23 Aralık 2016 Cuma

Çocukluğumun dizileri

Yunus'a çocukluğumun dizilerini tanıtıyorum. Ben senin yaşında iken bunları izliyordum diyerek...
Süper Baba'yı izlemeye başladık, bir oturuşta, iki üç bölüm izliyoruz( o zamanlar diziler 45 dakikaymış). 20. bölüme gelmişken Yunus'a nasıl bulduğunu sordum. Diziyi sahici bulmuş, bütün karakterleri anlayabilmiş, kafası hiç karışmamış,  yorulmadan, gerilmeden, sıkılmadan, severek izlenebiliyormuş...En çok Alim'i sevmiş.
Yıllar sonra oğlum ile izlerken ne çok şey değişmiş diye şaşırıyor, gülüyorum...
Henüz ilk yirmi bölümünü izledik, bu bölümlerde büyükler hiç durmadan gece gündüz sigara içiyor, Cevdet doktor odasında sigara içiyor, uyuyan çocukların odasında koltuğa oturup paket paket sigara içiyor, otobüste, dolmuşta herkesin elinde sigara, misafire sigara ikramı, baba çocukları akşam evde bırakıp meyhaneye gidiyor, ( sigara ve içki sponsorluğu almış olmalılar ki çocuk hariç herkesin bir elinde sigara bir elinde rakı) Yunus şaşırdı, ben güldüm. Alim'in( yaşı 10 olsa gerek) gecenin bir vakti amcası için rakı almaya gitmesi,  kemer takmadan arabanın önünde oturması, babasının Alim'in , ensesinden tokadı, kulağından elini hiç eksik etmemesi ... Yüksek bel kot pantolonlar, kısa kol çizgili erkek gömlekleri, nubuk paltolar, Türk motifli yelekler, kabartılmış kaküller...

Akşam yemeğinden sonra masadan kalkmadan, çayımızı , çekirdeğimizi koyup, bana bir masal anlat babalı müziği ile Süper Baba'yı izlemek oğluma şimdi ne hissettiriyor, ileride ne hissettirecek kendimden biliyorum...
Fiko'yu çok sevdiğimi, çok özlediğimi fark ettim... Şimdilerde bu gülümsemeyi görebildiğiniz bir oyuncu var mı?
En son izlediğimiz bölümde, Nihat arkadaşı Fiko'ya şöyle diyordu; oğlum bir kendine bak, bir de kardeşim İpek'e sen kendini yakıştırıyor musun, işsiz güçsüz adamsın.....Fikret sessizce arkadaşının yanından ayrılır, kahvehaneye gider masaya kafasını koyup kolları ile sarar...sonra kalkar hiç bir şey olmamış gibi, kinlenmeden, kırılmadan...Hayatı, Fiko'da sevmiştik, zorlamadan, kırılmadan, gerektiğinde uzaktan, olursa yakından, entrikasız, gelişine...

( Çocukluğumun dizisi demişim ama bu dizinin son bölümlerini üniversite yurdundan izlediğimi hatırladım)



22 Aralık 2016 Perşembe

Öğretmenler Günü Hediyesi

  Yunus'un öğretmeni için hazırladığım bir şeyi  öğretmenler gününde verememişim.
El yazım ile yazılmış bir mektup, Yunus ile beraber yaptığımız bir kart ve bir kitap, temizlik yaparken elime geçti...
Hediyeyi neden veremediğimi hatırladım.
Özel okula giden çocuğunun öğretmeni için hediye arayışındaki bir veli, fikrini açıklıyor;" kızlar , ben dikkat ettim öğretmenimizin markalı hiç çantası yok, markalı bir çanta alalım, herkes 100 lira verirse..." Paralar toplandı, öğretmenler günü geldi, marka çantayı teşekkür ederek aldı, öğretmenimiz. Mektubumu ve kitabı, markasız, eskimiş çantamdan dışarı çıkarmadım. Biz bu özel okulda burslu okuyorduk, velilere çok uzak bir yaşantımız vardı , öğretmeni kendimize yakın hissetme yanlışlığında bulunmuştum, ben olsaydım markalı bir çantayı kabul etmezdim, edemezdim... Yine de öğretmeni haklı buldum, özel okulda öğretmen olmak çok zor olsa gerekti, çantasına kadar inceleyen velilerin gönüllerini hoş edebilmek için...

Temizliğe ara verip mektubu okuyorum;
Sevgili öğretmenim,


 O gün çok yağmur yağıyordu, hava kapanmış ve birden bire soğumuştu. Doğuma gidiyordum. Etrafımdakiler  yağmurun şiddetinden korkuyorlardı,  trafik tıkanırsa...Ben de çok korkuyordum ama ne yağmurdan ne de trafikten ne de soluğumu kesecek kadar acı veren sancıdan. Dişlerimi sıkıyor, korkumu bağırmak istemiyordum...
 Oysa bir gün  öncesine kadar hayat her şeyi ile güzel görünüyordu bana. Dünya öyle güzeldi ki , her gün yeni umutlar yeni hayaller ile süslenmeliydi...Ben öyle muhteşemdim ki , bu güzel dünyaya bir çocuk getiriyordum. Hava pırıl pırıl güneşli, karnımda nefes alan ile ben, çok mutluyum. Saçlarım gürleşti, , yanaklarım kızardı, hiç midem bulanmadı,  kahkahalarım çoğaldı...Kitaplar okudum, müzikler dinledim, bol bol yürüdüm, canımın her istediğini yedim, içtim...İçimde kıpırtı hissettikçe ellerimi karnıma koydum, mutlu bir annenin söyleyeceği her şeyi söyledim...Kitaplarım içinde Macbeth'i en sona bırakmışım, günlerim sayılı...O sabah Macbeth ;" acımak yeni doğmuş bir çocuk olur, çırılçıplak", dedi. Bir sancı hissettim. İlk kez acı vermişti karnımdaki. Kitabıma döndüm...Leydi Macbeth bağırıyordu;"
Gelin , alın benden kadınlığımı;
Katılaştırın , taşlaştırın beni tepeden tırnağa.
Öyle koyulaştırın ki kanımı ,
Merhamet işlemez olsun içine!
Kral karısı olmak için mi dedim, bu kadar önemli mi, daha fazlasını istemek nasıl bir şey diye düşünürken, yine bir sancı...
 Penceremdeki hava karardı.
Hastane yolunda arabadayım. Trafiğin sıkıştığı yerleri mesken yapmış sokak çocukları, küçük ellerini açarak arabaya doğru koşuyorlar. Arabanın içinden beri dışarıyı izliyorum. Yağmur şiddetlenmiş, hava iyice kararmıştı. Daha fazlasını isteyenlerin kararttığı dünyaydı, gerçek dünya... Daha öncede biliyordum ama ilk kez bu kadar derinden hissedebiliyordum. Sancım geldikçe panik oluyor, dünya gözüme daha korkunç görünmeye başlıyordu...Hastanede doğurmayacağım diye bağırmaya başladığımda, tecrübeli hemşireler, gülerek " daha önce düşünecektin diyerek doğum korkusundan  sandılar...Dünyadan birden bire korkar olduğumu,  canımdan bir parçayı onun kollarına atacak kadar nasıl aptal olduğumu haykırırken doktorum durumun ciddiyetini anlamış, beni bir saat boyunca derin uykuya daldırtıp, doğumu yaptırtmıştı. Kendime geldiğimde sol omzumda kömür karası gözleri ile bana bakan bir bebek gördüm. Aklıma geleni hemen söyleyiveren, içinde hiç bir şeyi tutamayan ben, ilk kez içimden özür diledim...Aylar öncesinden bebek bavulu hazırlamıştım,
 hastaneden çıkarken bir bavulum daha olsaydı diye acıyla iç geçirdim  kapağını açıp dünyanın tüm kötülüklerini içine sokup , çocuğumu güvenli, güzel dünyaya çıkarsaydım. Doktorum bunu lohusalık depresyonuna bağladı. Hissettiğim duygular normal değildi, normal olana doğru yöneldim, her ne olursa olsun dünya güzeldi.
Her gün dünyayı ağzıma attım, parçaladım,  onun ağzına göre küçülttüm, yutabilmesi için yumuşattım...
Oğlum ile geçirdiğim günlerde penceremde hep güneş vardı.  Okullu olana kadar onun ile vakit geçirdiğim tüm günlerimizin en büyük bölümünü keşfedebilme ile hissedebilme alıyordu...Altı yaşına kadar okula hiç gitmemiş, annesinin elinden tutarak bu nedir, nasıl, neden, niçin diye sorular sordu, hepsine bir cevabım olmasa da , bütün sorularına umutlu cevaplar vermeye çalıştım. Dünyayı tanımaya çalışan bir çocuğa nasıl cevaplar verilir, uzmanı değilim, küçük bir dere gibi akıyordu, yavaş, sakin, huzurluydu...Küçük deresinin akışına müdahale etmeden , kendi sesinde, kendi gücünde akışını dinledim, seyrettim.

Oğlum artık okullu oldu. Normal olan, olması gereken buydu...

Okulu hep bir okyanus gibi görmüşümdür.  Küçük derelerin karışıp kaybolduğu bir okyanus...Belki yanılıyorumdur, yanılıyor olmayı çok istiyorum.

Her gün görmek zorunda olduğunuz bu çocuk siz onu tanımadan önce  var olmuş, akmaya başlamıştı...Kendi yolunu bulmak için hiç kimseye muhtaç değil...Kendi gücünü ve sesini  size gösterebilme imkanı tanırsanız , dünya için büyük bir şey yapmış olursunuz...

Küçük dereleriniz ile mutlu bir öğretim yılı diliyorum...

Ben , Yunus'un annesi diye bitirmişim, mektubu iyi ki vermemişim diye iç geçirdim...Ne biçim bir mektup, banane senin doğum anılarından, anneliğinden derdi herhalde...

Mektubun yanındaki kart çok anlamlıymış, bir ağaç çizmişiz, ağacın dallarından kuşlar havalanıyor, kuşları Yunus defterinden kesip tek tek yapıştırmışız...Markalı bir çanta kadar kıymetli olamayacağını sadece ben değil, Yunus da hissetmiş ki öğretmenine vermek istememiş...
Çorum'dayım, öğretmenler günü için hediye yasaktı ama yine de veliler gül yaptırmışlar, bana da yedi lira düşmüştü...Yeni yıl için öğretmenlerine el yapımı kart hazırlayalım diye Yunus'a teklifte bulundum, kabul ederse buradan paylaşacağım...
Veremediğim kitap ise doğum sancılarımı getiren Macbeth ( William Shakespeare) miş.













13 Aralık 2016 Salı

Çorum Şehitliği

 Şehitlik, Çorum'un en uzun caddelerinin birindedir. Bu cadde üzerinde, okullar, parklar, devlet daireleri, alışveriş dükkanları , yeme içme yerleri vardır. Evim , caddenin sonunda, şehitliğe yakın bir yerdedir. Pencerelerimden şehitlik gözükmez ama siren seslerini duyarım. Penceremden beri şehitliğin içine girmeden önce siren sesini takip ediyorum...Siren sesi, Çorum devlet hastanesinin önünde, siren sesli aracın içinde yatan, yirmi yıl önce bu hastanede doğmuş olmalı, annesi ilk kez oğlunun yüzünü bu hastanede görmüş , ilk kokusunu burada içine çekmiş olmalı. Siren sesi Dumlupınar İlkokulu'nun önünden geçiyor, şimdi ilkokul çocukları teneffüste oyun oynuyor, erkek çocukları en çok polisçilik oynuyor, görünmeyen silahları ile birbirlerine ateş ediyorlar, birisi yalancıktan vuruluyor,  yalancıktan yere yatıyor, arkadaşları başına toplanıyor, elini tutup gülerek yerden kaldırıyorlar, teneffüs bitiyor elele okullarına giriyorlar. Siren sesli aracın içinde yatan, on sene önce ilkokuldaydı. Uzaktan gelen siren sesi hastane, ilkokul, devlet daireleri, alışveriş dükkanları, parklardan geçtikçe penceremin önünde bir çocuk bu yerlerin hepsine giriyor, çıkıyor, gülüyor, büyüyor.  Siren sesi , evime doğru yaklaştıkça, içime ateş düşüyor. Gelme, diye haykırmak istiyorum, gelme, gelme, daha büyüyemedin, gelme...Daha ,büyütemedin oğlunu, gelme....Siren sesi dinlemiyor, evimin yakınındaki şehitliğe giriyor. Büyükler ,siren sesli aracın arkasından gidiyor, bir çocuğa ,"öp yavrum babanı "diyorlar. Küçük bir oğlan herkesin önünde mezar taşını öpüyor. Siren sesi susuyor, yükünü boşaltmış araç kalabalığı ile uzaklaşıyor.
 Şimdi yağmur yağıyor Çorum'a. Islak  penceremin önünde  çocuklar beliriyor, baba denildiğinde akıllarına ilk mezar taşı geliyor, mezar taşlarını öperek büyüyorlar.
( Şehitlerimiz için , gençlikleri için, eşleri, çocukları, ana-babaları için, şehitliğin dolmaması için )

6 Aralık 2016 Salı

İlk başarı



Doğu Anadolu'nun bir ilinde sekiz yaşındayım, okul ile yeni tanışmışım. Evimden, kardeşlerimden ayrılmak istemiyorum, okulun içindeki hiç bir şeyi sevemiyorum. Her sabah annem,  bir tas suda ıslattığı tarak ile saçlarımı acıtıyor, pijamalarımın üstüne giydiğim  kara önlüğümün kuşağı gibiydi okul, sıkıyor, sıkıyor, nefesimi kesiyor.
Her gün ölüyordum, okula giderken, " o" gelinceye kadar...
O nu gördüğüm gün, sınıfıma güneş doğdu,  nefes aldım.
Okuldaki hiç kimseye benzemiyordu,  kırmızı düğmeleri vardı, kırmızı deriden ince kemeri, ince vücuduna  tam oturmuş hazır önlüğü...
Kırmızı düğmeleri var diye mi bu çocuk aklımı başımdan almıştı bilemiyorum ama artık her gün onu görmek için koşarak okula gidiyordum.
Adı Deniz,  hayatımda hiç deniz görmemiştim. Deniz isimli başka birini tanımamıştım,dünyanın en güzel adı onun adı olmalı. Bütün güzel sıfatlar onda toplanmıştı çünkü. Bakmaktan gözlerimi alamıyorum. Zil çalana kadar, yutkuna yutkuna bakınıyorum ama doyamıyorum. Önce saçlarından başlıyorum, bakınmaya , yavaş yavaş aşağılara doğru iniyorum, alnından kaşlarına doğru, kirpiklerinin her telini ayırt ederek dikkatlice...
 Dört sıra bitiştirilmiş  kare şeklinde bir küme oluşturulmuş, bizim kümenin adı ilkbahar. İlkbahar kümesinde Deniz'in tam karşısındayım, tüm benliğim ile her gün onu izliyorum. Bakışlarımı bir tek gözlerine deviremiyorum, göz göze gelirsek nefesim kesilir, bayılırım gibi hissediyorum.
Tüm sınıf okumayı yazmayı sökmüş kırmızı  kurdele takınmıştı. Kurdele kavanozunda iki kurdele kalmış, iki kişi hala okumayı yazmayı sökememişti, Sümüklü Nusret ile ben.
O karşımda iken başka hiç bir şeyin değeri yoktu, bir o vardı, onun ince elleri, pembe tırnakları, kalem gibi ince parmakları vardı, sabah teftişlerinde dört köşe ütülenmiş beyaz mendilinin üzerine koyduğunda küçük , zarif ellerini ,kaçırmak isterim, mendilinin içine sarıp tüm parmaklarını, evde de bakmak istediğim için...
Bir gün, durduk yerde ağlamaya başladı Deniz, gözyaşları birer kurşun gibi sekiz yaşındaki kalbime saplanmaya başladı, niye ağlıyordu.
Öğretmen dersi durdurdu, neden ağladığını sordu.
İnce vücudu, ince parmakları gibi incecik sesi ile;
Öğretmenim, Ayşe hep bana bakıyor, diyerek ağlıyordu, Deniz.
Tahtaya kaldırıldım.
Neden arkadaşını bunaltıyorsun, ağlatıyorsun diye sordu öğretmenim, cevabını beklemeden ellerimi açmamı istedi.
Ellerimi arkama sakladım, kötü bir şey mi yapmıştım? Ne yapmıştım?   Onu izlerken zevk aldığım kadar hiç bir şey mutlu edememişti bu okulda beni, onu izlerken öyle mutluydum ki, renksiz kitapları,  cetveli ile gezen korkutucu öğretmeni,   görmez olmuştum.
Bu tahtada, bu gülüşen çocuklar ve sallanan cetvel önünde beni kurtaracak hiç kimsem yoktu.
Kendimi güçsüz hissettim.
Ellerimi sakladığım yerden çıkardım, cetvele doğru uzattım.
Yerime dönerken; artık senin yerin orası değil, Sonbahar kümesine geç dedi öğretmenim.
İlkbahar kümesinden Sonbahar kümesine geçmiş. Sümüklü Nusret'in yanına oturmuştum. Sümüklerini koluna süren, sırada sıkıştıran, örgülerimi çeken Nusret'ten önce yazmayı sökmüş, kurdelemi almıştım.

O günden beri Deniz adını her  duyduğumda avuçlarım yanar.

5 Aralık 2016 Pazartesi

Çorum'da bu sabah



Okul servisine bakmak için her gün çıktığım mutfak balkonum. Burada durup,  okul servisi sokakta kaybolana kadar, ardından bakarım. Henüz gün ağarmamış iken...

2 Aralık 2016 Cuma

Bir ev hanımı annenin elli iki liralık hak arayışı




Bilfen üst düzey bir yetkilisi eşime ulaşmış, yazımı okuduğunu, çok üzüldüğünü belirterek, o kişi adına özür dilemiş.

Yıllardır bloğumdan beri sessiz sessiz yazıyordum. Bloğum çok az okunur, yazım okunsun diye hiç bir şey yapmadım, haberim olmadan bir çok yerde paylaşılmış. Teşekkür etmek istiyorum, sesimin ulaşmasına vesile olduğunuz için.
Okula giden bir oğlum olduğu için yıllardır okul ile ilgili sıkıntılarımı yazdım, yazarken çok umutsuzdum. Ama şimdi öyle değil, bloğuma dünden beri yüz bine yakın insan girmiş, bunların içinde benim hissettiğim gibi anneler, babalar, öğrenciler olmalı...
Teşekkür ederim, tek tek hepinize...

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/05/bir-anne-olarak-istegim.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/03/snfn-en-guleryuzlusu.html




http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/02/snf-arkadaslgn-gelistirmek-icin-ne.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/02/okul-ile-ilgili-oneriler.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/11/ilk-kompozisyon.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2015/10/okul-bahcesi.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/11/teneffus-zili.html

http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2016/03/okula-sorulan-sorular-ve-beklenen-cevap.html



Bir hafta önce tam bu saatlerde yazımı yazıyordum. Yazım  kendi kendime bir iç döküştü.

Yazımı yüzbinlerin okuyacağını hayal bile edemezdim, Çorum çok uzaktı...

Teşekkür etmek istiyorum tekrar tekrar...

Bizi azarlayan kişi için iyi şeyler temenni ediyorum, işinden olmasın, bundan sonra ,telefonun ucunda sesi titreyerek hakkını arayan bir ev hanımına karşı daha saygılı olacağını hissediyorum, yayınevi çocukların okuduğu kitaplarda daha dikkatli olacaklarını belirtti, inanıyorum. Yayınevi elimizdeki hatalı kitaba karşılık hatasız bir kitap göndereceğini taahhüt etti.

Okullarımızın , eğitimimizin iyiye doğru gideceğine inanıyorum. Sizlerin vesilesi ile inanıyorum...

Yazımı kaldırmak istedim çünkü içinde ıslak bot, çocuk ayakları geçmesinden utandım, sayısız bot gönderme dileklerini okudukça, güzel yürekli insanlardan utandım. Test kitabı göndermek isteyen, öğrencilerden, öğretmenlerden utandım...O anki ruh haliyle yazılmış yazımın içindeki çoğu şeyin (ay sonuna denk gelmiş bir zamanda) gerçek istediğim şeyi ; test kitaplarına boğulmadan eğitim sistemini, gölgelediğimin farkına vardım.

Gelen tepkiler adına tekrar yayınlıyorum.
İlgili yazım şöyleydi;

Üç gündür Çorum'da kar var. Oğluma su geçirmez diye aldığım bot, su geçiriyormuş, okuldan geldiğinde çoraplarını sırılsıklam görünce, botları aldığımız yere gittik. Satıcıya," su geçirmez diye verdiğin botlar su geçiriyor "dediğimde, " abla, tabi ki karda su geçirecek, karda su geçirmeyen bot mu var derken adamdan korktum, öyle gevrek, öyle kendinden emin konuşuyordu ki parayı iade etmemek için müşterisine böcek gibi bakıp üzerine basıp ezebilecek güçte olduğunu göstermeye çalışıyordu. Küçük esnaftan bu kaçıncı kazık yiyişim. Markalı garantili büyük markalara uğradık, verdiğimizin beş katını istiyorlardı, hazırlıklı gelmek üzere su geçiren botlarımız ile geri dönerken bir kırtasiyeye uğradık, herkeste olan bir test kitabını haftalarca istiyordu, internetten alırız daha ucuza gelir diye geçiştirirken, oğlum kırtasiyeden test kitabını kucaklamış kasaya getirmişti. Hayatta para harcamaktan korkmadığım tek şey kitaplardır ama test kitaplarına değil. Kaç lira olabilir diye kasada kitabı okutan kişinin yüzüne bakarak fikir yürütüyorum, 15, 25 en fazla 30 olsun, daha fazlasını veremem derken kasadan," 52 lira hanımefendi sesi ",yükseldi. Gözlerim açıldı, oğluma baktım çoktan kitaba sarılmış. Elinden alıp , almıyoruz demek yerine " ay başına kadar botlarının içine poşet giyersen alırım "dedim, olur dedi.
Eve gelir gelmez, test kitabını çözmeye başladı, ilk testte iki hata yapılmış. Acaba biz mi yanlış biliyoruz diye araştırıyoruz. Hayır , daha ilk teste iki tane yanlışlık yapıldığını görüyorum, oğlum bilgisinden şüpheleniyor , herkes bu kitabı alıyor, olamaz, biz yanlış biliyoruz diyerek kitaba inanma yoluna gidince , öğretmenine sormasını istedim. Ertesi gün öğretmeni , soruların yanlış olduğunu , üzerinde durmayıp başka sorulara geçmesini önermiş. Akşam, bir, çalışma masasındaki yanlış hazırlanmış test kitabına, bir, kalorifer üzerine kuruması için konulmuş botlara baktım. Botta iade etme cesaretini gösterememiştim ama test kitabını iade etme düşüncesini tartmaya başladım. Büyük bir yayınevi, markalı, muhatap olacağım kişiler daha eğitimli diye kendimi gaza getirdim. İnternetten yayınevinin iletişim telefonunu aldım, telefondaki kişiye şunları söyleyecektim;
Sayın yetkili sizin bir kitabınızı aldık, henüz ilk testini çözdük ama iki tane hata ile karşılaştık, hataları öğretmenimizde onayladı ama öğrencisine üzerinde durma, boş ver, dedi. Ama ben boş veremedim, oğlumun başladığı her testte acaba bu soruda da yanlışlık var mı, yoksa biz yanlış mı biliyoruz diye ikilem içinde kalmasını istemedim, paramın iadesini istiyorum diyecektim. Dedim. Telefonun ucundaki kişi, yanlışlığı haber veren tek kişi olduğumu ve kitapta çözülmüş testi sorun etti, işaretlenmiş kitabı alamayacaklarını söylediğinde sesim titredi, kapattım. Gerisinin beni aşacağını anladım, eşime anlattım. Eşim , her ne olursa olsun nazik ve sessiz bir konuşmacıdır. Daha yetkili biri ile görüştü. Daha yetkili birinin sözlerinden en hafiflerinden bir kaçı şöyleydi; yayıncılıkta olur böyle şeyler, yüzbinlerce basıyoruz, sizin elli iki liranızdan daha önemli işlerim var, vaktimi boşa harcıyorsunuz, çözülmüş test kitabınızı geri almayız...
Evet yüzbinlerce basıyorsunuz, öyle büyük paralara satıyorsunuz ki almamak için çok çaba sarf ediyorum. Sizinle konuşmaya cesaret edemedim, eşimi aracı koydum. Daha fazla size vakit ayıramam diyerek ve elli iki liramızı geri vermeyeceğinizi söyleyerek telefonu kapattığınızda , eşimin yüzüne baktım. Hissettiğim şeyleri size yazmak istedim, sayın yayınevi yetkilisi.
Çocuklarımızın bu kadar çok test kitaplarına ihtiyacı olmamalıydı, okulda , evde, hiç durmadan test kitabı çözdürülmesi yerine "doğru olmak, sorumluluk sahibi olmak, bütün canlıları sevebilme, onlara karşı duyarlı olabilme, ile ilgili gerçek hayat ile ilişkili dersler daha çok olmalıydı. Öğretmeni tüketici hakları ile ilgili ders işlemiş, sınavlar yapmıştı, ama öğrencisinin elinde ki kusurlu mal için " boş ver, önemseme demiş, hatalı kitabı okumaya devam etmesini söylemişti. Bütün sınıf bu kitabı almış, yüzbinlerce çocuk almış ama bu mal kusurlu diye hiç bir çocuk şikayet etmemiş.
Çok korkuyorum sayın yayınevi yetkilisi, çocuklarımızın şimdiki eğitim sistemi ile gelecekte sizin gibi kişilikte yetkili kişiler olma ihtimalinden, çok korkuyorum.
Korkuyorum sayın yetkili , mecbur ettiğiniz o test kitapları sizi çok zenginleştirirken çocukları gelecekte nasıl etkileyecek, bilemiyorum, sizin gibi olacaklar diye korkuyorum.
Elli iki liramı, çocuklar üzerinden çok zenginleşen, gelecekte daha çok zenginleşme ihtimali olan siz şirkete kaptırdım. Bir ev hanımı olarak sizinle konuşma cesaretini gösteremesem de , bloğumdan beri yazmak istedim, haksızlık her yerde karşıma çıkıyor, her gün karşıma çıkıyor, bunu nasıl yaparlar, bu kadarına yürek dayanmaz, bu kadarı insanlığa sığmaz , diye başıma gelmese de çoğuna uzaktan şahit oluyorum . Sizin gibiler her geçen gün daha çok çoğalıyor , daha zengin, daha güçlü oluyor ve benim gibi küçükler hakkını aramaktan, sorgulamaktan,, her geçen gün daha çok ümidi kırılıyor, azalıyor. Ama benim gibi elli iki liranın hesabını yapmak zorunda kalanların en büyük umudu çocukları...Çocuklar büyüdüklerinde doğru olacak, haksızlıklarda kendilerini sorumlu hissedecek, çirkinlikleri yok edecek, her şeyi güzelleştirecekler... Çocuğum büyüyene kadar, ev hanımı anne olarak sizin gibi sorumluluğunu kabul etmeyen güçlülerden korumak için kendi kendime cesaret vermeliyim ( telefona bile çıkmaktan çekinmemeliyim, sonunda yine güçlü kazanacak, bir şey olmayacak, zararı bana çıkacak diye ürkmemeliyim, sizin paranızı çıkarmak için ay sonuna kadar botunun içine poşet giymeyi kabul etmiş bir çocuk için azmetmeliyim, bütün bir gün doğru kelimeler ile size nasıl yazı yazabilirim diye düşündüm, siz bu arada daha çok satış yaptınız, size yazı yazmak zorunda hissettiğim için bütün bir günümü harcadım)
İşte böyle bir his bıraktınız , elli iki liranın hesabını soran benim gibi bir ev hanımı olan anneye, sayın yetkili.
( Sabah telefon görüşmesinden sonra işine giden eşim, kitabı aldığımız kırtasiyeye uğramış, olanları anlattığında küçük kırtasiye dükkanı sahibi adam kitabın parasını vermek istemiş, " çocuk mağdur olmasın , geri almazlarsa almasınlar, ben sattım size, paranızı ben vereceğim" demiş. Kendisi emekli öğretmenmiş, çok duygulandım bize bu yetti, kitabı geri götürmedim, gözümün görmeyeceği bir yere sakladım , küçük esnafa güvenmeye devam edeceğim)
( Kurumsal iletişimden de cevap gelmeyince yayın evinin adını veriyorum, Bilfen yayınevi iletişim diye internette yazıp, telefonunu internetten alıp aradığım ilk yetkili kişi kadındı ve önce kitap ile ilgili hiç şikayet almadıklarını, sonra çözülmüş bir kaç sayfa için geri alım yapamayacaklarını söyledi. Aynı kişiyi eşim aradı, daha yetkili birini istedi bu kişi erkekti, yanlış cevap anahtarı bastıklarını kabul etti ama paramızı geri vermelerinin mümkün olmadığını, yüz binlerce kitap bastıklarını bizimle uğraşamayacaklarını, vakitlerini boş yere çaldığımızı çok çok kızgın bir şekilde haykırdı, ( telefon kayıtlarında var, öyle bir konuşma tarzı vardı ki, su geçiren botu aldığım esnafın üzerinde) bu yaklaşımının yanlış olduğunu , gerekli yerlere şikayet edeceğiz dediğimiz de ise " devlette yanlış soru basıyor, nereye şikayet edersen et diyerek yüzümüze telefonu kapattı. ) Testi çözmeye ilk sosyal bilgilerden başladık, ilk testte 6 ve 7. soruların cevap anahtarı yanlış, diğerlerine bakmadık ve hiç bir yere şikayet etmedim sadece yayınevinin kurumsal iletişimine olanları anlattık , bize geri döneceklerini söylediler, dönmediler.
Yazımın üzerinden günler geçti, bloğum az okunur, nasıl oldu bilmiyorum dün akşamdan beri on beş bin kişi bloğuma girmiş. Yazım nerelerde paylaşılıyor bilmiyorum.
Yayınevi yetkili kişisi beni korkuttu çünkü kendine çok güveniyordu, kırılmaz, sarsılmaz zincirlerle kendini güçlü kılmış gibi konuşuyordu, bizimle muhatap olmak istemiyor, elli iki lira ona çok zavallı geliyordu. Bloğum çok az okunuyordu ama bir umut ile o güçlü zincirleri en umulmadık yerden en zayıf en zavallı gördüğü yerden kırmak istedim, yazdım.
( Yazım çok okunurken asıl derdimi yazmak istedim;
Oğluma su geçirmeyen yeni bir bot aldım, yayınevi yetkilisinin elli iki liramı geri vermesi ve özür dilemesi gerçek derdime derman olmaz
Yüzlerce konulu dersleri hızlı hızlı ezberletip, bol bol testlere boğup, sınavlar yapıp, çok çıkaranları ayrıştırıp, birincilerimiz diye gururla afişe eden okul, bu yaptıklarınız çocuk haklarına uyar mı?

Değişebilir , çocuklarımıza doğru eğitimi vererek, test kitaplarından kurtararak...
Biz istersek değişebilir...)
Biraz önce eşimin iş yerini Bilfen yetkili kişisi aramış, kendisinin gerçek yetkili kişi olduğunu, yazımı okuduğunu , çok üzüldüğünü ve o kişi adına özür dilemek istediğini söylemiş.
Benim bloğumu günde en fazla bir iki kişi okur, yazım okunsun diye hiç bir şey yapmadım, haberim olmadan bir çok yerde paylaşılmış. İnternet ortamında yazdığımın farkındayım, altı senedir sessiz sessiz yazıyordum. Haberim olmadan yazımın bugün ekşi sözlükte paylaşılmış olması ,yetkili kişinin beni aramasına vesile oldu. ( Hakkımda neler yazılmış diye cesaret edip ekşi sözlüğe giremedim)
Teşekkür ederim derdim ile dertlendiğiniz için.