30 Aralık 2013 Pazartesi

Yeni umutlarımız kutlu olsun



Yeni bir yıl geliyor...Yeni yılda her şey güzel olacak temennisini ile kendimi kandıramıyorum.
Her şey  daha kötü olacak, ağaçlar  daha da azalacak, denizler  maviliğini biraz daha kaybedecek, uzun betonlar her yanımızdan gökyüzüne doğru uzanacak,kuşlar gidecek, doğal olandan daha da çok uzaklaşacağız, doğal olmayanları daha da çok yiyeceğiz,insanlar daha da acımasız olacak...
Ama hep yenilenen bir umudumuz var...Her sabaha yeni bir umutla uyandığımız gibi yeni bir yıla da
öyle umutlarla giriyoruz...Her şey güzel olacak....

(National Geographic 2013 ' ün en güzel fotoğrafları arasına girmiş bu fotoğrafta Çin de ki bir kuş yuvası...Doğal malzeme yokluğundan yuvasını elbise askılarından yapan bir kuş...)

Kopya = Hırsızlık

Anne, kopya çekmek ne demektir? diye sorunca çok şaşırdım. Hemen cevap veremedim,  bu yazıyı  ,  hem kendime hem de oğluma tatmin edici bir cevap bulabilirim diye yazıyorum.
Kopya çok bilindik bir şeydir, herkesin bir kopya anısı vardır.Kopya anıları arkadaş toplantılarında
güldürür, çok büyük kopyalara imza atanlar çok büyük iş başarmış gibi övünerek anlatır, nasıl da öğretmenin arkasından iş çevirebildiğini filan...Bu kadar bilindik, hatta öğretmenin  nasıl mars edildiğini duyunca güldüğümüz, çeşit çeşit kopya icatlarına ağzımız açık kala kala dinleyip hangisi bana uygun olur diye tarttığımız bu kopya çekme olayını oğluma iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi diye anlatacaktım? Sisteme , zalim öğretmene, ezberlenmesi zor formüllere, beynin her türlü bilgi kirliliğinden ölmemesine, aile baskısına karşı kopya çekmek meşrudur.
Hak edilmeyen bir başarıyı sindirme çabalarından başka bir şey değil oysa...
Yolsuzluk yaparak başarılı olmaktır kopya çekmek.Çalışarak not alanların hakkını gasp etmektir.
Haksız bir kazançtır.
Yunus henüz kopya nediri bilemeyecek bir yaşta.
Okul ortamında kopyayı doğal bir şey görebilir, büyüdüğünde iş ortamında rüşveti, hortumlamayı doğal olarak görebilir.Herkesin küçük yaşlarda edindiği bir alışkanlıktır ,kopya çekmek gibi bir şeydir yolsuzluk...Oysa Amerika'da okuldan atılma sebebiymiş kopya .Kopya= hırsızlık deniliyormuş. Eğitim sistemimizin çok dişli ve saçma çarklarından kurtulmak için, zalim öğretmen, anne baba dırdırından kurtulmak için kopya= hırsızlık yapmak , üç kuruş maaş yetmediği için rüşvet almaya benzer.Mantık aynıdır.


http://birgun.net/yazi-goster/yanki-yazgan/22-12-2013/hepimiz-yolsuzluktan-sucluyuz-1479.html

bu yazıda ki bilim adamı da kopyanın hırsızlık olduğunu, kopyayı hoş gören hepimiz potansiyel  yolsuzluktan suçlu olduğumuzu anlatıyor.

Hazır yolsuzlukla ilgili gündemimiz varken sevgili öğretmenlerimiz öğrencilerine kopyanın nasıl bir hırsızlık olduğun anlatsalar...

26 Aralık 2013 Perşembe

Bilişsel Uyum Prensibi





"1954 yılında Dorothy Martin adlı bir cemaat lideri 21 Aralık’ta dünyanın sonunun geleceğini ilan ediyor.
Büyük bir sel felaketi tüm insanlığı yok edecek ve sadece bir grup UFO’lar tarafından kurtarılacak.
O da tabii ki cemaat mensupları.
Radyoda ilanlar veriliyor. Reklamlar yapılıyor. Hatta bu sayede cemaate katılım da artıyor.
Çoğu cemaat üyesi liderlerinin talimatıyla evlerini, arabalarını ve tüm varlıklarını satıp, büyük yolculuk için hazırlanıyor.
Tüm cemaat üyeleri 21 Aralık günü UFO’ların onları alacağı tepede toplanıyor.
Başlarında da liderleri Dorothy.
Ama maalesef ne sel oluyor ne de UFO’lar geliyor.
BAĞLILIK AZALACAK MI?
Sizce bu olay üzerine cemaat üyelerinin, liderlerine bağlılığı azılır mı?
Çoğuna göre yanıt kesinlikle evet. Hatta çoğu kişi, cemaat üyelerinin gerçeği görüp, cemaatten çıkacaklarını ve Dorothy’i sahtekarlık ile suçlayacağını iddia ediyor.
Ama beklenilenin aksine cemaat üyeleri cemaate ve Dorothy’e daha da sıkı bağlanıyor.
Acaba neden?
BİLİŞSEL UYUMSUZLUK PRENSİBİ
Psikoloji bunu ‘Bilişsel Uyumsuzluk Prensibi’ ile açıklıyor.
İnsanlar bir değere ya da inanç sistemine inandıklarında ve bu uğurda yatırım yaptıkları zaman, ondan kolay kolay vazgeçmiyorlar.
Çünkü vazgeçerlerse şimdiye kadar yaptıkları yatırımların boşa gideceğine inanıyorlar.
İnançlarına ters düşen veriler ortaya çıktıkça da, inançlarına daha da çok bağlanıyor ve yeni verileri reddediyorlar.
Dorothy bu yöntemle (yani insanlara tüm mal varlıklarını sattırarak) insanların kendi fikirlerine daha çok yatırım yapmasını sağlıyor. Bu derecede büyük yatırım yapan insanların da cemaate bağlılıkları daha çok oluyor.
Yatırımlarını korumak için UFO’nun gelmemesine kılıf buluyorlar (rasyonalize ediyorlar)."(Özgür Bolat)



Çevremden uzaklaştıramadığım çoğu şeyin müsebbibini buldum Bilişsel Uyum Prensibi...

24 Aralık 2013 Salı

Melodika



Müzik dersinde melodikayı iyi çalamayanlar arasına girmiş.Oysa iyi çalanlardan hiç farkı yokmuş.
Tembellerle oturup, sahnede ki  melodikacıları  dinlemek zorunda kalmak çok ağırına gitmiş.
Nerdeyse ağlayacakmış.Gösteri bitip herkes sahnedekileri alkışlamaya başlayınca,ellerini birbirine vurmak bile istememiş.Ama çok önemli bir şey oluvermiş, gösterisi biten I...sahneden iner inmez üzgün
Yunus'un yanına oturuvermiş.Gözlükleri ardından kirpiklerini bir kapatıp bir açarak; "Kimi seviyorsun Yunus?" diye sormuş I...
Yunus çok şaşırmış, bir kerecik olsun benimle konuşsun,bir kerecik olsun silgi versin- kalemtraş versin, bir kerecik olsun teneffüste yakalamacılık oynasın diye kocaman kara gözleri ile gözetlediği
I... yanına oturuvermiş.Ağlayacak gibiyken birden bire  ateşlenip havalanan roket gibi sevinçli oluvermiş. Kıpkırmızı olmuş kafasını ,kıpır kıpır ellerini , sıranın altına
sokmaya çalışarak heyecanını göstermemeye çalışırken,I....gözlükleri ardından kirpiklerini kapatıp açmaya devam ediyormuş.Kafasını sokacak yer bulumayan Yunus ;"köyümüzde ki Aslı'yı seviyorum",demiş.
I... gözlerini kırpıştırarak Yunus'un yanından kalkıp gitmiş.

Dün Yunus'un etüdü vardı, yanıma bu kitabı alıp okul yoluna düşmüştüm.


Anlarda ki edebiyeti yakalamış bu kitapta ki öykülerle okulun lobisinde kaybolmuşken,zil çaldı.
Yunus okul merdivenlerinden iniyordu.Merdivenlerde ki Yunus öyle küçük öyle çocuktu ki...
Sırt çantası düşmesin diye iki kolu havada, bütün bedeni ile bir sağa bir sola devrile devrile...
Yüzünde ki ifadeden söyleyecek çok önemli bir şeyi olduğunu anlıyorum,poltosunun fermuarını çekip, sırtında ki çantasını alıp,küçücük elini avucumda kaybedip ,okuldan çıkıyoruz...







23 Aralık 2013 Pazartesi

Oğlu olan anneler

Oğlu olan anneler için ülke gündemini takip etmek derin bir acıdan başka bir şey vermiyor.
Dolandırıcılık yapan oğullar, şehit olan oğullar,meydanlarda döve döve öldürülen oğullar...
Anadolu'nun şirin bir kasabasında bir anne, oğlunu her sabah hayır dualarıyla uyandırmış,büyük okullara kadar okutabilmiş.Oğlu büyük adam olmuş,  hayır dualarını hiç eksik etmemiş anne.Bir sabah  oğlunun şehit olduğu haberini almış.Yıllar sonra
penceresi Türk bayraklı evinde yetim torununa yelek örerken gördüğüm bu kadına için için sormak istediğim
"nasıl dayanıyorsun"u ,her gün her saat her an zaten kendi kendine sorduğunun farkına vardım.
"Ben oğluma haram yedirmedim, oğlum bir gün bile kalbimi kırmadı, sabahları uyandırmaya kıyamadım, okula giderken ardından hayır dualarımı eksik etmedim,oğlum hiç kalbimi kırmadı,
oğlum ...oğlum....."diye diye örgü örüyordu.Yunus'a  bile bir yelek örmüştü.Öyle özenli öyle zor  motifliydi ki yelek, herkes gözlerini aça aça şaşıra şaşıra bakıyordu.

Yunus  bu yeleği giydiğinde , ilmek ilmek oğlunu örmüş şehit   annesini görüyorum.

Oğlu dolandırıcı olmuş, bir anne de bir şeyler hissetmeli...

İlmek ilmek oğlunun yasını yıllarca ören anne gibi...

Oğlunun dolandırıcılığı içini yakmalı, yasını tutmalı...

Oğlu dolandırıcı olmuş annenin yası da onurludur.

Milyonlara uyup suçu örtbas etmeye çalışmaktan elbette daha onurlu bir davranıştır , oğlunun suçunu
kendi suçu bilip içinin acıması...

Milyonlar bilemez , her anne kendi oğlunu bilir...Yıllarca en çok anne gözetler oğlunu...







20 Aralık 2013 Cuma

Çocukların ne suçu var?

Benim ailem gibi yurdumda ki çoğu aile kıt kanat nasıl geçinilir iyi bilirdi.Kredi kartları yoktu,cebinde ki kadar harcar,olmazsa akrabadan konu komşudan, ay başına kadar, borç istenilirdi.

Okullar açılırken ailem kışlık kömürü erken alıp parasını takside bağlamıştı. Kömürün ilk taksidi okulların açılışına denk geldi diye babam çok sinirliydi, "bu ayı nasıl çıkaracağız" diye annemle hesap kitap yapıyorlardı.Kömürün ilk taksidinin başladığı o ay ben de ortaokul 1 e başlayacaktım.
Ortaokulum çok tanınmış bir okul,kayıt için babam çok uğraşmış ikametgahımızı bile değiştirmişti.
Beden dersi öğretmeni alınacaklar listesine spor ayakkabısı ve eşofman yazdırmıştı. 12 yaşındaydım ama o güne kadar ne eşofman ne de spor ayakkabım olmuştu.Babama,anneme böyle büyük bir yükü
yükleyemezdim,bugüne kadar hiç alınamamış bu eşofman ile spor ayakkabısı mutlak çok paraydı.
Annem,üç çocuğunun önlük ve forma kumaşını Sümer Bank'tan  almış,dikmiş.O sene defter kitap kaplamak için babam bir poşet dolusu üstü plastik kağıt parçaları getirdi.İşyerine gelen kargoların
poşetiymiş,evrakların içine konulduğu sonra da çöpe atılan poşetlermiş.Babam kendine gelen evrak poşetlerini çok hırpalamadan açmaya çalışmış,çöpe atmamış biriktirmiş.Kitabımızı defterimizi işte bu poşetlerle kaplamıştık.Fen öğretmenim defter kabımı beğenmiş,"nerden aldıysanız ben de istiyorum"
diye  ricasını eve ilettiğim de,babam,bütün defter kitap kaplarımızı söküp tekrar poşete koyup iş yerine çöp tenekesine attığını,o sene, biz üç kardeş, kitap defterimizi gazete kağıdı ile neden kaplamak zorunda kaldık diye üzüldüğümüzü hiç unutamıyorum.

Üzerimde öyle bir ağırlıktı ki bu eşofman ile spor ayakkabısı,ne yapacağımı nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Her beden dersinden eksi alıyordum,uyduracağım bahanelerin sonuna gelmiştim.
Okulumuz çok köklü bir okul olduğundan hali vakti yerinde çoğu ailenin.Beden dersi geldiğinde
yepyeni eşofmanlar ve spor ayakkabıları ile arkadaşlarım koşuyor,ben kenarda oturarak onları izliyorum.Niye ben koşamıyorum diye üzülmüyorum,ne zamana kadar bu durumu sürdürebileceğim diye düşüncelere dalıyorum.Hayatımda hiç kıyafet satılan bir yere gidememiştim.Almanya'da işçi olan dayım vardı,bavul ile kıyafet getirirdi köye, Almanların kapı önlerine koyduğu yada ikinci el sattıkları bir yerden alınmış kıyafetler.Bizim aile ve bütün kuzenler hiç kıyafete para vermeden her sene gelen bir bavul içinden üzerimize olanları seçip giyerek
giyinme işimizi hallediyorduk.O bavulun içinden ne spor ayakkabısı ne de eşofman çıkmıştı ama
dayıma fabrika kumaş veriyordu,o kumaşlardan bizlere de ayırıyordu.Annem sandığında saklıyordu
kumaşları,sandığı açtım içinde eşofmana uygun kumaş aradım.Hiç yoktan eşofmanı anımsatsa yeterdi.
Annem ile bir gecede eşofman diktik,annem terzi değildi.O gece annem bana "eşofman neye benziyor" diye sık sık sorular sordu,ben bütün arkadaşlarımın eşofmanlarını aklıma getirerek annemin hayal edip kesip dikeceği bir şeyi anlatmaya çalıştım.Ertesi sabah beden dersinde eşofman diye giydiğim şeyi gören öğretmen spor ayakkabın niye yok diye beni hiç sorgulamadı,eksi de vermedi...
Çocukların üzerine taşıyamayacakları ağır yük yüklemeyin.Yokluğu,çocukların sırtına yüklemek
her halde dünyanın en acı şeyi...Parasızlık ,geçim derdi onların suçuymuş gibi...

17 Aralık 2013 Salı

Yazı yazmanın masumiyeti

 Fakirlik benim en büyük hazinemmiş, bilmiyordum.
Masumiyet fakirlikte gizliymiş. Masumiyetimi kaybetmekten korkuyorum.
Öyle zamanlarım oldu ki gözlerimi kapayıp mesleğimin gerektirdiği şeyleri yapıp fakirlikten kurtulma hayallerine kapıldım.Evet zengin olmanın hayallerini kurdum.Mesleğim bunun için çok uygundu. Stajerdim. Stajım bitince meslek büyüklerim gibi olacaktım. Elimde rüşvet çantası mutlaka olmalıydı. Mükellefim mutlaka aklanmalıydı,rüşvet alıp rüşvet vermeliydim.Zor değil demişti ,üstüm,üstat, bir zaman sonra çok basit gelecek,olağan bir şey,kafanı hiç meşgul etmesin.
Her yerde rüşvet var, her yer yerde yolsuzluk,sen sistemin bir parçası değil misin,sen bu memleketin insanı değil misin,yoksa sen uzaydan mı geldin...Her yere bakmaya başladım, bakabildiğim her yerde yolsuzluk nasıl yapılıyor diye gözlerimi açtım. Her yerdeydi,yolsuzluk. Yabancı değildi.

Sağım solum önüm arkam hep yolsuzluk,sobelenen yok.
İstanbul'a okumaya geldiğim zamanlarda yurdumuzda su akmıyordu,kız öğrenci yurdunda uzun saçlı
kızlardık,saçlarımız yağ içinde, gizli gizli namaz kılmak zorunda olanlar vardı,abdest suyu bile yoktu,teyemmümü araştırırlardı,ranza üzerinde namaz kılınırdı,nöbetçi memura görünmemeye çalışılarak hızlı hızlı  , mescid açılmaya gerek görülmüyordu.Sonra İstanbul değişti,suları hiç kesilmedi,elimi sıkmayacığını hissettiğim bir üst yetkiliye elimi uzatmama nezaketinde bulundum,abdest almıştı,biraz sonra namaz kılacaktı,gömlek kollarını aşağıya indiriyordu,herkese belli etmeye çalıştığı şey,namaz kıldığıydı , belli etmemeye çalışarak içi para dolu zarfı çekmesine koyuyordu, stajerdim,her yere götürüyordu meslek sahibi üstadım...

Üniversitede hiç kopya çekmedim,beceriksizliğimle yakalanacağımdan korkmasam teşebbüs edebilirdim, herkes kopya çekiyordu. Başımızda dikilen bir araştırma görevlisi sınavda kopya çekmeye çalışanlara göz açtırmıyordu,bütün anfi küfür ediyordu,ne vardı yani bir göz yumsa.Araştırma görevlisi şöyle demişti:" Çalışarak sınava gelenlerin hakkını korumam gerek,kopyaya göz yumarsam,haksızlık yapmış olurum, aldığım maaşımı çocuğuma yediremem".
Öğretmenler gününde bütün veliler toplandı yunusun öğretmenine ,(şimdi makbul olan şey bir mağazanın hediye çekiymiş,veliler bu işi iyi biliyor ve) hediye çekini  taktim ediyorlar.Öğretmen şöyle diyor" ben devletten maaşımı alıyorum, prensiplerime aykırı , hiç hediye kabul etmiyorum".Yunusun yazdığı ve resimlediği mektubu alıp
"şimdiye kadar aldığım en güzel hediye" diyebilen bir öğretmen.

Göz yummak,görmemezlikten gelmek,herkes gibi yapagelmek,şartlara göre hareket etmek,her devrin adamı olmak...Bunlarla her şey elde edilebilir ama masumiyet alınamaz...

Masumiyet nedir ki?

Stajerliğim bitti,üstat olamadım.Bir şey olamamak bana huzur verdi...

Yazmak dünyanın en mühim işi gibi göründü gözüme.Basit şeyleri yazmak çok mühim bir şeydi.
Örneğin "fakirlik".
Dünyanın en basit şeyi fakirliktir,istenilirse herkes fakir olabilir.
Hissettiğim fakirliği yazabilmeyi çok isterdim.Fakirliğimi öyle anlatmak isterdim ki okuyan hiç kimse burun kıvırmasın,fakirliğin edebiyatını yazmak isterdim..."Fakir"liği anlayınca ve sevmeye başlayınca ,rüşvet,yolsuzluk,haksızlık kaybolacaktır...

Masumiyet, hiç bir zaman sahip olduğuma emin olamadığım,hep kaçıracağımdan şüphe ettiğim, ama fakiri sevdiğini bildiğim bir hazine...

Bazen, blog sahibi olmamın masumiyetime zarar verdiğini düşünüyorum, yazılarımda ki samimiyetimden şüphe ediyorum...Onaylanmak için mi yazıyorum, like edin,beğenin diye işaretler koymasam da , için için paylaşmak adı altında aslında, herkes " like et "i olmayan bu renksiz bloğu yorumlarla like etsinleri mi umuyorum...Yazı yazmanın masumiyetini yaşadığım anlarım çok oldu,
ama like et 'i düşündüğüm yazılarım da oldu...Masumiyet çok kırılgan bir arkadaş gibi,her an kalbini kırabilirim diye korkuyorum,istiyorum ki beni hiç bırakmasın...





16 Aralık 2013 Pazartesi

Güneşimizi Çaldılar


Boyalı merdivenler , Yunus'u çok heyecanlandırdı.Fotoğraf aşkına 167 basamağı aştı.
Bizim evimiz aşağıda .Sadece tepeleri güneşi gören bir apartmanın güneş göremeyen 3.katındayız.
Bu merdivenlerden Yunus ile çok çıkmışlığımız vardır.Merdivenler hastaneye çıkıyor.Hatta bir keresinde Yunus'u bebek pusetinde taşırken bu merdivenlerden ayağım kaydı,hava buz gibiydi,merdivenler donmuştu.Pusetin içinde Yunus ağlıyordu,ilk ayda  ki bir aşısını yaptırmıştım,hemşirenin başı ağrıyordu,sakın ağlama diye tembihlemişti bir aylık Yunus'u.
Hemşireyi anlamış gibi ağlamamıştı iğne yapılırken,merdivenlerin başında hemşireden yeterince uzaklaştığını anlayınca! basmıştı çığlıkları...Dengemi kaybettim,buz tutmuş merdivenlerden kaymaya başladım,yere düşmem gerekirken basamak basamak ayakta kayarak aşağıya iniyordum.Demir korkulukları tutmak aklıma gelmiyor,belki geliyordu ama iki elimle içinde yunusun olduğu bez çantayı sıkı sıkı tutuyordum, halbuki  tek elimi bırakıp demir korkuluklardan destek almam en güvenilir inme şekliydi.Bilmiyordum. Bildiğim tek şey yeni anne olmuştum,yavrumu korumalıydım,iki elim varsa ikisiyle...Sonra düştüm . Çok şükür sırtüstü düşebilmiştim.Tekrar ayağa kalmak imkansızdı ,merdivenlerin basamak genişliği çok dardı,Yunus'un pusetini basamaklara koyamazdım,dengede duramaz aşağıya kayardı.Yine sıkı sıkıya puseti kucaklayıp bu sefer yata yata aşağıya indim.Sokağa ulaşıp ayağa kalktığımda ağrı filan hissetmiyordum,eve kadar koştum bile...
Ama sonrasında ayaklarımın üzerine basamayacak kadar yatalak olmuştum,aylarca da aksak aksak yürümüştüm...Bizim evimiz eskiden güneş görürdü,sabahın olduğunu yatağımıza vuran güneşten
anlardık...Şimdi her tarafımız yüksek betonlarla çevrili,güneşimizi çaldılar...

13 Aralık 2013 Cuma

Challenger Uzay Mekiği



Florida’daki Kennedy Uzay Merkezi’nden 28 Ocak 1986’da ateşlenen Challenger uzay mekiği, ateşlenmesinden 73 saniye sonra katı yakıt motorundaki arıza nedeniyle havada infilak etmiş ve parçaları Atlantik Okyanusu’na çakılmıştı. Kazada, uzay aracında bulunan yedi mürettebat hayatını kaybetti.

 
Canlı yayında ilk kez insanların canlı canlı öldüğüne tanık oluyorduk. Mekiğin içinde bir de öğretmen vardı.
Öğretmenlerini izlemek için bir sınıf öğrenci de mekiğin fırlatılmasında hazır bulunmuştu.
Ailecek çok üzülmüştük,televizyon karşısında ilk kez böyle bir duygu yaşıyorduk.
Patlayan uzay mekiğinde ki öğretmen için, gizli gizli ağladığımı,belki ölmemiştir belki okyanusa
düştüğünde hala canlıydı ve yüzerek karaya çıkmaya çalışıyordur diye umutlandığımı hatırlıyorum.
İçin için öğretmene kızıyordum,ne vardı uzaya gidecek?
Bir insanı uzay mekiğine sokacak kadar kuvvetli şey ne olabilir ki, bir gün öncesi hava çok soğuk olduğu için kalkışın ertelenmesini isteyen mühendisleri duymayacak kadar..
Öğretmen öğrencileri için uzaya gitmek istediğini açıklamıştı,öğrencileri uzayı merak ediyordu.
Anılarını öğrencilerine anlatabilmek için uzay mekiğine biniyordu, öğretmen.
Aklım almıyordu,ilkokul üçüncü sınıftaydım ve "uzay" benim için sadece karanlık bir boşluktu.
Üzerinde hiç kafa yormadığım,hayaller kuramadığım bir boşluk...
Hiç anlayamıyordum ne diye uzay mekiğine bindi, Christa öğretmen....
 
 
 

12 Aralık 2013 Perşembe

Okullar Nasıl Mutsuz Çocuklar Yetiştiriyor?

Okullar Nasıl Mutsuz Çocuklar Yetiştiriyor?*


"Velilere ve öğretmenlere, ‘Çocuklarınız için ne istiyorsunuz?’ diye sorunca hemen hemen hepsi mutluluk diyor.
Ama maalesef okul sistemimiz buna göre tasarlanmış değil. Tam tersi mutsuz bireyler yetiştiriyor.
Nasıl mı?

ÖDÜL VE ÖVGÜ
Okulların çocukları motive etme yöntemlerine bakalım.
En çok kullanılan yöntem ödül ve övgü. Ödül ve övgü çocukları okulda öğretmene, evde de aileye bağımlı kılıyor. Çocuk başarılı olduğu zaman onay görüyor, olmadığı zaman görmüyor. Bu da çocukta onay ihtiyacı yaratıyor.
Bu onay ihtiyacı da onları mutsuz kılıyor. Çünkü bir gün onay görebilir, bir gün görmeyebilir.
Dahası ödül ve övgü yoluyla bu yargılama olmasa, çocuk bilecek ki işler sadece öğrenme, gelişim  ve zevk için yapılır. Bu durumda herkes birey olarak zaten kabul görür.
Kabul görme neden başarıya bağlı olsun ki?
Çocuk sadece kendisi olduğu için değer görmeli, başarıları ile değil.
REKABET
En çok kullanılan bir diğer yöntem  de rekabet ve yarışma.
Sınıf  içi yarışmalarda kazananlar ve kaybedenler aşağı yukarı hep aynı kişiler oluyor. Kazanan kazandığı için kabul gördüğünü, kaybeden ise kaybettiği için reddedildiğini düşünüyor.
Kazanmak onay ihtiyacını arttırdığı, kaybetmek de ret duygusu yarattığı için çocukları mutsuz kılıyor.
Dahası sınıfta kazanma standartlarını en başarılı öğrenciler belirlediği için, bazı öğrenciler bu standartlara ulaşamayacağını düşünüp çalışmayı bırakıyor.
NOT SİSTEMİ
Aynı mantık notlar için de geçerli. Yüksek not alanlar ile düşük not alanlar hemen hemen aynı çocuklar. Hatta araştırmalarda da görüyoruz ki, bir öğrencinin önceki notlarına bakarak, bir dersten alacağı notu aşağı yukarı tahmin edebiliyoruz.
Yüksek not, onay ihtiyacını artırırken, düşük not reddedilmişlik duygusu yaratıyor.
Dahası hem rekabet hem notlar karşılaştırma ortamı yarattığı için, çocuk kendi değerini diğerlerine göre belirliyor.
Bu durumda çocuğun mutlu olması zor tabii ki.
ÇOCUKLARIN STRATEJİLERİ
Zaten bu sisteme karşı çocuklar farklı stratejiler geliştiriyor.
Başarılı çocuklar, başarılarıyla kabul gördüklerine inandığı için, başarısızlıklarına bahane bulmakta ustalaşıyor.
Son dakika çalışırlar, kendilerine farklı engeller ya da yüksek hedef koyarlar.
Başarısız olurlarsa bahaneleri olsun da karşı tarafın onayını kaybetmesinler diye.
Ya da başarıyı garantilemek için kopya çekerler, öğretmenler ile aralarını iyi tutarlar, ya da okul etkinliklerine katılarak popülaritelerini artırırlar.
BAŞARISIZ ÇOCUKLAR
Başarısız çocuklar da  okulu veya dersi önemsizleştirir ya da hiç çalışmaz.
Bu derste başarısız olmak benim için önemli değil mesajı verir.
Bu vesileyle ödül, övgü ya da rekabet sisteminin kendi değerlerini düşürmesine izin vermezler.
Bu çocuklar kabul görecekleri başka alana yönlenir. Çete kurma ya da saldırganlık yapma gibi.
Sonuç olarak, insanı mutlu eden en önemli şey kabul görmektir.  Okullar ve aileler kabul görme mekanizmasını dış etkenlere bağlayarak mutsuz çocuklar yetiştirir.
Her çocuk sadece kendisi olduğu için değerlidir. Çocuk bunu bilsin ömür boyu mutluluk garantilenmiş olur."
*Özgür Bolat'ın Hürriyet gazetesinde ki köşesinden.

"MUTLULUĞUN KAYNAĞI(*)
Mutluluğun en önemli kaynağı kabul görmek.
Ama kabul görme ihtiyacını nasıl karşıladığınız çok önemli.
İç kaynaklı mı, dış kaynaklı mı?
DIŞ KAYNAKLI KABUL
Bazı insanlar kabul ihtiyaçlarını; para, başarı, mevkii, ünvan, ün, veya seks gibi dış kaynaklar ile sağlıyor.
Kabul ihtiyacını dış kaynaklara bağlayanların mutlu olması çok daha zor.
Çünkü sonu yok ve kontrol sizde değil. Örneğin, para ile mutlu olmaya çalışan kişi sürekli para kazanmak zorunda. Sürekli para kazansa bile, dış kaynaklı olduğu için kaybetme riski var. Bu da mutsuzluk kaynağı.
Zaten dış kaynakları bir bütün olarak kabul edebiliriz. Para isteyen kişi, ün de ister, başarı da, güç de.
İÇ KAYNAKLI KABUL
Kabülünü iç kaynaklar ile sağlayanlar çok daha mutlu. Çünkü mutlu olmaları kendilerine bağlı. Kontrol edebilirler.
Nedir bu iç kaynaklar?
Kimlikleri, değerleri ya da ilişkileri.
İLİŞKİLERİN ÖNEMİ
Aslında ilişkiler o kadar önemli ki bana göre insanlar zaten sadece diğer insanlar ile var olabilir.
Örneğin, bir araştırmada kişilere 20 dolar veriliyor ve bu parayı kendileri için harcamaları isteniyor. Başka bir gruptan da bu parayı başkaları için harcamaları isteniyor.
Parayı başkaları için harcayanlar kendini çok daha mutlu hissediyor.
Yine başka bir araştırmada insanlar arkadaşları ile bir saat sohbet ediyor. Başka bir grupta bir saat yalnız bir etkinlik yapıyor.
Sohbet edenler zamanın nasıl geçtiğini anlamazken, yalnız etkinlik yapanlar zamanın farkında.
Yani insanlar başkası ile zaman geçirince hem zamanı dolu dolu yaşıyor, hem de daha mutlu.
İnsan insan için yaratılmamış olsaydı, psikolojik yapı bu şekilde oluşmazdı.
Dostlarınıza, arkadaşlarınıza ve ailenize zaman ayırmanız bundan dolayı çok önemli.
NEDEN DIŞ KAYNAKLI?
Peki insan insan için yaratıldıysa, neden herkesin mutluluğu iç kaynaklı değil?
Burada işte ailenin önemi devreye giriyor.
Çocuk ilk olarak annesi ve babasıyla zaman geçiriyor. En baştaki bu ilişkiler koşulsuz ama sonra aile koşullar koymaya başlayınca, yani başarı beklentisi,  uslu çocuk ol beklentisi, ayıplama gibi, çocuk ilişkilerinin kabul için yeterli olmadığını düşünüyor.
Bu durumda çocukta farklı yollar ile onay görme ihtiyacı ortaya çıkıyor.
Başarılı, zengin ve popüler olmaya çalışıyor.
Unutmayın çocuklarda dış odaklı bir onay ihtiyacı oluşturursanız ve çocuk başarısız olursa, bu sefer alkol, madde  ya da seks bağımlısı olur.
İÇ KAYNAKLARA BAĞLI KOŞUL
Sonuç olarak mutlu olmanın bana göre tek yolu var. Onay ihtiyacını dış kaynaklar ile değil iç kaynaklar ile sağlamak.
Dış kaynaklı bir çocuk yetiştirdiyseniz, bunu değiştirmeniz mümkün.
Çocuğunuzu onun iç kaynaklarına koşul koyarak sevin. Örneğin, yüksek not beklemeyin ama elinden gelenin en iyi yapmasını bekleyin.
Bu durumda herkes mutlu olacaktır."

*Özgür Bolat'ın internet sitesinde ki yazısıdır.


 

Okullar Gerçekte Ne Öğretiyor

Okullar Gerçekte Ne Öğretiyor?     


Aslında çoçuklar bizim tahmin ettiklerimizden çok farklı şeyler öğreniyorlar okulda.
Derste konuları öğrenmiyorlar mı?
Öğrenme, yaşantı ve derin incelemeler sonucunda meydana gelir. Ama çocuklar konuları derinlemesine incelemediği ve çok azını yaşadığı için, konuları biliyor ama öğrenmiyor.
12 yılını okulda geçiren çocuk, konuları bilmekten ziyade okulda var olmayı öğreniyor.
İşte bunlar da bizim farkında olmadığımız öğretiler.
Nedir bu öğretiler?
KOPUK HAYATLAR
Çocuklar, birbirleriyle ilişkisi olmayan yetişkinlerden, birbirleriyle ilişkisi olmayan konuları dinlediği için, hayata bir bütün olarak bakmayı öğrenemiyor.
Onun yerine kopuk hayatları öğreniyor.
Biyoloji dersinde organların fonksiyonlarını ezberliyor  ama organların birbiriyle, insanın ruh haliyle, toplumun kültürel yapısıyla, çevre koşullarıyla ve beslenme alışkanlıklarıyla nasıl bütün halinde çalıştığını anlamıyor.
Çünkü, sosyoloji, psikoloji, biyoloji, ve coğrafya derslerinde farklı bilgileri görmüş ama onlar arasındaki bağlantıyı anlamamış.
(Bu arada aklıma geldi. Beslenme alışkanlıkları hangi derste kazandırılıyor?)
SENTETİK HAYATLAR
Okullarda katı bir hiyerarşi var.
Çocuklar hiyerarşinin en altında. Otorite de öğretmende.
Çocuk hem duygusal hem de entellektüel olarak öğretmene bağlı. Öğretmen beğenirse, çocuk mutlu oluyor. Beğenmezse, mutsuz. Kendi yargısını oluşturamıyor.
Öğretmen yanıt doğru derse mutlu oluyor, yanlış derse mutsuz.
Bu durumda çocuklar öğretmenden onay almayı, öğretmenin gözüne girmeyi öğreniyor.
Çünkü çocuklar biliyor ki öğretmenin sizi sevmesi ile sizi onaylaması arasında bir ilişki var.
Sonra bu öğrenciler çalışma hayatına atıldığında, müdürlerinin gözüne girmeye çalışıyor.
Bundan dolayı çoğu işyerinde gerçeklikten, samimiyetten uzak sentetik hayatlar yaşanıyor.
KİMLİKSİZ YAŞAMLAR
Başarılı bir öğrenciyseniz, öğretmenler sizi tanır. Çoğu etkinliği de sizle yapar, dersi de sizle götürür.
Kabul görürsünüz. Aslında  bu kabul kişiliğinizden değil, başarınızdan dolayıdır.
Ama başarılı değilseniz (notlarınız düşükse yani), kimliğiniz bilinmez.
İnsanlar  sizi bilir ama tanımaz. Tanımaya gerek yoktur. Çok değer görmezsiniz.
İç dünyanız bilinmez. Aile yaşamınız, ilginiz, okul dışı becerileriniz bilinmez.
Okulda ait olduğunuz bir yer yoktur. Sıranız bile size ait değildir.
Kimliksiz ve görünmezsinizdir.
Bu çocuklar okulda kimliksiz yaşamayı öğrenir.
DERS ÖNEMLİDİR, KONULAR DEĞİL
Her öğretmenin dersi önemlidir ama konuları değildir.
Öğretmen konular çok önemliymiş gibi dersini işlerö ama sınavlar ya da ödevler bitince konunun önemi de biter.
Hele tatilden sonra geçmiş konuların hiç bir önemi kalmamıştır. Hatta bir konuyu işledikten sonra okul hayatınız boyunca onunla bir daha asla karşılaşmayabilirsiniz.
(Kendi dersinde öğrencilere test çözmek için izin vermeyi saymıyorum bile.)
GERÇEK ÖRTÜLÜYOR
Çocukları okula öğrenme için gönderiyoruz ama onlar bizim niyetimizin dışında şeyler öğreniyor. Hayatı bir bütün olarak değil, gerçek hayattan uzak kopuk kopuk öğreniyor.
Kimliksiz ve sentetik bir yaşama hazırlanıyorlar.
Her şeyden önemlisi biliyorlar ki; okulda önemli olan konular değil, bir şekilde ödevleri tamamlayıp, sınavları geçip diploma almak.
Kısacası çocuklar okulda kendilerini tanımadan, gerçeği örtmeyi öğreniyor.
Gerçeği!

Özgür Bolat ' ın diğer yazıları için http://www.ozgurbolat.net/

9 Aralık 2013 Pazartesi

Masal Korkusu

Çocuğunu masal okuyarak uyutamamış bir anneyim.8 yaşına basmış çocuğuna, zararın neresinden dönersem kardır diye zorla masal okumaya çalışan anneyim.
Yunus daha doğmadan kitaplar biriktirdim,hepsini kucak kucağa okuyacak,okurken uykulara dalacaktık.Çocuğun hayal gücünün gelişiminde masal önemliydi.Büyücüler,devler,periler olağan üstü
olaylar Yunus'un hayal gücünü geliştirecekti.4 yada 5 yaşlarına geldiğinde Yunus yatarken kitap okunmasına direnmeye başladı.Masal kitabına vurarak,ağlayarak "okuma anne" demeye başladı.
Kendini ifade edebilecek yaştaydı,yatarken masal kitabı okunmasını istemiyordu çünkü; devler,cüceler,periler ,cadılar rüyalarına giriyor,rüya görmekten korkuyordu.Bremen mızıkacılarında ki  hırsızlar aylarca rüyasından çıkmamıştı.Kitap seçerken özenli olmaya çalışsam da bir hırsızın aylarca çocuğu rüyalarında korkutabileceğini kestiremezdim.Masal okumayı bıraktım.

Yunus yeni yaşına girmişken, kitaplarla uykuya dalabilme şansını yeniden denedim.


Tavuk Hilda çok iyi bir başlangıç oldu.Tavuk Hilda'yı anlatan bir yazı :http://www.iyikitap.net/post.php?id=1094

Bilinçaltı öldürmeleri


Dün gece Yunus'u uyutmak için okuduğum masalın adı "Küçük Deniz Kızı'y dı." Yunus'un gözleri masalın başında kapansa da ben okumaya devam ettim . Küçük deniz kızı ölüm ile ilgili sorular soruyor büyükannesine. Deniz kızları ölünce deniz köpüğüne dönüşür, diyor büyükanne. Oysa insanların ölümsüz bir ruhu vardır, sonsuza kadar yaşayan ruh...Deniz köpüğüne dönüşen bir sonu kabul etmez küçük deniz kızı , insanlar gibi ölümsüz bir ruh ister. Ölümsüz bir ruha sahip olabilmek için çok acılar çeker , çok şeyler feda eder küçük deniz kızı.


Kocamı öldürsem günah olur mu? diye televizyona çıkmış kadın için öldürmek fiili her gün yaşanılan olağan bir duygu ...Her gün kocasının ölmesini istiyor , her gün ölemeyen kocasını öldürmek istiyor...
Kadın bilinçaltından milyon kere kocasını öldürüyor...


Kadınlar , hep yüklenicidir , yüklenmek onların işidir , alışkındır omuzları ama yine de tartmak ister
yükü , "günahı çok mudur? "

Koca öldürmenin günahını merak eder,omuzları...

Her yeni güne katili ile uyanan koca...Karısının omuzlarına " öldürmek ve günahını çekmek" ağırlığını yükleyen koca...

Kocalar bir anlık kendini kaybedip karısının katili olmak lüksüne sahipler ama kadınlar öyle değil..
Yıllarca koca kahrını çekip,televizyon programlarına kadar sorgulayıp sonra yine bilinçaltı öldürmelerine
dönerler.
Öldürmek ile , deniz köpüğü gibi bir son beklemek...Deniz köpüğü gibi bembeyaz , ferah bir his mi veriyor, öldürmek...Yoksa biz deniz kızlarının ülkesinde mi yaşıyoruz, ölümsüz değil mi ruhlarımız?
Ölmek ve öldürmek deniz köpüğü gibi bir son mu?


..






6 Aralık 2013 Cuma

Hayatımın ilk dizisi

Hayatımın ilk dizisini izleyememiş ,sadece dinlemiştim.İki oda bir salon evimiz soba ile ısınıyordu.
Oturma odasında, üzerinde yün döşekli bir demir divan ,soba ve dikiş makinası masası üzerinde bir televizyon vardı.Kışın her aktivite bu sobalı odada olmalıydı,yemek yenir,misafir ağırlanır,ödev yapılır,oyun oynanır,müsait yaşa kadar kırmızı bir leğen içinde soba başında yıkanılırdı.
İlkokul ikide sabahçıydım,babam erken yatmam konusunda çok titizdi.Sobalı odada ki demir divan benim
yatağım.Annem haberlerden sonra televizyonun kapatılmasına karşı çıkıyor "parmak damgasını"
izlemek istiyor,babam "olmaz, çocuk uyuyacak" diyor.Demir divanda yün yorgan altından beri" babacığım televizyonu kapatmayın,ben arkamı dönüp uyayabilirim" diyorum.Babam kabul ediyor annem çok seviniyor yün yorganı kulaklarıma kadar çekip alnımdan öpüyor.Işıklar kapalı,kısık sesli
parmak damgası oynuyor.Kulaklarıma kadar çekili yün yorgandan parmak damgasının duvarda ki ışık yansımalarını izleyerek huzurla uykuya dalıyorum... Sonra ki zamanlarda yün yorgan altında ki kulağım hassaslaştı,kısık sesli televizyonu rahatça duymaya başladım.Gizlice kafamı televizyon yönüne doğru döndürebilirim ama anneme ihanet etmeyi aklımın ucuna bile getirmiyorum.Seniha ile Mahmut aşık ve Gurbet'in annesinin Yedibenli  Huriye olduğunu anlıyorum.En çok Gurbet'in yüzünü merak ediyorum,benim yaşlarımda bir kız çocuğu olmalıydı,benim gibi ilkokullu...Yedibenli Huriye 'nin hayatı gibi seside acıklıydı.Ödevlerim bitince akşam yemeğine babamı bekleyene kadar soba başında Seniha,Mahmut,Yedibenli Huriye ile Gurbet'i defterime çizdim,makasla kestim.Yün yorgan altına bu dört kahramanla girmeye başladım.Seniha konuşunca kağıttan Senihama bakıyor,Mahmut denize gidince kağıttan Mahmut'u yolluyor,Gurbet'in sesini duyunca ellerimle kağıttan Gurbet'e dokunup uykuya dalıyordum.



Kaloriferli eve geçince televizyon özgürleşti,Perihan Abla'yı sırf arkadaş grubumdan dışlanmamak için izliyordum,en çok da o hafta ki şarkısını ezberleyebilmek için..

Her hafta konuya göre şarkılar bestelenirdi Perihan Abla'da,ertesi gün bütün sınıf bir ağızdan
söylemek mecburiyeti vardı,
kimin başı sıkışsa
koşa perihan abla
işte bu mahallede
yaşar perihan abla
 
kuzu kuzu mee meee şakir koş yetişseneee
 

 



 
Birden büyüdüm ama yine de mahalle dizilerinden kopamadım,bir de Ahmet Uğur'lunun "day day"
dizisi vardı 2000lerin başında kanal 6 da oynardı...

Şimdilerde dizilerden korkuyorum.Gözlerimi kapatıp dizi dinlesem ,eskisi gibi, bir şey canlandıramam herhalde.Korkarım "yoksa hayal gücümü mü kaybettim" diye...

Şu Çalıkuşu'nu Anadoluya yollamayı başarırlarsa,  gözlerim açık izlerim...


5 Aralık 2013 Perşembe

Kağıt Helva

Bu sabah perşembe pazarına gittim.Yunus'a patik almak için.Kış geldi,yerler buz gibi, Yunus ayağında terlik tutmuyor,çoraplarının altını ıslatıyor.Şöyle ayaktan kolayca çıkmayan,altı su geçirmez bir patik bulmak için pazar yoluna koyuldum.Ucuz olan her şeye saldırmamak  için yanıma 20 TL aldım , dolmuş için de bir kaç bozuk lirayı cebime attım.Daha pazarın girişinde tabak çanak satan
pazarcıdan üçü 5 liraya masmavi şeker kaseleri aldım,kaçamazdı bu fırsat, böyle renk böyle fiyat hiç bir yerde yoktu,olamazdı ,dayanamadım verdim 5 TL.Pazarın ilerleyen bir yerinde,  zeytincide, kadınlar yolu tıkamış.Mecbur  durdum,zeytin dolu bir küreği yüzüme doğru uzatan çocuk"abla pişman olmayacaksın,bir tat" dedi.Tadarak almaktan çok utanırım, yüzüme yapıştırılmış bir daveti geri çevirmemek için kürekten bir zeytini ağzıma attım,sırf tattığım için dolmuş için ayırdığım bozuklukları zeytine verdim.Patik bulmak için pazarı dört dolandım,Yunus 8 yaşında olmasına rağmen ayak numarası benimle aynı,her uygun gördüğüm patiği ,çizmemi çıkarıp deniyorum,"uymasa geri getirip değiştirebilir misinizi" söyleyemediğimden.
5TL lık bir patik buldum.Cebimde temiz bir 10 TL kaldı.Karnım da çok acıktı,  adım başı dolma,sarma,börek,gözleme,mercimek köftesi ...Hangisini alayım diye uzaktan uzaktan yiyecekleri keserken ağzım sulanıyor,midem kazınıyor
.Ben yiyeceklere dalmışken sırtımdan
biri dürtüyor.Yaşlı bir adam ,yün içliğinin üzerine giydiği ceketi ile ağlar gibi güler gibi ama acındırmaya çalışmayan yüzü ile birden bire öyle tanıdık geldi ki,elinde ki kağıt helvaları görmesem
beni tanımış da ,kendini tanıtmak isteyen biri sanırdım.Kağıt helvalarını sırtıma dürterek" alır mısın
alır mısın "diye soruyordu.Hava soğuk diye kışlık paltomu giymiştim.Paltoma değen kağıt helvaların
uçları ufalanıyordu.Cebimde ki bozulmamış 10lirayı düşündüm.Adamın yün içliği,tanıdık yüzü,yaşlılığı ile beni dürtmesi,uçları ufalanmış kağıt helvalarını almak için yeterli gelmedi.Hızlıca
uzaklaştım.Açlığım kalmamıştı.Pazar çıkışında, dolmuşa binmek için 10 TL bozdurmak da istemedim
yedi durak uzakta ki evime yürüdüm.Hava soğuktu.Paltomdan beri  dürtüldüğümü sanıp sanıp arkamı döndüm.10TL cebimdeydi.Ucu ufalanmış bir kağıt helvaya  10TL vermeye can atıyordum,geri dönmeyi düşünecek kadar hazırdım...Geri dönmedim ama gecenin şu vaktine kadar içime içime kağıt helva dürtülüyor,kağıt helvalara uzanıyorum ama alamıyorum...Yaşlı adam eski ceketi içinden beri "alamadın alamadın" diye kağıt helvalarını benden kaçırıyor...

Sonradan ekliyorum; Ucuz diye olmadık şeyleri almak sırf bana ait bir özellik mi?
Geçen ay cuma pazarından( metro ile gidebildiğim) 5TL diye kocaman bir deve aldım.5 liraya kocaman bir deve almak herkese nasip olmaz diye kucakladığım gibi metro bindim,devenin ayağı koptu eve gelinceye kadar,Yunus ayağı kopmuş devasa deveden korktu,zavallıcık dolab içinden aydınlığa çıkacağı günleri bekliyor...

2 Aralık 2013 Pazartesi

Zengin olunca

Küçük bir lokantada bulaşıkçılık yaparken kendini lokanta zincirlerinin başında buldu,tekstil atölyesinde yerleri süpürürken kendini tekstil fabrikalarının başında buldu gibi, ünlü iş adamlarının
başarı dolu hayat hikayelerini okumaktan çok büyük zevk alırdım.Hatta bu başarı hikayelerine kendimi kaptırıp ,ünlü olamadan kendi başarı hikayemi yazıp, okurdum.Kapitalizmin sefil bıraktıran
özelliğinden başka, insana hayal kurabilecek küçücük bir umut deliği var.İğne deliği gibi bir umut...
İşte bazen umuda olan ihtiyaç o kadar büyüyor ki ,fil kadar büyümüş ihtiyaçlarınızı iğne deliği kadar
umudun içinden geçirme hayali kurmak, imkansızı kabul etmiyor...Kapitalizmde hiç bir şey imkansız değil çünkü...Milyonların içinden biricik mucize ben olabilirim,iğne deliğinden öteki tarafa geçip başarı hikayemi yazabilirim.Zengin oldum ,sonra ne olacağım? Şöyle bir yerde yaşamak isterdim herhalde,gözümün gördüğü en güzel yer burası çünkü..
Pencerelerinden en güzel manzaranın gözüktüğü yer...



En güzel gün doğumlarının gözüktüğü  yer



Sabah evimin kapısını açtığımda altta ki  sevgili arkadaşlarımı görmek isterim,hepsi kapımın önüne doluşur...




 
Karnım acıktığında bahçeme gitmek isterim,toprağına sudan başka bir şey dökmediğim ağaçlardan
kovalar dolusu,şeftali,kızılcık,erik,elma toplarım.


 Domateslerim kudurur,gökyüzüne doğru salkım salkım uzar...


 Bir salatalık ile kocaman bir kase salata yapılır.(köyümüzde tohumlar nesilden nesile saklanır
dedelerimizin yediği salatatalığın aynısını yiyebiliyoruz)

 Her yer ot,her yer semizotu...



 Kızılcıkları,erikleri avuçlayıp avuçlayıp öperim,ne yapacağımı bilemem,şaşırırım..

 Kuzineyi yakarım,çıtır çıtır yanan ateş ile çayımız ısınır,ekmeğimiz pişer...

 
Bahçemizin bir köşesinde ,ağaç dibinde su kenarında kitap okurum...





 
Zengin olunca işte böyle yaşamak hayalim var.Her yaz köyüme tatil için gitmek yerine bütün hayatımı köyde geçirme hayalim var...
Yani zengin olunca köyümde yaşamayı isterdim.
 
 

24 Kasım 2013 Pazar

İlköğretmenim




80'li yıllarda ilkokulu okuyordum.Okumayı bir türlü sökemiyordum.Küçük bir kutu içinden kırmızı kurdelalar çıkıyor sevinçli yakalara takılıyordu.Kırmızı kurdelalı arkadaşlarım, daha önce hiç kitap görmediklerini itiraf ediyorlardı.Kutu içinde ki kırmızı kurdelalar azalıyordu.


İlköğretmenim,  kırmızı  tırnaklı bir öğretmendi.7 yaşıma kadar hissettiğim tüm duygular içinden bir tanesini bile bu öğretmen için hissedemiyorum.Öğretmenimi tanımaya başlayınca o ana kadar hiç hissetmediğim bir duyguyu keşfedecektim.Korku.
Kırmızı tırnaklı eller ile yanaklar tokatlanıyor,saçlar çekiliyor,kulaklardan tutulup karatahtaya kafalar vuruluyor.Korkuyorum,korkunun o zamana kadar hissettiğim tüm duygulardan daha ağır bir şey olduğunu kavrıyorum.İlkokula başlamıştım, korkuyu taşıyabilecek yaşta olmalıyım.Her sabah babamın elini daha sıkı tutuyorum,okul bahçesinde ellerimiz hiç ayrılmasını umarak.Öğretmenimin en önemli vazifesinin öğrencilerini dövmek olduğunu biliyorum,tembelleri daha çok,fakirleri daha çok,konuşanları daha çok,defter getirmeyenleri daha çok,ütüsüz mendilleri daha çok,sümüklüleri daha çok dövdüğünü bilirim.Boyum uzun olduğu için öğretmen arka sıraya oturtmuştu beni,Nusret'in yanına.Nusret'in defteri yok ,tokatlanıyor,kitabı yok tokatlanıyor,sümüğü akıyor tokatlanıyor.Nusret ile oturmaktan çok korkuyorum,Nusretten çok korkuyorum.Her akşam defterlerimi,kitaplarımı çantama koyup koyup çıkarıyorum,çantamın içindekilerden emin olamıyorum babama da kontrol ettiriyorum.Mendilimi kurdelamı ütülettirip,saçlarımı uzun uzun tarattırıyorum anneme.Önlüğümün
cebine sık sık elimi götürüp mendilimi kontrol ediyorum.Dövülmemek için ne gerekiyorsa yapıyorum.Dövülmemek için yapmam gerekenleri tam olarak bilemiyorum.Dövülmemek için yapmam gerekenleri bilmemek beni çok korkutuyor.Bilinmeyen yerlerden gelecek dayağa karşı çok savunmasızım.Nusret gibi olmamaya çalışmak ya yetersiz gelirse...Nusret bazen bizim sokağa oynamaya gelirdi,top oynardık,top yüzüme çarpmış dudağımı kanatmıştı,ağlamaya başlayınca bütün çocuklar başıma toplanmış teselli veriyorlar,Nusret'in tesellisini hiç unutmuyorum;"Babamın da hep
ağzı kanar"....Nusret'in babası vardı,hep ağzı kanıyordu...
Nusret'in yanında otururken,kaplanmamış defterlerine,ütüsüz mendiline,yakasız önlüğüne dehşetle
ilk önce ben bakardım,hepsi için öğretmen masasından kalkacak,ya kımızı tırnaklarını Nusret'in kulaklarına geçirecek ya yüzüne bir tokat ya kafasına bir cetvel yiyecek ...Öğretmen bizim sıraya doğru ilerken ayakkabılarımın içine dolacak kadar altıma kaçırdığımı Nusret'e söylemek isterdim.
Korku, sıra arkadaşıma karşı ,sevgi,paylaşmak,merhamet,yardımlaşmak duygularımın hepsini esir almıştı.
İlköğretmenim ütülü mendillerimle,kaplı defterlerimle,dantelli kolalı beyaz yakalığımla,kocaman açılmış gözlerimle beni tanıdı,kızının oturduğu ön sıraya yerleştirdi.

Sokakta oynarken bir haber aldık,Nusret'in babası ölmüştü.
Nusret artık okula gelmez diye sevindim.Oysa ertesi sabah Nusret sırasında hiç bir şey olmamış gibi
oturuyordu,yine gelmesi gereken bir malzemeyi getirmemiş yine öğretmen sinirlenmiş yine dayak yemesi gerekiyordu.Öğretmen kırmızı tırnaklı ellerini havaya kaldıramadan bağırdım:
-Nusret'in babası öldü,dün öldü...
Öğretmen Nusret'e baktı,onay vermesini bekledi.Nusret başını öne eğdi.
Babası dün ölmüş bir çocuğa dayak atmaya yeltendiği için  öğretmen ne yapacağını bilemedi,geri döndü;
-Babası öldü diye niye bas bas bağırıyorsun diye  atamadığı tokatı yüzüme yerleştirdi.
40 çift göz birden bana atılan tokata odaklandı,40 kere tokat yemiş gibi oldum ama içimde ki acı
yanaklarımda ki acıyı hissettirmiyordu.Sıra dayağından ayrı,özel olarak yediğim ilk dayaktı.
Hep aklımda,hiç unutmuyorum sevgili öğretmenim...

Evimizin salonunda kitaplığımız vardı,kitaplığımızda kitaplarımız vardı,okula başlamadan okumaya başlamıştım.İlk okuduğum kitap"Oliver Twist"...Okula başlayınca okumayı unuttum.Yıl sonuna doğru kırmızı kurdela yakama iğnelenirken sevinebilmeyi unutmuştum.Korkuyu ruhumun derinliklerine kadar iğnelemeyi başarmıştın sevgili öğretmenim...




22 Kasım 2013 Cuma

Sarılış



Munzur Çayı'nın kenarında, bir kız çocuğu, ölü bir balığa sarılmış.
Kız balığa sarılırken ,mutlu,masum,iyi niyetli,sevgi dolu,şefkatli,heyecanlı,umutlu.
Balık her an canlanabilir...






15 Kasım 2013 Cuma

Kaybolmak

Kendimi kaybederim.Kaybolurum.
Söylenememiş sözcüklerimi kimsesiz evimin bir köşesinde söylerken bulurum kendimi.Başlayamamış şeylerin yasını tutarken kaybolurum,15 yıllık çamaşır makinamın kurutma safhasına geçerken ki  boğuk inleyişinde kendimi bulurum .Çamaşır makinasından çıkmayan çorabın öteki tekinde kaybolurum,kirli sepetlerinde,yatak altlarında kendimi ararım. Okul servisinin ardından kaybolurum,henüz sıcak bir pijamayı koklarken bulurum kendimi.Bilgisayarın başında kaybolurum
klavyenin kırık A harfinde bulurum kendimi.Sokaklarda kaybolmak isterim,arkadaşlar içinde bol kahkahalı mekanlarda.. Ama...Sokağa çıkarım, güz yapraklarında kaybolurum,dalımdan kopup kaldırama düşerim,ayaklar altında bulurum kendimi.Yavrularını caddeden geçirmeye çalışan anne kedide kaybolurum,yüreğim güm güm atarken bulurum kendimi. Bir dükkanda masa silen çocukta kaybolurum,çocuk ellerimin kirini silerken bulurum kendimi.12.katta tuğla ören  inşaat işçisinin
türküsünde kaybolurum, kitapçıda dolaşırken aynı türküyü mırıldanırken bulurum kendimi.
Kitapçının karşısında ki camide sela okunuyor,avluda yeşil örtü altında ki tabutta kendimi kaybederim,mezar taşlarını okurum,adımı ararım.
Kahkahalarda,arkadaş kalabalığında kaybolamadan evime dönerim,sokaktan topladığım hüzünleri
cebimden çıkarırken bulurum kendimi...Kaybolduğumda,kendimi her zaman hüzünde bulacağımı
biliyorum,artık...





13 Kasım 2013 Çarşamba

Ne biçim anne?



 

 
 
Yaş günü kutlamayan anne mi olurmuş?Ne biçim annesin?
En büyük kötü sözlerimden biridir"ne biçim".Sabrım taşmadıkça kullanmam.Yunus'da bilir, henüz beni taklit etmenin yaşlarını yaşadığından,sabrı tükendiğinde "ne biçim" diye başlar...
Oysa ben doğum günlerini kutladığımızı sanıyordum,hatta geçen doğum gününde benim yaptığım yaş günü pastası yerine pastanede gördüğü bir pastayı şart koşmuştu.Almıştık.Üçümüz ışıkları kapatıp, yedi numaralı mumu üfleyip,şimşek macquinli pastayı karnımız şişene kadar yemiştik.Üçümüz çok mutlu bir kutlama yapmıştık,aynı geçmiş senelerde olduğu gibi...
Bu sene doğru olan yapılmalıydı,olması gerekeni hakettiğini düşünüyordu.Bugüne kadar iki doğum gününe katıldık,biri hamburgercide diğeri en yakın arkadaşının evinde.İkisinden de çok ürktüm, bir trajedi sahnesinde figüran gibi  acındım durdum.Yunus ya hamburgercide ya da evinde bütün sınıfı ile doğum gününü kutlamak istiyordu,olması gereken buydu,doğrunun uygulanması gerekiyordu.
Hamburgerciye hiç gitmemiş hamburger yememiş bir aile varsa çıksın lütfen , biz uzaydan gelmedik
ama uzaydan gelmişiz gibi tepki veriliyor "hiç hamburgercide hamburger yemedik" demek zorunda kaldığımızda.Ve Yunus normal olanın hamburgerciye gitmek olduğunu bu şaşkın bakışlardan anlıyor.Hamburgercileri bankalara benzetiyorum ikisi de insanı doyurduğunu söylese de  bile bile zehirlediklerini düşünüyorum.( her yerde şubesi olan o meşhur hamburgercileri suçluyorum)
Hayatımda hiç kredi kartı almadım,zorla vermek isteyenlerle kavga edecek hale gelinceye kadar ,almamakta direnmemi çok haklı buluyorum,eşiminde yoktur ve kredi kartsız bir aileye de uzaydan gelmiş gibi bakılıyor.Kardeşim( eskiden, savcılık yaptığı dönemlerinde) bize gülerdi,bu devirde kredi kartı kullanmıyorum derseniz size " kredi kartları iptal edilmiş bir daha da alamıyorlardır"diye kötü gözle bakarlar,kullanmasanızda ,alın yanınızda bulunsun derdi...
Şu ana kadar bir tek internetten kitap alamadığım için kredi kartı yoksunluğunu hissettim ,bankalarla hiç alışverişim olmasın,bana hiç bir şey vermesinler...Henüz üniversite de öğrenci iken faizsiz bankacılık üzerine araştırma yapmıştım ,bankaların kuzu görüntüsü verilmiş kurtlar sofrası olduğunu
fark edip kendimi ve ailemi uzak tutmaya çalışmam taa o günlere dayanır.Neyse işte normal olanın herkese göre değişebilen bir şey olabileceğini,bütün herkesin yapageldiği şeyin normal olarak kabul etmenin sakıncalarından bahsettim Yunus'a.Normal olan ile anormal olanı nasıl kavrasın çocuk?
 Herkesin yaptığı şeyleri normal olarak görmesinin sakıncaları ne olabilir ki?
Öncelikle herkes gibi olmak seni görünmez kılar,herkesle var olan herkes kaybolunca kendini yalnız hisseder,herkes ile beraber daha mı güvenli daha mı mutlusun?
-Herkes gibi olmayan birini tanıyorum anne, dedi.Sevindim , o şanslı kişiyi tanımaya çalıştım.
-Bizim sınıfta ki (ismi değiştiriyorum,kendi sınıfımda ki Nusret'in adını koyuyorum) Nusret...Nusret
çok yaramaz,herkesin yaptığını Nusret yapmıyor,Nusret öğretmenin sözünü dinlemiyor,Nusret ödevlerini yapmıyor,bütün öğretmenler ona kızıyor,ceza veriyorlar  ama Nusret hiç akıllanmıyor.Nusret bizim gibi olamıyor ...
Nusret herkes gibi olamıyor,o zaman herkes gibi olmamak çok acı bir şeye dönüşüveriyor...
Malatya'da ilkokulumda ki arka sıraların öğrencisiydi Nusret.Nusretin sümüğü akar,solgun kara önlüğünün koluna siler,yüzü eli hep yara içinde ve daimi kirli,beyaz yakalığı hiç olmamış,defteri kaplıksız,yırtık...Arka sırada oturtmasında ne yapsın öğretmen,kötü örnekleri hep arkada görünmeyen bir yerde oturtmayı bilir öğretmenler..Bir de herkesin iğrenmesi gerek,yanına yaklaşılmamalı,konuşulmamalı,
görmezden gelinmeli..Öğretmen, Nusret'i kötü örnek olarak deney maymunu gibi herkesi onunla korkutmalı.İyi ama Nusret nasıl herkes gibi olacak,herkes ona düşman olmuşken...
Nusret bu ağır yükün altından kalkamaz,işi çocukluğa vurur,aldırmaz,güler,arsız olur...
Hem suçlu hem arsızdır,pişkin pişkin de güler Nusret...
Yunus da tanıyor Nusret'i,Nusretler hiç eksilememiş...
Nusretlerini 30 yıl sonrasına taşıyabilmiş öğretmenlerimiz,akıllı uslu öğrencilerine hep bir Nusret gösterebilmek için sıkı sıkı sarılmışlar Nusret'e...Nusret de 30 yıldır hep aynı tepkiyi verir olmuş,çocuk gibi olmuş," hep gülmüş",arsız arsız,pişkin pişkin...
Yunus ta her örnek çocuk gibi Nusreti sevmiyor,onun gibi olmamak için gayret sarfediyor,Öğretmenleri her gün bir öpücük konduruyor akıllı uslu öğrencilerine,Nusretten çaldıkları öpücüklerin hesabını kimse sormuyor,soramıyor...Herkes gibi olmanın en büyük şartı sorgulamamaktır.Yunus herkes gibi olmayı tercih ediyor,öpücük alınca mutlu oluyor,hatta en fazla öpücük için diğer arkadaşları ile yarışıyor.

Yaş günü ve daha bir dolu şey şu yaşlarında sorun olamıyor,çünkü hala doğru olan annesinin sözleri...Annesinin sözünü dinlediğinde, hala mutlu olabiliyor...
Ne biçim annesin dediği için özür dileyip gönlümü almak için yanaklarımdan öpmeye çalışıyor,bir de
bu yaş günümde pastamı sen yapabilirsin,senin pastan dünyanın en güzel pastası diyeceğini ,Nusret ile tenefüslerde oynamayı kabul edeceğini umuyorum...

(resimler köyümüzde ki evimizden)










12 Kasım 2013 Salı

Yankı Yazgan " mutluluk yaşanmaz hatırlanır"

Babamın Küçük Okuyucusu

Her baba gibi ben de bir zamanlar çocuktum. Benim babam da sevdiğim, arada kızdığım veya çekindiğim, hayran olduğum sonra küçümsediğim sonra tekrar hayran olduğum bir insandı. Babam çocukken geçirdiği bir hastalık görme duyusunu yok ettiği için kördü. Gözleri bir ışık bile sezemiyor, hiç bir şey görmüyordu.
Babam okumayı çok severdi. Kitaplarının bir kısmı körlere özel kabartma yazı ile basılmıştı, elleriyle dokunarak okurdu. Kabartma yazı ile basılmamış, dokunarak okunamayacak olan gazeteleri, Türkçe kitapları, dergi makalelerini, mesleği gereği okuyacağı kanunları ise okuyamıyordu. Yazıları bir başkasının ona sesli okuması gerekiyordu.
Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez bu görevi ben üstlendim. Genellikle zevksiz bulduğum, sıkıcı metinleri bir yandan esneyerek ağır ağır okurken babam bazı cümleleri tekrarlatır, arada atladığım paragrafları fark edip geriye döndürtür, kelimeleri doğru telaffuz etmem için bana yardım ederdi. Bir çocuğun pek okumayacağı cinsten zor metinler okumayı bazen çok zor bulurdum.
O yıllarda solcu gazeteler sayılan Cumhuriyet ve Akşam gazetelerinin sayfalarında Vietnam diye bir ülkeye Amerikan ordusunun saldırmış olduğunu, Paris’te öğrencilerin düzene karşı ayaklandıklarını babama okurken ben de öğrenmiş oluyordum. Başta pek anlamlı gelmeyen bu bilgiler üstüste biriktikçe dünyaya başka türlü bakmaya başladım. Okuldaki diğer arkadaşlarımın sinemalarda alkışladığı Amerikan askerlerinin karşısında kim savaşıyorsa onu tutuyordum. Bunlar genellikle çirkin ve kötü giyimli kişilerdiler. Her filmin sonunda kaybediyorlardı. ‘Ama bu haksızlık’ diye düşünmüştüm.
Paris’in Fransa’da olduğunu da babama okuduğum gazetelerden öğrenmiştim. Kaldırım taşlarını söküp polislere atmalarını biraz ayıplamıştım. Babam da zaten ‘şiddete karşıyız’ diyordu.
Aynı yıl, Çekoslovakya denen ülkeyi Sovyetler Birliği denen (bir biçimde sempati duyduğum, ama beni zorbalığıyla hayal kırıklığına uğratan) daha büyük ülkenin işgal ettiğini gazetede gördüm. ‘Güçlüler hep güçsüzleri yenecek mi’, diye babama sormuştum. Artık güçlüleri tutsam belki daha rahat edecektim.
Babam, ‘o zaman güçsüzler ne yapacak, sen desteklemezsen’, dedi. Benim desteğimle mi olacaktı ? Babam, ‘gazete okuduğunda nasıl bana destek oluyorsan, başka yerlerde de başka yardıma ihtiyacı olanlara destek olabilirsin,’ diye cevap verdi.
Şimdi, okumayı öğreneli tam 48 yıl oldu. O yıllarda babama görev gereği yüksek sesle okuduklarımdan öğrendiğim kelimeleri, bilgileri kullanmaya devam ediyorum. O yıllarda edindiğim bakış açısını da… Daha önemlisi, çocukken zor kitapları ve yazıları babam duysun diye okuya okuya, zor metin okumaya alışmışım. O sırada, 7-8 yaşlarında bir çocukken kitap okurken sıkılıyordum. Şimdi kitap okumasam sıkılıyorum.
Babamın küçükken başına gelen olumsuz olayla gözlerini kaybetmesi benim kitap kurdu olmamı, bir sürü şeyi öğrenmemi sağladı. Olumsuz bir olay bile hayatımızda olumlu etkiler yapabiliyor. Biraz sıkılsak da.
Babam dede olduğu yıllarda, kendisine okuyucu bulamayacak görme özürlüler için bir kitaplık kurdu (www.turgok.org). O kitaplıkta körler için kabartma yazıyla basılmış kitaplar ödünç veriliyor. Babasının gözleri görmeyen çocuklar kime kitap okuyacaklar, diye düşündüm geçenlerde
 
buradan okuyabilirsiniz.Mutluluk yaşanmaz hatırlanır,çocukluk hatıralarda güzel,yaşarken zor bir dönemdir diyen Yankı Yazgan'ı Orhan Pamuk'un masumiyet müzesinin ilk cümlesi de doğrular
gibi" hayatımın en mutlu anıymış,bilmiyordum"...
 
 

Ya mutluysak da bilmiyorsak?




Dün Yunus'u okuldan almak gerekti.Nasıl oldu anlayamadım,özel okul annelerinin ortasında bacak bacak üstüne atmış bir halde kendimi anlatır buluverdim.Hepsi, parmaklarını kocaman bir ekranda sürtmeyi
bırakıp yeni gördükleri beni keşfetmeye odaklanmış bir halde.."ayşe hanım sizin mali müşavir olduğunuzu duyduk,üç sene oldu yüzünüzü göremiyoruz , çok çalışıyor olmalısınız".Hepsi kendi mali müşavirlerini anlatmaya başladı,şöyle zengin,böyle zengin...Zengin sözcüğü ile ne zaman karşılaşsam
kaçacak yer ararım,önce ayakkabılarımı kaçırdım, sessizce masa altına çekiverdim.Ayakkabılarımdan
utanmıyorum ama ayakkabım üzerine dikilmiş şaşkın bakışlardan hoşlanmaz,biliyorum.Bakışları çok iyi tanırım. Gözlerimden,  ayakkabılarıma kayan bakışları için bunca yıl onlardan uzak kaldığımı bilseler...Neyse işte,bacak bacak üstüne atamadan konuşmaya devam ettim,ceketimin altına sakladığım  sokak simidimi çıkarıp,ısıra ısıra...15 dakikalığına da olsa kocaman parlak ekranlarda parmak sürtmekten daha ilgi çekiciydi konuşmam...Çok sevdiler beni,pazar günkü brunchlarına çağırdılar ,alışkanlıktan olsa gerek" kişi başı kaç lira ,orası" dedim,oysa ilk kez gidilecek bir yere parası sorulur mu,artık sorulur,onbeş dakika boşuna konuşmamıştım,beni tanımış olmalılar...
Uzun zamandır kimseler ile konuşmamıştım,ne iyi geldi.Keşke ,pahalı kafelerde,brunclarda buluşmasalar ,sahilde ki, bardağı 75 kuruş olan çaycı da buluşsalar,ben de arkadaşsızlıktan kurtulsam.. Çocuklarımızın aynı sınıfta olmasından başka hiçbir şeyde ortak değiliz, ama olsun yanlızlıktan iyidir.Yunus'u aldım.Metroya kadar yürüdük,elele.Hava kararmaya başlamıştı.Yunus sokakta ki bütün kedilerin başını okşamak istedi,araba altında ,pencere demiri arasına sıkışmış,çöp tenekesinin
ardına saklanmış bütün kediler Yunus'un elleri ile okşandı...Metro çok kalabalık,Yunus ile bir köşe de sıkıştık.Metronun havası bunaltmıyor,kılimalı,camları tertemiz ,parlak.Yunus ile sıkıştığımız
yerden parlak camlara bakıyorum,kafamın yansımasını görüyorum.Siyah beyaz silüetim karanlık bir tünelde hızla gidiyor.Tuhaf bir his kaplıyor içimi,Yunus'un başı gözükmüyor,Yunus'un başı, karnım ile göğsüm arasında bir yerimde gömülü.Bütün yolcuların silüeti kayboluyor bir benim yansımam var camlarda, kapkara bir tünelde hızla gidiyor.Metro camında ki yansımamda gözyaşı aranıyorum,göremiyorum.Gerçek yüzümde gözyaşları yanaklarıma kadar akıyordu ama camda ki yansıma da gözyaşı yoktu..Metrodan indik.Sokağımızın başında bir lunapark var.Yazmıştım daha önceleri.Lunaparkın hep yanından geçtik,içine hiç girmedik.Fotoğrafını bile çekmedik.
-Anne bir fotoğrafını çek şu dönme dolabın..
Çekmeli fotoğrafını şu dönme dolabın, hiç binmediğimiz...Çünkü en mutlu anlarımızı yaşıyoruz.İçinde biz olmasak da dönme dolab çekilebilmeli.Bu fotoğraf çekilirken en mutlu günlerimizi yaşıyoruz,senin başını karnım ile göğsüm arasında sıkıştırarak karanlıkta, evimize doğru gidiyoruz...

( ya mutluysak da bilmiyorsak,Yankı Yazgan'ın yotube den bulduğum bir videosunun başlığıydı, aslında Yankı Yazgan'ın bu konuşmasını yazacaktım ama olmadı)

10 Kasım 2013 Pazar

Barış Manço ile Fizikçi

Şu nu okuyunca,Barış Manço'yu bir kez daha tanımak zorunda kaldım..Alla beni pulla beni al koynuna yar diye , henüz ders zili çalmamış bir vakitte okul bahçesinin tenha bir yerinde ahiret kardeşimle fısıldıyoruz.Söylediğim her şeyi gözlerini açarak dinleyen bir arkadaş bulmuştum,kaybetmemek için kan kardeşi olalım diye ısrar edince" ben kandan korkarım ahiret kardeşi olalım"demişti.Fizik dersinde alla beni pulla beni'nin sözlerini sıra altından beri ezberledik,fizik dersi şarkı sözü ezberleyerek çekilir hale dönüşüyordu...Beş dakikalık teneffüste bahçede ki gizli yerimize koşup,alla beni pulla beni'yi söylüyoruz,ahiretliğimle...Nöbetçi öğretmen o gün
fizikçiymiş, elleri arkasına bağlı olarak gizli yerimizde görünüverdi,ellerini görmesek de bir cetveli sıkı sıkı tuttuğunu biliyoruz."Aile kızlarına yakışıyor mu,böyle şarkılar? diye sordu,fizikten hiç anlamam o yüzden olsa gerek fizikçinin sorusuna cevap veremedim,ahiretliğime dönüp hemen bir cevap vermesini bekledim."Kimin şarkısı bu şey?" Bildiğim yerden soru geldi ,hemen atıldım"Barış Manço'nun"...
"Adam gibi şarkılara niye heves etmezsiniz? Barış Manço ,adam gibi müziği ne bilsin,çoluk çocuğu yoldan çıkaracak,uzun saçlı adam mı olurmuş?
Fizikçi sorularına cevap istemiyordu,hissediyorduk , arkasında ki  cetveli daha sıkı kavradığını da hissediyorduk ...Beş dakikalık teneffüsümüz bitmişti,sesimiz soluğumuz kesilmiş,fizikçinin korkusu gözlerimizde donmuştu...Alla beni pulla beni'yi kim söyleyecek ? dedim. Sokak kızları söyleyecek ,dedi ahiretliğim...

http://www.turknostalji.com/haber/baris-manconun-40-gun-suren-ilk-evliligi-394.html bu haber ile aklıma sorular geldi.Karısı başka birine aşık olsa fizikçi ne yapardı,Barış Manço gibi
sessizce boşanma davası açıp aşıkları salıverir miydi?

8 Kasım 2013 Cuma

Kasım ile gelen

En güzel giysilerimizi giydik .Sararmaya yüz tutmuş beyaz gömleğimi günlerce çamaşır suyunda beklettim,yeni gibi olmalıydı,bembeyaz. Dolmuşta ki bütün gözler üzerimizde,düğüne giden karı kocalar gibi süslenmiştik.Doktora gidiyorduk.Bir çanta dolusu test ve raporları sıkı sıkı kucaklamış eşime son taktikleri veriyorum" Asla doktor ücreti için pazarlık yapma,asla!"Kabak çıkan karpuzu geri götürüp işi şansa bırakmayıp parasını geri isteyen,her şeyde pazarlık yapmak zorunda olan eşim

gözlerini açarak dinliyordu beni."Pazarlık yapmayan,hiç bir masraftan kaçınmayan müşteri imajı vermeliyiz." " Her şeyi yapmaya hazırlıklı gibi görünmeliyiz".Her şeyi yapmaya hazırlıklı...
Dolmuşla kendi düğünlerine giden çiftler gibiydik,çok güzel,çok umutluyduk...
Duvarları,diplomalarla dolu profesör " Dünyada olmaz,paranızı boşa harcamayın,"derken burnuma acı acı çamaşırsuyu kokusu geliyordu.Acaba sözümü dinlemeyip,benden gizli profesörle pazarlık mı yaptı , ihanet mi etti,bu kadar büyük bir ihanete kalkışmaz,profesör koltuğunda kaybolmuş  eşim.
Çamaşırsuyunun kokusu midemi bulandırıyor.Gözlerimi kırpmadan gömleğimin manşetlerine bakıyorum,çamaşırsuyunda fazla bekletilmekten küçük yırtıklarını fark ediyorum.Çamaşırsuyunun keskin kokusu gözlerimi yaşartıyor,yırtık manşetlerimle siliyorum.
Dönüş yolunda,dolmuşun salladığı vücütlarımızda ki gevşeme...Sıkı sıkı tuttuğumuz bir şeyi profesörün
odasında bırakmak zorunda kalmıştık,onun verdiği bir gevşeme...

"Dünyada olmaz" ...Dünyada olmazsa başka dünyalarda olur,umut hiç ölmüyor,profesör bile öldüremiyor.Umut zombi gibi...

Başka dünyalarda umut aramak,bedava...
İstanbul'un en ünlü türbelerine gidiyorum.Binlerce insan...Binlercesi ile ellerimi açıyorum,,binlerce insanla birlikte ellerimi türbe taşlarına sonra yüzüme sürüyorum...Adak adıyorum,aylar geçtikçe adaklarımı çoğaltıyorum..Herkesin adadığından daha büyük...Binlercesinin adaklarına kulak kabartıyorum,en büyük adak benim ki olmalıydı...Her gün bir türbedeyim...Binlerce insanla birlikte
Yıllar geçtikçe ünlü olmayan türbelere de gitmeye  başladım,her türbenin başı dolu ama ikindi vakti gün akşama dönerken binlerce kalabalık evinin yolunu tutmak zorundalar,dularına son verip
ellerini türbeden çekmek zorundalar...İşte dört gözle arandığım vakit,ikindi güneşinin sarardığı herkesin evlerine çekilmek zorunda olduğu vakit,tek başıma türbe ile başbaşa kalabildiğim
o vakit...İşte o vakit çantamda ki defteri çıkarıp yazmaya başlarım. Defterimi çok aradım sayfası bol olsun diye oniki ortalısını aldım.En güzel yazım ile kalemimin
yetişebildiği hızla" umut ettiğimi" yazarım... ancak yazı ile isteyebilirim...dilim kalbimin aynası olamıyor,ancak yazı ile kendimi,derdimi,isteğimi anlatabilirdim...Ama hiç bir yazım okunmazdı.sırıksıklam olmuş ,parça parça olmuş yazılarımı türbe çıkışı bir yerlere savururdum.
Ankara'nın yıkık bir türbesinde ikindi vakti hiç kimseler yok iken çantama sarıldım,defterimin sayfaları tükenmişti.Konuşmayı yeni söken çocuklar gibi dilim ağzımda dönüp dönüp duruyordu,ne sahte ne acemi ne acınasıydım..Bitmişti işte,bitmez diye aldığım defterimin sayfaları tükenmişti.Artık
anlamalıydım "umut" da tükenmeli,sonu gelmeliydi.bitmeliydi...
Ankaranın kimsesiz bir türbesinde umudumu kurban gibi kestim.Çocuksuz bir kadın olarak yaşamaya çalışacaktım.Kansız bir kurban...Umudun içimden sökülüp gitmesi için bir şeylerin dışarıya akması
gerekiyordu...Tek başıma başaramadım,yine bir profesöre gidiyorum,ruhumun derinliklerinde ki için için içe akan o şeyi bulup dışarıya akıtacak ruh doktoruna...Bu sefer pazarlık üzerine pazarlık yap diye
tembihliyorum eşimi,ne kadar kurtarırsak o kadar iyi...Dolmuştayız.Ellerim yanıyor.Sabah mutfak tezgahının mermerini çamaşırsuyu ile silmiştim,her gün çamaşır suyu görmezse mermer kapkara oluyor,ellerim çatlak,kuru..Krem süremeden çıkıvermişim.Profesör ile fazla pazarlık yapmış olmalı eşim,adam saatinin dolmasını beklemeden beni yollamak isterken"ayşe hanım verin ellerinizi"....ellerimi vermek istemiyorum,
"verin ellerinizi"...ellerimi vermek istemiyorum...profesör koltuğundan kalkıyor,çatlak,kuru tıkır tıkır ellerimi avuçlarının içine alıyor...Çamaşırsuyu....çamaşırsuyunun kokusu bütün odayı sarıyor...
Gözlerim doluyor,çamaşırsuyu beni iki profesörde de hiç yalnız bırakmamıştı...

Çamaşırsuyu ile bugün çok haşır neşir olmuşken geçmiş canlandı ,Kasım ayının bir gününde en sevdiğim vaktinde umudumun dünyaya geldiğini hiç unutmuyorum.Kasım ayı ile gelen mucizeyi çok seviyorum...

7 Kasım 2013 Perşembe

Bekar odaları-Küçükpazar


Küçükpazar adlı bir belgesel izlemiştim,trt'de.İnternette aradım ama bulamadım.Belgesel 2011 de çekilmiş olmalıydı.Elimden bırakamadığım dönüp dönüp okuduğum( kitabı geri vermek zorunda olmam nedeniyle) "Yaşar Kemal röportaj yazarlığında 60 yıl" kitabı, aklıma getirdi bu  belgeseli.
 "Bir odada yatan yirmi kişi"adlı röportajı Yaşar Kemal 1950li yıllarda yapmış.Okuduğum metin,izlediğim belgeselin alt yazısı gibiydi.Hiç bir şey değişmeden tıpkısıyla korunabilmişti.1950lilerde Yaşar Kemal'in konuştuğu insanları 2013 de izliyorum sandım.


 
Röportajdan bir bölüm yazıyorum;(Yaşar Kemal soruyor,bekar odalarındakiler cavaplıyor)
"Kahvede yırtık elbiseli,perişan yüzlüler,yıkılmış gitmiş,yüzü gülmezler...-Nerde yatarsınız?-Sorma-Görebilir miyim?-Gösteririm.
Bir sabahtı.İnsanlar sırtlarında kendileri kadar büyük yüklerin altında iki büklümdü.Karıncalar gibi.
Denizden de ağır bir sabah kokusu geliyordu.Bir odanın kapısı açıldı.Suratıma ağır,koyu,taş gibi bir hava çarptı.Yumruk yemiş gibi sendeledim,içerde kir içinde,kapkara kesilmiş ranzalar.Kirli çar çaput
yığını yataklar.Ve kaşık gibi biribirininiçine girmiş yatan ,yirmibeş kişi.Oda şu kadarcık,oda avuç içi gibi.Hasan Hüseyin yattıkları yeri gösterdi...-Ayda on beş lira veririz.-Kaç kişi yatarsınız?-Yirmi kişi.
- Ne iş görürsün Hasan Hüseyin?
-Belli bir işim yok.İnşaattan tut da hamallığa kadar her işi...
- Eve ne kadar para gönderiyorsun?
-Hiç.
-Kaç yıldır çalışırsın.
-On yıldır çalışırım,eskiden iş vardı,para kazanıyordum,Şimdi İstanbul adamla dolu.Adam almıyor
İstanbul.Ağzına kadar dolu.Gelmeyelim desem o da olmuyor.Aç kalsak da ,sürünsek de gene de tek umut kapısı İstanbul.Belki bir gün iş bulunur.Bekliyorum.Evde de çocukların hali perişan.Dört aydır
bir kuruş gönderemedim eve.Perişan aç sefil,ekmeksiz aşsız...Benim oğlan boyuna mektup yazıyor.Her biri yağlı kurşundan beter.Gurbet çok zor,ölümden de beter ya...Başka çaremiz de yok.
Ben de para bulamayınca çocuklara bir mektup gönderdim ki dokunaklı,burada ki halimizi anlattım.
Bilsinler ki ,İstanbul'da biz cennette yaşamıyoruz.
Oniki yaşlarında bir çocuk vardı ötede.Arkasını dönmüş,uyukluyordu.Yüzü kıpkırmızıydı.
Uzun ,kara,yağlı saçları alnını,gözlerini örtmüştü.Sırtında lime lime bir ceket vardı.
-Bak, dedi birisi,bakın şu çocuğun haline.Köyünde olsa anası bunu yün yataklara yatırmaya kıyar mıydı?Kim bilir ne kadar uykusuz kalmış fukara.Kim bilir kaç gündür açtır.Anacığı bunu öpmeye
kıyar mıydı?Kim bilir ,belki de hasta babasına bir kutu ilaç parası için gurbetlere düşmüştür bu yaşında...
Konuşmak,macerasını öğrenmek için çocuğu uyandırmaya çalıştım.Bir türlü uyanmıyor.Gayretle uyandırdık.Ama konuşmuyor,yüzü yerde,müthiş bir utangaçlık içinde.Kimsenin yüzüne bakamıyor.Yüzü kıpkırmızı,gözleri,kocaman,kara gözleri dopdolu,dokunsan boşanacak.
Gurbet senin öpmeye kıyamadığını dinler mi anacığım,çaresizim,eli kolu bağlım.Gel gör ki,senin oğlunu,canını,ciğerpareni gurbet ne hale getirmiş!Boynundan da kocaman bir bit gidiyordu.
Burada bite gurbet kuşu diyorlar.Senin oğlun gibi gurbetçilere de "gurbet kuşları"......
 
"Alain Bosguet ile görüşmeler-Yaşar Kemal kendini anlatıyor" kitabından da
 
Yaşar Kemal'in İstanbul'a ayak bastığında bekar odalarında bile kalamamış olduğunu,Gülhane parkında yatıp kalktığını öğrenmiştim.
 
Fotoğraflar yeni,internetten buldum.