28 Şubat 2017 Salı

Kafamda Bir Tuhaflık'ı okurken...

Kafamda bir tuhaflık'ı okurken radyodan Barış Manço'nun ölüm yıldönümünü duymuş ve evliliğimizin 18. yılına girmiş olduğunun farkına varmış, Mevlüt ile Rahiha 'nın tükenmemiş sevgilerini ve kendi evliliğimi düşünmeye başlamıştım.
Bir ömür boyu söz vermek, yirmi yaşın tecrübesi ile ne kadar doğru olabilirdi?
Evlilik hakkında bildiklerim neydi? Okyanusa açılmış gemi gibi  evlilikler, kimi evliliklerin kaptanı hep başkaları, elalem ne der diye yüzmesi gereken...Kiminin kaptanı çocuklar, çocuklar için yüzdürülmesi gereken ... Rotası belli olmayan gemiler, durması için  bir karaya vurması beklenen , baş başa kalmaktan korkan evlikler , bol arkadaş ile her gün başka eğlence ile doldurulmuş olarak yüzen gemiler... Okyanus zaman...Kimi gemiler için okyanus çok hırçın, dalgaları çok acımasız...
Üniversiteyi başka şehirde okumak beni mecburen başkalaştırmıştı, ailemin yanında hep söz dinleyendim, ilk kez tek başımaydım.
Karar veremedim, evet mi demeliyim? Yüreğine sor diyordu yurt arkadaşlarım. Yüreğe nasıl sorulurdu? Yüreğimle yalnız kaldım uzun vakit, sordukça  güm güm atıyordu...Uzun uzun düşünülecek şey değildi, dünyada tek o varmış gibiydi.
Seviyordum.
Evlilik hazırlığı yapmadık, mobilya bakmadık, gelinlik damatlık almadık, düğün yapmadık ama Mevlüt ile Rahiha gibi kaçarak da evlenmedik.

Ne yapabiliriz diye uzun uzun düşündük, işsizlik ve hastalık zamanlarında. Üniversite mezunlarının yapması gereken, dayatılan işleri yapamıyorduk, o işler hasta yapmıştı.
Mevlüt ile Rahiya'nın yaptığı işler gibi şeyler düşünüyorduk, birlikte evde yapacağımız ve dışarıda seyyar satacağımız işler...O zaman hiç popüler olmayan çiğ köfte yaptık, esnafın tek tek dükkanına giderek ürünümüzü teslim ediyorduk, nasıl çiğ köfte yapılırı iyi öğrenmiştik , hiç bilinmemesine rağmen çiğ köfte işi iyi gidiyordu ama çok yoruluyorduk işi büyütecek sermayede olmayınca üretimde olmayacağımız şeyleri satmaya karar verdik.  Yeni çıkmış henüz herkesin haberi olamamış Çin ürünlerinden az az alarak yine tek tek esnaf dükkanlarına uğrayarak satmaya başladık. Işıklı baston, japon askısı, matara, deterjan, lamba vb... Akşam olunca masaya toplanan paraları, kartvizitleri koyuyor, o günün hoş anılarını anlatıyorduk. Çin mallarını taşımak çok zor gelmeye başladı, araba da olmayınca başka ne satabiliriz diye düşündük, taşınması kolay...Dükkanlarının duvarlarına asacak eski İstanbul fotoğrafları ( bu işte sonra çok tuttu bizim zamanımızda böyle bir trend yoktu) Berbere, eski İstanbul berberleri ile ilgili, şarküteri, pastane, terzi, kahvehane ile ilgili eski İstanbul fotoğraflarını araştırıp , sahibi bilinmeyenleri bastırmak çok zevkliydi, her esnaf alıyordu. Ama karlı değildi, bir alan bir daha almıyordu. Akşam oldu mu masa etrafında konuşuyorduk, başka ne yapabiliriz diye. Uğradığımız esnaflar bizi seviyor,  güveniyordu, sorunlarını açıyorlardı,yiyecek satışı yapan esnaflardan bazıları böceklerden, farelerden şikayetçiydi, çok mücadele edenleri ama sonuç alamayanları " çok para harcadık" diyenleri duyunca böcek ilaçlarını araştırdık. İlaçlar hem pahalı hem  sermayesini koruyan( köklü çözüm getirmeyen) hem de çok zehirliydi...Gece gündüz araştırdık, aklımızda hep böcekler...Eskilerin kullandığı bi bitkisel karışımı sıkıntısı olan esnafa verdik. Esnaf çok mutlu bir şekilde, kaç lira istersek verebileceğini söylediğinde hemen ayaklarımız yerden kesildi. Böcekler ölmüyor , karışımın  olduğu yerin yakınına bile uğramıyorlardı...Ama satması zordu, esnafın çoğunluğu korkuyordu, görünüşümüze göre bizi sağlık müfettişi, vergi memuru zannedeni çıkıyordu...( bazı esnaflar eşime niye bu işlerle uğraşıyorsun Yeşilçam'a baş vur ( sahi Yeşilçam diye bir şey kaldı mı?) senin gibi boylu postlu, yakışıklısına  başrol verirler diye abi tavsiyesinde bulunuyordu)
Biz esnafı seviyorduk, kapısını çalıp, alır mısınız diye cesaret edebileceğimiz tek kapıydı...
Esnaf her devirde olduğu gibi yine dertliydi, hep kapatmak üzereydi. Ne yapabilirdik, esnafın sıkıntısı için. Bu arada İstanbul'un gitmediğimiz semti kalmamıştı binlerce esnaf kapısını çalmıştık, çayını içmiş, kartvizitini almıştık. Sıkıntıların çeşitliliğini masaya yatırdık, hepsinin bilimsel çözümleri vardı, grafikler, tablolar vardı. Yazılar hazırladık, nasıl olmuş diye gösterdiğimiz yerlerden iş teklifleri aldık, ünlü ekonomi  gazetesinin bir köşesinde esnafın sesi olduk, danışmanlık şirketi yazılarımızı portföyüne koydu  çok severek yaptığımız şeylerdi ama hiç birinin güven verici parası yoktu, çoğunlukla günü  kurtarmayı amaç edinilmiş bu işler nereye kadardı...

Bu işler evliliğimizin on yedi yılını almış,  (  iki sene önce her ay düzenli maaşı olan bir işe girebildi ) On yedi yıl boyunca birlikte işler yapmaya çalışmışız, birbirimizi dinlemiş, birbirimize ilham vermiş, birlikte üretmişiz, hiç birinde başarılı olamamışız ama bu bizi birlikte iş yapmaktan hiç uzaklaştıramamış.  Yıllarca hiç arkadaşımız olmadı, ne onun ne de benim, evimize hiç misafir gelmedi( bu güzel bir şey değil, eksikliği hissedilir bir şey) ve arkadaşsızlığın biriktirdiği tüm konuşmalarımı, aklıma gelen her şeyi anlatabildiğim tek kişi oldu, beni tek dinleyen ,  gözlerini hiç kaçırmadan. Çok alınganımdır, bir kere gözlerini kaçırsaydı bir daha hiç bir şey anlatamazdım...
Birbirimizin varlığına her gün daha çok ihtiyaç hissettik.
Bizim gemimiz sessizdi.
( Bu yazıyı yazmak zor geldi, eşini mi övünüyorsun ya da bize ne sizin evliliğinizden diyen çıkabilir  ya da böyle şeyler kapalı kalmalı, duyurulmamalı, .... Ben yazılarımı ilk önce kendim için yazıyorum, hiç kimse olmuyor karşımda yazarken sadece kendime bakıyorum.18 yıl boyunca    kendime bakarken en çok onu görüyorum, en çok onu hissediyorum. Yazılmaya değer en önemli şeylerimden biriydi.  Mevlüt'ün karanlık sokaklara söylemek zorunda kaldığı gibi, yazmak zorunda kaldım)
Kafamda Bir Tuhaflık'a geri dönüp son sayfalarını okuyorum. Mevlüt her gece boza satmak için çıktığı İstanbul sokaklarına bir şey söylemek istiyor, söylemesi gerektiğini hissediyor, İstanbul sokakları onu çok iyi tanıyor, açılmasını istiyor, bozaaa diye bağıran sesi ile içinin sesi...Haliç'e doğru, sonsuzluğa gider gibi inen bir sokakta yürürken, şöyle diyor;
"Ben bu alemde en çok Rahiha'yı sevdim"...

27 Şubat 2017 Pazartesi

Demetevler İlkokulum

Bir çocuk gibi başını yanına eğmiş, size zahmet olmazsa eski mahallelerimi görmek istiyorum dedi annem. Ankara'da otuz yıl içinde üç farklı ilçede oturmuştuk, ilki 87, 88 yıllarında oturduğumuz Demetevler'di ve  88 yılından beri hiç yolumuz düşmemiş, görmemiştik...

Yunus, annem , ben Demetevler 3. caddeye giderken yılların hesabını yapmaya başladık. Ben 11 yaşımda (Yunus'un bugünkü yaşı), annem de benim yaşımdaymış.  En son 11 yaşımda gördüğüm yerleri kırk yaşımın gözleri ile gördüm.  Demetevler üçüncü caddenin hiç değişmeden aynı kalmış olduğunu gördük. Annemin kafası karıştı, eski evimizin yerini hatırlayamadı, oysa her şey yerli yerindeydi, tek fark çok araba olmasıydı... Önce okulumu bulmalıydık, evimiz ile okulun arasında az bir mesafe vardı...Yıkılmış olabilirdi okulum...Okulu bulmak için önce pastaneyi bulmalıydım. Okulumun karşısında pastane vardı, poğaça kokusunu hiç unutmadığım. İki yıl boyunca sadece bir kere alabildiğim poğaça ve onun kokusu okuluma dair hatırlayabildiğim en baskın anıydı. Demetevler İlkokulu'nda üçlü eğitim vardı, sabahçılar, öğlenciler, ikindiciler olarak gün bölünmüştü,ders saatimiz çok azdı. Önce sabahçılar ders işler, çıkar, sonra öğlenciler en son ikindiciler ders işler ve okul kapanırdı. Ben öğlenciydim. (Öğretmenimin adını hatırlayamıyorum(diğer ilkokul öğretmenlerimi hatırlıyorum)ama Zafer, Mehtap , Ebru , Nusret'i, Tülay'ı hatırlıyorum.
Ders saatlerimiz çok az olduğu için yanımıza para verilmezdi, her gün  pastane kokusu ile nefsi kabarmış bir çocuk olarak derslere girer, zaten  bir kaç tane olan ders saatini  de  pencereden pastaneye bakarak geçirirdim. İlk kez bir arkadaşımın evine doğum günü kutlaması için gidip  hazır alınmış yaş pastayı gördüğümde  , pastanede nefis kabartılacak tek şeyin poğaça olmadığını anlamıştım.
Pastaneyi buldum .
(Pastanenin tam karşısında evlerin arasında kalmış iki katlı bina, Demetevler ilkokulu)

Hemen karşına baktım, ilkokulum oradaydı. En son on bir yaşımda bahçesinde koştuğum, ders dinlemek yerine penceresinden pastaneye baktığım okulum... İki yıl boyunca her gün gördüğüm öğretmenimin adını hatırlayamamak beni üzdü, adını hatırladığım arkadaşlarım ile bir daha hiç görüşmemek de çok farklı duygular uyandırdı. Sanki hiç yaşamamış gibi...
Annem evimizi hatırladı, işte burası dedi ama önünde su tulumbası olmalıydı, tek eksiği tulumbası...
Asansörsüz 8, 9 katlı apartmanları ile dolu sıkış sıkış, bahçesiz, oyun parksız bu caddeden ayılar geçerdi, burunlarında halkaları ile bütün çocuklar iki ayak üzerinde yürüyen bu ayının arkasına takılır, annelerimizden hiç isteyemediğimiz parayı ısrar ile alır halkanın ipini tutan adama vermek için yarışırdık...Sokağımızda kedi hatırlayamıyorum, o zamanlar bir kedi sevebilseydim, burnunda halka ile iki ayak yürüyen ayıya acırdım, ayı oynatıcısına çok ender sahip olduğum paramı vermezdim.
Birlikte pastaneye girdik, Yunus'a ne istersen onu alabilirsin dedim. Üçümüzün oturduğu masanın üzeri doldu, çeşit çeşit pasta ile...Yunus sevinmiş midir? On bir yaşının hatıralarına girebilecek kadar mutlu olmuş mudur bilemiyorum?  Pastaneden beri okuluma baktım, ikinci katın penceresinde on bir yaşımı gördüm, bana bakıyordu...Çeşit çeşit pastalardan bir çatal dahi aldırmayacak kadar gözlerini üzerimde hissettim...
Annem sordu , neden yemiyorsun? Bu pastaneden alabildiğim o tek poğaçayı hatırladım, kutsal bir şeymiş gibi dakikalarca kokusunu içime çekmiş, yiyememiştim....

24 Şubat 2017 Cuma

Orhan Pamuk Kitaplarını Okurken...



Kafamda Bir Tuhaflık'ın son sayfalarına geldim, radyo 3,  klasik müziği kesip haber saatini sunmaya başladı;  Barış Manço'nun ölüm yıl dönümüymüş. Kafamı kaldırdım radyoya baktım , kaç yıl olmuştu? 18. yıl dönümüymüş. Haber bitti. Klasik müzik başladı.  Demek biz evleneli 18 yıl olmuş diyerek tekrar kafamı kitaba gömdüm.
Mevlüt ile Rahiya'nın aşkını İstanbul sokaklarını okuyorum, İstanbul yıllar geçtikçe değişiyor, başkalaşıyor ama Mevlüt ile Rahiya'nın sevgileri evlilikleri sürecince  hiç değişmiyor. Geçim sıkıntısı, seyyar satıcılığın verdiği yük , tek odalı evde iki çocukla yaşamaktan olsa gerek, dedim, bu yüzden sevgileri hep aynı kaldı...Mevlüt'ün saflığı, sadakati, sırtında taşıdığı işi ile İstanbul sokakları...
 Yirmi yıl önce o'nu ilk gördüğümde koltuğumun altında Benim Adım Kırmızı vardı çünkü yirmi yıl önce benim gibi kültürlü gözükmek isteyen  tüm üniversiteli kızlar Benim adım Kırmızı ile dolaşmak zorundaydı. Kitap benim değildi, yurt arkadaşımındı, o da başka birinden almıştı. Orhan Pamuk'un okumadığım tek kitabıydı çünkü kitabı veren şöyle demişti,  bu kitap çok ağır kızım, okunmaz , taşınır...Cevdet bey ve oğullarını su gibi okumuştum, ama bu kitap okunmaz şartına bağlıydım    kız yurdunda çıkıntı olup tek okuyan olmak istemedim,  kitabın kapağını açmadan taşıdım, durdum. Sonra bir gün ilk konuşmamızı yaptık. Üst sınıftaydı, alttan dersi vardı, bizimle ders dinliyordu, bir kaç kere bana baktığına şahit oldum ama üzerime alınmadım." Çıkışta size bir şey söylebilir miyim dediği gün anfide rahmetli Nevzat Yalçıntaş ders anlatıyordu, saçlarımın erkek kısalığı gitmiş kulaklarımın arkasına sıkıştıracak kadar uzamıştı. Konuşanlara tahammülü yoktu hocanın, arkamı dönüp " ne diyeceksiniz ki" diyemedim. Nevzat hocaya bakarak ne diyecek diye düşünüyorum, kalbimin sesi  hocanın sesini bastırıyor...Ders çıkışı koltuğumun altına Benim adım Kırmızı'yı , saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım, gözlüklerimi cebime attım,kampüsün asırlık çınar ağaçları altında beraber yürümeye başladık, sonbahardı.
Yemekhaneye doğru gittiğimizin farkında değilim, Süleymaniye ve onun arkasında Haliç'i flu görüyordum, çınarların kocaman gövdesi arasında bana bir şeyler söylüyor, rüzgarın ve kalbimin sesi öyle güçlü ki duyamıyorum. Yemekhanenin önünde sıra var, birlikte duruyoruz, uzakta Haliç manzarası,   Galata kulesi ile Karaköy...İşte diyor, ben her gün şu karşı ki sokaklarda dolaşıp duruyorum, mısır çarşısındaki büfeden çıkıp yürüyerek Haliç'i geçip bankalar caddesine gidiyorum, , sipariş topluyor, sandviç satıyorum. Bir kolu havada işaret parmağı ile tek tek Karaköy sokaklarını gezdiriyor... Gösterdiği yerler ben de flu. Gözünün benden uzaklaştığı anlarda gözlerine bakıyorum... Çok yakınımda ,  net görüyorum .Yirmi yıl sonra bugün onun Mevlüt gibi sokakları çok sevdiğini, sandviç satarken çok mutlu olduğunu anlayabildim...(O anları hatırlamak şimdi yazmak ne güzelmiş  ama bu yazının konusu başka bir şey burada bitsin) Yemek bitti sırada beklemeyin dediler, ayrıldık.
Koltuğumun altına bakıp "ne okuyorsunuz" demediğini fark ettim, üzüldüm. Onun yanındayken içime dolan güvenin sebebini  koca gövdeli çınar ağaçlarına bağladım...Evlendikten sonra öğrendim ki koltuğumun altındaki kitabı görmüş, ayrılır ayrılmaz  Benim Adım Kırmızı'yı almış, okuduğu ilk Orhan Pamuk kitabı olmuş, sandviç tepsisine  koyduğu kitabı gören banka çalışanları " o kitap çok ağırmış tepsiyi nasıl taşıyorsun " diye alay etmişler. O günden sonra Benim Adım Kırmızı'yı taşımayı bıraktığım için kitap ile ilgili fikirlerini hiç açamamış, ( keşke o dönem kitabı okuduğunu söyleseydi, Benim Adım Kırmız'yı okuyabilmiş bir erkek arkadaş ile yurtta hava atabilirdim)
Okulu bitince hemen evlenebilmek için  sağlam, iyi bir iş şartı koydular, sokakta sandviç satmak işten sayılmıyordu.Bir gökdelende muhasebeci oldu. Sağlam iş için onay aldı, Barış Manço'nun öldüğü gün evlendik. O da hastaydı, rahmetli Barış Manço gibi mi olacağım diyerek kalbini tuttu.  İki sene boyunca hapis gibi iş yapıyordu ,penceresi açılmayan on yedinci katta mutabakatlar, ay sonu işlemleri, gecelere kadar mesai...Hastalığı neydi kimse bilmiyordu, duyulmuş bir şey değildi. İş yerinde kalbi sıkışıyor, bütün vücudu uyuşuyor, nefesi kesiliyor...Kalp krizi diye doktor doktor dolaşıyor, yok hiç bir şeyi deniliyor , o zamanlar internet olsa belirtileri yazar ve panik atak olduğunu anlardı ama panik atak diye bir hastalık o zamanlar bilinmiyordu. İş yerine gidememeye başladı, gökdelene çıkamıyordu, asansöre bindiği anda kalp çarpıntısı, terleme ile kendini kaybediyor, hastaneye kaldırıyorlardı. İstifa etmek zorunda kaldı, neden olarak gökdelene çıkamıyorum dedi ( şimdi olsa meslek hastalığı diyerek tazminat vermeleri gerekirdi) Hastalığı  fiziksel değilse psikolojikti, Bakırköy ruh hastalıklarından bir prof. 'a gittik, hastalığın adını yine öğrenemedik, hap tedavisi başladı. Böyle hastalık mı olurmuş, gökdelenden korkanı da ilk kez duyduk, cinlenmiş mi, büyü mü nefesi kuvvetli birine okutmak gerekir diyen akrabaları dinledim, bildiğim , tavsiye edilen tüm duaları okudum, tanıyan herkes okudu, üfledi. Hiç bir şeyin yok işe geri dönmelisin diyenleri duydukça kötüleşti, dışarı çıkamaz oldu. Dışarı çıkması gerekirse  yanında hep ben olmalıydım, bir tek benim yanımda iken hastalık belirtileri gelmiyordu. Herkesi uzaklaştırdım, baş başa evimizdeydik...İnsan ancak bu kadar çaresiz kalırdı, bir hastalık var ama hiç kimse bilmiyor, bilmediği için inanmıyor, herkes kafasına göre ilaçlar öneriyor...Yabancı bir dergide Panik atak adlı bir yazıyı nasıl buldum nasıl okudum hatırlayamıyorum ama onunla satır satır tercüme ettik, her cümle sanki onu anlatıyordu...Meslek hastalığıymış , yoğun iş temposu, bitmeyen, tutmayan hesapların hepsi gökdelenin içinde geçtiği için, gökdelen denildiğinde bile atak gelmesi...Hastalığı öğrendiğimizde iyileşme yoluna girmiştik ( etkisi hiç bir zaman tam anlamıyla geçmiyor, gökdelenlere hala giremez)  iki işsiz bir evde nereye kadar...Yeni işimiz Mevlüt ile Rahiya'nın yaptığı işe çok benziyordu ve o işi yaparken onlar kadar mutluyduk .( ne işi olduğunu pazartesi yazarım, burada kesiyorum)


23 Şubat 2017 Perşembe

ayşenin kozasında Çorum


Çok ince çok zarif bir yorum aldım, yorumun sonunda," Çorum'u bilmesem, çocukluğumdan beri tanımasam sizin yazılarınızı okuyarak Çorum hakkında kötü izlenime sahip olacaktım" derken, hep kötü anıları yazdığımı, hiç mi güzellikleri olmadığı konusunda sitemkar olmuş.

Ayşenin kozasında Çorum hakkında yazdıklarıma baktım, on üç belki on dört yazı yazmışım ve bunun on bir tanesinin Çorum'un güzelliklerine dair olduğunu okurken anladım. Yazılarımda genel anlamda hüzün var, kabul ediyorum , hüznü görmek, hissetmek bana yazma şevki veriyor.
Yazıyı genelde  hüzünlendiğim zamanlarda yazıyorum, mutlu olduğum anlarda yazmıyor, mutluluğu doya doya yaşamak istiyorum belki bu yüzden yazılarımda çoğunlukla hüzünlü anılar var.

Yazılarım olmasa şüpheye kapılırdım, gerçekten den Çorum hakkında hiç mi güzel bi şey görmemişim diye ,bir yanlışlık bir üzüntüde  hep kendini sorumlu tutan biri olduğum için hemen kendimi suçlayıverirdim.

Çorum'da bi dolu güzellikler yazmışım, bunları yazmaya değer görmüşüm , örneğin,

Çorum'un çıplak tepeleri...http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/11/corum-sklk-park.html



Çorum'da merdiven yıkayıcısı Sadegül Abla'yı yazmışım çok güzel bir insandı, Çorumun güzelliklerindendi http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/09/sadegul-abla.html

 Çorumlu  İlyas'ı yazmışım , küçük  apartman komşum, benim gibi yabani birini çok güzel eğitti, çok güzel komşumdur; http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/10/en-guzel-patates-kzartmas_20.html

Çorum'un güzelliklerinden yine küçük bir komşumu çok fazla yazmışım onun çocukça anılarını dinlemek Çorum'u güzelleştiriyordu,Şirin http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/05/kel-yapan-kardeslik.html

 Çorum'un efsane güzelliklerinden yine küçük komşularımdan biri(  ne kadar çok  Çorumlu komşum varmış, çoğunluğu çocuk) Şerif Ali.(.Bu bir efsaneydi ama taşındı, onu çok özlüyorum, adres yollamasını bekliyorum, mektuplaşmak için) http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/09/serifali-bir-daha-gelir-mi.html

Yine Çorumun güzelliklerinden biri , Çorum çöplüğüne atılan köpekler...Mavi saçlı koca yürekli Gökçe'yi tanıdım , onun sayesinde sokak köpeklerini sevdim,
http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/03/corumun-guzel-insanlar.html

Yine bir güzellik, Çorum köy pazarındaki eşek ile çocuk...

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/12/canltavuk-satcs.html



Bu son olsun ,sokak kedilerim, Çorum'un en büyük güzelliklerinden...


http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/10/cicekler-kediler.html

Bir gece gökyüzüne bakıp Çorum'un yıldızlarını yazmışım;
http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/11/corumun-yldzlar.html

Çorum bir tepesinde duyduğum horoz sesi  " http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/09/horoz-sesi.html"

 Ayşenin kozasında Çorum'un güzelliklerine dair bir kaçını paylaştım,  küçük çocuklar, sokak hayvanları, çıplak tepeler, horoz sesi...Sevgili yorum sahibi Çorum hakkında böyle yazılara daha önce denk gelmemiş olmanız Çorum'u kötülediğim anlamına mı gelir?  Ayşenin kozasına gelenler bunları okuyor, umarım okurken sizin gibi Çorum'u kötülediğimi sanmamışlardır...

Leblebi hakkında hiç yazı yazmamışım, bu benim suçum değil,  yazmaya değer görmemiş ayşenin kozası...

İyi bir leblebicinin yerini size tarif edebilirdim, tüm leblebicileri zan altında bırakmanıza gerek yoktu diyerek çok nazik yardım teklifinize teşekkür ediyorum.
Keşke "iyi bir leblebici nerede bulunur " diye bir soru cümlesi kurulmasaydı, Çorum'da  leblebi dükkanı açan herkes iyi bir leblebici olsaydı...Neyse bunları tekrar  gündeme getirmek istemiyorum...
11 yaşındaki oğlum Çorum hakkında yazmaya başladı, annesi gibi hüzünlü şeyleri değil, Çorum'un tarihini, gördüğü yerleri kendi üslubuyla , onu okurken çok güldüğümü söylemeliyim, çocuğun dilinden Çorum'u okumak çok eğlenceliymiş...Benim gibi bir bloğu olsun çok istedi, tarihi yerleri gezmeyi çok seviyor, hayali arkeolog olmak...Ben de kendi bloğuma dönüp yazdıklarımı hiç okuyamıyorum, dertlendiğim zamanlar yazdığım için olsa gerek . Umarım aysenin kozasını okumaya gelenler Çorum hakkında sizin anladığınız gibi kötü bir izlenim verdiğimi anlamamışlardır.








21 Şubat 2017 Salı

Tavşanın Gözü


Kediler ve leblebiler adlı yazımda leblebicilere gitmek istemediğimi yazmıştım, kelebeklenmiş, bayat ile taze karışmış, sert , kırık  ve irisi bir arada paketlenmiş leblebi almak istemediğim,  içindi, bu yazıma ," Çocukluğumdan beri Çorum'dayım hiç karşılaşmadım" diye bir yorum gelmiş.. Oysa ben iki senedir buradayım ama ben de çocukluğumdan beri Bafra'ya giderim Bafra manda lokumu aldığım yerler vardır, yıllardır çok memnunum , sizin yolunuz  Bafra'ya düşse manda lokumu almış olsanız ama bir kusur görseniz, bayat, kokmuş yada diğer şeylerden birini, bunu açıklamak zorunda kaldığınızda bir Bafralı olarak , aaa hiç karşılaşmadım diyemem, dememeliyim.  Hiç tanımadığım size ve yıllardır lokumunu yediğim güvendiğim esnafa eşit mesafede durmak isterim, hemşerilikten uzaklaşarak, olamaz sandığıma güvenmekten vaz geçerek, hissetmeye çalışarak. Aksi halde size zorbalık yapmış olurum, taraf tutmuş olurum. Haksızlık ile karşılaşmış birine ama ben hiç karşılaşmadım diyerek cevap vermek( tamamen iyi niyetle ya da şaşkınlığın verdiği bir tepki ile  de olsa) bunu duyan kişide şöyle bir his uyandırır;


Annem ile babamın işleri var, ananeme bırakılmışım, bir kaç günlüğüne. Almanya'dan kuzenlerim gelmiş, en büyük kuzenime ananemin adı verilmiş, ona çok benziyor, ananem her fırsatta aynı benim gibi diyerekten seviyor kuzenimi...Bir gün oyun sırasında saçlarımı çekti kuzenim, kocaman kızdı, kocaman elleri ile saçlarıma öyle asılmıştı ki bağırarak ağlamaya başladım, sesimi kimse duymadı, canımı çok acıttığının bilinmesini istedim, ananemi buldum, köy işlerinden öyle bunalmıştı ki burnundan soluyordu, " Emire saçlarımı çekti" dedim, canımı çok acıttı diyemeden, "yapmaz o" dedi.
Kalakaldım. Hiç unutamıyorum, canım ananemi çok seviyordum ama yapmaz o diyerek bana şunları demek istediğini anlamıştım,  sen yalancısın, onu kıskanıyorsun, iftira atıyorsun, sana güvenmiyorum, ona çok güveniyorum, onu senden daha çok seviyorum...Saç diplerim zonklarken annem ile babamı çok özlediğimi fark ettim, onlar bana inanırdı.

Orta okul birinci sınıfta en çok sevdiğim derslerden biriydi ev ekonomisi dersi. Ev ekonomisi dersinde nasıl yemek yapılacağı, nasıl tasarruf edileceği gibi günlük yaşantının içinden konular ile el işleri yapardık. Makromeden saksılık yapmıştım, tavana asılan, bütün apartmandakiler beğenmiş hepsine zevkle örmüştüm, çiçek saksılarını benim örgüm içinde gördükçe gururlanıyordum. Yeni konumuz pelüş tavşan yapmaktı. Annem ay sonuna doğru masraf çıkarmamızdan hoşlanmazdı öğretmen liste vermişti, pelüş , dolgu malzemesi, göz alınmalıydı. Tavşanım için anneme çok dil döktüm ona kalsa evdeki malzemelerden uyduracaktı ama en güzeli için en yüksek not için malzemeler dışarıdan alınmalıydı. İnadım işe yaradı , annem ile her şeyi  listeye göre aldık, hele bir göz bulmuştum ki bakmalara doyamıyordum. Camdan masmavi bir çift gözdü, kirpiklerine kadar en ince detayları ile, mükemmeldi. Ev ekonomisi dersi başladığında bütün malzemelerimizi sıramıza koymamız gerekiyordu, zamanında eksiksiz malzeme temini yüksek not için gerekliydi. Öyle heyecanlıydım ki teneffüs zili çalar çalmaz malzemelerimi tek tek sırama dizdim, sıra arkadaşım plastik göz almıştı, hayran hayran cam gözümü incelemişti, ders zili çalmadan tuvalete gittim, geldiğimde sıra üzerine koyduğum  cam gözümü göremedim. Aradım, bulamadım, ağlamaya başladım. Öğretmen içeri girdiğinde ben hala ağlıyordum, neden ağladığımı sordu, tavşanımın gözünü bulamadığımı söyledim, sıra arkadaşım ağlamaktan kesilen sesimin yerine takviye yapıyordu, çok güzeldi öğretmenim masmavi, camdandı, kirpikleri vardı diyordu. Öğretmen ikimizi de susturdu, tamam göz için puan kırmayacağım dedi, not defterini çıkardı sıraların arasında gezinmeye başladı. Mavi cam göz en önde oturan Aysu'nun sırasındaydı, annesi de bir öğretmen olan sınıfın en akıllı en çalışkan, en sözü dinlenen , bu yüzden hep sınıf başkanı seçtiğimiz Aysu...Hemen atıldım, o benim gözüm dedim, benim gözümü Aysu almış...Öğretmen benim aniden yerimden fırladığım gibi hiç düşünmeden birden bire " Aysu öyle şey yapmaz" dedi. Sırama gelince de , arkadaşına iftira attığın için notunu kırıyorum dedi. Öğretmen tavrını öyle net ortaya koymuştu ki ,sıra arkadaşım gözlerinin gördüğüne inanamadı, öğretmene inandı. Ben artık ağlamaktan utanıyor, ağlamamı içime bastırmaya çalışarak, başkalaştığımı hissediyordum. Öğretmenin gözü her zaman en doğruyu gören, sözü her zaman en doğruyu söyleyendir, birden bire yalancı oluvermiştim. Dört gözle beklediğim, yüksek not hak ettiğim bu derste yalancı olmak ile suçlanmak aklıma hiç gelmezdi. Öğretmenimin," Aysun yapmaz", demesi şu anlamlara geliyordu, Aysun'un  hırsızlık yaptığını bugüne kadar hiç görmedim,  duymadım, yapma ihtimali hiç yok, olamaz çünkü Aysu'yu tanıyorum , arkadaşımın kızı ama seni tanımıyorum, sen yapabilirsin, yalan  söyleyebilir, arkadaşına iftira atabilirsin.
Hayatımda ilk kez tattığım bir duyguyu içime sıkıştırmaya çalışıyordum, adaleti kim sağlayacak, haklı ile haksızı kim ayırt edecekti. Beni kim dinleyecekti?  Öğretmenimin beni tanımaması, tanımaya çalışmaması, birden bire içime sıkıştırmak zorunda kaldığım çok ağır şeyi içimden dökmeme izin vermemesi, bana haksızlık değil miydi?
Tavşan konulu dersin ödevine hiç çalışmadım, annem kesti, biçti, dikti. Gözleri kaybettim dedim, yeni göz alalım dedi, istemedim , eski bir gömleğin düğmelerinden göz yaptı, bitirdi elime verdi. Herkes bitmiş tavşanını sıra üstüne koyduğunda Aysu'nun tavşanına baktım. Sınıfın en güzeliydi Aysu'nun tavşanı benim gözlerim ile mavi mavi gülümsüyordu. Benim tavşanım kör edilmiş gibiydi , düğmelerin ortasındaki  dört delik, kuyu gibi çok karanlıktı.

Sınıfımıza resim öğretmenimizin yerine bir kaç aylığına genç  stajer bir öğretmen vekillik etmeye başladı, yeni yapacağımız resmin kağıdına imzasını atıyordu. Neden imza atıyordu bilemiyorum ama o imzalı kağıdı aynen muhafaza ederek resmimizi tamamlamak zorundaydık. Bir gün derste resim öğretmeni çok sinirlendi. Aysu'nun resmi her zaman ki gibi mükemmel tamamlanmış iken öğretmen bu imza benim değil dedi. Öğretmen ısrar edince Aysu ağlamaya başladı, yaptığı resmi annesi beğenmemiş, başka bir kağıda yeniden yapmasını istemiş bu kağıdın arkasını da  annesi taklit ederek imzalamış olduğunu bütün sınıf öğrendik.
İçime sıkıştırmaya çalıştığım o şey birden bire beni terk etti.
Çocukluğumdan beri en dayanamadığım şeylerden biridir , derdini anlatamamak, belki bu yüzden yazıyorum, uzun uzun, anlamlı ya da anlamsız, uygun ya da uygunsuz örneklerim ile...

 Doğrusunu öğrenmek için önce niyet etmek gerekir, taraf olmadan, sınıflandırmadan, kendine yakın ya da uzak hissetmeden, bunu yapabilmek için de kendini onun  yerine koymak gücü gerekir.

Neden bu kadar çok önemsedim bu konuyu, defalarca kötü leblebi ile karşılaşmış olmam sorun değil, sorun bunu ifade ettiğimde" ama ben hiç karşılaşmadım, daha büyüyerek "biz karşılaşmadıklara "dönüşmesi, Çorum tarihinde belki ben ilkim, sadece benim başıma gelmiş olabilir  hediye aldığım kutunun içindeki leblebilerin kelebeklenmiş olması, hiç duyulmamış, hiç yaşanmamış bir olaydır bu benimki, büyütülecek bir şey değil, alt tarafı leblebi ama büyüttüğüm konu bir kişi bile olsa bir şikayeti varsa önüne engel koymadan dinlenebilmeli, azınlığa dönüştürmeye çalışmadan, herkesi, çoğunluğu taraf etmeden...Ama bu kolay değil...




Kediler ve leblebiler


İki gündür ateşim var,  ev işlerini düşünecek halim yok. Her sabah sosis bekleyen kedileri Yunus'a havale ettim. Bu sabah herkes evden çekilince ayağa kalktım, kendimi çok ağır hissettim. Mutfak penceresine doğru yöneldim, hepsi sıra olmuş bekleşiyorlardı. Yunus unutmuş muydu?    Paltomu atkımı şapkamı nasıl giydim, nasıl dışarı çıktım,  farkında değilim. Hava yine soğuktu, aylarca yerin buzu eriyememişti. Yokuş yukarı çıkarken kasadaki kadını göreceğim aklıma geldi, canım sıkıldı. Sıvası dökülmüş  apartman zemininde yaşlı bir kadın üç sıralı ipe çamaşır asıyordu. Çamaşır sepetinden  herkesin gördüğü o ilk ipe asılacak kıyafetleri seçiyordu. Cebimi yokluyorum,  iki pakete yetecek kadar. Marketin ağır kapısındaki itiniz yazısını okuyarak kapıyı itiyorum.  Marketteki hiç bir şey ile ilgilenmeden iki paket sosis ile sıraya giriyorum, kasadaki kadın beni görünce gözleri ışıldıyor " benim müşterim gelmiş " diyor öndeki müşterilerine yarım gülerek ,beni hiç kırmaz , her dediğimi alır...Öndeki müşteriler aynı yarım gülüşle bana bakarlar, aşağıdan yukarıya doğru...Kampanyadaki ürünleri neden sadece bana söylüyor , öndekilere söylemiyor . Kasadaki kadın herkesi tanıyor, herkes ile tanış, onlar bizim köylü hepsi fukara diyor... Zengin olmadığımı bu gözü açık kadın şıp diye  anlar, bende anlayamadığı bir şey var, o şey ile beni farklı görüyor.  Alır mıyım diye benden rica edilen kampanyalı ürüne her defasında kafa sallarım. Bunlar genelde son kullanma tarihine bir gün kalmış dilim pasta, kazandibi, sütlaç. Bu markete sosisleri ucuz diye geliyor iken, hiç ihtiyacım olmayan son kullanımı gelmiş bu ürünleri neden alıyordum?  Mutlu olsun diye...Kadının yüzüne bakamadan, kusura bakmayın bu sefer alamayacağım diyebildim. Kasadan beri şefkatle yüzüme baktı, sırrına eremediği şeyi bulmuş gibi , anne sıcaklığında , olsun, olsun, insanlık hali diyerek sosislerimi poşete koydu.
Marketin kapısını çekerek çıkarken terlemiştim, alamayacağımı söylemek çok zor gelmişti.
Esnafın bende gördüğü o şeyi artık biliyorum.
Leblebiciler de biliyor. Kızım sen alma leblebiyi, eşe dosta rezil oluyorum,  paketten çıkan leblebiler hep kırık, toplu iğne başı gibi, bak sipariş veriyorum ama eşini gönder tamam mı diye tembih üstüne tembihliyor annem. Satıcıya, iyisinden ver diyemem, öldürseler diyemem...Desem de faydası olmaz , bilirim. Kayınvalidem istemişti, gününde ikram etmek için...Utana sıkıla kayınvalideme göndereceğim, İstanbul'a diyebildim...Ooo öyle mi abla o zaman sana şöyle janjanlı bi kutu vereyim, gelini nasılda seviyormuş desinler, diyerekten....Kayınvalidem kutuyu arkadaşları önünde açmış, kutunun içinden kelebekler fırlamış, leblebiden daha çok kurtçuklar varmış...
Bilindik leblebicilere gidiyordum oysa...Yine bir gün hediye olacak üç paket leblebinin parasını vermiş çıkarken devlet hastanesinin doktoru ile karşılaştım, çöplüğe atılmış köpekleri beslemek için çıktığımız yolda kaza geçirmiş iken bu doktor yaptığım şeyi kutsal bulmuş  taktir etmişti,  leblebiciye dönerek, Ayşe hanım Çorum'a yeni taşındı ona misafir perverliğinizi gösterin derken, burası leblebi için en iyi yerdir diyerek de beni büyük bir yük altından kurtarmışken, leblebici elimdeki paketleri almış başka yerden vermişti. İlk paketlerimi istiyorum diye haykırmak , yüzüme bakarak paketlediğin  o ilk  paketi istiyorum  demek istedim. Tanıtıldığım ve tavsiye edilen o leblebiciye bir daha ayak basamadım.
Bende gördükleri ya da göremedikleri şey neydi diye düşünmüyor üzülmüyorum , artık leblebi almıyorum, almak zorunda kaldığımda eşimi yolluyorum.
Yokuş aşağı inerken, sıvası dökük apartmandaki o  yaşlı kadın çamaşırlarını asmış, kaybolmuştu. En geride, görünmesi en zor üçüncü ipe iç çamaşırları asmıştı, kollarından astığı beyaz içliğin koltuk altındaki kocam yırtığı gördüm. Bizim sokağa girdiğimde kedilerim beni tanımadı, hepsinin kafası yukarı doğruydu...Pisi pisi gelin dedim anlamadılar. Yanlarına yanaştım kaçtılar. Eve çıktım, pencereyi açtım, ok gibi fırladılar, her zamanki gibi kuyruklarını sallayarak, yalanarak sosislerini yediler. Hepsinin yediğinden emin olduktan sonra pencereyi kapattım, odama geçip uzandım.


14 Şubat 2017 Salı

Çorum Kedileri

İlk   ne zaman onu gördüm , hatırlamaya çalışıyorum...
Bu sokağa yeni taşınmış iken ilk sokak kedilerini aramıştı gözlerim , onlar için bir kap su bir kap yemek var mı diye bakınmıştım, yoktu. Kamyon eşyaları taşırken,  en yakın bakkaldan kediler için bir kutu süt almaya  gittiğimi hatırlıyorum. Çöp tenekesinin yanına koyduğum kutunun başına toplanan kediler ilk arkadaşlarım olmuştu...Bu kediler insandan korkuyordu, insan gördü mü kaçıyorlardı, pisi pisi gel denilince gelmiyorlardı.
Her gün kediler için  kaplar içinde yemek koymaya başladım, ciğerli makarna, bulyonlu makarna, kedi maması, süt gibi . Günün değişik saatlerinde sokaktan geçen bir adamın bu   yemekleri poşetine doldurup götürdüğünü gördüm. Koyduğum yemekler bir kaç dakika sonra donuyordu,  kapları  almıyordu adam, yemekleri kaldırım kenarına vurarak kabından ayırıyor, kabı yerine bırakıyordu. Boş kapları etrafa savurmuyor, çöpe atmıyor olması ona karşı kötü şeyler hissetmeme engel oluyordu.  Bir kaç dakikada donan yemekler kaba yapışıyor, ayrılamaz , tek parça oluveriyorken, kediler için  dışarı yemek koymak akıl işi değil gibi geldi.
Birinci katın ananesi " onlar bulur yer, fare bulur, kuş yakalar, üzülme " dedi. Birinci katta oturan anane torununa yemek yedirirken bir eliyle çocuğun başını tutuyor diğer eliyle tuttuğu kaşığı zorla ağza sokmaya çalışıyor,  direnen çocuğun dikkatini dağıtmak için, şimdi kediler gelir yemeğini çalar, şimdi kediler gelir seni yer, diyordu....Her şeyi donduran soğukta kediler nasıl doyarsa doysundu, torunu ise zorla doyurulsundu.
Mutfak penceresinden beri gördüğüm her kedinin önüne sosis atmaya başlamam o günlerden kalma olsa gerek. Yukarıdan önlerine doğru atılan sosisten önce ürken kediler, sonraları çok alıştılar , zaten üç dört tanediydiler , ucuzluk marketinden aldığım bir kutu iki gün yetiyordu. Yunus'un servisini gözetlerken sabahları ve akşamları ikişer kez hepsine ikişer yada üçer tane olacak şekilde atıyordum...Ama pencerede beni gördükleri zaman,günün herhangi bir saatinde  koşarak gelip kuyruk sallayarak yalanarak, miyavlayarak sosis istedikçe de atıyordum...Gün bitmeden sosis kutusu bitince mutfak penceresine sadece iki kez , servis saatlerinde çıkmaya kendi kendime söz verdim.  Kediler Yunusun servis saatini biliyor, servisi tanıyorlardı. Pencereyi açtığımda çoktan kaldırım kenarına sıralanmışlar oluyorlardı.
 Üç yavru kedi vardı, kabarık tüylü top gibi, çok tatlıydılar en çok onları ve yüzü - tüyleri kir içinde şaşkın kediyi çok severdim uzaktan. Şaşkın adını  koymuştum çünkü önüne atılan sosisten her defasında hep ürküyor, havaya sıçrıyor, kaçıyor, kaçtığına  hemen pişman oluyor, koşarak sosis için sıraya giriyordu, onun hakkını yiyen diğer kediler yüzünden kutu çabuk bitiyordu.  Siyah kedi ise içlerinden en az sevdiğimdi, gözü en açık olan, kendi hakkına razı olmayıp herkesin payına göz diken, her atılan sosise kendisineymiş gibi koşandı. Yakaladığı sosisi öyle hızlı yutmaya çalışırdı ki...Attığım sosisleri en çok yavru kediler ile şaşkın kedi yesin istiyordum. Pencereyi kapatıp içeri girsem de beni beklediklerini biliyordum, yarım saat belki bir saat hiç kıpırdamadan kaldırımda bekleşiyorlardı, hava çok çok soğuk , aylarca bu soğuk hiç eksilmeden devam edecek...
Mutfak penceresinin önünde kol gibi sarkaçlar oluşuyor, buzdan kılıçları her gün koparıp içeri alıyorum birinin üstüne düşmesin. Ağaçtan meyve toplar gibi her gün  bir kaç kez bu sarkaçları koparıyorum öyle hızlı olgunlaşıyorlar ki, toplamaya yetişemiyorum. Bi gece su içmek için uyanmış iken pencere önünde ki buz sarkaçlarını kopartmak istedim. Pencereyi açarken sokakta kaldırım kenarında  iki küçük sarı ışık gördüm, açıp kapanan ...Dikkatli bakınca siyah kediyi seçebildim, yukarı doğru  bana bakıyordu. Gecenin kaçıydı, hava eksi kaç dereceydi?  Eksi yirmi derece oluyordu burada geceler...Sosis mi bekliyordu?  Penceremin tam önünde kafası yukarı doğru, kaldırımda oturuyordu... İki sarı ışık gözlerimin  içine doğru yanıyordu.

O geceden sonra görünmedi siyah kedi. Ne olmuş olabilir diye düşünceler aklıma geldikçe , birinci katın ananesini kıskanmaya başladım, her gün kaldırımda beni gözetleyen kediler, nasıl doyacaklar, nasıl donmayacaklar, nasıl araba altında kalmayacak motor içinde parçalanmayacaklar, diye sıkıntısı olmayan ananeyi kıskanıyordum... Siyah kedi gibi üç yavru kedi de kayboldu, eskilerden sadece şaşkın kaldı...İçimde iki sarı ışık bıraktı siyah kedi, hiç olmadık yerde birden bire yanıveren...

Onu hiç unutmadığımı bilsin istedim, bu yazıyı onun için yazdım...

Çorum'un kedileri, insanlardan korkarlar, insan gördü mü kaçarlar," pisi pisi gel"den anlamazlar...