydu… Eski evimin sokağında, geçim sıkıntısı çeken insanların  görünürlüğü hiç yoktu, çok yabancıydılar.

 Şimdi tüm bahçelerinden ayva kokusu gelen  Çorum’daki sokağımda, yerlere kadar camlı , Fransız balkonlu  yeni yapılmış ev , bizimki. Tek katlı, bahçeli, ayva ağaçlarının altında tahtadan çakılmış üzerine döşek atılmış somyalarında  bastonlarına dayanarak ,yaşlıların oturduğu, bu sokağa bizim ev çok Fransız. Evimiz üçüncü katta ve bütün Çorum’u, gökyüzünü görebilecek kadar yüksek…En yüksek apartmanı dört katlı olduğu için Çorum çok aydınlık, evlerin güneşini, pencerelerinden gökyüzünü çalacak  yüksek binalar (şimdilik) yok.

Sokağımızda,” yıkılacak yenisi yapılacak” diye söylenen eski apartmanların bahçelerinde  ayvanın yanında ,ceviz, elma, kiraz, nar, alıç ağaçları mevsimine göre rengarenk oluyor, dallarından çocuklar eksik olmuyor…

 Apartmanımızdaki avukatlar, doktorlar, bankacılar her sabah hızla arabalarına binerek çok önemli işlerine acele ile giderken, karşımızdaki  eski  üç katlı apartmanlardan birinden her sabah, nakışlı  küçük el arabası ile pamuk şekerci  yavaş yavaş sokağa çıkıyor. Bahçenin birkaç merdiveninden, büyük bir itina ile arabasını çıkarttıktan sonra, arkasını döner, pencereden el sallayan bir kız, bir erkek çocuğu ile tekerlekli sandalyesinde oturan  hanımına bakar. Bir eliyle arabasını tutar diğeri ile ailesine el sallar… Naylon poşetler içinde şeker pembesi  pamuk helvaları ile , nakışlı el arabasını iterek  uzaklaşırken, gözden kaybolana dek ardından baka kalırım…

Yunus’unda sokak arkadaşlarıdır, pamuk helvacının çocukları ve aynı apartmanda hurdacının oğlu Hasan. Hasan’ın babasının da bir el arabası var ama öyle süslü değil. Yüzünü yukarıya,  apartman pencerelerine doğru kaldırarak  “ hurrrdaaa” diye bağırır, kendi sokağına gelince bağırmayı keser, sessizce el arabasını bahçesine  ayva ağaçlarının altına bırakır. Hasan 10 yaşında olmasına rağmen babası ile annesi çok yaşlı görünüyor, belleri iki büklüm olmuş, yüzlerinde ki kırışıklar çektiklerinin delili gibi, hiç gülmemişler gibi… Hasan okuldan gelince babasının peşinden işe çıkıyor, hava kararmaya başlayınca da  süslü apartmanlardan birinin bahçesini suluyor. 

Hasan,  bahçede gizli gizli küçük  bir kediyi seviyor,  kediyi avuçlarına alıp tüylerini yüzüne sürüyor.

Hiç kimse Hasan’ın kedi sevgisini bilmiyor, Hasan sevdiği şeyleri gizleyerek yapmaya alışmış. Sokağın başka bir çocuğu olan Şerifali’ye hiç benzemiyor, Hasan çok zayıf, yüzü solgun, çok sessiz, çok çekingen.

Şerifali o olaydan sonra evime gelmez oldu, Yunus ile arkadaşlığını hiç bırakmadı. Bahçe duvarı arkasına gizleniyor, cebinden çıkarttığı el bombalarını arkadaşlarının üzerine atıyor, taramalı tüfeği ile( hem ses hem ışık çıkarabilen tüfek) düşmanının ardından koşuyor, yakın temasta kılıcını kullanmaktan kaçınmıyor. Tombul yanakları sarsıla sarsıla düşmanlarını her türlü silah ile yok etmeye çalışıyor…

Hiç ummadığı bir anda arkasından kurşun yiyor;

-          Sen öldün Şerifali, çık oyundan diyorlar.

-          Ölmedim. Ben hiç ölmem, diyerek oyundan çıkmaya direniyor.

Günlerdir dışarıda beni göremediği için meraklanıyor, Yunus’u çağırma bahanesi ile kapıya geliyor, uzun zamandır ilk kez evimize tekrar misafir oluyor; “Sizin canınız bir şeye mi sıkılıyo?” diye gözlerini  açıp, kaşlarını kaldırarak bana soru soruyor.

-Evet canım çok acıyor diye cevaplıyorum.

-          Canın sıkılıyosa oyna, diyor. Al, al,Alamanya şarkısını biliyon mu? Ankara’da  ananem bu şarkıyı teybe koyar hepimiz oynarız, annem, ananem, ben hepimiz oynarız.

-          Al, al, Alamanya çok güzel, çok güzel oynanıyo.

Kollarını açıyor, parmaklarını şıkırtatmaya çalışarak “Al,al , alamanya diyerek gözlerimin içine bakıyor.

-Hadi oynayak. Hadi çok güzel bu al,al,alamanya…

Bir ileri bir geri, kollarını hiç indirmeden, parmaklarını şıkırtata şıkırtata , beni  oynatmaya çalışması öyle içten, samimi, çocukça, tertemiz… al,al,alamanya …

Hayatımda hiç oynamadım, oynamaktan nefret ederim, iğrenirim, diyemedim,perdeleri kapadım, kollarımı açtım, parmaklarımı şıklattım, etrafımda döne döne ,al al, alamanya…al,al,alamanya…al,al,alamanya….

*Bir önceki yazımda  oynayanları  hor görmüştüm…

*Al,al,alamanya diye bir şarkı,türkü var mı bilmiyorum, internete girip araştıramadım.

Hissedememe hastalığı


Cumartesi günü güneşli bir sabaha uyandığımda aklıma ilk gelen  kirli çamaşırlar olmuştu, bu pırıl pırıl güneşte çamaşırlar hemen kuruyabilirdi.     Balkona çıktım, hava buz gibiydi, sis her yeri kaplamış karşı tepeleri görünmez yapmıştı.  Alçak, çıplak tepeler  Çorum’u  sahici kılıyordu, saklayacak hiçbir kötülüğü olmayan arkadaş gibiydi. Sokağımızda tek katlı bahçeli evler  henüz yıkılmamış, bahçelerde şimdi ayva mevsimi.  O gün yakınımızdaki bir bahçede telaş vardı,  kamyonetten plastik sandalyeler indiriliyordu. Başka bir kamyonetten büyük hoparlör   ile , kablolar . Bütün bir yaz nerdeyse her gün mahallemizde, sokağımızda  sağır edici elektronik oyun havası  dinledik, her evin bir düğünü, sünneti, nişanı  vardı. Çamaşırları ipe asarken  hoparlörün ilk gürlemesini  duydum, kuşların sesine ve pisliğine dayanamadıkları için  ağaçları kesen sokak sakinleri için bu elektronik canavarın sesi  olağan ve doğal. Düğün şarkıcısı erkenden işinin başına geçti, mikrofona üflüyor,  kabloları bir ileri bir geri çekiyor. Çamaşırları asar asmaz kapıları pencereleri iyice kapatıyorum, içeriye oyun havası girmesin diye. Ama evimin her köşesinde;“ eller havaya, göbekler ortaya, hanımlar sallayın, baylar oturmayın”.  Akşama  doğru güneş alçak tepelerin ardına doğru kaybolurken hiçbir şeyden haberim yoktu ( her şeyden haberdar olmamak için internet ile televizyonsuzluğu seçmiştik). Cumartesi  günü tek derdim, evimin içinde ki oyun havasıydı…Çamaşırlar kurumuş mu diye balkona çıktığımda karşı bahçenin mutlu insanları toplanmaya başlamıştı, hoparlör  gürlemesine ara verdikçe bahçedeki mutlu insanların sesini dinliyorum, bütün sesler düğüne dair, gelin, damat, pilav üstü kavurma, ayran, kola. Düğünün mutlu insanları için elektronik müzik eşliğinde göbek atmak  sorgulanamaz bir haktı ve ana sütü gibi helaldi. Allah ne verdiyse, kıvıra kıvıra, sallana sallana, çalkana çalkana atıyorlardı göbeklerini. Bahçedeki, göbek atma yeri olarak ayrılan pist dolmuş, sokakta kolları kartal gibi açılmış, dizleri kırıp çömelmiş “ Angara havası” diye ısrarla bağıran kalabalık, bıkacağa , yorulacağa hiç benzemiyordu.

 Telefonuma eski evimin bağlı olduğu belediyeden bir mesaj geliyor” Ankara’da ki patlama yüzünden  açılışımızı erteliyoruz… “  Bir mesaj da Çorum ‘dan;” hainler istediklerine erişemesin diye yarın ki açılış törenimizi ertelemiyoruz”…

 Evime üç saat uzaklıkta bir yerde 100 e yakın kişinin parçalandığından haberdar oldum.

 Üşüdüğümü hissettim. Ölümcül bir üşüme. En kalın hırkanın, sonuna kadar açık kombinin, en tepede ki güneşin , en anlamlı cümlenin bile ısıtmaya gücünün yetemeyeceği bir üşüme ile balkona çıktım. İpte asılı çamaşırları kucağıma doldururken hayatım boyunca sevemediğim, kaçtığım, küçümsediğim her kim  varsa hepsine  sarılmak istedim. Sokağa tükürenler, torpil ile işe girenler, denizi kirletenler, görgüsüz çok zenginler, ağaç kesenler, kitap okumayanlar, kuyruğa kaynak yapanlar, memleketlisini kayıranlar, tezgahın arkasını çürük ile dolduranlar, işçinin hakkını yiyenler, sadece birincilerini seven öğretmenler, evlilik programlarını hiç kaçırmayanlar,trafik canavarları, kedileri sevmeyenler, tüllerinin beyazlığı ile gurur duyanlar, her şeyin en iyisini en doğrusunu sadece kendileri bilenler, hepsine birden sarılmak istedim, kötü olarak bildiğim her şey öyle anlamsızlaşmıştı ki… Balkondan sokağıma baktığımda ölümcül üşümenin her yeri istila eden salgın bir hastalık olduğunu görebiliyordum. Acılarımızı hissedemedikçe  üşüyoruz, bu üşüme  gizli gizli öldüren bir hastalık. Acıyı paylaşamama insanlığımıza dair en kötü şey olmalı… Bu vurdumduymazlığın soğukluğunda aslında hepimiz üşüyoruz, bu üşüme öyle bir salgına dönüşüyor ki hepimizi öldürecek kadar tehlikeli.

Cumartesi günü ,  oyun havasında kurumuş çamaşırlarım kucağımda iken, ölümcül üşümenin virüsünü içimde hissettim.