21 Kasım 2014 Cuma

İstanbul-Urfa




                                                     (    *  )

İstanbul öyle güzel ki, sevilesi ne çok yeri var ama İstanbul bize doyuramadığımız aç bir kedi gibi davrandı, huysuzluğunu ve tırnaklarını hissettik, en çok.

Urfa'ya gideceğiz,( büyük ihtimal) Harran Üniversitesi'ne. Olması gereken gibi, torpilsiz, adamsız, güler yüzlü  davet edildik. Haftaya Urfa'ya sunum için gideceğiz ( eşim uçaktan korkuyor ben de peşinde gideceğim). Arkadaşları Yunus'a " Urfa da sizi bombalar" demiş, günlerdir evde bomba kelimesi yasağı var, konuşmasak bile bir yerden varlığını hissettiriyor, dün Yunus'un dudaklarında uçuk çıktı. Bloğunu takip ettiğim güzel insan kızını daha yeni Suruç'a bırakıp geldi.
Urfa , tırmalanmış, yaralanmış yerlerimizi uysal bir kedi gibi yalayacak, iyileştirecek, umarım...

( *) Yunus, Gülhane Parkında boğaz manzarasına mest olmuş bir halde çay içiyor.
 


20 Kasım 2014 Perşembe

Şemsiye olmak gerek





Bugün, Dünya Çocuk Hakları Günü;

Çocukların en büyük hakkının;" En az hasar ile büyüklerin elinden kurtulmak" olduğunu düşünüyorum.
 Zaman haritası üzerinde çocukluğunuzu geçmiş zamana iğnelemişseniz   siz artık , büyük olmuşunuzdur.
Çocukluğunu geçmişte bırakanlar , size hiç bir sözüm yok, aynı dilden konuşamayan yabancılarız.

Çocukluğunu, omzundaki  güneş yanığı lekesi gibi, dizinde ki yara izi gibi hiç kaybetmemiş anneler...
Sizler var mısınız?

Dünyanın her yerinde her gün çığlık çığlığa çocuklar doğuyor. Çocuk çığlıklarını süzgeçlerine hapseden ve gün gün sessizleştiren; "büyükler " var. Büyüklerin çok gerekli deneyimleri, bilgileri, uzağı görüşleri, planları var , yağmur gibi çocukların üzerine akıtmaya hevesliler...Öyle acımasız bir sağanak ki bu, çocuğun dalını , meyvesini kopartıyor, toprağını alıp götürüyor.
Kapalı kapılar, yüksek duvarlar, taştan bahçeler içinde çocuklar, okulun başkalaştırdığı bir çocukluk yaşıyorlar. Sağanaklar halinde dersler, konular, ödevler, sınavlar...
Oysa ,her çocuk  kendini keşfedecek zamana, ortama, güvene ihtiyaç duyar.
Her çocuk çocuk gibi yaşayabilme hakkına sahip olmalı...
Hiç yoktan şemsiye, bir şemsiye olmaya çalışmalı, çocukluğu yok etmeye çalışan büyüklere karşı...
Şemsiye olmak gerek...








17 Kasım 2014 Pazartesi

Şakacı Sokak



İstanbul'a veda ederken sokağıma bir elveda yazısı yazmayı istiyordum. Eşimin işi için karşıya Avrupa Yakasına sık sık geçer olmuştum, biz Anadolu Yakasında oturuyoruz sırf bu sebeple bol bol vapur sefası sürdüm şu son haftalarda. Geçen hafta Ufuk  jüri günü almaya çalışırken işi uzadı beni tek başıma eve yollarken " Kadıköy'den palamut al " diye çok zor bir görev verdi. Hiç tek başıma balık almamış olduğumun farkına o gün vardım. Cebimde iri bir palamut parası ile Kadıköy e indiğimde kendimi sahilde ki kitapçıda buluverdim. Kitapçıdan içeri girip kapıyı kapatırken hemen kapı arkasında bir kitap gördüm" İstanbul Sokakları" ...Sanki o kitabı arıyormuşum gibi hemen aldım, hemen çıktım. Nereye gidiyordum diye düşününce, palamut parasının gittiğinin farkına vardım.
Yine de balıkçıların sokağına çıktım, tanesi üç liraya palamut  görünce hemen  alıverdim. Metroda hemen kitabımı açtım, İstanbul Sokaklarını okumaya başladım, burnumda  da hiç hoş olmayan bir  palamut kokusu...

Şakacı Sokak eşimin çocukluk sokağı, şimdi oturduğumuz evimizin üst mahallesinde.
Ve kitabın 298. sayfasında Tarık Demirkan'ın Şakacı Sokak' ını okuyorum." Çınaraltı kahvesinden minibüs caddesine kadar uzanan bu sokak otuz yıl önce köydü, aşağı köy, yukarı köy diye anılırdı. Bugün iki cami duruyor bu sokakta, biri minik mütavazi bir taş bina , yirmi metrelik alçakgönüllü minaresi ile bugün artık çevredeki apartmanların arasından neredeyse gökyüzünü görmüyor. Oysa otuz yıl öncesinde bu minareden baktığınızda Ayasofya'yı görebilirdiniz. Bu küçük camiyi gölgesinde görünmez kılan ikinci cami ise adında bile "modern" sıfatını taşıyan ve halk arasında " füze cami" diye anılan bir ibadet yeri. Görkemli mimarisinin eğilimleri bir camiden çok onu bir uzay aracı gibi betimliyor; her an harekete hazır olan ve bir cuma namazının ardından cemaatiyle birlikte göğe yükselecek bir uzay aracı gibi...Sokağın eski adı "Tekke Sokak" mış, devlet memurları Tekke Sokakta gezinirken  sokağın adını değiştireceğiz dediklerinde çocuklar gülerek" şakacı amcalar mısınız" dediklerinde memur amcaların aklına " Şakacı" gelmiş..."

Sokağın bir tarihi vardı ve yıllar sonra  metroda, palamut yolunda öğrenecektim...

Şakacı Sokak sırf eşimin çocukluk sokağı diye eşimin  hatıraları ile dolu diye yeri ayrıdır! Ve sık sık Şakacı sokakta gezinmeye çıkarım, dünü ile bugünü aynı olamayan yalıncı sokak gibi gelir bana...
On beş yıl önce "Bizimkiler " dizisi bu Şakacı Sokakta çekilirdi, her gün Sabri Bey'i balkonundan görürdük.
Kasabı, bakkalı,balıkçısı, kırtasiyecisi ile bahçeli evlerin hepsi on beş yıl öncesinden yıkılmaya başlamıştı, her yer şantiyeydi, şimdi yine yıkılıyor bu sefer yeni siteler, yeni alışveriş merkezleri yapılıyor. Şakacı sokakta açılan bir avm Avrupanın en iyisi ödülünü aldı, iki adımlık boş yerlere otuz katlı siteler dikmeyi başarmak ta ödülü hak ediyor ama artık Şakacı Sokakta artık yürünmüyor...

Kendi çocukluk sokaklarım canlandı, kendi sokaklarımı yazmalıyım diye eve geldiğimde, korka korka palamudu fırına verdim, çok şükür zehirlenmedik...

11 Kasım 2014 Salı

Beyazıt'a giderken

Doktora tezini jüri üyelerine götürüyoruz, önce metro sonra vapur ve Mahmutpaşa yokuşunu yürüyerek Beyazıt. Dört ayrı poşette ki ağırlık tek kişinin yüklenemeyeceği kadar olduğu için poşetleri ikişer ikişer bölüşüp  sabahın erken vakti yola düşüyoruz. Metro tıklım tıklım,   çocuğunu kucağına alarak oturmuş bir annenin önünde poşetlerimizle ayaktayız. Kucakta ki çocuk ilkokul formalı, birinci sınıfa gidiyor ve hasta hissi uyandırıyor. Anne ile çocuk iki durak sonra inecek, başını dik tutamayacak kadar çocuk hasta, kucakta rahat duramıyor, kafası düşüyor. Anne ,"  az kaldı " diyerek, çocuğun kafasını kaldırıyor, saçlarını düzeltiyor, yüzünü sıvazlıyor, "dayan az kaldı". Hastane durağında inecekler, inmeden önce
anne cebinden bir şey çıkartıyor. Çiğnenmiş bir sakızı kağıdına sarıp saklamış, şimdi açıyor. Çocuğun düşen başında ki ağzına, çiğnenmiş sakızı dürtüyor. " Az kaldı, dayan " diyerek çocuğunu kucaklayarak
hastane durağında iniyor. Boşalan yerine oturmak istemiyorum. Vapura koşuyoruz, martıların hakkını getiremediğim için dışarı çıkmıyor içeride  üniformalı iki özel güvenlik görevlisi kadın ile karşı karşıya oturuyoruz. İlk izlenim üniformaları iki kişiden biri çok kilolu diğeri zayıf. On beş dakika böyle karşılıklı oturacağız. Zayıf kadın üniforma pantolonunun basenlerini çekiştiriyor, " yanlış dikmişler, geçen seneye göre bir beden küçüldüm, bu pantolonu geri vermeli", diğer kadın gülümseyerek aldıkları peynirin çok tuzlu olduğunu suda bekletip yemesini öneriyor. Gözleri ile eli basenlerinde olan kadın " bizim oğlan yedi bitirdi peyniri" diyor ve çantasından dev  gibi telefon çıkartıp oğlunun fotoğrafları arasından peynir yediği kareyi gösteriyor, ben de görüyorum henüz yaşına girmemiş. Kilolu kadın uyarıyor," bir yaşından küçük çocuklara tuzlu ve şekerli yedirmeyin diyorlar, peynir çok tuzluydu, keşke suda bekletip yedirseydin." " Uğraşamam " diyor , telefonu çantasına koyup basenlerine odaklanıyor, fazlalık dediği kumaşı çekiştirmeye devam ediyor.
Mahmutpaşa yokuşundayız, poşetlerin yükü ağırlaştı, dönercilerin henüz dönerlerini takmamış bir vaktinde İstanbul'un kokusunu hızlı hızlı soluyorum. Hastane durağında inen anne, çocuğunun çiğnediği  sakızı atmayıp yine kağıda sarıp sakladı mı, pantolonunun basenlerine takmış anne , peynirini akşamdan suya koyacak mı, kollarımı uzatan  teze jüri üyeleri ne diyecek, geri dönüşte
martılara ne atmalı...

7 Kasım 2014 Cuma

Yalancı anne

Bazı zamanlar çok sık yazıyorum. Çoğunlukla  kendimi kaybettiğim zamanlarda yazıyorum. Konusu kaybolmak olan bir çok yazım var. Yazmak, bana kendimi bulmamda yardımcı oluyor.

Anneliğin olması gerekenleri içinde kendimi kaybettim. Hiç sevmediğim bir anne modeli vardı. Çocuğunu " başkaları ne der"i gözeterek büyüten anneler gibi olmak istemiyordum. Olması gerekenleri gözeten bir anne gibi de olmak istemiyordum. Çocuğunun geleceği için sınavlarda başarılı olsun, iyi okullara gitsin diye kendini paralayan anne hiç olmak istemiyordum.
Ben farklı anne olacağım diye de düşünmedim, her şeyin en iyisini bilen, en iyisini yapmaya çalışan, yapamadığı zaman canı sıkılan, yetersiz olduğunu düşünen, kendini sorgulayan, bir anne olmak istemiyordum. Ben Ayşe'yim, abartmayı çok severim, abartıldığı müddetçe her şey güzelleşirdi, ve bazen yalandan ayırt edilemeyen şeyler söyleyiveririm, anne olunca sadece doğruları konuşan anne olmaya çalıştım, abartmamaya çalıştım, ama başaramadım gizli gizli oğlumun kulağına " hiç kimseye söylemezsen sana bir sır vereceğim" diyerek yalana kaçan şeyler söyledim,  kulağına fısıldayan anne "yalan" söylüyordu, ne çok hoşuna gidiyordu " yalancı anne ".
Anneler yalan söylemez, anneler her zaman doğruyu söyler, kavramı yine de karışmadı ama kulağına fısıldadığım şeyler gerçek olamayacak kadar yalandı.
Anne hiç bir zaman çocuğundan özür dilememeli demişti bir büyüğüm, yoksa annelik iktidarını kaybedersin. Anne olmak bir ülkede iktidar olmaya mı benziyordu,  çocuk henüz yeni kurulmuş bir ülkeydi ve sıkı yönetime ihtiyacı vardı ....Ne zaman  sadece kendi sesini işiten bir anne oldum?
Oğlumun dokuz senelik ülkesinin despot iktidarıyım, herkes gibi olmaya çalışan bir anneyim...
Oğlum bir kedinin bile fikrini önemsiyor, taşınmak isteyip istemediğini merak ediyor, günlerce bir kedinin ne isteyebileceğini merak ediyor...
 Bütün şartlarımı zorlayarak, anne ve babamdan maddi destek alarak ,sabahtan akşama kadar eğitim veren bir özel okula yazdırmışım, üç tane ayrı müzik aleti almışım, bir dolu spor dalına yazdırmışım,  tam olabilmesi için bazen gecelere kadar süren ödev başında beklemişim, ders tekrarlarını aksatmadan yapmak, alıştırma yapmak için eve tahta almışım,  biten test kitabı yerine yenisini almak için Kadıköy'e gidilecek notunu hafta sonu etkinliğine eklemişim.
Yoo hayır oğlumu hiç bunaltmıyorum, ders konusunda, sınavlar konusunda, hatta " boş ver oğlum hayat sınavlardan ibaret değil, notlar önemli değil, önemli olan senin mutluluğun" diyorum. Boş ver, önemli olan senin sağlıklı olman diyorum, sevebileceğin işi yap diyorum, hayallerini kaybetme diyorum".

Ve dünyanın en yalancı annesi oluveriyorum.
 Benim yalanlarım da  , sevgilisini çorab çekmesinde
arayan dişlek sıçan vardı. Dişlek sıçan gerçekten vardı ve kulağa fısıldanmalıydı,kulağa fısıldarken Yunus'un gözleri açılır,  çorab uçlarını kimin yediğini itiraf etmiş  olmam  beni yalancı yapar...Bu şekilde milyon kez yalancı anne olmuşumdur...

Ama çocuğunu okula yazdırmış, bir annenin " hayatını yaşa , okul hayat değildir, sınavlar önemli değildir demesi kadar acı bir yalan yok ve ben okulun gerektirdiği her şeyi oğluma yaptırarak " yalancı anneyim".



6 Kasım 2014 Perşembe

Kediler Güler mi ?



"Pıtpıt da İstanbul' dan ayrılmak istiyor mu?
Pıtpıt belki İstanbul'u çok seviyor, belki taşınmak istemiyor?
Pıtpıt'a da sormak lazım, o da ailemizin bir üyesi, onun da fikri önemli" diyerek kedimizin fikrini öğrenmeye çalışıyor Yunus.
Kedilerin, isterlerse her şeyi yapabileceklerine inanıyor Yunus. Kediler isteseler konuşabilir.
"Taşınmak istiyoruz sen ne düşünüyorsun" diye sormadığımız için kedimiz gücenebilir, kendini dışlanmış sanabilir.
Günlerdir Pıtpıt'a taşınmak istiyor musun diye soruyoruz, bence istiyor ama Yunus emin olamıyor.
Pıtpıt tepkisiz bir hayvan değil, mama ister misin denildiğinde kulaklarını dikiyor, neden olmasın der gibi miyavlayabiliyordu, yada  ciğerli konserve ister misin denildiğinde, kulakları ve gözleri aniden açılıyor, ok gibi mama kabının başına fırlıyor, nerede nerede der gibi etrafında dönebiliyordu.
Taşınmak istiyor musun sorusuna, evet anlamında " gülümseyebilirdi" Pıtpıt...Yunus Pıtpıt'ın gülmesini bekliyor. ( Aramızda kalsın ciddi ciddi soruyorum, kediler güler mi?)


(Kedim, gözlerimin içine bakarak,  konserve ciğer verip vermeyeceğimin olasılığını hesaplıyor. )



İstanbul'a Veda-1-

Evimiz, üstteki fotoğrafın alt köşesinde, İstanbul'un en değerli(!) bir semtindeydi.
Sekiz katlı binamız yirmi yıl önce inşa edildiği için çok eski(!),  bizim sokakta
bizimki  gibi eski bina kalmadı, hepsi yıkıldı yenisi daha çok katlı olarak inşa edildi.
15 yıl evvel bahçeli tek katlı evlerin bol olduğu bir sokakta yeni yapılmış bir apartmanın zemin katını kiralamıştık. Zemin katta yaşamamıza rağmen sabah güneşi masamızda kahvaltı yapardık, eşimi işe uğurlarken pencereye koşar, peşinden uzun uzun el sallardım, ne kadar hızlı hızlı yürüse de penceremde ki görüntüsü çabuk kaybolamazdı, kahvaltıdan artan kırıntıları ceviz, ıhlamur, çınar, söğüt
ağaçlarında cıvıldaşan kuşlar için atardım.

On beş yıl sonra semtimiz , sokağımız çok değişti ,penceremin önü beton oldu, güneşsiz kaldık, eşimin peşinden el sallayamaz oldum, ceviz, ıhlamur, çınar, söğüt ağaçları ne zaman yok oldu anlayamadım, bizim için hala yepyeni olan apartmanımız için ne zaman yıkılacak diye soranlara şaşıyorum.
 Biz on beş yıl boyunca badanadan başka değişiklik yapmamışken, komşularımız  mutfak, banyo, parke, pencere her şeyini söküp atmış yenilerini yaptırmışlardı, yeni gelenler eskilerin yaptığı mutfağı banyoyu parkeyi beğenmez,  tekrar kırıp atıp yenisini yaptırdılar, son moda ile yenilenen evlerde en fazla bir sene oturup çıkıyorlar, yeni gelenin ilk yaptığı iş , eskileri söküp atmak oluyorken bizim sokağın kaldırımları her daim eskiyememiş mutfak dolapları, banyo takımları , mobilyalar ile dolu oluyordu, kaç kez niyetlendim bizim şişmiş, çürümüş, böceklere yuva olmuş dolapların yerine ...
Bir bizim evimiz ilk hali ile orijinal...
İmkanımız olsaydı, ben ne yapardım bilmiyorum, söküp atmak yenisini almak sadece imkanı olabilenlere ait bir ayrıcalıktır diye  hiç kafa yormadım.
Kafa yoracak önemli şeyler vardı, beş senedir İstanbul Üniversitesinde doktora yapan eşim kadrolu iş arıyordu, devlet üniversitelerinin kapıları sadece "adamı" olanlara açıktı. Doktora tezini koltuğunun altına sıkıştırıp kapı kapı dolaşan eşim , " kimi tanıyorsun, kim yolladı" sorusuna cevapsız kaldığı için İstanbul'a veda etmek zorunda kalıyoruz. Albert Einstein gelse almazlar, adam bulacaksın diyen sekreter haklıydı. Güvenli iş imkanı veren devlet, güvendiği bildiği adamları almak istiyor, oysa böyle davranmakla yanlış yaptığının farkına varmalıydı,  geçen seneye kadar adamım diye aldığı güvendiği kimseleri şimdi   ayıklamak ile uğraşırken, niye hatasında ısrar ediyordu, bizi evimizden ayırıyordu...
Kedinin uzanamadığı ciğer misali, İstanbul yaşanmaz hale geldi diyerek Anadolu'nun küçük şirin illerinin üniversitelerine bakmaya başladık. Gördüğüm iller İstanbul olma meraklısı  olsa da, henüz AVM' miz yok ama en yakında olacak diye illerini tanıtsalar da , betona boğulma heveslisi olsalar da
Anadolu'nun küçük illerinden birinin sunacağı işe mecburuz...

Yunus ile beraber  evimize, sokağımıza, İstanbul' a veda ediyoruz, yavaş yavaş...Yunus fotoğraf çekiyor , hiç olmadık şeylerin fotoğrafını çekiyor, " unutmamak için anne" diyor.
Unutmamak için...Taşınma vaktimiz geldiğinde
 eskimiş dolaplarımızı, mobilyalarımızı sokağa kaldırım kenarına bırakamayacağız, peşimizde götüreceğiz. Ağaçlarında kuşların cıvıldaştığı sabah güneşinin kahvaltı masasına vurduğu, penceresinden gökyüzü görünen, belki benimde iş bulabileceğim bir şehir bizi bekliyor...Beklemeliydi, çünkü artık İstanbul bize benzemiyor...

...
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
...
E.CANSEVER



* Hala yorumları cevaplayamıyorum, herkese en içten dileklerimle teşekkür ediyorum, yazımı okuyan doçent arkadaşım bizi Niğde üniversitesine davet etti, Urfa, Aydın ve Samsun'a da davet edildik. On beş senedir aynı evde oturmak, taşınmak konusuna beni acemi ve korkak yaptı, umarım her şey yolunda gider..







5 Kasım 2014 Çarşamba

Yetersiz Bakiye!

Hava yağmurlu ama şansım varmış otobüs henüz hareket etmemiş bir koşu, yakaladım. Şoföre teşekkür edip çantama elimi daldırdım. Her zaman çantamda üç akbil taşırım, birinin kontörü bittiyse diğerinin vardır. Şoför gaza bastı, yol hiç beklenmedik bir şekilde açık. İlk akbilimden Yetersiz Bakiye sesi çıktı. Otobüs hızını almış son sürat gidiyor, ikinci akbili çıkarırken tedirgin oluyorum, yetersiz bakiye sesi çok sesli, bütün otobüsü inletiyor, yolcular beni bu sesle fark ediyor. İkinci kartta aynı ses. Telaşlanıyorum. Yolculara ve şoföre huzursuzluk yaşattığımı sanıyorum. Üçüncü kartı ararken otobüs yavaşlıyor, bir sonraki durağa yaklaşıyor. Yolculuğumun akıbetini belirtecek üçüncü kartı da okutuyorum; yetersiz bakiye. Şoförün yüzü bana doğru dönmüyor, yolcular otobüste olmayı hak edebilmişliğin verdiği huzurla dolu, yetersiz bakiyeliğim ile buraya ait değilim, inmeliyim, bir an önce.. Şoförün " in" demesine izin vermeden..  İnerim, yağmurda, hiç bilmediğim bir durakta, kart dolum yeri ararım.

4 Kasım 2014 Salı

Sivas


En son haziran ayında sinemaya gitmişim, Sivas'a giderken hatırladım. Kış Uykusu'nun gösterime girdiği ilk günü ilk seansına yetişmek için ne çok koşmuştum. İlk seansların bilet fiyatları yarı yarıya indirimli olduğu için sabahın erken vakitlerinde yola düşüyorum. Kış uykusunda izdiham olur, ucuz bilet bulamayacağım endişesi ile çok koşmuştum, öyle terlemiştim ki  film boyunca terim kuruyamadı, benimle birlikte toplam altı kişi ile Kış Uykusunu izlemiştim...Sivas' tada ilk seansa yetişmek için koştum, yine salonun ışıkları altı kişilik izleyici üzerine kapanınca içim rahatladı, belli ki  film iyi olacaktı...

3 Kasım 2014 Pazartesi

Sonbahar güneşi-Elma bahçeleri

 
Elma bahçelerine gidememiş, Yalvaç yollarında yok olmuş  minibüsün kadın yolcuları günlerdir benimle konuşuyor.
-Biz, elma toplamaya giden kadınlar...
-Ne güzel bir sabaha uyandın Ayşe...Sararmış, kızarmış yapraklarını henüz dökmemiş ağaçları ile ne güzel bir sonbahar...Sabah kahveni koydun, kedin ayaklarına dolandı, sabah haberlerini dinlemek canını sıkıyor, klasik müziğini açtın. Pencere önünde ki koltuğa oturdun, kedin kucağına atladı, pencerende sonbahar, kucağında kedin, kulağında klasik müziğin ile huzuru bulmuşsun.
-Biz elma toplamaya giden kadınlar, öldüğümüz günden beri senin içindeyiz Ayşe, huzurunu kaçırmak için gelmedik...Benimde adım Ayşe, benimde bir oğlum var, senin oğlun gibi kara kara bakışlı, al yanaklı...Ben de öpmelere doyamazdım , ben de anneydim. Elma ağaçlarının diplerini kazdım, gübrelerini attım, verimsiz dallarını budadım, elmalar daha iri daha çok olsundu...Benim oğlumda okuyor. Doldurduğum her bir elma sepeti ile oğlum daha çok okuyor...Her elma sepeti ile oğlum gülüyor...Onun gülen yüzünü hayal ettikçe her iş daha kolay daha çekilir oluyordu...
Biz elma toplayan kadınlar...  Sonbahar güneşi vurmuş pencere önünde kucağında kedin ile huzur içinde oturmaya devam et, Yalvaç yollarında sonbahar güneşi vurmuş parçalanmış bedenlerimizi, içinden çıkarıp at...Bizsiz elma bahçeleri  sonbahar güneşi ile şimdi de pırıl pırıldır , Sonbahar güneşin hep güzel şeylere vursun Ayşe...Biz elma toplayan kadınlar, hiç kimsenin huzurunu kaçırmak istemeyiz, biz iyi insanlardık...

28 Ekim 2014 Salı

Yarın bayram



Şiir ezberlemeye çalışıyor. Ellerime on altı mısra tutuşturuyor. Her mısranın doğru okunup okunmadığını kontrol etmem gerek.  Önce yutkunuyor, derin bir nefes alıyor.  Her mısra sonunda gözlerime bakıyor. Gözlerimden onay alınca yeniden yutkunuyor, uzaklara bakarak diğer mısralara geçiyor. Çocukluğunun işareti, mısra aralarındaki  yutkunmalarda kendimi kaybediyorum...

Köpüklerin kaybolmaya başladığı o yerde bizim evimiz var. Biz bir vapurun arkasındayız, evimize bakıyoruz. Evimiz küçülüyor, birazdan kaybolacak. Yunus beyaz köpüklerin nasıl çıktığını merak ediyor, kıpır kıpır,  ellerini tutuyorum, ellerinden tutmazsam  kaybolacak...
.
Vapurun bizi bıraktığı yerde gölgelerimizin fotoğrafını çekti, nasılda büyük çıkmış. İkindi güneşinin vurduğu gölgesi  nasılda yalancı, Yunus daha çocuk...
 
Şiirin sonuna geliyor,  gözlerimin içine bakmamaya , yutkunmamaya alıştı...Ellerim on altı mısrayı değil Yunus'un çocuk ellerini tutmak istiyor, tutmazsam çocukluğu kaybolacak...Ellerimde ki on altı mısra titremeye başlıyor...
- Anneee dikkatini buraya ver, yarın bayram,  bu şiiri eksiksiz okumalıyım!
 
 
 
 




21 Ekim 2014 Salı

Düğün Fotoğrafı



Sosyal bilgiler ev  ödevinin konusu olana kadar, düğün fotoğrafsızlığımın eksikliğini  hissetmemiştim.

Salonun yada yatak odasının duvarında  , büfe içinde, ayna önünde yada albüm yapraklarında düğün fotoğrafıma hiç rastlamamış olduğunun farkına varıyor oğlum. Yarın ki ev ödevi için düğünde çekilmiş gelinlikli bir fotoğrafıma ihtiyacı vardı , bulamadı, sorun etmedi.  Her annenin gelinlikli bir fotoğrafının ( mutlaka) olması gerektiğinin farkında değil( henüz).

Şakir ile Perihan...  evlenebilmeleri için çocukluğumda çok dua etmiştim, birbirlerine çok yakışıyorlardı...

Not: Yorumları yine yanıtlayamıyorum, umarım en yakın zamanda sorunu çözerim, evliliğimin üzerinden 15 sene geçmişken düğün fotoğrafı işi komik geliyor , Jrdzy...ama  beni hayale sürükledin, blog arkadaşlarımın katıldığı bir düğünüm olsun isterdim, hepsi beni tanıyor, akrabalarımdan bile çok...Yunus da eğlenirdi, ne güzel olurdu...



20 Ekim 2014 Pazartesi

Olması Gerekenler Dünyası

Çocukluğumdan beri bir dünyada yaşadığımı biliyordum , bu dünya ," hayallerin gerçek olamadığı" sadece " olması gerekenlerin olduğu" bir dünyaydı...

Ankara'nın işçi siteleri diye de anılan , bir oda bir salonlu evimizde  bir hayalim vardı. Bir köpeğim olsundu. Köpeğim en yakın arkadaşım olsun, bütün sırlarımı bir tek ona açayım, hayallerimi bir top yapayım, fırlatıp atayım, köpeğim bir koşu yakalasın bana getirsin, hep getirsin, hayallerim hiç kaybolmasın, köpeğimin ağzında hep geri dönsün...

İki odalı evimiz , hastane, vize, devlet büyükleri, sınav için gelen hemşerilerimiz ile gece gündüz dolu...Akşamları yer yatakları serilir. Sabahları yer sofraları kurulur...Adım atılamayacak kadar dolu evimize köpek getirmeyi çok istiyordum. İsteklerimi nasıl ifade ediyordum bilemiyorum, ama anne ve baba ile konuşmak , iletişim kurmak bizim gibi ailelerde başka türlüydü...

Annemin gözünde, babamın gözünde, komşularımızın gözünde, hatta hemşerilerimizin gözünde "nasıl bir Ayşe'yim" biliyordum. Kendi gözümde nasıl biriyim?  Yer yatakları serilip herkes derin uykularına yuvarlandığı zamanlarda pencerenin perdesini aralayıp gökyüzüne bakma ihtiyacı hissederdim. Kendimle baş başa kaldığım zamanlarda hayallerim yanıma gelir, yatağıma sokulur, yatak dar gelir, başka bir dünyaya " hayallerin gerçek olduğu dünya"ya gitmek isterdim. Yer yatağında ki horultular eşliğinde  gökyüzüne bakardım,  gökyüzü her zaman aynı şekilde, olması gereken gibi, herkesin gözünde ki Ayşe'yi kabullendiğim ana kadar perdeyi kapatamazdım...

Köpek için kulübe hazırlıyorum, eski defterlerimden rulolar yapıyorum, ruloları birleştirip çatı yapıyorum. Herhalde kulübe yaparken ailem bir köpek istediğimin farkına varıyor ve " köpek yerine sana bir kuzu alalım" diyorlar...

Yaz tatilinde bir kuzum oluyor. Köpekten daha çok seviyorum bu kuzuyu. Kuzumun bir adı var ama bütün köy onu " Ayşe'nin Kuzu'su " diye çağırıyor. Hiç peşimden ayrılmıyor, her an beni takip etmesi
çok hoşuma gidiyor, bazen kuzumu sınıyorum, herkesin içine karışıp onu çağırıyorum, şıp diye yanıma geliyor, avuçlarımı arıyor...Avuçlarımda ki  kaçak toz şekerlerini yalarken kuzum ile gurur duyuyorum. Ağaç sarmaşıklarını kuzum için topluyorum. Tüm ağaçlara çıkıyorum. Kuzum kafasını yukarılara uzatarak beni bekliyor. Ağaç arkalarına saklanıyorum, kuzumu çağırıyorum. Kuzum şıp diye beni buluyor. Bulunmak ne güzel bir duyguymuş...Sarmaşıklarından soyulmuş ağaç altlarında kitap okuyorum, kuzum yanımda, beni çok seviyor, hiç yanımdan ayrılmak istemiyor....

Yaz tatilinin sonuna doğru bir kamyonetin arkasına bütün akrabalar ve kuzum ile sıkışıyoruz...
Herkes mutlu...
Kuzum için sarmaşık arıyorum, ağaçlar yabancı...
Kayboluyorum...
Kuzumun kesildiğini, pişirildiğini, yenildiğini göremeyecek kadar kayboluyorum.
Bir ağaç dibinde elimde ki sarmaşıklara sarılıp ağladığımı gören akrabalarım " böyle olması gerekiyor " diye söyleniyorlardı.

Olması gerekenlerin dünyasında yaşamak çok acıydı...

Olması gereken şeylere yaşım büyüdükçe alışıyorum, daha az acı veriyor. Elimde ki ağaç sarmaşıklarını hiç bırakmadan geçirdiğim günün akşamında bir rüya gördüm.
Kuzum , takım elbise giymiş,  beyaz papyon takmış, iki ayak üstünde yürüyerek
beni yanına çağırıyor, koşarak yanına gidiyorum, düğünlerde ki damat gibi...Benimle dans etmek istiyor, ellerini  bana doğru uzatıp ellerimi tutmak istiyor, ağaç sarmaşıklı elimi uzatıyorum....

Geçen yazımın ardından düşününce hayvanlar ile ilişkimin "olması gerekenlerin" dışına çıkması çocukluğuma kadar gidiyormuş...





16 Ekim 2014 Perşembe

Arkadaş(sız)lık

Susan Herbert
 


Pıtpıt yanımda yalanıyor, uyumaya hazırlanıyor. Sabahın bu güzel saatinde. Dışarıda güneşli sıcak bir sonbahar havası olduğunu evimin güneşsiz ve soğuk  odalarından beri hissediyorum. Yıllardır hissettiğim aynı şeyi yine hissediyorum, keşke...
Sırf kendim ile bütün gün kalmak hem de yıllarca...
Sabahın erken saatlerinden akşam okul servisi yolun başında gözükene değin bütün bir gün , sırf kendimleyim.
 Uzun yıllar , kendim ile baş başa olmayı öğretti. Uzun yıllar , gerektiğinde acımasız olabilen sabırlı bir öğretmenimdi...Uzun yıllar , kendi kendime yetmeyi öğretti. Uzun yıllar çok iyi bir öğreticiydi.
Ama tek başınalığımın hüznü...işte onu içimden hiç söküp atamadı, çok uğraştı ama başaramadı...

Pıtpıt çoktan uykuya daldı. Keşke uyumasaydı, sabahın bu güzel saatinde elimden tutup beni dışarı çıkarsaydı, başımıza sonbahar yaprakları düşerken çocuklar gibi gülseydik, tek başına sokaklarda insan gülemiyor ki...Sahilde hala çayı 75 kuruş olan o kahvede otursaydık, beş bardaklık zaman konuşsaydık,  gülseydik,  insan tek başına beş bardak içemiyor,  tek başına çay içerken, konuşamıyor...
Tamam Pıtpıt yine her zaman ki gibi yapalım, içimizde ki hüznü dışarı ( güneşli sonbahara) atalım.. Ben bir çay demleyeyim, baş başa içelim...

Önemli not: Sevgili blog arkadaşlarım teknik bir arızadan dolayı yorumları cevaplayamıyorum.(sertifika hatası filan gibi şeyler çıkıyor)
Ellerinizden tutamamış , birlikte kahkaha atamamış, çay içememiş, hatta yüzlerinizi görememiş
olsam da, sizler benim arkadaşımsınız...Beni hiç ummadığım bir anda sevince boğan, görünmez arkadaşlarım iyi ki varsınız...

14 Ekim 2014 Salı

Fulya

Bu aralar sık sık oğlumun okuluna gidiyorum. Metro , otobüs, minibüs camlarında ki yüzüme bakıyorum. Belli belirsiz yüzüm, gözüme güzel görünüyor. Metro, otobüs, minibüs camlarına gülümsüyorum. Pis camlara kafamı yaslayıp gülümseyen güzel yüzüme bakarak kayboluyorum.

Altından zincir kolyesi ile ilkokul beşteki Fulya kirli camda beliriveriyor...Onu daha önce de anlatmışım işte burada

Ucu çok iyi açılmış kurşun kalemin ilk çizgisi gibi ince bakışları ile Fulya, bana bakıyor. Kirli camlarda ki güzel yüzümü silmeye gelmiş ,  çünkü gerçek güzel kendisi....

İlkokul beşteyim, Fulya ile yanyana oturuyorum.  Sınıfın en sessiz, en çalışkan kısaca en inek öğrencisiyim, Fulya ise çok popüler, sosyal, çok konuşkan, çok gülen, erkek arkadaşı çok olandı, adı ve namı sınıftan dışarı bütün okulca bilinirdi. Fulya benim yanıma cezasını çekmek için getirilmişti. Fulya için bundan büyük ceza olamazdı, benim için ise bundan büyük ödül...
Fulya korkusuz bir kızdı, yasak olmasına rağmen altın zincirden kolye takardı, zincirinin ucuna, erkek arkadaşının baş harfini takardı. Okulun bütün erkekleri isimlerinin baş harfi ile Fulya'ya arkadaşlık teklif etmek için sırada beklerlerdi. Teneffüs saatinde Fulya gömleğinin üst düğmesini açar, altın kolyesini görünür kılardı. Boynunda sallanan " harfi " köfte dudaklarına götürerek okul bahçesinde yürürdü.
Nöbetçi öğretmenlerden Fulya'nın altın kolyesini görüp, kızan, cezalandıran hatta asılarak  kopartanlar olmuş, Fulya'nın boynu yara bere içinde kalmış ama altın zincirinden ve harflerinden vazgeçmemiş, gözü karalığı ile taktir toplamıştı.
Bütün okulun erkekleri Fulya ile arkadaş olmak istiyordu, benim o taraklarda bezim yoktu ama  sınıfımın tüm kızları erkek arkadaş çetelesi tutuyordu," kaç kez teklif aldıklarını" gururla birbirlerine söylüyorlardı. Bana arkadaşlık teklif eden olmamıştı. Fulya'nın yanımda oturması bile bana bu konuda bir yarar sağlayamamıştı. Arkadaşlık teklifi almamış, hiç almamış,bir kere bile almamış biri olmak henüz ağır gelmiyordu. Zafer gelene kadar. Babası ölünce anneannelerinin evine taşınmak ,okul değiştirmek zorunda kalan Zafer bizim okula nakil olunca, bambaşka bir şeye dönüşüverdim. Arka sıramda oturmaya başlayan Zafer karanlık dünyama pencereler açmaya başladı, her pencere gözlerimi kamaştırıyor, alışık olmayan gözlerim yaşarıyor...Tombul parmaklarını sırtıma vurarak silgi, kalemtraş, kırmızı kalem isteyebilir diye kalem kutumla hazır bekliyorum, kilosu yüzünden koşamıyor, nefessiz kalıyor diye ,teneffüslere çıkmayıp ekmek arası patates,  peynir zeytin ,toz şekerli ekmek aralarını yiyoruz. Zafer'in annesinin yaptığı ekmek araları içimi acıtıyor, babasız oluşu sevgimi yüceltiyor. Ekmek aralarında Zafer'den arkadaşlık teklifi bekliyorum, kalbim yerinden çıkacak gibi, top peşinde koşarken ki gibi, ip atlarken ki gibi, sek sek oynarken ki gibi, durduraksız  atıyor. İlk kez Fulya'ya açıyorum, kalbimin hallerini, açmasaydım beni nefessiz bırakacaktı, içimde uçuşan binlerce kelebek..  Fulya kısık kısık beni dinliyor, köfte dudaklarını yalıyor.
Günler sonra bir teneffüs saatinde sıralarımızda oturmuş Zafer ile ekmek aramızı yiyoruz, Fulya bahçeye çıkarken gömlek düğmesini açıyor, altın kolyesinin harfini  tutuyor, dudaklarına götürüyor. Fulya'nın dudakları arasında kaybolmaya başlayan harf yine değişmiş. Fulya'nın köfte dudaklarına dikkat kesiliyorum, "Z"  ... Altın kolyenin ucunda ki Zafer'in Z'si .

Güzel yüzümü   pis camlarda bırakıp, gerçek yüzümü alıp şehrin kalabalığına iniyorum...

2 Ekim 2014 Perşembe

İlkbahar Kümesi

 
 


Zil çaldı,okul kapısından çocuk fışkırıyor.Merdivenlerin başında Yunus göründü,sırtında ki çantanın ağırlığı ile iki kolu havaya kalkmış,temkinli adımlar ile iniyor, yüzünde önemli bir olay olmuşun belirtileri var, hemen anlatılması gerek,gözleri beni arıyor. Çantasını alıyorum, önünü ilikliyorum, terlemiş saçlarını düzeltiyorum, elini tutup yola koyuluyoruz. Yağmur çiseliyor. Metroya biniyoruz.
Bu saatte metro kalabalık. Önemli olayını anlatıyor Yunus, bir yandan da " sen benim yerimde olsan ne yapardın " diye soruyor. ( Annelik hakkında her şeyi öğrenmeye heves ettim, uygulayamadığım şeyler için üzüldüm (anne karnında Bethoven dinletemedim) , en çok empati üzerinde durmuşum ki, oğlum, başkalarının düşüncelerini ve hislerini çok önemsiyor...)
"Sınıfta biri var, herkes ona hayran, herkes onu çok seviyor, ben de seviyorum , ceza aldığım gün  onu düşündüm, benim hakkımda ne düşündü diye, sence ne düşünmüştür anne? Benim yerimde olsan sen ne hissederdin anne?"

Kalabalıktan biri oturduğu yerden kalktı, bize yerini verdi.Utandık,olmaz dedik,kalkmayın dedik.
Yunus'un kafasını göğsüme dayadım , kendi kafamı metronun hızlı penceresine...
Metronun penceresinde yüzümü aradım. Pencerede hızlı bir akış vardı, yüzüm ışık hızıyla bir yere gidiyor,yüzüm kaybolmuyor  ama arkadaki fonlar hızla değişiyor.
Ben olsam ne yapardım mı düşünüyorum.


İlkokul birinci sınıftayım, sıralar birleştirilmiş kümeler oluşturulmuş. Mevsimin dört hali kümelerin adı olmuş, Sümerbank mavisi kumaşın ucuna "İlkbahar" yazılmış, ait olduğum kümenin örtüsü.
Dört kümenin içinde  "ilkbahar" 'ın ayrıcalığı var, bütün öğrenciler bunun farkında. İlkbahar 'da öğretmenin sevdikleri var,memur çocukları var. İlkbahar kümesinde Deniz'de var, Deniz ilk aşkım.
Gözlerimi ayırmadan,kırpmadan,soluksuz Deniz'e bakıyorum. Doğu Anadolu'nun bu kasabasında hiç kimse deniz görememiş,hiç kimse çocuğuna  Deniz adını koyamamış iken ben çok şanslıydım,Deniz ile aynı kümedeydim.  Deniz'e her bakışımda yeni yeni şeyler keşfediyorum , saçları taranmış,tırnak içleri temiz, hazır önlüğünün mavi düğmeleri, ince boynunda beyaz yakası ütülü...Okulu ölesiye seviyorum. Bir gün Deniz ağlıyor, kara gözlerinden yaşlar boşanıyor, ince boynuna doğru süzülüyor, içim titriyor, ağlamasına dayanamıyorum. Öğretmenin gözdesi Deniz, tiz sesiyle : ,
"öğretmenim,Ayşe hiç durmadan bana bakıyor,bunaldım,sıkıldım,bana bakmasın..bakmasın.."

Öğretmenim tüm sınıfın kahkahaları arasında beni tahtaya kaldırıyor, ellerimi açmamı söylüyor.Sırtım tahtaya , yüzüm tüm sınıfa dönük, ellerimi açıyorum. Öğretmenim  avuçlarıma cetvel ile vuruyor. Ellerim yanıyor.Suçumu anlayamıyorum." Bir daha arkadaşını bunaltma,bakma" diye sırama yollanıyorum,suçumu anlıyorum, İlkbahar kümesinden  "sonbahar" kümesine atılıyorum. Hangi çocuk Sonbahar'ı sever ki? Sonbahar kümesinde kayısı fabrikası işçilerinin çocukları var.

Metronun penceresinde ki yüzüm, hızla değişen durakların inenleri binenleri arasında kayboluyor, avuçlarım yanıyor...

23 Eylül 2014 Salı

Kış hazırlığı yapan kaldı mı?











 
Ebru Gündeş'in kış hazırlığı için dört yüz bin liralık alışveriş haberini okuyunca,
kendi kış hazırlığım aklıma geldi,
içime bir hüzün çöküverdi...
Annem, kuzine üstünde kara kazan içinde fokur fokur kaynayan şeftali reçelinin kokusunu almış eşek ve bal arıları arasında kışa hazırlık reçel yapıyor,bir yandan arıları kovalarken bir yandan da söyleniyor;" bizim gibi kışa hazırlık yapan kaldı mı?" Babam salça için domates topluyor,reçel için şeftali ,erik,elma ,bir de kızılcık var,kızılcığın reçeli iyi olmadı ama kızılcığın şurubu çok iyi oluyor,soğuk kış gecelerinde insanın içini ısıtıyor.Domates salçasını tavalara koyup dama çıkardım,güneşte kuruyunca kışın hiç küflenmiyor . Oğlum, fasulye turşusu diye tutturunca bir bidon dolusu fasulye turşusu kurduk,salatalıklarımızın en küçüğü, ön kol kemiğim uzunluğunda olsa da turşusunu kurmaya engel olamadı.Makarna kestik,bu sene bir ilk yapalım dedik makarnaya domates suyu kattık,kırmızı makarnaları yine dama ben çıkardım.Makarna keserken çorbalıkta kestik,kare kare,
küçük küçük...Konserve yaptık,fasulye,dometes,bakla, hepsinin kapağını babam sıktı.
Bu sene pirinç yerine bulgur aldım.
Elma sirkesine hakiki bal kattık,bal katıldığını bilmiyorduk, babama biri söylemiş bakalım nasıl olacak.Babam
yirmi bidon sirke doldurmuş,elmalar ilaçsız olduğundan kabuklarını soymamış,öyle güzel öyle intizamlı dilimlere ayırmış ki ,gözlerim yaşardı,annem kızdı;"yirmi bidon sirkeyi ne yapacağız?".
Reçelin başına üşüşen arılardan kurtulmak için babam ot yakıyor,dumanı gözlerimi yakıyor,annem söyleniyor" kış hazırlığı yapan kaldı mı?"...Köyümüzden İstanbul'a doğru ayrılırken küçük arabamızın bagajı kışlıklarla doluydu,en çok elma sirkesi bidonlarını aldım.
 Bugün,İstanbul da havalar kapalı,kış geldi zannettim,turşu bidonunu açtım,yanına bulgur pilavı yaptım,
tatlı niyetine şeftali reçelini tabağa koyarken kavanozdan bal arısı çıktı, kaşığın ucu ile arıyı reçelden ayırdım...
 
 
 

22 Eylül 2014 Pazartesi

Kredi kartsız nasıl yaşanılır?


 
İki yıl önce dünya evine girmiş, bebeğini yeni kucağına almış kuzenime;" evlilik nasıl gidiyor?" diye sordum.İki yıldır işsiz olduğunu,eşinin maaşı ile geçinmeye çalıştıklarını, çok bunaldığını,artık rahat yaşamak istediğini bunun içinde bir an önce işe girmesi gerektiğini söyledi.
Kuzenimin" rahat yaşantı" ile anlatmaya çalıştığı şeylerin hiçbiri ben de yoktu ve bunu bildiği halde benim rahatsız edici yaşam şartlarımın dayanılmayacak bir şey olduğunu kendi iki yıllık tecrübesine
dayanarak anlatmaya çalışıyordu.
Benden on yaş küçük kuzenlerimin kendilerine ait evleri,arabaları var.Tüm çevremin kredi kartı var yıllarca taksit ödeme şartı ile yepyeni evlerde oturup yepyeni arabalara biniyorlar.
Çevremdekilerin yaşam şartları ile benim ki çok farklı,farklılıklara hep saygı duydum,keşke bu kuzenimde benim farklılığıma saygı duysaydı,yaşam tarzımın rahatsız ediciliğini ,bunaltıcılığını
sızlanarak  anlatmasaydı ve "iki yıl nedir ki, sen on iki yıldır nasıl dayanıyorsun?" diye bana soru sormasaydı...
Kuzenimin kucağında ki bebeği, süt kokulu yanaklarından kokladım,öptüm ve "umarım sen benim gibi olmazsın,hissediyorum en yakın zamanda bir iş bulup rahata kavuşacaksın" diyerek ayrıldım...
Rahatsız edici ekonomik yaşantıma oniki yıl boyunca nasıl dayanıyorum?
"Kredi kartsız yaşanılır mı?" diye o kadar çok soru soranım oldu ki.
Kredi kartsız yaşanılır ama "yetinebilme" eşiğinize bağlı...
Yetinebilme eşiğinizi bir tartın.
"Az" ile yaşayabilmeyi on iki yıl boyunca tecrübe etmek bana çok şey kattı.
"Az " demek ,fazlalıklardan kurtulmak demek değildir,elbise dolabında ki fazla giysilerinden kurtulmakta ki "azalma" çok farklı. Elbise dolabını dolduracak kadar paranın olmaması,harcamak için  çok daha önemli ihtiyaçların sırada beklemesi gerek , elbise dolabı  çok uzaktır..Kurbağayı öpünce içinden prens çıkıyormuş deseler şu yaşımda bile inanabilirim,( doğru mu diye kurbağa öpebilirim) ama kredisiz İstanbul'da  ev alınabileceğine inandıramazlar.Kredi kartsızlığın evsizliği
de beraberinde getirdiğini herkes bilir.
 
Almamaya değil, alamamaya alışmaktır.
Kredi kartı olanların nefsi ile kredi kartı olmayanların nefsi, farklı çalışır.Kredi kartı olmayanlar
her güzel şeye nefis kabartmamayı öğrenebilmiş olmalı.
Az ile geçinebilen kişi için en gerekli şey"umursamamazlık" olmalı.Herkesin kredi kartı var,herkes gibi kredi kartı olmayan kişi, kendi ile barışık olmalı ki,hepten yalnız kalmamak,alınmamak,üzülmemek,depresyona girmemek için.
Yalnızlığı sevmek, yalnızlık  ile başa çıkabilmekte  önemli.Çünkü;kredi kartsızlık,
  az insan ile hemhal olmayı gerektirir, ne kadar karşı fikir olsa da  on iki yıllık tecrübem bunu gösteriyor.On iki yıllık tecrübemin gösterdiği diğer bir madde  ise kredi kartı olan insan ile kredi kartı olmayan insanların kafası "mecburen" farklı çalışıyor.Kredi kartı olanlar her durumda çok daha rahatlar.Dışarıda bir yerlerde kredi kartlı arkadaş ile buluşursam,  aklım cebimde kalıyor,tedirgin,yetişecek mi,yetişmeyecek mi,şunu içmek mi,bunu yemek mi cebime uygun olur diye hesap yaparken,kredi kartlı arkadaşların rahatlığına, onların yediklerine içtiklerine katılamamak , rahatsızlık verici olmamaya çalışmak,çaktırmamaya çalışmak beni epey yorar.
 Kredi kartsızlık mecburen ,Az para , az insan, az seyahat, az giyinme, az yeme, az davet, az hediye demek.
 Kredi kartsızlık ve Az ile yetinmek çoğu zaman "huzur" getiriyor, mutluluk veriyor.
Ama  kredi kartsızlık yüzünden "az kadın" olmak içimi acıtıyor.Kendi kılığımla barışık olma adına çoğu kadın bloglarına
girmiyorum,internetten elbise ayakkabı gibi şeylere hiç bakmıyorum ama bazen birden önüme şöyle bir elbise çıkıyor ve " kadın mıyım?" diye kendimi sorgulamam gerektiğini söylüyor. Elbiseyi çok beğeniyorum, kendimi onun içinde hayal ediveriyorum.Elbise , sahip olunmak için kredi kartı istiyor,kendini gösterecek arkadaşlar,kafeler,yeni evler,arabalar istiyor,sadece bedenimde uçuşarak durmasına izin yok ve hayalim kabusa dönüyor. 
Hayal kurmamak, benim gibi hayalsiz yaşayamayanlar için ise, az hayal kurmak şart, on iki yıllık kredi kartsızlık tecrübem.Öyle çok tecrübe maddelerim var ki, hepsini şimdi yazmaya
kalkışmamalıyım.
Bu bluzu da beğendim ama kıyafet seçme ve beğenme kültürümün gelişemediğini,köreldiğini
hissediyorum.
 

19 Eylül 2014 Cuma

Çarşamba Pazarı-Aşk


"Aşk" kelimesini çocuk kulaklarım ilk kez Demetevler de ki Çarşamba pazarında duydu.( Eskiden bu kelime her yerde söylenilen ,tüketilen bir şey değilmiş)

Annem ile Bahriye Teyze çarşamba pazarında turşuluk arıyorlar,Bahriye Teyze'nin turşuları bütün kış erimeden ,küflenmeden , tadı bozulmadan yenilebildiği için bu sene turşularımızı o kuracak.
Annemin apartman komşuları içinde en sevdiği Bahriye Teyze, çünkü evi her an tertemiz,balkona astığı çamaşırların beyazı göz kamaştırıcı, çocuklarına ayrı eşine ayrı her gün çeşit çeşit yemek hazırlayabildiği için, titiz olduğu için...Ben de severdim Bahriye Teyze'yi ama sadece Seher Abla gibi bir kardeşi olduğu için...Seher Abla ,çocuğu olmadığı için kayınvalidesi tarafından eziyet gören, üzerine kuma almaya kalkışınca kocasını boşayıp ablasının evine sığınan kara kaşlı kara gözlü, beni gördüğünde saklı gamzesini çıkarıveren...
Çarşamba pazarında kornişonları mıncıklayıp,sarımsakları koklayan Bahriye Teyze ;" Aşık değilim
 ne demek oluyor,aşk da neymiş,hangimiz aşık olarak evlendik," diye söyleniyor anneme. Annem çok sevdiği komşusuna hak veriyor," evlenmeden aşık mı olunurmuş?"...
Karısı ölmüş,yaşlı adamlar Seher Abla için görücü yolluyorlar,Bahriye Teyze bir an önce kardeşini başgöz etmek istiyor.Çarşamba pazarında "aşk" kelimesi kulağıma, soğuk,kötü,çirkin gelse de ben "aşkı" kitaplardan çok okumuştum ve pazara giderken bir elimde Anna Kareninna vardı."Aşk",çok değerli bir şeydi,uğruna her şey feda edilebilirdi,zenginlik, şöhret, asillik,yuva hatta çocuk bile...
Onlu yaşlarımın başında okuduğum kitapların öznesi" aşk" tı, çevre,anne,aile hiç bir şey ifade etmiyordu,aşkı bulan kahraman oluyordu,aşk doğa üstü bir şeydi,dünya da olan hiç bir şey ile kıyaslanamazdı...Anna  ,aşkı için oğlunu terk etmişti.Çocuk,anne ve daha bir sürü şey ,çevre denen baskıcı,sıkıştırıcı,yok edici şeyin pazarladığı ürünlerdi,aşkı tanımıyordu bu çevre,tanısa onu da kendine benzetmeye çalışır,sıkıştırır,bastırır,yok ederdi...Aşkı bir ben biliyordum,okuyarak da olsa...
Aşkı hiç okumamış zavallı çevrem,bilmediğiniz şeyi nasıl yerden yere atarsınız,hor görürsünüz..
Din dersi hocam annem ile babamı veliler toplantısında kınamış,ergenliğe girmiş bir kız daha namaz surelerini tam bilemiyordu.Bahriye teyze her derdimizin dermanı olabiliyordu,Seher Abla çok güzel Kur'an okuyormuş,bana namaz surelerini çalıştırabilirmiş.
Seher Abla ile birlikte abdest alıp ,   sure ezberlemeye çalıştığım günleri hiç unutamıyorum.
Kocasına "aşık" olabilmiş ama çocuğu olmadığı için  eziyet görmüş,terkedilmiş bir kadın, yine aşık olmak istiyor, istediğini çarşamba pazarından biliyorum.Seher Abla tüm kitaplarımın kadın kahramanlarının yüzü oluveriyor...Seher Abla aşkı arayabilme cesareti gösterilmiş tek gerçek kahramanım,onca itilmişliğin ,sığıntılığın içinden beri,"aşk" diyebilmişti...

Anne olunca "Ayşe" olmaktan çıktım,çocukluktan çıkar gibi,sıyrıldım,başka bir entari giyer gibi anneliği giyindim.Anne gibi düşünüp,anne gibi hayaller kurmaya başladım,farketmeden,içeriden,içeriden...Dün Anna Karenina filmini seyrettim,"aşk" uğruna oğlunu bırabilen bir kalpsizi, bir bencili, Anna'yı izlemek bana dakikalarca ızdırap yaşattı.Film bitince hemen pencereye koştum,Yunus'un okul servisini gözledim,bir gelsin sarılayım,kara gözlerinden,saçlarından,boynunun altından bir öpeyim...Okul servisi sokağın başından bir görünsün...



17 Eylül 2014 Çarşamba

Sait Faik Müzesi


           Yunus'un objektifinden Burgaz ada ve Sait Faik Müzesi

Yaz tatilini sessiz,kimsesiz bir köyde, sadece dede, anneanne ve annesini görerek geçiren Yunus bazen arkadaşsızlığa isyan etti. Köyün hemen hemen tüm sakinleri kasabaya, şehirlere göç etmişler, artık yazın bile uğramaz olmuşlar. Arkadaşsızlık ,Yunus'un aklına geldikçe sızlandığı önemli
ihtiyacıydı...Dedesi Yunus'a arkadaş olmaya çok hevesliydi, toprak kazan,eken,sulayan dede gününün büyük bir bölümünü okumaya ayırırdı. Yunus ile beraber okuma saatleri yaptılar,ellerine ne geçerse
okudular,Yunus okuyor dedesi dinliyor,dedesi okuyor Yunus dinliyor...( okudukları kitapları yazayım
*Reçel Kavanozu - H.M.Kermani
*Kariye Hazinesi-Bilgin Adalı
*Ben ,Çınar Ağacı ve Pufböreği-Zeynep Cemali
*Gül Sokağı'nın Dikenleri-Zeynep Cemali
*Haritada Kaybolmak-V.Tumanov, bu kitaplar sınıf öğretmeninin tavsiye ettikleriydi)
Dedesinin en sevdiği yazar ise Sait Faik Abasıyanık'tı burada anlatmışım. Tatilimizin bitmesine az kalmış, babam peşimize kışlık hazırlıyor, elma ,şeftali, erik reçelleri yapıyor( babam reçel yapmada bir numaradır),bidonlara elma sirkesi kuruyor ve cevizleri  toplamaya çalışırken ağaca dayadığı merdivenden düşüveriyor,köprücük kemiğini kırıyor. Dedesinin kolu askıda, nefes alışı bile acı verirken okuma saatinde Sait Faik'in "Son Kuşlar'ı" okuyor; "kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yol­lar çamur içinde kaldı. dünya değişiyor dostlarım. günün birinde gök yüzünde, güz mevsiminde artık esmer le­keler göremeyeceksiniz. günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil sac­larını da göremeyeceksiniz. bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. biz kuş­ları ve yeşillikleri çok gördük. sizin için kötü olacak. benden hikâyesi ..."

Her sene Sait Faik'in adasına gideriz,evinin önünden geçeriz ama içeri giremezdik.bitemeyen bir tadilat vardı.İki sene evvel Yunus altı yaşında iken  Burgazada'da denize girmiş yorulmuş ,acıkmış
 şöyle demişti;"  Sait Faik amcanın evine gidelim,belki evinin tamiri bitmiştir,bize yemek hazırlar,yeriz,çocukları var mıydı, ben çocukları ile oynarım..."

Bu sene evine girebildik,girişte para alınmaması içime çok dokundu...Aslında okuduğum yazarlar ile tanışmayı hiç istemem,imza günü gibi tanışma günleri ürkütür beni...Bir kitabı okumak için günlerini verirsin,çok beğenir defalarca okursun,kitab,kitabın sayfaları,cümleler öyle yakınlaşır ki, hep yanındadır,koltuğunda,masanda,otobüste,parkta,yatağında seninledir, kitap en yakının oluvermiştir.
Oysa kitabı yazan kişi ile hiç bir bağım yok, çok uzak,kitab ile aynı şey değildir,kitabın yazarı...
Sait Faik yaşaydı onu görmek istemezdim çünkü çocukluğumdan beri onun cümleleri en yakınım oldu,babamın sesinde ninni oldu, çocuk uykularıma daldım,ilkokuldan beri tuttuğum günlüğümün sayfaları oldu,yıllarca onun gibi yazabilme hayalim oldu....
Sait Faik'in evini,bahçesini,yazı masasını,tek kişilik yatağını,çizgili pijamasını görmek beni utandırdı,üzdü,pişmanlık içinde çabucak mekanı terk etmek isteği uyandırdı...
Bütün fotoğrafları Yunus çekti,evden çıkmak istemedi, Sait Faik'in ucu açılmış ayakkabısı dikkatini çekti, ayakkabının fotoğrafını defalarca çekti...



Yaşlının Yükü



Dün Yunus'un bit(e)meyen kitap- defter alışverişi için  kırtasiye kuyruğunda iken arkamda ki  kadın hapşırdı.En samimi en merhametli en sevecenli ses tonumla "çok yaşayın" dedim.Kırtasiye kuyruğunda ki kadın gülümsedi,mutlu oldu.Birini mutlu kılabildiğim için,içim huzurla doldu!

Bu yaz hayatımda ilk kez "cansız bir yüz" gördüm.
Yengemin annesi vefat etmiş,bir  odada etrafı kadınlarla çevrelenmiş bir çemberin içinde kefeni ile yatıyordu. Yengem, ölü annesinin başında oturuyordu, beni de yengemin yanına oturttular.
Çemberin dışında odanın bir köşesinde hocanın karısı Yasin okuyor.Odaya giren kadınlar çemberde ki yerlerine geçip oturmadan önce kefeni açıp ölünün yüzüne bakmak istiyorlar . Kefenin her açılışında dehşete kapılıyorum. Çemberde ki tüm kadınlar ölüyü tanıyor,akrabaları,komşuları,arkadaşları için üzülüyorlar ama bu bir kaç dakika sürüyor,bir kaç dakika sonra çemberden dünyalık sesler çıkmaya başlıyor,"senin kızı göremedim,tatile mi gitti,nereye gitti,tek başıma geldim bizim adamı tarlada bıraktım bu sene ürünler hiç para etmeyecek ,Saniye'nin kızını gördün mü ne çok büyümüş,istenmeye başlamış bile..."
Dünyalık sesler  hocanın karısına kadar ulaşınca , hocanın karısı Yasin'i yüksek tondan okumaya başlıyor.
Yengemin annesi yirmi senedir yatakta bakılan felçli bir hastaydı. Yıllarca yatalak annesine yengem baktı. Yengemin kardeşleri de vardı ama hiç biri annelerine bakmak istemedi.
Yirmi sene boyunca, çocuklarıyla, eşiyle ve felçli bir anne ile yaşamaya çalışmak kolay değil, yengemin kardeşlerini bakışları ile suçlayıp uzak duran çember,yengemi kucaklıyor,"aferin sana
anne sevabı kazandın,büyük sevap kazandın" diyorlar...

Bu yaz ilk kez dedemi  evinden ayırıp, yanımızda kalmaya ikna ettik.
Çok mutsuzdu,evini istiyordu ama eskisi gibi olamayacağının da farkındaydı.Dedemi mutlu kılabilmek adına çok şey yaptığımı sandım,her gün arabamla onu köyüne götürdüm,koluna girip
bahçesinde gezdirdim,arılarına şerbetli sular yaptım,kovanlarını düzenledim, kaçan arıları kovanlarına soktum,rahat abdest alabilsin diye pazardan leğen ile ibrik aldım,ezan okunmaya başlayınca elimde ki tüm işleri bırakıp leğen ile ibriğe koştum,o seviyor diye gün aşırı yoğurtlu yarma aşı yaptım,durup durup eskileri açtım,anılarını dinlerken ben çok mutluydum ama o hiç mutlu değildi...Bir ay boyunca dedemin yüzünü güldüremedim.Yaptıklarımın karşılığı olarak beklemiyordum dedemin gülümsemesini,sadece mutlu olsun istiyordum.Bir gün bana" yaşlının yükü ağır olur kızım, dua ediyorum temiz bir ölüm için" dedi.Temiz bir ölüm,neydi  biliyordum,yengemin annesi gibi olmamaktı.
Kırtasiye kuyruğunda ki kadını mutlu etmek gibi kolay değildi, hayat...Ya da bir ay boyunca eli ayağı tutan bir yaşlıya hizmet etmek gibi...Yirmi yıl boyunca yatakta felçli bir anne olup gözlerinin içine bakan oluverir ,hayat...



Yunus'un objektifinden dedem...Birinci fotoğrafta bizim evde, ikincisin de kendi evinde...



16 Eylül 2014 Salı

Köyümden Manzaralar




 
Köyümüzde ki evimizin manzarası beğenilince bir kaç fotoğrafı paylaşayım dedim.
Manzaramızda bir baraj gölü var, 20 senedir  suların içinde cami minaremiz
var.Evimizin ilk sahibi ineklerdi,bizim oralarda ineklere "mal"denir,mallardan devraldığımız ahırı
ev yapmak için annem çok uğraştı, çok eksiği var.
 
 
Evimizin çatısı yok, dometes kurutmak için iyi oluyor ama yazın sıcağında ısınan tavan ,evi fırın gibi ısıtıyor, çok sıcaklarda evi serinletmek için  damı sulamak işi bana düşüyor.
 
 
Damdan manzara
 
Benim hayalim bu damın üzerinde çay içmek ama inekler için yapılmış bu evin hiç de sağlam olmadığı,damın çökebileceği endişesinin hep canlı olması bu keyfime engel...
Annem masraf olmasın diye çok direndi,geçen seneye kadar evin  kapıları yoktu,odaların kapısızlığı
mutfak tezgahı ve dolabının yokluğundan daha ağır gelmişti bana...
Geçen sene kapıları taktırdık bu sene mutfak tezgahını yaptırdık,seneye de dolabımız olur inşallah...
 
 

 
 
Bahçemiz