20 Aralık 2011 Salı

Kraliçe Hayat

Yunus evde hasta,aklım sadece onda.Hastane yolunda olan benim,bu yüzden  bilinmedik bir sevinçle
beraber dolmuşa biniyorum.Dolmuş kirli hava puslu gittikçe yaklaşan silüeti ile hastane korkutucu...
Korkutucu hastane ağzını açmış bir canavar gibi içine girmek istemeyeşim bundan.
Bu hastanede gözlerin bir kez daha bakmak istediği o şık giyinmişlerden yok.
Kan sırasında yüz kişi var hepsi aynı kıyafette gözleri yormayan bir sadelikte...Aralarına giriyorum onlardan
farkım yok aynı sadelikte görünmez oluyorum...
Hastane görevlilerinin hitapları davranışları da aynı tek düzelikte ve sadelikte,karşılarına yüz kişi dikilmiş
gibi değil tek kişi varmış gibi davranıyorlar bir sürüyü baş etmeye çalışır gibi...Yüz soruya bir cevap...
Hemşire kafasını kaldırmadan kollara iğneyi sokup çıkartıyor yarım saatte 160 nolu sıramın gelmesi onun
sayesinde yüzümü görmesede onu taktir ettim bilmesini isterim...
İşim çabuk bitecek ve evime hafif ateşli yavruma kavuşacağım diye seviniyorum...Buzluk kurban kemikleri
dolu sıcacık et suyu yapsam,içirsem,bir sarılsam bir alnından öpsem hiç bir şeyi kalmaz biliyorum...
En zoru ultrason,sırada kaç kişi var diye sayacak çok zaman olacak belli...
Evrakları tamamladıkça robotlaşan görevlilerin yüzlerine minnetle teşekkür ediyorum, onlar bir an önce çek
arabanı der gibi baksada...Onaların da işi zor diyorum bunca insan...öğle tatiline kaldım oysa sabahın köründe
yollardaydım...Oturacak yer yok bir buçuk saatimi nerde geçireceğim diye düşünürken keşke kitabımı yanıma
alsaydım diye iç geçirdim...Etrafıma bakındım,kitabını okuyan bir hasta burada çok dikkat çekerdi...
En iyisi tekrar kalabalığın içinde yok olmak...Şu köşede bir çocuk bu soğukta incecik bir kazakla yerde oturuyor anası oralı değil karnı burnunda belli oda benim gibi ultrosona gelmiş...
Bir buçuk saati bu anayla çocuğunu izleyerek geçirdim,izlenecek kayda değer bir şey yapmıyorlardı,iki üç
yaşlarındaki çocuk taşta oturuyor anası boş gözlerle etrafa bakınıyordu...Çok sonra çocuk sıkıldı anasının kucağına geldi,sonu güzel bitmiş bir filim gibi sevindim bu sahneye...
Sıra bana geldi,doktor yine yüzüme bakmadan senli benli emirler vermeye başladı,adın ,soyadın evlimisin...
Siz diye hitap etmesini beklemediğim bir ortamdayım üzülmüyorum ama en çok kırıldığım şeyin beni hiç tanımayan birinin senli benli konuşmaya başlaması olduğunu bilse..kendimi önemsiz hissettiğimi bilse...
Bu hastanenin görevlileri insanın duygularını önemsemiyor...Kalabalık kuyruğun sırrını çözmüş çoğu görevli
"bunlar bunu anlar"diye söyleniyorlar...Napsın onlar da haklı bunca insan...
Sıhhat bulmak için  bukadarcık hor görülmeye eziyete değer...
Evimi özlüyorum , iyileşmek için beni bekleyen yavrumu özlüyorum...Evimde tek başınalığımı özlüyorum işte o
o zaman kendi kendimin kraliçesiyim,kraliçe hayatımı özlüyorum...

6 Aralık 2011 Salı

Evhanımlarının küçük sırları

Kaç yıl önceydi şimdi nerden aklıma geldi!..
Evimdeyim yine kitap okuyorum kitap okuyorum kitap okuyorum arada bozulan yerleri toparlıyorum evle ilgili
bir sorunum yok çocukta yok...Kayınvalidem kitaplarını getiriyor söylemiyorum ama beğenmiyorum okunmaya değer şeyler değil vakit kıymetli ve basit şeylerle harcanmamalı...Televizyon bile almamışız eve
vakit televizyondaki saçma sapan şeylerle geçmeyecek kadar mühim...
Kayınvalidem yeni televizyon almış evine, eskisini bana bırakıyorlar ben evde yok iken Ankara dayken...
Üzülüyorum evde televizyonu görünce bu nedir evimin en güzel yerine kurulmuş,her şeyi basitleştiren zamanı
değersizleştiren şey benim evime giremez derken her gün ahşab kaplamasına siyah camına bakmak zorunda
olduğum bir şey oluverdi..

Kayınvalidem yeni programları haber veriyor ben oralı olmuyordum,hala beni tanıyamamış ben nasıl o programı izlerim diye iç geçiriyorum.
Sıkıldığım zamanlar ses olsun diye açmaya başladım radyo gibiydi ,yumruklanmadan görüntü gelmiyordu...
Akşam vakti evde yanlızım kayınvalidemin dediği programı açtım dinliyorum...Pop star...Sesler yetmiyor
görüntüyü merak ediyorum en çok da Bayhan ı...Yumruklayıp televizyonu aslına çeviriyorum radyoluktan
televizyona terfi ediyor...Aman ne değişik bir tipmiş bu Bayhan derken kendimi kaptırıyorum program
akışına...Bunun yanında patates kızartması olsa hem yesem hem koltuğa kurulup izlesem ne güzel oluru hemen
hayata geçirivermek için patatesleri soymaya başladım...Bir ara tavaya yağı koyup kızdırmaya başladığımı
unutmuşum...Patatesleri soyarken gülmekten gözlerim yaşarıyor kendi kendime konuşuyorum...Sen birinci
olacaksın olacaksın Bayhan korkma sinirlenme sakin ol Bayhan...O nasıl şarkı okuma yorumlama bayhan
senin gibisi varmı sen orjinalsin bayhan derken içeriden bir aydınlık zuhur etti...Tüm ışıklar kapalı idi.
Televizyonun ışığı patetesleri soydurmaya yetiyordu,çok korktum bu aydınlıkta neydi?Patatesleri bıraktım
bıçağı kavradım.Yavaş yavaş aydınlığa doğru ilerlerken Bayhanın şarkısını bastıran bir ses duydum ilk.
Alevin sesi...Tavadaki yağ alevlenmiş alevler bir volkandan çıkar gibi devasa,perde tutuşmuş ahşap pancurlar
da yanıyor...Bayhanın acı acı haykırışları içinde mutfağımı tecrübeli bir itfaiyaci gibi söndürdüm..Evdeki yanık
kokusunu bir kaç parfüm şisesini bitirerek yok ettim.Tüm gece geçen badanadan arta kalmış boyalarla kararmış duvarları boyadım,islenmiş tabak çanak va mobilyaları pırıl pırıl yıkadım...
Hiç zor gelmedi can hıraş hepsini bir hamlede eskisi gibi yaptım...Zor olan Kayınvalideme, Bayhan ı izlerken evi
yaktım demekti....

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kimsesiz Aşure

Markete aşurelik malzemeler gelmiş,birer paket alıverdim sonunu düşünmeden...
Eve geldim malzemelere bakarak geçmişe daldım...
Yeni evli olarak bu apartmana oniki yıl evvel taşınmışım.Sabah işe giden akşam işten gelen sessiz kalabalık
lar topluluğuydu apartmanım...Kapı ağzında görüldüğünde kuru bir selamlama ile komşuluk yapıyorduk...
Evde benim gibi oturanların sayısı azdı ,bir gün kapım çalındı "size hoşgeldine geleceğiz"dediklerinde ne çok sevinmiştim sonunu düşünmeden...Hanımlar yüzüme bakmıyor evin mobilyasında duvarında gözleri olduğu
halde bir ağırlama oldu giderken "evinin badanaya ihtiyacı var ve yeni evlisin bu mobilyaların modası çoktan
geçti"dediler...Ağırlama bana ağır geldi.Sonra ki oniki sene ne çağırdım ne çağrıldım...
Böylece komşu sıfatını hiç kullanamadım,komşuluk yapamadım...
Eşimle   tek yapabildiğimiz  komşuya rahatsızlık vermemek ama komşunun verdiği rahatsızlığa ses çıkarmamak...Yunus u evde koşmaması top oynamaması hatta bağırmaması konusunda o kadar baskı yapmışız ki ,okuldan spor öğretmeni "Yunus alt kattakiler rahatsız olur diye zıplarken tedirgin oluyor" dedi...
Alt komşum darbuka çalar gece gündüz ,üst komşum köpeğini sık sık yanlız bırakır uzun uzun sahibini çağırır,
karşı komşum işte çalışır bir yaşındaki kızı sabahtan akşama kadar anne diye ağlar, dadısı bir türlü anne yokluğunu unutturamaz...Bizi kapıda oğlumuzla görenler "bağlıyormusunuz bu çocuğu hiç sesi çıkmıyor"dediklerin de Yunus da bizim gibi sevinir çünkü taktir ediyor komşularımız bizi ,hiç sessimiz çıkmıyor
sessiziz aynı bağlanmış gibi yok gibi...
Bir gün Yunus "anne niye benim odam var ki arkadaşlarım görmedikten sonra" diyiverdi içim eridi..
Okuldan iki anneyi zar zor ayarladım iki oğluyla bize öğlen oturmasına geleceklerdi aman yarabbim nasıl bekleyiş nasıl özlem Yunus daki arkadaşlarım gelecek diye günlerce hazırlık yaptı...İlk kez bir arkadaş ağırlayacaktı Yunus un odası...Hepsi bu yabani annesinin suçuydu keşke annesinin arkadaşları olsaydı keşke
annesinin arkadaşlarının çocukları olsaydı o zaman Yunus unda arkadaşları olurdu...O zaman Yunusun odası
şenlenirdi..
Beklenen gün geldi Yunusun iki arkadaşı anneleriyle geldi ve tam bir saat sonra komşularım kapıya dayandı
"Bu ne gürültü lütfen sessiz olun"...
Misafirlerimiz utandı hemencecik gittiler Yunus ağladı...Yunus ağladı....Oysa Yunus yıllarca koşmadı,bağırmadı....Yunus ağladı....
Şimdi aşure yapıp dağıtmak istemiyorum komşularıma.
İnsanı sevmek insana değer vermek karşılık gözetilecek bir şey olmamalı bunu biliyorum .Karşılık gözetmeden sevmek vermek çok güzel bunuda biliyorum.
Bildiğim bir şey de aslında hiç bir şey bilmediğim...
Sevmiyorum sizi komşularım Yunusu ağlattığınız için...Ve marketten alınmış aşurelik malzemeler sizi de
aşure yapmayacağım.Çünkü tek başıma aşure yemek sadece acı verecek...
Kimsesiz bırakacaksam aşuremi aynı üst komşumun köpeği karşı komşumun bebeği gibi acı dan başka
ne yapmış olurum ki...

25 Kasım 2011 Cuma

Yağmurlu bir cuma öğleden sonrası

Çok ağladım.Umutsuzluğa,çaresizliğe bir tepki miydi neydi ama çok ağladım.
Yıllarca ağladım.
Şu dünyada tatmak istediğim bir duygu vardı ama bana zordu yada imkansızdı.
Anne olmak istiyordum.Ama bana çok zordu hatta imkansızdı.
Anne olmaktan başka hiç bir şeyin değeri yoktu,her şey anne olmanın üzerine kuruluydu...
Bir bebeği öpmek koklamak büyütmek dünyanın en güzel şeyi idi ve ben bu güzellikten mahrum edilmiştim.
Hiç bir cümle anne olamamamın acısını gidermiyor,geçen yıllar hissettiğim eksikliği ağırlaştırıp altında ezilmeme
neden oluyordu...Dünyanın en büyük acısıydı çektiğim yıllarca...Bu acıya yakışır bir şekilde her gün ağladım.
Karşı apartmanın bir balkonunda bir kadın bebek çamaşırını ipe asıyor, ağlıyorum...
Sahilde yavru bir kedi arkamdan geliyor severken annesi çıkıveriyor,anne kediye bakarak ağlıyorum...
Uçakta, bebek kemeri dağıtan hostese bakınıp  bulutlar üstünde, ağlıyorum...
Üç odalı evimizin ihtiyaç fazlası kabul edip depo yaptığımız odasına bakıp bakıp ağlıyorum...
Mahallemizdeki bir ilkokulun teneffüs müziğini duyuyorum uzaktan, özellikle sabahları, sabahları hep ağlıyorum...
Delirmişmiydim farkında değildim çünkü bütün alıcılarım anne olamamanın eksikliklerine ayarlıydı...
Çaresizlikle ağlamak hüngür hüngür sanki  yıllarca hiç ağlamamış boşalır gibi...Ağlarken tüm acıları film izler
gibi hatırlamak,balkonda çamaşır asan kadın,kemer dağıtan hostes,anne kedi,boş oda ve yıllarca birikmiş
bunun gibi acı anlar yad edilir...
Sonra bir huzur bir sukunet gelir,sümük gözyaşı silinir...Kendi kendine teselli verilir bu bir umuttur...
Bir umut bir umut belki hamilesin...Ne kadar imkansız desede otoriteler, umut hiç engel tanımıyor işte,gözyaşlarını siliveriyor...Yıllarca ,umut ,gözyaşlarımı silen oldu...
Nedendir bilmiyorum umutlandığım anlar cuma günü öğleden sonraları oldu...
Sanki Umut beklediğim bir misafir gibi cuma günü öğleden sonra gelir oldu...
Yıllarca her cuma günü özellikle öğleden sonra ağladım ve umut gözyaşlarımı silmeye geldi...
Meşguliyetten ağlamayı unuttuğum bir günde hemşire kan tahlilin sonucunu "cuma günü öğleden
sonra alabilirsiniz"dedi.
Yağmurlu bir cuma vakti öğleden sonra tahlil sonuçlarını aldım.
Kırkbeş günlük hamile...
Sonra bardaktan boşalır gibi bir cuma vakti öğleden sonra yağan yağmurlu bir vakitte oğlumu sol omzuma
koyan doktara bakıp "teşekkür"ettim....
Yirmibeş Kasım Yunus un doğum günü...
Yağmur ve gözyaşı bir cuma günü yine birleşti...

1 Kasım 2011 Salı

Gurbetteki Mona Lisa

"Kalkın gidiyoruz", diyor babam.Annem üç çocuğuyla yattığı yer yatağından doğruluyor.
"Nereye gidiyoruz?"diye soruyorum,
"Gurbete"diyor annem...
Gideceğimizi anlamıştım tüm eşyalarımızı bir kamyona yükleyip,bir yer yatağını gerimizde bırakmaya karar
verdiğimizde.
Kara trene biniyoruz.Kardeşlerim tren penceresinden başlarını çıkartıp ağızlarını açıyor.Hava dolan ağızları
onları güldürüyor,trenin kurumundan kararan yüzlerini gördükçe ben gülüyorum...Annem sessiz sessiz ağlıyor.
Ben de kafamı pencereden sarkıtmak istiyorum.
Annem ağlıyor,vazgeçiyorum.Babam gibi pencereden bakar gibi yapıp düşüncelere mi dalsam,annem gibi
ağlasam mı , kardeşlerim gibi kara treni oyun arkadaşı mı yapsam?
Annem kardeşlerime kızıveriyor"yüzünüzün karasını nasıl yıkayacağım bakalım gideceğimiz yerde su var mı?"
Ardımız da bir yer yatağını bıraktığımız evimizin büyük küveti aklıma geliyor,üç kardeş içine girip kahkahalarla
yıkandığımızı hatırlayınca sarsıla sarsıla  özlüyorum.
Kara tren günler sonra bizi gurbete bırakıyor.Gurbet nasıl bir yer diye çok düşünmüş çok hayal kurmuştum yolculuk boyunca...
Gurbetin içinde annem mutsuzdu,hep özlüyordu ben anlayabiliyordum ama kardeşlerimin hiç bir şeyden anladığı yoktu hemencecik gurbetin çocukları ile arkadaş olmuşlardı...Babam öğlen yemeğini işinde yemiyor
yemeğini torbaya koyup eve getiriyor.Güneş tepede,kardeşlerim sokakta,annem pencerede,babam çabucak
geri dönmek şartıyla evin yolunda...Bir öğlen vakti bu şekilde geçirilecekken ben nerdeyim hatırlayamıyorum.
Komşularımız bize gelmiyordu,dışarıda gördüklerinde soğuk selamları vardı ,neden gelmiyorlardı anlamıyordu
annem...Oysa hiç yoktan bir komşusu olsa babam öğlen koşturmayacaktı.
Gurbette insanlık böyleymiş diyor annem daha bi özlüyordu anlıyordum...
Özlediği yerden bir ölüm duydu annem kuran okutmak istedi.Gelmeyen komşuların kapısını çaldı kuran okumasını bilen var mı diye soruşturdu.Kuran okumasını bilen bilmeyen evimize doluşuverdi annem öleni
unuttu ki yüzünde gülümseme hiç eksik olmadı.
Salonumuz da herkesin kafası Mona Lisa tablosuna doğru...
Kuran okuyacak kadın anneme aylardır herkesin dilinde olanı ama bizim haberimiz olmayanı açık ediyor.
"Hanım,siz gayrimüslim misiniz?
"Hayır müslümanız elhamdülillah"
"Ne diye Meryem Ana'yı salonunuzun baş köşesine asıverdiniz?"
Eşyalarımız gurbetteki evimize taşınırken komşular devasa Mona Lisa tablomuzu görmüşler Meryem Anaya
benzetmişler bizi de gayrimüslim yapmışlardı...
O günden sonra  Mona Lisa yüzünü duvara çevirdi,annem böyle çok mutluydu.
Gurbette iken Mona Lisa annem için büyük fedakarlık yaptı bunu hiç unutmam yıllarca kim yüzünü duvara çevirir...

29 Ekim 2011 Cumartesi

Heyecan verici anlar

Kurulu bir sofraya aç iken çağrıldığım anda...
Hasreti ile yanıp tutuşduğumu görmek için yolculuğa çıktığım anda ben çok heyecanlanırım...
Yolculuğa çıkacağım pek yakında...
Yakın olması için uzun bir yıl beklendi,gün gün saat saat...
Herkese, aç olduğunda çağrıldığı bir sofra
Hasret olduğuna kavuşabileceği  yolculuk temenni ederek hoşçakalın diyorum...

28 Ekim 2011 Cuma

Kısaca Hayat Yolculuğu

Başlamak için hayata ,doğmak lazım...
Hayat ise ilk önce yolculuktur ,atlıkarınca üzerinde başlayan..
 İlerledikçe gerçeklerin göründüğü...

 Özlenene kavuşmak ümit ediliyorsa,ölmek yolcuğun sonu değil demek lazım.... 

Fotoğraflar hayat yolcuğumda karşılaştığım mutluluklardan Hacer Yılmaz a ait....
Bu yazıyı ise sevgili Nilüfer in Van için projesi için yazdım...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Anneler çığlık atsa dağlar ova olur

Ne oluyor?
Neler oluyor yaşadığım ülkemde?
Kardeş kardeşi öldürüyor bombalıyor parçalıyor...
Deprem oluyor unlaşmış binalar altında canlı insan çıkarma ümidi...
Beş yıl evvel yapılmış çok katlı ev kaç cana mezarsın şimdi?
Depremzedelere yardım ,şehit ailelerine başsağlığı...
Yapabildiğim düşünebildiğim bununla sınırlı...
Acıyı paylaşıyorum, giymediğim paltomu yardım kolisine koyuyorum...
Acıyı paylaştım işte yarın gündem değişiverir,ben devam ederim yoluma...
Oysa aynı ülkede yaşıyorum,aynı acılar bana uzak değil...
Oğlum var,evim fay hattında...
Can alan ev,can alan zihniyet istemiyorum.
İnsan hayatından çalarak ev yapan ,politika yapan zihniyet, çığlık atıyorum...
Annesinin ülke gündemine uzak ,insana değer veren ülke olsun oğlumun ülkesi,çığlık atıyorum...
Oğlumun güzel ülkesi için çığlık atıyorum...

çizim:Majalı

21 Ekim 2011 Cuma

Eksik bir şeylerin merhemi

Hepimizin bir arada olduğu bir vakitte annem gülüyor,gözlerinden yaş gelinceye kadar gülüyor...Elleriyle
gözlerini silerken "Annem öldüğünde bir daha hiç gülmem demiştim"diye söyleniyor...Oysa anneannem
öleli çok olmuş yıllar geçmişti...
"Bir merhem var yaraları saran "diye başlardı anneannem, büyük , tecrübeli ,her şeyi en iyi
bilenin o olması gerektiğini bizlere ispatlamaya çalışır gibi..
Bir merhem var yaraları saran doğru,unutulmaz denilen acıları unutturan...

19 Ekim 2011 Çarşamba

İçim Yanıyor Nuran

Dün beni aramıştın,sana içim sıkılıyor demiştim.
Bugün içim yanıyor canım Nuran...
Bugün ilk kez güneş açtı günlerdir süren karanlığın ardından oysa...
Yunusun hesab edemeyeceği kadar çok beden (bir elin iki elin parmaklarından daha çok) şimdi dünya ile
ilgisini kesip ebediyyete göçtü...Genç bedenler,çocuk bedenler...
Yunus'la size geldiğimiz gün bu fotoğrafı çekmiştim.Ne mutlu olmuştu Yunus ,bende..
Yunus da ben de arkadaş yoksunluğumuzu gidermiştik...
Dünya hayatı neydi ki demiştim tam da bu fotoğrafı çekerken.Bir an...
Bir anlık çok mutlu olmuştum bu fotoğrafı çekerken bunun adı huzur olsa gerekti çünkü tüm benliğime işlemişti
hissetmiştim.Dünya hayatı neydi bir an...Sonra sen fotoğrafları sevmediğini söylemiştin acı verdiğini söylemiştin.Bir daha gelmeyecek anları saklamak bana hüzün veriyor demiştin hatırladın mı?
Dünya hayatı bir daha gelmeyecek anlarla dolu bir fotoğraf albümü oysa...
Bir yolculuk ,göllgelenmek için durulan bir ağaç gölgesi...
Ne mutlu olmuştum o gün senin hep gülen , kinden hasetten kibirden uzak güzel yüzün dü içime huzuru dolduran.
İnsan olmak sana ne kolaydı...
O kısacık günde şimdi bile unutulmayan sıcaklığın ,zorla değildi.
Çocuklarımız gülüyordu aynı sofradan yemek yerken, dünya hayatı neydi?
Sen misafirlerine güler yüzle elinden ne gelirse ikramlarda bulunuyordun,dünya hayatı neydi?
Bir andı işte içimden geçirdim keşke böyle anlarla dolu olsa dünya hayatı dedim,çocuklarımız hep gülsün dedim
içtenliğini sıcaklığını güler yüzüyle gösteren senin gibi insanlarla dolu olsa dedim.
Şimdi parça parça olmuş genç bedenler dünya hayatından korkutuyor beni.
Dünya hayatına kapanan gözler gerisinde hiç yaşı dinmeyecek gözler bıraktı...
Sevgili Nuran ,iyi ki varsın...

17 Ekim 2011 Pazartesi

oğluyla var olan anne

                                         İllüstrasyon,Maja Lindberg

"Kendinizi tanıtır mısınız"diyor,oturum yöneticisi.Şaşırıyorum. Kendimi tanıtmaya yeter cümle kurmaya çalışıyorum.Anne,bir çocuk,altı yaş,ilkokul...Nasıl bir cümle oldu,beni tam anlattı mı,bu cümle ile bana
çevrilmiş bütün gözler aslında beni görebildi mi?
Anneyim anneliği bir hayat tarzı bir yaşam felsefesi edinmişim,anne olmak için doğmuşum ,görevimi yerine
getirmeye çalışarak yaşayacağım ,ikinci üçüncü sıfatların ne önemi var söylenmesi gereken beni tanıtan
o tek cümleyi söyledim zahir...
Ortam kültürlü,anneliği nereye ne zaman koyacakları konusunda hem deneyimli hem ilkeli...
Ortama küçük geldiğimi hemen devrilen bakışlardan anlayıverdim.
Beni tanıtan cümleler kurmaya başladım içimden.
Şu üniversiteyi bitirdim ama...
Şu mesleğin ruhsatını aldım ama...
Şu işi yapıyorum ama...
Kendimi tanıtmayacak bir dolu simge sırtıma biniveriyor.
Kamburlaşarak oturduğum yerden söylenenleri dinliyorum,zihnimde "ama"ların sonunu getirmeye çalışıyorum.
Annelik  sıfatımı seviyorum bana çok yakışıyor,iyi ki bu sıfatımı dile getirmişim ne kadar bu ortam da sığ kalsa da.
Hava soğuk akşamları,Yunus erken yatıyor,uyuduğuna emin olunca elini ayağını tutuyorum soğuk mu diye.
Tepindiğinden içim rahat değil,ya yorganını tepip sabaha kadar soğukta kalırsa ya buz gibi olursa eli ayağı...
Bazı geceler uykusundan uyanmadan "anneee"diye bağırır mutlak duyarım,uykum her zaman hafif olmuştur
anne olalı.Koşa koşa yanına varırım ne oldu diye,oysa yunus uykusunun en derinliklerinde ne bağırdığının
ne yanına vardığımın farkında...Havalar soğuk diye yanına yatıyorum bir kaç gecedir,her tepindiğinde üstünü
örtüveriyorum,hiç üşümedi...
Sıcak elini öpüyorum kendimle gurur duyuyorum sabaha kadar oğlumun üstünü örttüm diye.
Oğluyla var olan anne...
Üşümesin diye sabaha kadar nöbet tutan anne...
Şimdi bir iş başvurusu yapacağım.
İş hayatına girmek niyetindeyim.
Anneliği hayatında tek sıfat yapagelmiş bir acemi,kafayı yediğinin alemetlerini görmeye başladı...
Oğlumun sabaha kadar üstünü örtecek bir anneye değil kendi kendine yetebilen ,adanmışlık
tan, sıfatın içinde yok olmaktan çıkıp sıfatlar üretebilen anneye ihtiyacı var...
 Kara ve soğuk hava ısınmaya başladı şimdi güneş oturduğum koltuğa doğru bir kedi gibi sokuldu.
Bir işim olsun çok istiyorum şu sokulgan güneş gibi içime huzur sıcaklık versin...

14 Ekim 2011 Cuma

Oğluma ne yapıyorum

Yunus altısını bitirecek.Altı senedir benim gibi bir annenin oğlu...
Hep O na ne öğretebilirim ne eksiğim ne fazlam diye düşündüm.Çoğu zaman izleyici anne oldum üzülerek.
Televizyon ve bilgisayara  annelik görevimi emanet ettiğim zamanlar olmuştur.Bu zamanlarda uzak anne oldum. Yakınlık için çok vaktim vardı evhanımıyım ne de olsa...
İzleyici anne,uzak anne,sinirli anne...
Pişmanlık keşkeler yakama alacaklı gibi yapışmış verecek hiç bir şeyim yok...
Çocuk gelişimi ile çok az bilgim var çocuklu ortamlara ilkokul ile girebildim.Kıyas yapma ortamı ancak oluştu.
Hala oğlumu kendi ellerimle yediriyorum oysa titiz değilim...Okul için hazırlıkları,çanta hazırlama,giyinme filan
hep yardım ediyorum oysa mükemmelliyetçi hiç değilim.Kaldırımda koşarken "dikkat et düşeceksin"diyorum.
Yağmur yağmış su birinkitisi olmuş,içine girip zıplamasına izin vermişim ama"dikkat et başka ayakkabın yok"
diyorum.
Sokak kedilerinin üzerine koşuyor"seni kedileri korkutan çocuklardan sanacaklar yapma"diyorum.
Ankara ya gidiyoruz otobüste hareketli yunusun elini ayağını tutuyorum"şimdi kızacaklar"diyorum...
Aman yarabbim ben ne yapmışım....
Yunus şehirarası otobüs yolculuklarında çok sakin uzun yıllardır,sessiz konuşup nerdeyse hiç hareket etmiyor
son gezimizde arka koltuktaki yaşlı teyze beni taktir etti yunusu öptü "sessiz yolcu" olduğu için.
Kaldırımda elimi bırakmak istemiyor,su birinkintisine girerken uzun uzun ayakkabılarına bakıyor,sokak kedi-
lerinin yanına giderken etrafına bakınıyor...Hep aynı soruyu soruyor"anne şimdi bana kızarlar mı?....
Oğluma kimseler bir şey demesin ,sevsin öpsün aferin desin....
Şimdi bir program izledim çocuk gelişimi ile ilgili idi."İç tanık "diye bir şey den bahsediyordu.
Elalem ne der değil iç tanık yani vicdanın ne der onu dinleyin diyordu.
Bir dava açmak için tanık olmazsa olmazı imiş hukuğun, varoluşun da tanıklığa ihtiyacı varmış.Varolabilmek
için tanık arıyormuşuz bu ya elalem ya iç tanığımız vicdanımızmış.

Kadın katliamlarında elalem tanıklığı ile varolan insanların öne çıktığını,içtanık ile varolan vicdanını dinleyen
insanların böyle caniliklere uzak kalacağını anlatıyordu...
Yunus okula başlayalı hep öğretmenin kimlere kızdığını sayıyor, bana kızmadı diye gururlanıyor.
Bir gün mutlak ona da kızılacağını bildiğimden "kızarsa kızsın öğretmendir sana da kızarsa üzülme"filan diyorum.Bu ikazda bile "üzülme "geçtiğini şimdi farkına varıyorum.
Yunus üzülmesin Yunusu kimseler üzmesin....
Niye bu kadar takıntılı olmuşum,bu doğrultudaki hareketlerim çocuğumda nasıl tepki oluşturmuş....
Ben anne olarak bir insan yetiştirmek görevimi niye böyle yaptım....

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ve Kayınvalidem

Küçük bir kadınmış yabancısı olduğu memlekette.
.Aynı evin içinde yaşamaları kadını kocasına yakın edememişti
Oysa yabancısı oldukları memlekette bir kendileri varmış aynı dili konuşan aynı yemekten hoşlanan...
Ne yapsındı kadın, elinden ne gelirdi?Elinden geleni hiç yoksunmadan verivermiş kocasına ama gönlünden
verebileceği hiç bir şey yokmuş...
Gönlünü kazanmayı başaramamış kocası çünkü.
Henüz kendini,kendi bedenini,kendi hayallerini tanıma çağına gelmeden evlendirilivermiş,yaşça çok büyük
kocasıyla.
Kendini tanımak için vakit verilmemişti ama  kocasını tanımak için uzun yıllar harcayacaktı kadın,olsun huzurlu
bir yuva için uzun yıllar da verilebilirdi...
İki oğlu olmuş yaşı da otuz...
Yabacısı olduğu memleketin içine girmiş kadın tanışmış çalışmış yabancılık kalmamış.Kocasının dünyasına
girememiş onu hiç tanıyamamış ve kendisine her daim yabancı olan adamı  sevememiş...
İki oğlu olmuş yaşıda otuz..
Bir vakit gelmiş kadında...
Hiç bilmediği hiç görmediği hiç düşünmediği bir vakit...
Kocasız yaşamak vakti...
Evlendirilmeden önce babasının evinde zenginlermiş,babasının fabrikası varmış...
Evlendirildikten sonra kocasının da zengin olduğunu görmüş.
Fakirliğe çok yabancıymış...
Siyah beyaz televizyonun evlere giremediği bir vakitte renkli televizyon izleyen çocuklarına nasıl fakirliği
anlatacaktı?
Çocuklar annelerine yakındı,onu hep gülerken görmek istiyorlardı ve bu, renkli televizyonda gördükleri ile
kıyasalanamayacak kadar değerli idi..
Renkli televizyonsuz bir eve bir bavul iki oğluyla hicret ettiğinde yine yabancısı olduğu bir şeye alışmak vakti
nin işlemeye başladığını anlamıştı kadın.
Yabancılık çektikleri hayatta kalabilme,hayatı sürdürebilme yani para kazanabilme...
Kocasız yaşama vakti mecburen cesaret vermişti kadına önce plastik bir leğen aldı.
Bir demet maydonoz ile yeşil soğan,bir paket ince bulgur ile kırmızı biber...
Soluk soluğa plastik leğenin başına geçti üç beden.Önce kadın davrandı tüm malzemeleri harmanlayıp tüm
gücüyle yoğurmaya başladı.Yoğururken kadın boncuk boncuk ter döktü ,yabancı değildi terlemeye ama bu ter farklıydı çünkü bu ter üç hayat içindi.Sert buğday yavaş yavaş eridi kadının mecburen güçlü ellerinde..
İki oğluna uzattı yoğurdunu tatmaları için.Çocuklar güldü.Çok acıydı.Annelerinin damak tadıydı bu acı, kimse yiyemezdi onun gibi acıyı babaları bile..
Bir leğen dolusu çiğ köfte şimdi satılmalı idi kapı kapı dolaşılarak,bir leğen dolusu çiğ köfte üç bedeni yaşatmalı idi
bir leğen dolusu çiğ köfte özgürce hayal kurdurabilmeliydi..
Anne ve oğulları paylaştı çiğ köfteleri ,yabancısı oldukları semtin içine dağılıp önlerine çıkan her kişiye
hayatta kalabildiklerini ve istedikleri gibi yaşayabildiklerini şöyle haykırdılar;"çiğ köfte almak istermisiniz".....
.

29 Eylül 2011 Perşembe

Çaydanlık ve Matematik

Babamın akıllı kızıydım.Aklımın  henüz toplama çıkarmaya ermediği zamanlardı.
Evimize gelen misafirlere, akıllı kızım diye beni tanıtırdı.

Taa ki ilkokula başlayıp ,matematik denen soğuk,korkulası rakamlarla dolu ders ile karşılaşıncaya kadar...
Anlamakta güçlük çekiyordum 5+2  bir soru idi ve hemen cevabı verilmeli idi.Öğretmen çok aceleci,
düşünmeye tahammül edemediğini çoçuk zekamla  anlayabiliyorum ama anlamam gereken asıl şey 5+2 idi.
Matemetik gibi öğretmenimden de korktuğumu anlıyorum ama anlamam gereken 5+2 idi.
Rahmetli dedem aklıma geliyor oğlunun akıllı kızını sınardı her daim,iki tavuk ile üç ineğin toplam kaç bacağı
vardır diye.Yine hemen cevap veremezdim çünkü o da öğretmenim gibiydi aceleci,dedem vefat edene kadar
ondan hep kaçtım sebebi tavuk bacakları inek bacakları değil matematikti.Matematiği "ayıran" diye de sıfatlayabilirim"dedeyle torunu ayıran matematik" ...

Ev ödevim var matematikten yapamıyorum.Babam yardım etmek istiyor soruyu okuyorum.
3 çaydanlık su+1/2 çaydanlık su = kaç eder...Belki tam böyle değildi ama içinde çaydanlık vardı unutmam
mümkün değildi.

1/2 yi anlayamıyorum o yüzden olsa gerek 3 ün üzerine ekleyemiyorum.Vakit ilerledikçe babamın yüzü değişiyor,annemden çaydanlık istiyor bir de leğen ,çaydanlığı doldurup doldurup boşaltıyor .Kaç eder.
kaç eder ,kaç eder.....
Bilmiyorum, anlayamıyorum diyemediğim için babam sanki uzaydan gelmiş bir şeye bakar gibi cevap bekliyordu....Annem fısıltı ile cevabı söylüyordu hissediyordum ama ne kulağım duyuyor ne gözüm görüyordu.
Korktuğum babam değildi deli gibi korktuğum şey artık babamın akıllı kızım diyemeyecek olması idi.
Çaydanlık olayından sonra evimize gelen misafirlere akıllı kızım yerine,güzel kızım,hanım kızım diye tanıtılır olmuştum.
Şimdi Yunus da matematikle tanıştı,dedem gibi ben de sınıyorum,tavuk inek bacağı yerine iki elma artı üç elma kaç eder diye..Parmaklarını açıyor tek tek sayıyor bazen doğru cevap veriyor.Hemen cevap veremiyor.
Bugün matematik dersini sevmiyorum dediği için bunlar aklıma geldi.
Matematik sevdirilebilir mi?

28 Eylül 2011 Çarşamba

Benim Adıma Öldürme

Emine Uçak Erdoğan’ın çocukluğundaki Siirt’ten hareketle kaleme aldığı yazı ;
“Nurcan, Kevser, Zeynep, Nergis çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği şehirde o yıllarda asla hayal edemeyeceğim ‘kız kıza gidilen arkadaşa veda yemeği’ dönüşü ne yazık ki çokça aşina olduğum bir şekilde ölüme gittiler. Gözleri ve gönülleri öfke ve kan bürümüş belki kendi yaşıtlarının roketatarlı bombalarıyla... İsimlerini ilk kez duyuyorum ama aileleri en fazla iki kuşak sonra benimkiyle kesişiyor; o denli yakınlık. Yaşıtları kız kardeşim onlardan az önce geçmişti o yoldan.Ayda yılda bir kere o da ancak hastalanınca gidebildiğimiz Siirt’te; kocaman bir kuru pastayla (sonradan isminin limonata olduğunu öğrendiğim) buz gibi sarı içeceği babamla karşılıklı yudumladığım pastanede, hayatın her alanına nüfuz eden erkeklerle aynı kulvarda olmanın küçük bir kıza hissettirdiği ‘eşitlik/güç’ duygusundan mı? Vaktiyle kız çocuklarının okula bile gönderilmediği bir şehirde; okuyan, kendi ayakları üzerinde durabilen arkadaşlarıyla arabaya doluşarak ‘veda yemeğine’ giden kızların varlığının umudundan mı? En önemlisi; sevdiklerimizin, kızlarımızın, oğullarımızın her an bu acı kaderi paylaşıyor olabileceği hissinin verdiği yürek darlığından mı?
Kucağıma aldığımda griye çalan gözleriyle bana ‘hayat’ı müjdeleyen 4 aylık bebeğimi her emzirişte; kızının kopmuş parçalarını hastanede karşılayan ananın ‘kezepp kezepp’, ‘ciğerim ciğerim’ ağıtını hatırlamanın yakıcılığından, sütümle birlikte akan gözyaşlarımdan mı?
Velhasıl çocukluğum, gençliğim, analığım hepsi; yüreğimden göğsüme dolan bir ‘sızı’ya dönüşüyor. ‘Sızıyı gideren su, suyun sızladığını kimse bilmez’ diyor şair. Herkes bilsin istiyorum aslında bu ‘sızı’yı ‘sızı’mız... Her şeyin sustuklarımızda gizli oluşunu...”
Emine Uçak Erdoğan, “Bu savaşı biz başlatmadık ama biz bitirmeliyiz” diye devam ediyor:
“Ölümle gelecek bir ‘düş’le avunuyoruz bazılarımız. Anlamamız gereken ölümlerle gelecek o adına demokratik özerklik denilen yerde; bize yine ölümden, şiddetten, güç tapınıcılığından başka bir şey yok.
 Silahınızla gelecek ‘yarını’ istemiyoruz diyelim.
Edi Bese (Artık yeter) PKK. Ser nave mın nekuje (Benim adıma öldürme)"

Emine U.E.nin bu yazısını okurken annesinin karnından terör sebebiyle çıkarılan bu bebek ölmüştü.

27 Eylül 2011 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da izlendikten sonra

Gömülmüş bir cesedin birleştirdiği savcı,komiser,doktor ve katilin ortak bir gecesi filmin konusunu oluşturuyor
Başrol de anadolunun ıssız bozkırı var çünkü ceset onun içinde gömülü.
Ceset,Anadolunun kırsalında bir yerde gömülü.Katil olay yerini hatırlayamıyor, bir çeşme bir top ağaç,
yorgun yüzünden zor okunan bu kelimeler ile gece gömüyü arıyorlar.Filmin açılış sahnesi, uzak yolculuk-
larda ıssız kasabaların ıssız yollarında görmeye alıştığımız herhangi bir oto lastikçi dükkanı ile başlıyor. "Alışkanlık"ve alışkanlığın sıradanlığında hissisleşen karakterler bu lastikçi de işlenen cinayet ile bir-
leşerek karanlık bir gecede işlerini yapmaya başlarlar.Komiser Naci yirmi yıldır suçlu peşindedir yılgındır
ama onu en çok evde hasta çoçuğu yıpratmıştır bunca yıl suçlu peşinde koşmak, evdeki acıdan uzak
kalabilmek için bir kaçıştır.Savcı Nusret görüntüsünden ağır bir devlet adamı hissini zaten verir
karanlık gecede suçlunun suçunu gömdüğü yeri bulup görevini yerine getirmeye alışıktır ama ölen
karısının gerçek katilinin kendisi olduğunun bu gecede  yavaş yavaş fark etmesine çok yabancıdır.
Geçmişte durup dururken hiç sebebsiz kalp krizi ile ölen karısının aslında intihar etmiş olduğunu bu
karanlık gecede anlamıştır.Savcı intiharına sebep olmuş karısının katilidir ve suçu ne kadar önemsiz
olsa da istemeden bilmeden katil olmuştur onunda bir cesedi vardır gömülü...
Doktor Cemal ise aralarında en genç olanı.Alışkanlıklar henüz onu hissisleştirmemiş.Acıyor,üzülüyor
ve düşünüyor olmasından anlıyoruz.Katil Kenan üzgün,üzgün olması pişman olduğunu gösteriyor hele
bir de filmin ilerleyen dakikalarında haklı sebep yüzünden elini kana bulamış olması katili sevip
gömülü cesetten nefret etmeye kadar götürüyor.Cesedin bulunup havanın aydınlandığı bir sahnede
savcının cesed üzerinden yaptığı espiriye tüm sineme seyircileriyle beraber oyuncularda gülüyordu
 katil sarsıla sarsıla ağlıyordu.Uçsuz bucaksız sarı bozkırın bir ağacının dibine gömülü cesed
hiç kimsenin umurunda değildi sadece katilinin ağlaması bile duyguların ölmediğine işaret olarak yeterdi.
Sonra cesedin karısı ve oğlu görünüyor olanca sessizlikleriyle.Otopsi kapısında bekleyen karısı ve oğluna
gidilmesi söylenip işlerine devam ediyor savcı ve doktor.Sadece bürokrasi ile var olan  savcı çocuğun
kafasını okşamıyor,genç doktorun çocuk için ne yaptığını ise izleyerek öğrenin derim...
Bir zamanlar anadoluyu izledikten sonra,alışkanlığın hissizleştirdiği insanı, birbirine benzeyen
bu insanların, köylerine kasabalarına giden yolların nasıl çorak olduğunu bir kez daha hatırlarız
ve her mola vermek istediğimizde bu sıradanlığa hissizliğe ve çoraklığa inat ıssızbir çeşme bulabildiğimizi de...
Filmin olanca karanlık sahnesine inat aklımızda sadece aydınlık kalıyor.Elektiriklerin kesildiği köy
evine lamba getiren güzel kız tüm karanlığı unutturuyor,bir umut gibi...
Bir cesedi ararken tüm ilgililer içlerinde gömülü cesetlerini hatırladılar.
Savcı Nusret,bir gecelik kaçamağı yüzünden çok sevdiği karısının katili olmuş ve onu içine
sessizce gömüvermiş olduğunu hatırlar.
Komiser Naci,dünyaya gelmesine vesile olduğu oğlunun katilidir,oğlu canlı bir cenazedir
ve onu evine gömmüştür.
Doktor Muharrem ise evliliğinin katilidir belliki hala unutamadığı eski karısını içine gömmüştür.
Diğer oyuncular ise adliye şoförü,muhtar,jandarma komutanı ,katip düşünceli olmanın katilleridir,
sadece kendi çıkarını ,karnını ,işini düşünen adamlar...
Herkes suçlu ve suçunu gömmüş bir şekilde yaşamaya alışkın.
Tek masum, cesedin oğlu olan çocuk idi,büyüklerin suçunu da bu küçük çocuk çekecekti...
Bir zamanlar anadolu'da yı izledikten sonra herkes gibi benim içimde de bir ceset gömülü mü
diye içime yöneldim.



22 Eylül 2011 Perşembe

Farketmeden senin olmuşum


Susamış suların akışı gibi
Çaresiz gözlerin bakışı gibi
Kapının ansızın çalışı gibi
Akrebin ateşte yanışı gibi

Vazgeçip uzaktan senin yanında
Kendime cevapsız soru sormuşum
Kaybolup giderken fırtınalarda
Gönlümce bir ıssız ada bulmuşum

Farketmeden senin olmuşum

Güneşin gölgede kalışı gibi
Uykunu düşlere dalışı gibi
Kalbimin nabzımda atışı gibi
Bir yolun bir yere varışı gibi

Vazgeçip uzaktan senin yanında
Kendime cevapsız soru sormuşum
Kaybolup giderken fırtınalarda
Gönlümce bir ıssız ada bulmuşum

Farketmeden senin olmuşum

Fikret Kızılok ölümünün 10.yıldönümü

Sevgi Soysal kanser olduğunu öğrenince;büyüğü üç,küçüğü bir yaşındaki iki kızını alıp Ankara'da ki hayvanat
bahçesine gider.Filin olduğu bölüme gelip görevliden içeri girmek için izin ister.Çünkü fil ile fotoğrafı olan
bir anneyi çocukları her zaman gülerek anacaktır...
                         Sevgi Soysal ölümünün otuzbeşinci yıldönümü

21 Eylül 2011 Çarşamba

Kadının Adı Yok'a dair

Kapı önüne çöpe atılmak üzere koyuluvermiş kitap şimdi masamda duruyor.Kadının Adı Yok'u neden
 bugüne kadar okumadım? Vefat eden yaşlı teyzenin kitabı olması sebebiyle mi okurken hep onu
hatırladım?Kapı önünde sadece bir merhabalaşmadan öteye geçmeyen komşuluğumuz dan ona dair
ne biliyordum ki? "Kocam bensiz yapamaz onu hiç yanlız bırakmadım" demişti bunu biliyorum.
"Kadın" tüm hemcinslerimizin ortak adı...Vefat eden yaşlı teyze bir kadın,onun alt katında oturan çocuğunu
okula yollayıp toplanmamış kahvaltı masasında bilgisayar başında ki ben kadın...
Çoğu zaman çoğu yerde Kadın olmak,erkek olmaktan insan olmaktan sonra geldiğini biliriz.Bu bilgi her zaman işe yaramıştır.Aza kanaat kadınların en güzel huyudur.Az sevilmek,az düşünülmek,az vermek...
Hiç yoktan iyidir,az.Çünkü çoğu kadın hiç yokmuş gibi hiç sevilmiyor,düşünülmüyor,hiç bir şey verilmiyor.
Köylerde çoğu kızlar babaları tarafından sevilmediklerini düşünülmediklerini ,okula gönderilmeyerek,
mirasından pay alamayarak ,kendisine sorulmadan evlendirilerek farkındalar.
 Apartmanımız dairelerinden her sabah onlarca kadın şehir hayatının iş hayatının içine dalmak için çıkıyor.
Kadınsız ev,annesiz çocukların ihtiyacı karşılansın diye bir o kadar  kadın apartmanımızda her sabah
iş başı yapıyor.
Şehir hayatında ki "kadının adı yok" ta kadın, iş hayatın da hakettiği yere gelme,taciz,ev hayatında kocanın
ilgisizliği kokmuş çorabı aldatmasına kadar genelde erkek engelline takılmış yürüyemeyen bir kadın...
"Kadının Adı Yok" ta kendi istediği bir hayata doğru yürümek isteyen kadın vardı ve 70 li yıllarda geçiyordu.
Çevresinde ki kadınlardan bile tepki almıştı, neydi istediği gibi yaşamak ve ona doğru yürümek?
Evli arkadaşları çoluk çocuğa karışmış çoğu mutsuz iken onlara benzemek istemiyordu.
Kocaları ile ilişkilerini gömme bir dolab yada banyo küveti gibi algılayan kadınlar...
Ağır olduğu için yerinden oynatamayacağına karar verip ve olduğu yerde olduğu gibi kabul edilen kocalar..
Vefat eden yaşlı kadın komşum,bu kitabı otuz sene evvelinden okumuş olsa gerek.Okumuş, ama istenilen
hayata doğru yürümek nedir diye sorgulamadan,sırtına yüklenen bir ağırlık ile barışık olmaya çalışarak...
Yüklenilen her yükte daha az ağırlık hissetmek için kaçış yerleri arayarak okumuştur.
Sonra sevmiştir değiştirmeye gücü yetmediği ağırlığını.
Bir ömür geçirdi bir ömrünü verdi.
Çöpe atılmak üzere kapıya konmuş "kadının adı yok"u almak için çaldığım kapıdan elim kolum yaşlı teyzenin hatıraları ile dolu çıkıyorum.
Gümüş kutusunu açıyorum içinden tesbih çıkıveriyor...

20 Eylül 2011 Salı

Kadının Adı Yok

Biz tatilde iken apartmanımızdaki yaşlı bir teyze vefat etmiş.Kapı önünde bu teyzeye ait olsa gerek bir
dolu eşya çöpe atılmayı bekliyordu.Üstte kalmış hemen göze çarpan bir kitabı almak için izin istediğimde
teyzeye ait bir dolu eşyayı kucağımda buluverdim.Acele acele hatıraları anlatılarak elime masa örtüsü,gümüş
tarak ve ayna,markalı bir sırt çantası ile gece elbisesi ve ayna ile tarağın takımı olan gümüş kutu tutuşturuluverdi.
Almam ne yapacağım bunları diyemedim her an apatman görevlisi gelip her şeyi çöpe atabilirdi...
Teyzeyi oniki yıldır apartman kapısında görürsem selam veriyordum.Tek görmemiştim hiç hep yanında eşi vardı.Ne güzel bir çift hiç ayrılmıyorlar biz de onlar gibi olabilsek diye iç geçirdiğimi de hatırlıyorum.
Bir gün arkadaşım muhtardan yoksul ihtiyaç sahiplerine, evinde çorba pişirip ekmek ile adreslerine götürmek
için izin istediğinde beni de yanına aldı.Muhtar istekli olanların listesini verdiğinde nedendir bu teyzeyi de bilgilendirmek istedim hatta yanımızda bizimle gelmesini...
Bagajın içi yoğurt kapları içinde çorba ve ekmek dolu yollara koyulduğumuz da keşke o da gelseydi keşke
"amcanız bensiz yapamaz onu hiç yanlız bırakmadım"diye teklifimi geri çevirmeseydi diye iç geçirmiştim.
İstanbul'un kirli soğuk sokaklarında yıkılcakmış gibi duran viranelerin kapılarını çaldığımızda açan hep anne
hep kadın oldu.Eteklerini çekiştiren ayağa henüz kalkamamış bebekleri ile hasta çocukları ile özürlü çocukları
ile anneler uzatılan bir çorbaya bin kere dualar ederek alıyorlardı.Elimizde iki çocuklu ev diye geçen adresten
uzun süre ses çıkmayınca tam da geri dönecekken yavaşça kapının aralandığını duyduk.Ay gibi parlak yüzlü
genç bir kadın yere bakarak elimizdeki çorbayı aldı ayaklarında sorun vardı yürüyemiyordu çorbayıda düzgün
tutamıyordu ha devrildi ha devrilecek...
Kapı aralığından dinledik;onaltı yaşında ailesinden izinsiz sevdiği adama kaçmış.Ne yapsın gönlüne söz geçirememiş.İki çocuğu olmuş dünyanın en mutlu kadını imiş sonra bu hastalık gelivermiş.Ayakları elleri
yavaş yavaş tutmaz olmuş.Doktor çaresiz hastalık sonu yataktır dediğinde kocası huzursuzlanmaya başlamış.
Ve bir gün çocuklarını alıp sırra kadem basmış çok sevdiği kocası.
Oysa bu dünya güzeli kadın en fazla yirmibeşinde hala eli ayağı tutuyor...Bu soğuk bu harebe ev de çocukları
ve kocasını bekliyor belki acırlar ve geri dönerler...
Akşam olmuş İstanbulun ana arterlerinden bagajımız boşalmış arabamızla geri dönüyoruz...
İş makinası kılıklı ciplerini süren  kadınlar görüyorum telefonla konuşuyorlar.Arkadaşım bir şeyler anlatıyor
"Şimdi bu gece yastığa kafanı koyduğunda rahatlamış olduğunu fark edeceksin,gönlün ferahlamış olacak,
huzurlu uyuyacaksın..."Kulaklarım uğulduyor duyamıyorum,kapılar açılıyor,kapılar kapanıyor,çocuk gözleri
bir çorba kapağında,içeriden küf kokusu gelen evin aralık kapısı,içimi ferah hissettirmesi gereken annelerin
duaları...
Bir daha arkadaşımla çorba dağıtmaya çıkamadım.
 Vefat eden teyzenin kapı önündeki "kadının adı yok"adlı kitabını okudum.

18 Eylül 2011 Pazar

Burgazada S.F.Abasıyanık

Cumartesi sabahı hava sıcaktı.Burgazadaya gidelim,Sait Faik'in evini görelim diye feribota bindik.
Kınalıada da yolcu indiren feribottan tüm sahilin sessiz insansız haline şaşırdık.Geçen hafta sahildeki
pastanede yer bulamıyorduk.Babaannesiyle Kınalıadada sahildeki pastaneden miflöy pastalarını yiyip
denize girdiğini hatırlayan Yunus planımıza posta koymaya çalıştı,inelim diye tutturdu.
Sait Faik'in evine gidiyoruz işte Burgazada göründü...
Burgazadanın sahili tertemiz hava sıcak Yunus ağlıyor ,hem miflöy pastası yiyecek hem denize girecektim,diye
Heybelinin çam ağaçlarını gören kıyısından Yunus u denize soktuk.Yüzmekten yorgun ve acıkan Yunus;
-Hadi Sait Faik'in evine gidelim bize bir şeyler hazırlamıştır yeriz dedi. Gülümsedim.
-Sait Faik'in çocukları var mı siz  konuşurken ben onlarla oynarım dediğinde evine doğru yokuş yukarı
çıkmaya başlamıştık.Kilise den yukarı sol da beyaz ahşap köşk...Yunus heyecanla demir parmakları itmeye
çalışırken yine tadilat olduğunu gördük.
Burgazadadan ayrılıp evimize döndüğümüzde Yunus'a Sait Faik hikayeleri okudum.Yunus dan dört yaş
daha büyük iken Bilgi Yayınevinin S.F.A.nın bütün eserlerini almış ve okumuşum.Yirmi dört senedir yanım-
dan eksik etmediğim kitabımı açıp okumaya başladım;Semaver,Çöpçü Ahmet,Paşazade,Köy Hocası ve
Sığırtmaç...
Yunus denizinde yüzdüğü adada kocaman evi olan ama kapıları sımsıkı kapalı , yemek hazırlamayan ,çocuklarını oynamaya  salmayan Sait Faik'i dinleyerek uyudu...
Şimdi Sarnıç'ı okuyorum;
"Kimdim,neydim,kimi seviyordum?
Her barınacak,her çorbası tüten,her sobası yanan evde bir kaderin,bir bilinmez yaranın korkusunu gördüm.
Hatırlarım:Günlerden bir gün,dünyanın en şehvetperest insanı olmuştum.Ne görsem almak,neye baksam kucaklamak,ısırmak,sevmek,koklamak,neyi sevsem kıskanmak,başkalarına koklatmamak isterdim.
O zaman sarhoş olmaya giderdim.Durmadan içerdim.İçtiğim zaman herşey güzeldi.Herşeyi kucağıma alabilirdim.Her şeyi ısıtabilirdim!
 Bu,yalnız hayvani bir his miydi?Yoksa bunun gerisinde saklı açık bir insan sevgisi var mıydı?
Beni idare edemeyen neydi?Bu dünya insan için kafiydi.Bu dünyada insan en güzel en büyük en bahtiyar
mahluktu.O halde niçin sokakta çıplak çocuklar,aç gezenler,işsiz delikanlılar ,titreyen köylüler,yanlız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?"

16 Eylül 2011 Cuma

Para ve Çocuk

Para,dünyanın acı gerçeklerinden biridir.Para,aç karnı doyurabilmenin tek şartı ise ...
Kim;"Para her şey değil değildir önemli olan...."diye cümleler kurmaya başlayabilir ki...
Yunus doğup anne baba olunca ona vereceklerimizi düşündük durduk...
Yunus ;sıcak bir yuva ister,karnının doyurulmasını ister,hastalanınca doktor ister,okumak için
kitap ister,ayağına ayakkabı üzerine mont ister...Hepsinin gerçekleşmesi para ile mümkünse Yunus için
para kazanmak biz anne ve babası için en büyük sorumluluk...
Anne babanın kazandığı ile yaşanılmıyorsa çocuk birden büyüyüverir para kazanacak kadar...
Yaşamın en büyük sırrını çözüverir küçük bedeniyle;"Para, karın doyurmak için,ısınmak için hayatta kalabil-
mek için ..."
Çocuk kalbinin en sevdiği ,öpülmek, oyun oynamak ,bedava...
Ama paraya sahip olabilmek çok yorucu ,öpmek ve oyun oynamak akla bile gelemiyor

9 Eylül 2011 Cuma

Yunus Birinci Sınıfta

                                          İki dil bir bavul adlı filmden bir kare.

6 Eylül 2011 Salı

Günlerim nasıl geçiyor?

Bu soruyu sorar dururum kendimi bildim bileli.
Üniversiteye başlayıp tek başıma koca şehirde kalınca daha bi sık sorar olmuştum...
Oysa yaptıklarıma dair hesap verecek bir aileden çok uzaklardaydım...
Sorumluluk çok ağırdı karışanın olmaması  eğlence gezme tozma yapamadıklarımın acısını çıkarma anlamına hiç gelmedi.(şimdiler de keşke desem de)
Günlerimin nasıl geçeceğine dair tenbihliydim.
Şimdi evhanımıyım.Bir evhanımının günleri nasıl geçerse öyle geçiyor günlerim.
Her sabah diğer sabahlardan farklı olmayan bir güne uyanıyorum.Sıradanlığı ,rutini ,sevebilmek için düşünce
gücümü zorluyorum.Her şey iyi düşünmek ile güzelleşir filan diyemiyorum zaten hızını almış bir tekerlek gibi
yokuş aşağı yuvarlanıyorum,sıradanlığa ve rutine daha bi bağlanıyorum.
Her sabah yeni bir güne uyanabildiğim için sorumluluk hissediyorum.Her şeye...
Evhanımı sorumluluklarının dışında,çocuk sahibi olmanın dışında...
İnsan olmakla ilgili herhalde her sabah daha gözlerimi bile açmamışken omuzlarıma bir ağırlık gibi çöken
bu soru...

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Kaplumbağalar Da Uçar

Bugün bir sözün altında kaldın çok ağırdı,ağırlık altında ezilmek günlerini cehenneme çevirmek vaktidir...
Bugün istediğin saç modeli yine anlaşılmadı ,aynalara bakıp bakıp küfretme vaktidir...
Bugün çocuğun çok alıcı idi,artık verecek gücüm kalmadı diye ağlamak vaktidir...
Bugün tatile gidemedin,hoş görülmedin,yüzüne gülünmedi,dedikodun yapıldı hepsini dert etme vaktidir...
Bugün bir anne bir baba öldürüldü çocuklarının gözleri önünde...
Bugün anne ve babasının katilleri oniki yaşındaki Agrin'e tecavüz etti...
Bugün Agrin, katillerin çoçuğunu doğurdu...
Bugün Agrin anne oldu,
Bugün Agrin,iki yaşındaki oğlunu sırtından indirdi ayağına taş bağlayıp göle attı...
Bugün Agrin ,  iki kolunuda mayınlarda kaybetmiş  abisi, mülteci kampında uyurken,
çocuk bedenini yüksek kayalıklardan attı...
Bir masalmış gibi kaf dağının ardına atamadım Agrin'i çünkü çok yakınımızda hatta sınırımızda iken...
Bugün "Kaplumbağalar Da Uçar"ı izledim...

23 Ağustos 2011 Salı

Ayşe Köydeyken

Burası benim köyüm.Babamla oğlumun yokuş aşağı indiği yerde küçük bir toprağımız var.Her yaz giderim.
Bir ay boyunca sessiz bir tatil geçirdik.Annemin babamın ve oğlumun sesinden başka uzaklardan bir eşşek
bir inek bol bol kuş ve cır cır böceği sesinden başka canlı sesi işitmedik.
Yunus un yine arkadaşı yoktu ama bir ay boyunca toprağı arkadaş edindi.Eline geçen her şeyi toprağa gömdü
suladı bekledi.İki fasulye ile iki mısır tanesi filiz verdiğinde günlerce bekleyişinin karşılığını aldı.Göle taş attı,
suya atılan taşı yem zanneden balıklar gölde görünmeye başladı,balıkları uzaklardan kesen balıkçı kuşları
Yunus'un yanı başına doğru uça geldi...

                                                 
Her sabah penceremizi suyun ve ağaçların serinliğini hissederek açtık.
Dometeslerimizi topladık,ateş yakıp üzerinde salça yaptık.
  Toprak çok cömertti.Fasulye,salatalık ilede turşumu kurdum.Patetes ve soğan ile kavun karpuz bamya
biber ve patlıcan da yetiştirmiştik tüm yaz boyunca yedik.Şeftali ile böğütlen topladım reçel yaptım.
Yunus taze yumurta yedi.                                           
Toprak mucizenin anlamı...
Köyde bir ay da olsa yaşamış olmak bu mucizelere tanıklık yapmak Yunus'u farklılaştırdı...
Apartman katında sıkışmış Yunus toprakla buluştu...                                    
                                            

21 Temmuz 2011 Perşembe

Çok Kayınvalide

Gelin sıfatını aldığım günlerde de bende bir değişiklik yoktu.Ayşe'nin zaten bir dolu sıfatı vardı;
Olumsuz ayşe,geveze ayşe,boşboğaz ayşe ailemin yüzüme karşı söyleyebildikleri sıfatlarımdı bir de söylemeye
cesaret edemedikleri ama için için hissettirdiğim kötü sıfatlarım da var biliyorum ama yazmıyorum...
Böyle bir ayşe'ye ,çok olumlu çok sevilen çok aranan çok hareketli çok çevreli çok neşeli çok eğlenceli
çok aktiviteli çok sevecen çok merhemetli çok renkli çok sohbetli bir kayınvalide nasip oldu..."Çok kayınvalide" min bu ve sayamadığım diğer güzel sıfatları tüm çevresi tarafından tastiklenip onaylanmıştır yani çıkarcı bir gelinin
vasat kayınvalidesini övme çabalaması değildir..
"Çok kaınvalidem"için ayrı bir köşe açmak istiyorum.Şaşırtıcı ve renkli bir köşe olacak biliyorum.
Ne kadar kötü sıfatlarım da olsa da her zaman kayınvalidesini güzel anan bir gelin olacağım...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Okudunda ne oldu?

Nerdeyse oğlumun boyuna ulaşan bu kitapları sadece bir sınav için hatmettim.Sadece bir sınav için
içi yasalarla ,problemlerle ,ezberlenmesi gereken sayfalarla dolu bu yükseltiyi bir değil iki değil ezberleyene
kadar okudum.Evin işleri ve iki yaşında bir çocuk ile.İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu biri
İngilizcesi yoksa yüksek lisansı yoksa tecrübesi yoksa yaşı da standart üstü ise ne iş yapar?
Fakültenin bitmesini bile bekleyemeden evlenmiş hayatın anlamını evinde çocuk bakmak olduğuna karar
vermiş bir evhanımı çalışmak isterse önündeki  duvarları ,duvar kadar kitap okuyarak aşabilmek ümidindeydi.
Okudu sınavları kazandı.Lise mezunu biriyle karşılaştı aslında yapacağı iş evhanımının bu lise mezunu kızın
yapageldiği işti ve kız bön bön bakarak"okudunda ne oldu" dedi.Soru sormamıştı kız,işini elinden almak
isteyen üniversite mezunu ve belgeli birine kafa tutmaktı bu cümle ile.
Kimsenin işinde gözüm yok sadece" okudumda ne oldum'un"cevabını nasıl alacağım onu merak ediyorum..

8 Temmuz 2011 Cuma

Fotoğraflı duvar

Anneannem öldüğünde nerdeyse yüzyıllık evinin odalarından birine daha
önce vefat eden anne ve babasının fotğraflarının yanına karısının ve kendisinin de vesikalık fotoğrafını astı dedem.
"Sen yaşıyorsun demesinler bilsinler ki ben  ölümü bekliyorum"dedi dedem,her gün özlenen birini bekler gibi ölümü gözledi.
Onlarca odası olan evinin bir odasında yanlız başına sanki beklenen
misafir bugün gelebilir gibi hazır ve istekli yaşamaya devam etti.

Onbir sene boyunca eşinin yerleştirdiği bir eşyanın yerinin değiştirilmesine kaybolmasına atılmasına gönlü razı olmadı.
Eskiler,anılar, tatillerde gelen çocuklar torunlar avuntusuydu.
Dedem çayına şeker atılıp karıştırılmasını bekleyen biriydi anneannem
hayattayken ve karısı vefat ettiğinde ogüne kadar hazır yemeğini
ısıtmak için dahi olsa ocak nasıl yakılır bilmiyordu.Yetmiş yaşından
sonra ocak yakmayı,yemeğini yapmayı,yanlız yatıp yanlız kalkmayı
hatıraları her gün daha çok anıp yeni olana yabancılaşmayı öğrendi.
Dedemin annesi okumuş kültürlü tüm köyün akıl danıştığı biriymiş
kocası 93 harbinden gelememiş bunun üzerine kendisinden küçük
kaynı ile evlendirilmiş.Yeni eşi de harbe katılmış esir düşmüş işkence görmüş sularla dolu bir mahzene kilitlen-
miş.O zamanlar koca evinden geri dönüş sadece ölümle olunurmuş kadının sığınacak hiç bir yeri olmadığı
için başına gelenlere sadece kabullenmek düştüğünü çok iyi bilirmiş.
İlk eşi hiç bir zaman dönememiş ikinci eşi harbten döndüğünde tanınmayacak
haldeymiş.Yıllarca çocukları olmamış bunun nedenini şimdi anlıyorum,kendinden
küçük kaynıyla evli olmak,abisinin eşiyle evli olmak her iki taraf için katlanılması
çok zor bir yaşam.Sonunda dedem doğmuş.Tek çocuk olarak bir eli yağda bir eli
balda her dediği olan bir çocukluk gençlik geçirmiş.
Anneannem dünyalar güzeliymiş boyu dedemden uzun, gözleri mavi her gülüşünde
al al yanakları varmış.En güzel kız ile evlenmiş dedem.Dedem uçarı,zengin ...Yedi
çocuğu genç karısının kucağına verip değişiklikler arayışına girmiş.
Anneannemi hatırlıyorum dev boy aynası önünde dedemle birlikteler çok mutlu.
Aynanın kenarı kadife üzerinde bakır kelebekler süslü,her tatil bu dev aynanın kenar
süslerinden gizli gizli kelebekler kopartırdım.Aynanın önüne diz çökmüş dedem onun arkasında anneannem...Anneannemin elinde bir kapta siyah boya var dedemin saçlarına bıyıklarına özenle
sürüyor,banada sürmesini istiyorum bazı akşamlar elimize sürdüğü kınalar gibi...
Kocasını çok önemsediğini görüyordum dev aynadan.Kocasının tüm acı veren anıları bu önemseme ile kaybolup gidiveriyordu dev boy aynasında.
Anneannemi çok seviyordum sessiz mavi gözler ile sıcacık al al gülümsemeyi herkes severdi.
Çok korkardım fotoğraflı duvarı olan odada yatmaktan,anneannem öper, ayaklarımı ayakları arasına sıkıştıra-
rak sarılır yorgun değilse masal anlatarak uyuturdu.
Şimdi  duvarına onun fotoğrafı asılalı korkmaz oldum o odadan...

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Dile benden ne dilersen

Oğlumun masal kitaplarını okurken bazen bir peri bazen bir cin çıkıp; "dile benden ne dilersen"
diye soruverir.
Sanki bana sorulmuş gibi heyacanlanırım,masal kahramanı ne dilemiş ezbere okurken ben çoktan
transa geçmiş olurum.O peri o cin aslında bana "dile benden ne dilersen" diye sormuş
hemen periyi cini fazla bekletmeden aynı bir cafede gorsonun ne içersinize cevabı gibi çok düşünmeden
bir cevap vermeye hazırlanıveririm.
Dileğimi söyleyeceğim, dileğim hemencecik gerçekleşiverecek.Aklıma yoklarım geliverir,
hangisine öncelik vereyim diye düşünmeye başlarım.Şu olsa bu olsa diye düşünürken vakit geçer periye yada
cine ayıp olacak gibi utanıveririm ve bu nazik teklife ;  "şimdilik çok şükür bir ihtiyacım yok" diye cevap
verdiğimi hayal edip transdan çıkarım.
Dün yine oğlumun masallarının arasından bir lamba cini çıktı yine aynı soruyu soruverdi.Benim bir dileğim
vardı uzun seneler boyunca hasretini çektiğim,onbeş yıl evvel vedalaşıp ayrıldığım üniversite arkadaşlarımı
yeniden görebilmekti...Bugün de onlarla birlikte bir cafede buluştuk.Ne kadar kolaymış buluşmak,zor olan
aynı şehirde onbeş sene birbirimizden habersiz olabilmekmiş.
Muzo ile Gülay birbirine hiç ayrılmamış gibi resimde sarılanlar.Ben de sarıldım aynı onbeş sene evvelime
sarılır gibi.Neden bunca yıl sarılamadım diye iç geçirdim.
Uzaktan el sallayarak bütün neşesini etrafına yayarak Muzo'yu gördüğüm anda yanımda canım Gülay'ım
vardı.Muzo hiç neşesini kaybetmedi , hiç suratı asık görülmemiştir,hep güler yüzlüydü.
Yanlış üniversite yanlış meslek üçümüzün de ortak konusuydu bugün.Muzo güler yüzü ,sabrıyla ,güzel yüzü ve
yumuşak bakışlarıyla öğretmen olmayı çok istemiş ama bankacılıktan tekstile kadar hiç sevemediği işleri
bunca yıl yapagelmiş.Sevmediğimiz işleri sırf iş olsun diye yapagelmeyi önce babalarımıza sonra cahilliğimize
sonra okulumuza sonra işte kim suçlu ise onun üzerine attık.
Konuşacak zaman çok azdı o yüzden uzun uzun bakışıp uzun uzun gülüştük.
Sık sık garsonlardan fotoğraflarımızın çekilmesi için ricalarda bulunduk.3lü kombinasyon misali önce içinde
benim olduğum üçlü ikili resimler sonra Muzo'nun üçlü ikili,sonra Gülay'ın üçlü ikili kombinasyonları şeklinde
üç farklı makina ile çekimler sonrası benim makinamda üçlü resim eksiği çıktı.
"Bir de benim makinamla üçümüzün resmini çekermisiniz"; diye garsona ricadan utandığımdan bu resimde
görüntüm eksik kaldı.
Neyse,Muzo senin için bloğumu süsledim nasıl olmuş....

5 Temmuz 2011 Salı

Saadet,hayatı olduğu gibi kabul etmektir.

Çocukluğumun tüm tatilleri , minareli gölü olan köyümüzde geçti.
Öğretmenimizin elini öpüp karnemizi aldığımız gün otobüse biner tüm yaz tatilimizi burada geçirirmek üzere
yola koyulurduk.Tatil ,yazın çalışmak zorunda olan akrabalara yardım demekti, ailecek dinlenmek gezmek hatta sohbet etmek çok yabancı gelirdi hiç yaptığımız bir şey değildi.

Çok kalabalık, çok iş arasında kaybolup giderdim.Almanya'dan dayılar Belçika'dan teyzeler,köy dışına
bile çıkamamış büyükanne-büyükbabalar ile tüm zorluklarını kabul etmiş olarak köyde yaşamayı seçen
amcalar ve halalar ile yaşanan bir köy.
Kaybolmak çok acı verirdi.Bazen adımı unuturdum duymaya duymaya...
Sıkıcı uzun yaz tatilleri...
Sonra yaşım büyüdükçe kalabalık artacağına azalmaya başladı.Gençler şehre gitti,yaşlılarımız ise

                                     
bir daha tatilde bile göremeyeceğimiz yere gittiler.
Her öğün üç sofra kurulurdu birinci sofrada erkekler ve büyükler ,ikinci sofrada kadınlar ile gençler,üçüncü
sofrada ise biz çocuklar sıkışık sıkışık karnımızı doyurmaya çalışırdık.
Şimdi tek bir can , sessizlik ve insansızlıkla yaşamaya çalışıyor bu köyde.
Dolu dolu kalabalık içinde yitip gitmek istiyorum diyor.Yanlızlıktan haz etmiyorum diyor.Evimi de bırakmak
istemiyorum diyor.Yıllarca süren eşsizlik,insansızlık ,sessizlik ,tek başınalık çok zor diyor.

Yeni bir eş,yeni bir ev,yeni bir hayat istemiyor büyükbabam.Sadece yaz tatiline yine köye gelin diyor.
Hayat olduğu gibi kabul edilmeli diyor,değiştirmeye çalışmamalı...

18 Haziran 2011 Cumartesi

İlk Karne

İlk anne olacaksın dediklerinde ne hissetmiştim?
İlk kalp atışlarını dinlettiklerinde,
İlk kez ağırlığını içimde,
İlk çığlıklarını duyduğumda ve sol omzuma koyuverdiklerinde,
İlk kez gözlerim  gözlerini gördüğünde,
İlk kez kokunu ilk kez tenini öptüğümde,
ne hissetmiştim? Sen ilklerin gemisinin kaptanısın ben yolcusu...
Hiç bir şey benim sayemde olmuyor sadece bir izleyiciyim.
Şaşırıyorum kelimesi hisettiklerimin başına bir işaret olsun.
Senin geminde yolculuk yapabildiğim için şanslı ve mutluyum her gün...

16 Haziran 2011 Perşembe

Kapı Zili

Ahh sevgili eşim...
Bazen şu hayata sadece benim sıkıntılarımı,sorunlarımı,açmazlarımı,deliliklerimi,sonsuz ve saçma hayallerimi
dinleyeci ve tatktir edici olarak gönderildiğini düşünürüm.
Kocasını nerdeyse tapar şekilde  öven kadın sohbetlerine gitmeyeli çok oldu..
Kocasına sevgi lakapları takıp, aşkımın seçtiği parti iktadara gelsin yada kocişim söylediyse doğrudur yada
goncam nasıl isterse o olsun yeter ki mutlu olsuna hiç yaklaşamadım.
Ama bir şey vardı ki hiç sıkılmadan beni uzun uzun ama gözlerini ayırmadan dinlerken ve hak verirken aslında
ne saçma sapan bir konuda konuşa geliyorum diye de için için düşünürken yani hem konuşup hem düşünürken bir de  yıllardır beni bu şekilde dinliyorsun diyede seni takdir ediyordum.
Konuşacak fazla bir konum olamadı yıllardır.Evin içinde geçen bir hayattı benim ki ve konuşabileceğim
şeyler çok azdı.Okuduğum bir kitabı en ayrıntıları ile bir arkası yarın dizisi gibi anlatırdım yine gözlerini ayırmadan dinlerdin.Sıkıyormuyum diye de düşünürdüm ama sıkça hediye ettiğin kitaplar bu düşüncemi
yalanlardı...Sonra evimize bilgisayar girdi ben kadın bloglarını keşfettim ve tüm blogları her gün takip etmeye
başladım.Akşam yemek hazırlamayı bile unuttuğum oluyordu kapıda zil sesin ile mutfağa koştuğum anlarda
bile hani yemek nerede yerine yine o canlı dikkatli gözlerle ,aslıberyi,annecafeyi,delianneyi,anlatanneyi ve bir çoklarını akşam yemeği niyetine anlatıverirdim de sen dinlerdin...
Hep yoksunlukla ilgili yazagelmişim ama en büyük saadet her an yanında olan bir ömrü birlikte geçireceğin
kişinin sıkılmadan sorgulamadan ikna etmeye çalışmadan olduğu gibi dinleyebilmesi hem de heyecanını hiç
kaybetmeden istekle sanki yıllardır susmuşumda ilk kez dilim çözülmüş gibi...
Neyse sevgili eşim bir kaç dakika sonra kapının zili çalacak dönüş vaktin çünkü.Yine bilgisayar başındayım...

13 Haziran 2011 Pazartesi

Yokluğun sebeplerine dair

Tek başıma ıssız ıssız yazarken hissetmediğim duygulara kapıldım yazdıklarımı okuyan izleyicilerim olmaya başlayınca.Hissettiğim en büyük duygu utanma...
Aylardır satır düzeni kuramadım yazdıklarıma, kelimeler cümle olamadan ayrılıveriyor alt satırlara ve bloğum
düzenli satırlardan yoksun kalıyor.Sebebi var; bilgisayar cahiliyim.
Fotoğraflarım sönük ,odaksız ve bloğum görsellikten uzaklaşıp nerdeyse körselleşiyor.Sebebi var; markasız
Fi tarihinden kalmış fotoğraf makinam.
Renkli fotolardan uzak,düzensiz ve aşırı sade bloğumdan dolayı beni okuyan tüm gözlerden,gözlerimi
kaçırırcasına utanıyorum.
Aynı güzellik yarışmasına katılmış çirkin bir kız gibiyim.Güzel kızların arasına hodbinlikle kendini atmış bu
biçareye, sevgili izleyiciler inşallah merhametle acımak arasında gelip giderek kabullenmeyi seçmemişlerdir.
Ama gönül güzeli seviyor öyle olmasa da güzellerin içinde olmayı arzuluyor.Düzensiz satırlarını ,renksiz fotolarını , aşırı sıradanlığını da sırtına alıp sahneye fırlamış bu hodbinin yüzü kızarsada içi kıpır kıpır...
Sanki tüm yokluk kapılarının bir bir anahtarları  gizli bu sahnede ve onları bulmaya çok heveskar bu biçare...
Şimdi başlık ve foto uygunluğunu sağlamak için gerçek konuya geçelim.
Yokluk her şeyin içinde var .Hareketimde görünen yokluklarım yanında düşüncelerimdeki görünmeyen yokluklarımı hep hissetmişimdir.Görünen yokluklarımı bir şekilde görünmeze çevirmeyi başarabilsemde
görünmeyen yokluğum içimi çok acıtıyor.
Sahiplikle ilgili görünen yokluklarım ,ev sahibi,markalı giysi sahibi,kaliteli fotoğraf makinası sahibi,iş sahibi,
kendine güven sahipliği yoksunuyum.Bu ve benzeri bir dolu yoklukları bir şekilde idare edilebilire dönüştürme
çabaları ile yuvarlayabilirken içteki yoklukla başedebilme nasıl başarılabilir?
Başıma gelen tüm yoklukların başını bir sebep ipiyle sıkıca bağladım ki yokluklar başını alıp beni istemediğim yerlere götürmesin.
İçimdeki yokluğun başını bağlayamadım ve beni istediği yere götürmeye çalışıyor....
Ve fotoyu da konuya bağlayamadım...