23 Ağustos 2015 Pazar

Çorum-Pıtpıt-Şerifali-Sardunya

        
                                                  Sardunyam yeniden açtı

                                       
                                                    Pıtpıt, mutfak penceresinden Çorum'lu kuşları inceliyor

Çocuklar için tanışmak, arkadaş olmak ne kolay , onlar için yabancı diye bir kavram yok;
-Naber laa....senin adın ne....benim adım Ali Şerif...oynayak mı...diye içten samimi bir hoş geldin ile
sessiz, çekingen, mahçup bir yabancıyı içeriye alıverme doğallığını  henüz kaybetmemiş...
Ali Şerif , sekiz yaşında, arkadaşları tosuncuk diye çağırıyor
Benim dilimde adı ise Şerifali....Konuşurken burun delikleri ile göz bebekleri açılıyor, şakaklarından
boynuna doğru ip gibi ince, ırmak gibi gürül gürül ter akıyor, hayatta bir tek asansörden  korkuyor, davet edilmeye alışkın değil, teklifsizce evimize girerken;" Ayşe teyze, keke bayılırım diyor, mesajı alıyorum,
mutfağa girip yumurta kırarken yanıma sokulup " yumurtayı nerden alıyon ,... oranın yumurtaları bozuk çıkar, babamın çalıştığı markette yumurtalar çok taze... Beni görünce ilk önce kibarlaşmaya çalıştı, çalışıyon"musunuz", nerden geliyon"sunuz... Keki salona götürürken sehpa üzerinde ki satrancı görünce hemen bağdaş kurup oturup, ben de iyi bilirim bu şeyi , gel hele önüme , hadi bismillah diyerek kaleyi, piyonu, şahı yerinden kaldırırken taşların adını ve satrancı hiç bilmediğini ben ne yaparsam aynısını yapmaya çalıştığında fark ettim... Kek yerken  teklifsizce dertlerini açıverdi, babasının kayınvalidesi( anneanne olmalı) ölmüş, ailecek Manisa'ya gitmeleri lazımmış, birinci sınıfta çok başarılıymış ama öğretmen arızalık yapıyormuş, ikinci sınıfta  başka öğretmen istemek  için annesi ile müdürün yanına gitmişler, müdür yüz lira para istemiş, babasının o kadar parası yokmuş, bu sene de  aynı arıza ile okuyacak olması onu bunaltıyormuş, konuşurken burun delikleri açılıyor, kaşları kalkıyor, güneşten yanmış tombul yanakları şişiyor, kafası geri geri gidiyor,
keki yediğini unutuyor tıkanıyor, Şerifali'yi öyle çok seviyorum ki, iyi ki Çorum'a geldim diye seviniyorum...Pıtpıt'ı görünce "hayatta bir tek kedilerden korkuyorum, diyerek ikinci korkusunu öğrenmiş olduk, Pıtpıt, Ali Şerif'e doğru yöneldikçe "bismillah" diye iç geçirerek kediden uzaklaşıyor,
her fırsatta bu kedi gaç yaşında, ne zaman mortingen olacak diye sormadan edemiyor...
Yunus Ali Şerif sayesinde sokağa çıkmaya, sokak oyunlarını oynamaya başladı, sokağın diğer sakinleri Yunus'un acemiliğini, cahilliğini yüzüne vursa da, Ali Şerif burun deliklerini kabarta kabarta
"Aslan İstanbullu" diyerek Yunusun sırtına vura vura cesaretlendirmede çok başarılı...
Şerifalili Çorum'u seviyorum.



12 Ağustos 2015 Çarşamba

Doğum günü hediyesi


Sevgili arkadaşım;

Çıplak dağların ardından şimdi Çorum’a güneş doğuyor. Yeni bir şehri yeni bir hayatı yaşamaya başlayalı nerdeyse otuz gün olmuş.

Çorum’daki yeni hayatım nasıl başladıysa öyle devam ediyor, beklentisiz, olduğu gibi… Uzaktan beri , hastanenin bekleme salonunda iken, yeni evimin tutulduğunu duydum. Hastane çıkışlarında    annem ile eşyaları kolilere doldurduk. On beş senedir oturduğum evi,  hatıraları, yaşanmışlıkları, tek tek kolilere yerleştirdim, hasta annem ile baş başa, günlerce… Annemin, hiçbir şey kırılmasın diye eline her geçeni okuyarak üfleyerek gazete kağıtlarına sarıp sarıp yolcu ederken ki hali, duvarlardan Yunus’un resimlerinin çıkmamaya direnmesi ,  dolabın kırılan bacağının yerine destek olsun diye sıkıştırdığım meydan larus ansiklopedisinin ikinci cildini  seneler  sonra yerinden çıkartırken, martılar yesin diye yemeklerden aşırdığımı  koyduğum mutfak pervazındaki tabağımı kaldırırken ,yerini sevdiği için çılgınlar gibi çiçek açan sardunyamı yerinden kaldırırken, bitmek zorunda olan diğer bütün şeyler, hiç ummadığım kadar acı verdi. Arka balkonumun penceresine kadar uzanan on beş sene boyunca arkadaşlığını esirgemeyen  yaşlı ceviz ağacının dallarına, gölgesinde huzur ile okuduğum kitaplar için, kurduğum hayaller için, yazdığım yazılara ilham verdiği için teşekkür ederken, meyveye durmuş  dalların hepsi ile tek tek  vedalaşırken dayanamadım, annemden gizlenerek, ağladım. Yaşımın getirdiği bir şey olsa gerek, yeniye karşı istek, azim, özlem hissedemiyorum, eskim ile baş başa lığımda ki huzuru, yenide bulamıyorum…

Hiç görmeden kiralanıp tutulan yeni evimi yadırgamadım, hoş geldiniz demeyen komşularımı da yadırgamadım, sorgulamadım.  Apartmanda kiracı olmak pek makbul bir şey sayılmıyor olsa gerek, tek kiracının biz olduğumuzu apartman girişine asılmış kocaman krokiden anlıyorum, her sayının karşısına büyük harflerle ev sahibi yazılmışken 10 numaranın karşısındaki kiracı yazısı çok yabancı bir varlık gibi duruyor, hak veriyorum … İstanbul’da da komşularım yoktu, benim için farklı bir şey değil,” her şeyi olduğu gibi kabul etmeliyiz, burada yabancıyız “diye uyarıda bulunma gereği hisseden eşimin kaygılarını gideriyorum.

Üzeri örtülmüş,  plastik kovalar içinde simit satan çocukların sesinde, kavurucu sıcak günün ardından her akşam  çıkan  rüzgarın serinliğinde, oyun oynar gibi bütün şehri halkanın içine almış  dağların çıplaklığında, dalları kopmuş, yaprakları solmuş sardunyamın  yeni yerinde yeniden çiçek açmasını gözetlerken, yeni hayatımı, Çorum’u seviyorum… Beklentisiz, olduğu gibi  , olduğu kadar mutluyum…

*Canım arkadaşım  sana binlerce kilometre uzakta iken yeni yaşını kutlamak için böyle bir yazı yazıp hediye etmek istedim. Doğum günün kutlu olsun, yirmi yılı aşkın dostluğumuz senin özverin, samimiliğin, içtenliğin, yüce gönlün ile devam ediyor, iyi ki varsın…

3 Haziran 2015 Çarşamba

Poşet ile Pıtpıt



Bütün kediler böyle midir? Poşet içine saklanmaya bayılır mı?
Geçenlerde Pıtpıt, hiç huyu olmadığı halde,  Yunus'u okula uğurlarken apartman merdivenlerine çıkmış, ışıklar sönünce bir kat aşağı inmiş, o esnada alt komşumuz da  kocasını işe uğurluyormuş, bizim ki açık kapıdan içeri dalıvermiş, bir çığlık bir kıyamet , kadıncağız kedilerden çok korkuyormuş. 15 senedir   kafa sallayarak selamlaşmaktan öte geçmeyen komşuluk ilişkimizde  Pıtpıt kadının yatak odasına karyolasının altına girivermiş. Sabahın köründe kadının yatak odasına daldık, karyolanın altına eğilip, Pıtpıt'ı çağırdık, sindiği yerden çıkmaya niyetli görünmüyordu. Komşu vilada sopasını almış, kedimize doğru sallamaya başlayınca zavallım korktu,  karyolanın derinliklerine kaçtı. Canım diyorum, korkma diyorum, gel diyorum, sosis diyorum, Pıtpıt'ım diyorum ama komşunun elindeki vileda sopasında gözleri, hiç bana bakmıyor. Eşler karyolayı kaldırdı, ben panter gibi Pıtpıt'ın üzerine atladım, kucağıma alıverdim. Su gibi terler boşandı üzerimden, çok utandım, nasıl kaçtığımızı bilemedik, kaldırılan bizim yatak  olsaydı altından neler neler çıkardı...

Birdenbire mutluluklar



Birden bire mutlu oluyorum. Öylesine. Kedime sarılıyorum, hemen, pembe kulaklarından öpüyorum, seni seviyorum Pıtpıt gibi şeyler söylüyorum.

 
 
 
 

2 Haziran 2015 Salı

Tek gözlü oyuncak bebeğim



Çocukluğum gelir, yanıma oturur, hiç konuşmadan birbirimizin yüzüne bakarız. Çocukluğumun gözlerinin içinde hüzün var ...

Almanya'dan tatile gelen dayımlar, hediye olarak; alman sakızı, ikinci el kıyafetler, poşet çaylar, kaç kez erimiş  şekli değişmiş çikolataları ile dolu bavullarını önümüzde açarlardı. Biz, "memleketinde kalmış çocuklar" için bu bavul bütün sene hayal kurduracak , iştah kabartacak, hasretle beklenen bir şeydi. O sene ne sakıza ne paketinden dışarı akmış çikolatalara saldıramadım,  tek gözlü, yüzünde bıçak izleri,  keçe saçlı bir oyuncak bebek, bavulun içinden elime gelince her şey bambaşka oluverdi...Bavul bebeğin tabutu gibiydi, üzeri sakızlarla çikolatalarla örtülmüş, ölmek üzere iken benim elime geçivermiş, onu kurtarmıştım. Bu perişan bebek benim ilk  ve son bebeğim olacaktı, başka hiç bir bebek çocukluğuma giremeyecekti.
Biri eline bıçak almış, önce sol mavi gözü söküp çıkarmış sonra pembe yanaklarına çizikler atmış, simsiyah saçlarını yolmuş. Bütün çocukluğum bu acımasızlığı yapanı düşünerek, bir daha hiç iki gözü olamayacak, yanaklarındaki derin yaralar hiç gitmeyecek bebeğimin yasını çekerek geçti.
Bazı günlerde bebeğim benim gözümde pamuk prenses gibi güzeldi, hiç eksiği yoktu ama çoğu zamanlarda oyuk gözün karanlığı, bıçak izlerinin derinliği içimi ürpertirdi, ne yapacağımı bilemezdim, kendi bebeğinden korkmak beni çıkmazlara sürüklerdi.
Bir gözü cam gibi masmavi bakarken diğerinin karanlık bir kuyu olup beni içeri çekmeye çalıştığı zamanlar daha çok sarılırdım bebeğime. Bebeğimin keçelenmiş saçları için, sabundan başka bir şey bilmeyen evimize şampuan aldırdım. Bizim evde saçına şampuan değen ilk  bebeğim oldu. Ama hiç bir şey yüzündeki dehşeti gideremezdi. çaresizdim.
Akşamları bebeğimi yanıma yatırırdım, tek mavi gözü kapanır, oyuk göz ise " ben hep karanlık içindeyim, yatmak, kalkmak, gece, gündüz benim için bir" derdi, oyuk göz hiç durmadan benimle konuşurdu.
Bebeğimi çok sevdim, yanımdan hiç ayırmadım, başkalarının alay etmesine kulak asmadım , en güzel elbiseleri onun için diktim, saçlarını şampuan ile yıkadım, canını acıtmadan taradım, geceleri korkmasın diye yanımda yatırdım, balkon demirlerine ip bağladım onun için salıncaklar yaptım, okumayı sökünce ona kitaplar okudum, sırlarımı açtım, sırtıma bağlayıp çarşı pazar gezdirdim.
Ama hiç bir şey onun yüzündeki acıyı gideremedi.
Çocukluğum hiç ummadığım bir anda yanıma gelmekten,  oyuk gözüyle karanlık , otuzlu yaşlarının sonuna gelmiş bana bakmaktan hiç bıkmadı...

14 Mayıs 2015 Perşembe

Gülümseyin Çorum'a Geldiniz



Çorum'a girerken üzgündüm, umutsuzdum. Şehrin girişindeki " gülümseyin" diye ricada bulunan tabelayı okuyunca ,  gülümsedim.
Daha önceki acı tecrübelerimiz (en son Zonguldak ve en sarsıcı olanıydı) iyimser olmamı engelliyordu ama yine de gülümsedim.
Çorum'da ilgili bölümün başkanı , kuru bir başvuruyu değerlendirmiş, yüz yüze görüşmek için eşimi çağırmıştı. Köydeydik, apar topar sabahın beşinde henüz gün aydınlanmadan,  ne giydiğimize bakamadan, bir gün önce tarla kazarken tırnaklarımızın arasına kaçmış toprakları , ayakkabılarımıza yapışmış çamurları temizleyemeden yola koyulduk. Umutluyum diyordu eşim. Umudunu hiç kaybetmiyordu, umut ile aralarında çok sıkı bir bağ vardı. Ben ise umudumu bir günde kaç kere kaybederim, kaç kere geri gelsin diye gözetlerim, ağlarım , dövünürüm...
Ben seni beklerim dedim, Çorum'un en uzak köşesinde  liseden bozma fakültenin bahçesinde  başı boş köpekler ile oturdum. Çok geçmeden telefonum çaldı, beni de çağırıyorlardı, şaşırdım, daha öncekilerin hiç biri çağırmamıştı, üstümü başımı silkeledim, fide dikerken  giydiğim ayakkabılarımın tozunu sildim,  eşimin yanına çıktım.
Ne güzel insanlardı, gözlerinin içi gülüyordu, Çorum için diyorlardı, Çorum için beraber çalışalım diyorlardı,  referans , parti, görüş, memleket neresi diye sormuyorlardı.
Hep beraber fakültenin çay bahçesinde, masamızın altındaki başı boş köpekler ile saatlerce oturduk, gelecek için konuştuk. En yakın zamanda Çorum'a taşınma hayalleri kuruyoruz, üzerinden haftalar geçmesine rağmen umudumu kaybetmedim.



8 Mayıs 2015 Cuma

Anarşik Domates

Geçen hafta ilk kez Nisan ayında köye gittim, ilk kez fide nasıl ekiliri tecrübe ettim. Annem hasta olunca babam da köye gidemedi, bahçemiz boş kalacak diye için için üzülmeye  başlamıştı. Yunus'un okulunun bir kaç gün tatilini fırsat bilerek köye gittik. Annemin yerine geçtim babam ile bahçeyi kazdık, toprağı havalandırdık.

Ellerim bir günlük işin sonunda kazma ve bel tutmaktan nasır bağladı.
Ekim için hazır olan toprağa domates, salatalık, biber, patlıcan, kabak, kavun, karpuz fidesi almak için kasabaya indik.

Fideci , babamın yanında annemi göremeyince annemin nerede olduğunu sordu, selam söyledi, annemin en sevdiği fideleri  verdi. Domates fidesi verirken;" teyzem için anarşik domates ayırdıydım, bu  anarşiği çok çok beğenecek" diyerek anarşist domates fidelerini koli içinde elimize tutuşturdu.
                                           
                                                           Anarşist domates fidesi

Fideleri sıraya göre, tek tek diktik, can sularını döktüm. Kaplumbağalar yemezse, fidelere ölüm yok.

Öyle çok kaplumbağa var ki buralarda, bazı köylüler fideleri yemesin diye kaplumbağaları göle atıyormuş. Babam;" bu toprağın asıl sahibi onlar, topraktan çıkan her şeyi yemek onların hakkı " diyerek kaplumbağalara dokunulmasını kesinlikle yasaklamıştı.
 
Sadece bizim bahçede yirmiye yakın kaplumbağa saydım, en sevdikleri şey fasulye filizi. Yeni dikilmiş fideleri yemesinler diye bahçenin öteki ucuna koyduk, tıslamaları, tokuşmaları , sıyır sıyır yürümeleri ile yirmi kaplumbağa  savaşa hazırlanan orduya benziyordu...
 
Fide ekimi bitince, babam annem için bahçemizin göle bakan kısmında bir bank tasarladı, birlikte çaktık, inşaat tahtalarını değerlendirdik.
Bir de masa yaptı babam. Masayı bir türlü düz tutturamadı, eğri , üzerine ne konsa duramayıp, yuvarlanan bir masa oldu. Masayı gören herkes çok güldü, tek gülmeyen annemdi. Annemin en büyük fobisi; " elalem bize gülmesin" yada  " bizi millete güldürtmeyin" yada " arkamızdan gülmesinler"di.
 Oysa babam, annemin gülmesini dört gözle arar olmuştu.
 
 

Onkolojinin Bekleme Odası

Annemi bekliyorum, üç saat sonra kemoterapisi bitecek. Üçüncü seans, beşinci ilaç kürünü alıyor, onkolojinin bekleme odasındayım, ara ara kafamı kemoterapi odasına sokup annemin serumlarına bakıyorum, annem ile birlikte altı kişi daha ilaç alıyor. Annemi beklerken Herman Melville- Moby Dıck okuyorum, bekleme odasındaki diğer hasta ve hasta yakınlarının konuşmalarına kulak kabartıyorum.
Tedavi için gelenlerin aceleciliği, sadece kendileri hasta gibi hareket etmeleri, sekreterlerin, hemşerilerin ilk önce kendileri ile ilgilenmelerini isteyen hastalar, hasta yakınları...
Bu hastane çok pahalı, muayene ücreti bir aylık maaşımızın yarısı kadar. Bekleme odasında yan yana oturduğum insanlar ile başka nerde karşılaşabilirdim ki,  bu hafta sonu yatları ile Çeşme'ye açılacak olanlar ile  8 e bölünmüş kocaman bir ekrandan haber, magazin, belgesel izliyoruz. Bir aslan pusuya yatmış, avını bekliyor, yavru ceylanlar yemyeşil otlarda ne kadar güzel ve acınası, belgesel izleyemiyorum, gözlerimi diğer ekranlara kaydırıyorum...
Saate bakıyorum, üç saat bazen hiç geçmiyor, bir an önce annemin kolları serumlardan kurtulup benim kollarıma girse, kol kola girip bir an önce uzaklaşsak diye sabırsızlanıyorum.
Onkolojinin bekleme odasının bir duvarında tamamlanıp çerçevelenmiş bir puzzle varmış, gözlerinin içinde gözyaşlarını hapsetmeye çalışan   genç bir kız , eşine gösterirken farkına vardım. Kızın parmakları puzzle da gezinirken, eşine şöyle diyordu;" beraber yaptığımız puzzle bundan daha büyüktü, daha karmaşıktı, ne çok uğraşmıştık." " Sen güçlün " diyordu, adam. " Sen bıkmıştın ama ben sabırla devam etmiştim" dedi kız.  Israrla;" Sen güçlüsün" diyordu  adam.
Kızın gözleri öyle dolu ki...Doktora görünmeye gelmişler, sıraları geldi, kızın ellerinden tuttu ilk önce adam içeri girdi, kızı içeri çekti. Kim hastaydı diye düşüncelere dalmışken doktorun odasından çığlıklar gelmeye başladı. Kızın çığlıkları tüm hastaneyi  sarsacak kadardı. Bekleme odasındaki herkes sekreterin başına üşüştü, kimdi, hastalığı neydi...Kız hastaydı, son evreydi, kabullenemiyordu,  sessizce, kimselere çaktırmadan kendi kendine değil de çığlıklarla, hastaneyi herkesin başına yıkarcasına ,hastalığını kabul etmiyordu...Çığlıklar içinden seçebildiğim;" güçlü değilim" oluyor.
Bekleme odasında ki belgesel ekranında, aslan yerinden kalktı avının üstüne atladı. Gözlerimi kapadım.
Gözlerimi açtığımda yemyeşil bir doğa, masmavi gökyüzü koşuşan sevimli ceylanları ile belgesel ekranı yayınına devam ediyordu, çığlıklar atan kız sakinleştirici ile normale dönmüştü. Puzzla dikkatlice bakıyorum, genç kızın biraz önce parmaklarını sürdüğü yerler içimi acıtıyor, onun gibi gözlerim doluyor...
Annem güler yüzü ile kemoterapi odasından çıkıyor,  ellerini bana doğru uzatarak geliyor , hemen yerimden kalkıyorum, kollarımı açıp annemi sarıyorum, kol kola uzaklaşıyoruz...

19 Nisan 2015 Pazar

Ekmek Aslanın Bağırsaklarında Oğlum!

Yirmi senedir mektuplaştığım bir dostum var. Üniversite için geldiğimiz İstanbul'da öğrenci yurdunda aynı odada karşılıklı ranzaların alt katında kalıyorduk, Yıldız Teknik Üniversitesi Edebiyat Bölümü öğrencisiydi, okumayı, yazmayı çok seviyordu. Kitapları tek kapılı dolabına sığmaz, yatağının dört bir yanını doldurur taşardı. Yaptığı hiç bir şeyde karşılık beklemezdi, yaptığı her şeyi gönülden yapardı, köyüne sık sık mektup yazar  cevabını  beklemezdi. Okuldaki hocaları çalışkanlığını, yeteneğini görüp taktir etmişler, asistan olarak üniversitede kalmasını istemişlerdi ama o   evlenip köyüne dönmeyi tercih etmişti. Dört çocuğu ile mütevazi hayatında çok huzurlu ve mutluydu. Yıllarca birbirimize mektup yazdık, bir oturuşta karalanan bir sayfalık mektuplar değil, yazması en az bir ay süren kırk elli hatta altmış sayfalık mektuplardı. Posta kutusuna sığmayan mektuplarımıza herkes şaşar, nasıl yazabiliyorsunuz bu kadar sayfayı diye inanamazlardı. Mektuplarında her şey aynı yere doğru bir su gibi akardı, köyünün havası, toprağı, ağaçlarının meyvesi, yabancılığı, hasreti , hayalleri, çocukların büyümeleri...Mektuplarımız sandıkları doldurdu, bazende kayboldu, kaybolan yüzlerce sayfa içimizi çok acıttı, sayfalarımızı  mecburen bilgisayar ekranına kaydırdık, her hafta uzun uzun e postalar yazmaya devam ettik. Ailesine katkıda  bulunmak için evden beri iş yapmaya başlamıştı, ünlü bir sözlük yazarının  kitapları için yazılım yapıyordu, hatta üzerinde çalıştığı sözlükler geçen yaz sonu Hürriyet gazetesi tarafından tüm Türkiye'ye dağıtılmış, arkadaşımın adı sözlüklerin ilk sayfasında yer alıyordu. Ama işvereni akademisyen kişi  yaptırdığı işin parasını vermediğinden arkadaşımın altta paylaştığım sadece bana yazdığı bu mesajla haberdar oldum.
Şimdi dostumun geçen sene attığı bir e-postayı paylaşacağım.( Evden beri yaptığım işin parasını iki ay geçmesine rağmen ben de alamadım,şirket müdürü işin bitiminin haftasında paranızı alırsınız demişti, işi tamamlamam çok zor oldu, annem hastalandı, işin büyük kısmını hastanelerde yapabilmiştim zamanında ve istenilen şekilde tamamlayabildim, ilk bir ay paramı istemeye utandım, şirket alanında en büyüktü, bir bildikleri vardır dedim, ikinci aya girerken ödeme planına girdiniz en kısa zamanda paranızı alırsınız dediler, bekledim,  muhasebe belki yanlış hesaba yatırmıştır diye aradığımda yetkili kişi ödeme planında adınız görünmüyor dedikten sonra biz büyük bir şirketiz kimsenin parası kalmaz dedi. Üzülmedim, iki ayımı aldı, geceli gündüzlü çalışmıştım ama üzülemedim , savaşmak, hakkımı aramak bana göre değil , Allah'a havale ettim. Ama geçen sene dostumdan aldığım bir mesaj ile çok üzülmüştüm, savaşmayı, çocuklarımız için savaşmayı çok istemiş, harekete bile geçmiştim , şimdi başıma böyle bir olay gelince o mesajı hatırlatmak istedim.)

Dostumun  oğlu için yazdığı yazı;

Ekmek Aslanın Bağırsaklarında Oğlum

Çocukluğumuzda ebeveynlerimiz , öğretmenlerimiz derslerimize daha sıkı çalışmamız için bize nasihat ederlerken kendi hayatlarından örnekler verirlerdi.

Kendi ebeveynlerinin  onlara bir hayat dersi olarak "ekmek aslanın ağzında "dediklerini, onu elde etmenin kolay olmadığını bu şekilde anlattıklarını söylerlerdi.

Bize de aynı nasihatı yaparlar ve fakat durumun daha da zorlaştığını ihsas ettirmek için "artık ekmek aslanın ağzında değil , midesinde !"derlerdi..

Biz çalıştık,okuduk, büyüdük...

Bir çok hayat dersi öğrendik. Bütün bu aşamalarda artık ekmeğin aslanın midesinde olduğu,onu oradan almanın zorluğu,tehlikesi,riski her gelen nesil için bir gerçeklik olmaya devam etti..

Ama azmeden, alın teri döken,helal,temiz rızık için çalışan ,şartlar ne kadar zor olsa da gayretlerinin karşılığını aldılar…Hakkıyla azmedip,gayret edip çalışan aslanı bir şekilde alt edip ,midesinden ekmeğini,emeğini çekip ,çıkarıp aldı…Çocukluğumuzda bir çok hayat dersi öğrendiğimiz gibi ,çocuklarımıza da az çok hayat dersi öğretecek yaşa geldik..

Hayat ,kendisi öyle bir öğretmen olduğu gibi,malesef çocuklarımız için bir "değerler öğütmeni"haline geldi bugün..

Daha yirmi yıl öncesinde pek çok güzide değerimiz capcanlı diri iken,bugün bu değerlerin ,yaşları olgunluk aşamasını çoktan geçmiş olanların dahi dağarcıklarından silinmekte olduğunu müşahede ediyoruz... Silinenin yerine neyi ikame ediyorlar bilemeyiz..Bu,kendi hayatlarını ilgilendirdiği sürece de kimseyi ilgilendirmez zaten .Ama bu,etkileşim halinde bulundukları başka insanların hayatlarını ilgilendirdiğinde pekala bir sorun haline geliyor..

Hele hele bu çocuklarımızı ilgilendirir bir halse durum daha nazik bir hal alıyor.

Hayatta her şeyle karşılaşabiliyor insan..

Değerleri çerçevesinde karşılaşılan her durum için bir anlamlandırma yapabiliyor kendi çapında..Bir haksızlıkla karşılaşsa bile bunu yorumlayabiliyor.Hayat tecrübesi,hayat felsefesi,hayat dersleri ona bu kazanımı sağlayabiliyor..

Her olumsuz,haksız karşılaştığı sorunların ve soruların cevaplarını bulabiliyor..Sıkılsa da,bunalsa da,kırılsa da ,sükut-u hayale uğrasa da yaşadıklarını yorumlayabiliyor..

Peki bütün bunları bir çocuk nasıl yapsın?Lise çağında,delikanlı,delişmen bir gence karşılaştığı haksızlığı,uğradığı emek gaspını nasıl izah edeceğiz?Çocuk söz konusu olunca insan sineye çekemiyor ...

Ne yaşadık?

Aylardır süregeldiği gibi yine İstanbul'dan bilgisayarda yapabileceğimiz bir iş gelmişti.

Bilgisayarda daha çok el çabukluğu isteyen,tam bugünün delikanlılarının yapabileceği türden bir kopyala-yapıştır işi idi..Ama malzeme çok fazlaydı..

Binlerce kelime,tek tek tıklanacak,tekrar tıklanacak,tekrar tıklanacak,tekrar tıklanacak....

İğneyle kuyu kazar gibi,kuyunun dibindeki suyu özler gibi,suyun içindeki özü izler gibi..Günlerce,haftalarca bu sürecek...

Ve bunun büyük bir kısmını,şöyle böyle yüzde altmış,yetmiş gibi bir oranını da bu delikanlı yapacak..

Eli yatkın çünkü..Annesinin üç katı,dört katı daha hızlı yapıyor işi..

Daha hızlı kazıyor kazınacak olan "kazı-kazan"ı...daha hızlı kazıyor,daha çabuk iniyor kuyunun dibine...Kuyunun dibine iniyor ,suyu buldum ben diye de delikanlıca nara atıyor sonunda...Suyu bulduğunu düşünüyor çocuk safça...

 

Hep öyle olmuş ama bugüne kadar…İğneyle kazılan kuyudan hep su çıkmış..Hep çıkmış işte,çıkmadığı olmamış bugüne kadar...İğneyle kuyu kazar gibi,kuyunun dibindeki suyu özler gibi,suyun içindeki özü izler gibi...

Günlerce,haftalarca bu sürdü.

Ve bu kazının büyük bir kısmını bu delikanlı yaptı..

Okulu vardı,dersleri vardı..ödevleri ,sınavları vardı..

Bütün bunlardan arta kalan zamanlarda ,bilgisayar başında oyun,film,internet başında geçireceği zamanı iğneyle kuyu kazarak geçirdi çocuk..

Sıkıldığı,bunaldığı zamanlardaki motivasyonu ise kuyunun dibindeki suyu idi.

"Oğlum ,biraz daha sabret,bak işin sonunda şu kadar karşılığı var...Bunun şu kadarı da senin..İstediğin gibi kullanacaksın."diye diye iki bilgisayarda ,dört elle-mecaz değil dört elle- işin o aşamasını bitirmiştik.

Evet bitirmiştik.

İşe başladığımızda da,yaptığımız işten nümune göndererek "doğru mu yapıyoruz,bu istediğiniz formata uygun mudur "diye de sormuş,"yaptığınız iş istediğim formata uygundur"teyidini de almıştık işverenimizden...

İçimiz rahattı..

Yapılacak iş belli,açık.Almanca bir sözlük sitesinden bize verilen kelimelerin,heceli ve telaffuzlu yazımlarını ayrı ayrı aktaracaktık.

İş çok açıktı..Ne yapılacağı,nasıl yapılacağı çok açıktı..Ve bu şekilde sitedeki sözlükte karşılığı bulunan heceli ve telaffuzlu yazımları tek tek ,tık tık yaparak aktardık.

İşin sonunda "bu olmamış ,şurası olmamış" denilecek bir  iş değildi.

İşin bu bölümü,heceli ve telaffuzlu kelimelerin aktarım kısmı bitti.

Dediğim gibi işin büyük bir kısmını da liseli delikanlı yaptı..İş boyunca bize ara ara takılarak"Paramı vermemezlik yapmazsınız değil mi?"derdi.

İş teknik olarak kolay olmakla beraber malzeme sayısının çok fazla olması hasebiyle yorucu olmuştu.

Oğlanın desteğine ihtiyaç vardı ,elinin yatkın olduğu alanda bunu kullanması gerekiyordu.

Çeşitli motivasyonlarla"hadi oğlum az kaldı,işin sonunda iyi bir meblağ var ,sana da şu kadarını vereceğiz" diyerek bıkmasının,bunalmasının önüne geçmeye çalışmıştık.
Bu onun için bir hayat dersiydi bir açıdan.

Hayatı böyle böyle öğreniyor,katkı sağladığı alanda ,emeğinin karşılığı olarak bir şeyler veriyorduk.Bu onu motive ediyordu.Bitirdiğimiz son işin büyük bir kısmını o yaptığı için ,emeğine ,çalışmasına binaen vermeyi düşündüğümüz miktar her zamankinden fazla idi.Bu miktarı duyunca pür-neşe olmuş,şevkle çalışmıştı.
Günler,haftalar süren çalışma nihayet sona erdiğinde işi teslim ettik.

Ve fakat işverenimizden hiç beklemediğimiz bir karşılık aldık.
Paramızı veremeyeceğini , başka birileri ile çalışmaya başladığını söyledi, bir işe iki para verilmez dedi.

Sayın hocam..Bir bilim adamına  bir dilbilimciye bu yakışıyor mu?Kendi vicdanınıza sorunuz bunu..Bir hanımefendinin ve bir çocuğun emeği üzerine yatıp ,başınızı yastığa koyduğunuzda rahat uyuyabilecek misiniz???Kendi vicdanınızla muhatapsınız artık..

Yazıya başlarken asıl amacım,çocuklarımıza hayatın her türlü yönlerini bir nebze olsun gösterebilmekti.Yukarıda açık ve ayrıntılı bir biçimde değindiğim türden hadiselerle biz hayatta her zaman karşılaşabiliriz..

Biz ebeveynler olarak her türlü badireyi,haksızlığı kendimizce yorumlayabilir ,anlamlandırabiliriz..

En nihayetinde yaşadığımız son hadiseye bakarak diyebiliriz kendimize teselli olsun diye;

"Bin lirayla ne abad olur hayatımız,ne berbad olur."
Ama liseli bir delikanlıya bunu nasıl anlatalım???Nasıl teselli verelim?..
Dersinden,okulundan,oyunundan,hobilerinden zaman ayırarak,hafta sonlarını sırf bu işe ayırarak ,beynini ,gönlünü buna vererek yaptığı bir işin neticesinde emeğinin karşılığını alamayacağını,işverenin anlamsız çelişkiler içinde bocalayıp durduğunu,emeğinin karşılığını ödemek niyetinde olmadığını nasıl anlatalım???
Ne yazık ki her şey onların gözü önünde olup bitiyor.
Yüz seksen metrekarelik evde bizim bütün hayatımızın büyük bir bölümü yirmi beş metrekarelik oturma odasında geçer.
 Evimize televizyon sokmadık ,oturma odamızda iki tane masa,ve üzerlerinde iki tane bilgisayar var.
İşi de işte oğlumla beraber bu bilgisayarlarda yapmıştık..
Ev kaloriferli olduğu halde,çocukların ayrı odaları olduğu halde akşam yemeğinden itibaren herkes oturma odasına dolar...
Haber dinleyen de ,iş yapan da des çalışan da bu odadadır hep.
Çocuklara odanıza gidin,orada çalışın desek de ,gitmezler..
Her şey bu odadır .
Bu yüzden son karşılaştığımız durum da onların gözü önünde oluştu,başından beri..
Nasıl izah edeceğiz çocuklara uğradıkları haksızlığı,emek gaspını..
Nasıl??
Hangi saikle insanlar böyle savrulur ,nasıl anlatacağız???
Hakkımızı arama niyetini insanlar nasıl başka yerlere çeker ve üstüne yatmayı düşünebilir çocuk emeğinin???Nasıl izah edeceğiz onlara???
Çocuk delikanlı...
Çocuk duyduklarından,gördüklerinden köpürüyor...
İç dünyası çağlayanlar gibi dalgalanıyor...
Hayatı yanlış anlıyor çocuk...
İnsanlara güvenmiyor artık..

İç dünyasında savruluyor ,hayal kırıklığına uğruyor..Oysa onlara hep ama hep olumlu örnek lazım bu ergenlik yaşlarında...
Bu devirde nerede olumlu örnek???
İğneyle kuyu kazsak bulabilecek miyiz olumlu örneği?
Ama o delikanlı taşı sıksa suyunu çıkaracak...
İğneyle kuyu kazmak gibi engin sabır isteyen bir işi yapmıştı oğlum...
Olumlu örnek ,kazdığı kuyunun dibinden çıkacak suydu..
Malesef çıkmadı...Kuyu boş değildi,su vardı kuyuda..
Çocuk onu tırnağı ile kazmıştı..
Ama üstünü örttüler su kuyusunun..
O şimdi çöl ortasında susuz kalmış gibi..
İç dünyası böyle..
Uğradığı hayal kırıklığı çok büyük..
Bu yaşta ,yaşından büyük iş yaptı,başından büyük haksızlığa uğradı..
Bunu ona nasıl izah edelim??

 
Oğlum!
Hayat bu..Binbir türlü halleri var..
Binbir türlü insan var..Binbir türlü zorluklar,haksızlıklar var..
Hepsine de mukavemet etmekten başka çare yok. Güçlü olacaksın,çalışacaksın,daha çok çalışacaksın..badirelerde,haksızlıklarda yıkılmayacaksın..
Hakkını sonuna kadar,meşru dairede savunacaksın..
Oğlum!..
Ebeveynlerimiz bize "ekmek aslanın ağzından midesine indi,oradan çıkaracaksınız"derlerdi..
Hayat dersi verirlerdi..Benim sana vereceğim ders farklı bir şey değil ama bir farklılık var bugün..Senin de gördüğün gibi oğlum,ekmek aslanın midesinden bağırsaklarına doğru inmek üzere!!!
Geç kalırsan ,azmin gayretin yeterince olmazsa biraz sonra ekmek vasfını kaybedecek ,ve aslanın bağırsaklarında gübreye dönüşecek..
O zaman büsbütün köpürüp ,hayal kırıklığına uğrarsın...Sen sen ol ekmek aslanın midesinden bağırsaklarına inmeden yetiş,kurtar rızkını...Ona göre çalış..Arkadaşını,işini işverenini ona göre seç....Yapabiliyorsan sen iş ver ve kimsenin hakkını da yeme oğlum..Yaramaz çünkü dünyada da,kabirde de,mahşerde de ,ahirette de yaramaz oğlum..
Kul hakkı kimseye yaramaz  oğlum..Sana yapılsa da sen yapma!!!Haram yeme!!!
Hak yeme !!!
Vücut ve ruh sağlığın bozulmaz bu şekilde...Aldığın nefesten manevi haz alırsın o zaman..
Bu da senin hayat dersin olsun..."

 
 

16 Nisan 2015 Perşembe

Daha önce görmediğim şeyler

Babam geldi, annem babamın koluna girdi, Ankara'ya evlerine gittiler.
Babam ile annemi daha önce böyle kol kola görmemiştim.
Eyüp Sultan'da kalabalığın içine girmeden uzaktan dua etti annem. Babam, ekmek alacağım diye
yanımızdan uzaklaştı. Duamız bitince babamı aradık , fırın, ekmek satan yerlere doğru bakınırken
babamı bir köşede kollarında ekmek poşeti asılı iken ellerini acemice açmış dua ederken buldum. Uzaktan babamı izledim. Babamı dua ederken hiç görmemiştim. Duasını bitirince poşette ki ekmeklerden birinin ucunu kırıp ağzına götürerek bizi aramaya başladı. Annem her şeyden habersiz;" işi gücü boğaz bu adamın, bir kere ellerini açıp dua etmez, başı secdeye gelmez ... işte ekmek yiye yiye geliyor..." diyerek aslında babamın da duymaktan hoşlandığı bu serzenişleri bir sevgi belirtisi idi... Babam gelirken anneme hediye olarak akıllı telefon almış, annem yine kızdı," bende akıl mı kaldı bu telefonu nasıl kullanacağım, parana yazık oldu..." Annem  Kur'an  harflerini öğrenmek istiyordu, öğretme işi  bu telefona nasipmiş.   Yunus akıllı telefondan Kuran alfabesini indirdi, anneannesi ile harf bilmece oyununu her gün oynadılar, annem bir harfi bildiğinde telefondan gelen alkış sesi ile çocuklar gibi sevindi. Annemin böyle çocuklar gibi sevindiğini daha önce hiç görmemiştim. Daha önce görmediğim  bu şeyler hiç yoktu da ben o yüzden mi hiç görememiştim yoksa hep vardılar ama ben başka şeylere bakmaktan mı  görememiş miydim?



24 Mart 2015 Salı

Bahar Dalı

Annem hiç hasta olmazdı, hasta olmayı kendine yakıştırmaz sadece babama yakıştırırdı. Yıllar önce kalp ameliyatı olan babamın üzerine titredi, babamın sağlığı için hep endişelendi. Özel sağlık sigortaları vardı, annem hiç kullanmamıştı, gerek yoktu, sigorta, doktor, ilaç sadece babam için gerekliydi. Bir gün olsun babamı hiç yalnız bırakamamış, kızına bile ( bana) hiç tek başına gelmemişti. İki ay önce annemi ısrarla sağlık ocağına götürmüş kanına baktırmıştım, yüzü çok beyaz görünmüştü gözüme.

Her şey safha safha oluşuyor, safha safha yok oluyor. Hastalığın adını duyana kadar hep itiraz safhasındaydım;"hayır annemin bir şeyi yok, önemli bir şeyi yok"...Hastalığın adını  duyunca kabullenememe safhasına geçtim; olamaz ailede, sülalede bile böyle bir hastalık yok"...Hastalığa kesin tanı konana kadar ülkenin en tanınmış profesörlerini, hastanelerini dolaştık, kim en iyisi bu dediyse babam hemen ondan randevu aldı, annem beş ayrı hastanenin beş profesöründen aynı hastalık adını duydu. Kabullenme safhası en zor olanıydı.
İki ay boyunca yüzlerce adet beyaz hemşire terliklerinde kayboldum, hastane duvarlarına yaslandım, sıra numaralarını gözetledim, elime tutuşturulan  tahlil sonuçlarını cahilce okudum,gösterişli  profesör odalarında
kaygılarımı boşa çıkaracak bir kelime aradım.
"Her şey insanoğlu için" dedi annem.
Annemi, evinden ayırdım, İstanbul'a yanıma getirdim, şimdi şifa bulma safhasındayız. Kabullenememe safhasında kendimi çok hırpalamıştım şimdi  iyiyim.
Annem ile baş başa bütün bir günü geçiriyoruz, sabah uyanır uyanmaz evi özellikle annemin odasını süpürüyorum, süpürge annemin hediyesi, yeni olduğundan mı bilmiyorum ama her sabah ev süpürmek hiç zor gelmiyor. Annem kedilerden korkardı, Pıtpıt anneme çok iyi ev sahipliği yaptı hiç rahatsızlık vermedi ama mevsim geçişinden mi,  her yere pişmaniye gibi beyaz tüylerini bırakır oldu, annem görmesin diye gözlerim hep kedi kılı arar oldu. Mide bulantıları, halsizlik yüzünden dışarı çıkmak istemiyordu.Vakit geçsin, sıkılmasın diye annemden bildiği şeyleri bana öğretmesi için ısrar ettim. Sadece annemin yapabildiği özel nokul için ne kadar ısrar etsem de annem hiç yanaşmadı, içimde saklı nokul yapacak potansiyelime inanmak istemedi.
Hiç hoşlanmadığım o şeyi öğretmesi için ısrar ettim, gözlerini hayret ile açarak ;" dantel mi öğrenmek istiyorsun! dedi. Tığ ile rengarenk ipler aldım. Annem yine öğretici olmaya yanaşmadı.
" Boş boş oturmayalım beraber bir şey yapalım istiyorum " dediğimde annemin dili çözüldü; " Kur'an harflerini öğrenelim" dedi. Televizyondan tanıdığı bir  hocanın Kur'an öğreten kitabını istedi. Bizim buralarda bulmanın mümkünü yoktu, Üsküdar'a gittik, hocanın adını vererek kitap aradık ama  bulamadık, başkası olsun dedirtmedi, televizyondan beri o kitabı alanların çok çabuk Kur'an harflerini söktüğüne inanmış. Beraber geçireceğimiz vaktimiz çoktu,(  adını unuttuğum ) hocanın kitabı için dışarı çıkmaya razı oluyordu, geçen pazar günü güllü Yasin aldı, kendi güllü Yasin'i Ankara'da kalmıştı, yenisi için çok sevindi.
Bu sabah ilk kemoterapisini aldı, dışarıda onu bekledim. Bir şeye ihtiyaç duyar diye kapının ağzından ayrılamadım, içeriye bir tepsi içinde türk kahvesi girdiğini gördüm, biraz sonra kahkaha sesleri geldi.
Birlikte kemoterapi aldıkları hastalardan biri (  bir yandan elindeki küçük Kur'an ı okuyan bir yandan da zikir matik çeken hanım ) türk kahvesini içmiş, fincanın resmini çekip internete yollamış ve falını öğrenmişmiş ve hemşirelerde , " aaa sizin gibi bir hanımdan hiç beklemezdik" demişler. Hastabakıcı bey ise ;" ben hep söylüyorum  hastane yönetimi burada ki hastalar için falcı ve dansöz getirmeli, kadınlara falcı, erkeklere dansöz..."
Kendisinden beklenilmeyen şeyi yapan kadını annem çok beğenmiş, bir daha ki seferde aynı kadın ile
ilaç almak nasip olursa Kur'an ı nasıl öğrendiğini soracakmış.
Beklenilmeyen şeyler başa gelince yıkılmamayı öğrenmeye çalışıyorum, safha safha ilerlediğimi düşünüyorum.
Annem ile hastaneden çıkarken öyle mutluyduk ki, tomurcukları yeni patlamış, bembeyaz bir bahar dalını birlikte içimize çektik, bu sefer Eyüp'e giderek o hocanın kitabını aramaya karar verdik...

20 Mart 2015 Cuma

Ömür Dediğin

 
Annem ile İstanbul'dayız. İlaçların yan etkisi ile gün boyunca bulantı, halsizlik ve isteksizlik
ile mücadele etmek için annemin sevdiği şeyleri aranırken bir programı çok sevdiğini öğrendim.Saatini gününü hatta adını bile bilmediği bu programa yaşlılar çıkıyor, hayatlarını anlatıyormuş. İnternete girip aradığı programı bulduk, her bölümü sıra ile izlemeye başladık. Programın adı; " Ömür Dediğin" miş.
 
Anadolu'nun köylerindeki yaşlılar konuşuyor, yaşamlarını anlatıyor, çektikleri çileleri, yoklukları, ayrıntıları ile anlatıyorlar. Annem bu amcaları, teyzeleri dinledikçe sanki kendi yaşamış gibi heyecanlanıyor, hak veriyor, kendine yakın buluyordu.
Televizyonda milyonların önünde konuşan teyze ve amcalar öyle samimi içlerini açıyorlar ki, etkilenmemek mümkün değil.
İzlediğim bölümlerdeki teyzeler ve amcaların hepsinin bir ağızdan söylediklerini not aldım;
 
-"Bir insan ömrünü neye vermeli? Tükenip gidiyor ömür dediğin.."
 
-"Bu şekle geleceğimi bilmezdim, aklıma hiç gelmezdi. gençliğe kıymet biçilir mi?"
-''Ölüveririm belki diyon, bakınıyon, sabah oluyo, ''aaah'' diyon, ''bogün sağım gene'' deyon. "
-"Dişin varken yiyeceksin, genç iken gezeceksin."
-"İman ile Kuran ile göçebilmeyi Allah nasip etsin."
-"Sağ tarafından defteri verilenlerden olabilmeyi Allah nasip etsin".
-"Elden ayaktan kesilmeden Allah canımızı alsın."
-"Hayırlı ömür hayırlı ölüm."
Eskilerde çocuk olmak ne zormuş onu öğrendim, hele köylerde. Köyde çocukluğunu geçirmiş yaşlı bir amcanın  gözleri görmüyordu, bu amcayı ailesi, altı yaşında iken  çerçi denen bir satıcıya iki aylığına satmış.( Çocuk satma olayı bizim köylerde de vardı, henüz ergenliğe varmamış sekiz, dokuz, on yaşında ki çocukları çobanlık yapsın, tarlalarda çalışsın, ev işlerine baksın diye satarlardı.) Bu altı yaşında ki kör çocuk köyünden satın alınıp İstanbul'a dilendirilmeye götürülüyor ve iki sene boyunca
 bir taşın üstüne oturtulup aç susuz dilendirilirken  gizli gizli dua ediyor;" Allah'ım oturduğum bu taş
uçsa, köyüme gitse, annemin yanına konuverse..." Gözleri görmeyen amca şöyle diyor;
-"Amâların kendi dünyaları vardır, kendine has dünyaları. Siz bilmezsiniz. bu dünyayı görsem nolur, görmesem nolur...o bir pencere, sen bakıp geçtin ablacım, ben bakmadan geçtim."
 
Yaşlı teyzeler dertlerini, çektiklerini anlatırken büyük bir emekle hazırlanmış bir kase çorba ikram eder gibiler... Yaşlı teyzeler önce eşlerine duacılar ama arada dövüldüklerini ağızlarından kaçırıyorlar, dövülmeyi hak ettiklerini söyleyeni bile var, erkek döver diyeni de var. Görmeyen amcanın karısı şöyle dedi; eşim beni döverken kaçıp saklanmazdım, gözleri görmüyordu, saklansam beni bulamazdı, gücüne gider diye olduğum yerde dururdum o da beni döverdi."
Köyde ki kadınlar daha güçlü olmak zorundaydı, köy kadına karşı daha acımasızdı, köydeki kadınların erkeklere göre daha yaşlı görünmesinin nedeni bu olsa gerekti, daha çok yıpranmışlardı.
Bir teyze şöyle diyor;" bir kadını er değil ar zapteder."
Başka bir teyze de yanında ki eşine ;" bu hiç benim dediğime gitmez ama ben gene de ses etmem pek, öksüzdüm ben".
Ömür geçiyor, gerçek olan tek şey ölüm, yaşanılan her şey bir hayal oluyor...Benim içim götürmedi, bütün bölümleri izleyemedim, ama annem çok sevdi, amcaların teyzelerin bütün yaşam hikayelerini bir ikramı kabul eder gibi izledi...
 
 
 
 
 
 
 

13 Mart 2015 Cuma

Çakma Nike

Yunus'u görmeyeli iki hafta olmuş, ilk kez bu kadar ayrı kaldık. Bir gün içine çok şey sığdırmamız lazım, yarın fen bilgisinden yazılısı var, fen çalışmamız lazım, ışık kaynaklarına özellikle çok çalışmamız lazım, oradan çıkacakmış tüm sorular. Karyola üzerine yüz üstü uzanıyoruz, defter kitaplar ve Pıtpıt yanımızda ders çalışıyoruz, ışık kaynaklarını üçe ayırıyoruz, doğal, yapay ve yansıtıcı ışık kaynakları, güneş ve ateş böceği doğal ışık kaynağı , mum, gaz lambası, ampul ise yapay ışık kaynağı , ay ise yansıtıcı ( yansıtıcı ışık kaynağı olarak "ay" çok önemli, doğal gibi görünüyor aman yanlışlıkla doğal ışık kaynağı diye yazma diye uyarıyorum)
Tamam anne dikkat ederim diyerek fen bilgisini kapatıyoruz. Benim olmadığım günleri tek tek anlatıyor Yunus, neler olmuş, neler yaşanmış her ayrıntısı ile gözümde canlandıra canlandıra dinliyorum. Yine futbol cahilliği ile alay konusu olduğunu anlatıyor, daha Fenerbahçe ile Galatasaray'ın renklerini bilmiyor, oyuncuların adlarını bilmiyor, ofsaytı bilmiyor diye arkadaşları top oyununa almıyorlarmış. ( Zaten futbolu sevmiyordu, oynamak istemiyordu ama 
teneffüslerde tek başına kalmak artık canını sıkmaya başlamış, o da top oyununa katılmak istemiş)
-Eğer bizim gibi   nike yazılı fosforlu futbol ayakkabın olursa belki  oyuna girebilirsin, demişler.
Futbol ayakkabısı , futbol cahilliğini giderecek, hatta gol bile attıracak, teneffüslerde arkadaşsız kalmayacaktı.
Akşama yakın bir vakitte Kadıköy'e gittik, bir ayakkabı mağazasına girdik, kırmızı üzerine beyaz çizgisi ile nike yazılı futbol ayakkabısını aldık, öyle sevindi ki, eski ayakkabısını poşete koydurdu.
Akşam ilerlemiş, evimize dönerken Yunus kanguru gibi zıplıyor, ayakkabılarından gözlerini alamıyordu.
-Gecenin karanlığını binlerce yapay ışık kaynakları aydınlatıyor, anne..
- Ay , işten çıkarılmış zavallı bir ışık kaynağı , yansıtıcılığı hiç işe yaramıyor...
- Ayakkabılarım nasıl da parlıyor, ışık kaynağı gibi parlıyor, anne...
Yunus'un eli elimde, sokağımıza girerken çok mutluyduk.
Sabah erkenden Ankara'ya gitmek zorundaydım, anneme  port takılacaktı. Yunus'a yeni ayakkabılarını giydirdim, servise bindirirken ;" Ankara'ya gitmene  üzülemiyorum , yeni ayakkabılarım beni çok mutlu ediyor, anne" dediğinde öyle sevindim ki, gönül huzuru ile otobüsüme bindim.
Otobüsün mola verdiği yerde nike mağazası gördüm, hayatımda ilk kez marka adı yazılı bir mağazaya adım attım, Yunus'a aldığım ayakkabıyı aradım, bulamadım, futbol ayakkabılarının fiyatını sordum, bizim verdiğimiz paranın beş katından başlayan fiyatlar duydum.
Mağazadan çıkıp mola yerinin çorbacısından bir çorba içmek için sıraya girdim, önümde boyu Yunus kadar ama yaşı daha büyük gösteren bir çocuk vardı, bir kase çorba aldı, uyarılana kadar da ekmek dilimlerini tepsisine doldurdu. Köşedeki masaya oturdu, yanına  kendi gibi iki  çocuk daha geldi, ekmekleri bölüştüler, bir kase çorbayı üçü birden kaşıklamaya başladılar.
Akşam olunca Yunus'u aradım, sesi çok durgundu, hatta ağladı ağlayacak gibiydi;
- Anne, ayakkabıma " çakma" dediler, "çakma nike" mış...

Gerçek neydi, çakma neydi ?
Marka  cahili bir annenin , futbol cahili bir babanın çocuğu olarak gerçekleri sınıf arkadaşları elbette öğretecekti. Marka mağazalarından çıkmayan annelerin oğulları elbette çakma olanı aşağılayacak, küçük görecek, oyuna almayacaktı.
Telefonu kapattığımda, annem gözlerime bakıyordu, konuşmalardan anlamış olacak ki; " aylığımı hemen çek , gerçek olan nike dan hemen al"... Annemin gözlerine baktım, içinde Yunus'un kırılan kalbini gördüm, beni, benim ile ilgili olan her şeyi çok seviyordu. Dünyanın en büyük hediyelerinden biri bu olmalıydı, kalbi sevgi dolu bir anne elinde büyüyebilmek...
Annemi öptüm.
Gerçek olan perde perde aralanıyor  her gün, her an...Şükretmeliyim , nasıl daha çok şükretmeliyim diye yollar arıyorum...

25 Şubat 2015 Çarşamba

Masam

Şehremini Kız Öğrenci Yurdu'nun en üst katında etüt odaları vardı. Etüt odalarının birinde benim masam vardı.  Bu masaya kavuşmak için çok uğraşmıştım, herkesin bu masada gözü vardı. Benim masam erik ağacının dallarına bakan pencere kenarındaydı, sadece üç masanın sığabildiği küçük bir odadaydı, diğer masalarda tıp fakülteli çalışkan öğrenciler vardı, sessiz, manzaralı, huzurlu bir çalışma ancak bu masada olurdu. Bütün defter ve kitaplarımı( kolonya şişemi- saatimi ) masama yığmış, sandalyeme hırkamı asmıştım. Masa artık benimdi. Bu masaya sahip olmak büyük bir şanstı, kaybetmemek için de her gün etüt katına çıkmam gerekirdi, sadece final ve vize günleri etüt katına çıkan arkadaşlarım hiç anlam veremeseler de masamın başkasına ait  defter ve kitaplarla istilasına karşı bir  önlemdi. Tıpçı kızlar tembihliydi, ben yokken  hiç kimseyi masama oturtmayacaklar, o masa dolu diyeceklerdi. Arkamda ve önümdeki masalarda her gün ders çalışan tıpçı kızların arasında , pencereye kafamı dayayıp erik ağacının dallarına bakarak volkmen dinlerdim.    Ajda Pekkan'ın kasetindeki " ağlama anne" adlı şarkıyı geri sararak , sessiz  gözyaşı dökerek, defter arkasında ki takvimin bir gününün ( Ankara'ya gitme günü) üstüne çemberler çizerdim. Bu küçük etüt odası, tıpçı çalışkan kızları, erik ağacı dallı pencere manzarası, volkmenim, Ajda Pekkan, defter arkasındaki takvimin çemberli günleri beni " yeni günlere karşı istekli " yapardı.
Her şeyiyle soğuk kız öğrenci yurdunda en çok annemi özlediğimi hissederdim. Ve etüt odasındaki çalışma masamda derslerden daha çok annemi aklıma getirirdim ve masam çok değerlenirdi.
Korktuğum şey  bir gün başıma gelecekti,  masamın işgal edildiğini görecektim. Tıpçı kızlar kendileri gibi tıpçı bir kızı benim masama taşımışlar, zaten ders çalışmaktan daha çok kulağında volkmeni ile pencereden dışarı bakıyordu demişler. Masamdaki kitaplarım, defterlerim, kolonya şişem, saatim bir kenara itilmiş. İtiraz edemiyorum,  bana ait olanları alıp , masamı terk ediyorum , sessizce.
Masamı kaybedince bir daha kız öğrenci yurdunda huzur ile annemi aklıma getirecek bir köşe bulamadım, yurt, çekilmesi gereken bir işkence yeri olmuştu.

Masamın işgal edildiği o gün aklıma geliyor, sık sık...
Tahliller, sonuçlar, yüzdeler , annemi bir masa üstü temizler gibi sıyırıp atmak istiyor.
Yeniden yeniden doğan, bağıran, parlayan, umut saçan, mutluluk vadeden dünya ve dünyanın bütün nimetlerine hiç  sıyrılıp atılmayacakmış gibi gözlerini, kalbini, her şeyini  veren insan, ne kadar gerçeksiniz? Her yeni güne istekli yapan şeyler ne kadar gerçeksiniz?

9 Şubat 2015 Pazartesi

Her şeyi güzelleştiren şey

Ankara'ya kar yağıyor. Yunus'un duası kabul oldu. Biraz önce İstanbul'u arayıp; " Yunus, duaların kabul oldu, kar yağıyor dedim. " Kar yağıyor ama sen yoksun" dedi.

Demir tozuyum, koskocaman dünyada, orda bur da , zamanda, mıknatıs elbette beni bulacaktı, çekip çıkaracak , kendine yapıştıracaktı.

 Annem ile yapmak istediğim şeylerin başında onunla gezebilmek, yeni yerleri görebilmek, şaşırmak, gülmek, heyecanlanmak, umutlanmak, planlar, programlar yapmak geliyor ama annem ile yapabildiğim nerdeyse tek şey "temizlik". Bu sabah bütün evi kaldırıp çamaşır makinasına attık, yıkadık, ütüledik, dolap çekmece içleri düzenledik,  saksılardaki çiçeklerine öyle güzel bakmış ki  devleşmiş, tavanlara değmiş, hepsinin tozunu aldık, suladık, yerini sevmemiş olabilir diye  benimle yaşıt zakkumun yerini değiştirdik, ameliyat  için  çanta hazırladık.
 Düğmesi kopmuş nevresim kılıflarının başlarını diktik, halıları ılık sabunlu su ile sildik, salondaki el halısını yine annem sildi, bana güvenemedi, yorulduk, kollarımız ağrıdı, çay koyduk, bayat ekmeklerin çokluğu ekmek aşını aklımıza getirdi, bahar dallı kayık tabağa ekmekleri ufaladım, artanını kuşlar için ayırdım, annem kuşlar için ayırdığım ekmekleri iri buldu, daha küçük parçalara ayırdı, ikindi güneşi ile soframıza oturduk, zakkum yeni yerinde ikindi güneşine bakıyordu.
Her şeyi güzelleştiren umudu hissedebiliyorum, ikindi masasını kaldırırken çok mutluyum...

7 Şubat 2015 Cumartesi

Hacettepe'nin Koridorları



Hacettepe'nin labirent koridorlarında dolanıp duruyoruz, annemin ellerini sıkı sıkı tutuyorum, bırakırsam , kaybederim diye korkuyorum.

 Yunus ile beraber yaptığımız tüm yolculuklar anneme doğruydu. Bu yarıyıl tatilini de her zaman ki gibi annenim yanında geçireceğiz diye Ankara otobüsünde
  Yunus ile sohbet ediyoruz;
- Sınıftaki arkadaşlarım yarıyıl tatilinde kayacaklarmış, bazısı ise kaymak için yurt dışına gidecekmiş.
- Ankara'ya kar yağsın diye dua edeceğim, anneannemin sokağında ben de kayak yapmak istiyorum.
Bir yılda iki kez Ankara'ya gidebiliyorum, sırf annem yaşıyor diye Ankara'ya ayak bastığımda cennete gelmişim gibi seviniyorum.

Mahalledeki sağlık ocağı doktoru, anneme çok kansız olduğunu , sebebinin araştırılması için bir an önce hastaneye gitmesini söylemiş. Annem  , doktora ; " İstanbul'dan kızımın gelmesini beklemeliyim" demiş.
 Yarıyıl tatilini beklemiş, sessizce.
Telefonlardan beri annemin  yorgunluğunu hissedebilmiştim.
 Yunus yarıyıl tatilini Hacettepe Hastanesinde geçirirken duasını hiç unutmadı,
 hastane pencerelerinden dışarı bakarak kar duasını tekrarladı.
Yunus Ankara'da iken hiç kar yağmadı.
Bugün Yunus'u İstanbul'a uğurladım, ilk kez annesi olmadan seyahat edecek.
-Artık  büyüdün, annen olmadan da  yapabilirsin" diyerek Ankara otogarından uğurlanan Yunus
çok itaatkardı.

Oysa aynı sözleri bir kaç gün önce Hacettepe Hastanesinin labirentlerinin birinde annemden işittiğimde ,   ayrılmayacağız diyerek annemin ellerine yapıştım, küçük bir çocuk gibi ağladım. Yunus gibi itaatkar olamadım.



22 Ocak 2015 Perşembe

Zaman ile annenin yarışı


 Çok küçüksün, dünya çok büyük, tek başına , bakamazsın.
 
Annenin kucağına gel,  sarılalım, beraber bakalım dünyaya.
Ben senin için her şey olurum, göz, el , güneş,  arkadaş. Senin için her şeye dönüşebilirim, her şeyin içine girebilirim, senin için her şeyi yapabilirim, senin için çok güçlü olabilirim.
Güçlü kollarım ile sarıp sarmalarım seni, tek bir vücut gibi oluruz, her şeye aynı bakarız, her şeye aynı güleriz, her şeye aynı ağlarız. Senin için her şeye yetecek kadar güçlüyüm. Ama  bir şeye
 güç  yetiremiyorum, zamanı durduramıyorum.
O an hiç sonlanmamalıydı, pencere önünde kucağıma oturmuş, sonsuza kadar birbirimize sarılarak yağan karı izlemeliydik, zaman donmalıydı. Güçlü kollarım zamanın karşısında çözülüyor, seni her geçen gün ile birlikte kucağımdan uzaklaştırıyor.
Zaman öyle yalancı ki, var mı yok mu, hayal mi gerçek mi emin olamıyorum. Annenden daha çok  seviyorsun zamanı. Çünkü zaman her an başka , her an umut edici, her an sürprizlerle dolu, zamanın eline sıkı sıkı yapışmışsın, büyüyorsun.
Kollarım güçlü olsaydı, zamanın elinden kurtarırdım seni.
Bencillik yapmıyorum, seni sadece kendime saklamıyorum, sonsuza kadar pencere önünde yağan kara  birbirimize sarılarak bakalım istiyordum.
Zaman gelmesin, kollarımı çözmesin, seni kucağımdan almasın istiyordum.
Şimdi ilkokul bitiyor, biraz sonra karnen ile geleceksin. Dokuz senelik anneyim, dokuz sene boyunca
zamanın elinden hiç bir şeyin kurtulamayacağını tecrübe ettim. Sarıp sarmalanmak istemiyorsun, güçlü kollarımı sakladım, gözlerimi açtım.
Zamanın elinden tutup hızla ilerlerken seni, sadece izliyorum.
 
( Beş sene önce çekilmiş bir fotoğraf ansızın önüme çıkınca, hatırlattıklarını yazmak istedim)
 



21 Ocak 2015 Çarşamba

19 Ocak 2015 Pazartesi

Arkamızdan Gülerler



Arkamızdan gülmesinler, annemin iki kelimelik hayat felsefesidir, bu iki kelime benim de hayat
yolumda zoraki arkadaşım olmuştur. Dün İstanbul da pırıl pırıl güneş vardı, yürüyüş yapmak ,temiz hava almak için ayakkabılarımı giymiş iken annemin sesini duymak istedim, telefonda ,"hafta başında yürüyüş de neymiş, evini pislik götürüyordur, süpür sil, yıka, ütüle, tertemiz yap köşe bucağı, haftaya tertemiz gir, evini pislik götürüyorken yürüyüşe çıkmış demesinler, arkandan gülmesinler" demesiyle ayakkabılarımı çıkardım. Her gün evdeyim, her gün üstün körü temizlik yapıyorum kuşların cıvıldadığı, parlak güneşin gözleri kamaştırdığı baharı aratmayan bu havada  ince temizliğe kolları sıvadım. Trt 3 'ü açtım, temizlik  yaparken ve yazı yazarken  klasik müzik dinlemenin çok faydasını görüyorum.  Gücümün yettiği tüm şeyi çektim, altını arkasını sildim. Her çektiğim yere ilk önce kedim Pıtpıt atlıyor, yeni bir yer keşfetmenin hazzını yaşıyor, toza pisliğe bulanıyor. Bunu çekmeye gücüm yetmez diye kaçmak istediğim her şeyin önünde annem beliriyor ve konuşuyor" sen doğalı iki gün olmuşken , tek başıma ev taşıdım, dört kapaklı dolabı sırtıma aldım, arkamdan gülmesinler diye..."
 Mutfağa kadar her şeyi çeke ütüre temizleyerek gelebildim. Buzdolabı ile fırınlı ocağı çekip altını silmek gerek, en zoru  iki duvar arasına sıkışmış fırınlı ocak, doğal gaz bağlantısı ile rahat bir şekilde çekilmiyor, azıcık, sığabileceğim kadar çekilmeli, önce sandalyeye çıkıp sonra arkasına atlamalı. Yanıma yağ çöz , çamaşır suyu, kireç çözücüyü de alıp zor bela kendimi fırınlı ocağın arkasına attım. Pıtpıt' da yanıma atlamak için an kolluyor ama yer yok öyle sıkışmışım ki, kıpırdayamıyorum, çamaşır suyu ile kireç çözücüyü
fırının altında ki tabakaya fayans görünsün diye döküverdim. Cozz diye bir buhar çıktı, bu ikili ölümcüldür biliyordum ama gözüm döndü, bu pislik ancak böyle temizlenirdi. Buharı solumamak için ağzımı burnumu kapatmış fırça elimde bir an önce pislikten kurtulmaya çalışıyorken yine annem konuşuyor," akrabamız A'nın kocası öldüğünde taziye evine helva yapmak için giden akrabamız H'    herkese şöyle demiş; ayy ne pis kadınmış, mutfağında nereyi ellesem elime yapışıyordu, helvasını bile yiyemedim içim bulandı."

Sıkıştığım yerden çıkmanın zamanı gelmişti, buharı azda olsa solumuştum
 Ölümcül ikilinin buharında bir an için , fırının arkasında pisliğin içinde ölüverecek, akrabamız H' gelecek,  helvamı  yemekten tiksinecek, herkesin arkamdan güleceği,  aklıma geldi.
Fırçanın telleri eridi gitti, kir yok olamadı...Kulağımda gülme sesleri yankılanıyor, arkamdan gülüyorlar. Fırçayı savurup attım. Tırnaklarım ile kiri kazımaya başladım. Kir azaldıkça gülme sesleri de azaldı, fırının altı tertemiz olduğunda gülme seslerini duymuyordum. Duyduğum tek ses Tatiana Nikolayeva 'nın piyanosunun sesiydi.
Her yer temizlendi, tırnaklarım ile söke söke de olsa tamamlayabildim.
Ölümcül ikilinin zehirli buharını solumuştum. İçimde ki zehiri dışarı atmak gerekti. İçimde ki zehiri dışarı atmanın tek yolu yazı yazmak. Çamaşır suyu ve kireç çözücünün delik deşik ettiği  parmaklarım
ile yazı başına otururken Tatiana Nikolayeva'yı keşfetmenin mutluluğunu , arkamdan gülenlerin susmuşluğunda , anne sözü dinlemenin, huzurunu yaşıyordum.


16 Ocak 2015 Cuma

Kaybolan Mektuplar Nereye Gidiyor?



Almanya'daki teyzem bana mektup yazmış,  mektubuna bir de geyik çizmiş, yakında gelir diyordu. İlkokulumun son günlerinde hep bu mektubu bekledim. Mektup gelmedi. Rüyalarımda kaybolmuş geyik görüyordum, bu geyik benim mektubumun içinde ki geyikti. Geyik beni arıyordu , "buradayım" diye bağırıyorum ama sesim yeterince çıkmıyor, geyik beni göremiyordu. Geyik çok korkuyordu, ben çaresizce onu çağırıyordum.  Mektubumu bütün bir sene bekledim, yazın Almanya'dan tatile gelen teyzem ; " madem yerine ulaşmıyor, bir daha mektup yazmayacağım" demişti.
Yunus kartlar boyadı, altına yazılar yazdı çok yağmurlu bir günde ıslanmasınlar diye paltomun içine saklayarak postaya verdim. Gitmemiş. Jardzy için kocaman bir kamyon çizmişti, kamyonun kasasında bir gelin ile damat vardı.  Gelin damattan uzundu , damat , kocaman gözleri ile geline güven veriyordu. Gelin çok güzeldi, yüzüne bir de tül kesip yapıştırdı. Çok mutlu gözüküyorlardı, kamyon kasasında...Kaybolan mektupların acısını bildiğimden Yunus'a kartının kaybolduğunu söyleyemedim.
Kamyon kasasında ki gelin ile damat şimdi nerede?
Pinus'un aylar önce yazdığı mektubu gelmedi,  şimdi nerede?

Sahibine ulaşamamış mektuplar şimdi nerede, ne yapıyorlar?

15 Ocak 2015 Perşembe

Kedi Dostluğu




      
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                     




                                                  Misao ile kedisi Fukumaru
                                 http://www.nippon.com/en/images/i00014/

Suçlar Ve Kabahatlar


Işıltılar içinde bir salonda, iyi giyimli davetliler, klasik müzik eşliğinde donanımlı sofralarda yemek yiyerek konuşmacıyı dinliyorlar. Ödül almış  göz profesörü konuşma yapıyor " bu mesleği seçmemde babam etkili olmuştur  babamdan hep şunu duyardım " tanrının gözleri her şeyi görür",
diyerek bir  Woody Allen filmi başlıyor...
 Bir günlüğüne iş için İstanbul'a gelen akrabalarımız  yoğun kar yağışı nedeniyle zorunlu misafirimiz oldular, tren, uçak , otobüs tüm ulaşım araçları iptal olmuştu. Dört sene sonra ilk kez erkek kardeşim
de beni ziyarete gelmişti o da mahsur kaldı, çok sevindik, günlerce kalabalık içinde döndük durduk.
Akrabalardan biri  yaz tatilini yurt dışına ailesi ile kiraladıkları bir villada  ıssız bir sahilde geçirmiş, kar mahsuru bütün günlerimizde yazın çekilmiş bu tatil fotoğraflarını, videolarını izledik. Bayram tatiline denk gelmiş fotoğraflardan bir kaçında üniversiteden arkadaşımın
eşini gördüm, bir kadın ile denizdeydi, o mu değil mi diye başka fotoğraflara da baktım. O'ydu.

Üniversite yıllarımın en zor anları yurtta kaldığım günlerdi, yurt çok soğuk geliyordu, çekilmesi çok zordu. Derslerden çıkar çıkmaz yurda geliyor, bütün gün bir masa iki sandalyeli taş zeminli odamda hapishanedeymişim gibi çile çekiyordum, dışarıda ki her şeyden de  ürküyordum. Yurt kantininde akşam yemeği kuyruğundayım, ortalardayım, pilav yetişir mi diye önümdekilere bakarak hesap yapıyorum, son tabağı alabilirim diye umutlanıyorum. Arkamdan biri saçımı çekti;" bitlenmesin diye değil mi? diye kısacık saçlarıma bakarak gülen yüz öyle güzel ki, erkek gibi kesilmiş traşlı saçları ile öyle masum ki kızamıyorum. Gülüyoruz. Fark etmeden önüme geçmiş, son pilavı tabağına koydurmuş. Tek çorba ile akşam yemeğini geçiştirmek zorunda kaldım, sıramı çaldı, pilavımı çaldı ama yurt günlerime güneş gibi açtı, ısıttı... Anadolu'nun bir köyünden İstanbul'un en iyi üniversitesine okumak için   gelmişti, okuyabilmek için iki işe gidiyordu, her şeye isyandı, büyük bir isyanı vardı. Arkadaş olduk, her akşam onun sayesinde pilav yiyebildim. Her şeye isyan edebilmek için her şeyi öğrenmeye çalışıyordu, belki sırf bu yüzden çok başarılıydı. Annem Ankara'dan koli içinde yaprak sarması ile börek yollardı. Aklıma ilk o gelirdi. Çay sırasına girip kupalarımızı doldurup kolimi  gizli bir köşe de açıp ziyafet yapardık, ama bana da isyandı. Köyünde ki annesi niye hiç koli yollayamıyordu, bir anneyi bundan mahkum eden sisteme isyandı. Ben okumak için çalışmak zorunda kalmayan bir burjuvaydım, hayatın zorluklarını hiç yaşayamamış bir zavallıydım.
Traşlı saçları masum yüzü ile konuştuğu büyük laflar komik kaçıyordu, ne kadar farklı olursak olalım seviyorduk birbirimizi, dört sene boyunca eve çıkamadık ,yurt arkadaşı olarak kaldık.
Burs veriyor diye iktidar partisinin gençlik kollarına yazılırken bile beni suçladı. Kendi fikirlerine ters bir partinin parasına muhtaçtı, ben hiç kimsenin parasına mahkum değildim, özgürdüm ama bunun kıymetini de bilmiyordum. İsyanı gittikçe azaldı, gençlik kollarından bir çocukla evlendi.
Her sene bir öncekine göre daha çok zenginleştiler, aranılan değil arayan arkadaş durumuna düşmeme çok üzülmedim çünkü yurt arkadaşlığımız her türlü engeli aşacak kadar güçlüydü.
Bir daha aramayacağım dediğim gün geçen seneydi.
Yine çok yalnız hissettiğim bir günde bütün arkadaşlarım aklıma geldi, hepsi ölmüş kocaman bir arkadaş mezarlığında yatıyorlardı. Canlansınlar istedim, ilk yine o aklıma geldi, evine gittim.
Evi son model mobilyalar satan mağaza standı gibiydi, her köşede yeni alınmış takımlar.
Başım döndü, nereye oturacağıma, nereye elimi koyacağıma kararsız kalacak kadar yabancılık çektim.
Arkadaşım beni gördüğü için  mi yoksa eşyalarının evinin muhteşemliğini bana gösterebildiği için mi ayırt edemediğim bir gurur ile beni ağırlıyordu.
Eskilerden hiç bahsetmedi,  oysa eskiler yoksa arkadaşlığımızda yoktu. Köyünü sorabildim, yıllar sonra  bayramda ailesinin yanına gideceğini, eşinin yoğunluğu nedeniyle kendilerine katılamayacağını söyledi.
Bir daha gelmemek üzere sessizce evden ayrılırken  yurt arkadaşımı da öldürmüş, son model mobilyalar içine gömmek zorunda kalmıştım.

Geçen hafta akrabamın tatil fotoğraflarında arkadaşımın eşi bayram tatilinde başka bir kadınlaydı,  arkadaş mezarlığımda sonsuza kadar ölü olduğu için hiç bir şey hissedemedim.

Erkek kardeşim peşinde Woody Allen filmleri getirmiş, her gece herkes yatınca filmleri tek tek izledik.
 Suçlar Kabahatlar'da karısını aldatıp cinayet işleyen profesör;" her insanın taşıdığı bir günah yükü vardır, belki arada bir hatırlayıp kendilerini kötü hissederler ama bu uzun sürmez ve zaman her şeyin ilacıdır, pek çok insan korkunç günahlarla birlikte yaşar, hem ne yapmasını bekliyorsun kendini ele vermesini mi? Gerçek dünyada bahaneler üretir, yaptığımız hataları inkar ederiz, aksi halde yaşayamayız" diyerek dışarı çıkıyor, karısına sarılarak ışıltılı salondan ayrılıyorlardı.










.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Narayama Türküsü




 
Fatih'te sabah ezanı okunuyor. Sakine Teyze , Molla Hüsrev, Sümbül Efendi, Hırka-i Şerif, Akşemseddin ve çok uzaklardan Süleymaniye den gelen ezan seslerini duyuyor , oğlunu uyandırıyor.
Gün ağarmadan ağzına bir lokma bile atamadan işe gitmek zorunda oğlunu öperek uğurluyor. Sabah namazını kılıyor, akşamın ilerleyen saatlerine kadar oğlunun yolunu gözetlemek ona ağır gelmiyor, beş vakit namazı onun en yakın arkadaşı, yoldaşı oluyor.
 
Çocuklarının her biri dağılmış, kendi hayatlarında , Sakine teyze hepsine  günde beş kere hayır duaları yolluyor , hepsi yerlerinde mutlu olsun istiyor. Çok sevdiği Allah'tan bir isteği daha var elden ayaktan kesilmeden  çocuklarına yük olmadan canını almasını istiyor çünkü yaşlının yükü çok ağır biliyor, yatalak annesine yıllarca bakmışlığı var.
85 yaşında eli ayağı tutuyor, kulakları duyuyor, hiç bir hastalığı yok ama hastalık denilmeyecek kadar basit bir şey, farkına varmayacak kadar basit bir şey, unutkanlık başlıyor. Nerden bilsin ki bu unutkanlık onu mahkum edecek, evinden ayıracak, biricik oğlunu kederlere sokacak...
 
Sakine Teyze'nin oğlu çok ağır bir işte çalışıyor, gündüzleri  annesinin başına  bakıcılar koyuyor ama yürümüyor, annesi hep kötüye gidiyor, bakıcılar kaçıyor. Akşam olup işten eve gelince annesi ona yabancı gibi davranıyor, oğlunu tanımıyor, hiç bırakmadığı en yakın yoldaşı beş vakit namazından ayrılıyor. Dünyanın en acı şeylerinden biri olsa gerek  annenin evladını tanıyamaması. Annesi yok olmuş sadece görüntüsü kalmış, elleri, yüzü, saçları aynı olsa da bakışları başka, bir oğula bakan annenin gözleri değil. Annesinin gözünde bir yabancı olmaya bile dayanıyor, yurda vermemek için direniyor. Çok nadir  anlarda hatırlayıveriyor oğlunu, işinde çok yoruluyorsun, sabahları karnını doyur diyiveriyor. Annesini yeni bulmuş gibi hemen o anda sarılıveriyor, yeniden kaybolmasın diye.
Huzur evlerini geziyor, en iyisine en pahalısına bakıyor ama gönlü yatmıyor, annesini çok sevdiği evinden ayırmak, hiç tanımadığı insanların arasında ölüme terk etmek çok ağır geliyor. Bakıcılardan yana çok şanssız, kimi  hiç yemek vermiyor annesi çok zayıflıyor, kimi kolundan hunharca tutuyor kolu morarıyor, kimi hiç oralı olmuyor annesi dışarı kaçıyor... Bir ablası var,  kocası çok zengin, fazla satış yaptığı için her sene  bedava yurt dışı tatili kotasından  altı kere umreye gitmişliği var, çalışmıyor evde oturuyor,  annesine bakması karşılığı maddi manevi çok teklifler sunmuş, evine bir temizlik bir de hemşire için iki kadın ve her ay para yardımı teklif etmiş, evinde istemezse üst katında ayrı bir daire tutup yine hemşire ve temizlik için tutulacak kadınlarla annesine orada birlikte bakmayı teklif etmiş gündüz vakti bakıcıların başında biri olsun, annesi güvende olsun ama ablası kabul etmemiş. Ablasına küsmüş. Üç ay önce annesini çok büyük paralarla yaşlılara bakılan bir huzur evine yerleştirmiş. Her akşam iş çıkışı huzur evine gidiyor ama huzur evi doktor ve yöneticileri her gün gelişlere sıcak bakmıyor, anne için iyi olmayacağını, alışma sürecinin gecikmesine neden olacağını belirtiyorlar, umursamıyor, her akşam gidiyor.
"Seni tanımıyor, neden her akşam gelmekte ısrar ediyorsun" diyenlere;
" Ben annemi tanıyorum " diye karşılık veriyor ve annesini uyuttuktan sonra  Fatih'in tüm camilerinden yatsı ezanı okurken ,  pencerede oğlunun yolunu gözetleyerek yatsı namazının tesbihini  çeken annesinin hayalini kurarak evine gidiyor.
 
 
Narayama Türküsü adlı filmin, konusu şöyle;
http://tr.wikipedia.org/wiki/Narayama_T%C3%BCrk%C3%BCs%C3%BC_(film,_1958)
 
70 yaşına gelmiş her yaşlı oğlunun sırtında Narayama adlı yüksek dağa bırakılarak ölüme terk edilirmiş, bunu yapmak gerekliymiş çünkü kıtlık varmış, yeni doğanlara gençlere yetecek kadarmış her şey..