Avlunun kapısını kapatırken Deli Ahmet'i gördüm. Sopasını kucaklamış kamyona yetişmek için koşuyordu. Beni görünce durdu.
Deli Ahmet, bizim köyün delisi ama tüm çevre köyler ve kasaba onu tanır. Saçları kazılı, sakalları beyazlamış, benden bir kaç yaş büyük olduğunu biliyorum. Komşumuz Nimet ablanın dört kızından sonra biricik oğluydu. Nimet abla, Ahmet'i dışarı salmaz, kocaman bahçelerinde ablaları ile oynardı. Ön bahçede arka bahçede, avluda meyve bahçelerinde, Ahmet tertemiz kıyafetleri ile hep taranmış saçları ile koştururdu. Sonra ablaları evlendi gitti, annesi öldü, Ahmet yalnız kaldı, bahçelerinden dışarı çıktı.
Sadece yaz tatilinde bir kaç haftalığına geldiğim köyde artık Ahmet'i görmüyordum, Ahmet'in kendini yollara vurduğunu duyuyordum. Evinin bir odası renkli minderler ile doluymuş, açık kapılardan içeri girip gördüğü renkli minderleri alıyormuş. Minderi kaybolan köylü Ahmet'in evine geliyor, kendi minderini alıp gidiyor, olay büyümüyormuş. Kasabaya gittiğinde ise sergilerdeki iplere askılara asılmış renkli şalvarları, yazmaları alıyor, sırtlanıp evine getiriyormuş, esnaflar Ahmet'i görünce kovalıyorlarmış.
Şimdi mezarlığa dadandı diyordu köylü, mezarların üstündeki çiçekleri yoluyormuş , bir mezardan söküp başka bir mezara dikiyormuş. Minderlerinin aşırılmasına pek oralı olmayan köylü bu mezar işine içerlenmiş çok tepkileniyordu.
Avlu kapısına , yanıma yaklaştı.
Deli Ahmet ile baş başayım, uzaktan beri görmüşlüğüm bile çocukluğumda kalmıştı , ilk kez bu kadar yakınım.
Önce bir kaç kez bababa diyor, sonra anlaşılır bir cümle kuruyor yine bababalıyordu. Babababa... Emire yengeme ne çok benziyorsun.... babababa...
Annemin köyünde kimseleri tanımam köylü de beni tanımaz, sen kimlerdensin diye sorduklarında, annemin, dedemin adını veririm öyle tanırlar, sopası, ağzından köpük çıkarışı, bababalaması olmasa Ahmet'i de tanımazdım ama o beni tanımış, ananeme benzetmişti. Ananemin torunları içinde kendisine hiç benzemeyen torunuydum, deli benzetmesiydi işte.
Sopasını bağrına basıp sıkıca sarıldı, başını yana yatırdı, şefkatle bakarak,
babababa Emire yengem öldü, ananen öldü , çok ağladın mı , dedi.
Hayır dedim, dedem öldü.
Sopasını, bebeğini sallar gibi kucağında sallayarak başı eğik ,kocaman şefkatli gözlerini gözlerime dikti;
bababababa , yanlışsın, Dursun emmi öleli çok oldu, emire yengem şimdi öldü dedi.
Hiç bir şey diyemedim.
Böyle bakan biri yanlış bir şey söyleyemez, ben yanlışım. Dedem yıllar önce kendini öldürmüştü, ananemi yaşatıyordu. Doğruyu söylemişti.
Gözlerine bakamıyorum, bu şekil bakan bir canlı ile hiç karşılaşmamışım. Şefkatle bakarken gözleri ne çok şey söylüyor; doğru olmadığımı, göründüğüm gibi olmadığımı..
Her şeyi yanlış anlamışım, hiç bir şey anlamamışım, her gün gördüğüm yüzümü bile yanlış tanımışım.
Yanlış ile doğru bir arada olabilir mi... Yanlış olan benim, karanlık içinde olan benim. Doğru nasıl bir şey ki, benim gibi yanlışlara hiç gözükmez, bilinmez...Karanlığımı öldürsem avluda karlar üzerinde bekleyen masaya yatırsam, doğru bana da görünür müydü...
Ben masaya bakarken ,Ahmet yanımdan ayrılmış, mezarlığa doğru koşmaya başlamıştı.
Günaydın Ayşe, ne güzel yazdın, yanlış ile doğru bir arada. Bana yarım saat kadar kendi kendime düşünme alanı açtın, teşekkürler.
YanıtlaSilKaybın için üzgünüm, başın sağolsun :(
Çok duygulandım,ne güzel anlamışsınız ne güzel anlatmış, deli der geçer çoğu insan,birlikte huzurla uyusunlar 🙏
YanıtlaSilTuttuğum nefesimi şimdi bıraktım,ne denilir ki...
YanıtlaSilDelilerle iliski boyle sorgulatiyor gercekligi iste. Yazi da etkileyici bir hikaye olmus.
YanıtlaSilBizim de arkadasimla Ankara da Guven Park in oralarda rastladigimiz, konusmasak da bakislarla sempati iletisiminde oldugumuz bir delimiz vardi. Parkin heykeller ve havuz tarafindan girisinde tur atar, sanki evsahibiymis gibi guzel gozleri ile gulumseyerek insanlara bakardi.
Keşke ne gördüklerini tek tek anlatsalar
YanıtlaSil