14 Nisan 2014 Pazartesi

Köy tavuğu ile matematik tavuğu

Hafta sonu evden dışarı çıkamadık, çok ödevi vardı. Matematikte konular zorlamaya başladı, bölme,çarpmalar ,çevre,alanlar...Dikdörtgen şeklinde ki bir bahçenin çevresine üç sıra tel çekildiğinde , tavuk,inek,koyun ayakları sorulduğunda, çarpıyoruz.Bir kova sütü şişelere koymak için,çiftlikte ki tavukları kümeslerine dağıtmak için ,bölüyoruz...Yüksek binaların kararttığı oturma odamızda ,gündüz vakti ışık yakarak aydınlanıyoruz, bol bol matematik problemi çözüyoruz, ezbere mi yoksa bilinçli mi cevaplıyor  , anlayamıyorum...Onlarca zor sorudan sonra, dört tavuğun kaç ayağı vardır diye çerez bir soru sorarak mutlu bir şekilde matematiği sonlandırmak istediğimde,Yunus düşüncelere daldı , dört tavuğun kaç ayağı olduğu konusunda kararsızdı...Bu tavuğun  kaç ayağı var ?diye çekine çekine sordu...Gözlerim açıldı,Yunus'un gözlerinde ki derin boşluğa odaklandım.Tavuğun kaç ayağı var? Bilmiyor olamazsın? Köyde, kovaladığın tavukları gözünün önüne getir!
Köyde ki tavuklar ile matematikte ki tavuklar,aynı mı,anneciğim?
Matematik tavukları...Matematik tavuklarının da iki ayağı var mıdır ? Köyde ki tavukların peşinden koşarken Yunus ne mutlu,ne özgür...Matematikte ki tavuklar ise anlaşılmaz zorlukta,bunaltıcı.
 Matematikten hayatı boyunca kaçan bir anne, çocuğuna, matematiğin hayatın bir parçası olduğunu,köyde ki tavuklar ile matematikte ki tavukların aynı olduğunu anlatmaya çalışıyor,ama başaramıyor...Yunus da annesi gibi matematiği ezberlemeye çalışıyor...

Karanlık odamızda matematik denen bir şey ile mücadele ediyoruz,dışarıda güneş var,Yunus'un aklına köy düştü, köyü hayal etmeye başladı."Şimdi kiraz ağaçları çiçek açmıştır,pembe pembe,iki ayaklı tavuklar kümeslerinden çıkmış eşelene eşelene yem arıyorlardır,Yunus gelse bizi kovalasa diye iç geçiriyorlardır".



8 Nisan 2014 Salı

Çocukluğumda hissettiğim eksiklikler

Yunus'a , isteyip de  alamadığım  şeyler , söz verip de alamadığım şeyler, acaba  onun çocuk gözünde nasıl görünüyor? Acaba Yunus, bu konuda ne hissediyor? diye düşüncelere daldığım vakit kendi çocukluğum da eksikliğini hissettiğim şeyler aklıma geliyor.

Ben çocuk iken , arı maya kokulu silgimi ısıramamamın eksikliğini hissederdim, silgimin o efsane kokusunu içime daha çok çekebilmek için keşke dört delikli iki burnum olsaydı diye iç geçirirdim.

Ben çocuk iken, 6'lı kuru boyalarımı çok severdim ama 24 lü boya takımı ile boyanan resimlerin  daha güzel olacağını bilirdim, güzel resim yapamamamın en büyük sebebi 24 lü boya takımı eksikliğimdi.

Ben çocuk iken,herkes gibi sakızdan kocaman balon şişiremezdim.Ama sırrını bilirdim.Pembo sakız, ikişer ikişer   çiğnenirse işte o zaman kocaman balon olurdu.

Ben çocuk iken,beden dersim hep zayıftı,  eşofman takımı olanlar kasadan takla atlamakta başarılı olurlardı.Benim ise altı ile üstü uyumlu hiç eşofman takımım olmadı bu yüzden kasadan taklayı hiç atlayamadım ,bedenim hep zayıf geldi.

Ben çocuk iken,9 katlı gofreti bir lokmada çıtır çıtır hiç yiyemedim. Tek tek dokuz katını ayırıp ,her katı ağızda erite erite yemek daha bereketli hissettirirdi.

 Ben çocuk iken, tatil denildiğinde aklıma hiç" deniz" gelemedi.Karnelerin alındığı günün gecesi ilk trenle köyümüze giderdik.

Ben çocuk iken, salonumuzda ki siyah beyaz televizyonumuzun sesini açar, mutfağa koşardık.  Karşı komşunun penceresinden renkli televizyonu çok net görünürdü ve biz üç kardeş mutfak camına yapışıp renkli televizyonu sesinden mahrum kalmadan izlerdik.

Ben çocuk iken, Nils'ı kıskanırdım, Uçan Kaz'ın sırtına binip gökyüzünde uçamamanın eksikliğini hissederdim.

Ben çocuk iken Cenk Koray'ın kutusundan "muz" çıkmasını beklerdim.Kutudan  muz çıkmamasının eksikliğini hissederdim.

Ben çocuk iken,Doğu Anadolu'nun bir şehrinde deniz eksikliği hissederdim,babamın biriktirdiği dergi ve gazeteleri kırpa kırpa kocaman bir deniz yapıp içinde yüzebileceğimize kardeşlerimi inandırmıştım.Kağıttan denizimizi henüz bitirmiştik ki annemin terlikleri yüzmemize fırsat vermemişti.

Ben çocuk iken, ikinci el oyuncak bir bebek sahibi olabilmiştim.Oyuncak bebeğin bir gözü yoktu,bebeğimi dizlerimde sallarken,   eksik   gözünün yasını  yıllarca çektim.

Ben çocuk iken , tamamlanamayan ansiklopedilerin eksik harflerinin, yeri doldurulamaz eksikliğini hissettim.
Çocukluğumda hissettiğim eksiklikler aklıma geldikçe , mutlu olduğumun farkına varıyorum.Umarım
Yunus'unda çocukluğunda hissettiği eksiklikler ileride onu mutlu kılar...

* Para ile sahip olunabilecek şeylerin yoksunluğunu çocukluğum eksiklik gibi algılayamamış, yoksun olunan şey başka bir şeyle ikame edilebilmiş,unutulmuş . Para ile satın alınamayacak şeylerin yoksunluğu ise hiç unutulmaz...


7 Nisan 2014 Pazartesi

Ali Desidero



Ellerinizden tutup ,istediği yere götürmesine ses çıkaramadığınız,zamansız,mekansız yolculuğa doğru şarkılarınız var mı?
 Yunus için test kitabı ararken Kadıköy çarsısında bir kitapçıda  ,MazharFuatÖzkan'ın Ali Desidero'sunu duydum.Şarkıyı duyar duymaz, Çiçek Abbas'ın kırmızı dolmuşu gibi bir dolmuş içinde
Ankara sokaklarında  buldum kendimi.Kırmızı dolmuş okul servisim,elma şekeri gibi, yalayası bir kırmızı...Tükürüklerimle parlattığım  rugan ayakkabımın kırmızısı...
 Ali Abi, Yenimahalle'den Demet'e,Kızılay'a,Çiftlik'e kadar her okuldan bir kaç öğrenci ile kırmızı dolmuşunu doldururdu.Sabah altıda dolmuşa biner, iki saat  Ankara turu yapar sekizi biraz geçe  okul kapısında inerdim .Bir ben vardım okulun kapısına kadar dolmuş ile gelen...
Ali Abi Malatyalı kara yağız bir delikanlı,bir de sevgilisi var, Yenimahalle'nin arka sokaklarındaki bir kuaförde çalışan Müjde Abla.Dolmuşun tek şarkısı "Ali Desidero",tekrar tekrar,hiç usanmadan,bıkmadan...Sadece Müjde Abla değiştirebilirdi şarkıyı" Ayyy Aliii,hiç bıkmadın bu şarkıdan,al bunu koy "diye bir kaset çıkarırdı çantasından...Az beklemedik Müjde Ablanın kuaförde işinin bitmesini,kırmızı dolmuş içinden.Müjde abla, dolmuşun ön kapısını açınca hep bir ağızdan Aliii Desiderooo diyerek sevincimizi dile getirirdik.Ali Abi ne mutlu olurdu,gözlerini bir an bile kaçırmadan Müjde Abla'ya bakarak kırmızı dolmuşunu sürerdi.Bütün Ankara yolları Ali Desideroydu.

Oğlumun elini tutmuş  Kadıköy'de test kitabı ararken, ben,kırmızı bir dolmuşun arka koltuklarında on yaşımla oturuyorum,Ali Desidero diye Ankara yollarında avazım çıktığınca bağırıyorum...





3 Nisan 2014 Perşembe

Kötü not=Kötü çocuk




Matematik sınavından 62 almış, öğretmeni sınav kağıdına bakarak;"Yunus kötüler arasına girdin,"
demiş,ve eklemiş;"kötüler arasına girmeni hiç istemezdim".Yunus ağlayacak gibi olmuş ama ağlamasını tutmuş, ağlamamayı başarmış.İkindi kahvaltısında poğaça dağıtılmış , Yunus alamamış çünkü öğretmeni;
"poğaçaları 100 alanlara vereceğim,onlar hakediyor",demiş.Yunus'un tuttuğu gözyaşları çok ağır gelmiş,bu sefer ağlamasını tutamamış,poğaçayı çok sever , hele acıkmışsa...Akşama doğru,sokağın başında okul servisi göründü,
"Anne,notum kötü,ben kötüyüm,kötüler arasına girdim" diyerek servisten indi.
Kötü bir şeyler olacağını biliyordum ama sabah elini yüzünü yıkayıp hayır dualarımla tombul yanaklarını öpüp okula yolladığım oğlumun "kötü bir çocuk" olarak eve döneceği aklıma gelmemişti.Düşük not aldığında
başkalaşacağını,dışlanacağını,mahrum edileceğini biliyordum ama "kötü" olabileceğini bilmiyordum.
Nasıl bilmezsin anne! Kötü not alanlar kötü olurlar! Nasıl bilmezsin anne?

Ne yapabilirim,doğru,yanlış her şey bunca karmakarış olmuşken,
öğretmenimiz,müdürümüz,amirimiz,başkanımız için doğru olan aslında doğru olmayabilir ama biz yine de yanlışın gölgesinde doğrular içimizde yürümek zorundayızı nasıl 8,5 yaşında ki çocuğa anlatabilirim...İçimizde ki doğru bize yol gösterir,gözümüzün yaşını siler,başımızı okşar,umut verir ve yanlışın gölgesi başımızda olsa da, içimizi karartamaz...8,5 yaşında ki kalbini en iyi o bilir...Kötü çocuk olunmayacağını en iyi o bilir...İçinde ki doğru senin de poğaça yemeni isterdi, bütün çocuklar
mutlu olsun isterdi.Ama yanlış her zaman bizi takip edecek, başımızda durup,güneşimizi kesip , gölge edecek.Çocuk dalların güneşi görmeden nasıl büyür? İçinde ki doğru sana güneş de olur...
Öğretmenin yanlış yapıyor diyemem, sistem böyle...Elimizden gelen tek şey içimizde ki doğruyu beslemek,okuyarak,öğrenerek,araştırarak...
Elimizden gelen bir şey daha var, çantayı sırtımızdan atalım,okul formasını çıkaralım,bisikleti alıp
sahile inelim.Henüz güneş batmamışken .Güneşe doğru pedal çevirelim.





Jokey anne




On beş yıl olmuş , İstanbul'a yerleşeli. Bir apartmanın üçüncü katında, yüksek binaların çaldığı güneşin yokluğunda,komşusuz,selamsız ,sessiz bir on beş yıl...Yunus doğdu, insan kalabalığı içinde ki sessizliğime ortak oldu. Yunus'da benim gibi, kalabalık nereye giderse
sessizce takip ediyor , bebekliğinden beri hep gözlerimin içine bakıyor, ne yapması gerektiğini hep gözlerimin içinde arıyor...Bir şeyin olması için, hiç tutturmadı, olması gerek  diye hiç ağlamadı,yerlere kendini atıp hiç tepinmedi...Hep gözlerimin içine baktı, sessizce, markette,oyuncakçıda,kitapçıda...Gözlerimin içi ile bir çocuk büyüttüm...Okulun psikoloğuna ilk kez bir şey soruyordum;" Ne istediğini bilen çocuk olsun, istediğini almak için ağlasın,yerlere yatsın,tepinsin... gözlerimin içine bakmasın  diye ne yapabilirim?" Psikolog yüzüme baktı, bir bakışta beni tanıdı, " Siz , istediğini elde etmek için ağlayan, yerlere yatıp tepinen birine benzemiyorsunuz , oğlunuz da size çekmiş olabilir."

Yunus bana benzemesin. Yunus benim gibi kaybolmasın. Yunus, ne istediğini, birinin gözlerinin içine bakarak karar vermesin. Yunus mutlu olsun...

Sabah Yunus'u uyandırıyorum,elini yüzünü yıkayıp okula gönderiyorum.Akşama doğru okul servisini bekliyorum.Okuldan eve gelen Yunus elini yüzünü yıkayıp yemeğinin ardından ödev yapmaya başlıyor.Bugün matematikten sınavı vardı, dün çalışmamız gerekti ama matematik defterini okulda unutmuştu.Oysa öğretmen şöyle demişti veliler toplantısında; Sınıfımız çok başarılı,başarıyı artırmak için,çıtayı yüksek tutmak için çocukların teneffüslerini ve resim,müzik,beden gibi faaliyetlerini çalıyor ve problem çözüyorum." Veliler toplantısından yumruk yemiş gibi çıkarken diğer veliler öğretmeni tebrik ediyorlardı, teneffüssüz soluksuz bütün gün problem çözen çocukları için...
Yunus matematik defterini unutmuş,defter olmadan yüksek not alamaz, yüksek not alamayınca öğretmen etüde bırakır,boşa giden emekleri için azarlar,arkadaşları alay eder,Yunus üzülür,ağlar...

"Anne,matematik defterimi unutmuşum, dediğinde kolum uyuştu, beynime kan sıçradı,gözlerimden ateş fışkırdı,bağırmaya başladım.Nasıl unutursun,nasıl unutursun,nasıl unutursun diye...
Yunus gözlerimin içine baktı,korktu...Yunus'u korkutmuştu gözlerim...Hayatta en dayanamadığım şey ,hayatta bence en acı şeylerden biridir korkulu çocuk gözleri...

Hemen yatak odama gittim, kapıyı kapattım.Ne yapıyorum.Ne yapmaya çalışıyorum.Uydum kalabalığa, Yunus üzülmesin,ağlamasın diye sınavlardan yüksek not alması için onu çalıştırıyorum
oysa hiç çalıştırmak istemiyorum,düşük alsın,zayıf alsın hiç önemli değil ama olmuyor...Düşük not alan Yunus'u öğretmeni sevmiyor,arkadaşları sevmiyor,başkan seçilemiyor,tembel oldun diye alay ediyorlar,olsun alay etsinler ama Yunus herkes gibi yüksek not almak istiyor, yüksek notu sadece dışlanmamak için istiyor, sınıf başkanı seçilebilmek için istiyor, öğretmeni öpsün diye istiyor...
Yapamıyorum,Yunus'u sistemin bir parçası olmaktan kurtaramıyorum,ne yaptığını bilmeden bir yarış içene sokulmuş yarış atı yapmak istemiyorum, Yunus'un üzerine binip herkesin istediği okullara,mesleklere doğru süren bir jokey anne olmak istemiyorum...Yunus yarış atı olmasın,gözlerine at gözlükleri takılmasın,yarışacağı kulvar olmasın,başkalarını geçmesin,birinci olmasın diye diye ağladım,yalvardım...Okul psikoloğu yanılmıştı işte,oğlumu yarış atı gibi sürmemek için ağlayabilirim,yerlere yatıp tepinebilirim,elimden ne gelirse...

Bir hapishane içindeyim, oğlumda benimle birlikte.Hapishanemizi yaşanır kılmak için demir parmaklarına güneş aramayan çiçekler diktim.Özgürlüğü hiç yaşayamadığım için oğluma öğretemem.
Oğlum gözleriminin içinde korku ve umutsuzluğu hemen bulur , bulmaması için çaba göstersem de...

Annesi güneşe doğru hayal kursa da ,tek yapabildiği güneşsiz de açabilen çiçekler aramaktır...

Sistemin gözlerinin içine bakarak büyümüş bir anneyim,oğlumda benim gözlerimin içine bakarak büyüyor....

"Anne, bir daha defterimi unutmam söz veriyorum ,matematikten yüz alacağım söz anne, seni hep mutlu edeceğim" diye yatak odamın kapısı çalındığında, kendime geldim, sistemin gönülsüz askerleri olarak ana oğul yarın ki matematik ödevine deftersiz çalışmaya başladık...

26 Mart 2014 Çarşamba

Göbeklitepe


 
Zengin olma hayallerine kapıldığım bir http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2014/03/buyuk-bir-mirasa-konmak.html miras haberi almıştım.Mirasın,Urfa'ya 20 km uzaklıkta ,300 metre kare bir arsacık olduğunu öğrendiğimde de nasıl üzüldüğümü burada anlatmaya çalışmıştım.
Durduk yerde , adını bile duymadığımız birinden düşen arsacık Göbeklitepe'ye yakınmış.Göbeklitepe'nin adını yazık ki ilk kez duyuyordum.Göbeklitepe'yi dünya biliyormuş,
http://gobeklitepe.info/tr/.

  37 yaşımda ilk kez bir tapulu yere sahibim ve arsamı internetten araştırmaya başladım, araştırdıkça utandım.Geçen haftalarda annemi doktora götürmek için gittiğim Ankara'da ,evin tozunu alayım derken kardeşimin hatıra para koleksiyonunda darphanenin bastırdığı
Göbeklitaş hatıra parasını görüverdim...Salonumuzda Göbeklitaş baskılı parayı sergiliyormuşuz ama benim haberim yok.

Bu da yabancı basının manşeti;



 
 





-* 1963'te fark edilen dokuz hektarlık kazı bölgesinin önemi yaklaşık 10 yıl kadar önce tarlasını karasabanla sürerken bulduğu oymalı taşı müzeye götüren mahmut kılıç sayesinde anlaşılabilmiştir.

- şanlıurfa'ya 20 km'lik bir mesafede, örencik köyü yakınlarındadır.

- 1995 yılında ilk kez alman arkeoloji enstitüsü ve şanlıurfa müze müdürlüğü'nün işbirliğiyle kazı çalışmalarına başlanmıştır.

- kazılar alman arkeolog doç. dr. klaus schmidt’in başkanlığında yürütülmekte olup, her yıl eylül ve ekim aylarında 10 haftalık bir süreç içinde yapılmaktadır.

- günümüze kadar yapılan kazılar sonucunda bir cilalı taş devri yerleşimi olduğu anlaşıldı.

- tarihi m.ö. 11 binyıllarına uzanan, tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar, dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar günyüzüne çıkartıldı.

- bölgenin önemi ise günyüzüne çıkarılan en büyük tapınma alanını barındırmasıdır.

- günümüze kadar yapılan kazılarda elde edilen bulgular çerçevesinde uzmanlar cilalı taş devri insanının henüz çevresindeki hayvanları evcilleştiremediğini düşünmektedir.

- göbekli tepe'de ortaya çıkan tapınağı önemli kılan nedenlerden biri de , tapınağı yapanların, yerleşik hayata geçmemiş avcı-toplayıcı insanlar olmasıdır. bu da yerleşik yaşama geçişte ekonomik ya da ekolojik değil, kalabalık ve uzun süreli dinsel törenlerin rol oynamış olabileceğini gösteriyor.

- göbekli tepede arkeologlar 15 metreye varan daire biçimli üç alan ortaya çıkarmışlardır.

- kazı yerinde üzerlerinde çeşitli hayvan kabartmaları ya da bunların taşa kazınmış figürlerinin yer aldığı "t" biçimli 16 destek ve kireçtaşı tabakası bulunmuştur.

- ayrıca bulunan bazalttan yapılmış kaplar ve işlenmiş çakmaktaşlarından, burada yaşayanların kalıcı olmasa da en azından geçici bir süre burada yaşadıkları anlaşılıyor

- büyük olasılıkla göbekli tepe, bölgede yaşayan insanlarca dinsel amaçlar için düzenli olarak ziyaret edilen bir buluşma yeri idi.

- şimdiye kadar resmin taşa kazındığı en eski yer göbekli tepe’dir.

- burasının aynı zamanda incilde sözü geçen cennetin bahçesi olabileceği de düşünülüyor.

- göbekli tepe kazılarında bulunan heykellerden bazılarının tekerleğin icadından bile dha önce olduğu düşünülüyor.

- göbekli tepe’de merak edilen konulardan biriyse neden bir süre sonra tüm tapınağın toprağa gömüldüğü.

- dünyanın en eski tapınağı diye bilinen ve ingiltere’de bulunan stonehenge’in yapılışı en cömert bir tahminle m.ö. 3100 yılına gidiyor. göbekli tepe’de bulunan ve bir çeşit ‘tapınak’ olduğu sanılan dikilitaş ve heykellerin ise m.ö. 10 binli yılllara ait olduğu düşünülmekte.

- neredeyse 15 yıldır sürmesine rağmen burada kazıların olsa olsa başlangıç aşamasında olduğu söylenebilir.

- schmidt’e göre artık çorak olan göbekli tepe, bir zamanlar çok bereketli bir bölgeydi. ancak insanlık, çevrenin bozulmasına yol açarak bu “cennet”in yok olmasına sebep oldu.

- incil’in “yaradılış” bölümünde cennet bahçesinin asur’un batısında olduğu yazıyor. göbekli tepe de burada.

- cennet bahçesinin 4 nehirle çevrelendiği, bunlardan ikisinin de fırat ile dicle olduğu biliniyor.

- asur tabletlerinde beth eden adlı bir medeniyetten bahsediliyor. yeri göbekli tepe’nin bulunduğu yer tarif ediliyor.

- tevrat’ta da bahçenin suriye’nin kuzeyinde olduğu belirtiliyor.

- “eden” kelimesi sümerce “ova” anlamına geliyor. göbekli de harran ovası’nın hemen içinde yer alıyor.

- “göbeklitepe, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biridir. çünkü daha şehir hayatına geçmemiş olduğu düşünülen avcı-toplayıcı toplumların tapınak inşa etmiş olduğunu gösteren ilk örnektir ve bu da şehirleşme yani medeniyet tarihinde devrim niteliğinde bir buluştur.” hatta bu buluşu sebeple kazıyı yapan dr. klaus schmidt, "önce tapınak geldi, şehir sonradan geldi" demiş ve bu sözüyle erken medeniyet tarihine yeni bir açılım getirmiştir.

- uygarlık tarihinin bilinen en eski heykeli burada bulundu. ana tanrıça imgesinden çok önceleri erkeğin kutsal yaratık olduğunun kanıtı sayılan heykel, 11 bin yıl öncesine ait*


* Ekşi sözlük'ten alıntıdır.

24 Mart 2014 Pazartesi

Hayatta En Çok ...


Dün ilk kez, iki tekerlekli bisikletini ,annesi arkasından tutmadan, tek başına sürebildiği gündü.
Saatlerce bisiklet arkasından koştum. Tek başına bisiklet sürmeye henüz hazır değil, her an düşebilir ,düşmesine izin vermeden hemen müdahale edebileyim diye ,koştum durdum. Belki yüz kere düştü gibi oldu hemen yakaladım ama yüz kerede yakalayamadan düştü. Akşama doğru eve geldiğimizde , her yerimiz toz toprak, dizlerimiz yaralıydı. Banyodan sonra , iki gün boyunca unutulmuş ama çok önemli , yine son anda bir ödevini hatırladı, yorgunluktan kıpırdayamıyor, benden yardım istiyor . "Hayat", konulu bir kompozisyon...Bu yorgunlukta, yatma vakti gelmişken...Mutfak balkonunda can hıraş bağrışmalar, kanat sesleri...Karanlık mutfağımın tek aydınlığı küçük balkonumu aylardır güvercinlere bağışlamıştım, rahatsız etmemek için aylardır balkonun kapısını bile açmamıştım . Balkonda ki şofbenin üzerine yuva yapmışlardı, yuvalarını bozmak aklıma bile gelmedi, sabahları gurk gurk seslerini duyunca kendim ile gurur bile duyuyordum, aferin bana diye iç geçiriyordum, yuva yıkmamak için nelere katlanıyordum...
Aman Allah'ım, balkonumun kapısını açtığımda bayılacak gibi oldum, güvercin pisliği her yerde,şofben pislikten görünmüyor,dört güvercin kıyasıya kavga ediyor,birbirlerini yoluyorlar,tüyler
uçuşuyor, benden korkup kaçmıyorlar. Elime geçirdiğim süpürge sapıyla korkutup kaçırmak istedim olmadı, zıplayarak yuvanın içine bakabildim, yumurta,  yavru hiç bir şey yok...Arsız şeyler diye bağırdım, çabuk gidin balkonumdan, hiç birinizi istemiyorum diye süpürgeyi sallıyorum gitmiyorlar...İçeri odadan Yunus bağırıyor " anne kompozisyonuma ne zaman yardım edeceksin?
Kompozisyon,mompozisyon umurumda değil, yardım etmeyeceğim, başının çaresine bak...
Terk edin balkonumu,başınızın çaresine bakın,başka yerde yuva kurun...
Başaramadım...
Bütün pisliği ile balkonu gerçek sahibine bıraktım,gurklaya gurklaya oturmaya devam etti, terk etmedi yuvasını.
Yardım isteyen Yunus çoktan uyumuş ,yaralı dizine krem sürdüm,üstünü örttüm. Yatağından yere düşmüş ,beyaz dosya kağıdını, çantasına koymak için aldım .Hayat konulu kompozisyonuna " hayatta en çok annemi severim",diye başlamış, gerisini getirememiş. Dişlediği kalemi ile birlikte, tamamlanamamış kompozisyonunu çantasına koydum. Yine kendimden utanarak, milyonlarca kere yaptığım yanlışlarımın ardından utandığım gibi, kendi yuvamın dağınıklarını toplamak için kollarımı sıvadım.Herkes yuvasında mutlu olsun diye dua ederek, her anne yuvasında mutlu olsun diye, her çocuk hayatta en çok annesini sevebilsin diye...


17 Mart 2014 Pazartesi

Adsız Kitap


Hafta sonunu evimizi temizleyerek geçirdik.İstanbul'da hava kapalıydı,kara kara bulutlar sadece gökyüzünde değildi, içimdeydiler de. İçimde ki kara kara bulutların yükü ağır geliyor, boşalmak için yer arıyordu. Yunus ile iş bölümü yaptık, kütüphanenin tozunu, o alacaktı. Kitapların tek tek tozunu alıp renklerine göre, boylarına göre, konularına göre raflara dizmeye başladı. Bu düzenini benden almamış,
karmakarışık,üste üste, yığın yığın istiflediğim kitaplarımı inci gibi dizerken, adsız bir kitabı nereye koyacağına karar veremiyor. Adsız kitabı görünce  10 yıl öncesine ışınlanıverdim. Parktayım, hava oldukça sıcak, pırıl pırıl güneş içime işleyemiyor,içim her zaman ki gibi kara bulutlarla dolu,yirmili yaşlarımdayım.Parkın ağaç gölgeli bir köşesinde bir kadın, küçük bir masa üzerinde kitap satıyor. Kitabın kapağında genç bir adam var, gözlüklü, arkasında mavi deniz manzarası...Parkta yürüyenlerin dikkatini çekiyor,bazısı cebinden para çıkarıp alıyor,bazısı sadece bakınıyor...Uzaktan uzaktan kitabın hikayesini dinliyorum.Genç bir baba, kanser olduğunu öğrenince günlük tutmaya başlıyor,
son günlerine kadar tuttuğu günlükleri, karısı, bir matbaada bastırıp oğluna gelir olsun diye satıyormuş.Sessizce kitabı aldım,bir gecede hepsini okudum.  İyi üniversitelerde okumuş ( Odtü, Boğaziçi) çok yönlü , 8 yaşında bir oğlu olan bir adam kansere yakalandığını öğreniyor.Bardağın dolu tarafını görmek için günlük tutuyor, sıradan hayatını ,basit bir şekilde yazıyor.Sıradan bir hayat basit bir şekilde yazılmış ama öyle etkileniyorum ki günlerce ,aylarca etkisinden çıkamadığımı dün gibi hatırlıyorum. Ölümden hiç bahsetmeden , ölümün adı hiç anılmadan,sorgulamadan,yıkılmadan,son ana kadar umutla yazılmış bir günlük...Günlüğün sahibi ile aynı mahallede oturduğumuzu,aynı sahilde yürüdüğümüzü okuduğumda ,onu kendime daha yakın hissetmiştim.Bir oğlu vardı,sekiz yaşına yeni girmişti, hastalığını öğrendiği gün işini bırakmış ve oğlu ile uzun bir kaç ay geçirebilmişti.Oğluna bırakabileceği tek şeyin iyi bir ahlak olduğunu kitabın sonlarına doğru
artık kalemi tutmakta zorlandığını da belirtmekteydi. Çok sevdiği sekiz yaşında ki oğlunu, eşini,piyanosunu,denizi,ikindi çayını,kitaplarını bırakacağı o gün, günlüğünün en son sayfasında yazıyordu.Günlüğün ilk sayfaları nasılda canlıydı, ilk aşklar,ilk tecrübeler,hayaller,kariyerler,gelecek planları,hesaplar,kitaplar,görüşler,fikirler,düşünceler...Gün gün ölüme yaklaştığını hissettikçe üzülüyordum.Yazmanın gücüne o gün daha çok inanmıştım.Sokağımın başında bir cami vardı,her gün birileri ölüyordu,selası verilip namazı kılınıyordu,gözümün gördüğü ile okuduğum beni başka türlü etkiliyordu.Kitabın sonuna,ölüm tarihi yazılı son sayfaya gelmek istemiyordum,ben okudukça sanki hala yaşıyordu,gözlükleri ardından hala bakan gözleri, oğlu ile oynadığı vakitleri vardı...
Kitabın içinde en çok şu cümle geçiyordu:"Şükürler olsun , her günüm için Allah'a sonsuz şükürler olsun"...
Yazarın son cümlesi ise;"sevgi ile,sağlıkla kalın"...Ölmüş kocasının günlüklerini kitap yapıp bir ağaç gölgeliğinde,sekiz yaşında ki oğlunun geleceği için satan kadını iyi ki görmüşüm.
Kitabı okuduktan sonra yıllardır yükünü çektiğim kara bulutların yağmur gibi gözyaşları ile boşalıp
hafiflediğimi hissetmiştim, kara bulutlar içime girmeye kalkışınca birden elime bu kitap geçiverirdi...
Yunus elinde ki kitabın önce tozunu sildi, kapakta ki gözlüklü adamın gülüşüne bakarak,adsız kitabı ,fıkralar,bimeceler,karikatür dergilerinin konulduğu "gülmece" bölümüne yerleştiriverdi...

Fotoğraf:ABD’li fotoğrafçı Claude P. Dettloff’un 1940’da çektiği “Beni Bekle Baba” isimli kare.



11 Mart 2014 Salı

Çocukluğundan Vurulan



"Bu kadar kötülüğe tanık olduktan sonra aynı kalabilir mi insan?"(*)

Şimdi İstanbul'da yağmur var,hava kapalı.Ama mutlaka bir gün güneş açacak her yer aydınlanacak
kötülüklerin bulaştırdığı iz, üzerimde görünür kılınacak...Aynı kalamadığımın farkına varacağım...

10 Mart 2014 Pazartesi

Basit bir ev hanımı



Cırt cırt almak için tuhafiye arıyordum.Yunus'un okul pantolonu belini sıkmaya başladı, geçen sene iki beden büyüğünü almıştım, seneye de giysin diye. Okulların tatil olmasına ne kalmıştı ki, birazcık daha idare etsin diye çözüm arıyorum, cırt cırt belki zor açılan düğmeye alternatif olabilir diye.
Tuhafiye ararken bir ses beni çağırıyordu, kafelerden birinden . En son geçen sene gördüğüm arkadaşım,öğle tatiline girmiş, iş arkadaşları ile kahve içiyor. Çok özlemiş beni, sarılıyor,öpüyor, yanında ki iş arkadaşları beni merak ediyor," kim bu arkadaşın, ne iş yapıyor? diye beni süzerek tanımaya çalışıyorlar.Arkadaşım gözümün içine bakıyor, kendini tanıtsana der gibi...
-Ev hanımıyım diyorum,evdeyim.
-Evde bütün gün ne yapıyorsun? diye sordu biri, diğeri " iki gün evde kalsam çıldıracak gibi oluyorum" dedi, başka biri,"ev hanımlığı çok zor, dışarıda çalışmaktan sıkıldığım zamanlar evde olsaydım diye iç geçiriyorum ama bana göre değil , dedi , en sonuncusu" büyükşehirde tek maaş ... cık cık...diye cıkladı, özgürlük denildi, güven denildi,özel hayat denildi...Aslında hepsi hayatından
bir şekide memnundu.Ben memnun muydum? Bütün gün evde ne yapıyordum?
İşe ve okula gitmesi gerekenlerin, çalışanların işlerini kolaylaştırmaya çalışıyorum. Kahvaltı hazırlıyorum, önceden ütülediğim kıyafetleri çıkarıyorum, uygun çorap arıyorum, giyinmelerine yardımcı oluyorum,arkalarında unuttukları bir şey olmasın diye çantalarını kontrol ediyorum, el sallıyorum, kapıyı kapatıyorum .Bozulmuş yatakları topluyorum, çıkarılmış pijamaları katlıyorum,
lekelenmiş banyo aynasını,lavaboyu siliyorum,büzüştürülüp atılmış yüz havlusunu katlayıp yerine asıyorum,dünkü çorapları ve kıyafetleri çıkarıldıkları yerlerinden alıp kirli sepetine atıyorum,kahvaltı sofrasını toplayıp, dünün havası ile dolu evime yeni günün havasını doldurmak için pencereleri açıyorum .Pencereden beri sokakta hızlı hızlı bir yerlere giden insanları görünce içimi tuhaf bir korku,ürküntü kaplar.Bütün insanlar işleyen bir saatin parçası gibi .Hepsinin hızlı hızlı gidecek işleri var,öğle tatilleri,kızacakları patronları,çekemeyen iş arkadaşları,halledemedikleri sorunları var, her gün bitirilmesi gereken ödevleri var,sorumlulukları var, sadece kendilerinin yapabileceği,kendileri olmazsa batacak şirketleri,yetişmeleri gereken bir zamanları var.
Ben pencerenin öbür tarafındayım,zaman ile yarışmıyorum.Zaman alıp zaman satmıyorum.
Zaman, her gün misafirliğe gelir evime, sakin sakin onu ağırlıyorum, ne isterse onu vermeye çalışan cömert bir ev sahibi olmaya çalışıyorum.Zamanın istediği neydi,diye uzun uzun düşünebiliyorum.Bulaşıkları yıkarken,çıkmayan lekeler ile savaşırken,zor ütülenen gömleklerde ter dökerken,akşama hangi yemeği yaparsam herkesi sevindirebilirim diye tercihler yaparken, zamanı
düşünmekten hiç geri kalmam,hep düşünürüm.Günün bir saatinde,zaman genişler genişler aklımın alamayacağı kadar büyür,ben ufaldıkça ufalırım...Kaybolmaktan korkarım,dışarıda ki, pencerenin dışında ki insanların zamanını özlerim.Kendimi kaybetmekten korkarım.Bir duada, bir kitapta, bir sayfa da , bir yürekte kendimi ararım...Zamanın ağırlığı azalır, azalır,gün saatlere bölünür,saatler dakikalara,dakikalar geçer,biter,yok olur... Misafirim kalkar gider,ikramımı
beğendi mi diye kendimi sorgularım...
Akşam olur,dışarıdakiler evlerine gelir,kapıyı açarım, sıcak yemekleri olurum,yıkanmış temiz çamaşırları,toplanmış yatakları olurum...Zamanın ağırlığı ve büyüklüğü içinde  kendimi kaybettiğim de
bulunabileceğimi hissettikçe mutlu bir ev hanımı olabiliyorum. Kendimi buldukça ,mutlu oluyorum.
Basit bir ev hanımıyım  ,dedim ,kafede ki gruba, öğle molalarını meşgul etmeden yanlarından ayrıldım.Cırt cırt inşallah işe yarar diye dua ederek tuhafiye aramaya kaldığım yerden devam ettim...

8 Mart 2014 Cumartesi

Kadınlar Günün Kutlu Olsun Anne




Yedi Mart akşamı portremi çizmeye başladı.Uzun uzun yüzüme baktı,kıpırdamadan durmam konusunda uyardı.Hiç kucaktan inmeyen kedimiz,"Pıtpıt şimşek pofuduk 'da mecburen kendini portreye
kattı.Resmin içinde bir de hediye varmış,hayatında hiç küpe takmamış annesinin kulaklarına
pırlantalı küpe çizmiş, küpeli portremi;"Kadınlar günün kutlu olsun anne" diyerek, bugün verdi.

*Kedimizin şimdilik üç ismi var,her sabah yüzüme pıt pıt vurarak beni uyandırmaya çalıştığı için ben:Pıtpıt koydum, Yunus'un peşinden şimşek gibi koştuğu için Yunus:Şimşek, babamızın eski kedisi aklından hiç çıkmıyormuş onun için babamız:Pofuduk diye çağırıyor.Kedimiz çok akıllı bütün isimlerini hiç karıştırmıyor,hepsine koşuyor...
*Resimde, kedinin dört bacağında ki tırnaklara dikkat!

7 Mart 2014 Cuma

Büyük Bir Mirasa Konmak

Geçtiğimiz haftanın bir akşamında ,ailecek yemek sonrası çayımızı içerken eşimin telefonu çaldı.
 Bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan kucağımda ki kediyi okşayıp bir yandan Yunus'un ev ödevini kontrol ederken bir yandan da başka odada telefon görüşmesi yapan eşimden gelen seslerden anlamlı bir cümle oluşturmaya çalışıyorum. Urfa , çok zengin,
eski, 1940, arsa, toprak, tapu, dönüm, hektar, imar, site, verimli, nerden çıktı, bu zamana kadar, niye haberimiz olmadı, gerçek mi...Başka odadan gelen bu kesik kelimelere öyle odaklanmışım ki, kucağımda ki kedi  kaçmış, Yunus ödev başından kalkmış kedi ile oynamaya başlamış. Telefon görüşmesi bitmiş ve
eşim ," büyük bir mirasın varisçilerinden biriymişim" dediğinde yeni doldurduğum çayı öyle kafaya dikmişim ki günlerce damağım yanacak,eti kabarıp kabarıp soyulacaktı.

Gerçek mi? Gerçekti,  Urfa'nın en zenginlerinden biri ölümünün üzerinden yarım asırdan fazla geçmiş  ama  bize mirasından  bırakmıştı  . Urfa'ya gidilmesi gerekiyordu.
Uçak parası çok paraydı, eşimin yanında benim de Urfa'ya gitmeme izin vermeyecek kadar...
Eşimi Urfa'ya yolladığım gün ,dün değil evvelsi gündü, sabahın beşiydi, biletin en ucuz olduğu vakit.
Yunus uyuyordu, okul için uyandırılmasına iki saat vardı.İlk kez eşim bizden ayrı tek başına bir şehre gidiyordu, bizsiz hiç bir yere gitmediğinin farkına vardım.Onsuz evimiz, onsuz bir sabahın beşi...
Henüz aydınlanmamış gökyüzülü pencereme kafamı dayadım, düşüncelere daldım.
Değişecek olanların hesabını yaptım.Bahçenin garajında hemen göze ilk çarpan en eski araba,arabamız..Pencereden beri ona bakındığımı hissedecek kadar bizimle, otuz yaşına çoktan girmiş arabamız.Satılmalı ,kimse almaz hurdacıya verilmeli,yerine garajda ki şu, kendi çizgisine sığmamış komşu çizgiyi ihlal edecek kadar  dev gibi yeni arabalardan almalı...Pencere pervazından kart kurt gelen seslerin sahibi tahta kurtçukları , garaj da ki hangi arabayı seçsem ikileminden beni ayırdı.Kart,kurt,kart , kurt....Sesli pencere pervazlarım, kapakları yavaşça açılması gereken ,aksi takdirde devrilme tehlikesi olan dolabım,koltuklarım ,kütüphanem,masam...hepsi değişmeli,hepsinden iyelik eklerini çıkarmalıyım.Minderi çok oturmaktan erimiş,yüzü sararmış ,kedinin tırmıklarını özgürce savurduğu "koltuğum" değişmeli , kendine özgü tarz sahibi yeni" koltuk" gelmeli. Kedinin tarz sahibi yeni koltuğu tırmalamasına izin veremem, öyle zengin olacağım ki her şey kusursuz olmalı diye düşüncelere dalmışken,kedi kendi daldığı yerden uyanmış kucağıma atlayıverdi,patileriyle yüzüme sevgi gösterileri atarken içimdeki zengin ayşe ondan nasıl kurtulabileceğinin hesabını yapıyordu...Gün ,kucağında uykuya dalmış bir kedi ile pencere önünde başka bir ayşe'ye doğru , aydınlanıyordu.
Bir masalın içindeymişim gibi...
Zengin olmak gerekliydi, masalın sonu,filmin sonu hep zenginleşerek bitmeliydi.
Paranın alabileceği hiç bir şeyden yoksun kalmamak gerekliydi.
Paranın satın alamayacağı şeylerin her türlüsü ile  çok avutmuştum kendimi , artık yeterdi.
Gönül zenginliği, içinin güzelliği, ailenin mutluluğu ,huzuru diye diye hep kendimi kandırmaya uğraşmışım
hakiki zenginlik nasılda rahatlattı beni...Yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlayan güneş,penceremin önünde ki ağaçda tünemiş serçeleri uyandırdı,kalbimin sesi sanki dışarıdan işitiliyor, cıvıldaşan serçeler gibi...Zengin olmak çok güzel bir şeymiş.Ohh diye iç geçirdim,çok şanslıyım,zengin olmak büyük bir şanstı ve bana da nasip oldu.Zengin olunca bambaşka oluyormuş insan, kendimi tanıyamadım,pencere önünde oturmuş kendime odaklandım.Yeni ayşe nelerden hoşlanır,nelerden hoşlanmaz...Her şey farklı,her cevabım eski ayşeye göre çok farklı,işte zenginlik insanı farklı yapıyormuş,doğruymuş...Yunus'u uyandırma vakti gelmiş de geçiyor,pencere önünden fırlayıp okula hazırlama rutinine geçtim.Uykulu Yunus'a okul önlüğü giydiren ,çantasına beslenme koyan artık eski ayşe değil,yeni ayşe ama yeni annesinin farkında değil henüz...Yunus'u okula uğurlayıp,Urfa'dan gelecek telefonu beklemeye başladım.Eski ayşeye tahammül edemiyordum,hemen eski ayşeden kurtulunmalı,yenisi bütün cümle aleme ilan edilmeli...Aklıma bloğum geldi, artık yazılarımda değişecekti,mecbur değişmeliydi.Ben de yeni elbiselerimle,cafelerde,eğlence yerlerinde,gülücükler saçarak yeni telefonum aracılığıyla herkesi haberdar etmeliyim. Hayat zengin olunca güzeldi,aksini duymaya kulaklarım kapalı çünkü aksine karnım toktu...
Dakikalar vardı, haberin gelmesine ,hayat ne güzeldi, ne süprizliydi,dakikalar sonrasında ki ayşenin hayatını çiziyordum, ne güzel bir resimdi....Bunca zaman dünyanın tüm nimetlerine gözüm kapalıydı ama işte gözlerim açılmaya başladı...hayat... tatlı hayat...
......
" Aloo Ayşee, şarjım bitiyor, çabuk çabuk anlatayım, Urfa'ya yirmi kilometre uzaklıkta ki bir köyden 300 metre kare bir arsa,payımıza düştü,hepsi bu kadar, tapu işlerini halledip akşam uçağı ile dönüyorum".

*İki gün sonra bugün; iki gündür şoklanmış gibiyim, henüz gerçeklerin farkına varamadım.Kendimi bulamadım,eski ayşe 'yi bir paçavra gibi üzerimden sıyırıp attığım o sabahın beşinde ki pencere önünde kaldım.Utanıyorum.Yeni ayşeye ne meraklıymışım,ne çabuk eskisinden vazgeçebiliyormuşum, üstelik oynaya oynaya,ohlaya ohlaya...Hayalden de olsa hurdaya sattığım araba ve eşyalarım ile yeniden barışmaya çalışıyorum, karnım tok dediğim şeyleri yine arzulamak için, paranın sahip edeceği tüm şeylere açtığım gözlerimi yeniden kapatmak için,gerçek güzellikler için
diyerek yine kendi kendime ninniler söylemeye başlıyorum...
Bu arada Urfa'yı hiç bilmem,eşim de bilmez, hiç gitmişliğimiz yok,tanıdık yok...
Hayatın getirdiklerine karşı ilkeli bir duruş göstermem gerektiğini hatırlattı Urfa daki küçük toprak parçamız...









4 Mart 2014 Salı

Ama Anneciğim



Sınavlara hazırlanırken hep Fikret Kızılok dinlerdim.Müşavirlik, sermaye piyasası, denetçilik sınavlarını hep Fikret Kızılok'u dinleyerek kazandım.
Kitaplar içine gömülmüşken bu şarkı çıkar, elimi tutar, alır götürürdü. Hayallere dalardım...
Sınavların hepsini kazansam , mesleğimi elime alsam, bir oğlum olsa...
Sınavları kazandım ama mesleğimi elime alamadım, bir oğlum oldu , gerçekleşememiş tüm hayallerin sıkıntılarını alıp götürdü...
Annesi çalışmayan , babası henüz akademisyenliğinin başlarında olan bir ailenin çocuğu olmak, ülkemin çoğu çocukları gibi olmaktır. Az gelirli bir ailenin çocuğu olmak.
Yunus büyürken, ona sunulan hayattan alabildikleri ile çok mutluydu .Yunus büyüdü , gözleri başka hayatlar görmeye başladı. Örneğin özel okul bursu alması onu bambaşka bir çevrenin içine soktu.
Yunus, azı, idare etmeyi , sonrayı , daha sonrayı , unutmayı, ilkokula başlamadan öğrenmişti bile.

Şartlardan dolayı yine yeni bir şey öğrenmek durumunda kaldı ve yaş günü hediyesi verilmesi gereken bir arkadaş Yunus'u çok üzdü.
Hediye anlayışımız okulda ki diğer ailelerden farklı, farklı olmasının en büyük nedeni ise yine
şartlarımız...Şartlarımız bizi diğer aileler gibi  alışveriş mağazası içinde ki oyuncak mağazasından hediye seçtiremiyor. Bizim hediye anlayışımız şöyleydi,  arkadaşımızın en çok sevdiği şey nedir
öğreniriz, ejderha seviyormuş, içinde arkadaşımız ve ejderha olan bir resim çizeriz, boyarız, uygun bir çerçeveye koyarız, sabunların üzerine dekubaj yaparız, en sevilen kahramanların resmi ile ellerini yıkasın diye, kız arkadaşlarımıza yastık yüzü yaparız, yastığın üstüne yüz çizeriz, yün ipliklerden saç yapıp saçları örüp toka takarız, saksılarda yetiştirdiğimiz süs domateslerini, gülleri,sardunyaları üzerine yazı yazarak , hediye ederiz...
Yine yakın bir  arkadaşının doğum gününde ,ne yapalım da hediye verelim diye düşünürken, " günlük" olsun diye karar kıldık. Yunus, kendi günlüğünün aynısından arkadaşına da almak istedi, arkadaşım ile aynı günlüğe anılarımızı yazalım diye tutturdu. Bir hafta boyunca , her kırtasiyede
aynı günlüğü aradım, bulamadım.Karşıya geçtim , büyük kırtasiyecilerin birinde buluverdim,Yunus çok sevinecek diye altın bulmuş gibi...
Hediyenin içine uzun uzun bir şeyler yazdı Yunus, paketlerken birazını okudum".Dostum, bu günlüğü
senin için annem aradı, aynısından bende de var, aynı şeyler bizi kardeş yapar, günlük kardeşi olduk,
çok merak ediyorum neler yazacaksın, belki sonra okuruz...."

Hediyeyi okula götürdü. Hediye verme kuyruğuna girdi. Sıra kendine gelince hediyesini uzattı. Hediye paketini eline alan doğumgünü çocuğu "İçinde ne var bunun" diye Yunus'a sordu.Günlük dedi Yunus.
Doğum günü çocuğu hediye paketini açmadan gerisin geri Yunus'un eline vererek," evde çok defter var ,istemiyorum".dedi.

Yunus eve geldi, çantasından geri çevrilen hediyeyi çıkarıp annesine uzattı, "İstemedi,"dedi.
Sonra yemeğini yedi, ödevlerini yaptı ve akşam olunca uyudu.
Akşam olup herkes yattıktan sonra , evimin en gizli köşesine sinip , gizli gizli ağladım.
Benim yüzümdendi.
Ertesi gün okul müdürünün odasında buldum kendimi.Şöyle dedim; Bir hediye için oğlumla biz saatlerce o çocuğu düşünüyoruz, en çok hangi hayvanı sevdiğini öğrenirken, çizerken,boyarken, uygun bir çerçeve ararken hep o çocuğu düşünüyoruz, onu mutlu etmek için vaktimizi harcıyoruz,bir oyuncakçıdan bir kaç dakikalığına seçilen hediye ile vakit harcanılarak uğraşılarak el ile hazırlanan
hediye kıyas edilebilmeli, bunu öğretebilmeli ,derken sanki dünyanın en büyük derdini deşmişim, müdürün önüne akıtıyorum...
Yılbaşı çekilişinde yine aynı çocuk ama bu sefer kendisi Yunus'a hediye verecek
 Kalp kırmaya meraklı çocuk yetiştirmeye özenli, benim çocuğum merkezli dünyalarında, empatiye
karşı uzaylı anneler gibi olmalıyım diye kararlıyım ve" Yunusçuğum , hediyeni almayan o çocuk , herkesin içinde sana hediyesini uzatırken sen de geri çevir, alma, görsün nasıl bir duygu yaşatmış sana"diye akıl verdim.Yunus kocaman gözlerini gözlerimin içine devirdi, sanki beni kaybetmiş de arıyor gibi bakarak;
-Ama anneciğim , ben o gün çok üzülmüştüm, arkadaşımın benim gibi üzülmesini istemiyorum.

Gözlerim yaşardı, Yunus gözlerimin içinde aradığı annesini bulmuş gibi sarıldı, göğsüme kafasını gömdü...

28 Şubat 2014 Cuma

Medar-ı Maişet Motoru

Sait Faik'in yazdığı tek romanı, "medarı maişet motorunu" almak istiyordum. Sait Faik'in tüm eserlerini basma hakkına sahip yky nın ilgili görevlisine "medarı maişet motoru" almak istiyorum dediğimde, " yazarın öyle bir eseri yok" dedi. Oysa raflarda "Birtakım İnsanlar" takma adıyla Medar-ı Maişet Motoru duruyordu.
Medar-ı Maişet Motoru neden bilinmiyordu?  Annesinden aldığı para ile iki bin adet bastırabildiği romanını yok etmek, yakmak zorunda kalmıştı Sait Faik. Roman sakıncalı bulunmuştu. Bu konuda Sait Faik şöyle der;"Medarı maişet motoru isimli bir hikaye kitabı çıkarmıştım. Hayatı toz pembe görmüyorum diye mahkemeye verildim. Üç beş kuruş kazanalım derken iki bin lira mahkeme parası ödedim, üzüntüsü de cabası".
Ne güzel bir kitap adı;"Medarı Maişet Motoru."

Birtakım İnsanlar adı altında bu romanı okudum, sakıncalı görünmesinin tek nedeni "fakirlik"..
Yoksulluğu anlatmak, yazı ile de olsa görünür kılmak sakıncalı bulunmuş.
Dün kitabımın son sayfalarını mezun olduğum fakültenin kütüphanesinde okuyup, bitirdim.
Üniversitenin kütüphanesi sıcaktı, kitabımın kahramanlarını soğuk üşütüyordu.Kütüphanenin penceresinden üniversitenin avlusu görünüyordu, öğrenciler "hırsız var" diye bağırıyordu.Kitabımda ki kahramanlardan biri  hırsızlık yaptı, ekmek ile odun çaldı.Henüz ekmeği yememişken,odunu yakamamışken polis geldi, hırsızı yakaladı.
Üniversitenin avlusundan gelen  hırsız var bağırışları arasında kitabımın kahramanını hapishaneye
götürdüler.

26 Şubat 2014 Çarşamba

Kedi Gözü İle Gündem



Hiç bir şey günlük rutinini bozamıyor, dibinde ses bombaları patlasa bile...
Peluş pijamalı kucağıma atlıyor,önce geriniyor,birazcık yalanıyor sonra derin uykulara yuvarlanıveriyor.
Bak benden söylemesi, bu işin ucu sana da dokunuyor.
 Kaliteli mamanın ucuzunu nerde bulacağım diye dolaşmaktan ayaklarıma kara sular iniyor,Yunus okul sütünü okulda içmeyip  çantasına koyup eve getiriyor, sırf sen mutlu ol diye...
Bak uyarıyorum,bu rehavetinin sonu hiç iyi olmayacak!

24 Şubat 2014 Pazartesi

Bilmiyordum


Daha önce bilmiyordum, kapımın kilidini açtığımda, sessizce  ayaklarıma dolanan bir kediyi,
bir kedi tarafından özlenebileceğimi,bir kedinin beni beklediğini...
Bilmiyordum,baharda meyve ağaçlarının dallarının budandığını...
Annemi çok özleyeceğimi, annemi düşündükçe, üşüdüğümü, hiç bilmiyordum.
Huzurla dalınan uykuların ne kıymetli bir nimet olduğunu bilmiyordum.
Dünya benim için dönüyor, güneş, benim sabahlarım için doğuyor, hayat benim için akıyor diye
kendimi kaptırdığım zamanlarımın sonunda hep hüzünlediğimi bilmiyordum.
Geceleri Yunus'un üzerini örttüğümü biliyordum ama yedi kere tekrarladığımı bilmiyordum.
Kızılcık şerbeti yapmayı öğrendim, içenlerin yüzünde ki ifadeye ,kedinin oyuncak fareye odaklandığı gibi odaklandığımı bilmiyordum.

 
Bildiğim tek gerçek ,ölüm, odaların birinden  canlı canlı karşıma çıkınca .korkup,şaşırıp,üzülüp,acınarak,sıkılacağımı yine de
fotoğraf çekenin sözünü dinleyip,gülümseyebileceğimi ,bilmiyordum.
Paltomun renginin çok solduğunu fark ettim, açık havada çekilen fotoğraflarda çok belli.
Hiç kimse paltomun çok solmuş olduğunu söylemedi, çevremde ki herkesin artık beni iyi tanıdığını
bilmiyordum.
Bir parkın basket potasına on tane basket attığım için oğlumun gözünde devleşebileceğimi bilmiyordum.
Hatıralara dalarak hüzünlendiğimi, gizli gizli ağladığımı, kendi kendime konuşmaya başladığımı da bilmiyordum.
Yaşlandığımın farkına vardığımı da bilmiyordum.
Gidemediğim yerlerin, tadamadığım lezzetlerin yasını tutmamaya başladığımı bilmiyordum...
Boynumun düzleştiğini, bir daha eski haline dönemeyeceğini bilmiyordum.
Yatarken  dizlerimi karnıma çekip, cenin pozisyonuna geçtiğimi bilmiyordum, sabahları bir kedi tarafından koklanılarak  , minik patileri ile uyandırılmayı da bilmiyordum...
 
 
 

20 Şubat 2014 Perşembe

Kedi Kardeşliği


Sokaktan, tek gözü yaralı, donmak üzere bir kedi yavrusunu evimize aldığımızda , kediye değil de kendimize iyilik yaptığımızın farkındaydım.
 Kediyi sahiplenmedik, aslında hiç bir şeyin sahibi olmadığımızın farkına varmaya başladık.
Evimize adım atan kedicik, önce yeni geldiği bu evi köşe bucak kokladı, her odanın kapısı ardına kadar açıktı.Sonra anneyi,babayı ve çocuğu kokladı.Burnu ile koklarken gözleri kaçamak kaçamak
bakıyordu.Yıllardır bizimle aynı evde yaşıyormuş haline bürünüp, kucağımıza atlayıp ,hırlamaya başladı.
Bu ev benim evim, bu koltuk her zaman düzgün durmalı,tırmalanmamalı,tüy olmamalı,benim düzenim ,benim otoriterim benim sözüm diye başlayan her cümle  kedicik ile son buldu...
Kediciğin gözünde ki hayat ile yaşıyorum son bir haftadır.Kediciğin gözünde ki hayat çok basit
çok yavaş ,bazen oynanılması bazen tırmalanılması gereken şeylerden başka özgürce her şeyin koklanılması, merak edilmesi ve canı sıkılana kadar takip edilesi şeyler silsilesi...
Ve uyku, doyasıya uyku, bir kucakta,minderi çökmüş,çukurlaşmış koltuğun o köşesinde, pencere kenarında ,kalorifer üstünde derin derin uyku...
Kedi evimize geleli kendimi onun hizmetkarı gibi görmeye başladım.Ev sanki kedinin di ve ben  onun işlerini kolaylaştıracak hizmetli...Evim kediden sonra çok daha temiz ve düzenli oluverdi,bana bir canlılık geldi,bir can daha bizim evde yaşıyor hissi ile...
Akvaryumda ki balık, kafeste ki kuş gibi değildi kedicik, yanımızda dolaşan,her işimize burnunu sokan , her yaptığımızı merak edendi.
Yunus'un sessizliğini bozan oldu,arkadaş oldu,kardeş oldu...
Kedicikten hiç bir beklentimiz yoktu, bize şöyle iyi gelir,hayatımıza renk olur.neşe olur diye hiç beklentimiz yoktu,hatta dert olabilir,sıkıntı olabilir diye içimizden geçmedi değil...
Ne istediğini bilen, kendini çok iyi bilen bir canlıydı,kedi.Kendini bilen biri olmayı çok istediğimden mi bilemedim ama kediye hayran kaldım,hizmetkarı olmayı gönülden istedim...Bir hafta içinde çok şeyler öğrendim kedicikten ama önce Yunus ile kediyi yazmalıyım.
Okul servisinden zıplayarak inip eve koşa koşa gelen bir Yunus var.Evin kapısında Yunus'u karşılayan kedicik...Öpüşüp koklaşmalar,sarılmalar var...Hal hatır sormalar,ne yedin ne yaptın,beni özledin mi? diye ...Sonra bir ipin ucunu tutup oda oda koşturmacalar, çekmecelere ,dolap arkalarına
yatak altlarına saklanıp bulunmak istenmeler, bilyelere pençe atıp dağıtmalar,koltuk altlarına gidenleri almak için kediciği görevlendirip,kağıttan top oynamacalar...
Ev ödevi zamanında çantadan kalem kutuyu çıkarma, kalem kutudan kalemleri çıkarma işini seve seve yerine getirin kedicik,yazı yazan Yunus'a büyük bir hevesle bakmaya başlar. Keşke kedicik de okula gidebilse,kediciğinde ev ödevleri olabilse gibi...Kitap okuma zamanını ise sabırsızlıkla bekler.Ne zaman Yunus eline kitap alsa koşarak kucağına oturur.En derin uykularına dalmak heyecanı ile sabırsızdır...Kitap okunurken kulakları yavaş yavaş düşer gözleri kapanır...



 

 
( perdelerde artık canlı , her an bozulabilir ve dağılmaya hazır:)
 
Kediciği uyandırmaktan korkarak kucağından indirirken "kedicik bir kardeş gibi" diyen Yunus,kediciğe çok şey borçlu olduğunun farkında...
 
 
 
 
 
 



14 Şubat 2014 Cuma

Sıcak Ekmek Kokusu

Dün, Perşembe çorbası günüydü..Bu sefer dağıtıma katılmak istemedim, çorbanın
yapımında görev aldım. Mercimek yıkadım, soğan soydum, dibine yapışmasın diye tencere karıştırdım. Boş yoğurt kaselerini yıkadım . Ekmek almak için fırına gönderildim. Ekmek kasaları boştu, "abla şimdi çıkacak, sıcak sıcak ,taze taze..."
Ekmekler çıktı, sıcak sıcak ,taze taze...Kasalara doldu, bir kasasını ben kucakladım. Mutluluğu kucakladım sanki. Sıcak ekmek kokusu , beni İstanbul'dan koparıp aldı, çocukluğuma götürdü.
Ekmek arası çocukluğuma...Sokakta oynuyorum, ip atlıyorum, şak şak çeviriyorum, topaç sarıyorum
bir ağacın altına kilim sermişiz evcilikteyim, karnım zil çalıyor, bir koşu eve gidip ekmeğin arasına
ne varsa sıkıştırıyorum. Yarım ekmeği ısıra ısıra sokağa geri dönüyorum.
Yaz gelmiş, köye bırakılmışım, köyde kara somun var. Kara somundan ekmek arası olmuyor. Anneannem dilim somunlarıma Vita sürüyor,  Vita'nın üzerine gizli gizli  toz şeker döküyorum. Annemi özlediğim gibi çarşı ekmeğini özlüyorum. Kasabaya çarşı kurulduğunda
dedemin arabasına (ilk Murat'lardan) on kişiden az olmamak şartıyla biniyoruz. Murat'ın kapıları kapanmaz,her virajda kapılar açılırdı, vites boşanıp ele gelir, yokuşlarda iter, yokuş aşağı kontak kapalı uçardık. Kasabadan dönüşte "çarşı ekmeği" alınırdı.Çocukluğumun en mutlu anlarından biridir
dönüş yolunda kucağımda çarşı ekmeği ile yolculuk etmek...
Çorbaları boş plastiklere kepçe kepçe boşalttım, her çorbanın yanına sıcacık çarşı ekmeğini koydum.
Her çocuk mutlu olmalı , çocuklar mutlu olmalı,mutlu çocukluk anıları olmalı...Dün , plastik kaplar içinde mercimek çorbasına uzanan çocuk elleri görmek istemedim.



12 Şubat 2014 Çarşamba

Kedili Hayat-İlk Veteriner


 
Kedicik bütün gece dizimde hırıldadı,yatağıma gidip yatamadım,sanki ellerimi üzerinden çekersem,sıcaklığımı hissetmezse hastalığı ağırlaşacak gibiydi.
Bol bol ağladım,ve o depresif haliyle de bu yazıyı yazdım.
Sabahı zor ettim ,kediciği kucaklayıp en yakın veterinere gittim.Sabahın o saatinde veteriner
açık değilmiş,kapıda bekledik.Çevreme bir çok sokak kedisi geldi.Kediciği oynaması için kucağımdan indirmedim, akıllı kediler ,ben de sokak kedisi olsam veteriner bahçesinde yaşar mıydım diye düşüncelere dalmışken,kapı açıldı.Kediciğin hiç bir şeyi yokmuş,diş değiştiriyormuş,ciğerleri çok iyiymiş...Tüyleri,gelişimi,canlılığı her şey mükemmelmiş.Nasıl sevindim nasıl anlatayım bilemedim ki,veterinere sarılıp öpesim geldi.Çıkarken
ne kadar ücret ödeyeceğimi sorunca, "paramı aşılara saklamamı,hiç bir aşısının yapılmadığını,söyledi.Haftaya aşıları başlayacak,inşallah.
Eve gelince, kahvaltı yapmadan apar topar dışarı çıktığım için hemen çayı ocağa koydum.
Şu anda sevgili arkadaşım çoraplarımı ısırırken ben de çayımı yudumluyorum. 

11 Şubat 2014 Salı

Kedili hayat - Sultan

Çok nadir pencere önüne geçiyor
Bütün gün beni bekliyor,bilgisayar başında,hep oturduğum koltuğun o köşesinde


Hemen atlıyor kucağıma,önceleri bu atlama işinden korkuyordum ama iki gün oldu,alıştım
Kucağımda uykuya dalıyor,yavaşça yanıma doğru yatırıyorum.
 
 
Sonra yanından kalkmaya mecbur kalınca üşumesin diye yanlarını doldurup,üstünü örtüyorum,üşüttüğünü hissediyorum,gözleri yaşlı
bir de hapşırdiğinı sanıyorum.kedicik hasta mı bilemiyorum,Yunus'un  hasta olacağını herkesten önce ben anlarım.Yunus hasta olduğunda hemen doktora gitmem önce kendi hekimliğimi yaparım,anneliğimi.Daha iki gündür tanımaya çalıştığım bu kediciğe çok cahilim,cahilliğimden korkuyorum.
İki gündür veteriner araştırıyorum,aşılar ucuz olsun,tahliller ucuz olsun,ilaçlar ucuz, ne yazık ki kediciğin sahibi
ucuz olan veteriner peşinde.Aklıma iki gündür ,"Sultan" filmi geliyor,hani Türkan Şoray temizliğe giderek çocuklarına bakmaya çalışan  dul bir kadındı ve çocuklar gecekondu evlerine gizlice bir köpek almışlardı.Sultan,karınlarını zor doyururken eve alınan köpeğe razı olmuş ve köpeğe de isim koymuştu,"Enayi".
Kediciğe hala isim koyamadık, Sultan'ın koyduğu isim kafamda zonkluyor,bugün kediciğin üstünü örterken keşke beni bulmasaydı,keşke beni sahibi olarak seçmeseydi, dedim.
Elimin uzanamadığı çoğu şeyi kalbim ile yapmaya çalıştım,bir sokak kedisine de elimi uzatmamalıydım diye iç geçirmek çok üzdü beni.

Yaşlı empatisi


Annemin tansiyonu yükseliyormuş,doktora gitmesi gerek ama doktor yolu onun için büyük bir eziyet.
Annem Ankara Eryaman'da oturuyor,Eryaman şehre çok uzak kalıyor,otobüs ve dolmuştan ibaret toplu taşıma araçları çok kalabalık, taksi ise alternatif olamayacak kadar pahalı. Otobüs ve dolmuş şehir merkezine, 40 dakikada ulaşabiliyor, annem ayakta onca zaman kalamaz, yer verenlere de kıyamıyor "benim için yerlerinden oluyorlar 40 dakika ayakta kalıyorlar" diyerek hep evde kalma seçeneğinde yaşayıp gidiyor.

Araba kullanmayı sadece annem için istedim. Gönül rahatlığı ile onu istediği yere götürebilmek için.Ama hala trafiğe çıkamıyorum. Ankara tatilinde annemi doktora, doktorlara götürdüm. Otobüse binmeye mecbur kaldı . Çok şaşırdığım bir şeyle karşılaştım,beli bükülmüş ,70 lerine gelmiş bir yaşlıya hiç kimse yer vermeye yanaşmadı. Genelde gençler oturuyordu , hepsinin kulağında kulaklık
annemi görünce gözlerini kapayan da vardı,gözleri açık kulağında ki şarkıları mırıldananlarda.
Annem koltuk kenarına yapışmış dengede kalmaya çalışıyordu, benim içim parçalanıyordu. Annem diğer yaşlılar gibi gençlerin gözüne dik dik bakıp "kalk bakalım oturduğun koltuk benim hakkım" diyemeyecek kadar gençleri seviyor, hepsinin dersi var, işi gücü var,yorgunlukları var bir de yaşlıya yer verip ayak ta kalma çilesi yaşamasınlar diyordur,biliyorum.Yaşlı olarak otobüse binmeye utanıyordu ama mecbur kalmıştı işte.
Hiç bir genç 40 dakika ayakta kalmaya değer bulmuyordu, bir oyana bir buyana dengede durmaya çalışan iki büklüm yaşlıyı...İlk 20 dakikadan sonra annem dengesini buldu,  otobüs beşik gibiydi, huzursuz edecek hiç bir şey yoktu ve tatlı bir uykuya daldılar otobüste ki tüm yolcular...
Az kaldı anne,az kaldı anne diye söyleniyordum ve bir hafta boyunca her otobüste  aynı şeyleri söyleyecektim.
Eryaman otobüslerinde 20 sene önce ben de bir gençtim. Dersimiz vardı, sınavlarımız vardı,yorgunluklarımız vardı bir de benim bayılmalarım vardı.Her sabah yarım saat otobüs durağında beklerdim sıkış tepiş otobüse binip okula daha 20 dakikalık yolumuz varken gözüm kararırdı, kahvaltı yapmadığım için.Ama dayanırdım,düşüp bayılmayı dönüş yoluna saklardım.
20 küsür sene evvel Eryaman' da oturanlar beni unutmamışlardır, okul dönüşü otobüste ayaktaysam
yolculuğun sonuna doğru mutlak düşer bayılırdım . Önce kulaklarım çınlar sonra gözüm kararır sonra da birinin kollarında benim için boşalan bir koltuğa oturtulurdum. Yine mi aynı kız bayıldı derdi otobüs şoförü, kızım cebine bir şeker koy , düşmeden ağzına atıver diye de eklerdi.
Herkesin içinde düşüp bayılmak benim için  utanç vericiydi ama yaşlıya yer vermemek daha çok utandırıyordu.Yaşlılar benim gibi ayakta kalınca düşüp bayılmıyorlardı ama oturmak onların hakkıydı, büyük gelince ayağa kalkmak gibi, saygı göstermek gibi...
İstanbul da ise bana bile yer verenler oluyor," abla geç otur" diyerek...Seviniyorum,ayakta iyiyim
desem de için için seviniyorum.
Nerden çıktı bu yaşlı empatisi,yer verme olayı, ülkede onca dert varken...
Belim iki büklüm olana kadar yaşlı olsaydım ve bir otobüse binseydim, 19 yaşında bir oğlum olsaydı
tekmelene tekmelene öldürülseydi,3 yaşında ki cansız oğlumu çuvala koyup taşısaydım,(şimdi yazı yazıyorken kucağımda mışıl mışıl uyuyan bir kedinin uyanmaması için yazımı uzattıkça uzatmaya çalışırken) karnı deşilmiş ve ölememiş bir kedi olsaydım,yarından sonra Perşembe, Perşembeleri çorba bekleyenlerden olsaydım,kulaklarımda en sevdiğim şarkı da olsa huzurla gözlerimi kapayıp uykuya dalabilir miyim?
( Kedicik kucağımda uyuyor, ön ayaklarını koluma doğru atmış, yukarıda ki fotoğrafta bir karışlık yastık üzerinde televizyondan radyo 3 ü dinliyor, gözlerinde ki yaşlık ve hapşırık beni korkutuyor yarın ilk veteriner tecrübemi yaşayacağım herhalde)





10 Şubat 2014 Pazartesi

Kedili Hayat

vaCVVa (*)

Hiç kimse istemedi onu.Ne gereği vardı.Boşu boşuna masraf,hastalık,tüy,aşı , lüzumsuz sorumluluk...
Kedilere çok uzaktım, annem , kedi gördüğünde yılan görmüş gibi korkar.Şu yaşıma kadar hiç kedi sevmedim,kedi nasıl sevilir bilmediğimden.2014 yılı isteklerimin içine niye bir kedim olsun maddesi
eklediğimi nasıl açıklayayım ,bilemiyorum...
Evimize bir kedi gerek konulu bir konuşma yaptım ,yeni yıl isteklerimi aileme açık etmek isterken...
Yenilik, heyecan, renk filan hiç biri değildi, kedi istememin nedeni.
Bir sokak kedisi olmalıydı, yeni doğmuş,annesiz,bir gözü hasarlı ...Ben olmasam, Yunus olmasa ,evimiz olmasa , kedi yavrusu yaşayamazdı.Yaşatmak için...
Gözü yaralı, annesiz bir kediye evimiz yuva olabilirdi,evimiz sadece bizim evimiz değildi...
Bir kap su,bir kap yemek , uyuyabileceği bir minder bizim evimizde vardı, evimiz sadece bizim değildi, onun da hakkı vardı...
Paylaşmalıydık evimizi,  sadece paylaşmak için istemiştim bir kediyi.
Biz Ankara'da iken kayınvalidemin çok değerli bir arkadaşı sokakta gözü yaralı bir yavru kedi bulmuş,aklına ben gelmişim.Yaklaşık 3 aylık olan  kedinin
tedavilerini , aşılarını yaptırmış ve dün bize getirdi.
Çok acemiyim, ne yapacağımı bilemiyorum.Kedi kumu, kedi maması,aşısı,hastalığı ile ilgili dünden beri internetten bilgi almaya çalışıyorum.Dün gece hiç uyuyamadım, uyurken üzerime atlayacak,yüzümü tırmalayacak diye yorgandan başımı çıkaramadım.Çok tedirginim,gereği gibi
bakamamaktan,hasta edeceğimden korkuyorum, saatlerce kedi hastalıkları okudum.Ya hastalanırsa
ya veteriner çok yüksek paralar isterse...
Şimdi kedi, pencere kenarında uyuyor ara ara tırslıyor,ya da gaz çıkarıyor,ya da hapşırıyor ayırt edemiyorum,umarım iyidir...Evimize hiç yabancılık etmedi, kumunu koyduğumuz yere işedi,mamasını-suyunu koyduğumuz yerde yedi,içti ,uyumak için bizim yatakta ayak ucumuza kıvrıldı.
(*)Bu sabah yazı yazmak için bilgisayarı açtığımda ,kucağıma atlayıp bilgisayar tuşları üzerinde geziniverdi, gezinirken de bunları yazdı.
 



24 Ocak 2014 Cuma

yolculuk

Hayatta en çok sevdiğim şeylerden biridir yolculuk. O kadar az gerçekleşir ki bu en sevdiğim şey.
Ankara-İstanbul arası ile sınırlıdır yıllardır.Hiç yurt dışı görmedim.Başka bir ülke,başka insanlar başka kültürler görebilmeyi çok isterdim.Umudum var,birgün ben de pasaport için resim çektirenler arasına girebilirim.Hep bildiğim yollarla sınırlı kalan yolcululuğum bana şöyle görünür:
Yolculuk daha önce hiç görmediğim bir arkadaş gibi gelir.Hiç tanımadığım birinin ardına düşmek beni çok heyecanlandırır.Olağan dışı bir şeydir bu,alışık olmadığım.Evimi terk ederim, belki de hiç geri dönmeyeceğim, öyle cesaretliyim bu arkadaşın peşine düşerken...Otobüste ki yerime oturup
hareket saatinin saniselerini sayarım.Hareket başlayınca kalbim yerinden çıkacak olur.Bambaşka biri olurum işte o hareket halinde ki otobüs içinde.Mekandan uzaklaşırım. Gidiş ve dönüş yok, evim yok,varacak yerim yok...Mekan yok...Sadece yollar var...Sadece hareket var...Hareket halinde milyonlarca görüntü görür gözlerim , hiçbirini hafızamın kapılarını açıp içeri sokamam ,mekansızlık içindeyim...Bir başınayım.Kendime en yakın zamanlarımı yaşarım.Kendime konuşurum,kendimi dinlerim . Aidiyetsizlik korkutmuştur, kendi elimi tutup "korkma"derim kendime.
Korkarım yine de, başımın üstünde su gibi akan bulutlara bakamam.Nereye gideceğim...Nereye gideceğim konusunda  emin olamam.Yolculuk hiç tanımadığım bir arkadaş beni istediği yere  götürebilir...Mekansızlık içimi kemirir,evinin kapısını altlı üstlü üçer kere kilitlemiş kendimden utanırım.Terk edilen yere geri döneceğimden emin olmam beni dehşete düşürür.Gidilecek yer, dönülecek yer yoktur, sadece hızla akan yollar vardır....Yol kenarında ki ağaçlar,elektirik direkleri, evler,ışıklar öyle hızlı terk edilir ki  her şey gerçekliğini yitirir.Gerçek nerede başladı,nerede bitti
düşünmeye başlarım.Kendi gerçekliğimi sınarım.Oldukça yalnız hissedirim kendimi. Her şeyden uzaklaşmış hissederim. Hızlı akan yollar bana bir şey anlatmaya çalışır.Kafamı cama dayayıp dinlerim.
Yarın yine Ankara yolcusuyum,mutluyum...

Leyleğin geciken adımı


 
 
15 yıl evvel sadece altı ay oturduğum apartmanda bir komşum vardı.Aynı yaşlarda olduğum bu komşumu her perşembe günü araba bagajına ekmek ve plastik kaplar koyduğunu görüyordum. 
Meraklı komşu olmak istemiyordum, sadece selam veren komşu olmak istiyordum.
Bir karşılaşmamızda " boş yoğurt kaplarınız olursa bana verir misiniz" dedi.
"Veririm" dedim, neden,ne yapacaksınız diye sormadım.
Bir perşembe sabahı boşalan yoğurt kabımla komşunun kapısındaydım.Komşum kocaman tencerelerde çorba yapıyordu, boş yoğurt kabıma10 kepçe çorba koydu.
Muhtardan durumu iyi olmayan ailelerin adresini almış,her perşembe çorba ile ekmeği kapılarına kadar götürüyormuş.
"Ben de gelebilir miyim?" diye ilk soru soran komşu oldum.
Zengin sitelerimizin arkasında tek odalı barakalarda her perşembe bir plastik kap içinde çorba bekleyenler vardı.Kapılar ardından uzan hep çocuklar ile kadınların elleriydi.
 
Çorbalar bitip eve dönerken," bu gece başını yastığa koyduğunda huzurla uyuyacaksın"
dedi komşum.
O gece başımı yastığa hiç koyamadım.Bütün gece düşündüm durdum,
kapılar açılıyor, soğuk,küf kokulu evlerin kapıları , çocuklar ilk önce gözlerime bakıyor.Ben çocukların gözlerine bakamıyorum,çorapsız çıplak ayaklarına bakabiliyorum.Çocuklar gülerek ellerime uzanıyorlar,teşekkür ediyorlar, sevinçle içeri koşuyorlar.
Acımıyorum, huzurda bulmuyorum.
Her açılan kapının ardından ben çıkıyorum.Perşembe günleri bir ekmek ile bir çorbayı bekleyen benim.Plastik kabı tutup içeri alan benim ellerim.Soğuk ve  küf kokan evler benim evim.
 
Theo Angelopoulos'un bir filminde Yunan politikacı birden bire kayıplara karışmış hiç kimse izine rastlayamamıştı.Politikacının karısı yine eski  yaşantısına devam ederken kocasından haberler almaya başlar...Hangi haber doğru,hangisi yanlış her şey belirsizdir.
Kocasından haber getirenler, onu mülteci kamplarında yaşarken görmüşler, mültecilerle şakalaşırken, pazarda patates satarken,bir tren vagonunda uyurken , bir çocuğa masal anlatırken...
Kayıplara karışan politikanın karısı şaşkındı, anlam veremiyordu.Rahatları yerindeydi, mutluydular
hayat hep onlara güzeldi...Ülkeleri ayıran sınırlar gibi yaşam koşulları...
Bir adım ötesi başka bir ülke...
Hangi ülkenin insanıyım...
Bir adım...
Mültecileri gördükten sonra eski yaşantısına devam edememiş onların arasına karışarak yaşamaya devam etmişti Leyleğin Geciken Adımı adlı filmde.
Perşembe günleri soğuk evlerinin ardından çorba bekleyen çocuklar olmamalı, anneler olmamalı
soğuk kapıları açan ben olmadığım,Yunus olmadığı için şükür etmemeliyim, hiç yoktan iyidir diyerek bir çorbanın ardından huzur bulmamalıyım.
Bir sınır çizgisinde tek ayağımız havada bekliyoruz....
Dün eski komşuma gittim, yıllardır devam ediyormuş, çorbanın yanına sulu sebze yemeği eklemiş.
Hafta da bir yemek isteyenler hep çoğalmış, hiç eksilmemiş...
 
 
 
 
 
 
 

21 Ocak 2014 Salı

Misafir Odası

Annemin çocuklarına hep tembihlediği üç nasihatı vardır,dün üçüncü nasihatını acınarak hatırladım.
Misafir odam içler acısıydı, bütün gün evde olmama rağmen kapısı hiç açılmayan odayı temizlemek angarya gibi geldiğinden büfelerin sehpaların üzeri yazı yazılacak kadar tozluydu, pencereleri dışarıyı göstermeyecek kadar kirli...Evimize uzun zamandır misafir gelmediğinden, gelme ihtimali de belirmediğinden misafir odası terk edilmiş gibiydi...

Annem için misafir kutsaldı, Tanrı Misafiri'ydi.
 Evimiz Ankara'da, yurt dışına gidecekler, hastaneye gelenler, vize başvurusu yapacaklar, milletvekili  ile görüşmek isteyenler çeşit çeşit ihtiyaçları ile memleketlilerimiz hiç eksik olmazlardı.
Sırf bizim için gelen nerdeyse hiç yoktu ama annem hepsini Tanrı Misafiri görüp en güzelinden hizmet etmeye çalışır, bizi de çalıştırırdı.
Küçük evimizin en büyük odası misafir odasıydı, kapısı daima kilitliydi, misafir gelince açılır gidince yine kilitlenir.Misafir odası ayrı bir ülkeydi, evimize hiç benzemezdi,kokusu, eşyaları, düzeni,temizliği her şeyiyle farklıydı.Hiç yaşanmamış odanın kilitleri açılır , büfe
masa, sehpada ki beyaz danteller yıkanır kolalanır,perdeleri yıkanıp ütülenir,kırlentlerin yüzleri çıkarılır yıkanır, koltuklar silinir, hiç ayak değmemiş halının üzeri itina ile süpürülür, içki içilmeyen evimizde büfede ki çeşit çeşit likör,şampanya bardakları yıkanır kurulanır tekrar yerine dizilir,misafir tabakları,çatal bıçakları dolaptan çıkarılır, Haftada bir yaktığımız banyo kazanı hep yanıyor vaziyette
tutulur, banyo fayansları ovalanır,misafir havluları çıkarılır.Misafirin yatması için yatak odası hazırlanır, annem ile babam yer döşeğinde yatar, sandık açılır misafir çarşafları çıkarılır, bir de ucu iğne oyalı bir yemeni çıkarılır, misafirin peşine hediye olarak vermek için. Çeşit çeşit yemekler yapılır, ay sonuna denk gelirse komşulardan borç alınır yine de çeşit eksik olmaz.Sadece misafir geldiğinde gördüğümüz yemekler sayesinde bunca eziyete katlanırdım, hele 7 katlı pasta için her türlü misafir karşılama işkencesine hazırdım....Merdane ile yedi tane yuvarlak yapardı annem, her yuvarlağın arasına krema , en üst katına da çilek reçeli...İçim çekilirdi, benliğim yok olurdu, kendimi kayberdim, gözlerim görmez olurdu.Yedi katlı pastanın yapılışını rahat rahat izleyebilmek için bile neler vermezdim, hep misafir koşuşturmasına kurban edilen dakikalara denk gelir, tuvaleti son bir kez vimle, misafir terliği kapı ağzına çıkarılmış mı, boy aynasında el izi kalmış mı, her yere kolonya serpilmiş mi  ile harcanan dakikalar...Kutsal bir ayini izler gibi izlemek isterdim 7 katlı pastanın yapılışını, her katı içime çeke çeke , özümsemeye çalışarak...Her şey hazır anne diyebilmek için
canımı dişime takıp pastanın hiç yoktan bir bölümüne yetişmeyi ne çok isterdim.Boy aynasının el izlerini hohlaya hohlaya nefesimle silerken, göz ucuyla bakındığım yedi katın üzerinden akan çilek reçelinde erirdim. Kocaninem anlatırdı,gökyüzü de 7 kat , nefis dereceleri de 7 katmış,çocukluğumda nefsimin en derinliklerine 7 kat pastayı öyle gömmüşüm ki çıkarılması mümkün değil...

Misafir kanımızın son damlasına kadar en iyi şekilde ağırlanmalıydı, gönlü hoş edilmeli, ağzı hiç boş durmamalıydı, yemek,tatlı,çerez,meyve sonra tekrar yemek tatlı çerez meyve...fotoğraf albümleri çıkarılır, anılar anlatılır,sohbetler yapılırken ben genelde mutfakta bulaşık yıkardım.Günlerce kalacak misafirin canı sıkılmasın diye şehir merkezinde gezdirilirdi,  üç vasıta değiştirilerek gidebildiğimiz Anıtkabir  ziyaret edilirdi, en çok hayvanat bahçesini görmek istelerse de biz mutlaka Anıtkabir'e götürürdük bütün misafirlerimizi.Ankara'nın görülmeye değer her yerini görmek isteyen misafirlerimiz ardında annemin yürüyecek dermanı kalmazdı ama yüzü hep gülerdi, misafir kutsaldı...Arkasından su dökerek uğurladığımız her misafir ardından annem yorgunluktan hasta olur,günlerce yataktan kalkamazdı...

Yine de annemin en büyük nasihatının " eviniz de misafir odası olacak, her misafiri benim gibi ağırlayacaksınız" olması, sanki misafiri, çocuklarından daha çok sevdiğini gösteriyormuş gibi...
Misafir odamın son hali , annemin nasihatını kulak ardı yaptığımın deliliydi, içimi acıttı..


20 Ocak 2014 Pazartesi

İkindi Güneşi



Geçen cuma günü ,günün en sevdiğim bir vaktinde iş görüşmesine çağrılmıştım.İkindi vakti,  bir
muhasebe müdürünün odasında iş istiyordum .Elin de öz geçmişimi tutan muhasebe müdürü yüzüme hiç bakmıyordu.Bir sayfanın yarısını bile dolduramamış bir özgeçmiş. Çeyrek sayfaya şu üniversite,şu meslek ruhsatı şu lisanslara sahibimi sığdırmışım ,o bir kaç maddeye öyle dalmış ki
sanki derinlerde bir şey arıyor,yüzüme bakmamaya itina eden muhasebe müdürü.
İkindi vakti günün en sevdiğim vaktidir, ikindi güneşi üzerine düştüğü her şeyi hüzünleştirmeye başlamıştır.Müdürün odasından beri talip olduğum işin yapıldığı yere göz ucuyla bakındım.
Muhasebe odasının pencereleri yok . Olsun dedim içimden, penceresiz de bütün gün geçer...
"Mesleğinizi seviyor olmanız gerek, bütün gün hatta akşamın geç saatlerine kadar çalışabilirsiniz", diyebildi muhasebe müdürü. Penceresiz bir odada sabahtan akşama kadar fatura kesmeyi sevmeliyim.
Bütün günlerimi penceresiz bir odada fatura kesmeye kurban edebilirim.O kıvama geldim artık.
Eskiden, insanın istemediği işi yapmasına akıl erdiremezdim,insanın aklı var,gücü var, umudu var hayalleri var derdim, imkansız diye bir şey yoktur diye düşünürdüm, yeter ki istemeli...
Çivi gibi yağan yağmurda şemsiyesizleri gördükçe ıslanmayı seviyorlar diye düşünürdüm, işsizler
evsizler, yoksullar da " istemeyi" bilmiyorlardı.
Evimin güneşini çalan lüks sitelerin kapısında lüks arabalar içinde takım elbiseli şoförler patronlarını bekliyorlar, iki vasıta ile temizliğe gelen kadınlar bir sabah bir akşam görünüyorlar, yemek taşıyan motosiklet orduları ile köpek gezdiren apartman görevlileri...Büyüklerimizden kalma bu evimde semtimin yabancısıyım.Artık iyice anladım. Çay içmek için oturduğumuz bir parkta, Yunus ayranını pipetle içmek istedi,garsona söyleyelim getirsin dedi yanımızda ki biri...Garsona zahmet vermek istemiyorum diyerek kendi pipetini kendi aldı, Yunus.  Boşalan bardakları doldurmak için ayakta bekleyen garsonlara , evlere temizliğe giden kadınlara, yerin metrelerce altından kömür çıkaranlara,
son ütücülere,lüks site inşatında çalışan işçilere kendimi yakın hissediyorum, bu yüzden olsa gerek
"pipet getirmek sadece garsonun işidir,otur yerinde "diyemedim Yunus'a.
Boşalan bardakları doldurmak, elalemin pis evlerini temizlemek, lüks site yapmak için canını hiçe saymak,yerin altından kömür çıkarmak, sevilmeli, her iş kutsallaşmalı, en iyisini yapabilmek adına
hiç sorgulanmamalı, penceresiz bir odada sadece fatura kesmekle bütün gün geçirilebilmeli üstelik sevinebilmeli... Ben artık o kıvamdayım.Yalan söylemiş olmadım;" Mesleğimi seviyorum, yeter ki bana fırsat verin."
Kafanızda ki ücret nedir diye sorulunca kendimi kuş gibi hissettim.Uça uça ikindi güneşinin vurduğu
bir ağacın dalına konuverdim.Penceresiz muhasebe odasında bir ağacın dalında cıvıl cıvıl ötüyorum
hiç kimse farkında değil.Şu yaşıma kadar hiç maaş almadım deyiverdim müdüre...Gözlerini özgeçmiş kağıdından kaldırıp yüzüme baktı, ilk kez.Gözlerimin içine bakarak,şöyle dedi;" Biz sizi ihtiyaca göre çağıracağız".

13 Ocak 2014 Pazartesi

Divan

Divan ile ilgili internette bir görsel bulamadım.Ne çok yaşlanmışım, bütün çocukluğum divan üzerinde geçmişti ama artık divanın adı ve resmi çoktan kaybolmuş,durduk yerde içimi hüzün kapladı ,sebebi divanlarımı çok özlememdir...

Oturma odamızın iki köşesinde iki divanımız vardı.Divan üzerinde komşular ağırlanır, dersler çalışılır( masa, lise yıllarında hayatımıza girdi), gazete okunur, ailecek  sohbetler yapılıp  televizyon izlenir,
akşam olunca da  üç kardeşimle yatağımız olurdu.
Divanımız yün döşekliydi. Her sabah yün döşek tazelenirdi.Annem bir ucundan, gücüm yettiğince ben bir ucundan tutup yün döşeği havaya kaldırıp yere atardık.Yere vurdukça top top olmuş yünler açılır ve döşek kıvamını bulana kadar bu iş devam ederdi. Annem her sabah söylenirdi," kollarımda derman kalmadı döşek vurmaktan." Bazı geceler döşek ıslanırdı, sabah olunca kim işedi kavgası çıkardı. Döşeğe işemiş olmak çok büyük bir suçtu, kimse üzerine almak istemezdi. Benim için yatağa işemek büyük bir hüzündü...Yıkanmış döşek balkona atılır, kuruması beklenirdi, akşama kadar kuruyamazsa ...Annem, ev taşınmalarında hep güneş gören balkonlu evler arardı...
Döşeğin yünlerini annemin ninesi kendi elleriyle koyun kırpmış da hazırlamış, annemin bazen döşeğe sarılıp ağlaması bundandı.
Divanımızın örtüsü anneannemin çeyizinden etekleri kanaviçe , iki kırmızı gül,bir yaprak,iki kırmızı gül bir yaprak diye devam eden...
Divanın duvara değen yastıkları Almanya'dan, bir boynuzlu geyik masmavi dereden su içiyor arkasında karanlık bir orman, üç yastık yanyana...Boynuzlu geyik ürkek her an karanlık ormandan bir avcı çıkıp onu öldürecek gibi...Üç yastık ile divan örtüsü hep düzgün durmalı, her an bozulan yerleri düzeltilmeli...Çocukluğumda en çok "divanı bozmayın" sözünü duymuşumdur.
Üç kardeşin ağırlığı ile çukurlaşan yün döşek...Çocukluğumu ne güzel özetliyor...



9 Ocak 2014 Perşembe

Diyojen, ödev, Sinop

 Edebiyat öğretmenim bir araştırma ödevi vermişti; Diyojen  elinde bir fener ile neden " insan arıyorum" demiştir?

80'lerin sonunda araştırma ödevlerimiz ansiklopedilerden yapılırdı,  büyüklerden, üst sınıfta ki  abilerden, ablalardan fikir alınırdı.
Büyük Larousse ile AnaBritannica çok kıymetliydi.

Fasikül fasikül biriktirdiğimiz ansiklopediyi henüz ciltlendirememiştik, eksik harflerimiz vardı ve ödevlerim hep bu eksik fasiküllerden çıkıyordu.
Babama sordum;
-Baba , Diyojen niye elinde fener ile insan arıyormuş?
-Dürüst insan kalmamıştır, dürüst insan arıyordur, dedi babam
Anneme de sorayım;
-Memleketinden uzakta, gurbettedir , hemşerilerini arıyordur, dedi annem.
Komşumuz Süliye Teyze gün görmüş , acılar çekmiş , olgun bir kadındır onun da fikrini almamı isteyen annemdi.Elimde  bir tabak dolusu yumurtalı pırasa kavurması ile Süliye Teyze'ye,Diyojen'i soruyorum.Süliye Teyze duygulanıyor, Diyojen 'i yıllar önce kanserden ölen oğlunu hatırlar gibi
gözyaşları ile anlatıyor...Akşam ilerlemiş Süliye Teyze gözyaşlarını şen kahkahalara bırakmış kendi çocukluğunu anlatıyor, Diyojen adını hiç anmıyor, anneme için için kızıyor, bir suskunluk anını yakalayıp bir an önce ödevimin başına dönmek için vedalaşma provaları kuruyorum.
Giriş katta ki Asuman Teyze'nin  "Bilim Adamları" adlı bir kalın kitabı vardı, bir kaç ödevimi onlar da ki bu kitap ile yapmıştım.Akşam yemeğine hazırlanan Asuman Teyze'den verdiğim rahatsızlıktan
ötürü özür dileyip hemen kitabı istedim.Asuman Teyze'nin marangoz kocası  kitabı getirdi
içeriğine baktım Diyojen yoktu, çok üzüldüm.Marangoz amca da üzüldüğüme üzüldü, ödevimin konusunu sordu, soruyu öğrenince ;
- Ne basit soruymuş be, üzülmeye değer mi, ben söyleyivereyim, ben ansiklopedi gibi adamım;
bu Diyojen sarhoşun tekiymiş, kafayı bulunca böyle saçmalarmış...diye bir solukta cevaplayıp, kendi sorusunu sordu: Babana söyle de size de mutfak dolabı yapayım, herkes çok memnun dolaptan, annene yazık değil mi bu devirde " terek" mi kaldı...

Babamın aklına Samsun da ki eniştem geldi, öğretmen okulunda okumuştu, matematik öğretmeniydi, sülalemizde ki tek öğretmendi. Şehirlerarası telefon parasını önemsemeyecek kadar önemsendi bu Diyojen...Eniştemin hal hatırı, akrabaların hal hatırı derken Diyojen'e geldi sıra...
Cevabı hatırlamıyorum, çünkü matematikten ölüm gibi korkardım, eniştemden de öyle...Eniştem her gördüğünde beni matematik işkencesine çekerdi, nefesim kesilir, beynime oksijen gitmezdi...O yüzden olsa gerek eniştemin telefonda ne söylediğine kulak veremedim...

Velhasıl Diyojen ödevini bir şekilde yapmış teslim etmiştim.

Diyojen ile bir dolu insan ile konuşmuş oldum, hepsinin dünyası ayrı, hepsi farklı, hepsi kendi gibi...

Bu yaz Sinop'a gittiğimizde aklıma Diyojen ödevim geldi...







 Sinop cezaevinin avlusu


 
 
Sabahattin Ali Koğuşu
 
 


Rıza Nur Kütüphanesi


Alaaddin Cami

Ördekli Sinop denizi
Yabancı değildi, bizim gibiydi, Sinop..
 
Yoğurtlu dondurması çok güzeldi, yalana yalana tükettik Sinop günlerini...