27 Nisan 2016 Çarşamba

Koca İnek

"
" Bir baba adil olmalıdır, adil olmayan baba evladını kör eder."( Kuyucu Mahmut Usta),( Kırmızı saçlı kadın, sf 35)

Kazanın getirdiklerinden biri de Kırmızı Saçlı Kadın'dı. Kayınvalidem,  beni ziyarete gelirken hediye olarak getirmişti. Kitabı okurken babamın hatıralarını andım.
 Kazadan sonra kendime geldiğimde beni tanıyan herkesi aramaya başladım, "sakın babama kaza geçirdiğimi söylemeyin" diye.
Bu dünyada, beni en çok babam sever. Bunu yazmamın nedeni övünmek  ya da çok şanslı olduğumu bildirmek için değil. Babam aslında bütün insanları sever , bundan olsa gerek en çok beğendiği yazar " Sait Faik'tir. İnsan sevgisi kendiliğindendir, zorlama değil. İstanbul'da öğrenci iken vapurdan bir kadın atlamış boğazın karanlık sularına,  denize bir kadın atladı diye bağıranları duyar duymaz kendini sulara atıvermiş, hiç düşünememiş yüzme biliyor muyum, bu deniz beni boğar mı? Kadını bulamamışlar ama babam şanslıymış o gün  yanında en yakın arkadaşı varmış, çok iyi yüzme biliyormuş.
" Sana kızdığım zamanlar aslında seni kör etmek geliyor içimden...bir babada dayanılmayacak yan hep seni görmesi." ( babasız büyümüş Enver) (Kırmızı Saçlı Kadın sf 170)

Babasız yaşamak çok zor iken babanın hayatta olduğunu bilmek ama görünmezliğine alışmaya çalışmak nasıl bir zorluktur?

Babam on bir kardeşin tam ortancası iken  okumaya tek meraklı olanıymış. Beş yaşında ilkokula yazılmış. Köyde çocuk olmak, çocukluğu yaşamak diye bir lüks yokmuş, herkes boyundan büyük işleri yapmak zorundaymış. Yaşının küçüklüğüne bakmadan  sürünün ( büyükbaş hayvanların) çobanı oluvermiş.
Otlatmakla sorumlu sürünün sayısı azmış ama çok dikkatli olması gerekiyormuş çünkü köydeki tüm kavgalar hayvan otlatmaktan çıkıyormuş. Ekili araziye kaçan sürüler kan davasına kadar giden kavgalara sebep oluyormuş. Çoban , sürüsünü ekili olmayan sahipsiz topraklara doğru çok uzaklara götürmek zorunda kalıyormuş, sürüsünü gönül rahatlığı ile otlatabileceği bir yer bulduğunda koynundan çıkarttığı ders kitaplarını ezberlermiş,  kaydı olduğu halde okula çok az gidebiliyormuş, bulabildiği tüm kitapları okuyormuş. ( okuduğu hiç bir şeyi unutmadığını pazar kahvaltılarında bizi güldürmek için söylediği şeylerden anlamıştım, ilkokul, ortaokul, lise , üniversite de okuduğu tüm ders kitaplarını ezberlemişti, satır satır ezberindeydi)
Sürünün bir başı varmış, " Koca inek " .Bizim oralarda en büyüklere, en yaşlılara, en kıymetlilere ;" Koca" ön adı ile hitap edilirdi, Koca ana, koca emmi, koca ağaç, koca kaya .. .
Bu koca inek, nereye başını çevirse sürü ö yöne doğru başını çevirirmiş, koca inek nereden ot yerse bütün sürü o yerden ot yemek istermiş, koca inek nereye ,bütün sürü oraya. Çoban anlamış ki sürü demek aslında Koca inek demekmiş. Koca inek ne durdan ne yürüden anlıyormuş.  Koca inek istediği yere gidiyormuş, çobanını dinlemiyormuş, ekili arazilere yönünü çeviriyor, arkasından bütün sürü ...
Akşam olunca hem annesinden hem arazi sahiplerinden dayak yiyor, sabahında bir daha olursa diye bin türlü tehditlerle sürüsünün arkasına geçiyormuş...Küçük çoban için koca inek çok büyükmüş. Her gün önünde diz çökerek ağlıyormuş, yalvarıyormuş ; koca inek gitme, girme, koca inek ne olur..." Koca inek dinlemezmiş çobanını, çoban küçük, çoban zavallı. Her akşam dayak, her akşam kıyamet...
Babam bunları anlatırken, babamın babası aklıma gelirdi, soramazdım, baban neredeydi, seni kurtarsındı. Bilirdim ki babam en çok koca ineğin önünde diz çökmüş iken babasını arardı. Babası yaşıyordu, onun nasıl acılar çektiğini biliyordu ama görünmez olmayı tercih etmişti. Her gün koca ineğin peşinde korkarak, yalvararak, ağlayarak için için babasını çağırıyordu. Koca inek gibi babası da kayıtsızdı çaresizliğine, böyle bir anda sessiz ve görünmez olmuş bir baba kadar en çok ne acıtabilirdi ki, hiç bir şey...
Koca inek küçük çobanı hiç dinlemedi, çoban bir karar verdi, söz dinlemeyen başı buyruk bu inekten kurtulmalıydı, kitaplarını koynundan günlerce çıkaramadı, planlar yaptı, ineği koca kayalığa sürdü, peşinden kendisi de düşebiliri bildiği halde, koca ineği koca kayalıklardan ittiği günün akşamı bir tek annesinden dayak yemiş, koca inekten kurtulmuş, tek başına başarabilmiş, kendine güveni gelmişti. Koca inek kaybolunca koynundaki kitapları ezberlemeye kaldığı yerden devam etmiş. İstanbul tıp fakültesini kazandığında ( on beş yaşına yeni girmiş iken)   aklına ilk babası gelmiş. Babasına haber salmış, oğlu doktor olacak diye... Belki ortaya çıkar, belki oğlu ile gurur duyardı...İşte burada babamın sözünü keserdim çok kızardım, ne diye haberi olsun ki, babalık mı yaptı, ne diye gurur duyacaktı?
Ne olursa olsun her zaman bir baba tarafından gözetlendiğini hissetmiş, buna ihtiyaç duymuştu.

"Şimdi seni kör edersem...o zaman kendim olacağım ve kendi kelimelerimi yazıp kendi efsanemi söyleyeceğim" ( babasız büyümüş Enver, Kırmızı Saçlı Kadın sf. 170)




                                                

26 Nisan 2016 Salı

Kazanın getirdikleri


Kazanın olacağı günün sabahında  üzgündüm. Oğlumun okulundan sorularıma geri dönüş gelmemişti, cevap vermeye bile tenezzül edilmemiş sorular sormuştum, kendimi de sorularım gibi değersiz ve önemsiz hissediyordum. Soruları bir kenara itmeye karar verdim, isteğim oğlumu daha çok görebilmekti çünkü sabahtan akşama kadar okulda bulunmak zorundaydı ve bu vakit bana çok uzun geliyordu. Bütün bir gün sadece bir kaç saat ile sınırlı birlikteliğimiz canımı çok acıtıyordu. Hafta içinde anne oğul yapabileceğimiz hiç bir şeye vakit yoktu, okuldan öyle yorgun geliyordu ki , okulu hapishane gibi görmeye başladım ve  bir kaç saat daha fazla görebilmek için, 9 ders saati yerine daha az ders saati olsun diye okula yeni bir mektup yazmaya karar vermiştim. Tek isteğim oğlumu daha çok görebilmekti,  okul ile ilgili hiç bir şeyi sorgulamamaya karar verdim sadece bir çocuğun kaldırabileceği kadar bir saate ikna olmaları için elimden geleni yapmaya çalışacaktım.
Bir telefon geldi, arayan Gökçe'ydi, Çorum belediyesinin Çorum çöplüğüne attığı aç ve hasta köpekleri beslemek için çöplüğe gidiyordu , beni de çağırıyordu. Öğleleyin beni, evimin oradan alacaktı. Köpekleri düşünmeye başladım, yine içim acıdı, hep acı , hep hüzün , Allahım ben mi çekiyorum bunca hüznü yoksa hüznü seviyorum mu? Neyse köpekler için mama alamadım, bir kaç paket makarnayı buzlukta ki balıklar ile haşladım, kovaya doldurdum. Pıtpıt'ın hoşuna gitti, yemeye çalıştı ama yemesine izin vermedim. Çöplükten, hasta ve aç köpeklerden, yeni tanışacağım insanlardan çekiniyordum hatta korkuyordum ama bir şey çekiyordu beni, sorgulamaya, korkmaya izin verdirtmiyordu.
Elimde balıklı makarna kovası ile yeni tanıştığım insanların arabasına bindim. Konuşmaya, arkadaşlığa öyle açım ki, ön koltukta ki yerime oturur oturmaz gülerek kızarak keşkelenerek kendimi anlatmaya başladım, arsızca. Çöplüğe yaklaşınca sustum, ana bir yoldaydık, kavşaktan dönecektik, kırmızı ışıkta durduk, emniyet kemerimin takılı olmadığının farkına vardım, taktım, yeşil ışık yanınca hareket ettik, kavşaktan  dönerken araba sarsıldı uçmaya başladık, sonra bir kez daha sarsıldık, kafamı çarptım, gözlüklerim fırladı, kafamı çok kötü çarptığımı ve çok büyük bir kazayı yaşıyor olduğumu hissettim. Başka hiç bir şey hissetmedim. Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçmedi, korkmadım. Enkazdan kendim çıktım, etrafım takım elbiseli adamlar ile doluydu ama gözlüğüm olmadığı için her şey fulü . Sonradan öğrendim ki Çorum milletvekili, belediye başkanları, kaymakam, vali konvoyu ile çarpışmışız. 
Takım elbiseli adamlar araçlarının hasar raporu ile ilgileniyor olsa gerekti, elim kafamda tek başıma bir köşede yalnızım, aklıma ilk gelen yine Ufuk oldu, güzel bir şey gördüğümde, üzüldüğümde, ikilemde kaldığımda, paylaşmak istediğim her şeyde ilk aklıma ufuk gelir. Ufuk kaza oldu, korkma iyiyim, senin okuluna yakınım, çabuk gel. Beni ambulansa bindirmeye çalışırlarken Ufuk geldi, elinde ders kağıtları.  Haberi aldığında elinde ders kağıtları varmış. Elinde ders kağıtları ile ısrarla ambulansa yanıma gelmeye çalışan Ufuk'un laf anlayamayacak kadar korkmuş olduğunun farkına varan görevliler onu sakinleştirip uzaklaştırdılar. Ambulansta içim rahattı, Ufuk ambulansı takip ederdi, beni yalnız bırakmazdı. Her şeyi flu görmemin nedeni inşallah gözlüklerimin fırlayıp kaybolmuş olmasıdır diye iç geçirdim ve kafamda ki büyük acıdan yavaş yavaş korkmaya başladım.
Ambulansda görüntü ve sesler yavaşladı, içimi derin bir huzur kapladı, ufuk beni takip ediyordu, bayılmışım.
Hastanede karanlık tomografi makinasına girerken ilk kez ölüm aklıma geldi. Karanlık kutunun içinde kafamın çok acıdığını , aldığım darbenin ölümcül olabileceği düşüncesi aklıma Yunus'u getirdi. Bu sabah onu daha fazla nasıl görebilirim diye üzülürken, okula nasıl etkileyici bir mektup yazabilirim ve bir kaç saat erken salmalarına izin alabilirim diye düşüncelere dalmış iken, bir daha hiç görememek ihtimali tomografi aletinin içinde ağlamama neden oldu.
Hastaneden çıktığımda yanımda refakatçi olarak Yunus kaldı, internetten adımın geçtiği kaza haberlerini okudu, kaza görüntülerini gösterdi, başımda ödevlerini yaptı, su getirdi, evi dağıtmadı, haberlere çıkan annesinin kazası ile biraz daha büyüdü.Biz  ölüme mahkum edilmiş köpeklere gidiyorduk ama adımızın geçtiği hiç bir haberde buna değinilmedi, gitmek istediğimiz yeri söylediğimde bir polis eliyle deli hareketi yaparak güldü.

Sonrasında trafik kazalarının prosedürlerinden savcının istediği belgeler ile uğraşmak zorunda kaldım. Hastanenin adli rapor bölümünde sıramı beklerken bana bakan herkesin" kocası tarafından darp edilmiş kadın" gördüğünün farkında değildim. Kapının ardından kocaman gözleri ile bir oğlan çocuğu gülerek bana bakıyor sonra kaçıyor. Ne güzel çocuk, çocuğun büyükannesi olsa gerek bir yaşlı hanım başı önde kapı ardında bekliyor, bir yandan da çocuğu sessiz olması için uyarıyor. Yaşlı kadın sırasını kaçırmamak için içeriye kafasını uzatırken sağ gözünde benimkinden daha hafif  morluğu gördüm. Yaşlı kadın kendine bakıldığını hissedince utandı yine başını öne eğip kapı ardına geçti. Adli memur kağıtları imzalarken yaşlı teyzeyi ima ederek, oğlu dövüyor dedi. Öyle bir feryat etmişim ki, adli memur gözümün morluğuna bakarak ; abla senin durumunda çok fena gözünün haline bak, gözünü çıkaracakmış eli kırılasıca herif...

Hayvanları seviyorum, hepsi mutlu olsun istiyorum, bizim yüzümüzden acı çekmesinler, bizim yüzümüzden ölmesinler, istiyorum. Bu uğurda kaza geçirmek delilik diye adlandırılmamalı,haber konusu yapılmayacak kadar önemsiz bir şeymiş gibi küçümsenmemeli...

Gözümün morluğu geçene kadar evdeyim, hiç kimsenin aklına aç köpekleri beslemeye giderken kaza geçirmiş gözü morarmış bir kadın  gelmiyor, kocası tarafından dövülmüş zavallı kadın geliyor:)



 

 
 
 
 

7 Nisan 2016 Perşembe

Otuzdokuzuma girerken



Mutfak penceresinden  Çorum'daki  küçük sokağımızı soluyorum, yumurtalı ekmek kokuyor. Beni pencerede gören sokak kedileri toplanmışlar, sosis atmamı bekliyorlar." Bu sosislerin tadı nasıl abla, her gün alıyorsun da" , diye gözlerimin içine bakan kasiyer çocuğu seviyorum çünkü hayatında hiç ketçap yememiş. Ketçapların içeriğini okuyorum;" abla niye okuyorsun, yeni geldi onlar, tazedir". "Glikozsuzunu arıyorum da", "glikoz ne abla, kötü bir şey mi, zararlı olsa devlet  koydurmaz abla". Vazgeçiyorum. Kasada," ketçabı almadın mı abla,  ben hayatımda hiç ketçap yemedim"." Olsun,( ketçap zararlı  zaten diyemedim, devlete inanıyordu) salça da yerini tutar".  "Salçayı annem yapar  abla, satın salçanın tadını bilmem".

Otuz dokuz yaşıma girdiğim gün büyük bir hastanenin onkoloji bölümündeydim. Bütün gün bekleme salonunda , beni dünyaya getireni bekledim. Kemoterapi ilaçları için sıralarını bekleyen insanlarla birlikte saatlerce sessiz, kaçamak ,  bakışlarla bakıştık. Otuz dokuz yaşım ile ben,  kanser hastaları arasında öyle yabancıydık ki...O gün sanki 9 yaşında gibiydim, canım her şeyi istiyordu, gülen insanlar, çikolatalı pastalar, alkışlar, açılmamış hediye paketleri, oyunlar, müzik ...Annem saatler sonra tedavi odasından çıktığında koluna girdim,  hiç tanıdığımızın olmadığı bir şehirdeydi hastane, anne kız bir kaç gün daha kalacaktık. Annem doğum günümü hatırlamıyor. İlaçların yan etkisi ile birlikte  sessiz günlerimiz geçiyor.

Otuz dokuz yaşımda öyle küçüğüm ki, çocuklar gibi özlüyorum.

Bekleme salonunda çoğu kişiyi tanıyorum, ilaç alma zamanlarından dolayı. Çocuklarını bir yere emanet edememiş anneleri görüyorum, bekleme salonunda çocuklar koşturuyor, gülüyor, sessiz olmaları için uyarılan çocukların sessizliği saniyeler sürmüyor, tekrar oyun koşturmaca, gülüşmece...Saçları dökülmüş anneler çocuklarını izlerken gözleri dalıyor, çocukları gülerken gülmeye çalışıyorlar.

Otuz dokuz yaşım ile bu bekleme salonunun yabancısıyım, birazdan annem çıkacak, koluna gireceğim ve dışarı çıkacağım.

Otuz dokuz yaşımda çok küçüğüm, yaşanacak çok şeyim var, gerçekleşmemiş çok hayalim var.

Kediler bana bakıyor, markete gitmemin vakti geldi, hayatında hiç ketçap yememiş kasiyerden sosis alırken mutlu olacağım, sokağımda yürürken çocuklarına yumurtalı ekmek kızartan anneleri hissettikçe mutlu olacağım.
Kırk yaşıma , çikolatalı pasta, oyun, müzik, gülen insanlarla girmeyi hayal ederek mutlu olacağım...

17 Mart 2016 Perşembe

Sınıfın en güleryüzlüsü

Sınıfın enlerini seçmişler, Yunus,  sınıfın en güleryüzlüsü seçilmiş.
Okula sorduğum soruların üzerinden on gün geçti, en önem verdiğim soru; çocukların birbirlerini sevebilmeleri için, hissetmeleri için okulda bir ortam, bir ders, bir aktivite oluşturma istekleri, düşünceleri var mıydı? sorusuydu.
Okuldan geldiğinde hava kararmış oluyordu. Bir gün ışıklar kesilmişti, pencerenin önüne oturup yıldızları seyretmiştik. Karanlığa bakarken, küçük ışıkları ararken içinde sakladıklarını açıvermişti.
Arkadaşlar birbirlerine vurur mu?
Arkadaşlar birbirleri ile alay eder mi?
Canımın acıdığını hissedemiyor mu?
Üzüldüğümün farkına varamıyor mu?
 İçinde sakladığı bir karanlığını annesine açmış, annesi aydınlık getirebilir mi?
 Atatürk'ün ," Ben sporcunun zeki, çevik aynı zamanda ahlaklısını severim", sözünü okurken " bizim okul için ahlaklı olmak önemli değil, demişti. Nedenini söylemek istemedi.
Çok sonra boyama yaparken;" arkadaşlarını döven, oyuna katmayan, küçük gören, öğretmenine saygısızlık yapan birini, koşuda birinci oldu diye madalya töreninde alkışlamak çok zoruma gitmiş. Birinci olmak yeterli, ahlaklı olmaya gerek yok demişti.
 Daha bencil , daha yalnız, daha erdemsiz, daha güvensiz, daha hayalsiz çocuklar için mi bu eğitim sistemi?
Birbirlerini seven, hisseden çocuklar daha mı az önemli?
 Okul,Sınıf birincisi için hissettiği bu duyguyu  onların küçücük omuzlarına, ailelerine atarak kurtulamaz.


Yunus sınıfın en güleryüzlüsü seçilmiş, gülen yüzünün solmaması için , okul,çocuklarına sınıflarında sevgiyi yaşayabilecekleri, birbirlerini hissedebilecekleri bir ders, bir ortamı, aynı sınavlara gösterdikleri önem gibi düzenli, istikrarlı bir şekilde yapamaz mı?

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ozgur-bolat_313/egitim-sistemi-teroru-engelleyebilir-mi_40070750

16 Mart 2016 Çarşamba

Anne pişmanlıkları

  Bloğum, görünür olmaya çalışmam. Bloğum, kaybolmuşluğumun içinden bir ses. Yüzüme  bir bakanın bir daha bakmak isteği duymayacağı biri iken , bugün ne yazmış diye yıllardır bakanlar için, bloğum.....
Bloğuma bazen özel mesajlar geliyor, beni okumaya değer bulup yorumlayanlar oluyor. Böyle zamanlarda görünür olduğumu hissediyorum, seviniyorum.
 Bir anne , okul ile ilgili "pişmanlıklarınızı" yazar mısınız diye soruyordu.
Bir anne olarak pişmanlıklarım o kadar çok ki...Pişmanlıklarımı ikiye ayırıyorum ve birincisini yapmamaya çalışıyorum. Keşke hamile iken tepsi tepsi baklava, kurabiye tatlı yemeseydim, çocuğumu şekere alıştırmasaydım, keşke hamile iken Mozart dinleseydim gibi geri dönüşü olmayan pişmanlıklarımın hiç bir işe yaramayacağını biliyorum ve yapmamaya çalışıyorum. Ama ikinci tür pişmanlıklarım kendimi tanımamda rehberim gibi, bu tür pişmanlıklarımı görünür kılmak istiyorum, doğruya dair , doğruyu bulmaya dair.
Yaptığım çok şeyden pişmanlık duydum."Hayatında yaptığı hiç bir şeyden pişman olmayan insanlar"ı görmüşlüğüm var, dostluğum, akrabalarım var. Kendini hiç sorgulamayan, dünyaya bir kez geldiği için "pişmanlığı" tatmak istemeyenler, yaptıkları her şeyi doğrulandıranlar fazlasıyla var.
Pişman olduğum şeylerden biri  oğlumu okula yollamamakta ısrarcı olamamamdı. Herkes gibi yapmanın kolaylığına sığındım. Altı yaşından beri oğlumu en çok okul görüyor, okulun izin verdiği zamanlar çok az. Gözüme girdin, gözümden düştün diye istediğini ( sessizlik, yüksek not, ödev yapma, kurallara uyma) elde etmeye çalışan öğretmenlerin gözünün içine bakmak zorunda kalması, yarıştırılması, sosyalleşmesi için, arkadaşlık kurması için , oynaması için , kendini tanıması için fırsat verilmemesi ilk başta sayabileceğim okul ile ilgili pişmanlıklarımdan.
Pişmanlıklarımı okul da bilsin diye geçen gün elimde bir mektup ile okula gitmiştim. O gün sınıf öğretmenini beklerken kalabalık bir öğrenci grubu içinde kaldım, okulda İstiklal Marşı yarışması varmış. İlkokullar beş, ortaokullar on kıtayı ezberlemek ile görevlendirilmişler ve en iyi okuyanlardan birinci seçilecekmiş. Ezberini okuyup geri çekilenlerin içinden bir kızın gözlerinden yaşlar sessiz fışkırıyordu. Sınıf öğretmeni hala gelememiş iken sessizce ağlayan kızın yanına gittim.
Sanki beni bekliyormuş gibi gözyaşlarının sebebini sorulmadan anlatmaya başladı; o kadar çok tekrarladım ki, evde o kadar çok güzel okuyordum ki, o kadar çok..."
Kendi ezberim aklıma geldi. Babam "Safahat" ı eve getirdiğinde sevindiğimi hatırlıyorum. Bize bütün şiirleri,( küfeci çocuk'ta ağladığımı biliyorum) okurken ,  Safahat'ı yaşayarak babamdan dinlemiştim. Sonra, babam gibi okumaya çalışarak, kendi başıma satır satır  okumuştum. Babam her pazar kahvaltı sonrasında ( yer sofrasında) bir şiir okurdu, yerde diz dize, babamın ağzından çıkan kelimeleri canlandırarak dinlerdik. Babam bazı satırlarda ağlardı, o zamanlar başımızı öne eğer dizlerimize bakardık.  İstiklal marşı ezberi için çok çalışmam gerekti, ezberim çok kötüydü, ezberlesem bile en küçük şeyde dikkatim dağılıyor, her şeyi unutuyordum. Ezber günü koca sınıfta bir tek ben şaşırdım. Öğretmenim İstiklal Marşı ezberine karşı çok hassastı, tahtadaki beni sorgulamaya başladı, sen nasıl...sen nasıl bu vatanın ekmeğini...sen nasıl bu vatanın suyunu... Tahtada bütün sınıfın önünde başımı önüme eğip, gözlerimi kapadım. Yer sofrasındayız, babam Safahat'ı okuyor, gözlerinden yaş geliyor, babam ile ağlıyorum...
Oğlumun sınıf öğretmeni geldi, elimi sıkmak için uzandı,  iki elimle tuttuğum kağıdı ne yapacağımı bilemedim. Hiç bir şey değişmeden, yıllarca korunarak gelebilmişti, elimdeki kağıt parçası ile neyi değiştirecektim...

15 Mart 2016 Salı

Güvenli yer

 Çorum'un en büyük parkında yürüyorum.. Dün hava kapalıydı, bomba patlamıştı, herkesin içinde bir kasvet, tedirginlik...Bugün hava güneşli, herkes dışarıda. Bomba haberi artık hava durumu gibi, bombalanınca içimizde bir kasvet, ertesi gün güneş açıyor, mutluyuz.  Çorumlu  kadınlar ile kırmızı yürüyüş bantında yürüyoruz. Yürüyüş yolu kısa ve dar, her konuşulana şahit olunacak kadar. "Çorum'u kim bombalayacak, Çorum çok güvenli çok...."
Parkı hiç sevemedim, on binlerce lale soğanı dikmiş belediye. Her yerde afişlerde , Çorum'a şu kadar lale diktik diye gülen belediye başkanı,  çiçekler içinde görmek istemediğim tek çiçek lale...Lale gördükçe, rüşvet, cepleri dolan bürokrat, ceplerinin hesabını soramayan, sormayan şehir sakinleri aklıma geliyor...
Çorum çok güvenli diyen Çorumlu kadınlar hızlı hızlı yürüyor, birbirlerini geçtikçe daha çok eriyecekler, güzelleşecekler.
Çorum güvenli. Çorum kimin aklına gelir. Tayin ile gelmek zorunda kalanlar gün sayıyor iken. Oysa her yere lale ekiliyor ama Çorum güzelleşemiyor.
Kadınlar sonsuz bir güven içinde  kırmızı bantlarında ilerliyor.
Kadınların yanına doğru yürüyerek, Çorum'da yaşama lüksüne sahip olmayanlar, diğer ülke vatandaşları ne yapsın, onların de güvenli bir yere ihtiyacı yok mu diye sorsam, şöyle bir cevap alacağım; diziler, sörvayvırlar  ne için var...
Her gün tabutlara sarılan memleketim insanları,  en kıymetlinizi paramparça hatırlamamak için , öpmeye doyamadığınızı sonsuzluğa uğurlarken, artık sizin için her gün hava durumu kapalı olacak iken...
Bugün hava güneşli, kimin için?
Bugün hava güneşli, neresi güvenli?
En güvenilir yer, herkesin birbirini hissettiği, acılarını paylaştığı, unutmadığı yer mi?

http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/03/160315_ozancan_akkus_alideniz?post_id=1713409465537895#_=_



11 Mart 2016 Cuma

Bahar geldiğinde

Eskisi gibi şaşıramadığımı fark ettim, birden bire aklıma geldi.
 Yirmi dörtlük kuru boya seti gördüğümde çok şaşırmıştım, gözlerimin büyüdüğünü, ağzımın açık kaldığını kırtasiyenin cam kapısından görmüştüm.
Kızlar tuvaletinde sigara için kızları görünce çok şaşırmıştım. Yüzüme bakarak, saçlarımı okşayarak, sigara kötü bir şey demişti babam, sigara içmeyi  aklıma bile getirememiştim.  Çok şaşırmıştım, sigara içen tüm kızların ya  babaları yoktu ya da babalarını sevmiyorlardı.

Alt komşumuz çok ısrarcı, orta okula yeni başlamış beni, kendi kızıyla camiye götürmek istiyor. Alt komşumuz çok dindar diyor annem, hep beraber camiye gidiyoruz. Hoca bazen anlayacağım dilden konuşuyordu, faiz yiyenlerin cehennemlik olduğunu anlamıştım. Gün konuşmalarında alt komşunun parasını faize koyduğunu duyduğumda çok şaşırmıştım. Alt komşu ya Allah'a inanmıyor, ya da cehennemden korkmuyordu.

Dünyalar iyisi, dünyalar güzeli Perihan teyzenin neden hep ağlayarak anneme geldiğinin farkına vardığımda çok şaşırmıştım. Adaletten, haktan hukuktan ödün vermeyen, dürüst kocası ya Perihan teyzeyi sevmiyordu ya da sevgi nedir bilmiyordu.

Her gün gözlerinin içine bakmak zorunda kaldığım öğretmenimin tekinsiz hallerine karşı savunmadayım, alışkınım. Yıllar sonra bir dolmuşta, uzaktan beri  kendisini izlerken çok şaşırmıştım, yumruklarını sıkmıyor, elini arkaya bağlamıyor, boş boş bakmıyordu. Yıllarca gözlerinin içine baktığımız öğretmenimiz ya mesleğini sevmiyor ya da çocukları sevmiyordu.

İşin içinde insan varsa, ne doğru ne yanlış oluyor, ne eksik ne tam oluyor...
Oysa bahar gelince ağaçlar çiçek açar, her bahar ağaçların çiçek açtığına şahidiz.
İşin içinde insan olunca , insan artık hiç bir şeye şaşıramıyor.
Kendinden başkasını göremeyen insan...
Bahar geldiğinde mutlaka ağaçlar çiçek açar ve bu yaşamak için umut verir...



 

9 Mart 2016 Çarşamba

Okula sorulan sorular ve beklenen cevap

Dün oğlumun okuluna gittim, yüzlerce sorumu bir kağıda sığdırabilmek için bütün akşam ayıklamak zorunda kaldım. Bir sayfa dolusu sorularım bunlardı;

·         Bütün bir gününü alacak şekilde (sekiz saat) okulda tutulmanın  çocuğun ruh ve fiziksel  sağlığına etikleri araştırıldı mı ?
       Bir günde sekiz ders işlemek,  uygun mu, sekizinden de istenilen performansı gösterebileceklerine dair araştırma yapılmış mı?
·          Bütün gününü sınıfta  geçiren çocuk için ,sınıf içi arkadaşlığını geliştirmek için, arkadaşlık erdemlerinin farkına varabilecekleri  ve yaşayabilecekleri bir çalışma ve projeleri var mı?
·         Bireylerin birinciliğine odaklanmış ( takım çalışmalarının göz ardı edilerek)  yarıştırma projelerinin  çocukların motivasyonu üzerinde ki etkileri araştırıldı mı?
·         Bir günü sekiz ders ile sınırlandırılmış programa çocukların rahatlayabilmeleri , kafalarının boşalabilmesi için ( her gün ve istikrarlı bir şekilde yapılması gereken) bir projeleri var mı?
·         Ödüllendirme ve cezalandırmanın çocuğun içsel motivasyonuna etkilerini biliyorlar mı ?
·         Hareketsiz bir ortamda bütün bir gün (sekiz ders için oturmak zorunda kalmak) ,çocuk sağlığını nasıl etkiliyor?( Özellikle kışın aylarca okul kapıları dışarı kapatıldı)
·          Okulca yapılan gezilerin, sosyal faaliyetlerin çocuk üzerinde ki etkileri araştırıldı mı?(Bütün bir yıl boyunca sadece bir kez gezi yapıldı)
·         Okula sadece mecbur olduğu için gitmek zorunda kalan çocuk algısını değiştirmek için neler yapmayı düşünüyorsunuz?
Çocuğumu okula gönderirken, fiziksel ve ruhsal  sağlığının güvende olduğuna inanabilmek için bu soruları soruyorum çünkü okul oğlumun bütün bir gününü almakta, geri dönüşünüzü bekleyeceğim."

Aynı katta olduğumuz , gördüğümüzde selamlaştığımız bir hanım var, benim oğlum ile aynı yaşlarda bir oğlu var, eşinden ayrılmış oğlu ile yalnız yaşıyor. Gecenin epey ilerlemiş vakitlerinde öyle bağırışlar geliyordu ki yattığım yerden mecburen tanık oluyordum. "Okula gitmek istemiyorum, ödevlerimi yapmayacağım, tabletimi alamazsın, senden nefret ediyorum, okuldan nefret ediyorum". Bu çığlıkların sahibi olamazdı o çocuk... Hayatımda onun gibi efendi, kibar, uslu, nazik bir çocuk selamlaşmasına tanık olmamıştım. Gördüğüm zamanlarda " merhaba efendim, nasılsınız, teşekkür ederim ben de iyiyim, iyi günler" diye selamını alırken içim gider ,sokakta arkadaşlarına karşı da aynı itina aynı saygı , arkadaşlığı da. Bahçede beslediği kediler, evinde kaplumbağası vardı. Bize geldiğinde bir ikram çıkarttığımda," bunları umarım sırf benim için yapmamışsınızdır, size ağırlık vermek istemem lütfen bir daha bana özel bir şey yapmayın yoksa çekinerek gelirim dediğinde aman Allah'ım dedirtecek kadar 10 yaşında bir çocuktu. Her gece, her gece  bu çocuğun bağrışları, annenin önce sakin sakin sonra çığlıklara ve ağlaşmalara dönen uyarıları içime dert oldu. Annesi;" okula gitmelisin, ödevini yapmalısın" dedikçe çocuk çıldırmış gibi bağırıyordu...Okulda bir sorunu olmalı dedi uykusundan uyanan eşim. Okulda sorunu olmayan var mıydı? Çocuğun okuluna sorsan, hemen" babadan ayrılmış çocuk psikolojisi diye  çocuğu sorunlu grubuna atıverecek" ,  senin çocuğun çok duygusal, senin çocuğun çok hareketli, senin çocuğun çok içine kapanık, senin çocuğunun dikkat problemi var, senin çocuğun tembel, senin çocuğun yalancı, senin çocuğun düzensiz, senin çocuğun ....

Komşumun harika oğlunu gecenin geç saatlerine kadar uykusuz bırakan, çıldırtan okul yine aklıma düştü. Benim oğlum kuralların önemine inanır, kendisi yoktur, kurallar vardır, okula gitmek bir kuraldır, sorgulanmaz. Annesi onun yerine sorgular, gecenin bir vakti okul müfredatı gibi yüzlerce konu ve alt başlıkları ile okulun kaygı veren yanlarını yazdım. Sonra sildim, sildim, karşımda okul vardı, hayati saydığım bir kaç madde ile gitmek zorundaydım, oğlum için.

2 Mart 2016 Çarşamba

Çorum'un güzel insanları

Pıtpıt sayesinde hayvanları " fark edebilme " içgüdüsünü kazandım. Pıtpıt'dan önce sokakta hayvan gördüğümü hatırlamıyorum, çocukluğumdan itibaren bir kedi başı okşamışlığım yada uzaktan da olsa sevmişliğim de yoktu. Pıtpıt, İstanbullu sokak kedisi , gözlerinden hastalanmış, hayvanlara duyarlı bir insan gözlerini tedavi etmiş, onun için bir ev arıyordu ve bana,"  evine almak ister misin?" dedi. Olur dedim. Kedi evimize girer girmez, dünyamız farklılaştı, daha önce fark edemediğimiz bir dünyayı yaşamaya başlamıştık. Çorum'a geldiğim gün ( çok sıcak bir gündü)  gözlerim sokaklarda su kabı aradı, yoktu. Sokaklarının temizliği ile bilinen il için belki kötü bir örnek olacaktı, gizli gizli köşelere su kapları koymaya başladım. Kediler için koyduğum mamayı genelde yaşı büyük tecrübeliler yiyor, küçüklere kalmıyordu. Mutfak balkonumdan beri gördüğüm küçük kedilere sosis atmaya başladım. İki tane küçük kedi, yukarıdan önlerine atılan mamayı kapmadan önce etraflarına bakıyor, ağızlarına alınca kafalarını yukarı çevirip bana bakıyor sonra koşarak gizli bir köşeye kaçıyorlardı. Artık acıktıkça balkonun altına geliyor, başlarını yukarı kaldırıp öylece duruyorlar, benim balkona çıkmamı onları görmemi istiyorlardı. İçimden geldiği , gördüğüm zamanlarda aklıma gelmekten çıkmışlar,  başları yukarda dört çift göz, aklımdan hiç çıkmamaya başlamıştı.  Benim sokağımdı, benim kedilerimdi...Dün, okuduğum haber ile yaptıklarımdan aldığım huzurdan utandım...
http://www.corumhaber.net/guncel/coplukteki-sokak-kopegine-abd-deki-turk-sahip-cikti-h51990.html
Çorum belediyesinin kent çöplüğünde toplanmış sokak köpeklerini  besleyen kızın haberiydi.  Gökçe Erdoğan. Çöplükteki bir köpek, önündeki yiyeceği yiyemeyecek kadar hastaydı, inliyordu. Karnı şişmiş, her an ölebilirdi. Bu inlemeyi facebook sayfasına koymuş, köpeğe de "inlek" demişti ... Çorum çöplüğünde pislikten açlıktan hastalanmış bu köpeğin inlemesine Amerika'dan cevap gelmiş . Amerika'dan biri "inlek'i" sahiplenmek istiyordu . Gökçe, ' İnlek'i  ' Çorum çöplüğünden çıkarmış, Amerika için yıkamış, taramış, öperek  yeni yuvasına uğurlamış. Gökçe'yi araştırdım, facebook da buldum ama facebook da o kadar cahilmişim ki nasıl arkadaşlık teklif ediliri bilemedim, mesaj yazdım, nasıl yardım edebilirim diye. Gökçe hemen mesaja geri dönüş yaptı, bu hafta sonu birlikte beslemeye gitmek için beni davet etti.
Bu hafta sonu Gökçe ile Çorum çöplüğünde olacağız, biraz korkuyorum,  köpeklerle hep arama mesafe koymuştum...
Çorum, Gökçe ile güzelleşti.
Bir şehri sevmek için bir güzel insan yeter...

25 Şubat 2016 Perşembe

Sınıf arkadaşlığı için

Marketteyim, keklerin çikolataların bulunduğu reyonda iki küçük kız avuçlarında ki madeni paraya bakarak hangisini alabiliri tartıyorlar. Üzerlerinde okul forması var. Onu alırsan hasta olursun, annem öyle dedi, diyor biri. Bence Hale bunlardan çok yediği için hastalandı, iki gündür okula gelmiyor dedi , öteki." İnşallah ölür" dedi elindeki paraya dikkatlice bakan kız. Hale ölmedikçe bizim birinci olma şansımız yok dedi öteki kız. Hale'nin ölmesini isterken para tutan ellerini yumruk yaptılar. Kasaya gittiklerinde ellerinde kileri bırakmak zorunda kaldılar, yanlış hesap yapmışlar, paraları yetmemişti. Elleri boş marketten çıkarken öyle masumdular ki, biraz önce sınıf arkadaşlarının ölmesi için dua ettiklerine kimse inanamazdı...

Sınıf arkadaşlığını geliştirmek için ne yapılabilir, çevrenizde , okulunuzda bu konuda örnekler var mı?

Aynı sınıfta, yıllarını geçirecek çocukların birbirlerini tanımaları için, bazı huylarını sevmeseler bile anlayışlı olabilmeleri için, birbirlerine karşı duyarlı olabilmeleri için ne yapılabilir?

Her fırsatta şikayet edecek anı kollamayan, disipline giden arkadaşına oh olsun diyemeyen, arkadaşının üzülmesini istemeyen sınıf arkadaşlığı olabilir mi, bu ortam oluşturulabilir mi?

Oluşturulmalı, bence çok önemli, yetkili kişilerin mutlaka bu konuda bir şey yapması lazım, madem her gün çocuklarımız mecburi duvarlar arasına bir dolu çocuk ile sıkıştırılıyor, çocukların birbirlerini sevebilmeleri için, arkadaş olabilmeleri için, birbirlerini hissetmeleri için ortam sağlanmalı, kuru kuru bir kaç söz ile geçiştirilecek şey olmamalı. Demokratik bir ortam, otokontrollü bir ortam, yardımlaşmayı teşvik edici, sevgi dolu bir ortamı sınıflarda mecburi hale getirilmeli. Sınıflara yığılan çocukların elinden oyunu aldık, kendi başına karar verebilme gücünü aldık, arkadaşlık erdemini de aldık. Sınıflarda çocuklar arkadaşlığı bilmiyor, gereği gibi yaşayamıyorlar.
Buradaki öğretmenlere güveniyorum, bu isteğimi ileteceğim, sizlerin önerilerinizi de aktarmak istiyorum.

Okul-Arkadaşlık

Yunus ile  resim yapıyoruz, vakit çok az, hızlı hızlı boyuyoruz. Okuldan gelip, akşam yatağa girene kadar ki vaktimizi yarım saatlere böldük, bir kaç tane yarım saatimiz var, bu yarım saatlerde etkinlik yapmaya çalışıyoruz. Yarım saate bölmemizin amacı, akşam yatma vakti geldiğinde yeterince oynayamadım, yatmak istemiyorum diye ağlamasına engel olmak için. Etkinliklerden birini yaparken( boyama yaparken) konuşmaya başlıyor;
 okul servisinde birinci sınıflara yarışma yaptırıyormuş, sorular çok kolaymış( hangi hayvan miyav der) , yarışmanın sonunda da herkesi birinci ilan ediyormuş. Neden kolay soruyorsun? Herkes bilsin istiyorum. Neden herkesi birinci yapıyorsun? Herkes mutlu olsun istiyorum. Hızlı hızlı boyamaya devam ediyoruz, yarım saat dolmak üzere.
Okul sisteminin sıkı sıkı yapıştığı, yarıştırma ve ayrıştırmanın ne kadar kötü olduğunu en iyi çocuklar biliyor.
Diğer etkinliğe geçiyoruz(kitap okuma) ' mektup arkadaşları' adlı kitabı okuyoruz, kitabın kahramanı kız , sınıf arkadaşının bir derdi ile dertleniyor ve bütün sınıf ile arkadaşının sorununu çözmeye çalışıyor. Bütün sınıfın dertli arkadaş için seferber olmasını Yunus gerçekçi bulmuyor , bizim sınıfta hiç kimse bunu yapmazdı diyor, belki en yakın arkadaş yapardı ama genellikle kimsenin umurunda olmazdı diyerek yarım saati dolduruyoruz.
Her günü birlikte geçirmek zorunda kaldığın arkadaşlarının, senin derdin ile dertlenmeyeceğini bilmek...
Sınıflara doluşturulan çocukların birbirlerini hissetmeleri için ne yapılabilir?
Diğer etkinliğe geçiyoruz( balon ile oynama) Balona vurayım derken gözlüğüme vuruyor , özür diliyor, yanlışlıkla oldu diyor ama oynamaya devam etmiyor. Bu olay sınıfta olsaydı, disipline gidebilirdim, diyor, arkadaşım hemen beni şikayet ederdi, şikayet edilen kişi genellikle disipline gidiyor. Disipline hiç gitmedim ama bir gün gideceğim diye çok korkuyorum.
Şikayet ve disiplin yine okulun ayrılmaz parçaları. Şikayet ve disiplini ortadan kaldırmaya yönelik niye hiç kafa yorulmaz.
Aynı sınıfta , aynı duvarlar arasında olmaya mahkum ettiğimiz çocukların birbirlerini sevebilmeleri, birbirlerini hissedebilmeleri için neden bir şeyler yapılmaz, sırf bunun için , sevebilmek için, sevgi için uygulamalı bir ders,  canlı, gerçek bir ders konulmaz...
Tüm dersler , kafalarında taşıdıkları kara kutuya hapsetmek için. Bir bilgi sınavda lazım ise hemen kutu açılır içine sokulur. Ne işe yarayacağını bilmediği ne kadar çok bilgiyi kara kutusuna hapsederse o kadar işe yarar, okul. Her gün, her gün, bütün bir gün hiç usanmadan, bıkmadan,  kara kutu büyütülür, şikayet ve disiplin ilişkili arkadaşlık ile, çocukluk duvarlar arasında yitirilir.
Yarım saatlere sıkıştırdığımız oyunlarımız her geçen gün azalacak,  yeterince oynayamadım diye ağlayarak yatağa gittiğin günlerin azalacak, okul hiç azalmayacak, artarak devam edecek.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Çorum'da Pilates


(Videonun Çorum ile ilgisi yok, internetten alınmıştır.)

İstanbul'daki evim Anadolu yakasının en ünlü spor merkezinin yanı başındaydı, spora gelenlerin lüks araçları sokağımızdaki trafiği felç ederdi. Ben hiç bir spor merkezine gitmedim , kayınvalidemin ünlü bir spor eğitmeni( haber kanallarına, sabah programlarına çıkmışlığı vardır) olmasına rağmen hayatımda hiç spor yapmadım. Öğrencilik hayatımda en sevmediğim ders beden, en korktuğum öğretmenler ise beden öğretmenleri olmuştur. (10 yaşındayım beden dersi için okul bahçesindeyiz, asker yürüyüşü çalışıyoruz, ileri adım, geriye dön, sağa dön, sola dön...Sağımı karıştırıp sola dönünce beden öğretmeni sağ yanağıma tokat attı, tokatını atarken de şöyle dedi," bu tokat sana sağını öğretir". Yirmi yıldır sağımı solumu karıştırırım, sağlı sollu tarifler veremem, sağa sola dön deseler olduğum yerde dona kalırım, bir panik gelir, araba kullanırken sırf bu yüzden çok zorlanıyorum.)

Çorum'a taşındığımızın dördüncü ayında kayınvalidem  ziyarete gelince beni zorla spor merkezine yazdırdı. Çorum belediyesinin kadın kültür merkezinin pilates dersine kayınvalidemin zoruyla gitmeye başladım.  Cumhurbaşkanının güler yüzlü devasa portresinin asılı olduğu kapıdan her sabah spor odasına giriyoruz. Yirmi kadın ile birlikte spor yapacağız. Pilates topu ve yer minderini merkez karşılıyor, herkese fazlasıyla yetecek kadar dolaplarda var. Pilates bandı ise herkese özel. Hareketleri rahat yapabilmek için tayt giymemiz önerilmişti ama ben eşofman giyiyorum. (  öğretmenim,'tayt giymezsen tokat atarım' diyene kadar tayt giymeye niyetim yok:) Spora gelen kadınların çoğu kilolarından kurtulmak için oradalar. Hiç spor yapmamış bedenim ilk hafta odun ile dövülmüş gibiydi. Plates nasıl yapılır bilmiyorum ama bizim yaptığımız şeyin pilates olduğundan şüpheliyim. Şemmame ile başlıyoruz,  kaldır kaldır kolları, hint, latin müzikleri ile devam ediyor.
Bangır bangır müzik eşliğinde acemice el kol ayak baş sallarken kendimi afyon çekmiş esrarkeşlere benzetiyorum. En korktuğum şey olan,' sağ ayağı kaldır, sol kolu indir gibi sağlı sollu şeyleri en ücra köşede olduğumdan kafama göre yapıveriyorum. Spor yaparken nefes alıp vermeyi unuttuğumdan olsa gerek başım dönüp yıkılacak gibi oluyorum. Yer minderi hareketlerinde kadınlar çantalarından yastık ile çarşaf çıkarıp minderlerini kaplıyorlar , bana spor çantasında çarşaf ile kılıflı yastık getirmek şimdilik ağır geliyor. Kafamı sallarken gözlüğümün fırlayıp ezilmekten son anda kurtulmasından, hocaya çok uzak olduğum için hocayı takip edeceğim diye kafamı fazla çevirmekten boynuma kramp girmesinden, pilates topundan her şekilde düşmekten, çok çekiştirdiğim pilates bandının yüzümde patlamasından başka sakat bir şey olmadı.

İlk gün spor odasına girdiğimde herkes yerini almış hocayı bekliyordu, beni ilk gördüklerinde bir yabancıya bakar gibi baktılar, ayaklarımdan gözlüklerime kadar, uzun uzun...Ben zoraki gülümsedim ve "merhaba"dedim( iki hafta oldu, gülümseyerek hala ilk merhabayı ben veriyorum , dün gülümsemedim, merhaba da demedim.)
Kadınlar odaya girer girmez hemen dolaplara koşuyorlar, pembe topları ve pembe minderleri  alıp üzerlerine oturuyorlar. Bana pembe top ve pembe minder kalmıyor. ( pembe renkli top ve minderler yeni, gri renkliler ise eski ) Gri renkli malzemelerim ile kapı kenarında, kimsenin rağbet etmediği köşede yerimi alıyorum. Diğerleri ayna karşısında , kendilerine bakarak sporlarını yapıyorlar. Geçen gün yanımda ki arkadaştan yanına yığdığı pembe toplardan  birini alabilir miyim diye soruverdim. Bana canını istiyormuşum gibi bakarak, onlar arkadaşlarımın dedi.
Gri renkler içinde, kapı kenarında olmaktan garip bir huzur alıyorum. Bir gün spor arkadaşlarım İstanbul'dan geldiğimi öğrenip, yine aynı tepkiyi verdiklerinde ( İstanbul, Bostancı sahilinde, ev sahibi iken gönül hoşluğu ile kendi arzumla geldiğimi öğrenince)  şöyle diyeceğim;
'Siz olsaydınız, aynı pembe renkli toplarınız gibi İstanbul'un üzerine oturup, kalmak istemezdiniz,  Çorum sizin için gri top mu? gri topu  en sona kalan alır, mecburen alır', diyecektim ama bugün biri bana merhaba dedi, hem de gülümseyerek...


22 Şubat 2016 Pazartesi

Çorum Pazarı

Pazara giderken Yunus, yanına fotoğraf makinasını da aldı. Pazarı çekmek istiyormuş. Utana sıkına kaçamak , kimselerin dikkatini çekmeden, arkama gizlenerek çektiği Çorum cumartesi pazarı...

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
İstanbul dışında yaşamak, bize çok şey kattı. İstanbullu arkadaşlarıma Çorum'a dair ilk söylediğim şey," burada alışveriş merkezi yok" oluyor. Çorum'un en sevdiğim yoksunluğundan biri alışveriş merkezi yokluğu ama Çorumlular buna da çözüm bulmuşlar, her hafta sonu yüz küsür kilometre uzaklıktaki Samsun'a gidiyorlar.
 Pazardan birkaç kelime; nörüyon gızıım, güççük mü- böyüg mü, , domatiz-patatiz, gelek-gidek.... 
 
 

17 Şubat 2016 Çarşamba

Watshapp Anneleri

Yunus'un sınıf öğretmeni telefonumu çaldırıyor, yumuşacık, sevgi dolu bir ses ( Çorum'a gelmek Yunus için büyük şans oldu, çünkü bütün öğretmenleri şaşılacak derecede sevgi dolu) ile; " Ayşe Hanım sınıfımızdaki bütün veliler ' vatzap anneleri' diye bir telefon ağı oluşturdu, bir tek siz kaldınız, niçin üye olmadığınızı merak ettim,  vatzap  ile anneler arasında daha kolay iletişim sağlanıyor, samimiyet artıyor... biliyorsunuz...."

Sevgi dolu bu sesin isteğini hemen yerine getirebilmeyi çok isterdim, ama;

" Benim telefonum çok eski , onunla sadece konuşabiliyorum." diye cevaplayabildim.

Vatzapı bilmiyorum, vatzap samimiyetini hiç tatmadım.

On yıldır aynı telefonu kullanıyorum, akıllı olanlara mesafem ilk zamanlarda  mecburiyetten( bütçemi aşıyor olması), son zamanlarda ise akılsız telefonumu  tercih etmemden dolayıdır.

Tercih etme hakkımı kullanıp, ona göre yaşamaya devam etmek, beni, ' kendim' olmaya doğru götürdüğünü hissettikçe, tercihlerimde ısrarcı olmaya karar verdim( telefonumu hiç bırakmayacağım.)

İlk zamanlarımda ( bütçemin akıllı telefon alamadığı zamanlar) toplum içinde telefonum çalmasın isterdim, cebimde kalsın, kimse görmesin. Babaanne telefonu demişti birisi. Şimdi herkesin ( babaannelerin de) akıllı telefonu var. Ne güzel. Her an,  fotoğraflar, sözler, kelimeler, haberlerin paylaşılabildiği  dostların, arkadaşların, annelerin, olması büyük şans...Ama ben tercih etmiyorum.
Cebimdeki  emektar akılsız  telefonumu  bile fazla buluyorum.  Cep telefonu icat edilmeseydi diye sık sık düşünüyorum, eski zamanlarımı özlüyorum, sevdiğim ile görüşebilmek için telefon kulübesinde sıraya girmeyi, sıra bana yaklaştıkça kalbimin atışının değişmesini, avuçlarımda tuttuğum jetonun sımsıcak oluşunu, sıcak jetonu kumbaraya atıp  avizeyi kaldırmayı, numaraların üzerinde parmaklarımı büyük bir tecrübe ile gezdirirken arkadaki kuyruğa tedirginlikle bakmayı özledim. Sevdiğimin sesine ulaşabilmek için bu kadarcık şey neydi ki, hiçbir şeydi, o zamanlarda da telefon icat edilmeseydi diye düşünürdüm. Sevdiğim ile konuşabilmek için onun şehrine gitmem gerekseydi, uçak, otobüs, tren de icat edilmeseydi,   yürüseydim. Ona yolculuğumda güneş, ay, rüzgar, yağmur, toprak, çamur, ağaç, çeşme yoldaşım olsaydı diye iç geçirirdim. Ona ulaşmak için geçen zaman ne kıymetli zaman olurdu, uzadıkça nimetlenirdim...
 Her şey kolay olmasaydı, her şeyi kolaylaştıran teknoloji de olmasaydı, diye de düşünüyorum.
Her şeyin daha kolaylaşıp, hızlandığı. zenginleştiği  dünyaya, ayak uyduramıyorum, akıllanamayan, yavaş, tembel bir öğrenci oluyorum, sınıfta kalıyorum.

Yunus'un sınıf öğretmeni, akılsız telefonumu nasıl karşıladı bilemiyorum ama milyonlarca şeyden mahrum kalmak pahasına tercihimin arkasında durmak bana huzur veriyor.

*"Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim,  ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. insanın gelenekleri olmalıdır."

* Sevgili Nihaventrenkler , teşekkür ederim.

24 Aralık 2015 Perşembe

CanlıTavuk Satıcısı


Dün bir eşek gördüm. Keşke yanımda fotoğraf makinem olsaydı diye hayıflandım, hayvanlar içinde en sevdiğimdi eşek ve bu eşek her gün görülmek istenilesi bir güzellikteydi.  Köylü pazarına gidiyor olsa gerekti, semerinde heybe  taşıyordu. Heybelerin içinden tavuk sesi geliyordu. Eşeğin sahibi bir çocuktu, elindeki sopayı rastgele, ritmik kullanıyordu. 
 Çocuk, köylü pazarının girişinde eşeğini bir direğe bağladı. Ağzı bağlı heybeyi yere attı,  heybeden çığlıklar yükselmeye başladı. Çocuk heybeyi  yerde sürükleye sürükleye  pazara taşırken çığlıklar bütün sokağı inletiyordu. Bir köşede heybenin ağzını açtı, birbirine bağlanmış tavukları kaldırıma silkeledi.   Çuvaldan çıkarkenki halleri bütün pazarı güldürdü. Görevini yerine getiren çocuk gururlandı, tavuklar sustu.
 Çorum öyle soğuk ki, her yer kırağı, ağaç dalları, otlar, toprak pırıl pırıl buz tutmuş. Ben, direğe bağlanmış eşeğe bakıyorum, bakmalara doyamıyorum. Direğe doğru yaklaşıyorum, eşek başını yere eğiyor. Tüylerini  okşuyorum, kocaman siyah gözlerini yere indiriyor. Dünyayı daha çok seviyorum, boz eşeğin tüylerinde elim gezinirken, biraz önce sopalanmış gövdesinin sıcaklığı içime akıyor , içimi sevgi ile dolduruyor.  Yaşlı bir amca kızıyor; “ eşek ısırmasını bilmiyor bu kadın, kolunu kopartır …”  Tavuklar yine çığlık çığlığa, biri satılmış, ipleri çözülüyor, birbirlerinden ayrılıyorlar. Eşeğin sahibi, tavuk satıcısı çocuğa bakıyorum. Paltosu yok,  soğuk havayı benim gibi hissetmiyor.  Benim gibi hissetmediği bir sürü şey aklıma geliyor. Canlarını yaka yaka pazara getirdiği bu tavukları her gün besleyendi, civciv hallerini bilendi.  Boz eşeğin  kulaklarına kadardı boyu.  Ama  pazardaki herhangi yetişkin bir köylü gibiydi hareketleri, tıpkısının aynısı…Her gün seslerini duyduğun, gözlerine baktığın, yemlediğin, suladığın senin hayvanlarındı, canlarını nasıl acıtabiliyordun? Nasıl eziyet edebiliyordun, çığlıkları içini acıtmıyor muydu? Boz tüylerin altında hisli bir vücut var, sopalamak yerine kocaman kulaklara konuşsaydın, dinlemez mi sandın, yoksa  aklına konuşmak  hiç gelmedi mi?…
Öyle soğuk bir hava vardı ki… Dondurucu  hava  düşüncelerimi dağıttı, eşeğin tüylerinden elimi çektim, direğin yanından uzaklaşırken, tavuk çığlıkları bir yükselip bir duruyordu. Eşeğinin sırtına tavuklarını yükleyip köyünden kilometrelerce uzakta ki  pazara gelebilmiş bu  paltosuz çocuk, son çığlığa kadar beklemek zorundaydı…

17 Aralık 2015 Perşembe

Alev ( Hüsniye)


Çorum’da sis var. Bir adım öteyi göstermeyen bu sisli penceremin önünde oturuyorum, elimde fotoğraf albümü var.

Üniversite sınavlarına hazırlandığım senenin kışında evlendirilmişti Alev. Kuzenimin eşi olarak Almanya’ya götürülmek üzere ananeme emanet edilmişti. O zamanlarda ananem yaşıyordu, vize işleri tamamlana dek birkaç ay köyde kalacaktı Alev. Zaten köyün kızıydı Alev ama tarlada, tabakta o kadar çok çalıştırılırdı ki yüzünü göremezdik. Annesinin en küçüğüymüş, ele avuca sığmaz enerjisini,  köy halkı  ” Laz” lığına bağlasa da , annesi onu “ateş parçam, alevim” diye severmiş. Nüfusta adı Hüsniye’ymiş ama herkes onu annesinin koyduğu isim ile bilirdi. Yaşmağını kulak ardından tepesine bağlar, saçlarının kumrallığını, boyunu postunu, gözlerinin durgun su yeşilliğini, kocaman gamzesi ile gülüşünü görenlerin “ çok güzel” diyesi gelirdi. Almanya’da ev bark sahibi olmuş hali vakti pek yerinde yengem oğluna kız arıyordu, oğlu henüz yirmisine gelmemişken bir an önce başını bağlamak istiyordu. Aradığı  gelin adayına söz geçirtmek istiyordu,  evlenme çağında ki köydeki  tüm kızları önce kafasında tarttı , eledi, evlerine gidip sınadı. Köydeki kızlar tarlada tabakta çalışmaktan, köyden bıkmışlardı, tek hayalleri Almanya’ydı. Yengem gözüne, annesi yeni ölmüş Alev’i kestirdi,  tek çekincesi “ Laz” lığıydı, ya bildiğini okursa ya söze gelmezse… Kimi kimsesi olmayışı ağır bastı, yengem, Alev’i kendine gelin aldı, oğlu hiç ses çıkarmadı. 

Üniversite de hangi bölümü okuyayım diye bunalımlardayım, babam gibi iktisatçı mı olsam, avukat mı olsam,  şu mu, bu mu…çok bunalmışım, ilk kez kışın köye gönderiliyorum, biraz kafamı dinleyeyim, belki aklım başıma gelir…  Yarıyıl tatilini ananem dedem ve Alev ile geçirecektim.  Köyde dizlere kadar kar var, evden dışarı adım atılmıyor, hayattaki ocak başında kara kara düşünüyorum neyi seçmeliyim, bütün hayatım değişecek Allah’ım ne büyük karar arifesindeyim!  Aynı yaşta olduğumuz Alev yerinde hiç durmuyor,yer sofrası kuruyor, sofra kaldırıyor, süpürüyor, siliyor, odun kırıyor, ekmek yoğuruyor, süt sağıyor, yoğurt mayalıyor, hep gülüyor, kocaman gamzesi hiç kaybolmuyor.  Boş kaldığında kayınvalidesinin hediyesi bavulu açıp içindekilere bakıyor sık sık;  ipek başörtüler,başörtünün içine takacağı boneler, pardösüler, uzun etekli takımlar, çizme, ayakkabı, çanta…En çok gelinliğine bakıyor, her gün hiç yorulmamış gibi gizli gizli gelinliğini giyiyor. Her boş kaldığında karne hediyesi fotoğraf makinem ile gelinlikli fotoğrafını çekmemi istiyor. Bir koşu gelinliği kafasından geçirip, saçlarını dağıtıp gülümsüyor. Filmlerimi bitirecek, poz üstüne poz  hiç usanmıyor. Dayanamıyorum.” Hiç sıkıntın yok mu kızım senin” diyorum. Gelinlikler içinde iken gamzesi  kayboluyor, “  seni seviyorum demedi” diyor. Kahkahayı basıyorum, annesinin yanında utanmıştır, söyleyememiştir  diyorum.  Akşamları Almanya’dan telefon geliyor, soluk soluğa telefona koşuyor; telefonda hep kayınvalidesi ile konuşuyor, konuşurken başı önünde, emirler alıyor. Ananem, torununun karısını emanet gözü ile koruyor, eksik çeyizlerini tamamlıyor,  hayattaki  ocak başında Alev’e çorap örüyor, Alev  bu yaşlı kadını  annesi yerine koyuyor, annesi gibi seviyor...

Yarıyıl tatili bitip evime dönerken, Alev, benden söz alıyor,  hiç kimseye göstermeyecektim gelinlikli fotoğraflarını. Alev Almanyasına kavuştu, kayınvalidesinin sözünden hiç çıkmadığını, elli ayaklı dört dörtlük gelin olduğunu uzaktan beri duymaya başladık. Yıllar geçtikçe  yengemin ailesinin çok zenginleştiğini  parayı nereye koyacaklarını bilemediklerini,   yimpaşa milyon eurolar kaptırdıklarını parayı geri alamadıkları halde halleri vakitlerinin yerinde olduğunu duyduk. Geçen yaz yıllar sonra Alev’i yine gördüm.  Köye gelmiş, evin avlusuna en son modelinden  bemevisini  sokmaya çalışıyor, dokuz yaşında ki oğlunu ön koltuğa yanına  oturtmuş.   İki yakın akraba karşılaşması,  yirmi yıldır hiç görüşülmemiş, konuşulmamış …Sanki hiç ayrılmamış sahteliğinde, sıcacık bir sarılma ile hoşlaştık, aynı yaştaki çocuklarımızı tanıştırdık.  Köye on iki kişilik yemek masası  sipariş etmişti, birlikte masanın koyulacağı yeri ayarladık, hayatta ocağın önünde hep yer sofrasının kurulduğu yere konulacaktı.  Birlikte hayatı süpürdük, sildik. “ Yer sofrası kurup kaldırma zahmetli iş” dedi, yüzüm kızardı, hiç ses çıkarmadan temizliğe devam ettim. Ertesi gün on iki kişilik masa geldi, bütün hayatı kaplayan masa herkesin dilindeydi" sonradan görme, parayı nereye harcayacağını şaşırmış..."  Çocuklarımız  birbirlerine alıştı, arkadaş oldu. Alev oğlunu öyle çok seviyor ki, bir tek oğluna baktığında kocaman gamzesi belli oluyordu. Masada oturmuş Alman kurabiyeleri yerken Alev’i n gönlünü almak istiyorum, “ oğlun öyle güzel ki senin kopyan gibi, eşine hiç benzemiyor.”  Alev’in yüzü soluyor, yıllar öncesinde genç kızlığında ki o an daki  gibi  “ bir kere bile “ seni seviyorum” dediğini duyamadım” diyor. Yıllar öncesinde yaptığım gibi kahkahayı patlatamadım. Karşımda saf küçük köylü kızı durmuyordu, her şeyi görmüş geçirmiş, zenginlik içinde yüzen bir kadının kimsenin umursamadığı yüreğinin derinliklerinde sakladığı fakirliğini görmüştüm. Çocuklarımıza baktık, top oynuyorlardı, Alev  masadan kalktı oğluna sarıldı.

Geçen hafta  Almanya’da bir kaza olmuş,  arabası ile ters yöne giren bir Türk kadın oracıkta ölüvermiş. Alev’miş. Cenazesi  Perşembe gecesi  köye geldi. Sisden dolayı gidemediğim  için köye  telefon açtım, telefondaki akrabalarım şöyle diyordu;  cenaze gelince nereye koyacağımızı bilemedik, hayattaki yemek masasının üzerine koyduk rahmetlinin ne boyu ne postu varmış  on iki kişilik masadan taştı, yüzü ne güzeldi, hiç böylesi güzel ölü yüzü görülmemiştir, kayınvalide kesenin ağzını öyle açtı ki pideler, kavurmalar, dolmalar, hiç böylesi bol yiyecekli cenaze evi görülmemiştir, her gelenin karnı doydu, mevtayı gömmeye götürmeden oğluna  gösterelim dedik  ama çocuk sanki tatile gelmiş gibi , annesinden umudu kesilmesi lazım dedik annesinin yüzünü göstermek için zorladık, çocuk kaçtı, yatağa girdi yattı, rahmetlinin gövdesi  üç gündür yollarda kaldı, bekletmek olmazdı, ananenin yanına gömdük…..”

Elimde ki fotoğraf albümünü açıyorum, yaprakların arasına sakladığım fotoğrafları çıkarıyorum, gelinlikli Alev’ler, kiminde saçlarını arkaya atmış kiminde iki yanına salmış , hayattaki ocağın başında poz verirken gelinliğinin altından, ananemin  ördüğü  çorap görünmüş…

13 Aralık 2015 Pazar

Radyo tiyatrosu


Sabahları 09:30 da Radyo tiyatrosu dinliyoruz . Her zaman değil ama bu sefer çok güzel bir eseri dinleme şansına eriştik;  " Saatleri Ayarlama Enstitüsü".
Akşamları ise saat 22 de" Suç ve Ceza" yı dinliyoruz ( Yunus'u uyutmak hiç bu kadar kolay olmamıştı).

Sağlıklı su içmek için...

Kedime sağlıklı su içirmek için araştırma yaparken şöyle bir görsel gördüm.

Kediler için en sağlıklı olan su, akan su imiş. Durgun suya nazaran akan suyu içmeye daha hevesli olurlarmış. Durgun suyun tadı farklılaşır, kokusu olurmuş ve kediler çok hassas olduğundan bu suyu içerken zorlanırlarmış ve az tüketilen su kedinin böbreğine zarar verirmiş. Kedim için böyle bir makine ararken kendimizi düşündüm.
Yıllardır pet şişelerde, plastik damacanalarda ( bir ara cam damacanaya da geçmiştim) su tüketiyoruz.
Plastiğin zararı bir tarafa durgun su içe içe akan suyun tadını unuttuk. Plastik içine hapsedilen suyu tüketmek zorunda mıyız? Musluğuma arıtma taktırmak istedim, ama mikrobu öldürememe, mineralini koruyamamasını okuyunca  vaz geçtim.
Şehrin dışında bir kaynak suyu akıyor, tadı farklı ( sadece pet şişelerin tadına alışkın olduğumdan)
cam şişelerimi götürsem buradan doldursam mı diye düşünüyorum. Doğadan akan suya da güvenemiyorum ya mikropluysa...Bir örnek alıp test ettirmeliyim,  yine durgun su olacak ama hiç yoktan iki sene boyunca  pet şişe içinde bekleyebilen  suya muhtaç kalmamış olurum.
Akan su insanlar için de gerekli değil mi? Sağlıklı su içebilmek ne yapmalı?

10 Aralık 2015 Perşembe

Aldatanlara


Ne oyunu, ne şekeri , dünyada en çok babamı seviyorum. İlkokula başlarken sıkı sıkı tuttuğum babamın elini bırakmak istemiyorum, babam kocaman olduğumla ilgili büyük laflar ediyor, bir de okul sırasını iyi kullanmamı söylüyor, devlet malı diyor. Devlet malı ne demek anlamıyorum ama babamı çok sevdiğimden oturduğum sıraya adımı kazımıyor, yazı yazmıyorum. Malatya’nın karında yürümeye çalışıyoruz, bata çıka, babam beni omzuna alıyor; iyi insanları anlatıyor. Babamın omuzlarında  iyi insanların yalan söylemediğini anlıyorum. Her şey karların altında görünmez olmuş, ben yükseklerdeyim, kulağımda  en sevdiğimin sesi, iyiliğin sesi…
Babamı ameliyathaneye götürüyorlar. Ellerimi tutuyor, gözlerimin içine bakıyor;” her zaman doğru ol, doğru olmayı hiç bırakma” diyor. Ameliyathanenin kapısı açılıyor, sıkı sıkı tuttuğum el  boşanıyor. Babam kalp krizi geçiriyormuş, günlerce yoğun bakımın kapısında babamın sözleri kulağımda çınladı durdu.  Kızını bir daha görememe ihtimali olan bir babanın son sözleri olacak kadar önemli miydi, doğru olmak,  nasıl bir şeydi?  Babam iyileşti, kendine dikkat etmesi gerekiyordu, ağır kaldırmamalı, çok yorulmamalıydı.
 Dün annem ile babam köylerinden dönerken bana da uğradılar, elleri kolları dolu dolu.  Bahçelerindeki son sebzeleri toplamışlar, ıspanak, pırasa, biber, patates, soğan … Bir çuval da bulgur…Bunca yükü kapımda görünce sevinemedim, çok üzüldüm, iki yaşlı , iki hasta insan, çok yorulmuş olmalıydılar  halbuki hep söylüyorum; sakın bir şey getirmeyin, taşımayın, her şey burada da var…Hiç yorulmamış gibi kilolarca ıspanağı ayıkladılar,  yıkadılar, poşetlere doldurup dondurucuya koyarken; Yunus’a ıspanaklı börek, yumurtalı ıspanak yaparsın dediler…Getirdikleri  her  torbayı  açtıkça gözlerinin içi gülerek;” bütün kış size yeter, hiç bunalmazsınız” diyerek dolaplara yerleştirdiler… Sıra bulgur çuvalını açmaya gelince ; dayanamadım;  bu çuval çok ağır, doktorlar seni uyarmamış gibi hareket ediyorsun, emekli aylığını niye  harcıyorsun diye söylendim.

Bulguru satan adama; kızıma götüreceğim demiş, en iyisi olsun demiş…adam en iyisi bu amca demiş, babamın sırtına bulgur çuvalını yüklemiş…Samsun’dan Çorum’a taşımış…
 Bulgur çuvalını açarken, tatlı bir huzur yaşıyorlar, soğuk kış günleri bu bulgurun pilavını  yiyecek, karınları doyacak çocuklarının hayalini kuran annem ile babamın gözlerinin içi gülüyor…
Çuval açıldı, ellerimi bulgura daldırdım,  bulgurdan daha çok böcek var, çuval böcek çuvalı, ellerimde ki  böceği  ne yapacağımı bilemedim, babam görmesin gözlerinin içinde ki gülümseme sönmesin, hastalık dinlemeden sırtına atıp taşıdığı çuvalın içinden, küçücük emekli aylığının  bir kısmını verdiği bu çuvalın içinden,  yetmiş yaşını aşmış yaşlı bir dedenin kızı için torunu için aldığı bu çuvalın içinden “sahtekarlık” çıktığını bilmesin diye böcekli ellerimi nereye saklayacağımı bilemedim.

Dün gelen annem ile babamı bugün yolcu ettim.

Şimdi bulgur çuvalına bakarak yazıyorum.

  Bulgurundan daha çok böceği olan bu çuvalı, torunum için kızım için alıyorum en iyisi olsun diyen   yaşlı adamın sırtına , en iyisi bu diye atan ;” satıcı”, bir daha gitsem yerini bulamam ki, fiş de alamadım ki diyen bu adamı kandırmayı başarabildin.
Bu  insanların gözlerinin içinde ki gülümsemeyi , huzurlu hayallerini çalmayı bir an için başarabildin.
Tek değilsin,  hiç yurt dışına hiç çıkmamış biri olarak kıyaslayamam ama senin gibi binlercesi var ülkemde. Aldatanları boldur ülkemin.

Köy yumurtası diye dört kat daha fazla para verdiğim şeyin aslında fabrikadan alınmış olduğunu, bahçemden diye sattığı sebzenin halden almış olduğunu, köy tereyağının içinden kocaman buz kalıbı çıktığında, poşetlerimin altında çürükleri, bayatları  gördükçe , bir tezgah başında artık kandırılamayacağımı ima ettiğimde büyük büyük laflar işitmeye başladığımda; Allah, Peygamber, haram, helal lokma, ahiret sözcükleri ile kendini savunan , korkuttuğunu hissettikçe  iştahlanarak sesini yükseltmeye başlayan satıcı,   aldatılmış ve korkutulmuş bana bakarken ne hissediyordun…Bense bir daha köy pazarına gitmemeye karar verdim.
Aldatılmışlığımın hikayeleri  öyle çok ki… Ne kadar çok aldatanım varmış, bütün gece hatırladım, en çok acı verenler hemen hatırlananlar oldu. Aldatanların çokluğunda  doğru olmak nasıl bir şeydi diye düşünüyor insan .  Herkesin doğrusu var, herkes bildiği doğruyu yaşıyor. Değişmeye açık, kişileşen, bireyci doğrular, bencil doğrular, olması gereken doğrular, herkesin yaptığı gibi doğrular, toplumsal doğrular, öyle olmazsa olmaz doğrular, görünmeyen, yaşanmayan doğrular, sadece konuşulan doğrular, bir kesimin doğruları, bir partinin doğruları, bir cemaatin doğruları, herkes doğru, herkes doğru yolunda mutlu. Belki babamı çok seviyorum diye” doğru”yu aradım, arıyorum.  İyi insanları gördüğüm gibi bir huzur vermeli doğru; omza çıkar gibi yükseklere doğru, kar yağar gibi , karın her yeri kaplaması gibi, her şeyin aynı olması gibi , her şeyi  bir yapması gibi, bir tek olması gibi…

4 Aralık 2015 Cuma

Ah'lar Ağacı- Pıtpıt


Yapma Pıtpıt! Odalardaki tüm halıları tırmala ama bunu   tırmalama!  İkindi güneşinin vurduğu salondaki o koltukta , hem  Ah’lar  Ağacını okuyor  hem seni okşuyorken niye kalktın ? Niye tırmalıyorsun,  ilmek ilmek dokunmuş , yeşili ile moru ile ne güzel bu halı, yazık değil mi?  Tırmalama  diye ne   diller döktüm, anlamadın.En sonunda salonu kilitledim. Oysa senden hiçbir şeyi sakınmadım, ortopedik yastığımı,  yeni süpürülmüş( kıllarından da arındırılmış )koltukları, minderleri, yatakları, masaları, evin her bir karışı senindi. Evimize güneş bir tek salon penceresinden giriyorken, niye salonu kilitlemek zorunda kaldım? Niye bozkırın ardından batan güneşi baş başa izlemekten mahrum kaldık. Oysa en güzelinden tırmalama ağacın varken oysa o tırmalama şeyini, Yunus’un kumbara desteği ile alabilmişken, halden anla be Pıtpıt.  Bak  yine güneş batmaya hazırlanıyor, bozkırın tepesinde. Hırıl hırıl kucağımdasın, pembe kulaklarını yanaştır:
“ Güçlü bir el silkeledi beni sonra                                                 
 Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
 Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah..dedim sonra
Ah!”
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel boya koksa.
Ve şimdi dua ediyorum Tanrı’ya
Olanlar oldu Tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla! (1)

Evin bütün halılarını parça parça, iplik iplik ayırdın hiç sesim çıktı mı, olsun dedim, senden kıymetli mi. Seni ayrı sevdiğimi bir sen bilirsin, bütün gün kucak kucağa, bütün gün hiç ayrılamadan. Anlarsın sanmıştım,  yalvarmalarımı. Dayanamadım açtım bak salonun kapılarını. Hemen kurulduk koltuğa.  Gün batımında şiir okuyorum. Niye atladın yine halının üzerine, niye pençelerini geçirdin rengarenk ilmeklere. Beni  anlarsın sanmıştım, beni en iyi sen anlarsın sanmıştım…Parçala, hiç bakmıyorum, bak şiir okumaya devam ediyorum;
“Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
 Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım
 Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.”(2)

(1)“Ah’lar Ağacı (2)Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım? Didem Madak.”  Çorum bozkırında gün batarken birlikteydik Didem Madak.

3 Aralık 2015 Perşembe

Okul Sıkıntısı-2-


Okul Sıkıntısı adlı kitabın ikinci bölümünde   Pennac artık öğretmen olmuştur,( Fransızca öğretmeni) şimdi  öğretmenliğine dair birkaç anısını aktarıyorum;

“Tembel bir öğrencinin öğretmene dönüşümündeki etken ne?

Üstelik alfabeyi sökemeyen birinin yazar olmasındaki?

Nasıl oldu da bir şey oldum ben?

Cevap vermeme isteği çok büyük. En disiplinsiz öğrenci hangi aşamada sosyal gerçekler zeminine ayak basar?

Bu dönüşüm tam anlamıyla anlaşılmaz bir sırdır! İnanılmayacak bir şey, zaten tembellerin kaderidir, kimse onlara inanmaz. Tembellikten sıyrılsam bile yaraları tam anlamıyla kaybolmuyor. Öğretmenlerim bir şey olmayacağımı söylediğinde ,  ben bunu kabaca, en kötü ihtimalle geleceğim benden ibaret olur şeklinde tercüme ederdim. Onları dinlerken zamanı en küçük bir şekilde gözümde canlandıramaz ,  saf saf onlara inanırdım. Daima sersem ,  her zaman sersem olarak kalacaktım. Çünkü, “asla” ve “daima” kelimeleri , kırılmış gururunun tembel öğrenciye sunduğu, zaman yoklamasına yarayan ölçüm birimleridir. Zaman… Geçip gitmesi logaritmik olarak algılamak için yaşlanmam gerektiğini bilmezdim.  Oysa ben çocukken orada değildim. Sınıfa girmem ile sınıftan dışarı çıkmama bir olurdu. Öğretmenin dimdik bakışları uçan dairelerden çıkan o ışınlar gibi beni oturduğum sıradan kaldırıp anında başka bir yere gönderiyormuş gibi gelirdi. Nereye mi? Doğruca öğretmenin kafasının içine! Orada ne kadar değersiz olduğum ölçülür biçilir, başka bir deyişle çöp gibi geri fırlatılırdım. Bu yüzden olsa gerek tembel öğrencilerimi çok iyi anlayabiliyordum. Ardından ilk kurtarıcım geldi, orta okul 4. Sınıf, Fransızca öğretmenim. Beni olduğum halde kabullenen ilk kişiydi. Her halde yapmadığım ödevler , çalışmadığım dersler için her seferinde biraz daha yaratıcı bahaneler uydurabilmeme hayran kalmış ve bana sadece roman yazma ödevi vermişti. Her hafta bir bölüm, dönem sonunda tamamlanacak bir roman. Bu yaşlı öğretmen içimdeki yazarı( nasıl oldu bilmiyorum) keşfedebilmişti. Okul hayatım boyunca ilk defa bir öğretmen bana bir statü vermişti. Okuldan birinin gözünde ben, izleyecek bir çizgisi olan zamanla da ilerleme kaydedecek bir birey olarak vardım. Elbette koruyucuma sonsuz bir minnet duyuyordum ve bu yaşlı beyefendi oldukça mesafeli bir insan olmasına rağmen gizli okumalarımın sırdaşı oldu.

Bizim zamanımızda roman okumak iyi bir şey değildi, okul zamanında okunması yasaktı, boş bir uğraştı.  Yatılı okulda okuduğum için bana ait bir dünya lazımdı ve bu kitapların dünyası oldu. Ailemde okuyanları seyretmişimdir. Babam bacak bacak üzerine atar koltuğunda piposunu tüttürerek, lamba ışığı altında kitabını okurdu. Ağabeyim  odamızda yan yatarak , dizleri kıvrık, sağ eliyle başını tutarak…Bu davranışlarda bir iç rahatlığı okunurdu. Aslında beni okumaya iten şey okuyanın fizyolojisidir. Belki de bu davranışları taklit etmek için okumuşumdur. Okurken kendimi sürmekte olan bir mutluluğun içerisine bedensel olarak yerleştiririm…
 
Sınıfını varlığı ile dolduran öğretmen hemen fark edilir. Öğrenciler daha senenin başında bunu hissederler.Öğrencilerini selamlamasından,oturmasından, sesisinin tonundan, asla öğrencinin sesinden daha yüksek değil. Onlarla olduğumda yada ödevlerini okuduğumda tamamıyla yanlarındayım başka yerde değil. Fakat başka yerdeysem artık onlarla olmaktan çıkıyorum. Sınıf bir orkestra ve tam bir katılım gerek, ahenkli bir ses için.Her öğrenci kendi sazını çalıyor, buna karşı çıkmanın bir anlamı yok. Sınıfta olmaları…Okul zamanı kendine has kullanış şekline göre peş peşe beş, altı ders, ellibeş dakika boyunca dikkatlerini vermeleri bu kız ve erkek öğrenciler için kolay bir şey değil.

Bir matematik hayatı hemen sonra edebiyat hayatına açılıyor, hiç sebep yokken sizi başka bir hayata bu defa İngilizce, kimya, müzikli bir hayata fırlatan , hiçbir mantığı olmayan ve tek bir güne sığdırılan…Alice Harikalar Diyarında’ki gibi: Mart tavşanı ile çay içip, aniden Kupa Kraliçesi ile kriket oynarken buluyoruz kendimizi. Elli beş dakika sıra sıra, hiç sürprizsiz hep geliyor, bu kadarı da fazla!

İyi öğrencileri problemli olanlardan ayıran şey, hızlı dönüşebilme yetenekleridir. Çalışkan öğrenciler kendilerine bahşedilmiş bir yeteneğin keyfini sürerken problemli öğrencilerin akıl sık sık başka yerdedir. Eğer onlardan akıllarını tamamen bana vermelerini bekliyorsam onların dersimin içerisine yerleşmelerine yardımcı olmak zorundayım. Emin olduğum şey varsa o da, öğrencilerimin sınıftaki varlıklarının benimkiyle doğrudan bağlı olduğudur. Elli beş dakika süren dersim boyunca bütün bir sınıf ve tek tek her öğrenci için var olmama, fiziksel, zihinsel ve entelektüel mevcudiyetime. Bazen bunu başaramıyorum ve kendimi müze bekçisi gibi hissediyordum. Öğretmen öncelikle uykusunu almış zinde olmalı, iyi öğretmen erkenden yatar.

Yoklamanın önemi… Acelem bile olsa , sabah yoklamalarını hiçbir zaman atlamam. Koyun sayar gibi değil, yumurcaklarıma bakarak yoklama yapardım, onları ağırlıyorum, tek tek isimlerini söylüyorum ve verdikleri yanıtları dinliyorum, öğretmenleri ile kısacık da olsa muhatap olmak…Öğrencinin bir başkasının değil sadece kendisinin benim gözümde bir değeri olduğunu anlayabilmesi için küçücük bir saniye. Ben elimden geldiğince buradayım deyişinden o anki ruh halini çözmeye çalışıyorum. Eğer sesi çatlak çıkıyorsa, bunu dikkate almak gerekir.

Akşamüzeri son derslerde öğrencilerim yorgun bitap düşmüşken, onlardan şehri dinlemelerini isterdim. Ardından sessiz ve hareketsiz kalmaları için onlara iki dakika tanır, bu sessizlikte dışarıdaki keşmekeş içerdeki huzuru öne çıkarırdı.

Öğrencilerim kimlerden mi oluşuyordu? Bir kısmı benim onların yaşındaki halime benzeyen saygıdeğer okullardan uzaklaştırılan kızlarla oğlanların kapak attığı, çoğu sınıfta kalıyor ve kendilerini değersiz görüyorlardı. Diğerleri ise kendilerini sadece bir kenara atılmış ve sistemin dışında hissediyordu. Onlar benim öğrencilerimdi. Onları bir sürenin içerisine yerleştirmek için “sıkıntı egzersizleri “ tavsiye ettiğim zamanlar oldu. Onlardan hiçbir şey yapmamalarını isterdim: Kafa dağıtmamalarını , hiçbir şey tüketmemelerini, hatta sohbet bile etmemelerini, çalışmamalarını. Kısacası hiçbir şey yapmamalarını isterdim. Sıkıntı ödevi, bu akşam işe koyulmadan önce yirmi dakika hiçbir şey yapmadan duracaksınız. Müzik de mi dinlemeyelim? Kesinlikle hayır! Yirmi dakika mı? Yirmi dakika . Doğrudan evinize gidecek, kimseyle bir şey konuşmayacak, arkadaşlarınızı görmezden gelecek, odanıza girecek, yatağınızın kenarına oturacak, sırt çantanızı açmayacak, walkman takmayacak, gameboy oynamayacak ve yirmi dakika, boşluğa bakarak öylece duracaksınız. Ne için? Meraktan. Geçen dakikalara yoğunlaşın, tek bir tanesini bile kaçırmayın ve bir gün sonra bana anlatın. Bunları yaptığımızı nasıl bileceksiniz? Bilemem.

Kötü öğrencilerimiz( bir şey olamayacakları konusunda adı çıkanlar) okula asla yalnız gelmezler. Sınıfa giren bir soğandır, birkaç kattan oluşan hüzün, korku, endişe, içerleme, kızgınlık, yerine getirilememiş istekler, öfkeli vazgeçişler, hepsi utanılacak bir geçmiş olacak kabuklar. Kabuk kabuk bedenleri ile sırt çantalarında aileleri ile geliyorlar . Ders ,sırtlarındaki yük yere bırakıldığında kabukları soyulduğunda başlayabilir ancak. Bunu anlatmak zor ama çoğunlukla tek bir bakış , tek bir iyi söz, güven telkin eden tutarlı açık tek  bir konuşma, söz konusu bu hüznü dağıtmak ruhları rahatlatmak onları şimdiki zamanın içine yerleştirmemize yeterli oluyor. Olumlu etkilerin geçici olması normal. Soğan çıkışta tekrar eski haline dönüşecek ve yarın kuşkusuz baştan almak gerekecek. Fakat öğretmek işte böyle bir şey; öğretmenliği bırakana kadar baştan başlamak. Bu öğrenciler yıllarını bizlerin karşısında oturarak geçirdiler. Ayrıca ziyan olmuş bir okul yılı hiç de küçümsenecek bir şey değildir.

Bizi kendimizden kurtarmak ve diğer öğretmenleri unutturmak için bir- tek bir- öğretmen yeter.”

29 Kasım 2015 Pazar

Pıtpıt'lı rüya


 Pıtpıt’ı  dört bin lira karşılığında  almak isteyen bir adam ile konuşuyordum, rüyamda.

Sabah  uyandığımda baş ucumda  ortopedik yastığıma gömülmüş  Pıtpıt’ımın yüzüne bakamadım, utandım. Ne diye böyle bir rüya görmüştüm. Akşam yatmadan önce Çorum’un  -20 derecelerinde bizim  emektar araba nasıl uyum sağlayacaktı ,  değiştirsek mi acaba diye konuşuyorduk. Üstüne ne kadar koymak lazım diye de hesap yapıyorduk, ondan mı acaba , rüyama girdi para konusu… Hiç tanımadığım bir adam, elinde para tomarı, Pıtpıt’ın önüne atıyor, tam dört bin lira diyor. Pıtpıt paraları kokluyor, ben Pıtpıt’a bakıyorum. Satsam mı diye hiç ikilime düşmüyorum ama her günün her saati yemek için üzerime atılması, ayaklarımı bileklerimi  ısırması, tırnaklarını derin derin  etime geçirmesi oyun için  çizmesi, eve korkudan misafir gelmemesi( hoş geldine gelen ilk misafirimizin kolunu boydan boya çizince)  geceleri uyutmaması, her yerin beyaz ve gri kıllarla dolu olması( dolabtaki takım elbisenin, koltukların, halıların, masa üstü, kitap sayfaları arasında) . Bunları düşünürken , adam pazarlık için sustuğumu sanıyor ve artırıyor; beş bin, on bin, yirmi bin…. Pıtpıt paraları koklamaya son veriyor, adamın yanına yanaşıyor, adamı kokluyor, adam bana güven veriyor, Pıtpıt’ı sevebilecek birine benziyor.  Pıtpıt’ın umrunda bile değilim, onu sevmeye başladığım ilk anlarda fark etmiştim. Kendini sevecek, besleyecek, herkes onun için eşitti. Yatağımda yatmasına, hiç kimseye baş koydurtmadığım  ortopedik yastığımın üzerine kurulmasına izin vermem ,  uykusu geldi diye okuduğum kitabı yarıda kesip ışığı kapamam, dışarıda birkaç saat fazla kaldığımda beni özlemiştir diye çabucak eve koşmam, en sevdiği yemeği , en sevdiği saati, en sevdiği yatağı, en sevdiği oyunu, en sevdiği klasik müziği,  en sevdiği  okşayış şeklini bilmem bile onun için hiçbir şey ifade etmiyor, herkes onun için bir.Biliyorum. Adam, en son, elli bin veririm dedi. Elli bin. Pıtpıt için. Versem mi diye yine hiç içimden geçirmedim. Pıtpıt’ın köydeki bütün fareleri yalaması, ağzının kenarından uzun uzun sarkan fare kuyrukları, bitlenmesi, ishali, kusması, gel dediğimde arkasını dönmesi, gitme dediğimde  sağır olması hiç aklıma gelmedi , aklıma gelen tek şey  baş başa yatarken gözlerimi açtığımda patisi ile pıt pıt yüzüme vurarak “ gözlerimi kapamamı” istemesi, hırıltısının horlamaya dönüşmesi, boynuma dolanan sıcaklığı… Pıtpıt , adamın kucağına yatmış, kendini okşatıyor, adam elini kaba kaba Pıtpıt’ın üzerinde gezdiriyor. İçim eziliyor. Pıtpıt sadece benimdi, sadece benim yanımda mutlu olabilir, yaşayabilirdi, sadece beni tırmalayabilir, bileklerime derin çizgiler atabilirdi. Olmaz dedim, elli bin lira verseniz bile olmaz, başka kedi bulun, o benim kedim.

Pıtpıt şimdi top olmuş klavyenin başında uyuyor, birazdan uyanır, gözleri ilk beni görür, hemen dilini dışarı çıkarır içeri sokar, acıkmıştır, klavye başından kalkmasam dişlerini  bileklerime geçirir.

26 Kasım 2015 Perşembe

Okul Sıkıntsı 1



Okul Sıkıntısı; tembel bir öğrenci olan Daniel Pennac’ın otobiyografisi. Başarısız  , anlamamanın acısını yaşayan bir öğrencinin gözüyle mizah dolu bir dil ile okulu anlatmış. Pennac  alfabenin ilk harfini bir yılda sökmüş bir öğrenci iken dünyaca ünlü  bir yazar ve örnek alınası bir öğretmen olmuş.  Bilgisayarımın izin verdiği ölçüde ilk önce kendi öğrencilik anılarını sonra da öğretmenliğini yazmak istiyorum.( f klavye, saat başı mama için üzerime atlayan kedi, kararan ekran, kapanan kitap….imla ve anlatım bozuklukları için)

 

“ Yani ben kötü bir öğrenciydim.
 Çocukluğumda her akşam  eve dönüşte okulda peşimden gelirdi. Karnem öğretmenlerimin uyarı ve eleştirileri ile dolu olurdu. Sınıf sonuncusu değilsem, sondan bir önceki olurdum.  Önce aritmetiğe sonra matematiğe aklım ermemişti,  ciddi boyutta imla bozukluğu, tarih ezberlemede ve coğrafi ya da yerlerin bulunup gösterilmesi konularında kafasız, yabancı dilleri öğrenmede beceriksiz, tembel teneke olmakla ünlü ( çalışılmamış dersler, yapılmamış ödevler) biriydim eve ne müziğin ne beden dersinin ne de ders dışı faaliyetlerin telafi edebildiği berbat notlar getiriyordum.

“ Anladın mı? En azından açıkladığım şeyi anlıyor musun?”

Anlamıyordum.

Tembelliğim nereden geliyordu?

Sevgi dolu , çatışmasız bir aileden gelen, çevresinde sorumluluk sahibi , derslerinde kendisine yardımcı yetişkinler olan bir çocuktum.  Politeknik mezunu bir baba, ev hanımı bir anne ,  boşanma yok, alkolik yok, karakter bozukluğu yok, kalıtımsal  kusurlar yok. Lisede okuyan üç ağabey, dengeli bir aile düzeni, sağlıklı gıdalar, evde bir kütüphane,  sakin , esprili masa sohbetleri.

Bunlara rağmen ben tembel teneke.

Dışarıdan bakıldığında yaramaz bir çocuk değildim, bir hayli konuşkan, şakacı ve güleç bir çocuktum.

Öğretmenler her şeyden çok bu neşeli halimi eleştirirlerdi . Derslerdeki zayıflığıma karşı bir de küstahlık eklemekti bu. Bir tembelin gösterebileceği en ufak terbiye kuralı, uslu durmaktı. İdeali ise ölü doğmuş olmasıydı. Yalnız hareketli oluşum benim için hayati öneme sahipti, kendim ile baş başa kalınca utanıyordum, utancımdan dolayı kapıldığım üzüntüden kurtulma yolu oyundu.  Tanrım , hiçbir zaman “ yapılması gerekeni yapamayan” tembelin utanç içerisinde yaşadığı o yalnızlık duygusu ! Ve o kaçma arzusu… Erken yaşta kendimden kaçma isteğine kapılmıştım.

-İnadına  Yapıyorsun-

 Aile ve öğretmenlerin başarısız öğrenciye en sık yönelttiği kaçınılmaz suçlama “ İnadına yapıyorsun!  ya önyargı ile “ bana hikaye anlatma ,inadına yapıyorsun “ ya da bilmem kaçıncı açıklamanın ardından yaşanan öfke patlaması “ olacak şey değil yahu! Sen inadına yapıyorsun!” veya anne baba kapalı kapılardan ardından konuşurken” sana söylüyorum bu çocuk inadına yapıyor!  Tek kabahatli, üstelik bilerek isteyerek yapıyor…Peki neyi inadına yapmak?

Söz dinlememeyi mi? Çalışmamayı mı? D ikkatini vermemeyi mi?  Anlamamayı mı? Anlamaya bile çalışmamayı mı? Bana karşı gelmeyi mi? Beni kudurtmayı mı? Öğretmenleri çileden çıkartmayı mı? Şimdini ziyan ederek geleceğini harcamayı mı?

Madem inadına yapıyor mutlaka bir amacı olmalı. Ne için inadına? Anın keyfini sürmek için mi? Belki tembellik ve huzur içerisinde azarlamaları takmayarak yaşamayı istiyordur? Bir tür hedonizm mi? Hayır çok iyi biliyor ki hiçbir şey yapmayarak geçen zamanın mutluluğunun bedelini daha sonra hor gören bakışlar kendinden tiksinme halini pekiştiren azarlamalarla ödüyor. O zaman neden bunlara rağmen inadına yapar? Diğer tembellerin saygısını kazanmak için mi? Onun sosyalleşme yöntemi mi bu?   Başarısızların kabileleşmesi, bütün kötü öğrencilerin ayaktakımıyla  kaynayan o geniş bataklığa kaçması. Fakat bu açıklamalar bir çetenin parçası olsun olmasın ,  kendini  yapayalnız, başarısızlıkları karşısında yapayalnız , geleceği karşısında bir başına , akşam yatmadan önce kendisiyle bir başına bulan o çocuğun içindeki daima biricik olan kişiyi alıp boşaltır. Yüzüne bakalım onun. Göz önüne getirelim. Dikkatlice bakalım. Kendini iyi hissettiğine dair kim bir kuruşuna iddiaya girebilir? Kim inadına yapıyor diye şüphelenebilir ondan?

(  Yazar; şeker  öğrencilere, başarıları için( şeker öğrenci= doğuştan yetenekli, çabuk kavrayan, hemen anlayan, ağırbaşlı, çalışkan…)  şöyle sesleniyor;)

Yoksa yatkın olduğun şeyleri birer erdemmiş gibi mi göstermeye çalışıyorsun? Başarılı oluşunu bir irade, sebat, özveri meselesine indirgemek, istediğin bu mu? Senin çalışkan ve azimli bir öğrenci olduğun ve bunun senin meziyetin olduğu doğru, fakat bu durum aynı zamanda ,  kavramaya yatkın oluşunun tadına çok kısa sürede varmış, okul ödevlerine karşı girdiğin ilk mücadelelerde bile anlıyor olmandan ve bu çabanın bu mutluluğa vesile olmasından da kaynaklanıyordu! Ben aptallığımdan emin olma duygusunun altında ezilerek masama otururken , sen , kendi masana sabırsızlıkla oturuyordun, çünkü benim üzerinde uyuyakaldığım o matematik ödevini sen bir çırpıda çözüveriyordun. Senin zihninde birer sıçrama tahtası olan ödevlerimiz , benim aklımda saplanıp kaldığı oynak kum taneleriydi. Ödevi tamamlamış olmanın verdiği rahatlama duygusuyla seni hava kadar özgür bırakırken ben bilgisizlikten sersemlemiş, kimseyi kandırmaya yetmeyen bahaneler üretiyorum. Daha en başından sen çalışkan, ben tembeldim. Tembellik demek ki buymuş? Kendi içine gömülmek.  Peki çalışmak neydi? Sıkı çalışanlar nasıl yapabiliyordu bunu? Bu gücü nerede buluyorlardı? Benim çocukluğumun bilmecesiydi bu. Benim içerisinde yok olduğum çalışma gayreti , senin için daha başından gelişmenin teminatıydı.  Bu anlama tutkusunu bütün hayatın boyunca kararlıkla taşıdın. Seni bu konuda eleştiren biri kıskanç bir salaktan başka bir şey olamaz…Ama sana yalvarıyorum, yeteneklerini meziyetmiş gibi göstermekten vazgeç, işleri karıştırıyor, zaten karmaşık olan eğitim meselesini zorlaştırıyor. Gerçekte ne olduğunu bilmek ister misin? Şeker gibi öğrenciydin.( Ve yazar hayatında bir kez olsun şeker öğrenci olmak istiyordu, iltifat, pohpohlanmak istiyordu, en kötüsü de buna ihtiyaç hissediyordu. Öğretmenlerinin iltifatını doğal haliyle hak edemeyeceğini bildiği için “ yetişkinlerin sevgisini satın alabilmek için çalmak”  düşüncesini, öğretmenlerinin doğum gününde en pahalı hediyeler almak için  hayata geçirmişti)

 

Dersini anlamayan ve ondan başka herkesin anladığı bir dünyada kaybolmuş bir öğrencinin yalnızlığı ve utancı. Ve korku…İğneden korkmak gibi…Okul yıllarım boyunca , devasa iğnelerle silahlanmış ve içime o ağır yakıcı maddeyi çok iyi hatırladığım ellili yılların penisilinini, çocuk bedenime akıttıkları bir tür erimiş kurşunu, zerk etmekle görevlendirilmiş öğretmenlerden kaçarak geçirdim. N e olursa olsun , evet, korku bal gibi de okul hayatımın en büyük meselesiydi, ona ket vuran kilidiydi. Ve öğretmem olmamdaki telaşımın altında kötü öğrencilerimin söz konusu bu kilidini kırmaya çalışarak, bilginin geçmesi için bir şans yaratmak yatıyordu.
( Yazarın öğretmenlik anıları diğer yazımda)