10 Temmuz 2018 Salı

Aydın'ın gör dediği

Aydın, sokakta bulduğum ev kedisi.
 Karanlık bir günde bembeyaz bir Van kedisini parkın bir köşesinde ağlar bulmuştum,  kucağıma almış bir kedi nasıl böyle  içli içli ağlayabiliyor demiştim.
 Sonra bu güzel, bu cins kediye hemen yuva bulunur , ağlaması son bulur diye eve aldığım, adını Aydın koyduğum kediydi. İlk kez bir kedi sahiplendirme işine girişecektim, acele etmem gerekti kendi kedim kudurmuş gibi misafirin üzerine atlıyordu. Misafirin önüne mamasını suyunu kumunu koydum, rahat olsun diye kapısını kapattım.  Dışarıda nasıl yorulduysa iki gün uyudu. İki gün sonra ayaklandı, kapalı kapılar açılsın istedi, kapının ardındaki canavarı görünce sindi, hayatımda gördüğüm en güzel kediydi. Güzelliği, cinsi ile ilgili miydi, daha önce hiç Van kedisi görmemiştim , kendini sevdirmesi, taratması, kucağa gelip sarılması tırnaklarını hiç çıkartmaması, traşlı gibi hiç tüyünün olmaması güzelliğine güzellik katıyordu. Kendi kedim her fırsat bulduğunda bu güzelliği , parça pınçık edip beyazlığını kana buluyordu. Bir an önce kediciğe yuva bulmak için iki kişiden yardım istedim, benim gibi bir  cahile yol göstersinlerdi. Bu iki kişi ile hiç yüz yüze gelmedim kedi üzerine bir internet sitesinden tanışmış ikisini de çok sevmiştim. İlk arkadaşım profil resminde adında paylaşımlarında ateist olduğunun üstünde duruyor, öbürü ise muhafazakar. İkisine de güveniyorum , kapılarını hayvanlara açmışlar sayısız hayvana ev bulmuşlar, sonuna kadar canla başla yardımcı olmaya çalışan , koca yürekli insanlar. Her ikisi de yuva bulma sürecinde neler yapmam gerektiğini nelere özellikle dikkat etmem gerektiğini anlattı, yazdı. En sonunda, ilki "evrene emanet" diğeri ise " Allah'a emanet" diyerek Aydın'a şans dilediler.

 
 
İlk ilanım hemen ses getirmeye başladı, sahiplenmek isteyenlerin profil fotoğraflarına paylaşımlarına, işlerine güçlerine yaşlarına daha önce kedi bakmışlıklarına tatile gidişlerine yakınları olup olmamalarına kadar Aydın için sorular sorup ön elemelerden sonra kalanlardan ilk sıradaki bir kadın  ile anlaştım, oğlu kedi istiyormuş, oğlu kedi  çok seviyormuş. Akşam dokuzda Aydın'ı evlerine götürdük, oğlu ile birlikte Aydın'a sarıldılar, öptüler, kucakladılar.( benim kedi olsaydı,  bir metre yakınına kimseyi yanaştırmaz. yanaşanı asla af etmez, dişler, tırnak geçirir, yaralardı, Aydın'ın ise  yarım saat boyunca kadının koltuk altında sıkışık halde durabildiğine şahit oluyordum) Kedi sevgileri öyle büyüktü ki, ilk önce kedinin ismi değiştirdiler Pamuk koydular , sonra gece 11 e kadar kedi ile hayallerini anlattılar, en sonunda ayrılırken, iki arkadaşımın son sözlerini yerine getirmek kaldı,evrene mi, Allah'a mı emanet ? ( Kadın ve ailesi muhafazakar giyinmişlerdi) şüphe etmeden " Allah'ın emanetini bırakıyorum" dedim, koltuğunun altına sıkıştırdığı kediye öpücükler kondurarak  Allah'ın bu güzel emaneti sonsuza kadar bizimle, dedi ve  gece 11 den sonra  Aydın'ı( Pamuk'u) yeni yuvasına bırakarak  ayrıldım.
Sabah uyanıp kapalı telefonumu açtığımda mesaj üstüne mesaj bombardımanı, kediyi  bir an önce gelip almamı istiyordu dün gece teslim ettiğim kadın.  Kedinin tüyü dökülüyormuş, oğlu öksürmüş, sabaha kadar uyuyamamışlar oysa bana sormuş tüyü dökülüyor mu diye ben de sıfıra yakın tüyü olan bir kedi ve kendini taratmayı seviyor, demişim, tüm bunlardan tüyü dökülmediği anlamı çıkarmış, yanıltmışım...( benim kedim ile kıyaslamam yanlış oluyor demek ki, kedimin merinos koyunu gibi uzun lüle lüle tüyleri var ve asla asla taratmaz, her yerde pişmaniye gibi beyaz tüyler parça parça iken) Bu nerdeyse tüysüz kedinin tüyleri yüzünden istenmeyeceği, bir gecelik olağan üstü sabır gösterişlerini destan yapmış   yaz yaz bitirilememiş, onlarca  mesajı sabahın ilk ışıklarında alacağım aklıma hiç gelmemişti.
 
 Yüzümü yıkamadan  yola düştüm, Aydın'ı almaya gittiğimde evin çocuğu kediyi vermemek için direnirken anne üst üste  " sen astımsın, sen hastasın, senin astımın var, sen tıkanıyorsun..." diyordu. Yanlış bilgi verdiğim için bütün gece uykusuz kalmalarına sebep olduğum için özür dileyerek kediyi aldım, eve getirdim. Aydın eve girer girmez çiçek saksılarının arasına sıkıştı, kendini görünmez yaptı, bütün gün oradan çıkmadı.
Bu sefer daha dikkatliyim tüyü dökülüyor, alerjiniz var mı diye de soruyorum, sahiplenmek isteyenlere. Emekli bir profesör benim alerjim , eşim, çocuğum yok , kediyi istiyorum dedi. Profesör oluşuna hemen vuruluyorum, Çorum starbaksında bekliyorum kediyi diyor. Aydın ile starbaks kapısında bekliyorum. Profesör elimdeki sepete eğilip kediye bakmadan, umarım her yeri tırnaklamaz, umarım klozete yapmaya hemen alışır,  kedi kumundan hiç haz etmiyorum,  umarım uysaldır diye umarlarını ardı ardına sıralıyor,  kediye, cipine atmadan önce şöyle bir baktı ve umduğum gibi küçük değilmiş adı da Aydın değil artık  Lokum  dedi. Kediyi zorla mı veriyorum diye ikilime düşmüşken, Allaha emanet diyerek arka koltuktaki Aydın'a , (Lokum'a ) veda ediyorum. Prof yine umduğunu bulamamış gibi yüzüme bakarken , " birbirimize emanetiziz, birbirimize, birbirimize emanet" diye yanlış yaptığının farkına varsın diye öğrencisine tüyo veren eğitmendi...  Yanlışımın farkına cip hareket etmeden vardım, Evrene emanet, evrene emanet ol Aydın diyerek arkalarından el salladım.
Yine sabah erkenden daha erkenden telefonum çaldı,   profesörün yorgun  sesi, lütfen rica ediyorum kediyi geri alın sabaha kadar uyutmadı, miyavladı durdu, bu kedi beni sevmedi.. 
Yine sabah yollara düşmüş iken ne oluyor diye sorgulamaya başladım, bu işler böyle mi oluyor diye iki kedi sever arkadaşımı aradım. Yok dediler böyle olmuyor, iki sefer üst üste sadece bir gece dayanabilen çok istekli sahipleniciler bir tek benim başıma gelmişti...Birazcık sabır etseydiniz diyemeyeceğim kadar , baskın bir şekilde çok çekmişliklerini haykırıyorlardı, özür dileyerek alıp geliyordum kediyi...
 
 
 
Nasıl bunaldım, nasıl yoruldum nasıl korktum nasıl anlatayım? Aydın'ın eve girince yine aynı saksıların dibine girip sinmesini görünce esas yorulan bunalanın kedi olduğunu fark ettim. Keşke  karanlık bir günde bana gözükmeseydi sokaklardan kurtulmasaydı, bu insanları tanımak zorunda kalmasaydı, evlerini, ciplerini, egolarını koklamak zorunda kalmasaydı...Telefonumu kapattım. Aydın'ın yeni sahiplerine dair  umudumu kaybettim.
 
Günler sonra telefonumu açtım,  çok istekli sahiplenicilerin arasından iki  kardeşin fotoğrafını gördüm, anneleri babalarını dahil etmemişler ,kediyi  biz istiyoruz diyorlardı, aldığım tavsiyelere göre asla vermemem gerekiyordu, çocuklara emanet edilemezdi...Çocuklar ile konuştum, Çorum'un uzak bir köyünde oturuyorlar, kedinin yatağını yapmışlar...anneniz ile konuşayım dedim, konuşturdular, Çorum'un köyündeki kadın , çocuklarının elinden her iş geldiğini ne yaparlarsa güzel yapacaklarını, çocuklarına güvendiğini söyledi. Aydın'ı aldım yüz yirmi kilometre yoldan sonra köyün girişinde el ele tutuşmuş iki kardeşe emanet ettim. İsmini siz koyun ben Aydın diye çağırıyordum dediğimde, kedinin kafası karışmasın Aydın kalsın dedi biri, öteki ,kedinin psikolojisi bozulmasın Aydın kalsın dedi. Eve döndüm  ama içim içimi kemiriyor, yine  gelin alın diyecekler , tüyü dökülüyor, miyavlıyor, diyecekler diye yüreğim ağzımda bekledim. Ertesi sabah telefon gelmeyince ben aradım ne yaptınız diye, Aydın akşam birazcık ağladı, başını okşadık yanında yattık , uyuttuk dedi iki kardeş. Bir haftadır Aydın'ın fotoğrafları geliyor, köyde bahçede oynayan Aydın , minderlerde huzur ile uyuyan Aydın'ı görünce çocuklara emanet etmekle doğru bir şey yaptığıma yeni yeni ikna olmaya başladım.
 
 

27 Haziran 2018 Çarşamba

Aydın'ın uykusu için

 
 
Kara bulutlar ile dolu bir gökyüzüne uyanmış, içim daralmış dışarı çıkmıştım. Kafamı yukarı kaldırdıkça kara bulutların kocamanlaştığını görüyordum. Evimizden bir sokak aşağısı ,Beyaz Park'ın oradan geçerken akasya ağaçlarının altına sinmiş beyaz bir kedi önüne konulmuş sütü içiyordu. Durdum. Pisi pisi dedim, kafasını sütten kaldırdı yüzüme baktı, koşarak kucağıma atladı, boynuma kollarını doladı, ağlar gibi hırlamaya başladı. Çorum'un sokak kedileri iki metre yakınına insan yaklaştırmazdı, bu ev kedisi olmalıydı, evinden mi kaçmıştı... Kedi kucağımda parkın etrafındaki evleri dolandım, sabahın erken saati, kimseleri göremedim. Parka oturdum, kucağımdaki kediye dikkatlice baktım, beyaz tüyleri çok kirli, günlerce sokakta kalmış gibi yaralı bereli, bir gözü mavi diğeri kehribar...Eve götüremem Pıtpıt  rahat vermezdi , etrafıma bakınıyorum ne yapacağım?
 
Kara bulutlu bir sabahta kucağıma bembeyaz bir aydınlık atlamış, yeni  sevgililer gibi parkta birbirimize sarılmış ne yapacağımızı bilmeden bekliyorduk.
Bırakamadım, eve getirdim,  Pıtpıt'ı görünce hemen koltuk altına sindi ( Pıtpıt öyle büyük ki koltuk altına sığdıramazdı gövdesini)
 
 
 
 
 
 
(Yabancı bir yerde kendini ancak böyle korurdu, koltuk altına sindi ve gözlerini açtı)
 
 
 
Pıtpıt'ı sakladım.
Yemek su çıkardım önüne, okşadım güvende hissetti, çıktı sindiği yerden

Birazcık etrafı kokladı.

Koltuğa uzandı, oyuncağa sarıldı, gözleri kapanmaya başladı
 
 
Uyudu
 
 
                                                                
                                                              uyudu

                                                                uyudu
 
uyudu, hiç uyanmadan uyudu, yüzyıl  uyuyacak gibi uyuyordu...
O uyurken hep ona bakıyordum, uykusunda kara yüklü bulutlar yüklerini sessizce boşaltıyordu, gökyüzü şehir  insanlar yüklerinden sessizce  kurtuluyorlardı, dünya hafifliyor, hafifliyordu.  Dünya yok oluyordu,  o uykudayken...
O uykudayken Çorum'daki kayıp kedi ilanlarına baktım on gün önce bir inşaat içinde karanlıklar içinde çekilmiş fotoğraflarını gördüm, sahibi kim diye soruyorlardı...
 
Belli ki sahibi onu bulmada istekli değildi,  en az on gün boyunca sokaklardaydı.
O uyurken  ona isim koydum, içimden Aydınlık dedim, Aydın , Umut, olsun dedim
 
O uyurken, kara bulutlar gitmiş güneş çıkmıştı, karanlık aydınlığa, kötülükler iyiliğe , umutsuzluklar umuda dönmüştü .
Hissediyorum ki uyanınca gerçekler yüzünü gösterecek, Pıtpıt üzerine atlayacak, bu yavruya yuva arıyorum, huzurlu uykularına devam edebilsin diye...
 
( Yuva Bulundu:)
 
( Dün gece çok istekli aileye kumunu mamasını da yanına vererek evlerine kadar götürüp vermişken, bu sabah sekizde telefona " lütfen geri alın, sabaha kadar uyutmadı, oğlumun alerjisi var istemiyoruz" diye mesaj geldi. Şimdi geri almak için yoldayım, lütfen sahiplenirken hayvanın psikolojisini de düşünün, aileye teşekkür edeceğim sokağa bırakmadığı beni aradığı için)
 
(  Son durum, kedicik için yuva aranıyor)
 
 

19 Haziran 2018 Salı

Hayattaki sınavlar

Oğluma karne hediyesi için nevresimcideyim, elimde çift kişilik dünya haritalı nevresim takımı ,tek kişiliği var mı diye kasaya soracağım . Yatağını görünce çok sevinecek diye heyecanla  kasa sırasında bekliyorum. Telefonum çaldı, eşim arıyordu, sınavı kazanamadığımı söylüyordu. Üzülme dedi. Tamam,  üzülmem dedim, telefonu kapattım. Sıra bana geldi, bu nevresim takımının tek kişiliğini istiyorum dedim. Kasadaki görevli elimdeki nevresime bakarak , maalesef dedi, bitti, bundan sonra da gelmez dedi. Nevresimi aldığım yere bırakırken ağlamaya başladım.( Yazılarımda artık acıtasyondan kaçınsam da yazının gidişatı için  gözyaşlarımı açık etmem gerekiyor)

Belediye otobüsüne bindim, kafamı cama yapıştırıp arkada kalan insanlara duraklara evlere dükkanlara bakarak, unutmak istedim. Çorum sokakları unutmaya izin vermeyecek kadar mesafesizdi, durakları azdı. Otobüsten indim. Bir musluk üstten  , diğeri alttan açılmışken boş havuzları doldurabiliyordum, işçilerin birlikte ve tek başlarına bir işi kaç günde bitirebildiklerini, saatin bir daha kaçta çalacağını,  bir yuvarlak etrafında koşanların bir daha ne zaman karşılaşacaklarını, araçların hızlarını, çocukların annelerin yaşlarını, gözlüklülerin , Fransızca bilmeyenlerin sınıftaki yüzdelerini , torbadan sarı bilye çıkma olasılığını, kare köklü üslü mutlak değerli tam sayıları doğal sayıları, reel sayıları , kümeleri, eşitsizlikleri, yarıçapı, hipotenüsü, pisagoru, açıortayı, düzgün beşgeni, yöndeş açıları yıllar sonra  tek tek hatırlamış, hatırladıkça yapmaktan zevk alacağım işime yakınlaştığımı hissetmiştim.

 Ağacın gölgelediği  boş bir bank gördüm. Bankın ucuna oturdum. Kafamı yukarı kaldırdım, bu çamın adı neydi, göknar mı ladin mi?   Sınav yaklaştıkça  uykularım kaçmıştı , günlerce uykusuz kalmıştım önemsememiştim, elbet uykum gelecek yorgunluktan sızıp kalacak uyuyacaktım. Uyuyamamak uzadıkça aklıma Gülsüm abla gelmişti, kendisini bloğumdan tanırım, yorumları her yazıma ışık olurdu, eczacıydı, bana seve seve yardımcı olurdu ama anlamsız çekingenliğimden dolayı  arayamamıştım son gece uyuyamıyorum diye sabaha kadar ağlamış göz kapaklarım şişmiş kapanmış, yüzüm davul gibi  zombi gibi sınava girmiştim.
 
Sınava hazırlanırken kitap satış sitesinin indirimine tav olmuş, fotoğrafta  masa üzerindeki tüm kitapları bir seferde almıştım, altını çize çize okumaya başlamıştım . Sınavda , okuduğunu anlamak ile ilgili Türkçe testlerde çok yanlış yapmışım. ( Türkçeden okuduğunu anlayamayan ben, James Joyce " Ulysses"   okumaya niye heves etmiştim). Bir baltaya sap olamadan göçüp gidecektim, herkesin bir işi vardı benim yoktu, oğluma kendi paramla nevresim hediye edemeyecektim,  başarısızlığımın bahaneleri, kendi kendime yetememezliğim hep böyle devam edecekti. Etrafıma baktım herkesin bir işi vardı, bankın ayaklarından beri ağacın gövdesine yol yapmış karıncaların ağzında çekirdek kabukları vardı.
Yalnızlığımı çok sever ve kutsarım, yalnızlığıma çok bağımlıyım ama bazen birinin, Ayşe üzülme demesine, bir dahaki sefere, başarabilirsin demesine öyle ihtiyaç duyarım ki, çünkü yıkılmışımdır, nefes alamaz olmuşumdur, derin bir kuyuya düşmüşümdür. Bir insana , bir sese , boş ver demesine , her şeyin hayırlısı , sağlık olsun denilmesine hava gibi su gibi ihtiyaç duyulur mu?
Gülsüm ablayı arayıp sınavı kazanamadığımı söylemek istedim, o da bir zamanlar benim girdiğim bu sınava girmiş ama kazanamamıştı, sonra hayatın ona getirdiklerini , soğuk odalarını , ayrılıklarını, iki kızı ile yaşam mücadelesini ve sonunda hep hayalini kurduğu aşkına nasıl kavuştuğunu her yazımı yorumlarken yeri geldikçe anlatmıştı. Adından emin olamadığım ağacın altında, bankın  ucunda, hızlı hızlı ilerleyen karıncalara bakarken tam da Gülsüm ablayı aklımdan geçirirken telefonuma bir mesaj geldi;
 
"Ayşem ....Ben sevgili eşimi can yoldaşımı kaybettim. Dün defnettik onu. Ruhu şad olsun"
Gülsüm abla, yıkılmıştır, nefes alamaz olmuş, derin kuyulara düşmüştür, hangi  teselli cümlesi kurulmalı? Telefonu açıyor, çok görmüş olgun bir ses, gölgesinde oturduğum ağaç gibi bir ses, ağlama kızım diyor, hayatta üzülmeye değer çok az şey var.... 
 
 

6 Haziran 2018 Çarşamba

Pıtpıt nöbette

Pıtpıt lütfen yapma, halden anla, birazcık empati lütfen...Bir güncük sadece, sabretsen.
 Hiç tanımadığım misafirler gelecek yarın, kedi bilmeyenlerin gözü ile bakıyorum salonuma.
 Koltuklar halılar tırnaklanmış parça parça olmuş, sinek avlarken duvardan  düşürdüğü çerçevelerin camları çatlamış, perdeler yırtılmış beyaz gri uzun tüyler her köşede , koltukta, halıda, döşemede , kapı arkasında yatak altında ,yastıkta, sandalyede , büfe içindeki fincanlarda, kavanoz kapağında , kazakta, pijamada, terlikte...Her gün süpürge her gün silme sayesinde topak topak değil, tane tane her yerde...Sadece salonun bir camındaki perdeyi değiştirmeli, diğer perdeler masa , büfe arkasında kaldığından idare ederdi. Parçalanan koltuk üzerine bir örtü serilmeli,  bir hafta önceden salon temizlenmeye başlanmalı,  Pıtpıt'a ,salonun kapıları, (misafir gidene kadar) kapatılmalıydı. Bir kere, bir anlık içeri dalsa tüm temizlik yanardı. Misafir kaşığında Pıtpıt'ın uzun beyaz tüyü , misafirin beyaz peçetesinde Pıtpıt'ın uzun gri tüyü... Ama anlamıyor Pıtpıt, bugün bütün gün salonun kapısında nöbetteydi.

 
 
 
 
 
 

Bahçemde





                                                 (Pıtpıt bir şeyden çok korkmuş olmalı, akasyanın dikenlerini unutmuş)
Çekirdekten yetiştirdiğim avokadom, bir yıl boyunca mutfak penceremin önünde benimle beraberdi. Birlikte baktık aynı pencereden, mutfağımdaki tabak kaşık sesini sofra sohbetlerini açtığım radyo kanalını duydu. Toprağa gömdüğüm ilk gece uykudan uyanıp köyün penceresinden ona baktım, karanlıkta görünmüyordu, köpekler üzerine mi basacaktı, kaplumbağalar yapraklarını mı ısıracaktı,  karıncalar kökünü mü kurutacaktı, güneş yakacak, rüzgar  dalını mı kıracaktı? 
Artık benim mutfağımda değildi,  kökleri benim daracık saksımda değildi, onun evi artık dünya diyerek penceremi kapattım. 

Bahçemizin her yerini dikenli akasya fideleri kaplamış. Akasyanın dikeni gibi bir diken hiç bir yerde görmedim,  kalın keskin sağlam dikenler...

Bahçeyi budamaya gelen bahçıvan tüm akasya fidelerini çalı diye biçmiş bir kaç irileşmiş akasya fidesini ise nerdeyse kökünden budamış iken bu sene hepsi daha gür bir şekilde yerlerinden fışkırmış. Bu gidişle küçük bahçemizde yüze yakın  akasya ağacı olacak... Akasya fideleri yanına fazla yaklaşanı derin çiziyor, kanatıyor olsa da seviyor ve kıskanıyorum akasyayı. 

Bu sene de karadut dibine çok düştü, şurubunu, pekmezini yaptık. Bizden daha çok kuşlar yesin dutları. Dut için özellikle gelen kuşlar var, karatavuk bunlardan biri. 

Bu sene ilk kez domatesin çekirdeğinden fide yetiştirdim. 
(Geçen seneden domates,ellerim ceviz karası)
Domates bizim oraların atalık domatesi, ince kabuklu çok iri nerdeyse hiç su istemiyor çok dayanıklı ve kışın bile domates verecek kadar uzun ömürlü.
İlk deneyim, fideler çok cılız, hepsi bir arada ,  şaşırtma yapmadan hemen toprağa ektim.

(Fidelerimin toprağında yumurta muz kabuğu kahve çay posası var diye umutlanmıştım)


Avokado , bana öyle yabancı ki bu yaşıma kadar gözüme hiç görünmemiş , ilk kez yolum Antalya ya düşmüş iken köylü pazarından güler yüzlü bir pazarcı hediye etmişti. Bu ilk avokadomun çekirdeğini atmamı söyledi uzaklardaki arkadaşım, tarif etti nasıl fideye dönüşeceğini. Arkadaşım sayesinde avokadonun yabancılığı gitti, aylarca gözümün önünde gelişimini izledim, değişimleri arkadaşıma haber ettim, uzaklara köprü kurdu avokado çekirdeği. 
"Avokado cekirdeginin kabugunu bekletmeden soyun. Oval seklin ince tarafina uc tane kurdan batirip ici su dolu bir siseye koyun. Kurdanlar sisenin agzinda ve avokadonun kalin alt kismi suda kalacak sekilde sabitlenmis olacak. Bir kac hafta icinde alt kismindan kok salacak sonra da ust kismindan yeserecek. Kok salana kadar, sisedeki su azaldikca su ekleyin, avokado cekirdeginin yarisinin suda kalmasi gerektigini unutmayin. Yeseren ust kisim 10, 20 cm kadar olunca saksiya ekebilirsiniz. Resim de gonderecegim. Bu arada internete avokado nasil ekilir diye yazarsaniz videosunu izleyebilirsiniz. Ben de internetten ogrenmistim. Umarim yardimci olabilmisimdir.
Sevgiler,
                           Gülay"   









1 Haziran 2018 Cuma

Ahlat Ağacı bizim şehre gelmedi.

 Ahlat Ağacı'nı bekliyordum, gelmedi.

Beklediğim şeyler aklıma sıra sıra geliyor ve Ahlat Ağacı'nı nereye koyacağıma karar veremiyorum.

Her sabah  dağıtılmış kirletilmiş üç oda bir salon ile baş başa kalıyorum, her yerin toplanmasını ve temizlenmesini bekliyorum.
Eskimiş rengi solmuş beyazları çamaşır sulu leğenlere bastırıyorum bembeyaz yeni gibi çıkmalarını bekliyorum.
Kedimin tüylerini taratmaya izin vermesini bekliyorum.
Süpürge sapının en derin köşelere uzanabilmesini bekliyorum.
Soluğumu tıkamayan yer silici markayı bekliyorum.
Ellerimde parça parça kesikler oluşturmayan   çamaşır suyunu bekliyorum.
Pencerelerimin, aynalarımın lekesiz olacağı günleri bekliyorum.
Çorbanın pişmesini bekliyorum.
Fırın alarmını bekliyorum.
Göz yaşartmayan soğanı bekliyorum.
Hamurun mayalanmasını bekliyorum.
Okul servisinin gelmesini bekliyorum.
Ellerine sağlık denilmesini bekliyorum.
Ev ödevlerinin eksiksiz yapılıp yatağa gitme vaktini bekliyorum.
Bir çocuğun büyümesini bekliyorum.

Düzenli çekmecelerin çok olduğu zamanlarımı bekliyorum.

Kendi yatağını topladığı
ayakkabı bağını bağlayabildiği günleri bekliyorum.
Sütün ılımasını bekliyorum.
Kıyafetlerin ayakkabıların bir sene daha idare edebilmesini bekliyorum.
Hep aynı duvarlar arasında hep aynı işleri yaparken farklılaşmayı bekliyorum. Daha güzel olmayı bekliyorum.
Aynı penceremden aynı çatılara bakarken farklı şeyler görebilmeyi bekliyorum.







31 Mayıs 2018 Perşembe

Öğrenci evi

Yan dairemize üniversite  öğrencileri taşındı. Eğitim fakültesi son sınıf öğrencileriymiş,  aile apartmanı diye( apartmanın hepsi akraba ,yabancı ve kiracı olan bir tek biz varız) yöneticimiz soğuk bakmış. Yöneticinin yaşlı hasta annesi ," öğretmen olacaklarmış , kabul et oğlum " diye ısrar etmiş zaten bir sene sonra gidecekler diye  öğrenciler ile  aynı katta oturmaya başladık.
Öğrencilerin seslerine ve görüntülerine diğer apartman sakinlerine göre  en yakın olan bizdik. Erkeklerin dar pantolonları vardı bileklerinin üstüne kadar. Çıplak bileklerinin altında markalı spor ayakkabıları hep montlarının rengindeydi. Şekilli saçları ve sakalları vardı, ellerinde sallanan hep bir tesbihleri vardı. Küfrederek konuşmaları vardı. Sabahlara kadar kahkahaları vardı.
Uyarılmalardan ricalardan anlamaları mümkün değildi , sel gibi enerjileri vardı duramazlardı , düşünemezlerdi, hissedemezlerdi, apartmanda çocuklar vardı, vur patlasın çal oynasın da nasıl uyuyacaklardı...Öğrencilere yakın odalarımızın kapısına kilit vurdum, "bu odalara girmiyoruz artık bize iki oda yeter" dedim . Kahkaha sesleri daha az duyulur oldu, aradaki duvar sayısı artıkça, akşamları uyuyabilmek kolaylaştı.
Kesintisiz , hiç azalmadan her gece sabahlara kadar kahkaha sesleri , kendimi sorgulatmaya başlattı. Ben, çok yaşlandım, gençleri anlayamayacak kadar çok yaşlandım, her akşam sabahlara kadar gülebilmeyi anlayamıyorum. İnsan ilişkilerinde yanlış olan o şey aklıma geliyor" ben gençliğimde böyle değildim, ben de öğrenciydim ailemden uzakta başka şehirlerde, böyle değildim" diyerek kendim ile kıyaslamaya başladım komşum öğrencileri. Ben her gece efkarlanırdım, annemden babamdan kardeşlerimden uzaktayım diye, her şeyinden fedakarlık ederek beni okutan ailem için memleketim insanlık  için bir şey yapmalıyım diye uykularım kaçardı. ( şimdi bu yaşımda keşke bu kadar düşünmeseydim hüzünlenmeseydim ben de bu öğrenciler gibi kahkaha ile dolu olsaydım diye de aklıma geliyor)
Kocaman bir şehirde kocaman bir üniversitede kocaman bir amfide  yüzlerce kişi ile yan yana oturup ders işleyip sonra yüzlerce kızın olduğu öğrenci yurduma gidip yatağa yattığımda yalnız olduğumu hissediyordum. Yalnız olduğumun hissi o kalabalık şehirde hiç yakamı bırakmamıştı ve beni ,kendimi bulmaya itmişti. (kendimi bulamadım hala arıyorum ama kendimi bilmek adına ilk adımı başka şehirdeki üniversitemde atmıştım, hepsi bu, kahkaha atmayan bir öğrenci olmak beni paralı, iş güç sahibi yapmadı)


Geçen hafta komşumuz öğrencileri anlamak adına kendimi sorgulamayı bıraktım.
Geçen hafta, alt komşumuz olan  yöneticimizin annesi vefat etti. Bir öğlen vakti elimde telefon karatavuk peşinde koşuyordum, bir arka balkonda bir ön balkonda içli içli ötüşünü kaydediyor iken  sokağımıza apartmanımızın önüne cenaze aracı geldi. Teyzeyi aldı arkasında gözü yaşlı bir kaç kişiyi bırakıp gitti.


O gün oğlumun  arkadaşları ile oynama günüydü, hafta da bir gün herkes kendi evinden internet bağlantısı ile   bir oyun oynuyorlardı. Arkadaşlarına komşumuz teyze öldü, oynamak istemiyorum dedi. 
Öğrenci komşularımızın kahkahasını hiç bir şey durduramaz demiştim, aşağıda ağlaşmalar yanımızda kahkaha sesleri içinde oğlum " anne odalarımızın kapısını açmaya çok az kaldı üniversiteleri bitiyor "dedi.

Bu küçük şehirde düşük puanlı  üniversitede yüksek kiralı evlerde oturup markalı kıyafetler giyerek okuldan daha çok kafelerde giden komşumuz öğrenciler , çocukların uykusunu, ölünün yakınlarını hissedemeden her gün eğlence her gün sabahlara kadar kahkaha ile bir ay sonra okullarını bitirecekler öğretmen olmaya çalışacaklar.


Başka odalara kaçarak oğlumu onlardan  uzaklaştırabilmiştim, öğretmen olup oğlumun karşısına çıktıklarında ne yapacağım? 





24 Mayıs 2018 Perşembe

Camdaki sinek



Pencere kenarındaki koltuğumda oturmuş çatılara mavi gökyüzüne bakıyorum. Her gün baktığım bu pencerede hep aynı şeyleri görmek  güven veriyor; " yine buradayım, bu gökyüzü,  bu bulutlar,  bu çatılar ,  bu ağaçlar dün gördüğüm gibiler ,bugün de...Bugün de  penceremdeki manzara bana " sen buradasın" diyor. Ben buradayım diyorum, pencereme.  "Gerçekten" ,  "bugün de buradayım".
Bir sinek geliyor pencereme.  İnce bacakları ile camın her köşesinde dolanıyor, camın bittiği tahta çerçeveye gelince duruyor, geri dönüyor, diğer uca doğru hızlı hızlı yürüyor. Çerçevenin dört köşesine de uğruyor, alta üste sağa sola... hızlanıyor , yavaşlıyor...Sonra hırslanıyor vızıldayarak kendini cama çarpıyor, üst üste defalarca küçük bedenini çarpıyor. İstediği şeye kavuşsun diye pencereyi açıyorum, anlamıyor, dışarıyı göremiyor, cam ile derdi var gibi camı bırakmıyor vızır vızır kendini cama çarpmaya devam ediyor...
Sinek gitmiyor penceremden, manzaramın üstünde dolanıyor, vızırdanıyor. 
Çatıların bulutların ağaçların ,gökyüzümün önüne geçti. Her şeyin önüne , gerçekliğimin önüne geçti .

Şimdi camda bir sineğim. Çerçeveli sahte bir gökyüzünde dolanıyorum. Gerçeği göremiyorum. Hissettikçe sahteliği hırslanıyorum, tüm bedenim ile çarpıyorum cama. Sinek vücudumun çarpması ile sahte olan parçalanır, gerçek görünür mü? 






16 Mayıs 2018 Çarşamba

Vejetaryen mi oldum?

Köyümdeyim, köylü akrabalarım ile yer sofrasına bağdaş kurmuşuz, sofradaki tabaklardan en çok kavurmaya kaşık gidiyor, köy ekmeği ile yeşil soğanı dürüm yapan bana kızıyorlar," kavurmaya da uzan!".
Uzanamıyorum. Et yiyemediğimi bilsinler istemiyorum. Sessizce, kendimce, saygısızlık yapmaktan korkarak, midem almıyor, alerji yapıyor, hasta yapıyor diye geçiştiriyorken bile et yemeyenlere karşı savaşa gider gibi bir tavır alıyor, eti kutsuyor, et yemeyeni kutsalına küfür etmiş sayıyorlar. Et yenmez mi, Müslüman değil misin, sosyetik misin, aptal mısın, hasta mı olmak istiyorsun, ne biçim annesin, bencilsin, aklını başına topla diye uyaranlar ile dalga geçip küçük görenler , bitkilerin de canı var  , et yemiyorsa tavuk yesin diye alay edenler...

Et yiyemememin sorumlusu ilk başta en başta bizim köylülerdi. Hayvanlarına küfür ederler,  döverler, eziyet ederler, havasız karanlık pis  ahırlar içine hapsederler.
 Köy yollarında hep aynı trafik, traktörlerin arkasına bağlanmış hayvanlar, boyunlarından bir ip ile, traktör arkasından sürüklenmeleri hiç kimseyi rahatsız etmez geneli bunu yapar. Köyümüzde doğal beslenen hayvan kalmadı, otlak kalmadı, tarlama  mal girdi diye her sene büyük kavgalar çıkıyor,  hayvanlar gün yüzü görmeden ahırlarda hazır yem ile besleniyor.


Sofradan biri , "bu vejetaryen olmuş dede" diyor.  Dede gözlerini açıyor," ne olmuş , deterjan mı olmuş! " Yeni yeni icatlara kapılıyorlar, ahlakımızı kültürümüzü bozuyorlar! "Hiç bir şey olamadı ne yapsın vejetaryen oldu" "Nerden kaptı bu illeti?"

Bir yerden kapmadım,   vejetaryen nasıl yazılır, ne yer ne içer kimlerle konuşur, nerede bulunurlar bilmiyorum, hiç vejetaryen görmedim, neye benzerler nasıl giyinirler bilmiyorum. Ben köylüyüm, et yiyemiyorum, vejetaryen mi oldum?
Ekmek arası yeşil soğanım ile  her kafadan çıkan kınamaları afiyetle yiyerek sofradan kalkıyorum.



Hollanda'da yaşayan sevgili arkadaşım, Hollanda da olsam artık et yemiyorum, vejetaryen olmuşum.



(Köyümüzün oraya geçenlerde bir gemi  geldi, gemilere sıkıştırılan haftalarca kendi pisliği içinde tutulan bu hayvanların eziyeti bitsin diye et yiyemediğim için mi vejetaryen oldum?
https://www.samsunhaber.com/samsun-haber/samsun-u-hayvan-kokusu-sardi-h33844.html

Bu da başka bir gemi

http://acikradyo.com.tr/yesil-bulten/nada-gemisinin-getirdikleri-insanlik-vahseti-desteklemek-istiyor-mu

http://acikradyo.com.tr/vegan-saglik/iklim-krizi-ve-vegan-beslenme)

8 Mayıs 2018 Salı

Papik için

Çorum'da yağmur var, gökyüzünde kara bulutlar.   "Çorum gökyüzüsü'nden " içime kaçıyor kara bulutlar, günlerdir içimde dinmeyen yağmurlar, soğuk, rutubet...
Telefonum dıt dıt etti, bir fotoğraf gelmiş arkadaşımdan. Bir köpeğin fotoğrafı. Fotoğrafa baktım uzun uzun , fotoğraftaki gözlerden ayıramadım gözlerimi. İçimdeki bulutlar yükünü boşalttı, güneş açtı, gökkuşağı çıktı...



John Berger'in Hayvanlara Niçin Bakarız? kitabı aklıma geldi. Köpekler bir anahtar sunuyordu ona  bakan kişiye, bir kapıyı açmak için...

Karşı komşum elime bakarak bu yemekleri nereye taşıyorsunuz dedi, bahçedeki kedilere dedim. Bahçede kediler mi var diye şaşırdı. Ben şaşırmadım, ben de otuz yaşıma sokakta kedi köpek görmemiştim. 



"Her şeyi kendini merkeze alarak düzenleyen insan,

doğadan uzaklaşma sürecinin 20. yüzyılda kapitalizm ile tamamlandığını söylüyor. Öyle ki felsefecilerden, sanatçılara ve bilim adamlarına herkes bu sürecin bir parçası oluyor. Bu süreçte hayvanları ve doğada yer alan birçok şeyi gitgide nesneleştiriyoruz. Neden? Kendi varlığımızı, biricikliğimizi somutlaştırabilmek için,
 doğadaki herhangi bir şeyden daha önemli ya da önemsiz değiliz. Berger, bu bakışın yüz yıl önceki insan ve hayvan arasındaki karşılıklı bakış olmadığının altını çiziyor ve bunun neden olduğu bugün yaşadığımız olumsuz sonuçlarına dikkat çekiyor."(+)

Fotoğraftan bize  bakan üç ayaklı köpeğin adı Papik, henüz yavru iken bir ayağını kaybetmiş, ona kapılarını açan aile (bana da hayvanları sevdiren gözlerimin açılmasına vesile olan bu aile), ameliyatını yaptırtmış sağlığına kavuşturmuş, şimdi Papik'e yuva arıyorlar.  Papik'ten  çok sonra bahçelerine sığınan beş köpeğe yuva bulmuş yolcu etmişken Papik için hiç kimse başvurmamış. " Kim üç ayaklı bir sokak köpeğini ister ki, kimse istemiyor" diye umutsuz konuşmalarının içinden bir fotoğraf istedim.
İşte fotoğraf geldi.
Papik kendini görebilen o kişiye bir anahtar sunuyordu, bir kapının anahtarını, sadece sahibinin görebileceği bir kapının anahtarını....
Umut ederek yazıyorum, bu yazıyı okuyan bir çift göz bu fotoğraftaki bakışların sırrını çözsün, Papik'i sahiplensin, birlikte   çok mutlu olsunlar, dayatılan kusursuzluğa, mükemmelliğe, nesnelliğe inat...

(Papik'i bahçesinde ağırlayan arkadaşımın notu:  Papik tahminen Ağustos 2017 doğumlu, 9 aylık filan ve erkek köpek. Ayrıca takibini kolay yapabileceğimiz yakın illere verebiliriz ancak. Kocaeli, Sakarya, Yalova, belki İstanbul'un bir kısmı.
Sahiplendirme ilanlarımıza her zaman verdiğimiz tel no: 0554 9242864 )




 

27 Nisan 2018 Cuma

Artçı'nın ardından

Artçı ,  çiçeğim adıydı. On dokuz yıl önce ağustos ayında İstanbul'un  büyük bir marketinden almıştım. Doksan dokuz depreminde ağustos gecesi  evimiz çok sallanmış , çok korkmuştuk, evlerimize giremiyorduk. Mahallemizde, burası güvenli  üzerimize ev yıkılmaz diyebileceğimiz  boş bir alan yoktu, mahallemizden uzak   büyük bir alışveriş mağazasının otoparkına sığındık, herkes ile beraber dışarıda yatıp kalkmaya başladık. İşte çiçeğimi bu alışveriş merkezinin marketinden  almıştım. Otoparkın beton zemininde battaniyeden başka hiç bir şeysiz iken neden bir saksı çiçek almışım, anlam veremiyorum, belki evleneli bir kaç ay olmuş yeni evime bir süs diye ya da yaş günümde kendime hediye diye mi almıştım bilemiyorum. Küçük bir kretondu aldığım. Çiçeğimi kasiyerin önüne koyduğumda yine sarsıntı başlamıştı. Kasiyer kız sandalyesine yapışarak dua etmeye başlamış, sarsıntının şiddetini ölçmek için etrafına bakınıyordu, dışarı kaçacak kadar mı değil mi...Çiçeğim düşmesin diye kucağıma aldım, sarsıntı bitti, parasını ödeyip dışarı çıktım. Beton üzerindeki battaniyemin üzerine  koydum. Sarsıntının aralıkları uzadıkça bir unutkanlık geliyor evlerimize giriyorduk, akşam olunca tekrar korku geliyor, uyumak için   dışarı çıkıyorduk.  Çiçeğimi akşam olunca evde bırakamıyordum, peşime alıyordum. Dışarıda bir battaniye uzunluğunda ve genişliğinde yerim vardı , çiçeğimi ortak ettim, adını Artçı koydum.

On dokuz yıl boyunca aynı evdeydik,  huyunu suyunu öğrenmiştim. Her şeyime tanık oldu.  Gözyaşlarıma kahkahalarıma hayallerime şahit oldu. Konuştuklarımı duydu, radyodan açtıklarımı dinledi. On dokuz yıl  aynı köşesinden beri sessizce benimle oldu. On dokuz yılın her fotoğrafının arkasında bir dalı bir yaprağı...
Tatile çıkacağım zamanlar sulanması için anahtar bıraktım güvendiklerime. Bir tatil dönüşünde bütün yapraklarını saksının dibinde gördüm, anahtar verdiğim eve hiç uğramamıştı. Pişmanlık gözyaşı içinde tekrar canlansın istedim, canlandı. Ama eskisi kadar kocaman yapraklar vermedi, küçük ve seyrek canlanmıştı. Küsmüştü. Küskünlüğünü yılda bir verdiği cılız yapraklarıyla  hep  hatırlattı. Kalbini bir daha hiç kazamadım, küskünlüğünü unutturamadım.
Çorum'daki yeni yerini beğenmemezlik etmedi. Salonda aynı koltuklar yanında az güneşli yerinde mutluydu. Çorum'un kışı İstanbul'un kışına benzemiyordu, salon çok büyük ısıtamıyorduk. Tasarruf olsun diye salonun kaloriferlerini kapattık. Isınması kolay daha küçük  bir odada oturmaya başladık. Çiçeğimi soğuk yerde,  uzakta kalmasın diye hiç güneş görmeyen bu küçük odaya pencere önüne koydum. Bir iki yaprağını döktü, anlamadım. Yaprakları döküldükçe alışır dedim, önemsemedim. Yaprakları azaldıkça korkmaya başladım, yine mi küsmüştü.
Benden uzakta değildi, soğukta değildi, alıştığı yer bunlardan daha mı önemliydi.
Dallarında hiç yaprak kalmadığını gördüğüm gün, küstüğüne inanabildim.
Eski yerine yerleştirdim. Hiç olmadığım kadar  çok yanında kalmaya başladım. Kendi hazırladığım gübreli topraklar ile besledim, daha özenli suladım. Umursamadı. Haftalardır bir kuru dal olarak bana bakıyor. Konuşuyorum saksına toprağına, kuru dalına doğru;  "Kış bitti diyorum, ilkbahar senin en sevdiğin en çok yaprak açtığın"... Duymuyor.  Yeni anladım, anlayınca, onu ilk gördüğüm andaki gibi sarsıldım, Artçı ölmüştü, ben öldürmüştüm.


 Artçı , sevgili çiçeğim, önce kocaman  turuncu yeşil yaprakların ile sonra yine benim düşüncesizliğimle azalan ve küçülen yaprakların ile yirmi yılı birlikte yaşadık. Sen hep iyi olandın, ben ise  dengesiz, kör, yalancı, kendini beğenmiş bir karanlıktım. Senin yokluğunda anladım ki hep aynı köşenden beri bana aydınlık oldun, farkına yeni varıyorum, aydınlığını arıyorum, seni hiç unutmayacağım. Birlikte dinlediğimiz bu şarkı sensiz çalıyor artık, şarkı , kuru dallı fotoğrafının altında hep çalsın diye buraya koyuyorum.

 







10 Nisan 2018 Salı

Çorum simidi

 Zaman bir simit halkası olsa ,   çocukluk yıllarımı  Ankara simidi göstermeli.
  İlkokulumun bahçesinde, küçük bir halkaydı Ankara simidi, teneffüs kadar küçüktü Ankara simidi, bir kaç lokmada biterdi. Bol susamlıydı, sınıf arkadaşlarım ile attığım kahkahalar kadar boldu susamı . Simidimin yanına ayran alamayacak kadar küçüktü cep harçlığım. Küçük siyah  önlüğümün eteklerine dolan susamlar...
İstanbul simidi ,   gençliğimin başlangıcı... Az susamlı, az susamlardan dolayı mıydı  az kahkahalarım. Halkalar büyük, büyük düşünceler  büyük okullar, büyük hayaller için mi...
( Sonra farkına vardım ki martılar için büyüktü İstanbul simidi)

Pazar günü ,Çorum sabahı ,  kahvaltıya taze ekmek almak için fırına gidiyorum, cebimde on lira var.

Çorum'daki sokağım sessiz, apartmanlar yüksek değil, insanı nokta gibi küçültüp değersizleştirmiyor, yürürken varlığımı etraf hissediyor. Arkadaki çıplak tepeleri, tepelerin ardındaki bozkırı görerek yokuş aşağı inerek, fırına gidiyorum.

Sokağın başında, yokuş yukarı ilerleyen  bir simit arabası belirdi. Sanki araba kendi kendine gidiyor gibi , kimin sürdüğü görünmüyor. Araba ile yan yan yana geldiğimde dokuz on yaşlarındaki erkek çocuğunu görebildim. Arabayı yokuş yukarı iteklemek için iki büklüm olmuş, simit diye de bağırmıyordu.
Kendisine pür dikkat kesilen beni görünce durdu, " simit isten mi" dedi.
İsterim, dedim.
Doğruldu, sırtındaki torbadan kalın bir sopa çıkardı ,  boyundan büyük arabası kaçmasın diye tekerleklerin arkasına sopayı yerleştirdi. Benzerini daha önce hiç bir yerde göremeyeceğim kadar orjınal bir simit arabasının önünde duruyorum,  kocaman tekerlekler üzerine oturtulan tablanın etrafı  tahta çıtalar ile sabitlenmiş, şeffaf naylon ile camekan görüntüsü verilmiş. Simitler taze olmalı ki buhardan naylonun içi görünmüyor.
Sırtındaki torbaya yine elini attı, bir  poşet çıkardı.  Poşetin ağzını açamadı , parmaklarına tükürdü öyle denedi, poşetin ağzı açıldı. Tükürdüğüne pişman olmuş gibi ellerini hızlı hızlı süveterine silerek yüzüme baktı,
" kaç tane isten?" dedi.
Ver bakayım bir  tane dedim, göremediğim simitler bir açığa çıksın istedim.
Sırtındaki torbadan bu sefer ince bir dal parçası çıkardı, ellerini değdirmemeye özen göstererek simidi dal parçasına taktı dışarı çıkardı. Dal parçasında asılan simidi poşetin içine atıp bana uzattı. Torbaya baktım, hakiki Çorum simidi. On tane olsun dedim, cebimdeki on lirayı çıkardım. Yüzüne gülümse geldi, elindeki dalı neşeyle buharlı naylonun içine soktu,
" yanık seven mi" dedi.
Severim dedim.
" İkisi yanık olsun mu?" dedi.
Olsun dedim. Dal parçasına simitleri dizip dizip poşetlere aktardı. Simitlerimi aldım, parayı verdim. Parayı süveterinin altındaki cebine soktu, ilk önce ince dalı sonra poşetleri , en son tekerlek altındaki kalın sopayı sırtındaki torbaya atıp, yokuş yukarı sessizce yoluna devam etti.

Fırına gitmeme gerek kalmamıştı, on simit ile geri  eve dönerken sokağımdaki Suriyeli komşularımın bir balkon dolusu çocuklarını gördüm. İki odalı evde kaç kişi yaşıyorlardı bilmiyordum ama balkonda sekiz çocuk saydım. Çocukları dilendiriyorlar mı diye sokağımdaki yerli komşularım tedirginlerdi.
Günaydın, simit ister misiniz diye balkona yaklaştım, hepsi kaçıştı, balkonun en uzak köşesine büzüştüler.
Dilenen çocuklar bir şey uzatılınca kaçışır mıydı?
Balkonda büzüşen en küçük çocuğun gözüne bakarak, bir simidi uzattım.

Yerlilikten, büyüklükten sıyrılıp  yokuş yukarı yavaş yavaş uzaklaşan simitçi çocuk gibi tedirgin, ürkek, yorgun bir " simit isten mi " dedim.

Gözlerine baktığım en küçüğü diğerlerinin yanından ayrıldı, bana doğru yaklaştı.
Diğerleri de geldi, hiç biri ellerini uzatmadı, sekiz simidi her birine  simitçi çocuğun bakışlarına bürünerek pay ettim.

İki tane yanık simitle evimin kapısını açtım, kahvaltı sofrasını hazırlarken, zamanın hangi halkasındayım diye düşündüm. Çorum simidi ne Ankara simidi kadar küçük ne de İstanbul simidi kadar büyüktü. Zaman benim için artık ne çocukluk ne de gençlikti. Simitçi çocuğun eski , derme çatma  kendine özgün el arabasına binmişim, zaman buharlaşmış, bir el ,yokuş yukarı  ağır gövdemi itekliyordu...

Çorum simidi hayatımın tam ortasıydı...











29 Mart 2018 Perşembe

Kedim balkondan düştü

 Çarşamba günü misafirim gelecekti. Misafir odasının aylardır kapalı kapasını açıp temizliğe başladım. Misafir odası ardiye olmuş, kullanılmayan bir dolu şeyi odaya iteklemişim. Odaya ait olmayanları balkona çıkardım, bisiklet, çamaşırlık, kırık sandalye, kırık oyuncaklar...Süpürmek için çektiğim her koltuğun arkasında bitiveriyor, yeni tozları keşfediyor. Açtığım büfe kapaklarından hemen içeri dalıyor, bibloların yanına sıkışmaya çalışıyor, içilir mi diye leğen içindeki deterjanlı suya burnunu değdiriyor. Titiz bir ev sahibi gibi sildiğim süpürdüğüm yerlerin üzerinde  dikkatlice geziniyor, kontrol ediyor. Onunla temizlik çekilir oluyor.
Misafirimiz  geldi, misafir odasında ağırlamaya başladım,  sigara içiyordu, balkona çıkmak istedi. Görünmesin diye balkona tıktıklarımın içinde sigarasını içmeye başladı.
Misafirin açtığı kapıdan balkona çıkmış olmalı, hiç fark edemedim, misafirimiz kedilerden korkuyormuş, " başka bir odaya alır mısın " diye rica etmişti. Kedim kapalı kapılardan nefret ederdi, açana kadar uğraşırdı, tüm kapıların ona her zaman açık olmasına alışıktı, alışık olmadığı şeylerden hoşlanmazdı.  Misafir odasının kapısını kapattım.   Ricanın üzerinden beş dakika geçmeden   kapalı kapıyı açmış misafirin yanında bitmiş, ben fincanlara kahve doldururken   misafirin kolunu beş santime yakın çizmiş.
Kedim diğer çocuğum gibi, psikolojisine önem veriyorum. Bağıran ağlayan misafirin sesinden ürkmesin diye kucağıma alıp başka odaya kaçırıyorum, hiç kızamıyorum, dünyanın en masumu olarak görünür hep gözüme, onun varlığı ( her zaman bana  huzur verirken )misafirleri hep kaçırdı, evimize hiç misafir gelmez oldu.
 Bu canavarla nasıl yaşıyorsun diye ağlayan misafirime pansuman yaptım, aşıları tamam  diyerek kudurmayacağına dair söz verdim.
Akşamın ilerleyen saatlerinde bir gürültü duydum. Balkonda üst üste yığılmış eşyaların yıkılma sesi olduğunu  anlayamadım, hemen kedime bakındım, yıllardır böyle, bir an ortada gözükmese telaşlanırım  aklıma bin türlü ihtimal getirerek ama bir an bile aşağıya düşebileceği ihtimali aklıma gelmemişti çünkü  kendini korumasını bilen aşırı temkinli kediydi, hiç bir zaman tez canlı gözü kara olmamıştı.
Dışarıdan gelen garip bir uluma sesi duydum, pencereye koştum. Evimiz üçüncü katta, sokak üzerinde, havlayan köpekler arabaların motoru ve rüzgar sesi içinde bir küçük boğuk ulumayı duydum.  Dışarıdaki  tüm renkler karardı, bir yumak beyazlık görünür oldu. Benimle birlikte pencereden bakanlar  " yok düşmemiş evde saklanmıştır" diyorken ben sesini duymuş küçük beyazlığını, düştüğü yeri görmüştüm. Yanına koşarken  Allah'ı binlerce kez andım, Allah'ım bir şey olmasın, Allah'ım kaçıp kaybolmasın, Allah'ım korku ile kaçarken araba altında kalmasın, kırığı olmasın,  olmasın, Allah'ım ona bir şey olmasın...
Kucaklayıp eve getirdim, yere indirdim, hiç bir şey olmamış gibiydi, yavaş yavaş yürüdü gizli bir köşeye sindi.
Misafir,  çok  korktuğumu görmüş üzülmüş teselli etmeye çalışıyor, " bunlar dokuz canlı, dokuzuncu kattan düşse bir şeycik olmaz"ları sıralıyordu.
Veterineri aradım," üçüncü kattan düştü bir şey olur mu "dedim, "bir şey olur , hemen getir", dedi.
Veterinerlerden çok korkarım hele böyle hazırlıksız iken...yanıma oğlumun doğum altınlarından iki çeyrek alıp yola düştüm.
Rüzgar fırtınaya dönmüştü. Usul usul sakin sakin eserken, fırtınanın çıkması kötü bir şey olacağının habercisi gibiydi,  her soluk alışıma Allah ın adını sığdırmaya çalışıyorum.
Veteriner kontrol etti, hiç bir şeyi yoktu ama iç kanama riski için salmadı, burada daha güvenli olur dedi. El ile kontrol, iç kanama aşısı ve bir gün gözetim altında tutulma masrafı olarak bir çeyrek aldı.
Yorgunluktan uyuşmuş eve dönerken  korkum ile birlikte yakarışlarımda yok olmuş fırtınanın korkunçluğu artık ninni gibi geliyordu.
Yıllardan sonra ilk kez onsuz evimin kapısını açmak ağır gelmişti, kapı tıkırtısına koşup bacağıma sürttüğü  başını görememek...
Misafirim sabaha kadar kedimi nasıl sevdiğimi dinlemek zorunda kaldı, kolundaki çizgiye bakarak  " benim yüzümden oldu , zavallı" çeyrek"  dedi...


                                                Şu güzelliğe, masum bakışlara bakın, korkulacak kedi mi!..


20 Mart 2018 Salı

Çorum'da bir cumartesi


Pencere önüne geçmiş , Kayahan' dan "gurbette akşam çok zor'u" dinliyordu, gün batıyordu, çatılara bakmıyordu. Bir kuşu bir kıpırtıyı umursamıyor, şarkıyı yaşıyor olmalıydı.



Şarkının bitmesini beklemeden, başını okşadım, başını kaldırdı, pembe kulaklarından öptüm. Gözlerini gözlerime diktiğinde, "ben yanındayken gurbet nasıl göründü "diye sordum.. Gurbet her gün evimize gelen arsız istenmeyen bir misafir iken ondan kurtulmanın yolunu bulmuştum.  Görünmezlik iksiri nasıl  yapılırı çok  araştırmış, sırrını öğrenmiştim. Her an yanımda hazır tuttuğum bu iksiri  bir fıs fısın içinde saklıyorum. Kocaman bir demlik çayı yalnız başıma  içerken, güneşli havalarda penceremde tek başıma otururken, birden bire yanıma gelen gurbetin üzerine fıslıyorum, görünmez yapıveriyorum. Fısss , fısss , gurbet yok.  Nasıl nerden girdi   , fark edememişim, okşadım okşadım içindeki gurbeti dışarı çıkartıncaya kadar...Kucağıma geldi, boynunu göğsüme koydu, şarkı bitti. 
Yarın günlerden cumartesi, köylü pazarı var dedim.  Pazara gideceğim, gördüğüm her şeyi sana getireceğim.  Söz veriyorum dışarıdaki her rengi senin için kucağıma dolduracağım,  bu pencere önünde  kucağımı açacağım, bu gri gökyüzün rengarenk olacak. 

Pazardan ıspanak almalıyım , ıspanak ile maydanoz birlikte kaynatılıp suyu içilirse depresyona iyi geliyormuş , akşam yatmadan önce aklımdaydı. Küçük eli ile tuttuğu küçük arabasını , yerde ilerletirken depresyon ne demek anne diye sormuştu, dünya ağrısı demiştim. Dünya ağrısı ne demek diye sormamış küçük arabasını  yalancıktan yollarında sürmeye devam etmişti.
Pazarın köylü köşesine gittim, köylü kadınların hepsi bir renk, yelekleri , patikleri,  kenarları oyalı  yemenileri.


Ispanak arıyorum. En ucuz en körpe ıspanağın önünde duruyorum. Satıcı kadına kaç lira diye soruyorum. Satıcı kadın,küçük beyaz yemenisinin bir ucuyla yüzünü tamamen örtmeye çalışmış. Kilosu bir lira derken oynayan dudakları yemeniyi aşağıya çekti, bütün yüzünü kaplayan soyulmuş, deri parçaları ile açık koyu kırmızı yaraları göründü. Yüzü dümdüz bir yaraydı, dudakları burnu kaşı yoktu. Gözlerime bakarken yüzünün açıldığını anladı, yemenisinin ucunu kaldırdı, yüzünü tekrar sakladı. Önce bir sonra iki en son hepsini ver  dedim. Önündeki  ıspanağı çuvalı ile tarttı, beş lira dedi, beş liraya uzanırken gözlerime bakmadan "afiyet olsun" dedi. Parayı şalvarının cebine koydu, boş çuvalını katladı, satacak ıspanağı kalmamıştı.


"Her sabah ve her akşam gösterdiğim şekilde ıspanak karışımı suyunu içerseniz evelallah  depresyonunuz kalmaz, bana dua edersiniz " diyen profesörün videosunu başa sararak izliyorum, miktarları, sayıları, dakikaları  not alıyorum. Mutfağın bir köşesinde  kocaman yükselti ile duran ıspanaklara bakıyorum. Ispanak bahçesinde , ıspanaklarını topluyor, yemenisi ile örtmemiş yüzünü, ıspanaklarından çekinmiyor. Hiç geçmeyecek yaralara, hep göz önünde olacak, saklanamayacak yaralara ve  ağırlığına da iyi gelir mi diye sorasım var, videonun yorumlar kısmından beri profesöre. 

Pazar yolundaki bahar dallarını, bahçelere balkonlara asılan çamaşırların temiz kokusunu getirdim. Limonların sarılığını, çileklerin kırmızılığını getirdim. Beyaz bir yemeni getirdim, altında saklı bir yüzü getirdim. Sevgili kedim, gel kucağıma, ikimiz birlikte açalım , yemeninin altından bir gök kuşağı çıksın, gri gökyüzümüze hediye edelim, onu. ...Gökkuşağı altında koyun koyuna uyuyalım, söz ver artık dinlemeyeceğine dair," Kayahan'ın gurbette akşam çok zor'unu..

İstersen böyle koyun koyuna uyurken şu şarkıyı dinleyelim, ne dersin...