25 Mayıs 2017 Perşembe

Yanma derecesi




Bobi, beni ne kadar tanıyorsun, peşimden ayrılmıyorsun, neden diye sormuyorum, sorgusuz sevgimizin tadına varmak istiyorum.
Bobi sen öyle gerçeksin ki göründüğün gibisin, ben senin yanında çok yalancı kalıyorum, yanına yakıştıramıyorum kendimi. Yalancılığım  kendimi henüz bilmediğimden . Bobi,  kendimi arıyorum demek, yalancıyım demek senin yanında ne kadar kolaymış. Küçüklüğümde tek başıma kalmak istediğim zamanlarda , ne divan altı ne masa altına girerdim, yükseklere çıkardım,  yorgan ve yatakların üst üste dizildiği yüklüğün üstüne tünerdim. ( Aslan burcu olduğuma kimse inanamazdı oysa) Köyde olduğum zamanlarda ise tek başıma işte böyle  tepelere çıkardım.

 Bu yükseklik iyi Bobi, burada oturalım.
Bir film izlemiştim Bobi, adı , Fahrenheit 451

Bu film altmışlarda çekilmiş, tüm kitapların yasak olduğu bir ülkede itfaiyecilerin tek görevi saklı kitapları bulmak ve yakmaktı. Ülkede herkes büyük ekranlardan televizyon izliyordu ve uyuşmuş gibiydiler, kitap okuyanlar farklıydı, canlıydı. Kağıdın tutuşma, kitabın yanma derecesiydi 451. İtfaiyeci mutlu muydu? Yaptığı işi seviyor muydu? Bu soruları kendine soramayacak kadar uyuşuktu. Kitap okumanın yasak olduğu bu ülkede ilk suçunu Charles Dickens İki şehrin hikayesi' ni okumaya başlayarak işledi. Parmaklarını kelimelerin üstünde süreye sürüye, hece hece okurken çok etkilenmiştim Bobi.  İtfaiyeci uyuşukluktan kurtulduğunda yalnızlığının farkına vardı, " Duvarlarla( televizyonlar ile)  konuşamıyorum , bana bağırıyorlar, karımla konuşamıyorum çünkü duvarları dinliyor, sadece söylemek zorunda olduğum şeyleri dinleyecek birilerini istiyorum" diyerek kendi gibileri aramaya başladı. Kitap okuyanlar kendilerine bir başka yer bulmuş,  herkes bir kitabı ezberlemiş, herkes bir kitap olmuştu. Sık sık aklıma geliyordu Bobi, benim uyuşukluğum ne zaman geçecek, ne zaman kendime geleceğim ve kendimi bulduğumda  ,  hangi kitap olmayı seçecektim?
Kağıdın yanma derecesi 451 miş, benim yanma derecem kaç, nedir benim yok olma eşiğim? Bu uyuşukluk bu normalleşme bir zırh gibi yanamıyor insan.







23 Mayıs 2017 Salı

Dursun Hatun



Aylardır gidemediğimiz köyümde , evimizin  bahçesinde yavru bir köpek gördüm. Bahçenin otu orman olmuş, köpek otların içinde bir kayboluyor bir görünüyor. Gözlerinin içine baktım, benden korkmadı, beni korkutmadı, kaçmadı, Bobi dedim, kulaklarını kaldırdı, Bobi gel dedim, kuyruğunu sallayarak geldi, her yolculukta yanımda eksik etmediğim ekmekleri çıkarttım, çok sevindi, hepsini yedi.
Pıtpıt otların derinliğinden çekiniyor, kendini güvenli hissettiği yükseltilerde geziniyor. Bobi demek nerden aklıma geldi ?  Pıtpıt'ın adını bulmak için aylarca uğraşmış iken birden bire Bobi...Bobi öyle hareketli ve sevimli ki hemen arkadaş olduk, hiç yanımdan ayrılmadı, Bobi dedim benimle ekmek için mi arkadaş oldun, hayır dedi , seni hiç görmeden sevdim, seni hiç tanımadan kapında beklemeye başladım dedi. Teşekkür ettim Bobi'ye. Yabani otların içine yattım,  yükseklerdeki Pıtpıt şaşırdı, Bobi yanıma yattı, Bobi'nin yüzüne baktım, çok heyecanlı, çok istekli, çok umutlu. Yavru olduğun için böylesin,dedim, ben kırkıma girdim. Bobi dedim, uzun vakit önce ektiğim , kaplumbağaların dişlediği şu salatalık gibi irileşmiş baklalardan   yemek olur mu?
Bobi havladı,  eskimiş tişörtü ve lastikli basma eteği ile  Dursun Hatun  geçiyordu. Dursun Hatun uzaktan akrabamızdı, üniversiteye gidecek diye köyde konuşuluyordu. Küçüklüğünde köy kahvesinden çıkmazdı, her maçta en önden bir sandalyeye kurulur tüm benliği ile kendini maça kaptırırdı. Galatasaraylı Dursun Hatun diye çağrılmayı isterdi. İlkokulun sonlarında babası onu kuran kursuna yazdırdı. Maçları izleyemediği için kursun altını üstüne getirmiş, hocaları babasını çağırmış, kızınızı alın, bir daha getirmeyin demişlerdi. Dursun Hatun'un adı köyde deliye çıkmış,  ne hali varsa görsün,  demiş, ipini bırakmıştı babası.
 Turuncu saçları yemenisinden fırlamış, turuncu çilleri yusyuvarlak yüzüne konmuş kelebekler gibiydi.
-Eniğin ısırır mı abla, dedi.
-Isırmaz dedim, baklaları gösterdim.
-Bu baklalar kocamış, dedi.
Köyde adının iyi anılmamasının asıl nedeni çok okumasaydı, her bulduğunu okuyormuş, ilkokul öğretmeni  kütüphanede kitap bırakmadı demiş, ortaokul öğretmeni ise okuduğu kitaplara dikkat edilsin, kötü etkileniyor diye babasını uyarmıştı. Boyumuza kadar uzanan otların içine oturduk,
-Bu otları nasıl keseceğim diye söylenirken,
-Babamdan bir kuzu alın salın bahçenize, bütün otları yer, ot bitince de siz onu yersiniz, bir taşla iki kuş dedi.
-Beslediğim kuzuyu nasıl keserim, yapamam...
-Düşünmezsen olur, sadece et olarak bakarsan kolaydır ,ince bacakları ile sekmesine, küçük başına düşen kulaklarına, kara gözlerinin içine bakarak , kuzuyu düşünmeye başlarsan, olmaz. Babam,biberonla beslediği kuzuyu keser, dedi, "kesme "fiili üzerinde hiç düşünmemiştir, sıradan bir şeydir onun için.
-Dursun Hatun ne olmak istiyorsun?
-Öğretmenlerim hep  bir pergel olmamı istedi, bir ayağın sağlam bassın, bir ayağın sabit kalsın dediler. Bir ayak ile pergelin müsaade ettiği kadar ne kadar özgür olabilirsin? Ben pergelsizim dedi, güldü. Yeşil otların içinde parlayan turuncu bir kuş gibiydi. Her şeyi merak ediyordu, her şeye özgürce uçabilirdi.

Babası, okul için uzaklaşmasını istemiyormuş.
- Babamın yanındayım ama ona ne kadar uzak olduğumun farkında değil, dedi.Bu köyde herkes kızını  nasıl seviyorsa o da öyle seviyor, dedi.  Dursun Hatun nasıl sevilir diye hiç düşünmemiştir, düşünmek istememiştir,  dedi.
Baklaların ısırılmış yerlerine baktı.
 - Fasulyesinde, domatesinde çileğinde tosbağa ısırığına tahammülü yoktur, tarlasında  bulduğu her tosbağayı  göle atar babam, dedi. Babam yüzme bilmez, gölden çok korkar. Bu tosbağalarda yüzemez onların da gölden korkmaya hakkı yok mu? Göle attığı  tosbağaları , nasıl boğulduklarını düşünmüş müdür,babam dedi.
 Bahçemdeki onlarca kaplumbağadan biri sesimizden korkuyor, kafasını toprağa gömüyor. Dursun Hatun'dan korkulmaz diye iç geçiriyorum, iyilik ve kötülük üzerine düşünen bir insandan korkulmaz.
Dursun Hatun'un turuncu ışığını hisseden otların üzerinde  böcekler oynaşıyor, uçuyor, konuyor. Dursun Hatun'un turuncu ışığı ile hayat bulmuşlar gibi tüm böceklerin rengi ortaya çıkıyor.
Dursun Hatun giderken bir pergelin sivri ucu gibi turuncu ışığına saplandım, bu cahilliğim ile  onu ne kadar görebildim, bilemiyorum, kocamış baklalar ve Bobi ile baş başa kaldık. Bobi gözlerimim içine bakıyor, kalkarsam kalkacak, koşarsam koşacak. Bobi diyorum, bunu yazmalıyım, unutmamak için yazmalıyım.  Bobi bana bakıyor, her yazdığını büyük bir sadakatle dinlerim der gibi... Böcekleri, kaplumbağaları korkutmadan, otların içinde kayboluyoruz...


2 Mayıs 2017 Salı

olive kitteridge- anne olmak

Olive Kitteridge  adlı dört bölümlük diziyi izleyip bitirdiğimde içimde uyandırdığı şey "anne olmak her şeye hazırlıklı olmak" gibi bir duyguydu ve bu duygu bazen, Olive gibi bir kadının bile kaldıramayacağı kadar ağır olabileceğiydi.
Olive kişilikli biri, herkes gibi değil, herkes ona kendi gözleriyle bakarken, kaba, disiplinli, inatçı, bencil bir kadını görüyor. Olive, kıt notlu cezası bol öğretmen, sevgisini gösteremeyen bir eş, gerektiğinde tokat atan disiplinli bir anne. Dizinin konusu geniş ama ben en çok oğlu ile ilişkilerinden etkilendim, bunun sebebi ise diziyi yanlışlıkla baştan sona doğru izlediğim için olabilir, nasıl oldu anlayamadım ama ilk bölüm diye son bölümden başlayarak izlemişim.
Çocukluğu annesi yüzünden cehennem gibi geçmiş, geleceğini annesinin tortularını temizleyerek geçirmek zorunda kalan zavallı bir kurbandır Olive'nin oğlu ! Olive öyle kötü bir annedir ki her fırsatta bunu dile getiren, hatırlatan oğlu tarafından sorgulanmaktadır. Annesi yüzünden psikologlara gittiğini, psikologların tavsiyesi ile  annesinin açtığı derin yaraları onarmakla meşgul olduğunu Olive'ye her fırsatta söylemektedir, oğlu. ( Bu arada hep Olive yerine koyarken buldum kendimi ( ona hiç benzemediğim , onun gibi sağlam bir kişilikte olmadığım halde.) 
Olive oğlunu büyütürken bildiği  doğruları yapmaya çalışıyordu. Her akşam  önüne sebzeli yahni ve sütünü koyan ödevleri ile ilgilenen, sorunlarını soran, kıyafetlerini yıkayan, ütüleyen, yakınlığını kendi dilinde göstermeye çalışan bir annesi varken oğlu herkes gibi görüyordu annesini, itici...

Olive  yaşlılığında tek başına yaşadığı çiftliğinde çok yalnızdır. Yalnız kalması onun suçudur, kişiliği ile anneliği ile bunu hak etmiştir. Olive, oğlunun haykırdığı gibi bir anne olduğunu kabul etmiyordu, çocuğunu büyütürken  yanlış  yaptığını düşünmüyordu. Herkesten farklı biriydi Olive, anneliği de kendine özgüydü. Oğlunu öyle çok seviyordu ki, oğlunun hissettirdiği duygu ile yaşamak çok ağır gelmeye başlamıştı. Olive  hayatına son vermek için köpeğinin ölmesini bekliyordu.
Ancak öldüğünde "iyi ki vardın anne" diyecekti oğlu. Kendini öldürdüğünde oğlu için kıymetli olacağını sanıyordu.
Dizinin son bölümünde ( benim izlediğim ilk bölümde) Olive oğlunun evine ilk kez gidiyordu, ayakkabılarına köpek pisliği bulaştığı için ayakkabılarını dışarıda çıkarması gerekti, çıplak ayak ile oğlunun evinde dolaşırken yanında çorap getirmediğine için için  üzüldü, tüm anneliğini en ince detayına kadar sorgulayan, eleştiren oğlu ve gelini annelerinin çıplak ayaklarını göremedi. Göremezlerdi, bencil insanlar  başkalarının ihtiyacına odaklanamazlardı, sadece kendini bilirlerdi...
Dizi boyunca Olive'nin çıplak ayakları içime dert oldu,  hemen ayaklarına  yün patik vermek, ayaklarını üşütme demek geçti.


Herkesin taşımak zorunda olduğu annesine babasına ait  ağırlıkları var, sırtında, kalbinde, beyninde. Yokluğu ile de varlığı ile de sorgulanan anne-baba...Baskıcı anne,  serbest anne, çalışan anne, çalışmayan anne, titiz anne, savruk anne her şeyi ile sorgulanabilir ileride oğlunu ya da kızını psikologlara düşürebilirdi anne.  Olive silahı alıp ormanın içine çekildiğinde, arkasından şöyle söyleniyordum, sen kötü bir anne değilsin,  kendini sorumlu tutma. Senin oğluna duvar bile diyemiyorum,bazen bir duvarın içinde bile bir yeşillik yetişebiliyor, bir kaldırım taşının bir apartman duvarının içinden bir filiz çıkabiliyor.

Olive anlamak güç değildi anne olanlar için, çocuklarını seven, koruyan, iyiliği için her şeyi yapmaya hazır olan anneler için ileride çocukları tarafından suçlanmak, değersiz hissedilmek, aranmamak çok zor olsa gerekti.
Bu diziyi izlerken aklımda çalan şarkı ise, Yunus'un sadece arabada iken söylediği şu şarkıydı;

Yunus'a bu şarkıyı babası öğretmişti, sesi öyle çocuk ki her söylediğinde gözlerim doluyor ve şu dizelere gelince kimselere göstermeden ağlıyorum,
....
Her günün sabahında bir çocuk nasıl büyür?
....

Bu diziden haberdar olmamı sağlayan sevgili Başak'a teşekkür ederim.

Anne çocuk ilişkileri ile ilgili okuduğum kitaplardan beni en çok etkileyeni " Anne baba diğer ölümcül şeyler" adlı kitabı ile Yalçın Tosun olmuştu.


                  







.