30 Mart 2017 Perşembe

Karatavuk


Her ilkbaharda bir kuş geliyor sokağıma. Çiçeklenmiş bahar dallarına konarak ötüyor.  Çok kuş sesi duydum, köyümüz göl kenarında olduğundan çeşit çeşit kuş tanıdım, dinledim ama bu kuş gibisini görmedim. Çok güzel, simsiyah parlak tüyleri turuncu gagası var. Ve sesi...Sesini her duyduğumda ne iş yapıyorsam hemen bırakıyor, pencereyi açıp , ağlıyorum. Havanın serinliğinde ortaya çıkıyor, akşam ve sabah olmadan önce. Geçen günlerin birinde gök gürültüsü ile yağmur yağıyordu hiç dinmeyecek gibiydi, yağmurun şiddetini azalttığı bir anda , o içli sesi işittim..  Pencereyi açtım, dinlemeye başladım, yağmurun serinliğinde, çam ağacının derinliklerine gizlenerek içini döküyor, saklanmış küçük cisminden öyle büyük sesleniyordu ki   bütün sokak benim gibi ağlıyor olmalıydı.   
Dün akşam üzeri, anne senin kuşun geldi diye çağrıldığımda bulaşıkları yıkıyordum. Arka balkona çıktım ayva ağacının beyaz çiçekli dallarına konmuş olduğunu gördüm. Hiç biri diğerine benzemeyen, her seslenişi eşsiz bir beste...Akşamın soğukluğu ile buz gibi balkonda onu dinliyorum, benim için söylüyordu. İçinden dökülen her sesini aldım, ısındım. Beni nasıl mutlu ettiğini bir bilseydi.. .
Sesini kaydedip paylaşmak istedim, olmadı. İnternetten aynı türün seslerini dinledim, hiç biri Çorum sokağımdaki kuş gibi ötmüyordu. http://www.virtual-bird.com/songs/turdus-merula.mp3 burada öten kuşun ismi de karatavukmuş ama benim kuşum  daha içli daha nağmeli daha farklı ötüyor.

Kieslowski - Mavi



Cahil olduğumu hep söyler hep yazarım. Anlayamam. Herkes gibi şıp diye anlayamam. Babamı, annemi, oğlumu, kendi yaşantımı bile anlamaktan aciz bir zavallıyım. Okuduğumu anlamam için iki kere üç kere tekrarlamam gerek.( Suç ve Ceza'yı ikinci kere okuyorum, ilk okuduğumdan hiç bir şey anlamamış olduğumu onun hakkında yazılanları okuyunca anlayabildim) Mavi'yi de ilk izlediğimde hiç bir şey anlamamışım, ikinci, üçüncü izleyişimde farkına varıyorum...Kitabın ve filmin  geri dönüp baştan alınabilmesi varken yaşanılanlar için bu mümkün olmuyor...Anlayabilmek için Kieslowski izliyor, Dostoyevski okuyorum.

Kiesloswki filmlerinden izlediklerim ( anlamak için bir kaç kez daha izlemem gerekenler) Aşk üzerine kısa bir film, Dekalog,  Veronika'nın ikili yaşamı, Kırmızı, Beyaz, Mavi....
Üç renk temalı filmlerinden Mavi, özgürlüğü simgeliyor. Özgürlük temalı bir film denildiğinde düz aklıma ilk önce mahkeme, hapishane, adalet arayışında bir koşuşturmaca gelirdi...
Mavi'de özgürlük bir kadının geçmişinde  tutsaktı.
Kocasını ve kızını trafik kazasında kaybeden bir  kadının hikayesi , Mavi.
Büyük bir acı  ile  hapsedilmişti kadın. Kendini yok etmeye çalışarak özgürlüğü  arayan kadının hikayesi, Mavi.
Önce intihar ederek özgürlüğe kavuşacağını zanneder sonra hiç bir şey yapmamak ile...
 Duyguları hissetmekte her insan farklıdır diyor Kieslowski, ama dünyaca ünlü bir müzisyen ile flüt çalan bir sokak müzisyeni aynı duyguları hissederek beste yapabilir. Acı herkeste aynıdır, farklı şekillerde görünür, Mavi'de kaybettiği sevdiklerinin arkasından hiç ağlamadı kadın , acısını öyle gösterdi ki filmi izleyenler sonsuza kadar unutamayacaklar.
Juliette Bnoche Mavi'nin rengine öyle uymuş ki, onu hep bu filmi ile hatırlıyor ve en çok bu filmi ile sevmiştim.

" Sinema hiçbir şeyi değiştirmez ama insanların bir çok şeyi anlamalarına neden olur. Dünyayı değiştirecek şeyler filmler değildir, filmleri izleyen insanlardır". Krzysztof  Kieslowski


28 Mart 2017 Salı

Artiz

İki gündür ev sallanıyor, deprem sanıyor , Çorum ile ilgili haberler için internete bakıyorum.
Evin arka sokağında yıkım çalışması vardı ama biteli çok olmuştu. Şimdi bir  dozer ve üç dört işçi çalışma yapıyordu. Oturduğum koltuğun , bardağımdaki suyun titreşmesinin nedeni bu çalışma olmalıydı. Arka balkona çıkıp çalışanları izlemeye başladım. Dozerin sesi kesildikçe işçilerin ne konuştuğunu duyabiliyordum. Ellerinde kürekler  toprağı taşırken birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Bir araba ( araba demek yakışmaz tek kapılı Mercedes) yanlarında durdu  içinden iki  adam indi.  Adamlar arabaya yaslanarak çalışmaları izlerlerken yanlarına bir çocuk geldi, elini uzatarak para istedi. Çocuğun çıplak ayaklarını, kirli üstünü şöyle bir  süzdükten sonra yüzlerini buruşturarak kendilerine uzanan ele baktılar. "Yok para" dedi biri ,öbürü "ne yapacaksın sen parayı "dedi. Çocuk ellerini onlara doğru uzatmakta devam ederek, çikolata alacağım dedi. Adamlar bakışlarını çocuktan alıp birbirlerine bakarak, bunlar böyle,  alışmışlar, iyilikleri için hiç vermeyeceksin, bi de çikolata alacakmış sen önce ekmek al, aç karnını doyur  diye konuşmaya başladılar. Çocuk ellerini geri çekti. Arabaya yaslanarak konuşan adamlardan uzaklaşırken çağrıldığını duydu. Heyy çocuk gel buraya...Arkasına döndüğünde işçilerden biri  küreğini yere bırakmış elini cebine götürüyordu. Çocuk koşarak işçinin yanına geldi, İşçi ,elini uzatmasına fırsat vermeden çocuğun  pantolon cebine parayı sokuşturdu. Bu para ile çikolata al diyerek çocuğu yolladı. Arabaya yaslanan adamlardan biri işçiye bakarak "artiz" dedi.

Mutluluğa Boya Beni ( le tableau)



Le tableau  tamamlanamamış bir tablonun öyküsü. Gizemli ormanın içinde bir şato resmedilmiş ama bazı şeyler yarım ve kaba çizim halinde bırakılmış. Film, tamamlanmış, yarım tamamlanmış ve henüz kaba çizim halinde bırakılmış eskizler arasında geçiyor. Tamlar, kendilerini üstün görüyor çünkü  ressam onları kusursuz bir şekilde çizmiş, boyamış tamamlamıştır. Yarımlar ve eskizler ise  ressam neden kendilerini yarım bırakmıştı diye şansızlıklarına üzülüyor ,bir gün ressamın tekrar geleceğini ve tamamlanacakları o günü bekliyorlar. Tamlar şatoda yaşıyor, şatoya girmek isteyen yarımları kabul etmiyor, eskizleri ise kendilerine  köle yapmış çalıştırıyorlardı. Tam olmak bir ayrıcalıktı ressam onları  tercih etmişti, yöneticilik,  kibir, güç, acımasızlık , şatoda eğlence sadece onlara yakışırdı. Tamlardan Ramo adlı bir genç yarımlardan bir kızı sevmektedir ama bu aşk imkansızdır çünkü herkes kendisi gibi olanlarla beraber olmalıdır diye yasa koymuştur tamlar...Tabloda yaşam yarımlar ve eskizler için gittikçe zorlaşmaktadır. Tablodaki üç kişi ressamı aramak için gizemli ormana doğru yola çıkar, tüm sorunları çözebilecek tek kişi ressamdır, bir an önce gelmeli ve resmi tamamlamalıdır...
Ramo, sevgilisi için ressamı arıyordu, sevgilisi yarımdı ressam onu tamamlasın istiyordu. Plume sadece bir çizgiydi, güçsüzdü, tamlar onu eziyordu,ressamdan tamlar gibi güç istiyordu.  Lola ise bir yarımdı, ressam onu tamamlasın istemiyor , ressamı görmek istiyordu. Tablodan ilk Lola çıktı, ressamın atölyesini gördü, tablolarla dolu. Bir savaş tablosunda savaşan askerlere niçin savaştıklarını sordu, nedenini bilmiyorlardı  ressam öyle çizmişti, iki farklı renkte orduydular savaşmak zorundaydılar.

Lola kendini esir alan askerlere,"ben bu tabloya ait değilim, ressamı arıyorum" dedi. Bir asker diğerlerinden farklıydı, Lola'ya kaçması için yardım ederken ressamı görürse ona neden bir savaş tablosu çizdiğini sormasını istedi, neden bir deniz çizmedi, deniz kenarında resmedilmeyi çok isterdim dedi.
Bir Venedik tablosu, sokaklarda dans eden insanlar...Lola tabloya giriyor hiç durmadan dans edenlerin arasında soruyor," neden eğleniyorsunuz", neden eğlendiklerini bilmiyorlar,  öyle resmedildikleri için...
Ressamı bulamıyorlar ama ressamın boyalarını alıp kendi tablolarına dönüyorlar.
Savaş tablosundaki asker elindeki boya ile tüm askerleri aynı renge boyuyor.
Yarımlar birbirlerinin eksik yerlerini boyayarak tamamladılar ama Lola yarım kalmış yerine dokundurtmadı, ressamı aramaktan vazgeçmedi....

Filmi ,izlerken geçmişime döndüm.
Küçüklüğümde çok mutlu çok mutsuz anlarımda bir duygu karışıklığı gelir beni alır savururdu. Savrulduğum yer bir bilinmezlikti. Annem, babam, kardeşlerim, evim ve 1980 lere bir tabloya bakar gibi  dışarıdan,  uzaktan bakabiliyordum o bilinmedik yerimde. Herkes yaşadığı anı gerçek sanıyordu... Anı yaşa, mutlu ol diyenleri  anlayamamamın nedeni bu olsa gerekti..Ama bunlar eskide kaldı büyüdüm, olması gerekenleri önemsedim, ağlanması gereken yerde ağlıyor, mutlu olunması gereken yerde gülüyorum, anı yaşıyorum...



26 Mart 2017 Pazar

Neden böyle yapıyorsun?


Sen de beni seviyorsun biliyorum. Bana gösteremediğin sevgini içinde saklıyorsun, hissediyorum. Pahalı mamaya terfi etmen için ne yaptım, farkındasın( kırışıklık kremim için anneler gününü bekliyorum , kırışık kremi kadar pahalı mamanı her ay alıyorum, hiç gönül koymadan) , yalnız kalma diye, mahrum kalma diye nelerden ödün verdim en iyi bilen sensin. Başına kakmıyorum, bu zamana kadar hiç gündeme getirdim mi, kalbini kıracak seni incitecek ne yaptım ki? Ayda yılda bir gelen misafirler için temiz tuttuğum misafir odası bir tek senin için ardına kadar açıktır.  Misafir odasının koltuklarını halısını dişleyip tırnaklayıp parçalamana göz yumarım,  kapalı kapının önünde bir kere miyavlaman yeterli , dayanamam açarım, "sen koltuktan halıdan daha değerlisin" ( misafir odasına ancak misafir ile girebilen eşim ve oğluma  tırnak işaretli sözcükleri hiç söylemediğimim farkındasın değil mi)
Geçmişini sana hatırlatmak istemiyorum, seni sokaklardan alıp ev kedisi yapmak için dil döken gözyaşı döken  bendim, o çok sevdiğin kişi  ayak bağı olur diye direnirken...Hep söylediğim gibi karşılıksız seviyorum seni.  Her gün onun yolunu gözlüyorsun, arabasının motor sesini tanıyorsun, o geldi diye pencerelere koşuyorsun. Eve geldiğinde kendini sevdirtmek için her türlü şaklabanlığı yapıyorsun.  Eve gelir gelmez kendini  ona okşatmak için yapmadığın kalmıyor, buzdolabı üzerine çıkıp pati sallıyorsun , gel buraya diye, takımını bile çıkarmasına izin vermiyorsun...



Sonra, o nereye giderse sen oraya...
Öyle kurnazsın ki ne yapacağını ezbere bildiğin için her açtığı çekmeceden sen çıkıyorsun,
ders çalışırken bile kendine yer buluyorsun,
kendini okşattırmak için ...Seni tanıyorum, bu sen değilsin, neden böyle yapıyorsun? Bazen aklıma kötü şeyler geliyor, beni sevmiyor, beni sıkıcı buluyor, benden bıktı gibi.
 Bütün günü ev ile haşır neşir geçirdikten sonra yatma vaktim geldiğinde yine sen benden önce davranmış oluyorsun.
Onunla sarmaş dolaş, kollarının arasında  mutlu rüyalara dalmışsın...Her akşam bu tabloya bakarak soruyorum sevgili kedim; "neden böyle yapıyorsun?"
  


24 Mart 2017 Cuma

Bir kadın

Bugün bir kadın gördüm, arabaların vızır vızır işlediği Bahar caddesinin tam ortasında.
Markete gitmek için evden çıkmadan önce anneme telefon açtım, "anne sakın akşama yemek hazırlamak için uğraşma , ben getireceğim " dedim. Market yolunda ne yemeği yapayım da peşimde götüreyim diye düşünüyordum, ikindi olmadan Ankara'ya annemin yanına gitmek için yola çıkmamız gerekiyordu. Marketin karşındaki yolda trafik azalsın diye  beklerken, bir kadının yolun ortasında birden bire durduğunu gördüm. Benim gideceğim marketten çıkmıştı bir poşet dolusu alışveriş yapmış tek eliyle tutuyordu, öbür elinde cüzdanı vardı. Birdenbire durduğuna göre bir şey hatırlamış olmalıydı ya da unutmuştu. Caddenin tam ortasında duruyordu arkasından ve önünden aceleci taşıtlar geçiyordu, kadının dimdik durması uzayınca tedirgin oldum. Hasta mıydı , düşerse tehlikeli olacaktı...Trafik azalmamış karşıya geçememiştim daha doğrusu geçmek istemedim durduğum yerden kadını izlemek dikkat çekmiyordu. Benim gibi bir kaç kişi daha kadına dikkat kesildi. Tişörtünün üzerine uzun bir hırka giymiş, benim gibi kot pantolon spor ayakkabısı vardı. Saçları da benim gibi omuzlarına değmeyecek kadar küt kesilmişti. Yaşı da aşağı yukarı benim kadar olmalıydı diye kadını kendime yakın hissetmişken....Kadın yüzünü yola doğru çevirdi, kaldırıma ulaşmaktan vazgeçmiş, arabalar gibi yoldan gitmeye karar vermişti, arabalar bu sefer kadının sağından ve solundan geçiyordu. Sokaktakiler kadına daha dikkat kesildi. Kadın kollarını açtı, sekerek yürümeye başladı. Bir adım normal atıyor, iki üç kere sekiyor( kız çocukları gibi). Bir anda trafik felç oldu, arabalar acı acı kornaya asılmıştı. Kadın hiç bir şeyi umursamıyor , sekseklerine odaklanmıştı, bir duruyor iki sekiyor sanki bir provadaydı, sahne öncesi hareketlerini unutmamak için tekrar ediyordu. Sekerken küt saçları, göğüsleri dalgalanıyordu. Belediye otobüsü çok sinirlendi kızgın bir korna çaldı kadına , kendine gel gibi...Kadın tınmadı, belediye otobüsünün isteğini yerine getirmedi,  caddenin ortasında sekerek yoluna devam etti.. Deli herhalde, hiç görmedik bu deliyi, biri çarpacak şimdi diye kaygılanan kalabalıktan ayrıldım.  Yolun karşısına  akıllı bir şekilde  geçtim. Markete girdim, reyonlara bakarken kadını düşündüm, hangi reyondan ne satın almıştı, benim gibi  akşama ne yemek yapacağım diye  düşünmüş müydü,  kafasından neler geçiyordu, yolun ortasında neden fikir değiştirdi kornaların sesi susmadığına göre  hala sekiyordu...
Marketten çıktığımda her şey normaldi, kaldırımlarda akıllı insanlar yürüyor, yoldan akıllı taşıtlar geçiyordu. Şimdi anneme söz verdiğim akşam yemeğini yapmak yerine bu kadını yazıyorum.

23 Mart 2017 Perşembe

Annem ile izlediğim filmler Satıcı



Annemin hasta olduğu aylarda , birbirimize çok ihtiyaç hissettiğimiz, birbirimizi anlamaya çalıştığımız,  o günlerde her gün yaptığımız bir şey vardı. Dünyaca ünlü sanat filmleri izliyorduk. Sessiz, için için ,hastalık ile hayatı, yaşantımızı sorgulamaya başlamıştık ama  sanat filmi izlemek bizden beklenilen bir şey değildi. İlaç günlerini dört gözle bekliyorduk, kan değerleri iyi çıksın ilaç alabilelim diye umutlanıyor iken bazen ( çoğunlukla) değerler iyi çıkmıyor  ilaç alamadan eve geri dönüyorduk. Annem üzülmemeliydi, kan değerleri açısından önemliydi. Sabahları yemek programlarına bakardık, hoşumuza gidenleri hemen yapardık. Yaptığımız yemekleri yedikten sonra bir film eşliğinde çaylarımızı içerdik. Filmler kardeşimindi annem ile izlemek için ödünç almıştım.Annem ilaçların etkisi ile filmi tamamlayamazdı. İzleyemediği yerleri sorduğunda anlatırdım. Beni dinlerken annemin gözleri açılırdı. Bu çok hoşuma giderdi, kendim ile gurur duyardım. Beni öyle dinlerdi ki sanki filmi ben çekmiştim.
Annem ile izlediğim o  filmleri bloğuma da anlatmak istedim. Anneme anlatır gibi....Filmlerin hiç biri kendi tercihim değildi, hepsi kardeşimin arşiviydi. Yönetmenleri  başta Tarkovsky, Bergman, Truffaut, Majidi'nin nerdeyse tüm filmleri olmak üzere ,Kübrick, Kurosawa    Welles, Fellini, Hitchcock,   diye uzayan bir arşiv. Benim gibi cahil bir ev hanımının gözünden bu ünlü sanat filmleri nasıl anlatılırmış merak eder, okumak isterseniz diye yazmak istedim. Bir ev hanımı gözünden sanat filmi yorumları...Ama önce henüz dün izlediğim bir film ile giriş yapmak istiyorum, ön hazırlık, hop diye büyük ustalara geçmeden...
Yine baştan uyarayım, cahil bir ev hanımı yorumu ile Satıcı filmi...
Satıcı adlı filmi izlerken yönetmenine bile bakmamışım, filmi izlerken sanki daha önce izlemiştim hissine kapıldım. Sonra anladım ki aynı yönetmenin daha önce üç filmini daha izlemişim( bütün filmlerini izlemişim) Bir Ayrılık , Elly Hakkında ve  Çarşamba Ateşi...İzlediğim dört filmi ile Asghar Farhadi'nin konuları, görüntüleri birbirine benziyordu, vicdan, suç, ceza, intikam, adalet gibi büyük şeyler, küçük mekanlarda küçük detaylar ile seyirciyi  içine çekerek , tastamam bir gerçeklik ile...
Bir masal dinler gibi uzak kalınamıyor. Çay içilmiyor. Gerçeklik rahatınızı bozuyor, elinizden yakanızdan tutup İran'a, atılıveriyorsunuz.  İran'ın bir apartmanında odadan odaya dolaşıp bir şey ararken  buluyorsunuz kendinizi...Ortam farklı olsa da aranılan şey tanıdık.
Bu bir ön hazırlık olduğu için filmin can damarı olan bir detayı atlarak anlatmak zorundayım. Arthur Miller'in Satıcı'nın Ölümü adlı kitabı ( piyes) okunmadan Satıcı filmi yorumlanmamalı.
Forushande, The Salesman, Satıcı adları ile gösterilen film, İranlı Asghar Farhandi adlı yönetmenin bol ödüllü bir filmi.( Cannes en iyi senaryo, en iyi erkek oyuncu, en iyi yabancı film oskarı)

Dört filmi ile Farhandi İranlı bir yönetmen,  sansür, baskı, cezalandırma ağırlığında kanatlanıp uçabilen senaryo yazabilmiş diğer İranlı yönetmenler gibiydi. ( Geçen yıl ölen Kiarostami, Majidi, Ghobadi izlediğim diğer İranlı yönetmenler) . Kendi şartlarına göre anlatma çabası ile  sembollere çok sık sığınıyorlardı, ilk izlediğim İran filmi olan "Baran"'da, Majidi, kahramanın kız olduğunu taşlı bir tokanın üzerine düşen güneş ışıkları ile haber veriyordu. Her zorluğa rağmen, basit, yalın, doğallıkla, aydınlık , umut verici, görkemli bir sanatın olabileceğini İran sineması tek başına kanıtlayabiliyor.

Satıcı filminin konusu cahilliğimin karanlık odasına şöyle yansıdı ;  farklılaşma, değişim, dönüşüm...Şartların değiştiği bir ortamda nereye kadar kendimiz olabiliyor, sapasağlam durabiliyor, değerlerimize, inandıklarımıza, sevdiklerimize bağlı kalabiliyoruz...
Filmin ilk sahnesinde bir dozer toprağı kazıyordu, yakınındaki apartman sarsıntıya dayanamıyor duvarları pencereleri çatlıyor,  apartman sakinlerini korkutarak dışarı kaçmalarına neden oluyordu...
İlk önce Emad'ı tanıyoruz. Büyük bir sarsıntı ile herkesin  kendini dışarı attığı sahnede Emad sakat bir çocuğu düşünecek , sırtına alacak kadar merhametli, bir tiyatro oyununda  karısı ile başrol oynayacak kadar kültürlü, öğrencilerinin her türlü saçma sorularına karşı hoşgörülü bir öğretmen. Öyle bir öğretmen ki soru sormaktan korkmuyor öğrencileri çünkü sordukça gerçeklerin ortaya çıkacağını inanan biri. Sınıfında öğrencileri ile" İnek" filmini tartışırken ( bu arada İran'ın ilk dalga yönetmenlerinden ünlü Dariush Mehjuin " Gaav" ( inek) filmini de annem ile izlemiştik hatta annem uyuya kalmamış ineğin ölümüne ağlamıştı) bir öğrenci şöyle soru soruyordu öğretmenim bir insan ineğe nasıl dönüşebilir , saçma değil mi ?  Emad ise bir insanın şartlar gerektirirse ineğe dönüşebileceğine imkan veriyordu. Emad değişimi biliyordu, oynadığı tiyatro oyunundan izlediği filmlerden ( evinde Nuri Bilge Ceylan'ın uzak dvdsi ve Bergman'ın Skammen afişi asılı olması farklılaşmanın işaretiydi).
Okul çıkışında dolmuşta Emad, yanında oturan bir kadın tarafından  kibar bir şekilde uyarılır," beyefendi ayaklarınızı toplayın!" Emad saygı ile ayaklarını kapar ama kadın ikna olmaz şoförden rica eder yerini değiştirir, o sırada aynı dolmuşta olan öğrencisi çok utanır, öğretmeni öyle bir insan değildir, kadın aşırıya kaçmıştı, öğretmeni adına çok üzülmüştür. Bu duygularını  ertesi gün okul çıkışında öğretmenine  açtığında ise Emad şöyle der, kadının hareketinden hiç alınmadım, kim bilir kaç kez dolmuşta tacize uğradı ve herkesi öyle sanmaya başladı. Demek ki  Emad olgunlaşmış bir empati ile dopdoludur. İran'daki sansürü, okulda okuması engellenen ve çöpe atılan bir kitapta  parça parça kesilen tiyatro oyununda  görüyoruz, Emad elinden geldiği kadar sansür ile mücadele ediyor.
Değişim ilk olarak ev ile başlıyor, Emad ile Rana sarsıntıdan etkilenen evlerinden taşınmak zorunda kalmışlardı. Tiyatrodan bir arkadaşlarının evine kiracı olmuşlardı.Evin eski kiracıları ile mecburen bir bağları oluştu, evin bir odasının kapısı kilitliydi. Kilitli odada eski kiracının eşyaları vardı.
Komşulardan eski kiracının kötü kadın olduğunu öğrendiklerinde Rana için çok geçti.
 Emad'ı sarsan, duvarını penceresini kıran kendi olmaktan çıkaran o şeye gelmeden önce ev hanımlığımı hatırlayarak  Asmalı Konak dizisinden bir alıntı yapmak istiyorum. Bahar, kocası Seğmen'inin özelliklerini aşktan gözü dönmüş bir şekilde arkadaşına anlatırken, arkadaşı şöyle diyordu; Baharcığım eşine karşı   uysal bir kedi gibisin hep okşanılası yönlerini gösteriyorsun, tırnaklarını gösterdiğinde neye dönüşecek henüz bilmiyoruz", dediğinde   çok etkilenmiştim, bugüne kadar unutmamış, saklamıştım işte kullanma sırası geldi. Emad'ın karısı Rana   kendi isteği dışında tırnaklarını kocasına geçirmek zorunda kaldı. Oysa film boyunca hiç değişmeyen aynı kalabilen tek kişiydi Rana...İyi bir eş, fedakar, samimi , uyumlu, aşık...Birdenbire, zor kullanarak,Rana'nın toprağına bir buldozer girmişti, Rana sarsılmış, incitilmişti ama değişmemişti, değişen kocası Emad olmuştu. İşte bütün bir film boyunca karısının başına gelen bir olayın acısıyla yavaş yavaş değişen bir kocayı, Emad'ı izliyoruz.

Bu acı ile Emad farklı bir öğretmene dönüşmeye başladı, uygunsuz bir anının  çekildiğinden şüphelenmiş, şüphelendiği   öğrencisinin elinden zorla telefonunu almış, "öğretmenim lütfen bakmayın" diye yalvarmalara rağmen Emad bütün sınıf önünde tek tek videolara bakıp, gördüklerini  babasına haber vermek ile tehdit etmişti. Böylelikle Emad'ın şartlar gerçekleşirse despot biri olabileceğini görüyoruz. Emad'ın bu hareketi ile İran hükümetinin baskıcı sansürcü cezalandırıcı rejimi olağanlaşıyor.
Öğrencilerini her koşulda  soru sormaya teşvik eden Emad, gerçeği öğrenmekten korkmaya başlamış, eşine soru soramıyordu. Karısının sırtındaki gerçeğin ağırlığını hissediyordu ama davranışları ile bunu gösteremiyor, tepkileri umursamaz bir hale bürünmüştü...Empati kuramamaya başlamıştı.
Filmin bir çok yerinde
adaletin, yaşamdaki yerini sorgulamamızı istiyor yönetmen. Adalet ihtiyacı birdenbire açığa çıkıvermişti, polise güvenemeyen Rana ,  adalet ihtiyacını eşi ile gidermek istiyordu. Rana başına gelenlerden dolayı eşinden merhamet istiyordu ( İran sinemasında bu merhameti göstermek için yine sembollerden kelimelerden yararlanılmalıydı, erkek ile kadının sarılması yasaktı). Kadın toplum içinde özel değil. Başına gelen olayın gizlenmesi gerektiğine komşulardan, arkadaşlara kadar tüm kesim hem fikir aksi taktirde kendisi zarar görecektir.   İran'da tiyatroda baş rol oynayacak kadar elit bir kadın olmasına rağmen kendine biçilecek şeylerden çekinmektedir Rana.Emad'ın adalet ihtiyacı ise  karısına zarar veren suçluyu bulmak ile sonlanacaktı, tek başına adaleti ,suçluyu aradı. Filmin sonunda suçlu bulunmuştu ama bir seyirci olarak suçluyu kabul edemezdik, suçlu öyle tanıdık ki onu gördüğümüzde akla ilk masumiyet geliyordu. ( Mükemmel , mükemmel bir seçimdi Naser ile Sajjadihosseini )



Suçlu, mağdur ve Emad'ı ,üçünü bir arada gördüğümüz bir  sahnede Emad'ın yerini Rana ile sorguluyoruz. Rana mağdur olarak suçluyu af etmiş iken Emad suçluyu cezalandırma şekilleri arıyordu.  Rana kocasını tanıyamadığını fark etmiş ve "neden intikam alıyorsun "diye sormuştu...
Sadece doğu kültüründe mi ( yurt dışını hiç görmemiş biri olarak)  mağdurdan daha mağdur olmak vardı?  Karısının en zayıf anında  ihtiyaç hissettiği merhameti gösteremeyip, onun için intikam almakta gözü karartmak Emad'ın özelliklerinden değildi ama oldu. Bir sahnede bayılan suçluya avuçları içinden su içirerek hayata döndürmeye çalışan Rana için artık suç ve suçlu yoktur sadece kendi acısı vardır ve bunu tek başına yaşamak zorundadır.
Suç, suçlu, mağdur, insan, adalet, vicdan , her şeyin değişken olabileceğini küçük gerçekler ile göstermişti yönetmen. Temeline kadar sarsılabilirsin, değişmeden durabilecek misin?
Çok sığ bir anlatım oldu, ama bu ilk böyle olsun. Şöyle bir baktığımda izlediğim sanat filmleriyle karşılaştıramamış, benzerlikler ile  geçişler yapamamışım, sinema terimleri kullanmamışım, felsefe, varoluşçuluk hümanizm, kitap alıntılarından da eksik. Sahiden  anneme anlatır gibi olmuş, bi de son olarak anneme, "anne gördün mü ben tek değilmişim, Rana'da yeni kiraladığı evi badana yaptırtmadı, eski kiracının kirli duvarlarına yerleştiriverdi eşyalarını." derdim.













13 Mart 2017 Pazartesi

Köyümün sesi

Eve girer girmez hemen pencereye koştum, ardına kadar açtım pencereyi. Yağmuru bekleyen puslu havayı içime çektim, benim köyümün havasıydı. Bahçeye çıktım. Henüz çiçeklenmemiş, kuru dallı ağaçlar altında patates soğan diktim, sesleri dinledim. Soğuk bir ilkbahar gününde köyümün sesini.
Yağmur damlalarının göle, kuru dallara, toprağa düşerken ki sesi...
Karşı tepelerde otlayan koyun, inek çıngırakları
Uzaktan içli içli anıran bir eşek
Yaban kazlarının kanat sesi,
 Usulca yaklaşan bir kayığın  kürek sesi
Odun kesen balta sesi
 Durup durup farklı tonlarda öten bir  horoz sesi
Koyunların koruyucusu çoban köpeğinin ritmik havlama sesi
Ağıl duvarları içinden  kuzu sesi
Yağmurda uçabilmeyi başaran bir yaban arısının sesi

Bu sesler yıllardır  en sadık arkadaşlarım...

Bir günlüğüne patates soğan ekimini görüp tecrübe etmek için köydeyiz.

 Dedesi,Yunus için küçük bahçeler hazırladı, bu bahçe soğan bahçesi. Adına "fisil" denen küçük soğanlar, kazılan, gübrelenen tırmıklanan, karıklar açılan toprağa ekildi.
Fisil'i tanıtmak için  bir fotoğraf  çektim.
Patates ve soğanları toprağın altına gömdükten sonra parmağımda yüzüğümün olmadığını fark ettim. Alyansımı ya patates ya da soğan tarlasına gömmüş olmalıydım. Yaz gelince patates soğan sökme zamanı dikkatlice kazarak yüzüğümü ararım diyerek umutlandım. Bu yüzüğümün son fotoğrafıymış.
Bu da patates bahçesi. Patatesler dikkatlice toprağa gömüldü, yaz gelince  bir tanesi  on olacak.
Patateslerden arta kalanları odun ateşinde yanan kuzineye koyduk, közledik , yedik.






3 Mart 2017 Cuma

Çarpık dişlerim ve kıyafetlerim

Yunus'u okuldan ben alayım, hava kararmadan birlikte yürüyüş yapalım dedim. Zilin çalmasına az kala kapı önünde veliler birikmeye başladı. Gizli bakışlar atmaya başladım hepsine, Çorumlu bu hanımlar çok şık, çok bakımlı. Eski evimiz İstanbul Bağdat caddesine yakındı, şık hanım görmüşlüğüm vardı ama bu Çorumlu hanımlar başka...Eskiden olduğu gibi bi kendime bi etrafıma bakmıyorum, kırkıma girmişken kendimi tanımanın güveni ile  yaz başına doğru kavrulduğumu hissedene kadar çıkarmadığım dağcı botlarımı, bir kışlık bir yazlık iki adet pantolonumdan kışlığımı, içinde kaybolduğum, tüm hatlarımdan soyutlandığım çok kullanılmaktan rengi siyahın az bilinen bir tonuna girmiş paltomu seviyordum. Ben buyum.  Çocukluğumda   Almanya'dan giyeceklerimiz gelirdi, kuzenlerimin küçülenleriydi. Kıyafet için  para harcamamıza gerek yoktu, Alman deterjanı kokulu bu kıyafetleri çok beğenerek giyerdim. Liseye kadar kıyafet geldi sonra kesildi. Üniversitede 4 yıl ananemin deri ceketini giydim, içine ne giydiğimin önemi yoktu derste ve dışarıda hiç çıkarmıyordum , bi de İspanyol paça kot pantolon, lime lime olana kadar  giydim. Kıyafet seçme, yakıştırma kültürümün hiç gelişmemiş olduğunun çok geç farkına vardım.( iş hayatı olmayınca, kimseleri görmeyince) Geçmiş senelerde bu konuda bi yazı yazmıştım ve jardzy ile tanışmıştım bana alınmazsam giymediği bir elbisesini yollamak istiyordu. Alınmadım çünkü giyilmiş kıyafet giymeye alışkındım ve mutlu oluyordum, Jardzy'nin kıyafeti şeker bayramı öncesi geldi, bayramda onun elbisesini giydim,  elbisesi üzerimde iken  güldüğüm  fotoğrafımı ona gönderdim, beş bayramdır  bu tek elbisemi giyiyor ve arkadaşımı anıyorum( yine giymediği kıyafetleri varsa kargo parasını ödemek şartı ile almak isterim)
Ama bir özelliğim var ki onunla yaşamayı öğrenmek zor oldu, kurtulmak için gün saydım, plan yaptım, para biriktirdim. Bu özelliğim aynaya her baktığımda ve gülmek istediğim her anda kendini gösteriyordu. Bana bakan herkesin ilk dikkat kesildiği, çarpık dişlerim. Soldaki köpek dişimin  dışarı fazlasıyla fırlamış olması yıllardır beni tedirgin etmişti. Elimi ağzıma götürerek güldüm yıllarca. Babam bir kaç kez diş teli için doktora götürmüştü ama taktırmak istememiştim( doktorlar benim önümde para hesabı çıkarıyor, babamın parası bitmesin, emekli ikramiyesini bekleyebilirim diye istemiyorum diyordum ) Babam  "evde kalacaksın, kimse seni almayacak" diyerek ikna etmeye çalışsa da evde kalmadım babam emekli olmadan evlendim. Sen böyle güzelsin, sana yakışıyor diyenler ile mutlu oluyordum ama
düzelme ihtimali varsa neden inci gibi olmasındı? Bir insanda ilk baktığım yeri dişleridir, bir insan da bana baktığında ilk dişlerime bakıyor sanıyorum.  Neyse, yıllarca diş teli için para harcama sırası gelmedi, gelemedi. Geçmiş zamanların birinde diş teline yetecek kadar para geçti elimize ama bir arabaya daha çok ihtiyaç hissettik. Diş teli parasına araba aldık. Geçen sene rahat rahat diş teli taktırmaya gidebilirdim ama arabanın yaşı çok büyüktü, diş teli parasını eski arabanın üzerine koyduk, on yaşında bir araba aldık,  diş telinin parasıyla arabayı yeniledik. Şimdi düşünüyorum, kırk yaşında diş telli nasıl görünürüm, geç mi kaldım diye üzülen herkese örnek olurum herhalde, geç değil  kırk yaşında bir kadın bile taktırmış. Artık farklı düşünüyorum,böylede güzelsin diyenlere daha çok inanarak, çarpık dişimden kurtulma planları yapmıyorum...(bu yazıyı sevgili böyle şeyler olabilir 'den esinlenerek yazdım)

Kediyi ararken...

Dün sosis attığım kedilerden birine araba çarptı ( hiç bir şey olmadı kediye,  şu an çok sağlıklı).
Sokağımız küçük, çok araba geçmeyen ara bir sokak iken yine de çok korkuyordum, kaldırıma attığım sosisler için koşarak gelen kediler için.  Beni pencerede gören kediler yine koşarak gelip kaldırıma sıra oldular,( günün her saati beni gözetliyorlar, sabah, akşam) Hepsi için sosis atmış iken içlerinden bir kedi , (siyah, beyaz renkli, dalmaçyalı gibi olan,sosisini alıp herkesten uzakta bir yerde yere götürüp orda yemeyi tercih eden) ağzında ki sosis ile sokağa fırladı, o sırada süratle gelen bir araba çarptı. Kedi havaya kalktı, kaldırıma fırladı, araba süratle geçti gitti. Pencereden beri tırnaklarımı yüzüme geçirmiş, çığlık atmışım, sokaktan geçen kadın kafasını bana doğru kaldırarak " üzülmeyin kediye bi şey olmadı, kaçtı gitti " dediğinde tırnaklarımı yüzümden ayırdım.( tırnaklarımı yememek için hep derin keserim, ama iki yanağımda ki tırnak izleri hala geçmedi)
Kediyi aramak için aşağıya indim, belki iç kanama geçiriyordu, kaybolmuş olsun,gözüme görünmesin diye de" gizli iç geçiriyor" olduğumun farkına vardım Bu duygu bana yabancı gelmedi. Arka bahçeye, araba altlarına bakmaya başladım.
Hayatımda ilk kez bir gece hastanede kalmak zorunda olduğum gün refakatçimi uyandırmamak için açık oda kapısını kendim kapatmak istedim, dışarıdan gelen yemek kokusu midemi bulandırıyordu, kapıya ulaşamadan serumlarla bayılmıştım. Bayılmayı göze alıp ağırlık vermeyi göze alamadığım için( kim olursa olsun)  Çocukluğumdan beri duyduğum Allah düşürmesin, Allah muhtaç etmesin'i iliklerime kadar hissederim, her an. Eskiden bizim köylerde yatağa bağlı kalmış yaşlılar çoktu, her evlat evinde bakardı annesine, babasına....Çocukluğumda  Karadeniz'de kanserli hastası olan evde çoğunluktaydı, hastanelerin artık evinize götürün dedikleri hastaları da çok gördüm. Hepsinin yerine kendimi koyduğumu hatırlıyorum,en çok acı verenin hastalık değil başkalarının yardımına muhtaç kalmak olduğunu hissederdim. Evimi temizlemeye adına "kadın" koyulmuş kişi hiç gelmedi, apartman görevlisi kapımdan  çöpümü alamadı( onların görevi para kazanıyorlar biliyorum ama ), evimi kendim temizleyebiliyor, çöpümü atabiliyorum. Bekleyin paçanızı alayım diyen görevliyi hiç beklemedim, ( kısa gelirse karışmayız diye bozulsalar da) hep kendim iğneledim. Kutuların altında kalmış o tek şeyi almak için market görevlisini hiç çağırmadım,( abla niye çağırmadın diye kızsa da) kendim almaya çalıştım. Dışarıda yemek yemeyi hiç sevmem,sevmediğim halde mecbur kaldığımda masama tabak taşıyan garsonun elinden tabağı almaya çalışırım, yemek yerken garson baktıkça su gibi terlerim, masanın dağınıklığını toplar, kırıntıları temizler, tabakları çatalları iç içe koyarım( tam bir görgüsüzlük )Susuzluktan yansam kavrulsam da otobüs muavinine bi su verebilir misin diyemedim, demem.  Geçenlerde bir haberde hiç kimseye yük olmak istemiyoruz diyerek el ele intihar eden  yaşlı çifti okurken neden kendime çok yatkın hissettim, Stefan  Zweig 
okumaya neden başladım diye düşüncelere dalmışken kediyi gördüm. Siyah beyaz tüylerinde kan izi yok, beni görünce bahçe duvarı üzerine çıktı,  cebimde peçete içinde hep taşıdığım sosisi çıkardım, atladı, sosisi kaptı. Yine uzaklara götürmek için hızla uzaklaştı....