26 Aralık 2012 Çarşamba

Değişmeyecek şeyler

Kayınvalidem bize gelmiş birlikte kahve içeceğiz.Çocuk  çığlığı , köpek uluması, darbuka sesi eşliğinde.
Çocuk çığlığı: Karşı komşumun üç yaşında ki kızının gece gündüz çığlık atarak ağlama sesi.
Karşı komşum bankacı sabahın köründen gecenin bir vaktine kadar evde yok, üç yaşında ki kızı üç yıldır
annesinin yokluğuna alışamadı çığlıklarla annesini eve getireceğini zannediyor,oysa çığlıkları bir bakıcı bir ben duyuyorum...
Köpek uluması:Üst komşum yalnız bir kadın evinde dünya tatlısı bir köpeği var , köpek sahibini çağırıyor olsa
gerek sabahtan akşama kadar  her gün uzun uzun uluyor...Uluma sesini bir ben bir de tüm sokak duyuyor ama sahibi duyamaz  çok uzakta işinde...
Darbuka sesi:Alt komşumun iki oğlu 10 senedir darbuka çalmaya meraklı.Büyüğü evlendi gitti, küçüğü darbukayı meslek edindi her gün sistematik çalmak zorunda...hoş görüyorum mesleğini icra etmesini ama her gün darbuka dinlemekten hoşlanamıyorum...
Kayınvalidem " Bu sesleri mi dinleyeceğiz hadi kalk karşıya geçelim" dedi.
Oh mis...Vapur havası ne güzel diye düşünürken yanımda karşı komşunun kızı ile üst komşunun köpeği de olsaydı diye iç geçirdim...Gerçekten...Ciddi ciddi düşündüm , bu vapurda; gece gündüz çığlık çığlık annesini arayan kız yanımda olsaydı mutlaka çığlıkları durur mutlu bile olurdu ,üst komşumun uluyan köpeği de mutlu olurdu...hatta alt komşumun oğlu da yanım da olsaydı  vapur bile eğlenirdi...
Medeni bir cesaret gösterip rahatsızlık duyduğum konuları komşularımla paylaşamadım.Çünkü  benim şikayetimle hiç bir şey değişmeyecekti.Herkes çalışmak zorundaydı belki mecbur belki istediklerinden belki
olması gerektiğinden....Banka olmasaydı herkesin bankası cebi olsaydı ve annem bana kalsaydı diye üç yaşında ki kız düşüncesi ile üst üste evler inşa edilmeseydi insanlar sıkış tepiş yaşamak zorunda kalmasaydı
koşup rahatlayacağım  bahçeli evi olsaydı sahibimin diye köpek düşüncesine katılır mıydı koca koca işlerde çalışan anneler ve köpek sahipleri...Benim şikayetim,küçük kızın çığlıkları,köpeğin uluması hiç bir şeyi değiştiremez...Benim değişmem gerek...Evde oturup sesleri dinlemek yerine o koca koca şirketlerden birine
girip sistemin bir parçası olmam gerek...

Mısır çarşısında ki
 süpürgelerin altındaki o ünlü kahvecide
kahvelerimizi içtik.

Hayat devam ediyor

Annem ile halam gölün karşı yakasında oturan hısımlarından "Sarılar'a " gitmek istiyorlar.
Yürüyerek gitmekten başka altarnatifleri olmadığını biliyorlar.
Hısımlarına yürüyerek gitmek çok zahmetli , ağırlığı üzerlerine çökmüş.O sebeple herhalde uzun uzun
karşı kıyıya bakınıyorlar.Bir yandan da konuşuyorlar;
  -Sarılar'ın , Almanya dan para yollayan oğulları var bak ne güzel boyatmışlar evlerini. -.Minarenin ardında ki
beyaz ev Hoş Memed'lerin.-Tepenin üzerine kim ev yaptırmış?
-Kör Şevket'in oğlu diyorlar parası o kadarına yetmiş.
-Ne yapacak tepenin doruğunda, parası da yokmuş...
-...Otlayan koyunlar Çürük Memed'in .-Ben koyun moyun göremiyorum! - Hop hop Hilmiye'nin bahçesindeler iyi bak...-Hop Hop Hilmiye'nin bahçesi çevrilidir koyun giremez.- O beyazlık ne ola ki? -Ak Hasan'lardan  gelen bir duman var , o olsa gerek...Ak Hasan kızını ,Topal Şaziye'nin oğluna vermiş, bugünlerde nişanı olacaktı , herhalde evlerinin çeli çöpünü yakıyorlar temizlik yapıyorlar.-Hava iyice döndü,yağmur bastıracak.-Çok yağarsa dometese küf vurur .-Sel olursa ...-....-....-Koca Kaya'nın ardındaki koyuluk kayboluyor inşallah hava açacak.-İnşallah...

Hava açmadı,yağmur yağdı günlerce hiç durmaksızın,sel oldu.
Samsun'un her yerinde sel köylülerin tarlalarından ürünlerini bedenlerinden canlarını aldı...
Belki yakınlarını kaybedenler bir ömür bu seli anımsar bir kaç kişi de olsa...
Anımsamak , kanımsamak, devam etmek ...
Devam etmeli hayata...
Hayat pencerinin ardında ne güzel görünüyor birazdan sel gelecek ...
Pencerenin ardı korku sineması gibi olacak gözlerimizi kapayacak bitmesi için dua edeceğiz bir an önce
olağana sıradana dönmek için..Sel bitti işte...
Sadece bazıları bir daha gözlerini açamayacak..
Hepsi bu kadar hayat devam ediyor...



19 Aralık 2012 Çarşamba

Anne olamayanlar treni

Sokağımızın altında kocaman bir lunapark var.Ailecek , lunaparktan sebebini hiç konuşmadığımız bir ürküntü
duyarız. Yunus atlıkarınca,çarpışan arabaya hiç heves etmemişti.Bazı zamanlar lunaparkın önünden bile geçmek istemez  çığlık atan insan seslerinin içinden değil uzak sapa yollardan evimize gelmeyi tercih ederdi...Uzak ve sapa sokaklardaki sessizlik Yunus'u lunaparkta eğlenen insanlar gibi mutlu ediyordu.
Hayatı çoğu zaman lunaparkta ki o hiç binmediğim   korku trenine benzetiyorum.Zorla bindirilmişim.Karanlıkta ilerliyorum yarınımı göremiyorum gözlerimi sıkı sıkı kapamış sadece umut ederek korkmamaya çalışıyorum...
7 yıl öncesinden 6 yıl daha öncesi ben 20 li yaşlarımda iken alt sokağımızda ki lunaparktan her geçişimde
ağlardım.Lunaparka girmem yasaklanmıştı çünkü...yada lunapark gibi dünyanın en eğlenceli en zevk veren
şeyinden mahrumdum.Çünkü lunaparka anne ve çocukları gelebilirdi ,çocuğu olmayan hatta bu dünyada çocuğu olması imkansız bir kadın için lunapark işkence yeriydi,önünden geçilirken acı çekilerek ağlanılacak
bir yerdi...Her gün geçmek zorundayım lunaparkın önünden , her gün ağlamak zorundayım.
Anne olamayacaklar trenine zorla bindirilmişim inmek istiyorum.İnmek için yalvarıyorum...Korku treni...gözlerimi 6 yıl boyunca kapadım lunaparktan geçerken...gözlerim kapalı umut ettim bir gün bu trenden
ineceğim...Anne olmayı neden bu kadar çok istedim neden 20 li yaşlarım hep gözyaşı dökerek geçiverdi..
Benim bir çocuğum vardı
ama ondan uzaklaşmışım bir an önce onu bulup sarılmak istiyorum... Ben bir "anneyim" i evlenir evlenmez hissetmeye başlamıştım.Ama ortada çocuğum yoktu hatta olması imkansızdı...
Bir gün anne olamayanların treninde ömrümün sonuna kadar  yolculuk edeceğimi anlayıverdim.
Mahrum olduğum şey beni zorla korku trenine bindirmişti yoksa hayat güzeldi.Anne olamayanların treninde
gözlerim kapalı ve yaşlı yolculuk ederken mahrumiyetin acısı ile neler kazandığımı fark ettim.
Mahrum olmak...Her mahrumluk insanın içine yara açarak yerleştiğinde o yarayı iyileştirmek için bir şeyler
beliriyor farkında olmadan yarayı sarıyor acını dindirmeyi çalışıyor hatta unutturmak için ninniler söylüyor.
Acıyı dindirmek için gelenin kollarında çocuk oluveriyorum,saçımı okşuyor ninniler söyleyerek uyutuyor...
Anne olmak her gün umutla beklendiği için ilk önce "umut" yok olmalı anne olamayanlar treninde "umut" a
yer yok...Umut'un bana gelen tüm yollarının kapalı olması gerek belki bir gün kapımı çalar diye düşünürsem
bindirildiğim tren yine korku treni oluverir...
Umudun tüm yollarını kapadığım gün gözlerimi açtığım gün oldu.
Acımı dindiren o şeye bağlandım her gün benimleydi gerçekti...Mahrumiyetin peşinde mecnun gibi dolaşmak
aslında acınası bir durumdu ve her mahrumiyet acısını dindiren o şey dik durmayı tavsiye ediyordu...

Anne olamayanlar treni durdu , ön sırada dimdik gözlerim açık otururken inmem söylendi...
Afalladım...Çünkü trenin daimi  yolcusuydum ,arkada eğreti bir şekilde oturup inmek için yalvaran , gözleri kapalı o yolcu değildim.
45 gündür ait olmadığım bir trende yolculuk yapıyormuşum fark etmemişim.
Anne olamayanlar treninden inip çocuğuna sarılabilirsin ...
Dediklerinde 6 yıl boyunca acımı dindirmeye gelene, beni dimdik oturtup, gözlerim açık yolculuk yapmama
neden olana saygısızlık yapmamak için sevinç çığlıkları atarak trenden inemedim...
Hayat sevinç çığlıkları atacak kadar kusursuz mükemmel değil hayat mahrumiyet acısını bir yerlerinde saklayarak yaşamaya çalışan insanlar ile dolu..
 Sahip olduğum şeyin hazzını çığlık atarak duyurmaya
çalışmak 6 yıl boyunca çektiğim acıya o acıyı dindirmeye gelene, ömür boyu mahrumiyetin acısını bir yerlerinde saklayarak yaşayan insanlara saygısızlık olurdu.. Acıyı dindirmeye gelen şey ilk önce "sabır"ı
anlatmaya çalıştı...sonra sabretmeyi...sabretmeyi hiç bir zaman öğrenemedim.Sabır bir savaş meydanı, düşmanın mahrum olduğun  o şey ..hiç umulmadık bir anda örneğin lunapaktan geçerken
seni dövmeye çalışıyor,yüzüne tokat atıyor ,saçını çekiyor aslında acıyı kalbinde hissediyorsun ama işte seni o mahrumiyet en zayıf olduğun yerde tekme tokat dövüyor ne yapacaksın...elini kaldırıp sen de onu dövemiyorsun ,dövene karşı elsiz kolsuz kalıyorsun...benim gibi ağlıyorsun...sabır hiç edemedim...hep ağladım...canım yandıkça ağladım...Mahrumiyet her yerde belirip beni dövmeye meraklıydı ;okul zili duyduğumda
balkonlarda bebek çamaşırı asan anne gördüğümde ,en çokta çocuklu bir anneye otobüste yer verdiğimde;tek kişilik
koltuğuma  oturan anne çocuğunu kucağına alıp yolculuk etmesine sebep olduğum için bana teşekkür ettiğinde , mahrumiyet tüm gücünü kullanarak döverdi canım çok acırdı dayanamayıp herkesin içinde ağlardım...Sabır etmeyi çok sonraları,
 çocuğum doğduğunda anlayacaktım...Yunus 7 yaşına girdi...
.








29 Kasım 2012 Perşembe

Solgun Kara Önlük


Kara önlüğümün kumaşı Sümerbank'tan alınırdı,eteğin boyu uzun tutulur her sene bu eteğin teyelleri açılır bir kaç parmak eni kadar uzatılırdı. Sonraki yıllarda da giyebilmek için  eteğin altında fazlaca kıvrılmış  gün görmemiş  bu bölüm açığa çıktıkça önlüğümün diğer parçaları kolları koca cepleri kuşağı solgun görünürdü.
Beyaz yakalarımı annem örerdi,öğretmenler modelini almak için evlerine götürdüklerinde annem gurur duyardı.Ama önlüğüm çuval gibiydi annem terzi değildi ki güzel dikebilsin..Bol gelen önlüğümün iyi ki kuşağı vardı ,sıkı sıkı bağlanınca benim önlüğüm kıvamına gelirdi... Seneye kumaş masrafı çıkmasın  temennileri  eteğimin eteklerinde kat kat solgundan yeniye doğru izler taşıttı..Tertemiz , ütülü ,bembeyaz yakalı da olsam solgun önlüğüm hep  bir şeyin şahidi oldu...
Solgun önlüğüm her zaman gerçekçiydi...Arkadaşlarıma  benim babam da zengin diyemezdim...Hemen solgun önlüğüm "yalancı" diye bağırırdı...
Herkesin bir olmadığını herkesin üzerindeki siyah önlükten anlardım...
Kimi  çarşıdan hazır almış belliydi,benim önlüğüm gibi elde dikilmiş değil...
Kiminin hep siyahtı parlak siyah her sene yeniden alınmış belliydi...
Kiminin önlüğü ise modelli idi düğmeleri kırmızı...
Kiminin kuşağı yoktu renkli kemeri vardı...
Bir sınıfın içinde bir renk değildik...
Senelerce solgun önlüğümü taşıdım...
 Farklı siyah renklerin içinde farkımı iyice anlamam için sırtımdan hiç inmedi.
Solgunluğun içinde mutluydum.

16 Kasım 2012 Cuma

Masumiyet Müzesi


"Yeşilçam filmlerini anımsatan ve güzel şarkılar içeren bir aşk romanı" diye kitabını tanıtıyor Orhan Pamuk.
Hayat,aşk,mutluluk,ızdırabı saplantılı bir şekilde anlatan bu kitabın bir de müzesi var.
                                           masumiyet müzesi
Kitabtan bir kaç cümle;
"Hayat,insanlığın çoğunluğu için içten yaşaması gereken bir mutluluk değil,baskılar ve cezalarla ve inanılması gereken yalanlarla yapılmış dar bir alanda sürekli rol yapma hali."
Sevdiği kadına yakın olabilmek için 8 yıl boyunca sevdiğinin ailesi ile akşam yemeği yemesine saplantı denilmemesini şu cümle ile açıklıyor;
"Benim için mutluluk,bunun gibi unutulmaz bir anı tekrar yaşayabilmektir.Hayatımızı Aristo nun Zaman ı gibi bir çizgi olarak değil de böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek sevgilimizin sofrasında 8 yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık bir saplantı gibi değil şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsun ların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür."
"Sofrada karnım değil kalbim doyuyordu".
  Terk edilince İstatanbul un nerdeyse her sokağında aylarca sevdiği kadını aradı çünkü ;
"Küçük gemisiyle uzayın karanlık sonsuzluğuna yollanan köpek gibi yanlız hissediyordum."

Herhalde kitabı okuyan herkes kendi masumiyet müzesini benim gibi açığa çıkarmak istemiştir.
Yatak altı dolab üstü karıştırılıp müzede sergilenecekler araştırılıp bulunmuştur.
Yunus ile ilgili ne çok şey saklamışım...
İlk emziği,son emziği derken  17 emziğini saklamışım .
Bu kadar çok emzikli olması rahatına fazlaca düşkün bir annesi olduğunu düşündürttüyor...
Yolculuklarda,arkadaş sohbetlerinde,ev temizliğinde,yorgun zamanlarda,heyecanlı anlarda, çocuğunun ağzına emzik dürten anne...

15 Kasım 2012 Perşembe

Hakiki Dostluk

LindaLonghurst

-Dostlarımın adlarını yazmam gerekiyor buraya anne.
Elinde ödev kağıdı.....dostların yazılacağı bölüm uzun tutulmuş...on tane filan sığar...
dostlarını ayırt ediyor...hemen bir tane yazıyor...sonrakileri zoraki yazıyor sırf boş olan dolsun diye....
Yunus yatınca elime ödev kağıdını alıyorum dostların adlarının yazılması gereken yere baka kalıyorum.
Dostlarımın adlarını hayalimden yazıyorum,iki ad yazabiliyorum....
Niye bu kadar az diye düşünüyorum..
Dostluk neydi ?
İş dostluğu,okul dostluğu,gün dostluğu,cemaat dostluğu,takım dostluğu...
Buralarda başlamış bir yakınlık oralardan uzaklaşınca da devam edebiliyor mu adsız kimliksiz...
Güzel görünenleri bir bir yok oluyorsa yine devam eder mi dostluk...
Çirkinleşiyorsa, gün gün , yine devam eder mi dostluk...
Tahammülsüzse ....
Kendini saklamak isteyip hiç konuşmak istemiyorsa...
Kırıcıysa...
Hatalı ve gururluysa....
Bir de çok uzaksa...
Böyle biriyle dost mu olunur,bu dostluk zarar verir yük olur insanın sırtına zaten dünyanın bin türlü sıkıntısı
omuzlarımızda böyle dostluğu hiç çekemem diyen doğru der..
Ama hayatında hiç hakiki dost olamamıştır...
Hakiki dostun önünde aşacak uzun yıllar vardır 10 20 30 yıl...
Birlikte bir çiçek dikmişiz adı dostluk...benim canım istemiyor bugün çiceğe su vermek,yarın da...
öbürü niye bana kalacakmış bu çiceğe su vermek demeden aklına bile getirmeden çiçeği sulayabilir...
Sulamakla kalmaz gübreler ilaçlar hatta konuşur çiçekle...Dostluk çiçeği büyür gelişir güzelleşir...
Çünkü dostluk bizim ondan ne anladığımızla ilgilidir dostluk karşındakinin ogün o hafta o yıl büründüğü
ruh hali yada davranışları ile ilgili değildir...Bir çiçek sever gibi özenle bakar dostluğa çünkü hakiki dost
sabırlıdır.
Hakiki dost sorgulamaz çünkü asıl olan çiçeğin ölmemesi büyümesidir...
Sorgulamak sıkılmaktan ileri gelir...
Hakiki dost bir çiçek gibi görür dostluğu su vermekten sıkılmaz...
Bencil olmak aklına bile gelmez , her gün sulamazsa çiçek nerden bulsun suyu?
Bir çiçek daha dikmek istiyorum Esra ile..
 Düşüncesiz zamanlarımda,çirkin zamanlarımda ,kırıcı zamanlarımda,hatalı zamanlarımda 
zamanı durduracak aleyhime işlememesi için ve
sitemsiz beni arayacak ...hissediyorum o dostluğu hakiki şekliyle algılıyor...

Salı günü vapurla karşıya geçiyorum;iki yaşlı hanımın arasına oturdum.Birinin her yeri takı dolu, her kulağında
beşer küpe,kollarında künyeler bilezikler boynunda zincirler saçında renkli tokalar,yüzünde çocuklara özgü
çoşkulu bir gülümseme ile yerinde duramıyor kıpır kıpır...diğeri tesettürlü ,pardesü ve eşarbı koyu renkli çok sade tam ortalarına oturmuş olmam renk cümbüşü içindeki yaşı en az 80 olan hanım denize bakınmak istiyor
sade olan aynı yaştaki hanımı ise deniz tutuyor midesi bulanıyor devamlı dudakları kımıldıyor dua okuyor...
20 dakikalık birlikteliğimizde çok eski dost olduklarını öğrendim...20 dakika da olsa  hareketleri konuşmaları
görünüşleri ile hiç bu kadar zıt olan iki kişi arasında oturmamıştım.Nasıl olmuş yıllarca dostluk çiçeğini
soldurmamış öldürmemişlerdi?






10 Kasım 2012 Cumartesi

Atatürk'e bir gül

Bu sabah 10 Kasım töreni için Yunus'u hazırlıyorum.Yunus son anda aklına gelen bir şeyi korku telaş ve üzülerek hatırlatıyor;
-Anne Atatürk için çiçek götürmem lazım...
Servisin gelmesine 10 dakika var.
-Anne herkes çiçek getirecek ben ne yapacağım...
Ben de birden bire korku telaş ile üzülüyorum...
Evdeki çiçeklere bakıyorum aşk merdiveni fil kulağı kauçuk...
Yunus ne düşündüğümü anlamış gibi
-Anne olmaz,saksılı olmaz...
- ....
-Bana bir şey derler mi anne...Elimde çiçek olmazsa Atatürk üzülür mü...
Hiç kimselerin Yunus'a üzüleceği bir şey dememesi için mi ,deli gibi evde dolanıyorum..
Balkonda bütün yaz açmamak için nazlanmış tabak güllerinin birinin tabak gibi kocaman açtığını görüverdim...Yağmur soğuk diye hiç balkona çıkmamış onu görememişim...
Yunus da balkona çıkmış kocaman gülü görmüş sevinçten zıplamaya başlamıştı..
Atatürk için ,gizli gizli büyümüş en güzel rengi ile en güzel kokusunu almış gülü kopardık...

8 Kasım 2012 Perşembe

Müsaitpaşa'da inecek var

Kocamustafapaşa'ya gidiyoruz,dolmuştayız Yunus kucağımda;
-Anne şoföre parayı ben uzatayım...
-Anne nerde ineceğimizi kulağıma gizlice söyle şoföre ben söyleyeceğim...
"Kocamustafapaşa'ya gelince müsait bir yerde ineceğiz de" diye kulağına fısıldıyorum.
  ....
 Geldik,hadi söyle;
Yunus heyecanla:
-Şoför bey;Müsaitpaşa da inebilir miyiz....

7 Kasım 2012 Çarşamba

80lerde otobüs yolculukları




1982 de otobüsle şehirlerarası yolculuk yapmaya başladığımda 5 yaşındaydım...
Babam müdürü ile tartışmış müdürü babamı işten attıramayınca sürgüne göndertmişti...Böyle anlatılmıştı
doğunun en uzak ama en güzel şehrine gitme sebebimiz...
Beş kişilik ailemizin 3 koltukta 24 saat yolculuk yaptığı o zamanları tam hatırlayamıyorum...
Annem hiç unutamamıştır herhalde,biri bebek üç çocuk...bebek kucağında diğer ikisi  yanında ki tek koltukta

24 saat...
 Hatırladıklarım ,Tokat diye bir yerin mola yerini çok beklemiştim dayanma gücümü sonuna kadar kullanmıştım sadece bir kere "anne çişim var"demiştim ama annemin benden başka iki çocuğu daha vardı hepsi benden
küçüktü kendi başımın çaresine bakmalıyım...
Tokat'a bakıyorum kendimi sıkabildiğim kadar sıkarak...Her yerde tuvalet görüyorum kendimi koşarak
tuvalete giderken hayal ediyorum..
Dayanma gücümü kontrol edemiyorum yarısını kardeşimle paylaştığım koltuk sıcak sıcak ıslanıyor...
Tokat'ta tokat yememe neden olur mu bu ıslaklık diye düşüncelere daldığım o anları çok iyi hatırlıyorum...
Küçük kardeşim emmek ister ortanca olan ortada kalmış bunalmış pencere kenarı ister büyük olan ben pencere kenarını vermemekte inat eder...


 Üniversite için İstanbul dayım...

İstanbul'da yaşamanın en güzel yanı; İstanbul'dan Ankara'ya dönen otobüste, pencere kenarı yolcusu olmaktı..

90 ların başında otobüste sigara içmek serbestti...Hayatımda hiç sigara içmemişken her otobüs yolculuğu sonunda en az bir kaç paket sigara içmiş gibi zehirlenirdim...Bazı kereler köye giderdim otobüsle...13 saat...
Otobüs de 45 kişi var 20 si sigara içiyor...
13 saat süren yolculukta 20 kişi her saat başı sigara yakıyor...
Paketleri bitiyor mola yerinde yenisini alıyorlar...
Otobüse sağlıklı binip hasta olarak inmişliğim çoktur...Faranjit,bronşit....
 Koltuk arkası televizyon yoktu televizyon hiç yoktu...Sadece kaptanın seçtiği radyo kanalı var..
 Bütün kaptanlar o zamanlar arebesk dinliyor...13 saat boyunca kaptanın
ruh haline bürünüp kadere küfreden acı çığlıklara alışmaya çalışıyorum...Radyonun sesini kısar mısın diye
bir rica aklımıza bile gelmiyor kaptanlar bunu bir hakeret olarak algılayabilme kapasitesinde..
Kardeşlerimle her yolculuk sonrası otobüste dinlediğimiz şarkılardan konser yapardık.."Amanin amanin bu taksi bu kadınlar ne aksi kapıyorlar yolları geçemiyor bu taksi...". cenazeye giden yolcu var, kaptan karadenizli ,kemençeli ıslıklı horon dinliyor dinlerken omuzları ile tepiniyor...o gün bugündür her horon bana cenaze yasını hatırlatır...  İkramlar su ile
kısıtlı...Onu da susuzluktan kavrulup yutkunamamaya başladığın anda iste...yoksa muavinin kara
listesine girersin...bir kereliğine bindim bu otobüse bir daha ne zaman karşılacağım bu muavinle
deme özgürlüğüne sahip değilim  isteyeceğim şey için muavinin ruh halini tartıyorum...genelde hiç bir şey
istemiyorum...
Zaten İstanbul Ankara arası beşbuçuk saat,köyümüz gibi 13 saat değil..
 kendime kitap okuyan( etrafına yanındakine boş boş bakınıp konuşmak isteyenlere engel olsun diye) imajı veriyorum...
Oysa şimdi biri yanıma otursun onunla konuşayım isterim ...Daha önce hiç görmediğim bir kişi yanıma otursun kendini anlatsın  anlatırken hiç bilmediğim bir şeyi öğrensem o öğrendiğim şey ile o gün yaptığım otobüs yolculuğunu hiç unutmasam...
Öndeki koltuklardan haz etmem otobüsü ben kullanıyormuşum gibi yorulurum bir de ön cama yapışmış böcek cesetleri görmek istemem...Özgürce uçuşurken birdenbire  otobüsün camında yeşil bir iz olmalarını
sorgulamaya dalmak istemediğimden...bir de muavinle kaptan konuşmalarını dinlemek zorunda kalmayı istemem...kaptanın sıkıntısı var evinde...muavinle dertleşiyor iki arkadaş gibi...kaptanın canı kahve istiyor
emrederek istiyor muavin birden bire arkadaşlıktan  hiyerarşinin basamaklarında ki yerine dönüyor...
Poşet çay vardı İstanbul Ankara otobüslerinde bizim evde yoktu..ikram vakti poşeti sıcak suya daldırmazdım
eve götürür kardeşlerime "bakın otobüste ne verdiler "diye göstermek için,çay olamamış sıcak suyu içme pahasına...
Otobüs yolculuğu hep bir şey anlatırdı sessiz sessiz kulağıma...sabır,gurbet,mekansızlık...





5 Kasım 2012 Pazartesi

özlenene giden yol

Babam ,ellerimi ,çapada bir kız öğrenci yurdunda bıraktığı gün  gurbetliğim başlamıştı...
Daha önce ailesinden hiç ayrılmamış,karanlıktan korkan 17 yaşında ayşeyim...
Beyazıt ta okulum var tarihi kapıdan içeri girerek...İstanbul a hiç gelmemişim.Beyazıt, istanbulun merkezi mi ne...bu kalabalık mahşer yeri gibi...kaybolmamalıyım...
Okuldan aşağıya doğru çemberlitaş,sultanahmet,eminönü...Okuldan aşağı doğru laleli,aksaray..fındıkzade...çapa.Okuldan aşağı doğru vezneciler,fatih...İlk kez tramvay görüyorum ...durak isimlerini ezberliyorum...Çok yanlızım... hafta sonu evci çıkamıyorum kimsem yok..1993..beyazıt laleli...Nataşalar...hepsi güzel hepsinin sırtında torba...Kaba, çirkin ,ağzı bozuk laleli beyazıt esnafı,gözgöze gelmemeye çalış,donuk gözleri  pis pis bakar...Babamı özlüyorum...Tramvay soğuk geliyor tramvaydan korkuyorum otobüs daha bilindik...kardeşlerim gözümde tütüyor..".Okuldan eve gelince" artık yok, "okuldan yurda gelince "var...yurtta halı yok çok içerliyorum buna... beton zemine baktıkça annemin sıcaklığını çok özlüyorum...Paramı iyi saklamalıyım...çantama koymamalıyım...okuldan yurda yurdan okula...geçecek...4 yıl...
Etrafımda ki kızlardan gurbetlik acısını hisseden yok...Hepsi keşfetmenin peşinde..."İstanbul "onlar için yeni tanıştıkları bir erkek arkadaş gibi...Yeni erkek arkadaş çok renkli her rengini görmek istiyorlar...çok mutlular...Ben  renk göremiyorum gurbetlik her gördüğüm şeyin önüne geçiyor ilk onu görüyorum ...gurbetlikten kurtulamıyorum... bu yüzden olsa gerek her ay memleketime otobüs bileti alıyorum...Cam kenarı...Kirli giysiler ve otobüste okunmak üzere alınmış kitaplarla dolu valizim...
İstanbul dan Ankaraya hareket eden kamil koç yolcuları hareket saatiniz gelmiştir...
Gurbetlik yakımı bırakıyor rahat nefes alabiliyorum,etrafımı görmeye başlıyorum...sessiz yeşil yollar...mavi gökyüzü beyaz bulutlar...güzel insanlar koltuklarında...kitabımın bir sayfasına "şimdi sapanca gölünden geçiyorum 1994 ocak "yazıyorum...Yüzümün bir yarısını cama yapıştırıyorum...
Özlenene giden yol....
Özlenene giden yolda çok mutluyum.


30 Ekim 2012 Salı

virginia woolf ile ben

Kardeşim yeni aldığı fotoğraf makinasını tanımaya çalışıyor etrafında ki her şeyin fotoğrafını çekiyor...
Çektiği fotoğraflara bakınırken "Virginia Woolf ' a bak" diye habersiz bir anımda çektiği fotoğrafımı gösteriyor.
Virginia Woolf ' u  tanımıyorum sırf bir anlık pozum onu andırmış diye Virginia Woolf ' u merak ediyorum.
O ' nu araştırıyorum bindokuzyüzlü yıllarda çektirdiği fotoğraflara bakıyorum hangi duruşu hangi ifadesi bana benziyor diye düşüncelere dalıyorum, karanlık  kuyudan yavaş yavaş bir su kovasını çekiyorum.
Virginia Woolf karanlık kuyu ben onun içinden çekilen bir kovayım.Susamış birinin elinde değil sanki kovanın
ipleri , yavaş çok yavaş bir şekilde yukarı doğru çekiliyorum."Her ne olursa olsun yazın aklınıza nasıl ne şekilde gelirse gelsin  özgürce yazın" demiş olması şimdi beni cesaretlendiriyor Virginia Woolf.
O na benziyor işte yan profilim aynı onun gibi bakmışım...Başka bir gezegenliyiz başka hayatta başka koşullara alışkınız ki dünyaya uyum sağlamamız hep cesaretlendirmeyi gerektiriyor,kadının dünyalı olması çok zor ki yardım edilesi elinden tutulası lazım.Şimdi karanlık içinde gün yüzüne doğru ağır ağır çıkarken aklıma
ilk geleni yazıyorum Virginia Woolf hatırına;

Aklıma ilk gelen aşk , hem de ilk aşk..

Aşk nasıl bir şey nasıl anlatılabilir ki...İlkokula yeni başlamışım doğuanadolunun içlerinde bir şehirde...Her sabah babam elimi tutarak okula götürüyor ,okul kapısında sıcacık olmuş ellerimiz ayrılıyor içim eziliyor...
sınıftan içeri girer girmez gözlerim hemen o çoçuğu arıyor o çocuk gözlerimi kendisine hapsetmişti benim bir suçum yoktu hep ona bakıyorum...Adı Deniz...hiç deniz görmemiştim.... Gerçek denizi merak ediyorum sırf onun adını aldığı için...Babamın elini bırakırken onu görebilmek arzusu ile içim az ezilir bile olmuştu...
Sınıfta kara önlüğüm beyaz yakam, bir tas su ile ıslatılarak ancak taranan gür saçlarımda ki koca kurdelalarımla ben herkes gibiydim ama Deniz her gün değişiyordu,her gün gözlerim onu daha güzel görüyordu... Gözlerim hep onunlaydı o da bunu farketmiş ki bir gün ders ortasında beni öğretmene şikayet ediyor...İlk kez Deniz benim adımı söylüyordu hiç çekinmeden tüm sınıfın içinde ayağa kalkmış öğretmene
bakıyor sesinde ağlak bunalmış bir ton var..."Öğretmenim ayşe hep bana bakıyor"...Tüm sınıf kahkahalara
kapılmış iken öğretmenim işi çok ciddiye almış beni tahtaya kaldırmış ellerimi açmamı söyleyip cetvelle vuruyor...Ellerimde sıcaklık hissediyorum ,babamın ellerini bırakırken hissettiğim sıcaklık gibi değildi...
Cetvel izi kalmış yanan ellerimi nereye koyacağımı bilemiyorum oysa suçlu olan ellerim değil gözlerimdi...
Aşk doğuanadolunun en kurak ilinde denizi  buldurmuştu ve o günden beri
Deniz ismini duyduğumda hep elimde sıcaklık hissederim,aşk hep kalp ile hissedilecek bir şey değildi...

Sonra aklıma hayat geliyor...

Hayat diye köyde odamız vardı anneannemin evinde...Evin dışarıya açılan büyük girişine denilirdi..."Hayatta
sofra kurdum hadi çabuk gelin diye bizi yemeğe çağırır!""Hayatın kapısını açık tutmayın sinekler sofraya üşüşmesin!" diye uyarırdı."Küçük teyzenin nişanı hayatta yapılıvericek.""Hayat kışın soğuk olmasın diye halının altına hasır ördüm" derdi anneannem.   Bu  oda aklımdan hiç çıkmaz , hayat denildi mi aklıma ilk gelendir,odanın içinde her daim hareket vardı sofralar kurulur yemek yenililir ;dostlar gelir sohbetler yapılır
gülünür eğlenilirdi.Bir gün beyaz  kefen içinde anneannem hayatın ortasına yatırılıp tüm çocukları ve torunları
onun çevresinde iken hayat odasının artık eskisi gibi olamayacağını biliyorduk.
Benim yazmak isteğim varmış sevgili Virginia Woolf şimdi burada kesiyorum yazımı karanlıktan gün ışığına doğru çekilirken kovamda çok şey olsun istiyorum bol bol yazmak için...
..





.










29 Ekim 2012 Pazartesi

Kurban-Yumyum




Bu bayram yine köydeydim.Çocukluğumun  bütün bayramları köyde geçmişti,gençliğimde köyden utanmış uzak kalmış, Yunus doğunca tekrar özüme dönmeye karar vermiş her fırsatta köyüme
kaçmaya çalışmıştım...Köyün nerdeyse tüm yaşayanları akrabamdı, havası ,suyu, doğası hiç bozulmamıştı.

Bu bayram puslu soğuk ve nemliydi,sobanın ateşini hiç söndürmedik.

Köyün çocukları, hepsi akrabam olur ,bizim evdeydi çünkü bizim evde dışarı çıkamayacak kadar hastalanmış Yunus vardı.

Yumyum kaybolmuştu arife günü, evin etrafından hiç uzaklaşmazdı "Yumyum gel"diye bağırınca
hemen saklandığı yerden çıkardı ,Gıdık gibi sokulgan değildi uzak durmayı yeğlerdi kendini sevdirmezdi ,Gıdık ise "beni sev"diye yerlerde yuvarlanır , olmadı kucağımıza atlar...

Güzel köyümün insanları yavru kedi köpekleri  ıssız ormanlara bırakır
açlıktan ölmelerini gözleri görmesin ister...Güzel köyümün insanları tarlalarındaki kaplumbağaları
suya atar bir kaç yeşil fasulye marulu paylaşmak istemez...Güzel köyümün insanları ineklerini koyunlarını güderken sopa ile vurarak yön gösterirler yanlış yola giren hayvanı gücünün yettiğince
dövmeyi sever..Güzel köyümün insanlarının elinde her daim tüfek vardır  gördükleri her kuşu avlamak için..

İşte Yumyum'u ıssız bir ormanda  ölmüş kardeşlerinin başında titrerken bulmuştuk,günlerce iyileşemedi hep titredi sonra ona bir arkadaş daha bulduk Gıdık...İkiside ölüme terk edilmiş yavrular iken bu bayramda 6 aylık olmuşlardı...

Arife günü Yumyum un kaybolmasına çok üzüldük aklımıza hep kaçırıldığı geliyordu çünkü çok güzel avcı köpeğiydi ve kaçıran kişi kim ise onu beğenmişti ona iyi bakacaktı kendimizi özellikle
Yunusu böyle teselli ediyorduk...

Kaybolanın ardından beklemenin çok acı bir şey olduğunu arife günü hissettik...

Yumyumu kaçırmışlardı kaçıran kişi onu bizden daha çok sevecekti bakacaktı...

Arife günü yoğun bir şekilde Kurbanlık lafı edilip, Yunus "kurbanlık ne demek" diye sorunca,
hiç çekinmeden sakınmadan  kurban kesmeyi anlatıverdim...

Bayram sabahı Yunus kusmaya başladı,bağırsakları da bozulmuştu üşüttü dedik sobanın başında
minderde yatırdık...Köyün çocukları Yunusla soba başında bayramlaştı...

Minderden bayramın birinci gününün sonuna kadar kalkmadı...Arada kusup tuvalete gidiyordu...
Acaba Yumyumun kaybolması ve kurban, açıklamalarım çok mu tedbirsiz idi ...

Bayramın birinci gününün akşamı evde çocuklar çoğaldı hepsi sobanın başında, çocukların en büyüğü 7 en küçüğü 5 yaş arasında  seyrediyordu ve bir kaza olmasın diye sobanın başından ayrılamıyordum.Sobanın üzerinde fokurdaya fokurdaya kaynayan kazandan korkup kazandaki sıcak suyu demliğe boşaltmaya
  çalışırken çocuklar tartışmaya başladı.Bir oyun oynanacak ve en büyük olan ilk başlayacak...Hep bir ağızdan yaşlar söyleniyor söylenilen yaşlara inanmayanlar çıkıyor bir türlü
en büyük seçilemiyor... Biri en büyük benim diye bağırınca çok sinirlenen biri de "en büyük Allah tır" dedi,diğerleri "Allah nerde ,çok uzakta,"diye konu dağılınca yine aynı çocuk "Allah şah damarımızdan daha yakındır"derken yüzümü sobadan çevirip çocuğa baktım eli boğazındaydı ve yaşı en küçük olandı...

Ben anlatamasamda Yunus bir şekilde öğreniyordu,çocuklar gidince Yunusu kucağıma aldım Kurbanı bir kez daha anlatmaya çalıştım her yapılan ibadet Allaha yakınlık içindi o bize çok yakındı ama biz bunun farkında değildik...Farkında olmak içindi...Yumyum kaybolmuştu ondan
uzaklaştık ama ona yakın olan biri vardı ve onu bizden daha çok sevecek ve koruyacaktı ,kurban yakınlığımıza aracı oluyor onların gittikleri yer dünyadan daha güzel bir yer...

Her söylediğime inanıyordu Yunus bayramın ikinci günü hastalığı geçmişti..

Bense, söylediklerim ve inandığım ve yaşantım arasında 3 kapılı bir evin içinde yabancıyım...

Güzel köyümün insanlarından kuran kursu hocası kurban derisi için kapımıza geldi selamsız bir şekilde deriyi sırtlandı ses çıkarmadık, kapımızın kenarında  bize emanet edilmiş başka bir kurban derisini de sırtlayınca "sahibinin izni olmadan veremeyiz "dedik...Çok sinirlendi 
onu boşuna oyalıyorduk ve gidilecek daha çok kapısı vardı.Emaneti nasıl  verebiliriz diye
 soramazdık karşımızda kuran kursu hocası vardı,dün şah damarını göstererek Allah ın yakınlığını
anlatmaya çalışan çocuğun da babasıydı.

Bayramın son günü İstanbul a yolculuk vardı.Otobüs bileti zor bulunmuştu.

Bavullarımızla yerleştiğimiz araba bizi otobüse yetiştirecekti...

Köydeki evimizden yavaş yavaş uzaklaşırken köyümün havasını içime çekmek istedim,arabanın camını açtım gölün kenarından geçiyorduk kokuyu içime çekerken çürümeye başlamış bir hayvan
kokusunu ayırtettim , kokuyu aldığım an ile Yumyumun cansız bedenini görmemin arasından kaç sanise geçti belki hiç zaman geçmedi bir an da oldu o bir an da zaman yoktu...Zamanın olmadığı
 yerdeydi  Yumyum...

Güzel köyüm,güzel köyümün insanları  zamanın işlediği dünyadasınız şimdilik...Küçücük çocuklarınız bile iyiliğin merhametin sevginin şah damarlarınızdan  daha yakınınızda olduğunu bildiğine göre Yumyum u nasıl öldürebildiniz...










16 Ekim 2012 Salı

MOTORLU KAYMAKÇININ PEŞİNDEN KOŞTUK



Bugün Yunus'un okuluna gittim.Öğretmeni ile görüşmek için. Teneffüs saatinde çocukların arasından geçip bekleme odasında  beklerken, öğretmen seslerinin öğrencileri bastırdığını dinledim.
"Koşmayın,kesin sesinizi,sessiz olun,sıraya dizilin,ip gibi dizilin,dinlemeyene ceza var,sırayı bozana ceza var,Ege neden  sözümü dinlemiyorsun,söz dinlemeyene ne yaptığımı biliyorsun"

 Bekleme odasında beklerken,dışarıda ki seslerden Ege'yi merak ediyorum görmek istiyorum...
Söz dinlemeyene ne yaptığını  bilmediğim o öğretmenden  iki dakikada sadece sesini duyaraktan korktum,Ege nasıl sözünü dinlememe cesareti gösteriyor merak ettim.Bekleme odasından kafamı çıkardım ,birinci sınıf olsa gerek hepsi çok küçük , öğretmenleri öğrencilerini teneffüste kolluyor.
 Ege yi seçemedim çünkü ben kafamı dışarı uzatıncaya kadar öğretmen sınıfını hizaya çekmiş tüm
küçükler ip gibi dizilmiş sınıflarına gidiyorlardı...

İçim bunaldı...Dışarı çıkmak istedim.Yunus'un öğretmeni geldi o sıra...

Yunus'un dersleri ,arkadaşları ile uyumu,öğretmenini dinlemesi çok iyiymiş,matematikte bir hata
yapmış küçük sayıdan büyük sayıyı çıkarmaya çalışmış ...hemen önlem alınmalı bol bol evde alıştırma yapmalı imiş...yoksa zorlanabilirmiş...Yunus'un tüm arkadaşları yazın yaz okuluna gelmiş
bol bol alıştırma yapmışlarmış Yunus bütün yaz ne yapmış?

Bu dar odada ,küçük sayı,büyük sayı,alıştırma,çıkarma sadece bir ses olup teneffüste ki söz dinlemeyene ne ceza vereceğini bilemediğim öğretmenin sesi ile birleşip büyüyüp devleşip eziliyorken ,Yunus bütün yaz ne yaptı sorusu ile kendime geldim.Ve birden bire iç huzuruma
kavuşup dile geldim;

Yunus ile bütün yaz , motorlu kaymakçı, peşinden koştuk...Köyümüz çok ıssız, motorlu kaymakçı
frenine basmadan hızla geçip gider ...biz buradayız diye hep peşinden koştuk...


BÜYÜKADA DOSTLARI


25 senedir görüşülememiş eski dostlar için Büyükada ya gidiyoruz...Büyükada ile evimizin arası
25 dakika... hesap ettik...






Adada ki eski dostlar Ufuğu en son 15 yaşında görmüşler.Ufuğu görünce "çok büyümüşsün"dediler...25 sene çok büyütür diye güldük bol bol...
Bol bol gülerken dostluğu düşündüm,dünya dostluk ile güzelleşiveriyordu...bunu anladım.
Nadide hanım seneler evvel Ufuklar ile kapı komşuluğu yapmış 25 sene sonra bizi öyle karşıladı ki aradaki yıllar yalancı gibi kaldı...
Nadide Hanımın kapısını habersiz çaldık, içeri buyur eden gülen yüzü sımsıkı sarılışı dostluğunun
belirtisi idi...
Dostluğu ne güzel ne sağlam bir şeymiş 25 sene  ile törpülense de yok olmamış...

Bundan sonrasını Yunus'un kareleri anlatsın...

Yunus'un çektiği fotoğraflar