7 Haziran 2020 Pazar

Arabalı işler...

Ne güzel iş, ne güzel para kazanma şekli diye şaşırıyorum. İngiltere'deki sokağıma her gün melodiler eşliğinde taşıtlar geliyor. Melodileri farklı, arabaları farklı, sattıkları şeyler farklı...
Sandviç satan bir kadın her sabah erkenden arabası ile alt sokağımızdaki tamirhanelere, atölyelere dükkanlara geliyor... Müziği duyanlar işlerini bırakıp ,  araba önünde sıraya giriyorlar. Mutfak önlüklü, beline kadar sarı saçlı  kadın , yaptığı sandviçleri çay kahve eşliğinde  satarken şakalaşıyor, laf atıyor, hal hatır soruyor. Tulum giymiş , sabahın erken saatlerinde elleri yüzleri kirlenmiş adamlar , ayak üstü sandviçlerini atıştırırken bir yandan da gülüyorlar.

 Her sabah kilise kursları için yola çıkmış iken,  durup, uzaktan bu kadını izliyordum. Mutfak önlüklü beline kadar sarı saçlı  kadın yok oluyor, kendimi izliyorum. Arabaya kendi müziğimi koyuyorum, kendi sandviçlerimi... İçim içime sığmamaya başlarken; "goodbye guys " , "see you tomorrow" diyor, sarı saçlı kadın, paraları çantasına koyup, arabasına binip uzaklaşıyor. 
Yine melodiler eşliğinde başka bir araç giriyor sokağımıza. Bu rengarenk arabayı en çok çocuklar bekliyor, müziği duyar duymaz tüm çocuklar sokağa çıkıyor. Kocaman bir dondurma arabası, içinde rengarenk dondurmalar var. Dondurmalarının büyüklüğü avuçlarda saklanılan paraya göre...Dondurmacının melodisini duyunca çocuklar gibi sokağa fırlayasım geliyor...


Sık sık gördüğüm bu arabaların ne iş yaptığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım. 
Köpek yıkama arabalarıymış....
Kapınızın önüne bir araba geliyor, köpeğinizi arabaya alıp köpük köpük yıkayıp kurulayıp tarayıp hemencecik veriyor. O kadar çok var ki bu arabalardan...İngiltere denildi mi aklıma ilk gelen şeylerden biri köpekler olacak. Her evde köpek var, genç yaşlı herkesin köpekleri var. Bu uçsuz bucaksız yeşil alanları sırf köpeklerinin koşma hakkı için koruyor olduklarına inanıyorum. Köpeklerini ne kadar çok sevdiklerine, değer verdiklerine her gün şahit oluyorum.
Herkesin elinde uzun bir  sopa var, sopanın ucunda top. Sopa savrulduğunda, tabancadan çıkan mermi gibi uzaklara fırlıyor, top. Köpekler topun peşinde soluk soluğa koşturacak kadar özgürler...


Koşturup yorulduklarında ise bebek gibi arabalarda seyahat ediyorlar.

Bebek arabasında köpekleri gördüğümde de çok şaşırmıştım. Köpeğe nasıl bakıldığına ilişkin, maddi manevi  kontrolü için  düzenli bir şekilde veteriner çağırıyormuş, yanlış yaptığında büyük cezası varmış. Hayvan bakma sorumluluğunun bilincinde olsalar da kanunlar hayvanı sadece kişinin insaniyetine bırakmıyor. 
Tüm bu işler belki Türkiye'de de vardı ama ben göremiyordum, uzakta olunca aile, yenge komşu çevre baskısı olmadan tüm işler görünüyor oluyor... 





25 Mayıs 2020 Pazartesi

İngiltere'nin ısırganları





İngiltere'deki bu ısırganlı yollar şehrin merkezinde, footpath'lerin (  yaya yürüyüş yolu) kenarlarını süslüyor. Şehrin içinde , insan boyunu aşacak kadar uzayabilmiş ısırganların arasında yürümek beni mutlu ediyor. Küçük bir apartman dairesinde yaşayan  mükellefler olarak belediyeye her ay 130 sterlin ödeme yapıyoruz. Şehrin genelini bahçeli  müstakil evler oluşturduğuna göre , İngilizler  belediyelere yüksek  vergi ödüyorlar. Verginin geri dönüşü olarak ısırganların yok olmasının beklenmemesi neyle açıklanır bilemiyorum. Ama  her gün ısırganlara sürtünerek yürüyebilen, ısırgan  görmekten rahatsızlık duymayan İngilizlere kendimi yakın hissediyorum.
Anne diyorum, burada çok ısırgan var.
Kızım toplayıp yemiyorlar mı İngilizler, gözlemesi, yoğurtlu kavurması, çayı ne güzel olur...
Yok anne toplamıyorlar, sadece köpekleri işiyor ısırganlara...


24 Mayıs 2020 Pazar

Luna






Kayıp kedi Luna'nın fotoğrafları ,  sekiz aydır İngiltere'deki sokağımın her yerinde asılı. Bir kız bir erkek çocuk  akşam üstleri  ellerindeki kutuyu sallayarak Luna diye bağırıyorlar. Sallanan kutudan sesler geliyor. İçinde kuru kedi maması olan bu  kutunun sesini duyan tüm kediler   pencerelere çıkıyor. Burada tüm kediler evlerde yaşıyor, sokaklarda hiç hayvan yok.
 Luna, luna , luna diye bağırarak sokağı dolaşıyorlar çocuklar. Arabaların altlarına eğiliyorlar, Lunaaa...Ağaçların etrafında dönerek üstteki dallara yükselerek, Lunaaa...Sokağın sonuna kadar kutu sallayarak bağırarak Lunaaa...Sokağın sonuna geldiklerinde hava kararmış oluyor, kutu sallamayı ve bağırmayı keserek sessizce evlerine dönüyorlar. Akşam üstü çocuk bağırışlarında ,içime umut doğuyor, mama sesine çıkıp gelecek Luna. Kaybolanlar, onları çağıran sesleri duyacaklar.  Çağıranları oldukça kaybolanlar yaşıyor olacak. Hava kararıp çocuklar sessizleşip evlerine dönmeye başlayınca bu sefer içime ürperti geliyor. Umut ne zaman yitirilecek?  Ne zaman aramayı bırakacaklar? Luna'nın fotoğraflarını ne zaman kaldıracaklar, Luna ne zaman görünmez olacak?

16 Nisan 2020 Perşembe

bir aydır duran güneş


İngiltere'de küçücük bir apartman dairesinde bir aydır  karantinadayım, iki odalı, balkonsuz, pencereleri ancak bir karış açılabilen. sabahleyin  yorgan havalandırmaya , kollarımı pervaza dayayıp kafamı dışarı çıkarmaya izin vermeyen üç tane pencerem var. Altı aydır buradayız, beş ay boyunca  yağmur yağdı , beş ay boyunca her gün yağmur yağdı, gri bulutlar hiç kaybolmadı ve hava hep  soğuktu. Penceremin kenarları  yosun tuttu, yosunların içinden uzaylı anteni  gibi uzantılar çıktı. Beş aydır güneş kendini karantinaya almış gibi, hiç gözükmedi.
 Stay at home dediklerinin  ilk günü güneş geldi ve bir aydır hiç kaybolmadan  gökyüzünde ışıl ışıl duruyor. Bir ay boyunca bir kere bile bulutlanmadı gökyüzü , bir damla da yağmur yağmadı. Bir aydır kuşların sesi daha gür çıkıyor, blackbirdler, robinler, turuncu gözlü martılar, çık çık çık diye seslenen  adını bilmediğim kuşlar...Gece gökyüzüne yıldızlar geldi, bir aydır oradalar.  Komşu ile dağ keçileri gelmiş. Tilkileri bekliyorum ben de. Dünyadaki yaşamlarına bir hırsız gibi devam etmeleri  son bulsun. Dünya onların olsun, karantina günlerinde hissettiğim şey bu.

13 Nisan 2020 Pazartesi

Lunaparkın gidişi

Martın ilk haftasında İngiltere'de ilk korona vakaları görülmeye başlamışken mahallemize gezici lunapark kurulmuş, insanlar eğlenmek için akın akın  bizim mahalleye gelmeye başlamışlardı.
Mart'ın ikinci haftasına girerken  bir hediye aldım. Ayağımı yerden kesen ,aklımı başımdan alan deli gibi sevindiren hediye bir sukutır( scooter) dı. İngiltere'ye geldiğim günden beri sukutırlıları hayran hayran izlediğimin farkına varmışlardı.
 İlk gün deneme sürüşlerinde yokuş aşağı,  ağaçların çalıların sarmaşıkların sincapların robinlerin blacbirdlerin arasından uçarak giderken, çok mutluydum.
Martın ikinci haftasına girerken korona'yı daha sık duymaya başladığımızda  yanıbaşımızdaki lunaparkın gece gündüz müşterisi hiç eksik olmuyordu.  Eğlenen insanların sesi korona'yı duyulmaz görünmez  çok uzak yapsa da Türkiye'den gelen telefonlar ile tedirgin olmaya başladım.
Bizim küçük şehrimizde virüsün adı anılmazken Türkiye'deki yakınlarımız pozitif sayısı , vaka sayısı, test sayısı ile beraber ölenlerin rakamını  gün gün bize bildirirken  artık tedirgin olmaya başladım. Şehre inmemeye, kurslara gitmemeye karar verdim. Sukutırımı sadece bir kez kullanabilmiş olmak koronanın verdiği ilk mahrumiyetti. Oysa şehre , kurslarıma, arkadaşlarım ile buluşmaya artık sukutırımla giderim diye planlar yapıyordum, çocuklar gibi mutlu olacağım sayısız günler verecekti yepyeni gıcır gıcır sukutırım...
Hiç bir yetkilinin evde oturun dememesine rağmen evde oturmaya karar verdim. Lunaparkta  çığlık çığlığa eğlenen  insanların sesi artık ürkütmeye başlamıştı.  Lunaparka korona gelmiş gibi,  koronanın kolları  dönme dolaba  çarpışan arabaya  atlı karıncaya dönüşmüş insanları çığlık çığlığa öldürüyor gibi geliyordu artık eğlenen insanların sesi.
Henüz stay home demedikleri halde evde oturmaya karar vermiş olmamı sorgulamama neden  olan kapımın önünde duran sukutırımdı. Bir kerecik sürebilmiştim, dışarı çıkma yasağı yok iken ne diye kendimi eve kapamıştım diye söylenirken Martın üçüncü haftası "stay home" dediler. Lunaparkı söküp kamyonlara yükleyip götürdüler.


( bu yürüyüş yolu şehrin uzağında değil şehrin içinde insan eli değmemiş gibi dikenli çalılı ağaçlı onlarca yollardan biri)









30 Mart 2020 Pazartesi

İngiltere'de corona virüs





3 Mart

Şubat ayında haberim oldu,  üniversite , öğretim görevlilerinin eşleri için sohbet (conversation)  şeklinde her hafta eğitim veriyormuş. Hemen kaydımı yaptırdım, martın üçünü beklemeye başladım.
Martın üçü ,İngiltere'nin bu güzel küçük şehrindeki üniversiteye gitme vaktim geldi.
  Uçsuz bucaksız yemyeşil  bahçelerde kocaman ağaçlar ,bisikletli öğrenciler ile dolu kampüste  dersimin olduğu binayı buldum,  piyanosu kahve makinesi kadife koltukları  olan bekleme salonunda   beklemeye başladım. Kadife koltuklardan birine oturdum. Sınıfının kapısında ders saatini bekleyen bir öğrenci  piyanonun başına oturup çalmaya başlayınca  18 yaşıma gidiverdim, benim de üniversitem vardı, içi yokluk ile dolu bir memeden  emerek büyüdüğüm  mezun olduğum yılları hatırladım. Bu zengin varlıklı binalarda ,kendini tanıyabilmiş, ne istediğinden emin olmuş bisikletli , piyanolu öğrenciler ile kendi üniversitemi karşılaştırmadım, 18 yaşım gibi özlemle anıyordum onu...
Yabancı hanımlar gelmeye başladı, sınıfın kapısı açıldı... Üç tane yuvarlak masalı sınıfta nereye oturacağım konusunda kararsız kaldım. Geçici olarak bir masaya ilişip çoğunluğu kadın olan öğrencileri gözetlemeye başladım. Tanışma faslında  nereli olduklarını söylemeye başladılar; güney kore, italya, japonya, çin, iran kırgızistan...Kırgızistanlıyım diyen iki kadının yanına oturmak için sabırsızlandım , öyle iyi biliyordum ki onları, 18 yaşımda üniversiteye ilk başladığım yılda Cengiz Aytmatov ile tanışmıştım.  Beyaz gemi, cemile, deniz kıyısında koşan ala köpek, gün olur asra bedel, toprak ana, elveda gül sarı'yı okumuştum. Hepsi aklımdaydı. Hepsi ile ilgili ingilizce kelimeleri seçmeye çalıştım..Usulca yerimden kalkıp   yanlarına oturdum. Bozuk tek tük ingilizcem ile Cengiz Aytmatov 'u çok sevdiğimi tüm eserlerini okuduğumu söyledim. Akıcı hızlı ingilizceleri ile ne güzel dediler,  Aytmatov.'tan daha çok bozuk ingilizceme yoğunlaşarak. Beyaz gemi, cemile diye girmeye çalıştığım conversationumu kibarca sonlandırdılar, biz hiç Aytmatov okumadık, sorry dediler. Sonra benden  yüzlerini çevirdiler. Benim gibi ingilizce konuşan biri ile  aynı masada oturup conversation yapmayı istemediklerini de kibarca belli ettiklerinde,  birazcık hayal kırıklığına uğradım. Sevgili Cengiz Aytmatov'un hatırı için beni masalarında misafir edebilirlerdi diye iç geçirdim...Aytmatov sayesinde  uçsuz bucaksız yaylalarındaki yabani atlarının nasıl koştuğunu , ıssık göllerini  tanrı dağlarını biliyordum...

Başka masalara bakındım. Ufacık tefecik , saçları  kısacık bir İtalyan kadın  kahkaha atarak conversation yapıyordu  masasındaki Güney Koreli, Çinli,İranlılarla...Kahkaha atarken beni gördü, etrafıma nasıl acı acı bakıyorsam; hayyy , do you want to come here, dedi...Zıpladım yanına...Adı Sonya'ymış, Floransalıymış, kesik kesik ürkütücü kötü ingilizcemin başını okşayarak, excellent, perfect diye bağrına basıyordu beni... Coronayı yakınımda ilk kez o gün hissettim,  İtalya'da corona görülmeye başlamış ama korkulacak bir şey yokmuş öyle diyordu kahkaha aralarında Sonya.
 Ders sona erdiğinde Sonya sayesinde bir daha ki dersi iple çekmeye başladım.
Üniversite ile evimizin arasında beş kilometre ,  koca gövdeli ağaçlar sincaplar robinler ile dolu dar patikalarda yürümek her gün yağmur fırtına da olsa zor değildi...
3 Martta eve dönerken mahallemize birçok  kamyonun park ettiğini gördüm. Gezici lunapark kurmak için , paskalya tatilinde çocuklar eğlensin diye her sene bu vakitler geliyorlarmış.

 Haftaya Sonya ile kolayca konuşabilmek için conversation pratikleri hazırlamaya başladım.

 Sonya'ya , çocukluğumda dinlediğim İtalyan şarkılarını anlatmaya başlarım ilk önce

Feliçita yı hatırlıyor musun derim, Feliçita, limonato,  diye söylerdik bu şarkıyı..


Sonra  Laşante Kantare derim...Laşantere Kantare, piyano, italyano...

Tabi ki en sona en favori şarkım, ki ki ki ko ko ko ....İlkokul piyeslerimizin kahramanıydı bu şarkı  , yedi yaşımdaki gibi kollarımı tavuk kanadı gibi yaparak ki ki ki ko ko ko glu glu vak vak vak diye söylemeye başlayacaktım Sonya'ya...Conversationumu hazırlarken ne çok güldüm, hiç görmediğim İtalyaya  ne  yakınmışım çocukluğumda...Sonya'nın kahkahalarına yenilerini  ekleyecektim.
Sonra Bisiklet hırsızları ile Cennet sinemasını izleyip izlemediğini sorarım, Mona Lisalı çocukluk anımı anlatabilir miyim  bilemiyorum, kendime güvenemiyorum.

10 Mart
İkinci ders günümü sabırsızlıkla beklerken tüm  ayrıntıları ile telefondaki yakınlarıma sınıfımı anlatıyordum. Aynı masada İtalyan, Güney, Kore Çinli, İranlılarla oturduğumu duyduklarında " aman hemen masanı değiştir, yakın oturma onlara diye uyarılara başladılar... 10 Mart sabahı yine hava yağmurlu fırtınalıydı, lunapark kurulmuş , atlı karıncası çarpışan arabaları, havalara fırlatan , uçuran dönme dolapları ile eğlenceye hazırdı.
Sınıfıma girdiğimde  masamızda Sonya yoktu, İngiliz öğretmenim İtalya  karantinaya girdi  dedi.  Yanıma Mohsen oturdu. İranlıydı, karısı bu üniversitede doktora yapıyorken o da İngilizce öğrenmek bu sınıfa kaydolmuştu. Öğretmen dersi anlatırken yanımda sessizce dersi dinleyen  Mohsen için   conversation hazırlığı yapmaya başladım.
O günkü dersi  zaten çok iyi biliyordum,  monarşi tanıtılıyordu, çocukluğumda evimize her gün gazete dergi girerdi, aylık abone olurduk Hürriyet gazetesine ,  magazin eklerinde her gün İngiltere prensesi ile Monako prenseslerini görür neler yaptıklarını okurduk. Hatta  Prens  Charles'a Ankara'daki yoksul mahallemizde el sallamışlığım da vardı. 1989 yılının baharında mahallemizin sokaklarında bir telaş başlamıştı. Gecekonduların eski apartmanların sokağa bakan yüzlerini boyamaya başladılar, polis arabalarının hoparlöründen balkonlara çamaşır asılmaması önemle bağırılıyordu...O gece  küçük kardeşim altına kaçırmış annem yatak yorganı yıkamış kurusun diye dışarı atmıştı  tüm mahalle gibi  güneşli günü değerlendirirken hiç oralı olamamıştık...Hoparlörden kraliçe geçecek  çamaşır yorgan halınızı sallandırmayın diye bağırmaya başladılar...Annem kraliçeyi duyunca  hemen ıslak yatağı yorganı içeri sokmuştu ...Çamaşırsız balkonlarımızda pencerelerimizde Kraliçe bekledik, tüm mahalle  hızla geçen bir konvoya  el salladık...Ertesi gün gazetelerde sokağımızdan geçen kraliçe değil prens Charles'ın  olduğunu öğrendik. Prens akşam odasına bir görevli çağırmış kaç tane televizyon kanalımız olduğunu sormuş, iki cevabını alınca da yüzünde alaycı bir gülümseme belirmiş...Neye utanacağımı şaşırmıştım, prensin geleceği günün akşamında kardeşimin yatağa işemesine mi, Diana'sız gelmiş yalnız prensin akşam  odasında sadece iki kanal ile yetinmek zorunda kalmasına mı?

Teneffüs arasında Mohsen'in masadan kalkmasına fırsat vermedim ders boyunca hazırladığım notlarım ile conversation yapacaktım. Furuğ Ferruzat'tan girdim , Sadık hidayet, Firdevsi, Attar, Hayyam, Sadi...Aman Allah'ım ne çoklarmış aklıma ilk  gelenleri saymaya başlamıştım oysa...Mohsen hepsine kafa sallıyordu. Sonra konuşmasına fırsat vermeden İran sinemasına geçtim..Abbas Kiyarüstemi, Macid Macidi, Asgar Ferhadi, Bahman  Ghobadi'nin tüm filmlerini  , hepsini anlatmak istiyorum, büyük bir iştahla aşkla... ama dilim dönmüyor,  very good excellent den başka kelimem yok...Kiyarüstemi'yi neden çok beğendiğimi neden tüm filmlerini defalarca izlediğimi anlatamıyorum.
Mohsen incecik boynunu yazdığım nota yaklaştırmış bildiklerine kafa sallıyor, bilemediklerine hüzünleniyordu. Sonra sustum, eciş büzüş yazılı notlarıma  sessizce bakmaya başladık. Konuşamadığım anlatamadığım kadar yakındım Mohsene...Mohsene hissettiğim bu yakınlığım, ona benzerliğimdendi, görünmeyeni bilebildiğimiz, söylenmeyi anladığımız, yokluğu sevebildiğimiz için miydi?
İran'da hızla yayılan virüs için üzgün olduğumu söyledim Mohsen'e...Mohsen zayıf yüzünü yine  notlarıma çevirip hüzünlü bakışına devam etti.

Kısacık teneffüs bitti, öğretmenimiz kraliçe ölürse tacı kimlerin giyeceklerini anlatmaya başladı.Masamızdaki Çinli güney koreli kadınların  İngilizcesini anlayamadan , her konuştuklarına gözlerimi açarak , yes yes dedim, ders bitti.
Eve yürürken yağmur birazlığına dinmişti.  Haftaya olan dersimi şimdiden özlemiştim, Rus bir kadın vardı ona da conversition yapmayalım diye iç geçirdim, tarkovsky'i anlatırım tüm filmlerini, yeni rus yönetmenlerden de haberdar olduğumu sonra rus edebiyatını... Venezuellalı kadına da, Gustavo Dudamel'i her gün dinliyorum , diyecektim. İçim içime sığmıyordu. Hayatımda ilk kez bir italyan bir iranlı ile konuşabilmiştim, harika bir duyguydu... Bizi birbirimize bağlayan sevgili yazarlara yönetmenlere şairlere, orkestra şeflerine hepsine teşekkür ettim.
 Lunaparka insanlar gelmeye başlamış, havaya fırlayanlar çarpışanlar dönenlerin şen çığlıkları mahallemin penceresine mutlu bir tül gibi gerilmişti. İngiltere'deki mahallemizden , henüz virüs görünmüyordu.







2 Mart 2020 Pazartesi

köpek bakışı


 Güneye giden trenler çok ucuz diye her hafta sonu güneye gidiyoruz. Trende,  gittiğimiz şehrin adını doğru söylemeye çalışıyorum.
Pegtın diyorum, pentın , pantın...  Suyu havayı düşünceyi isimleri harfleri neredeyse her şeyi  doğru söyleyemediğim gibi bu şehrin adını da doğru telaffuz edemeden trenden iniyorum.
 İngiltere'nin diğer şehirleri gibi her an  yağmurlu  bu şehirde. Güneşin açtığı bir anda  şemsiyemizi unutmuşuz , yağmur yağmaya başlayınca farkına varıyoruz. Eşim ile oğlum şemsiye aramaya çıkıyorlar.

Adını doğru söyleyemediğim  şehrin bir  marketi önünde   bekliyorum.  Markete girip çıkanlara yoldan gelip geçenlere bakıyorum. Yanımdan geçenlerin konuştuklarına kulak kabartıyorum, anlayamıyorum. 
Bir adam   köpeğini bağladı karşımdaki banka . 
 Sonra markete girdi. Sahipsiz kalan köpek etrafına  tedirgin bakmaya başladı. Market kapısında bekleyen ben artık önümden geçen insan kalabalığını umursamadan köpeğe bakmaya başladım. Gözlerini markete dikmiş köpeğe baktıkça birbirimize çok yakın olduğumuzu hissetmeye başladım. 
Boynumdaki tasma, bağlı olduğum yerler, insanlar, zaman, beklenen...
Anlamsızlıklar içinde kaybolmuş iken bir köpek  bağlanıveriyor karşımdaki banka. Çevresindeki dünyaya  aynı benim gibi bakıyor. Dünya çok korkunç biliyorum. Beklediğimiz şey korkunçluğu yok edemiyor. O yüzden bu tedirginliğimiz, acı ile bakışımız. Senin bakışların benim bakışlarım iyi  arkadaş olur , dünyanın anlamsızlığına belki merhem olur dedim köpeğe. Hiç ayrılmasın bakışlarımız, tasmalarımızı  çözelim, zamansız , yersiz, insansızlığa doğru beklediğimize doğru...  kardeş olalım mı... 
 Köpeğin beklediği, marketten çıktı, tasmasını çözerken good boy dedi,  uzaklaştılar. 
Ardından bizimkiler geldi, üzgündüler, şemsiyeyi bulamamışlardı. İngiltere'nin sinsi yağmurlarına karşı savunmasız trene doğru yürüdük.








26 Şubat 2020 Çarşamba

İngiltere kuşları , Blackbird



İngiltere'nin gri ıslak sabahında yetişme telaşındaki kalabalık ile  şehre doğru yürürken bir ses duydum. Aceleci  kalabalık içinden sıyrıldım. Sesin geldiği yere yolumu çevirdim. Sesin sahibini, kilisenin arka bahçesinde kuru dalların içinde buldum. Şehrin her yerinde sıkça  gördüğüm kara tüylü sarı gagalı  kuşlardan bir kuştu. Duyduğum ses gerçekten bu kuştan mı geliyordu emin olmak için ağacın altında beklemeye başladım. Kuş cılız bir iki name ile öttü sustu, kuşun  karatavuk olduğunu anladım. Ama bu karatavuğun yolu hiç Çorum'a düşmemiş olmalıydı... Çorumda mutfak penceremin önündeki çam ağacına konan karatavuklar  öyle bir öterlerdi ki sesleri tüm bozkırı inletirdi. Bir solukta öyle uzun nağme tuttururlardı ki  küçük gövdeleri çatır diye çatlayıverecek ,öterken ölüverecekler sanırdım.
İçli içli öterlerdi, sesini duyanların tüyleri diken diken olurdu. Alt komşum bu sesi her duyduğunda " namaza çağırıyor "derdi. Yağmurlardan hemen sonra ötmeye başladığında ise  "mübarek kuş  abdest aldı  ezanı bekliyor"  derdi. Sabah gün ışımaya başladığında tüm kuşlar ötmeye başladığında "kuşluk vakti" girerdi. Kuşluk vaktinde kuşluk namazı kılınırdı.
 Sokağın karşısındaki komşum ise öten karatavuklara başka anlamlar verirdi. Çam ağacı onun bahçesindeydi, çam ağacını kocası elleriyle dikmişti, karatavuk bu çam ağacında öttükçe, " eşimden haber getirdi "derdi, İşini gücünü bırakır kuşa kulağını verip ağlamaya başlardı, çünkü kocası  yeni ölmüştü , her yerde onu arıyordu.
Babamdan duyduğuma göre de karatavukların erkekleri öterdi, eşlerini bulmak için, dutlar oluncaya kadar beklerler dut mevsiminde de giderlerdi...
 İngiltere'de bir  kilisenin arka bahçesinde öten karatavuk , ne anlatmak istiyorsun, anlayamam, seni en iyi İngilizler anlar, ben buraların yabancısıyım diyerek yanından ayrıldım.


https://www.rspb.org.uk/birds-and-wildlife/wildlife-guides/bird-a-z/blackbird/





4 Şubat 2020 Salı

İngiltere'nin kuşları Robin


  Geceleri sokağımda bir kuş ötüyor, derin uykulardan uyandıracak  kadar güçlü sesi var. Gecenin içinden gelen bu sese kulak veriyorum. Daha önce duymadığım şeyleri haber veriyor gibi, anlamaya çalışıyorum.
Karanlık içindeki musikisi başka bir aleme davet ediyor.  Anlatmaya çalıştığı şeyde öyle ısrarcı heyecanlı bir kararlılık içindeki... yatağımdan kalksam pencereden baksam kuşun haber verdiği hakikati görebilecekmişim gibi. Üşeniyorum, bu soğuklarda kafamı bile  yorgan içinden çıkarmaya. İlk kez bugün davetlerine icabet edebildim, gecenin üçünde kalktım, pencereden karanlığa baktım. İngiltere'de oturduğum şehirde hava karardı mı herkes evlerine çekiliyor, akşam yedide çocuklar uyuyor büyüklerin uyuması da sekizi geçmiyor olsa gerek akşam sekizden sonra iki katlı evlerin tüm ışıkları sönüyor. Zifiri karanlık çöküyor sokağa, sokak lambalarından başka bir suni bir ışık yok. İşte bu tek aydınlığın içinden
sokak lambasının ışığında küçük bir kuş görünüyor, İngiltere'nin en sevilen en meşhur kuşu Robin.
Kart postalların en büyük kahramanı Robin


İngiltere'nin her ağacında görünen bu küçük kuş o kadar çok seviliyor ki, sırf robin yesin diye ağaçlara süslü kuş yemlikleri asıyorlar. Ama  kuşlar insan elinden beslenmeye muhtaç kalmamışlar, burası solucan cenneti, uçsuz bucaksız bahçelerin toprağı solucan kaynıyor, her çeşit meyve ağaçları ile dolu parklar bahçeler...
İngiltere kuşları adlı kitaplar aldım ikinci el mağazalarından,  onları daha yakından tanıyayım, belki anlatmak istediklerini anlayabilirim diye.
https://www.rspb.org.uk/birds-and-wildlife/wildlife-guides/bird-a-z/robin/

1 Şubat 2020 Cumartesi

İngiltere'nin kuşları 1

İngiltere'de yaşadığım Devon bölgesinde  martılar çok iriler.
 Geniş düzlüklerde toplu halde solucan arayan martıları gördüğümde koyunlar otluyor sanıyordum. Köpeklerin koşturması için olan bu geniş çimlerde   martı gören köpek ürküyor. Martılardan tüm İngiliz halkı çekiniyor.  Dikkat martı saldırabilir uyarılarını şehrin her yerine  asmışlar. Martılara ekmek atanları, besleyenleri de uyarıyorlar; sakın martıları beslemeyin diye  tabelalar var.



 Belediye meclis üyesinin sandviçini kapmaya çalışırken adamın dudağını yaran martı üzerine  martılara ekmek atmanın cezası da var, 80 Pound. İngilizler martılara yem vermeme konusunda çok sadık iken yabancılar ,öyle değil. Katedralin  martıları  kimin İngiliz  kimin yabancı olduğunu bir bakışta anlıyor, gözlerini x rey cihazı gibi gezdiriyor ,çantasında sandviç olabilecek yabancıları bile anlıyor, ona göre yaklaşıyorlar. Bir dilencinin elini açması gibi  ağızlarını açıyorlar. Yabancılar yufka yürekli,  martılara bir parça ekmeği çok göremiyorlar, gizli kapaklı çantalarını açıyorlar.  Bir de   şehir merkezindeki seyyar sosisçinin orada  martılar var. Bunlar Katedral martılarına benzemiyor, ekmeğini zorla alanlardan. Çete gibiler insan elinden sosisli alma konusunda çok deneyimli ve bilgililer. Sosisçinin karşısındaki trafik ışıkları üzerinde pusuya yatıyorlar. Domuzlu sandviçini paket yaptırmayıp elinde yiyerek yürüyenleri , elinde sosisli ile  karşıdan karşıya geçmek için düğmeye basanları hiç af etmiyorlar .  Özellikle yaşlılara odaklanıyorlar, elinde sosisli olan her yaşlı daha çok tedirgin. Tanık olduğum iki olaydan birinde yaşlı adam  yukarıdan birdenbire belirivereni fark edene kadar martı   ekmeğin içinden  sadece sosisi alıp kaçmıştı, diğerinde ise yaşlı kadın çok inatçı çıktı sosislisine sarıldı , martı da inatçı çıktı kadın kollarını açsın diye hareketler yapmaya başladı. Şehirden uzaklaşıp ,
Yunus ile sahile indiğimiz bir gün çantamızdan kaşarlı marullu sandviç poşetini çıkarırken onlarcası üzerimize uçmaya başladı. Tırnaklarını gagalarını açmışlar , üstümüzde pike yapıyorlar sanki üzerimizde savaş uçakları uçuyor. Kafamızı kollarımızın arasına alıp koşmaya başlarken , anne at kurtulalım diye bağırıyordu Yunus.Sandviç poşetini  denize doğru  fırlattım, hepsi  sandvice denize doğru üşüşürken biz aksi yönde sahilden koşarak uzaklaştık .
İnsanların elinden zorla sandviçini alan İngiliz martılarını seviyorum, keşke tüm hayvanlar bu martıları örnek  olsa diye iç geçiyorum. Sandviçler sadece insanlar için mi, martıların  canı da çekiyor.
Aldi adlı ucuzluk marketine kuş gözlem teleskobu geldiğini görünce havalara uçtuk. Teleskobu mutfak tezgahına kurduk, mutfak penceresinden beri  çatılara  konan martıları izliyoruz. Bizim mahaldeki martılarda saldırganlık yok,  sabahları bizim gibi şehirde çalışıp akşam da  bizim mahalleye çatılara geliyor, yoruluyor, olabilirler.











29 Ocak 2020 Çarşamba

İngiltere Bankları

  Geçen hafta bir  akşam, herkes yattıktan sonra havuç yiyerek yaş pasta tariflerini izliyordum, yarın eşimin doğum günüydü.  En güzel pastayı anlatan videoyu ararken dişimi kırdım. Pasta tariflerini kapatıp diş ücret tarifelerine bakmaya başladım.Sabaha kadar üzüntüden uyuyamadım, İngiltere'de dişin kırılması büyük talihsizlikti, çok büyük paralar alıyorlardı.
Sabah , pastanın eksik malzemeleri için dışarı çıkarken yanıma dişimin kırılan parçasını da aldım.
Markete giden yoldaki bankta durdum.
Yaşlı ardıç ağacına bakan bu sessiz bank, beni her gördüğünde yanına çağırır. Bankın hiç bir çağrısını geri çevirmedim. İngiltere'de çoğu banklarda plaket çakılı olduğunu görüyorum, ölenlerinin  anısına , yakınları plakete  " bu bankta oturur sahile, nehre manzaraya bakar arkadaşları ile sohbet ederdi diye  yazılar yazdırmışlardı.


(Banklar ve bankaların baktığı manzaralar)

Beni çok seven hep çağıran bu bankta hiç kimsenin adı çakılı değildi. Ölürsem bir mezarım olmasın istiyorum. Şimdi bankta otururken  , " ayşe bu bankta oturup yaşlı ardıca bakmayı severdi" diye bir  plaket hayal ediyorum.  Cebimdeki kırık dişi hatırlıyorum, çıkarıp bankın altına gömüyorum.
 Bank ve dişim ile vedalaşıp markete koşuyorum. 
Marketten aldıklarımı masaya koydum. 
Tavşan çikolata ile  baston şekerleri her gördüğünde  almak istiyordu , ne gereği var  çocuk musun diye aldırmıyordum, bugün aldım, merak ettiği yumurta çikolatalardan da aldım. 
"Parmak ısırtan, herkesin hayran olduğu, rekor kıran " başlıklı  video sahiplerinden birinin tarifi ile yaptığım pasta çok kötü oldu. 
 Evdeki bütün yumurtaları kırıp yaptığım kabarmamış kekin  buram buram kokan yumurta kokusunu kaybetmek için uğraşırken videodaki sesin sahibine saç baş dalmak istedim. 
  

Neyse ki ana yemeğimi riske atmamıştım alçak gönüllü fasulye kavurmam benim bildiğim gibi hazırdı.
Hediye olarak  ikinci el kitap satan bir dükkandan İngiliz şiirleri antolojisini almıştım.
Her akşam bana bir İngiliz şairin dizelerini okuyacak, ne anlama geliyor diye birlikte tercüme etmeye çalışacağız hayali ile aldım. 
Yaşadığımız bu hayatı da birlikte anlamlandırmaya , birlikte yaşanılır hale getirmeye çalışıyorduk, iyi ki doğdun sevgili eşim diyerek pastanın feciliğini karambole getirecektim.





22 Ocak 2020 Çarşamba

İngiltere okulundaki disiplin

İngiltere'de  küçük şehrimizdeki bu okulu oğlumun anlatıkları ile yazıyorum.
On üç yaşındaki bir çocuğu  dört ayda  nasıl değiştirebildiğini anlamaya çalışıyorum.
Geçen hafta  din dersinde hayvan haklarını işlemişler. Fabrikalarda üretilen tavukları izletmiş öğretmeni, bu tavuklar İngiltere'deki marketlerde satılıyor demiş. İngiltere'den başlayarak diğer ülkelerdeki hayvanlara yapılan eziyetleri izletmiş. Sınıftaki tüm arkadaşları  ile  birlikte ağlamışlar. Ben hiç izletmemiştim öyle videoları, belki karşısına çıkmıştır ama izlemek istemez, dayanamaz, kaçardı.
Sırtındaki çantasını çıkarmadan evin içinde dört dolanıyor  bir daha et yemeyeceğim sözü sonsuza kadar tutulacak kutsal bir yemin gibi çınlıyordu.
Akşam olunca tavukları inekleri koyunları konuştuk. Hayvanlar kesilip ölüyorlardı , bu bir anlık olaydı ama  hayvanlar bizim yüzümüzden acı çekerek yaşıyorlar, en çok buna üzüldüğümüze karar verdik, hayvanları insanlardan korumak için neler yapılırı hayal ederek o günü sonlandırdık.
Okul, okuldu.
Kıyafete, üniformaya çok önem veriyorlardı. Bot, spor ya da   markalı ayakkabılar kesinlikle yasaktı,  tek tip düz ince tabanlı siyah okul ayakkabısı giyilmeliydi,bot getirmiştik peşimizde, giyemiyor
Okula  palto ile girilmesine müsaade edilmiyor, okul bahçesinde çocuklar paltolarını çıkarıyorlar. Yunus henüz ilk günlerinde  bilmeden paltosu ile okula girdiğinde kapıda görevliler gözlerini açarak , hemen çıkar paltonu diye uyarmışlar.
Buranın çocukları soğuklara alışkın mı nedir, eksi derecelerde yağmurda fırtınada paltosuz ,beden derslerinde , tişört ve şort ile saatlerce bahçedeler.Yunus alışamadı henüz çok üşüyor, hastalanacak diye  endişeleniyorum . Ama buranın anneleri gibi olmaya kendimi zorluyorum, kaldırımların buz kaplı olduğu bu günlerde İngiliz anneler paltosuz dışarı çıkmış çocuklarına nerede palton demiyorlar, hasta olursun paltonun önünü kapat demiyor, şapkanı tak demiyor, koşma , kayar düşersin demiyorlar.

Öğretmenler derslerde sessizliği sağlamak için bağırıyor,  çık dışarı diyorlar. Sınıftan atılan çocukların nereye gittiğini korku ile merak ediyor Yunus. Sınıftan atılan çocuklara ne oluyor, diye arkadaşlarına da soramıyor.
Dakikliğe çok önem veriyorlar.
Sabah okula   geç kalanlar da ceza alıyorlarmış , ne cezası diye korku ile merak ediyor. Bir sabah hızla apartman merdivenlerini inerken ayağı kayıyor, yuvarlanıyor. Ağlayarak tekrar eve geldiğinde kızarmış dizlerine krem sürüp tekrar okula yolluyorum. Okula bir dakika geç kalmış olduğunu  telefonlarımıza gelen mesajdan anladık. Yunus okula bir dakika geç giriş yapmıştır yazılı   mesaj bombardımanına tutulduk. Neden geç kaldığını  izah edememiş, görevli o anda peş peşe geç kalanların adını yazmak ile meşgulmüş.
Okulun tek teneffüsü var o da öğlen teneffüsü, bu teneffüs bir saate yakın sürüyor, yemek yenilip bahçede oynamak için .  Dersler arasında başka teneffüs yok.  Geç kaldığı o gün öğlen teneffüsüne girmeden önce  görevli kişi Yunus'u sınıftan alıp  bir odaya götürüyor, kapıyı kapatıyor. Diğer geç kalan öğrenciler ile beraber hiç konuşmadan hiç bir şey ile ilgilenmeden sessizce oturuyorlar. Bu oda, neden okula geç kaldım diye düşünme odasıymış. Hiç bir şey yiyemeden dışarı çıkıp oynayamadan geçen öğlen arasında ne suçum vardı ki diye bol bol düşünmüş. Ertesi sabah okul kapısında geç kalanları yazan görevlinin müsait olduğunu görmüş. Dizlerini göstermiş, bu yüzden geç kaldığını açıklamış. Hakkını aramada kararlı ve ısrarcı olmalısın , yoksa ait olmadığın yerlerde olursun, demiş. Yıllardır aynı şeyleri söylediğim halde kapıdaki görevlinin sözünden çok etkilendi. Öğlen teneffüsünde odaya kapatılmaktan çok şeyler çıkardı.

Öğretmenlerin bağırdığı dışarı attığı  çocuklara burada da üzülüyor,  her gün  azar işiten çocukların kayıtsızlıklarına rahatlıklarına aynı davranışı tekrar etmelerine alışamıyor . Öğretmen onlara bağırmasın diye hep tetikte hep huzursuz.
Aynı çocuklara her gün bağırmaya dersten atmaya devam eden İngiltere öğretmenleri bu konu üzerine de düşünüyorlar mı? Bir umut olmalı , bağırmadan dışlamadan huzur içinde ders işleme umudu olmalı...

Başarı sertifikalarını  çok  alıyor diye artık  çok mutlu olmuyor. Üst sınıflara tek başına  çıkarken kendini niye kötü hissettiğini, akşam odasının ışıklarını kapatmaya gittiğimde anlatmaya çalışıyor, bana. Dinliyorum. Onu anladığımı söylüyorum,ışıkları kapatıyorum.




20 Ocak 2020 Pazartesi

İngiltere'de okula başlamak 5

İngiltere'de okullar açıldı,  ikinci yarıyıl başlayalı üç hafta oldu. İkinci yarıyılda Yunus'un sınıfı değiştirildi. Matematik fizik kimya biyolojide üst sınıflara yerleştirildi. Sınıf arkadaşlarına alışmış öğretmenlerini seviyordu, ayrılmak onun için zor oldu . Dokuzuncu sınıflarda kaç tane matematik , fen sınıfı vardı ki, üç level atladın demişler. Tüm fen dersleri ile matematikten sınıf atlayanları tıp ya da mühendislik  fakültelerine  göre hazırlıyorlarmış.  Üniversiteye sınav ile girilmiyor. Üniversite okuyabilecek çocukları bu yaşlarda sınıflarını ayırıyorlar, hangi derslerde başarılı ise o branşa göre dersler aldırıyorlar. Yunus'un fen dersinden başarılı olduğunu rüyada görsem hayra yormazdım, fen dersini hiç sevmemiş, doktor olma hayali hiç kurmamıştı.
Geçen yarıyıl ev ödevi yoktu ama bu yarıyıl ev ödevi yapmaya başladı,  tüm ödevlerin tamamlanması yarım saatini alıyordu. 
Her akşam sofrada bir yandan yemek yiyip bir yandan  tüberküloz mikrobunu, zatürreli ciğeri, kanser hücrelerini gösteriyor, hepsini tek tek  anlatıyor. Hayret ile dinliyoruz. İngilizce okuduklarını bana özel tercüme ederken dalıp gidiyorum. Bu çocuk  bu kadar az zamanda nasıl böyle oldu?  Yabancı dilde, yabancı öğretmenler, arkadaşlar içinde  okuduğunun duyduğunun çoğunu anlamayan bir çocuk nasıl bu kadar az zamanda başarılı olur? Yarıyıl tatiline girmeden önce, binden fazla öğrencisi olan okulda  yazılılardan en yüksek  puanı  alan ilk yirmi öğrenciye başarı sertifikası vermişler. Yunus da almıştı sertifika, nasıl aldı, aklım ermiyor, inanamıyorum. Buraya geleli dört ay olmamışken bu çocuk nasıl bu kadar değişebildi?  Okul hayatında ilk kez hiç müdahale etmeyen, edemeyen  anne baba olmak zorunda kaldık. Hiç müdahale edemeden çocuk aldı başını gidiyor, İngiltere  çocuğu doktor yaptı, haberimiz yok. 
Akşam sofrasından kalkamıyoruz, heyecanla soluk soluğa işlediği dersleri anlatıyor, biz de onun gibi heyecanlanıyoruz.
Oğlum doktor olmak istiyor musun, diye soruyorum.
İnsanları hasta görmek istemiyorum, iğne görmek istemiyorum, hastaneleri hiç sevmiyorum diyor.
Öğretmenimiz  , ilk ders hastalıkları duymak istemeyenler  el kaldırsın dedi, hoşlanmadığım halde el kaldırmadım, merak ettim. Kanser dersinde bir kız dışarı çıkmak istedi, öğretmen ona izin verdi, kanserin konuşulduğu her konuda dışarı çıkabilirsin, dedi, bu çok hoşuma gitti. Doktor olmayı istemiyorum , öğretmenimi ve dersleri çok seviyorum, dedi. Dün sabah Alman marketi   Aldi'de  kahvaltılık için  alışveriş yaparken tezgahların birinde mikroskop gördük. Bir kaç sene önce basit bir  mikroskop almıştım, çok az ilgilenip bir köşeye atmıştı.   Alsak mı almasak mı diye tereddüt edemedik, yunus artık araştırmayı seviyor, artık merak ediyordu. Sabah kahvaltısı için  mikroskopta bizimle beraber masaya oturdu. 

10 Ocak 2020 Cuma

İngiltere'de ortaokula başlamak 4





İngiltere'de okula başlayalı iki ay olmuştu, matematik , fen derslerinde başarılı diye üst kurlara çıkartıldı ama seçmeli sanatsal derslerde çok gerideydi. Resim çizemiyor, notaları çoktan unutmuş, bale dans tiyatroya dair hiç tecrübesi yoktu. Fotoğrafçılık dersine girmek ister misin diye sormuşlar, olur demiş. Seçmeli dersleri ana dersler kadar hatta daha ileri tutuyorlar, fotoğrafçılık dersinde fotoğraf sanatçılarının çalışmalarını inceliyorlar, iki ay içerisinde iki tane sanatçı tanıdılar. Ne anlatmak istemiş  hakkında çok uzun süre duruyorlar, sadece cam bardakta yansımaları konu edinmiş bir fotoğrafçı hakkında bir aydır  konuşuyorlar. Ödevi , bu sanatçı gibi  bir yansıma fotoğrafı çekmekti. Türkiye'den getirdiğimiz çaydanlığın fotoğrafını çekti,  üstteki demlik ile   altındaki çaydanlıkta görünen yansımalar hem özgün hem farklıydı.  Sonraki sanatçı ise kendini çatal ve kaşık fotoğrafı çekmekte uzmanlaştırmış, her fotoğrafında sadece çatal kaşık var. Bir aydır çatal kaşığa bakıyorlar, sanatçı ne demek istemiş olabilir ?
Boynuna fotoğraf öğrencisi kartı asıp şehirdeki insanlardan poz vermelerini rica edebiliyor, binaları ağaçları gördüğü her şeyi çekiyor,  her çektiği fotoğrafı merakla bekleyen öğretmeni var diye çekme heyecanı hiç azalmıyor.
Belediye binasının fotoğrafını çok beğenmiş öğretmeni , google haritalara koymuşlar, google' da aratılınca ilk onun fotoğrafı çıkıyor. Aratıldığında birinci çıkan  bina sokak fotoğrafları çekmeye başladı.
İkinci seçmeli dersi tarih. Tarih dersini ikiye ayırmışlar İngiliz tarihi ile güncel tarih. En çok bu derste şaşırdığı şeyler oluyormuş. Öğretmen  siz olsaydınız ne yapardınız diye tarihi olayları sınıfa göre şekillendiriyormuş, çok gülüyor çok tartışıyorlarmış. Güncel tarihte ise İngiltere seçimleri partiler politikaları, iran, amerika , gazetelerde o gün ne çıkmış ise  onu tartışıyorlarmış.

Bu hafta spor öğretmeni derse spor gazetesi getirmiş, herkese inceletmiş. Gazetede kaç tane kadın sporcu gördüklerini sormuş, toplu halde konuşmuşlar. Herkes önümüzdeki haftaya kadar yazı hazırlasın  demiş;  spor gazetelerinde kadına neden az yer veriliyor ? Yine şaşırmış , spor dersinde yazı yazacakları için.





8 Ocak 2020 Çarşamba

İngiltere'de ortaokula başlamak 3





Aferin anlamına gelen birçok  kelime varmış İngilizcede   , öğretmenlerinden duyduklarını defterine yazmış, bana göstermek için.
Sınav haftası yaklaşmışken, bu kadar çok aferin almanın gerçekliğini görmüş olacaktık.
Sınavlar nasıl yapılıyor , ne soruluyor, test mi, yazılı mı hiç bir şey bilmiyordu. Nasıl olacak diye sorduğu her  öğretmeni dert etme, rahat ol demiş. Rahatça girdi ilk sınavlarına.
Sorulara verilen cevaplar içerinde en değerlisi karşı fikir , farklı bakışa  aitmiş, öğretmenin anlattığı bilginin değeri 2 puan iken karşı ya da farklı cevabın değeri 12 puanmış. Din dersinde bile aynı puanlama cetveli uygulandığını görünce, çok şaşırdı.
Fen derslerinde alzheimer konusu haftalarca işlendi, kök hücre hakkında bilgi topladılar . ev ödevi olarak alzheimer hakkında poster yapmak vardı. Henüz boya almamıştık , poster kağıdı da yoktu.  elde ne varsa onu değerlendireyim dedi. Defter sayfalarını birleştirdi, kağıdını büyüttü. Kurşun kalem ile boyayarak karanlık bir beyin yaptı, boyanmayan yerler aydınlık gibi göründü, kök hücre karanlık beyine aydınlık verdi. O kadar az vaktini aldı ki, böyle basit  proje ödevi olur mu diye beğenemedim. Olur dedi,   çantasına koydu götürdü. Akşam eve geldiğinde çantasında posteri yoktu, anne, posterim sergilenmeye hak kazandı  ama  nerede sergilenecek  orasını anlayamadım, dedi.

İlk sınavlarına girdi. Yazılı sonuçları grafikler, yüzdeler, ortalamalar ile dolu kocaman bir liste ile geldi. Kaç aldı, nasıl oldu anlayamadık, hiç önemli değil dedik, iki ay geç başladın, yabancı bir dil, azıcık anlayarak bu kadar olur diye teselli verdik.  Hiç morali bozulmadı, öğretmenler her şeye aferin diyorlar zaten dedi. Son derste  konferans salonunda tören yapılmış en güzel başlangıç yapan öğrenci anons edilmiş, adı okunmuş. Müdür yardımcısı başarı sertifikası ile beraber  çikolatalı gofret vermiş. Akşam heyecanla başından geçenleri anlatırken, içimden nasıl olur diyordum, nasıl mümkün oluyor? İçimdeki sorgulamayı fark etmesin, heyecanı gitmesin ,  çikolatalı gofreti ile sertifikasını koyacak yer aradık, en korunaklı yere bavuluna koyduk.
 


29 Aralık 2019 Pazar

İngiltere'de ortaokula başlamak-2-



Evimize yakın okulu görünce devlet okuluna değil de, çok pahalı özel bir okula geldiğimizi sandık.
Müdür yardımcısı  okulun hiç para almadığını , çanta kalem kutusu kalem silgi defterin de okul tarafından karşılanacağını, belli bir gelir düzeyi altındaki ailelerin çocuklarına sabah kahvaltısının öğlen yemeğinin ücretsiz olduğunu öğrendik. Kayıt için bir form doldurduk, sizi çağıracağız dediler. Bizim almamız gereken tek şey   okul formasıymış. Ceket, kravat, beyaz gömlek,okul ayakkabısını alıp, çağırmalarını bekledik. Bir hafta geçti çağırmadılar, babası ikinci hafta her gün okula mesaj atmaya başladı, ne zaman çağıracaksın diye. İkinci haftanın sonunda okula gelebilir dediler. Çok sevindi. İçimden dua ettim. Sevincini yok edecek şeyler ondan uzak olsun diye iç geçirdim..İki ay geç kaldığı okulu başlamıştı. Sabah hepimiz giyindik, onu okula bırakmak istiyorduk. Bunca sene hep araba, servis ile gitmişti okula. İstemedi. İlk kez okula tek başına yürüyerek gitmek istiyordu.  Sokağın sonuna kadar arkasından el salladık. Sokakta görünmez olunca ağlamaya başladım. Dilini kültürünü  bilmediği bir bilinmezliğe tek başına yürüyerek gidiyordu. ( dört sene boyunca özel okulu daha çok test çözsünler diye İngilizce dersini  test usulu yaptı, speaking dersine önem vermedi ). İngiltere'ye gideceğimiz kesinleşince  Hollanda'dan beri arkadaşım Gülay, oğlum ile  vatsaptan  ingilizce konuşmaya başladı, Gülay teyzesi ile iki ay boyunca haftada bir kaç kez İngilizce konuşmak ona güven verdi.)
 Dokuzuncu sınıf dersleri çok ağırdı, fizik kimya biyoloji, ingiliz edebiyatı, matematik, ingiliz tarihi, din derslerini ana dilde anlamak güç iken, yabancı bir dilde nasıl anlayacak diye endişelendik. Müdür yardımcısı çok ilgiliydi, endişelenmeyin dedi. Yunusu bir hafta gözlemleyeceğiz, derslerde zorlandığını görürsek Türk bir öğretmen çağıracağız   her derse onunla birlikte girip yardımcı olacak. Bu hizmetten de hiç bir ücret alınmıyormuş. İlk hafta okul temsilcisi bir öğrenci Yunus'a arkadaşlık yapmış, hep yanındaymış, ders ders değişen sınıflara götürmüş, dersler , teneffüs, kantin hakkında bilgilendirmiş. Mutlu olmuş, ilk arkadaşı o olmuş.  Bulunduğumuz şehirde İngiliz nüfusu fazla yabancı az olduğundan olsa gerek yirmi kişilik  sınıflarda hep tek yabancıymış, bazen  Polonyalı bir çocuk ile dersleri çakıştığı oluyormuş.
Her gün  dört ya da beş ders yapıldığını görünce çok şaşırmış , geçen sene her gün dokuz derse giriyordu.
Okuldan gelir gelmez soluksuz, şaşırdığı şeyleri anlatmaya başlıyordu. Anne çok şaşırdım, diyerek gözlerini aça aça.
Bir hafta boyunca Yunus,  İngiliz öğrenciler ile birlikte  dokuzuncu sınıfın tüm derslerine girdi. Anlıyor musun oğlum diye sorduğumuzda, öğretmenlerin ve öğrencilerin konuştuklarının yüzde seksenini anlamıyorum ama anladığım yüzde yirmi ile yürütebilirim dediğinde kesin Türkçe öğretmen vermeliler, vereceklerdir diye sakin olmaya çalıştık.
Eve çok nadir ödev veriyorlar, okula bomboş çanta ile gidip geliyor, hiç bir dersin kitabı yok, defter vereceklerdi, verdiler mi diye soruyorum, her ders not tutuyorlarmış ama  defterleri eve getirmeleri yasakmış. Ne yapıyorlar ne işliyorlar, bilseydik yardım edebilirdik, ilk defa yaşıyorduk bu duyguyu anne baba olarak,  ödevlerini kontrol etmemiz istenmiyordu.
Bir hafta biter bitmez   müdür yardımcısı ile mesajlaştık, ne oluyor, nasıl olacak diye? Endişelenmeyin diyordu  müdür yardımcısı.
Her okul çıkışı yaka paça kaymış geliyordu, anne tam elli dakika futbol oynadım, çok iyiymişim defansta . Anne , İngiliz çocuklar olmasa haberim olmayacaktı futbolda çok iyi olduğumun, ertesi gün tam elli dakika rugby oynamış anne rugby de çok iyiymişim öyle söyledi spor hocası  Mr. Evans .Ragbi  ne oğlum, diye içeri alıyorum, ilk kez okuldan geldiğinde pantolonunda gömleğinde çim lekeleri görüyorum, teşekkür ediyorum ragbiye mr. evansa . 
  Anlatıyor, anne beni kaptan bile yaptılar, oynarken bağıra çağıra konuşuyorlar  yüzde sıfır anlıyorum ama hissediyorum.
Türk bir öğretmen vermediler yanına. Hissederek götürüyor olmalıydı, tüm dersleri.
En çok Şekspir'de zorlanıyorum, kitabın sonuna gelmişler  anlayamıyorum Kapuletler kim, Tilbat neyin nesi,diyordu. Romeo ve Julyet okuyorlarmış .  öğretmenine söyle diye tembihledim. Söylemiş. Öğretmeni izliyorum seni demiş, endişelenme demiş. Romeo ile Jülyet kitabını aldık, bana okumaya başladı, eksik iki ayın sayfalarını.
Okula başladığının ikinci haftasında , cumartesi akşamı market dönüşünde  posta kutusunu açtık, kraliçe pullu bir mektup gördük,   Yunus'a gelmişti, okuldan. Şaşırdık, korktuk," konuştuklarından anlamadım, haberim olmadan bir yanlış yaptım, beni uyarıyorlar, beni okuldan mı atacaklar diye sızlanarak evimize çıktık, mektubu açtık;
Sevgili Yunus
İki hafta boyunca seni izledim, dersi dikkatli dinledin, anlamaya çabaladın, sana şunu itiraf etmek istiyorum  harika bir öğrencisin,  bu mektubu ileride çocuklarına , torunlarına göstermelisin  kendin ile gurur duymalısın sen çok başarılı bir öğrencisin. İngiliz edebiyatı öğretmenin Miss Carter


Mektubu tekrar tekrar okuyor, okuduklarına inanamıyordu.  Zıplamaya başladı, ben de onunla salonun ortasında  zıplamaya başladım, elimde market torbaları, bırakmayı akıl edememişim. Zıplarken teşekkür ediyorum şekspire, miss carter'e.





27 Aralık 2019 Cuma

İngiltere'de ortaokula başlamak-1-



13 yaşındaki  bir çocuk 9. sınıftan okula başlamalı evinize yakın üç okul şeçin   diye belediyeden seçim rehberi geldiğinde okullar çoktan açılmıştı, dersler çok ilerlemiş olmalıydı.


İngiltere'de oğlum okula gitmesin, benimle sokak sokak dolaşsın istedim.  Boş boş gezelim , bisiklet alalım, tren indirim kartı alalım, her ağacı, her kaleyi, her köşeyi birlikte görelim, çok görmüşlüğün yorgunluğu ile akşam evimize gelelim istedim.
Okul her yerde okuldu, sabahtan akşama kadar dört duvar arasında , ayrıştırıcı , yarıştırıcı, ezber, birincilerini arayan başarı odaklı dersler, öğretmenin vicdanına kalmak her okulda bulunması gereken şeyler değil miydi? Oğlumu okula yolluyorum diye kendimi sorgulamalarım , ben ne biçim anneyim  nasıl rıza gösteriyorum diye üzülüp durmalarım bir seneliğine de  olsa bitecekti.
Merak ediyorum, buradaki dersleri anne, dedi.  Çoktan öldü sandığım merakı canlanıvermişti.
İnternetten evimize en yakın okulu araştırıyoruz. Okulları öğrenci başarı puanlarına göre sıralamışlar, bize yakın okulların başarı puanları  pek iyi değil, düşük. En yakınımızdaki okulun  fotoğraflarına bakıyoruz.




 İnternetten gördüğümüz bu fotoğraflar gerçek mi diye evimize

 en yakın okulu görmeye gidiyoruz, suçluluk yine benimle, arkamdan beni izliyor. Meraklı, heyecanlı, capcanlı bir çocuğu, elinden tutup, yine karanlığa götürüyorsun diyor.
Okul yolu öğrenciler için özel yapılmış, araç trafiğine kapalı. Okulun bahçesi o kadar büyüktü ki, gerçek çimden gerçek ebatlarında halı saha, tenis  kortu, basket alanını seçebildim arka bahçede, ön bahçe koşa koşa bitirilemeyecek yeşil  çimliydi. Okulun belirli bir sınıfı yokmuş, her dersin ayrı bir sınıfı varmış, matematik için ayrı bir sınıfa fen için edebiyat için ayrı ayrı  sınıflara gidiliyormuş. Her sınıf dersine göre özel teçhizatla donatılmış. Seçmeli derslere çok önem verildiği sınıflarından belli oluyordu   aşçılık dersi için kocaman fırını ile bir mutfak , fotoğrafçılık, resim, müzik, drama , beden dersi için salon ,  tüm sporlar için gerekli aletler ile  donatılmıştı.
Bu devasa bina,  muhteşem büyük bahçe arkamdaki suçluluk duygusunu yok edememiş beni izlemekten alıkoyamamıştı. Birincileri seven öğretmenler, testler, ezberler, yetişmesi gereken müfredatlar , anlamsız ödevler, monotonluk, nereye  saklanmışlardı.