31 Ekim 2018 Çarşamba

Umutlanarak geçen ömür


Abbas Kiyarüstemi'nin,
 yalnız ağaçları, kimsesiz köylere giden ıssız yolları, tozu, toprağı, rengi, ışığı , rüzgarı, gıcırdayarak açılan kapıları ile  gözlerinin çok farklı gördüğünü , çok daha fazlasını gördüğünü filmlerinden anlıyorduk.

Geçenlerde şu video ile karşılaştım.
Ölmeden önce dinlenen son şarkı , başlıklı bu videoda ölüm yatağında yatan kişi Abbas Kiyarüstemi, şarkıyı söyleyen  Solmaz Naraghi, sözler ise Şadi Şiraz

Şarkının sözleri içinde, ikişer defa şöyle cümleler geçiyordu;

Bir ömür daha lazım vefatımızdan sonra
Bir ömür daha lazım vefatımızdan sonra
Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik
Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik …











 

30 Ekim 2018 Salı

Örgü kursunda ilk günüm

Mahallemizdeki kadın kültür merkezinde " örgü oyuncak kursu" açılacağını duyunca çok sevindim. Sabah erkenden kayıt için sıraya girdim, kaydımı alan kişiye hiç örgü örmediğimi özellikle belirttim, belki benim gibi tecrübesizlere uygun değildi kurs. Görevli kişi " sizi ilk gruba, yani hiç bilmeyenlere  yazıyorum" dediğinde sevincime sevinç katıldı. Bir hafta sonra başlayacak kursu sabırsızlıkla beklerken internetten ilgili videolara bakıyor, sıkı iğne , artırma, eksiltme nedir nasıl yapılıra bakıyorum, bilgisayar ekranındaki "öğretici el" o kadar güzel gösteriyor ki, hemen öğreniveriyorum. Elime hiç tığ almamış biri olarak videolara bakarak oyuncak bebeğin kafasını  örüyorum. Evdeki herkese gösteriyorum, oğlum eşim çok seviniyorlar, başaramayacağın şey yok , elinin değdiği her şeye hayat veriyorsun dediklerinde gözsüz ağızsız, gövdesiz kafaya baktıkça mutlu oluyorum. Öğrendiklerimi , şifreleri bir deftere yazıyorum, defterin her köşesine öreceğim  hayvanları bebekleri çiziyorum, çocuk gülüşlerini hayal ediyorum  . Dersin başlayacağı saatten önce sınıfıma girip, arkadaşlarımı öğretmenimi bekliyorum. Tek başıma uzun bir süre oturmak zorunda kaldım, bu sürede içinde "okul" ile ilgili hatırlamak istemediklerim aklıma gelir gibi oldu, defterimi, ördüğüm kafayı, renkli yünlerimi sıraya koyarak aklımdakileri savuşturdum. Sınıfın öğrencileri gelip el işlerini masalarına koydukça aslında hiç birinin benim gibi hiç bilmeyenler olmadıklarını anlıyorum, nerdeyse hepsi yılların örücüleriydiler ve daha zor daha farklı daha görülmemiş modeller için  torunlarına bebek yeleği örmek için gelmişlerdi. Benim dışımda iki kişi  oyuncak bebek için buradaydı.  Öğretmen sınıftan içeri girince ,geçmişteki  onlarca öğretmenim içeri girmiş gibi oldu, irkildim. Tüm öğrenciler bu güler yüzlü öğretmeni önceden tanıyor, hepsi bu  öğretmenden daha önce ders almış. Kendimi tanıtırken , çok cahil olduğumun üstüne basıyorum ama nasıl istekli olduğumu anlasın diye de ördüğüm kafayı gösteriyorum. Olmamış, sök, diyor. İki kelime. Koskoca kadınım alınmıyorum, ama sökmüyor, ilk göz ağrım kafayı sıranın altına saklıyorum. Doğru bir kafayı anlatıyor, öğretmenimiz, benim ile birlikte toplam üç kişiye. Üç kişi başlıyoruz örmeye, onlar tecrübeli ama olsun ben de onlar gibi olacağım. Hayalimdeki bebekleri anlatıyorum arkadaşlarıma  başı örerken. Arada öğretmen elimizdekilere bakıyor, iki arkadaşa olmuş diyor benimkine olmamış diyor, söküyor. Nerde hata yapıyorum diye soruyorum, " ilmeklerin çok gevşek diyor. Tekrar baştan örmeye başlıyorum, iki arkadaş ile artık konuşmuyorum, kendimi işime veriyorum. Vakit ilerken öğretmen herkesin elindekine bakıyor, bana sıra gelince " olmuyor diye tekrar elimdekini söküyor. Nerde hata yaptım diye soruyorum "bu seferde çok sıkı örmüşsün" diyor. Arkadaşlarımın ellerine artık hiç bakamıyorum hepsi saatler boyunca ilerledi , iki kere sökülmüş ip yumağı ile  nasıl öreceğim konusunda tedirginim, öğretmen işini yapıyordu, gösteriyor, gösterdiği şekilde yapamadığım için  söküyordu. Yanlış yaptığım  şey, ilmeklerimin görüntüsü öğretmen ve diğer arkadaşlarınkine benzer olmaması, aynı şifreye göre örüyordum ne fazla ne eksik ama benim örgüm onların ki gibi görünmüyordu. Bir ilmeğim sıkı bir ilmeğim gevşek olunca sıralı düzgün bir görüntü çıkmıyordu. Dakikalarca ördüm, ne gevşek ne sıkı olsun diye uğraşırken , şifreyi karıştırdığımı fark ettim, on sekiz ilmek olması gereken sıra eksik, otuz altı olması gereken sıra ise daha  fazlaydı. Öğretmen üçüncü kez sıraları dolaşırken, onun gözleri ile elimdekine baktım, beğenmeyecekti, o söylemeden söktüm , öğretmenim üzülmüş göründü, o kadar da göstermişti; " sorun ne"," neden yapamıyorsun" dedi.
Benim yüzümden, benden kaynaklanan bir sorun vardı. Sorun ne, neden yapamıyorsun, neden anlamıyorsun, herkes yapıyor sen  neden yapamıyorsun diye sorgulayan öğretmenlerim, hepsi  başıma dikiliverdi.
Öğretmenlerimin her biri şimdi sınıflarımın  kapısındalar, susun diye bağırarak içeri giriyorlar, kapıları kapatıyorlar, kapılar kapanmasın istiyorum, arkalarında gizledikleri elleri ile sıraları dolaşıyorlar, yanıma yaklaşmasınlar  , doğru mu yanlış mı tam mı eksik mi   dolaşan tedirginlik son bulsun, uzak olsun, istiyorum... Derdimi anlatabilirdim  kırk yaşımda şimdiki öğretmenime ve torunlarına yelek ören sınıf arkadaşlarıma. Zayıflıklarımı, eksiklerimi, sebepleri, nedenleri ,  kendimi anlatabilirdim.....Ama küçük bir çocuk anlatamazdı, sadece mecbur kalırdı.
Ağlamaya başladım. Sınıftakiler önce şaşırdılar yüzüme dikkat kesildiler, " aaa ağlıyor" dediler. Sıra üzerindeki sökülmüş renkli yünlerimi, defterimi çantama koyup hiç bir açıklama yapmadan dışarı çıktım. Dışarıda sonbahar rüzgarı ile güneşi, derin bir nefes çektim, gözyaşımı sildim. Kırk yaşımın bu son baharında kendi kendime söz verdim bir daha asla öğretmenlere yaptıklarımı beğendirmeye çalışmayacak, kapılarını öğretmenlerin kapattığı sınıflara asla  girmeyecektim.

 Evime doğru yürürken, sıramın altında ,kafamı unuttuğum aklıma geliverdi. Öğretmenin sök dediği ama sökmeye kıyamadığım kafamı almak için geri dönmeli miyim diye ikilem de kalmadım, asla...


Akşama doğru telefonumu kayıtsız bir numara arıyor; örgü öğretmenim; "Ayşe hanım neden öyle sınıfı terk ettiniz, bir şey mi oldu, bir sıkıntınız mı var merak ettim, çok istekli çok pozitif görünüyordunuz , birden bire böyle olunca, merak ettim, umarım haftaya gelirsiniz, göreceksiniz tüm sıkıntılarınızdan kurtulacaksınız"...


24 Ekim 2018 Çarşamba

Amigurumi

 Kedim Pıtpıt ;"karanlığa küfredeceğine bir mum yaksana" diye gözlerime baktığında, bir azim geldi.
Amigurumi' yi başarabilirim gibi büyük bir şey hissettim. 
Annemin hastalığında hastanenin onkoloji bölümünde bir kız çocuğu ile tomografi kuyruğundaydım. Sıranın sonundaki küçük kız huysuzlanıyor,  beklemek istemiyor, annesi kızını sakinleştirmek için;" uslu durursan sana o çok istediğin "ciciobella"yı alacağım diyordu . Küçük kız annesine, "hep alacağım diyorsun ama almıyorsun" der gibi bakıyor, sızlanmasını daha çok artırıyordu. Anneme sıra gelince tek başıma kaldım , uzaktan beri  küçük kız ve  annenin mücadalesini izlerken , yakın olmak istedim. Bu ciciobella'yı tanıyorum, üç yüz küsür liraya satılan , kirli sarı renginde plastik saçları, donuk bakışlı,  dokununca sert, pis kokulu naylon derili  bebek şimdi bu onkoloji bölümünde tomografi kuyruğunda çok kıymetli, değeri parayla ölçülemez. O zaman aklıma gelmişti, kendi el emeğim bir oyuncak olsaydı, temiz, mis kokulu , yumuşacık, çantama sığdıracak kadar , hep gele durduğum bu yerde...Ne yapabilirim ki diye düşünüyordum, el becerim hiç yoktur. Kucağında oyuncağı ile güle oynaya tomografiye girerken küçük kızı hayal ettim, işte o an birden bire "dünyanın  en önemli şeyi", nasıl oyuncak  yapılır, olmuştu benim için.
Araştırdım, araştırdıklarımı yapmaya çalıştım olmadı. Bir dolu tomografi, kan alma, muayene sırası geldi geçti, çantamdan çocukları mutlu edecek bir şey çıkmadı.

Sevgili arkadaşım küçük joe  kendi bloğunda bir zürafa yapmış, nasıl yaptığını  sorduğumda bana özel video hazırlamış, yollamıştı. Nasıl sevindim , tarifsiz...
Hemen bir ip, bir tığ almak için çarşıya indim. Tığ ve yün satan dükkan sahibi kadın "hayatımda hiç elime tığ almadım" dedim diye beni yanına oturttu , ilmek nasıl çekilir,  beş dakikada öğretti.
İlk ilmeklerim ve örgü oyuncak için gerekli sık iğne çalışmam. Henüz tığı düzgün tutamıyor, ipi parmağıma dolayamıyor, attığım ilmekleri tığdan çıkartamıyorum ama azimliyim. Her ilmeğimde bir mum yakıyorum gibi, ördükçe karanlıkları aydınlatıyorum gibi, azimliyim. 
Yüzünü hiç görmediğim blogdan tanıdığım sevgili arkadaşım Jale, öyle yetenekli ki, bu masa örtüsünü tığ ile örmüş, her gün ilmek ilmek inceliyorum, benim için bu örtü bir fizik problemi, kimya denklemi gibi hayatta çözemem, imkansız başaramam ,ama mesaj atmış, yüz yüze geldiğimiz gün  oyuncak için gerekli teknikleri öğretirim diye, beni öyle mutlu etti ki, ona sarılır gibi masa örtüsüne sarıldım öpüp kokladım.
Umarım tığı düzgün tutmayı, ilmekleri düzgün atmayı başarır da, eli yüzü düzgün bir ayı, bir prenses, bir Süpermen, bir tavşan bir zürafa yapıp çantama atabilirim...



23 Ekim 2018 Salı

Kedi bakışı

Pıtpıt bana bakıyor. Bu  bakışlar anlam yüklüdür, kendime gelmeme yardım eder ( hemen kendime gelmezsem, uzun bakışlara dayanamaz üzerime atlar , dişler) Bugün bakışları ile ;  karanlığa küfredeceğine  bir mum yaksana diyor.
Hemen elime kağıt kalem aldım, 

cesaret, azim , başarı ile dolu sözler yazdım , kapıya astım. 
Sakladığım yerden su kabaklarını çıkartım.
Kapı girişine, ayakkabılık üstüne dizdim. 
Bu kabakları oğlum ile birlikte yetiştirdik.
Eskiden köyümüzde her evin bahçesinde yetişirdi, çamaşır yıkamak için.
Kabak , tas görevi görürdü, ırmağa çamaşır yıkamaya giden herkesin elinde bir su kabağı olurdu.
Boyarız anne, dedi. Tohumunu bulduk, ektik, büyüttük, boyamaya vakit bulamadık.
"Su kabağı boyayacak vaktim mi var "  , demişti. Bu önemli vakitlerin içine su kabağı  sokulmazdı, ben de kaldırmıştım.
Artık.
Vakit su kabağı boyama vakti.  
Akşam  okuldan geldiğinde
gözleri yorgunluktan şişmiş, kızarmış iken  kalem tutmaktan nasırlaşmış ellerine fırçayı vereceğim.
Kabaklar renklendikçe yüzüne renk gelecek, umuduyla.
Her hafta sonu deneme sınavları yapıldığı için , çok önemli  mazeretler ile gitmemezliklere göz yumuluyordu,  okula yazı yazdım, " bu hafta sonu köye gitmemiz gerek, çünkü,  ıspanak, bakla, roka, tere, bezelye ekmenin , fide dikmenin,  vakti geldi."
Hafta sonu herkes sınav tecrübesi yaparken ,o, ıspanak ekecek, ceviz fidesi dikecek. (  Köyde , üzerimizde güneş, yerde toprak, ellerimizde tohumlar var iken , yine, "yanlış mı yapıyorum" geliverir yanıma) ( Aslında köyde iken "yanlış mı yapıyorum hiç gelmezdi yanıma", ama diğer anneler aklıma geldikçe....Diğer anneler doğruyu çoktan bulmuş, kendilerinden öyle eminler ki, çocukları da emin, benim oğlum , benim gibi... ) 
Ortaokullar arası şarkı yarışması olduğunu duydum, onun da katılmasını istiyorum.
En sevdiği en çok dilinde olan şarkıları sıraya koydum.



Erol Evgin- Sitem


Ahmet Kaya- Kendine İyi Bak

Eda Baba- O karanlık Gecelerde



 Koro filminin şarkısı

MFÖ- Ele Güne Karşı Yapayalnız

Bulutsuzluk Özlemi- Sözlerimi Geri Alamam



Manuş Baba- Dönersen Islık Çal


Ezginin günlüğü- Eksik bir şey mi var

Özdemir Edoğan- Paranın Ne Önemi Var

En çok söylediği şarkıları sıralarken , içlerinde benim  en çok dinlediğim şarkıların da  olduğunu fark ettim.

Annesinin dinlediği şarkıları söyleyen çocuk için başka şarkılara kapı açabilir umuduyla, kendi şarkısını bulur umuduyla...
"Bir gün geriye dönüp baktığınızda mücadele günlerinizin en güzel günleriniz olduğunu göreceksiniz" sözüne gönülden inanarak dış kapının üstüne asıyorum. Özlü sözlerle dolu  kapıyı açıp su kabaklarına " yeni renkler için" dışarı çıkıyorum.












19 Ekim 2018 Cuma

En yakın arkadaşım


Küçük bir fincanda su koyuyorum , mutfak penceremin önüne. Her gün penceremde kanat çırpınışları , bir kuş yudumu, çok mutlu oluyorum

Marketlerin susuz bıraktığı çiçekleri satın alıyorum.

Kurumuş solmuş çiçekleri salonuma koyuyorum, her sabah  su veriyorum, çok mutlu oluyorum.
( bir senedir benimle olan market çiçeklerimden biri, salonu orman yapmaya hevesli) 
Çorum'daki en yakın arkadaşım, bir sokak kedisidir.  Çorum'daki üç senemin her günü her anında penceremin önünde beni gözetler , yaz kış yağmur kar demeden  büyük bir hevesle inatla pencereme bakması beni ona çok yakın yaptı. Yavruları oldu,  bir karışlık apartman mazgalında doğurmuş, kendisini yavrularından ayıramazsınız o kadar  küçük, zayıf...
Her gün ciğerli makarna yapıyorum.  Her sabah , kapısı kapalı apartman bahçesinde beni beklerler, açılan demir kapının   sesi ile  hepsi yanıma koşar,  çok mutlu olurum.

                                                           (üç yavrusu ciğerli makarna yiyor iken , arkadaşım bana                                                                    bakıyor)

 Uykumda , ayak ucumda Pıtpıt'ın sıcaklığını hissetmek beni  mutlu eder.
Trabzon hurması ve muşmula mevsimine girmek beni çok mutlu ediyor.

Güz elmaları ile dolu ağaca çıkmak beni çok mutlu ediyor.







Fidan dikme mevsiminin başlaması  beni çok mutlu ediyor. Oğlumla birlikte fide çukuru açarız, fideyi ben tutarım, çukuru oğlum doldurur.
Güz yağmurları ile buğulanan pencere önünde kitap okumak beni çok mutlu eder.

Güz yağmurları pencereme vururken en sevdiğim yazarın kitabını okuyorum, yazarın yolu oturduğum şehre düşmüş , sayfalarında  şehrin  anılarını  okumak beni çok mutlu ediyor.

Günlerdir, en yakın arkadaşım  görünmüyor, üç yavru annesiz makarnalarını yiyorlar. Dün akşam,  anlayışlı yöneticimiz ile karşılaştım (apartman bahçesinde  kedileri beslediğim için bana kızmayan), "  Geçenlerde apartman mazgalında ölü bir kedi buldum, çıkarttım, attım, nasıl kötü kokuyordu..." dedi.
En yakın arkadaşı kaybetmenin üzüntüsü ile bu yazıyı yazıyorum, hep hüzünlü yazılar yazıyorsun hiç mi mutlu olmuyorsun diye mesaj atanlar, fotoğraflar ile ispat ediyorum her gün her mevsim mutlu olabiliyorum ama , hiç bir mutluluğum bir sokak kedisinin ölümü kadar yazılmaya değer gelmiyor...

















16 Ekim 2018 Salı

Etine dolgun kazlar

Okullar açıldığı için köye az gider olduk, en son gidişimizde kazları kümeste kilitli bulduk. Kaz satıcıları uyarmış, kazlarınız etli değil, bütün gün gölde yüzen tarla tabak başı boş dolaşan bu kazları hiç kimse almaz diye. Kazları biran önce satmak istiyorsanız kümese kilitleyip önünden yemi hiç eksik etmeyin diye akıl vermişler. Kazların dışarı çıkamamasına herkes üzülüyordu , ama bir  an önce satılmaları gerekiyordu. Henüz bir hafta olmuş iken kazların tutsaklığına en çok  Y.  içerlemiş görünüyordu. " Dört duvar arasında, pencereleri kapalı  günlerce  nasıl kalacaklar diye her birimize tekrar tekrar soruyordu. Bunalıyorlardır, nefes alamıyorlardır, dışarı çıkmak, göllerinde yüzmek, bahçede kanat çırpmak istiyorlardır, diye herkesin gözlerinin içine bakıyordu. Çocuk işte diyorlardı onun bu halini görenler, çocuk aklı işte diye gülümsüyorlardı.
Bu bakışları çok iyi tanıyorum, çocukluğumdan değil bir kaç ay öncesinden okullar açılmadan evvel herkes bana da böyle bakıyordu.
 Bu sene okulu çok ağır çalışma programına sokacağını söylüyordu , her gün on saat okulda kalınacaktı. Her gün on saat boyunca test üstüne test çözmek konulu bu programa göre müzik, resim, beden eğitimi derslerinin yapılmayacağı anlaşılıyordu. Yüzmüş yüzmüş kuyruğa gelmiş iken  daha fazla test çözmek uğruna her şeyden vazgeçmek farzdı.
 Oğlumu bu anlamsız bu saçma sapan test çözme bataklığından kurtarabilirim zannettim, bir kaç senedir tutturuyordum, köyümüzde kalalım . Köyden beri çalışırdı, köydeki okula kaydını yaptıralım, kendine ayıracak biraz daha vakti olur,  kendi kendine kalacağı vakitleri olurdu...
Neden, kendi kendine kalacağı vakitleri bol olsun istiyordum hiç kimseye açıklayamıyordum. Kendi kendine kalmak neden herkese "çok kötü" çok zararlı" geliyordu , anlayamıyordum.
Çocukların eğitimi söz konusu oldu mu büyüklerin hepsi, "tecrübeli kaz satıcısı" oluveriyorlardı,  bütün gün dört duvar arasına sıkıştırılıp önlerine test kitapları konulmalıydı, böyle olmalıydı, değiştirilemez bir doğa kanunu gibiydi, benim gibi bir anne onların gözünde " kazlar bunalıyor" diye ağlayan çocuk gibiydi.
Okuluma devam etmeyelim dedi, okul yıllarca en çok "aidiyeti" öğretmişti,  o okulun bir öğrencisiydi, aksini annesi bile istese  kabul edemezdi, bireyselliğini unutalı çok olmuştu .
Okulundan ayrılmasını talep etmem, onun gri kaz olmasını istemem gibiydi.
En büyük cahil, en büyük umursamaz, her şeyin oluruna giden ilk başta bendim , biliyorum...Her şeyi sorgulayan merak eden bir küçüğü yedi yıl önce okula ben yazdırdım.
Hiç kimseye derdini anlatamıyordu,  kazların bunaldığını nasıl anlayamazlardı?
Köyden ayrılırken anne oğlu birlikte kazların kilitli kapısını açtık, bir hafta hapislikten sonra kanatlarını aça aça göle koşuşlarını izledik. Göle kavuştukları  o anı böyle çektim.

Eve geldiğimde son yıl aldığımız test kitaplarından işe yaramaz olanları ayırdım,( öğretmenleri genellikle tükenmez kalem ile işaretler uyarılar yazıyordu.)  Başka bir çocuk bizim gibi test kitaplarına büyük rakamlar vermesin diye kurşun kalem  kullanıyor, silindikten sonra hiç çözülmemişe dönüyor...
                                                        ( son iki yılın test kitaplarından tekrar kullanılamaz hale gelmiş                                                                   olanlar, kullanılır olanlar burada gözükmüyor ,verildi )
(Geçen yıl çözülen yaprak testler)
 (Testlerin kontrolü veliye düşüyor, hiç bir öğretmen  ödev verilmiş yüzlerce  test sorusunu kontrol edecek vakte sahip değil, Y. kendi kendine kontrol etmiş ama kabul edilmemiş bir ödev)
( Ve bu işkenceyi ilkokul üçten beri çekmesine göz yuman bir anneyim)


                                       



Kazlar korkuyor


Kazlar, bütün gün kümeslerinden çıkmadı,   korkuyorlar. Köyde , gölün karşısındaki evlerin birinde düğün var, sabahın ilk ışıkları ile tüfek- silah sesi, akşam davul zurna eşliğinde, ateş sesleri daha çok hararetlenecek .  Hafif esen bir rüzgarda hışırdayan yaprak sesi ile ürken kazlar için bu silah sesleri çok korkunçtu. Akşam olduğunda durduraksız silah sesleri ile kümesteki bağrışmalarına çığlıklar ile  duvarlara çarpa çarpa  koşuşturmalarına, kazların korkusuna duyarsız kalmak çok zordu. 

Böyle olmaz diyor , babam, korkunç bir şey diyor, böyle olmamalı , yanlış diyor. Biz yabancısıyız bu köyün,babam okumak için çok küçük yaşlarda ayrılmış köyünden, ama dedelerimiz bu köyde yaşamış. Bir konuşmalı diyor babam, bize haber vermeden, silah sesleri içine doğru gidiyor. Köyün  gençlerini görmüş ilkin,   ellerinde çeşit çeşit silah, hepsi ateş halinde...  Sarhoş ellerin tuttuğu silahlar ile her an vurulma ihtimali altında, sesini duyurabildiği kadar " kazlarımı korkutuyorsunuz, yapmayın" diye bağırmış. Arkasından " deli mi " bu diye güleni çok olmuştur. Gelin ile damat ikisinin de  polis olduğunu anlayınca, insan can güvenliğini konuşmak anlamsız gelmiş olmalı babama. "Silah ile ateş etmeyin çünkü kazlar korkuyor" diye cümle kurmak en anlaşılır en anlamlı uyarı cümlesi  olmalıydı bu düğünde... 







19 Eylül 2018 Çarşamba

İstenmeyen

Kazlar bir aylık oldu, büyüyorlar.  "Yavru tüyleri" dökülmeye başladı. Yavru iken bütün kazların rengi tek renk, sarıydı. Elli yedi tane kazın kırk beşi aynı ırktan , bembeyazlar. Diğer on iki tanesi kırma, siyah - gri karışık. On iki tanenin içinden sadece birisinin tüylerinin hepsi gri, hiç beyazı yok.
Artık büyüdüler diye başlarında bekçilik yapmıyordum.  Özgürce istedikleri yerde otlanıyorlar,kocaman gölde diledikleri kadar yüzüyorlardı. Gri kazın topalladığını görünce ayağına diken , kıymık batmış ya da  incitmiş olabileceği aklıma geldi. Yakalayıp ayağına bakmalıyım diye göz hapsine aldım. Topalladığından olsa gerekti diğer kazların hep gerisindeydi. Bir an önce ayağına bakmalıyım diye peşinden  koşuyordum ama  öyle hızlıydı ki ne yaptımsa tutamıyordum. Bir akşam yuvalarına girdiklerinde köşeye sıkıştırıp kucağıma aldım. İlk kez bu kadar yakındık, yakalanana kadar bağırış çağırış iken kucağımda sesi kesildi. Hiç bilmediğim bir bedene sarılmıştım, sıcacıktı.Hemen ayaklarına baktım görünürde hiç bir şeyi yok gibiydi.
  Gri kazı izlemeye başladığımda diğer kazlardan geri kalmasının dışında tek başına dinlendiğini tek başına otladığını gördüm. Oysa kazlar birbirlerine çok bağlıydılar her şeyi birlikte yapıyorlardı, otlarken yüzerken birazcık ayrı düşseler  öyle bağırıyorlar ki, kavuşuncaya kadar huzur bulamıyorlardı.
Gri kazın tek başınalığının sebebi neydi?




 
Elime cep telefonunu alıp uzaktaki kardeşime gri kazın tek başınalığını yollamak istedim. Ceviz ağacının arkasından beri kaydetmeye başladım.
Gri kaz izlendiğini hissettikçe  huzursuz oluyor, kendine güvenli bir yer arıyordu. Gri kaz için güvenli yer arkadaşlarının yanıydı, aynı kuluçka makinasından çıkmışlar aynı kutu içinde bu bahçeye salınmışlardı. Kendi gibi bildiği arkadaşları onun için ana kucağı gibiydi, her tedirgin anında ilk önce  diğer arkadaşlarına bakıyor onlarla birlikte ise korkmuyor,  onlardan uzaklaşmış olduğunu hissedince hemen yanlarına koşuyordu.   Yine arkadaşlarının yanına gitmeye çalıştı, oturduğu yerden zorla kalktı, topallaya topallaya ait olduğu sandığı sürünün içine doğru. Hep birlikte dinlenen diğer kazlar gri kazın yanlarına gelmemesi için ilk önce boyunlarını uzata uzata bağırarak uyardılar , can havliyle  yine de gelen gri kazın ,   her yerini gagalayıp tüylerini yollamaya başladılar. Öldüresiye istenmiyordu. Gri kaz için arkadaşlarından ayrılmak ölüm gibi olduğu için onlardan gelen her acıya alışmış bir şekilde birazcık daha geriye gözlerinden uzak bir yere doğru  kendini attı. Ayağının topallaması da arkadaşlarından aldığı bu  darbelerden dolayı olmalı...






6 Eylül 2018 Perşembe

Kaz çobanlığı



İki aydır kaz çobanlığı yapıyorum.   Kaz nasıl bir şeydir  , ördekten ayırt edemezken, hiç hayvan yetiştiriciliği yapmamışken, ilgi de duymazken hatta hayvanların insanlar tarafından yenilmesine karşı iken vejeteryan olmaya çalışırken … Bir sabah  arabasının arka koltuğunda  57 tane kaz yavrusu ile babam çıkageldiği için, mecburen.

Ön hazırlıksız, birden bire gelmelerine karşı 57 yavru kaz hemen uyum sağladı bahçeme. Ne yapacağını şaşıran ayakları dolanan  bana yol  gösterdiler, " sen tasalanma biz kolay kolay ölmeyiz, bizi kendi halimize bırak" dediler.

Gündüz bahçede dolaşıp akşam olunca evin alt katındaki boş odaya giriyorlardı. Çobanlık yavru iken gerekliydi, başlarından ayrılamıyordum, bahçede otlarken kedilerden yırtıcı kuşlardan akşam da tilkiden kurttan sansardan korktuğum için gözetlemek zorunda kaldım, bahçeye onlar için kümes yaptım ama şimdi iki aylık oldular , büyüdüler, korkum kalmadı.
Sabah gün doğar doğmaz kapılarını açıyorum, sıra sıra dışarı çıkıyorlar, hemen kendilerini göle atıyorlar, karınları acıkıncaya ve susayıncaya kadar( gölün suyunu nedense içmiyorlar) yüzüyorlar, bahçeye çıktıklarında ya otlanıyorlar ya da uyukluyorlar. Akşam gün batmaya yakın (  iki haftadır saat 18:50 de dakikası şaşmadan) yatmak için evlerinin yolunu tutuyorlar. Arada yem alıyorum, talaş alıyorum.
 Yavru iken çok tedirgindim, başlarında anneleri büyükleri olmadığı için ne yapmaları gerektiğini gösterme konusunda kendimi sorumlu hissediyordum. Üç haftalık olduklarında hala yanı
başlarındaki göle girmediklerini görünce zorla göle sokmaya çalıştım, korktular bağırış çağırış kaçıştılar. Oğlumun havuzunu kümeslerinin içine koydum, su ile doldurdum, ilk önce havuz yenir bir şey mi diye  tadına baktılar, o kadar çok gagaladılar ki havuzu, param parça yaptılar ama bir kaç tanesi yüzmeyi denedi...



Bahçemde ot kalmadı, çim biçme makinası gibiler, önlerine ne gelirse gagalıyorlar, zararlı otlar var mı   diye araştırıyorum. Çim kalmadı, en çok kara lahanayı seviyorlar, semizotunu , mısırı, yaprağı , odunu... karalahana diktim onlar için her yere. İncirler oldu, yere düşen incirleri bütün bütün yutuyorlar, korkuyorum boğulacaklar diye...

Onlar için yaptığım her şeyin farkındalar, ilk kez elime keser çivi aldım, yemlik yaptım.



 Gün gün büyüdüklerini görmek tarifsiz bir duygu , mutluluk veriyor.



















3 Eylül 2018 Pazartesi

Okullar açılırken


   Okul formasının pantolonunu alır almaz üç kat geriye katlamışım, ilk sene paçalarını götüremiyordu, ağırlık yapıyor olmalıydı üç kat kıvrılmış kumaş. Ama yepyeniydi, tüm sınıf arkadaşlarının ki gibi.
İkinci sene ilk katı açmışım, en üstteki ince beyaz çizginin işaret ettiği gibi, bu pantolon geçen sene alındı diyor. Yine de yeni, yepyeni olmasa da...

Alttaki ikinci beyaz çizgi , üçüncü seneyi haber veriyor. Üç senedir aynı  pantolonu giyiyorum diye bağırıyor. Yeni değil ama eski de değil.

Kilo aldığı için beli dar geldi diye ilkokul sonda yenisini almak zorunda kalmıştık. Belin idaresi yoktu, aynı pantolonla ilkokuldan mezun olmasına izin vermedi.   Paçalar  bel gibi değildi,  halden anlayan, her seneye uyum gösterendi.

"Yeni"sini almak her çocuğu mutlu edecek diye bir gerçek yok. Bazı çocukları "eski" de mutlu edebilir, idare ettikçe  mutlu olan anne babaları oldukça...

9 Ağustos 2018 Perşembe

Çıralı , Olimpos

Temmuz ayında bir hafta boyunca Antalya Çıralı , Olimpos'taydık.  Kayınvalidemin emekli arkadaşlarından Selen Abla  ikinci baharını  Çıralı'da yaşamış,  Çıralı'ya gelin gitmişti. Evinin üst katını pansiyon olarak kiraladığını duyunca Olimpos'u görme fırsatı bulduk.
 Sabah  gün doğmadan köyün tüm horozları bir ağızdan ötüyor, evin  horozu  ise  yatak odalarının önünde tek tek  durarak öyle içten     ü, ürü, ülüyordu ki  , sabahın köründe kalkmamak ayıp olacaktı.
                                         

Selen Abla'nın horozu sayesinde
  gün ışımadan deniz kenarına inmiş oluyorduk. Birinci günümüzde  sahilde toplanmış  insan kalabalığını görünce, biri boğuldu herhalde diyerek çok korktuk,  ambulans geldi mi nerde diye bakınırken yanımızdan çoluk çocuklu turistler güle oynaya kalabalığın içine doğru gidince  , meraklandık. Deniz kaplumbağaları yumurtadan yuvalarından çıkıyormuş.
                                   






Dünyaya gelen kaplumbağalar ilk önce  telefonları görüyordu. Yumurtadan çıkan kaplumbağalar hemen ayaklanıyor, denize doğru hareket etmeye başlıyordu. Kaplumbağalar yollarını , gece ay ışığına, gündüz ise  güneşe doğru ilerleyerek buluyorlarmış. Bu sahilde geceleri ay ışığından başka hiç bir aydınlatıcıya izin verilmiyor, ateş yakılması , araba farı ,  cep telefonu ışıkları kaplumbağaları yanıltabiliyormuş. Küçücük bedenleri ile öyle mücadele ile ilerliyorlardı ki... Bu zorlu yürüyüş ile doğdukları  sahili akıllarına kodluyorlarmış, yirmi yıl sonra anne olacak yaşa geldiklerinde yine bu sahile gelip yumurtalarını bırakmak için gerekliymiş.


Bu sahil, bu hayat ne çok  mucizelere gebeydi, sabahın bu saatinde deniz en sakin en durgun halinde. Üç yavru kaplumbağa denize kavuşuyor, diğerleri yavaş kaldığı için görevli tarafından toplanıp kovalara konuluyor, gün doğmadan denize ulaşmaları gerekliymiş yoksa tehlikeli dedi. Kovadaki kaplumbağalar gün batınca denize salınacaklardı.
 Yuvalarından güneşe doğru en azimli , en hızlı  ilerleyen üç  kaplumbağa denizde yüzmeye başlamıştı. Biz de suya giriyoruz, üç kaplumbağayı rahatsız etmeden uzaktan kulaç kulaç mutluluğu yaşıyoruz, hayat ne güzel ne harika, burada yaşayan insanlar ne şanslı...
 Selen abla gibi burada yaşasaydım ( dün Çorum'daydım), Olimpos var şimdi,  pırıl pırıl deniz, ayaklarımı ısıran balıklar, tüm ağırlığımı üzerimden alan bu masmavi su, gerçek olan  şu an , gerçek olan şimdi, hayalde yaşamıyorum, gerçeği yaşıyorum, sırt üstü yüz üstü yüzüyorum, dibe dalıp balıkları kovalıyorum...


Güneş, Çıralı kayalıklarından doğmaya başladı. İlk ışıklar ile aydınlanan denizde bir martı havalandı, yanımıza yaklaştı, teker teker su üstünde yüzen kaplumbağaları topladı, yedi. Yavru kaplumbağalar için gün ışığının neden tehlikeli olduğunu anladık.  Ölüm, bir martı ile kanatlanmış, yanımıza kadar gelmiş, varlığın manasızlığını bir piyes gibi canlandırmış, bizi de seyircisi kılmıştı.

Bu sabah doğan , en doğru, en hızlı en iyi yürüyen üç yavrunun ömrü beş dakikaydı, yürüyemeyen yavaş yavrular belki de altmış yıl yaşayabilecekti.(deniz kaplumbağaları hakkında)
 Üç kaplumbağanın yok oluşundan sonra deniz dalgalandı.


                                                  (Horoz 04:00 da uyandırmış 05:00 da yola koyulup,yürümüş, yüzmüş, kaplumbağaların doğuşunu izlemiş, bakkaldan ekmek almış, eve gelip kahvaltı için çay demliyorum ve  saat 06:30)


Çıralı Olimpos çok güzeldi, bir hafta öyle çabuk geçti bitmesin diye gözlerimi kapadım, gözlerimi açtığımda Çorum'daydım.
(Selen ablanın rahmetli annesinden kalan   arazisi çok değerlenmiş bir kaç aya kadar onlarca daire getirecekmiş, ne yapacaktı onca parayı  diye soranlara"  kraliçeler gibi yaşayacağım, hayatımın son demlerini buralarda çürütmeyeceğim dediğinde " artık pansiyonculuk yapmaz, bu güzel yere kolay kolay gelemeyiz" diye iç geçirdik...)