29 Kasım 2016 Salı

Teneffüs zili

Ekmek almak için sokağa çıktım. Yolumu  hiç düşürmemeye çalıştığım" o "yerin önüne nasıl geldim anlayamadım. Dalgın yürüyor olsa gerektim. Zil çalmış çocuklar okul bahçesine fışkırıyordu. Hortumun içindeki azgın su gibi bahçenin her tarafına fışkırıyor, koşturuyorlardı. İzlemek için durdum, hangisine bakacağımı şaşırdım, hepsinin acelesi var, topa vuran, yakalamaya çalışan, kaçan...Şimdi zil çalacak, çabuk vur topa, zil çalacak çabuk ebele...Teneffüste oynamaya çalışan çocuklar, koca bir pastayı beş dakika içinde yiyip  bitireceksin demişler gibi, hızlı hızlı ısırıyorlar, ağızları şişiyor, yutamıyorlar...Bazıları teneffüsün anlamsızlığını kavramış, boş boş dolanıyor. Bir kaç dakika sonra zil çaldı, bazıları koşarak okula girerken bazıları hala oyunda. Nöbetçi öğretmenin ikazına kadar,  bağırmasına kadar oyunu sürdürenler...Bağırılınca kendine gelip okula koşanlar...Topun peşinde koşan bir çocuk için hiç biri yeterli gelmedi, ne zil, ne ikaz, ne de bağırma...
Nöbetçi öğretmen boynunda ki düdüğü üfledi, çok sinirlenmiş olduğu düdüğü çalışından belliydi. Çocuk oralı değil, topa hırsla vuruyor, top uzağa fırlıyor, çocuk topun peşinden koşuyor...Nöbetçi öğretmen düdük çalarak çocuğa doğru yürüyor. Aksiyon, gerilim filmi izler gibi, içim çekiliyor, parmak uçlarım uyuşuyor.Kendi kendime kızıyorum, nasıl oldu da yolumu şaşırdım, okul önünden geçmek zorunda kalmıştım...Öğretmen, çocuğu yakalıyor, yakası ile omuzu arasındaki bir yerden. Çocuk tutulduğu yerden  okula doğru sürüklenirken, ben oradaydım.
Ne yapacağımı bilmiyorum. Ne yapmalıyım?  Neden oradaydım? Okul önlerinden özellikle geçmemeye çalışırken (kesin sesinizi, kapayın çenenizi diye sınıflarından beri bütün sokağı inleten öğretmen sesini duymamak için) ...
Okulun karşısındaki duvar dibine diz çöktüm. Yapabileceklerimi düşündüm.
Öğretmeni bulmalıyım,  bana söyleyecekleri vardır; bu öğrencinin hiperaktivetisi var, ailesi sorunlu, anlamıyor, yaramaz, siz nerden bileceksiniz, biz neler çekiyoruz, siz bir kaç dakikalık gözlem ile, biz bütün ömrümüzü veriyoruz, her şey onlar için, disiplin için, diğer öğrenciler için, sürdürebilmek için, en sonunda ise  sistem böyle ne yapalım...
Ben bu öğretmene tek bir şey söyleyeceğim, " sözünüzü  dinletemediğinizde, öğretmen arkadaşınızı yada  müdürünüzü,  yakasından tutup sürükleyerek , sözünüzü zorla dinletme yolunu seçebiliyor musunuz?
Her okulda çocuklar için var olan rehberlik,  hizmetinden öğretmenler için de ayrı bir birim olarak açılmasını ve özellikle şu sorularda uzmanlaşmış psikologların  görevlendirilmesini isterdim.
  Başka hangi mesleği bağırarak, cezalandırarak, tehdit ederek, mahrum ederek, ayrıştırarak, ötekileştirerek yapabilirsiniz?
  Bir öğretmen olarak neden kendinizi, çocuk üzerinde egemen  olarak görüyorsunuz?
Okul çocuklar için var olan bir yer, çocukların varlığını neden yok etmeye çalışıyorsunuz?
Çocuklara kendi akranınız gibi davranmaya neden azim etmiyorsunuz?
Her gün her ders bağırmaktan usanmıyor musun?
Bağırmaktan, cezalandırmaktan, gizli gizli zevk aldığınızı düşündüğünüz oldu mu, bağımlı olduğunuzu, bu sayede rahatlayabildiğinizi...
Sistem denen şey uzaydan gelme bir yaratık mı , değiştirilebilir olduğunu hiç hayal ettiniz mi?
Sistemin arkasına mı saklanıyorum diye düşündüğün vakitleriniz oldu mu?
Çocuk haklarını biliyor musunuz? Onların üzerinde en çok benim hakkım var diye içinize doğduğu oluyor mu?
Büyük egemenliği altında, günün en az beş saati, bağırma, cezalandırma, ödüllendirme, ayrıştırma, ötekileştirme ile yüzlerce konulu dersleri ,  sınavları ile okul, çocuk haklarına uygun mu diye hiç düşündün mü?
Sistem denen şey , sen ve benim , suçlu sen ve ben...çocuklar değil....
Top peşinde koşan çocuk suçlu değil, suçlu, büyük ellerimiz....Büyük ellerimiz ile yakalarına yapışıp sürüklediğimiz çocuklar...
Okul karşısındaki duvar dibinde çökmüş, şahit olduğum şeyin altında eziliyorum, yapabileceğim tek şey yazmaktı...



15 Kasım 2016 Salı

Kedi ısırığı

 Pıtpıt ile birlikteliğimizin üçüncü yılı doldu. Üç yıl evvel bu zamanlarda gözü yaralı yavru bir kediydi İstanbul sokaklarında. Sokak hayvanları hakkında  duyarsızdım, daha önce  bir kedi başı okşamışlığım olmamıştı, sokakta yürürken bir kedi bir köpek hiç dikkatimi çekmemişti,  yok gibiydiler.  Nasıl oldu bilemiyorum, içime birden bire hayvan sevgisi doluverdi, öyle doldu ki huyunu suyunu ne yediğini ne içtiğini bilmeden bu yavru kediyi eve alıverdim. Onunla birlikte kedi hakkında her şeyi öğrenmeye başladım.
Ben bütün kedileri Pıtpıt gibi sanıyordum çünkü başka kedi tanımamıştım. Kedi tanıyanlar, evinde kedi besleyenler Pıtpıt ile tanıştıklarında hep bir ağızdan; " biz böyle kedi görmedik" dediler.
Pıtpıt şöyle bir kedi;
Kendini ellettirmez, hiç bir el  iki metre yakınına kadar uzanamaz, yanlışlıkla da olsa iki metre ihlalini yapan eli hiç affetmez, dişlerini ve tırnaklarını geçirir. Eve gelen misafire ilk olarak, sakın sevmeyin, yaklaşmayın demek zorunda kalırım,  yine de kedi sevenler kedi sevdiklerini göstermek için yanına yaklaştıkları anda günah benden gider, hemen ecza dolabına giderim. Misafir geldiği zamanlar Pıtpıt'ı başka bir odaya koyarım ( bunu üzülerek yaparım çünkü kapalı kapılara çok kızar) ama her defasında  kapalı kapıları büyük bir ustalık ile açar. ( her türlü kapı kolunu çevirir) Zaten az gelen misafirlerin gözünü öyle korkutur ki , artık gelmez olurlar. Tırmalama tahtalarını beğenmez, halıları ( özellikle el dokuma halımı), koltukları tırmalar, parçalar. Acıktığı zamanlar ( kabındaki mamayı beğenmez, hep yaş mama ve sosis ister) , önce ayaklarımı hafifçe ısırır ve buz dolabına doğru koşar, ( buzdolabına çağırır beni) kuru mamasını yemesi gerektiğini söylediğimde artık kendimi korumam gerekir, nereme rast gelirse üzerime atılır, dişlerini geçirir, tırnaklarını batırır. Buzdolabının her açılışında nerde olursa olsun panter gibi fırlar gelir. Diş geçirdiği yerde asılı kalır, tırnakları bıçak gibi etime saplanır. Üç yıldır ayaklarımda ve kollarımda jiletliler gibi izler taşırım. Koltukta oturuyorum, kitap okuyorum, arkadan yavaşça yaklaşır, kafama tırnak atar, saçlarımın dibinden kan akar. Gece, uykumun en derinliklerinde, yorgandan çıkmış ayak bileğime sarılır,  dişlerini geçirir, uykudan fırlarım. Isırıklar ve tırnak izleri uzun vakit geçmez, kabuk bağlamadan  yenileri eklenir, abartmadığımı kanıtlamak için üzerimdeki yaraların fotoğrafını çekip koymak istedim ama yapamadım, kedimi  seviyorum. Sorun bende olmalı diye düşüncelere dalarım. İyi eğitememişsin dedi biri, alıştırmayacaktın dedi biri, çok şımartmışsın da dediler. Bütün odalarımın kapıları ardına kadar açıktır kedime, istediği yerde yalanır, yatar. Başlarda  pahalı mamaları alamıyordum ama artık öyle değil, en kalitesini araştırıp alabiliyorum, yine de yemek istemiyor, dayanamıyorum çok istediği sosisi ve yaş mayayı sık sık veriyorum( dişlerinden ya da tırnaklarından kurtulmak için değil, istediği şeyleri yesin istediğimden) Kuru mamayı sağlıklı bulan bulmayan herkesi dinleyip kedim için uygun olanı yapmaya çalışıyorum, arada  kendim mama hazırlıyorum, pişiriyorum, çimini eksik etmiyorum. Evde tek başına kalmışlığı pek yok, hep yanındayım, herkes işlerine çekilince baş başa kalırız,  oynatmaya çalışırım, bir kağıttan top peşinde odadan odaya koşarız. Çok sevindiğimde, çok üzüldüğümde, ilk ona açılırım, çok beğendiğim bir cümleyi ilk ona okurum, yalnızlığımın en büyük ilacıdır. Çoğu planları kedim için iptal ediyorum. Çorum'a geleli aşıları aksadı, iç dış paraziti haplarla hallediyorum ama kuduz aşısı kaldı...Bu kadar çok ısırılmış ve ısırılmaların son bulacağına inancım kalmamışken    kuduz olur muyum diye yada kuduz olma ihtimalim var mı diye niye aklıma hiç getirmiyorum?
İkindi güneşinin vurduğu koltuğa uzanmış kitap okuyorum, bir anda üzerime atlar, bu sefer dişlerini tırnaklarını geçirmez, kafasını yavaşça kollarımdan içeri sokar, kitap ile kucağım arasında kalır, yalanır , kucağımda uykuya yatar...Ayda yılda bir kez yaptığı bu şey bana öyle mutluluk verir ki her gün yaşadığım sayısız ısırıklarını ve acısını yok eder...

10 Kasım 2016 Perşembe

yunus için

Sabah telefon sesi ile  uyandım, arayan annemdi, çok korktum , babama bir şey mi olmuştu?  İki gündür ateşi vardı, babamın. İki gece gözüme uyku girmedi, rüyalarımda babamın çok hasta olduğunu görüyordum.
Sesim soluğum kesilmiş, annemi dinliyorum;" baban sabah kalktı,  takım elbisesini sordu,  ateşi başına vurdu herhalde dedim, büyülenmiş gibi takım elbisesini soruyordu,  en son kimin düğününde giydi hatırlamıyorum,  buldum verdim, gömlek ütüledim, kravat çıkardım. Giyindi, başına kasketini taktı, Allah'a emanet ol dedi, çıktı.  Öyle bir hali vardı ki soramadım nereye gidiyorsun, ateşin var, hastasın diye.
Ben sorarım dedim anneme. Babamı aradım. "Baba neredesin?" dedim.
 " Anıtkabir'deyim, kızım", dedi.

Anıtkabir'e  gitme zamanlarımızı köyden, memleketten Ankara'yı gezmeye gelen misafirlerimiz belirlerdi. Babam niye tek başına Anıtkabir'e gitmişti.
 Babam köylüydü, en çok Demirel'i severdi, Demirel'de kendini bulurdu herhalde, onun gibi çobanlık yapmış, onun gibi İstanbul'da üniversite okumuştu,  sonrasında onun gibi değil ,üç çocuklu bir memur olmuştu. Annem ailesinden kalma halk partiliydi, parti konusunda annem ile çok atışırlardı,  annem olmayacak bir işe karşı çıktığında " hep  muhalefet hep muhalefet," diyerek annemi kızdırırdı. Çocukları evlenince, yaşı ilerleyince  annem  Hac ziyaretine gitmek istedi,  babam pek istekli değildi, orada  sigara içememekten korkuyordu. İkisi de Hacı oldu, annem görünürde hacılığın şartlarını yerine getirmeye çalışırken babam yine eskisi gibiydi, hayatta yapmaktan en zevk aldığı şey sigara içmek, kitap okumaktı. Yaşlılık babamı çok değiştirdi, annemi daha çok sevmeye, ona hizmet etmeye başladı. Yemek yapmayı öğrendi, bütün öğünlerin yemeğini artık babam yapar. Sabah kahvaltısına poğaça yapar, çayları boşalttıktan sonra  annemi uyandırmaya gider. Abartmıyorum. Gerçekten babam yıllardır üç öğün yemek yapar, sofrayı kurar, kaldırır, bulaşıkları yıkar. Eskiden böyle değildi, emekli olunca değişti, annem hasta filan değil, mecburen yaptığı bir şey değil...Annem gazetesini okurken babam kahve yapar, kek yapar, tabak ile annemin önüne getirir. Bugün ne yemek yapayım diye anneme sorar, kıymalı pidemi beğendin mi diye annemden iltifat bekler. Yemek tariflerini yıllardır babamdan alırım.
Canı istediği zamanlar ,
canı sıkıldığı zamanlar,
ya da zevk aldığı için yemek yapmaz babam.
Yemek yapmayı bir vazife gibi üstüne almıştı, aynı kadınlar gibi.
  Köyden gelen misafir ya da yabancı konuklarda  annem babamı mutfağa sokmak istemese de babam her zaman ki gibidir, sofra kururken dalga geçilir," Mustafa emmi kadın mısın, arkadaşım erkeğe yakışıyor mu, dostum  hiç sıkılmadın kadın işlerinden"  otur derler, babam güler , oturmaz. Babamın pilavını, köftesini yediklerinde"  kadın gibi yapmışsın,her kadın böyle güzel yapamaz" diye iltifat ederler.
Nerde olursa olsun, misafir olsun , olmasın, çayı babam demler, boşalan çayları babam doldurur.
Evime geldiğinde, iş yaptırmak istemem, otur baba, sana hizmet etmeme izin ver derim, oturamaz, ekmekleri dilimler, tabakları koyar. Bulaşık makinama kirlileri dizerken" ev işi çok zor, kızım, evin dışında kendine bir iş bul, para kazan, kızım" der, babam.
Yemek yaparken tadını beğendiği biberin, domatesin çekirdeğini alır, saksı diplerine diker, ilkbaharda fide diye tarlaya eker, yazın kendi mahsulü domates ve biberden konserve yapar, bütün çocuklarına eşit  pay eder. Yaptığı her işi kitaplardan öğrenir, kurduğu konserveleri, turşuları ve reçelleri bütün kış yeriz. En çok Yunus ile sohbet eder, vakit geçirir. Köyde , tarlada birlikte çalışırlar, yorulunca kazmalarını bırakıp, yemek bohçasını açarlar, yemeklerini yedikten sonra toprağa uzanırlar, babam sigarasını yakar, bohçasından çıkarttığı kitabı Yunus'a okur.
Kalbinden ameliyat olmuş, yoğun bakıma alınmış iken yoğun bakımdan kaçan ilk hasta olarak hastanenin tarihine geçmişti babam.
 Yoğun bakımda gözlerini açar açmaz sigara istemiş hemşirelerden, bir gün sonra ,kolundaki şırıngayı, üzerindeki kabloları sıyırıp atmış, hastane elbisesi ile eve kadar, sigara içmek için, gelmişti.  Sigara içerken her şey daha güzel görünüyor olsa gerekti, babama, sigarayı hiç bırakmadı.
 Üniversiteden arkadaşları ile buluşur, arkadaşları hiç unutamadıkları o anıyı anlatırdı; soğuk bir kış akşamında okuldan çıkmışız,  vapur ile karşıya geçiyoruz, bir çığlık ,' kadın kendini denize atladı diye bir ses' duyduk  anında bizim Mustafa paltosu ile elindeki kitapları ile denize atlayıverdi,  karanlık, soğuk, dalgalı suya baktık, kaybolmuştu,  Mustafa'yı iyi yüzme bilen iki arkadaşımız ile kurtarıp vapura attığımızda  , sorduk " oğlum yüzme bilmiyorsun , kadını tanımıyorsun niye kendini suya attın?  Arkadaşları kahkahalara boğularak yıllar sonra yine aynı soruyu sorarlardı. Babam hüzünle kafasını eğer, boğazın sularında kaybolan kadını düşünür, kadının sıkıntısını hissederdi.   Ben yeni yeni anlıyorum, babam insanı severdi,   öyle çok severdi ki, severken sorgulamaz, tartmaz, ayırt edemezdi. Onun içindi en çok sevdiği kitapları Sait Faik yazmıştı.

 Çok korkmuştum  tek başına hasta hasta gitmemesi gerekirdi.
"Baba , hastasın niye yağmurda , soğukta dışarı çıktın? dedim.
"Yunus için" dedi, babam.
Pencerede Yunus'un okuldan gelmesini bekliyorum,Çorum'da kapalı bir hava var, her an yağmur yağabilir gibi. Yunus okuldan gelince; deden bugün Anıtkabir'e gitmiş diyeceğim.


7 Kasım 2016 Pazartesi

Yavrusunu yiyen anne

Bir çocuk büyütüyorum, büyümesi için gerekli olanları elimden geldiğince vermeye çalışıyorum.  Elimden geleni vermeye çalışırken nasıl bir anneyim diye kendimi izlemek ihtiyacı hissediyorum.
Eski evimizde mutfak balkonumuza,  şofben üzerine  yuva yapmıştı bir güvercin. Sandalyeye çıkarak yaptığı yuvaya bakmıştım. Apartmanı çok, ağacı nerdeyse yok olan eski semtimizde bulabildiği dal parçalarını getirmiş, şofben üzerine yatak yapmıştı.  Anne güvercin aylarca besledi yavrularını, yavruları hiç görmedim ama büyüdüklerini çıkarttıkları sesten anlayabiliyordum.  Bir gün anne güvercin , balkonun kıyısında durmaya başladı, yuvaya uğramadı. Ağzındaki yemi balkonun kenarına bıraktı. Yuvadaki yavrular canhıraş bağırıyordu. Uzaktan , izliyorum. Yavrularını balkon kenarına çağırıyor. Yavrulardan biri yuvadan atladı, balkon kenarına ulaşmak için çırpınıyor. Balkon kenarında bekliyor anne, hiç taviz vermiyor. Bu acemilikle balkon kenarına ulaşamaz, ulaşsa bile balkon kenarında dengede duramaz, aşağıya düşer, aşağıda kediler kapar , diye izlemeye devam edemedim.
Anneliğimi başka annelere bakarak kıyaslamıyorum ama  bir güvercin anneyi, bir kedi anneyi kendime örnek , rol model olarak izlemeye, takip etmeye çalışıyorum.
Bir güvercinin, bir kedinin anneliği karşısında hep ezilirim ,  doğal bir anne olamadığımı fark ederim her defasında.
Güvercin anneyi izler gibi  kendi anneliğimi izlemek isterdim. Ya da beni izleyen biri haber verse , ailelerimizden, dostlarımızdan uzakta olduğumuz için anneliğimi gören, izleyebilen biri de yok.
Neden anneliğimin izlenmesine bu kadar istekli oldum?
 Anne güvercinin apartman ormanında uçarak balkonumdaki  yuvasına ağzında yemi ile gelmesini hep kıskandım. Yavrusunun balkon kenarından aşağıya  düşmeyeceğine inancını kıskandım. Yavrusunun kendisi gibi olacağını bilmesini kıskandım. Yavruları da anneleri gibi uçacaktı.
Kendi anneliğim ile kıyaslayınca hep kıskandım anne güvercini.
Ellerim, gözlerim, sözlerim ile hep oğlumun üzerinde olduğumun farkındayım. Her an izliyorum , müdahale için gerekli anları kollayan bir anne...Devamlı izlenildiğini fark eden biri için hayat hiç kolay olmamalı. Yavrusunu yiyen hayvanlara benzetiyorum çoğu zaman  anneliğimi.
Bazen sokakta, parkta diğer anneleri de  izliyorum, elleme kediyi mikropludur diye mikrop takıntılı annelerin çocuklarının elleme özgürlüğünü bile çaldığını görüyorum.
Üzerine basabilirsiniz diye yazı konulmuş çimenler gibi çocuklar. Belki  bu kadar düşünmeme gerek yok, üzerine basınca ölmüyorlar işte...
Annem ya da kayınvalidem yakın olsaydı diye iç geçiririm çoğu zamanlar. Yalnızlık anneliğimi nasıl etkiliyor diye düşünüyorum. Kalabalık içinde yetişen çocuk gibi olmadığının farkındayım. En çok kullandığım kelimenin " sen bilirsin" olduğunun farkına vardım. Çünkü o da hep gözlerimin içine bakıyor. Anne, sence bu mu iyi, anne sence bu nasıl, anne sence bu doğru mu...O kadar çok sence kelimesini duyuyorum ki...O da beni izliyor, her anımdan haberdar...   Anne niye gözlerin daldı, anne kötü bir şey mi düşünüyorsun, yüzün birden asıldı, anne aklına ne geldi birden gülümsedin...Yalnızlık ile birbirimizi daha çok izler olduk.
Yazdığım yazıları geriye dönüp hiç okuyamam, okunduğunu hissettiğim yazılarımı hemen silerim, karşıma çıkmasın diye, anneliğimi izlemeye de dayanamazdım. Gözlerimi kapardım. Ama bir çocuk büyüyor yalnızlığımda . Anne güvercini anıyorum sık sık. Onun gibi olamadığımı biliyorum, yapabildiğim kadarı ile anneyim, elimden gelmeyeni Allah'a havale etmeliyim.





Ajitasyon

Bir okurum, yazılarımı okumayı çok sevdiğini çünkü çok güzel ajitasyon yaptığımı vurgulamış, kelimelerim ile öyle güzel ajitasyon yapıyormuşum ki istediğim her şeyi elde edebilirmişim, kocam çok şanslı ya da şanssızmış diye yorum bırakmış. Yorumlarını artık yayınlamıyorum, beğenmediğinden değil, gelecekteki yazılarım için saklıyorum.
Yorumu okuduktan sonra odamdan çıktım, diğer odalara geçmek zorundaydım,  bulaşıklar, tozlar, dağınıklıklar , süpürülecek, silinecek... Lavaboyu ovalarken Ajitasyonu düşündüm, ne demek diye ellerimi kurulayıp sözlüğe baktım.
 Kendi kendime yazı sanatı ile ilgili bilgilendirici bir kaç  internet sitesini takip ediyorum.Yazılarımı kendimden yani ajitasyondan nasıl kurtarabilirim diye düşünmeye sevk etti,  okurum.
Yazılarımda olayı olduğu gibi, gördüğüm gibi yazmaya çalışıyorum. Kendimden bir şey katmamaya çalışıyorum, yazdığım kişileri acınacak hale sokmamaya çalışıyorum, sadece olanı, kısa , tasvirsiz, en basit haliyle aktarmaya çalıştığımı sanıyordum.
Örneğin, bir yazım çok paylaşılmıştı, ünlü biri kendi feysine bu yazımı koymuş, benim yazımın altında  lösemili bir çocuk ilik bekliyoru paylaşmıştı, onun sayfasında benim yazım bir günde 899 kere paylaşılmış, ilik bekleyen çocuk ise üç...Yazımı sildim. Nasıl bir ajitasyon yapmışım ki ilik bekleyen çocuğu bile geçebilmiştim.
Yazım , okulda teneffüs arasında ağlayan bir çocuk ile ilgiliydi.
Blogdan başka bir yerde yazamıyorum, blog ile yazmayı öğreniyorum, böyle yorumlar geldikçe daha iyi yazabilme konusunda aydınlanıyorum.
Yazarken ajitasyon yapmamaya dikkat edeceğim, teşekkür ederim.
Ama ajitasyon yaparak her şeyi elde edebilecek gücüm varsa, bunu kocam üzerinde değil, sokaktaki hayvanlar , okulda uzun saatler tutulan çocuklar için kullanmayı isterdim.

3 Kasım 2016 Perşembe

Evde Oturan Anne

Öğretmeni Yunus'a sormuş; annen çalışıyor mu?
-Annem çalışmıyor, evde oturuyor öğretmenim, demiş ama içine dert olmuş, akşam okuldan gelince; anne evde ne yapıyorsun, sıkılmıyor musun diyerek, ilk kez  bütün bir  günümü nasıl doldurduğumu  merak etti.

 
Bütün günümün çoğu bu odada geçer, evler değişti ama kitaplarım, koltuğum  bilgisayarım, halım ( Pıtpıt parçalayıp yok etmeden, halım görünsün istedim, evimde ki tek değerli eşyadır) hep aynı kaldı.
Sabah okul için seni uğurladıktan sonra hemen pencereye koşarım, okul servisine  kaybolana kadar bakarım, pencereye çıktığımı gören kediler koşar gelir, hepsine eşit miktarda sosis atarım, hep bu saatte çöp kamyonu geçer, işçiler çöp tenekelerini sürükler, kamyonun arkasına asılarak diğer çöp tenekelerine doğru yoluculuk ederler, imrenirim, kendimi onların yerine koymak isterim, olmaz her iş torpil ile, pencereyi kaparım. İlk senin odanı toplarım. Henüz sıcaklığı gitmemiş pijamalarını katlarım, yatak, masa,  altından kitap kalem çıkarırken acaba çantasına koymayı unuttu mu diyerek heyecanlanırım. Sonra teker teker diğer odalara geçerim, katlarım, yerleştiririm. Üstün körü, çabucak bitsin diye. Çayımı koyarım, kitaplarımın arasına otururum, eskisi yenisi hepsine şöyle bir bakarım, öyle iştahlanırım ki , her şeye karşı bir başlangıç, bir cesaret, bir umut beliriverir. Kitaplar arkadaşım olur. Sıkılmaz mıyım, sıkılırım bazen. Ama yalnızlığın  kader olduğuna karar verdim, benim için yazılmıştı, değiştirmek için çok teşebbüslerde bulundum.
Tek başına bu odada çay içerken bir yandan da kendim ile konuşabilirdim. Onun için blog açtım.
Komşularımın kapısını çalıp , her sabah çöp kamyonunu izlediğimi, kendimi çöp kamyonunun arkasında asılmış giderken  hayal ettiğimi, sonbaharda yapılacak en iyi şeyin sokakları süpürmek olduğunu , sokakları süpürerek para kazanmayı gerçekten çok istediğimi  anlatmak isterim, olmazdı, ne düşündükleri umurumda olmalıydı. Bu hayaller ancak çocuk iken kurulmalıydı, kırkından sonra değil. Oysa ben kırkımda gerçekleri görmeyi başladım.  En çok  soğuk havaları sever iken artık soğuk havalardan korkmaya başladım. Kış gelince fincan kahve, battaniye, kitap fotoğraflarını paylaşanları çocukça bulmaya başladım. Olgunluk, soğuktan korkmayı gerektiriyormuş gibi kendi kendime konuşurum. Market çiçeklerini sahiplenip, isim koyarak, dünyada var oluş nedenimi sorgularım, bozkırın dondurucu sabahında patates diye bağırmak için pazara giden küçük komşumun ardından bir kaç kelime  etmek, yazmak isterim, merdiven yıkayan Sadegül Abla nın çoraplarının içine soktuğu şalvarı için bir şeyler söylemek, yazmak isterim. Kim dinler? Ben dinlerim. Bunun için blog açtım.
Kendi kendime konuşurken okunduğumu hissettim. Amerika dan bir yorum almıştım. Hemen koştum, dünya atlasını çıkardım. Atlas okyanusunda parmaklarımı gezdirdim. Hayatımda hiç yurt dışına çıkmamıştım.
Yazdıklarımda kendini bulanlar, beni kendine yakın bulanlar oldu, yüzümü görmek, buluşmak istediler. Buluştuk. Sarıldık. Yazılarım sayesinde ruh ikizi, sırdaş, kardeş olduk. Blog sayesinde yalnızlığım tarih mi olacaktı , ne? Görüşemediklerimiz ile mesajlar yazdık, sayfalarca kendimizi anlattık, mesajlarımızda kendimizin bile bilmediği, farkına varamadığımız en gizli yanlarımızı keşfettik, sonra sıkıldık olsa gerek mesajlar azaldı, isimler ve yüzler yok oldu. Herkes işine ben yine odama.
Bir sabah uyandığımda  mesaj kutumda yüzlerce insan gördüm, hepsi beni merak ediyor, sorguluyor, yazım hakkında konuşmak, kendi dertlerini anlatmak istiyorlardı. Akşam yazıp yattığım yazım, öğlen olmadan internet gazetelerinde, face, twiter, adını hiç duymadığım paylaşım sitelerinde, profesörü, siyasetçisi, ev hanımı, sporcusu, müdürü...yüzlercesi benimle konuşmak istiyor. Çok korktum. Öğleyi geçirmeden yazımı sildim, yoksa akşam haberlerine çıkacaktım. Herkes o gün beni merak etmişti, beni karşılarına oturtup sorgulamak , aynı anda beni  paylaşmak istemiştiler. Hakları olduğunu düşünüyorlardı, herkese açık bir yerden konuşuyordum. Bloğun samimiyetinden korktum, odam öyle kalabalıklaştı ki kendimi kaybettim, sustum. Nereye kadar susacaktım, sessiz sessiz yine konuşmaya başladım.
Yüzünü görmediğim kişilere posta adresimi verdim. Posta kutusunu açtığımda , çok şaşırdım, beni gerçekten seviyorlardı.
Bu oda , koltuğun bu köşesi benim hayatım.
Bu odadan beri düşünür, hayal eder, yazarım, yazarken ağlarım, gülerim.
Yazdıklarıma bazen yorum gelmez, üzülmem, kendim için yazarım, kendim ile konuşurum, kendimi tanımak, kendimi bulmak için aranır dururum bloğumda, çünkü. Bazen yorum gelir, çok sevinirim, beni hala unutmamış diye, yeni biri gelmiş diye ama  artık bilirim hepsi yolcudur, gelip geçerken uğrarlar, sonra giderler, yalnızlığım  kalıcıdır.
Kalıcı olan yalnızlığımdır, bu oda, bu yeşil koltuklar ve( bu yazıyı iki kere  silen yeniden yazmak zorunda bırakan) eski bilgisayarım.
Gün tepelerin ardından kaybolurken yine  pencereye çıkarım, kediler yine koşarak penceremin önüne gelir, hepsine eşit miktarda sosis atarım. Okul servisinin sokağımda görünmesini beklerim. Seni karşılarken yeniden doğmuş gibi olurum. Bütün gün ne yaptığımı merak edip sorduğunda," hiç  , evdeydim", diyerek cevap veririm.
 
 

1 Kasım 2016 Salı

Bir çocuğa kitap nasıl sevdirilir?

Çocukluğumda, babamın kitapları en sevdiğim arkadaşlarımdı. Okumayı bilmediğim yaşlarımda babamın ağır kitaplarını gizli bir köşeye kaçırır sayfa sayfa açardım. Sayfaları açarken babam gibi olmaya çalışırdım, gözlerimi dünyaya kapayıp, hayal alemine açar gibi, bir elim ile kitabı tutarken öbür elimde sigara varmış gibi, her açtığım sayfaya  duman üflüyormuş gibi, satırlara, tek tek harflerin içine küçük başımı sokarak "mutluluk neresinde" diye babamın okurken gülümsediği yerleri arardım. Hayatımda hiç sigara içmedim ama babam gibi kitap okuyarak mutlu olabildim.
Oğlum bir kaç senedir kitap okumaya direniyor, kitap okumak istemiyor. Hep böyle gidecek , kitap okumayı sevmeyen biri olacak diye endişelendim. Zorla bir şeyler yaptırmak istemiyorum, okul zaten bütün gününü zorla bir şeyler yaptırarak harcıyor iken evinde rahatlasın istiyorum. Sadece yatmadan önce bir kaç sayfa baş ucunda okuyorum. Okulu, sözde okumayı teşvik etmek için her ay, öğretmenlerin belirlediği bir kitabı okutuyor, kitabın içinde geçen şeyleri (kahramanın kız kardeşinin adı neydi , dedesi kaç yaşındaydı gibi) sorarak bir yazılı sınav yapıyor birincilere  madalya takıyordu. Bu kitap okuma ödevini gözlemlediğimde, oğlum ödev verilen kitabı okurken tedirgin olmaya başladı, yaşlara, adlara, sorulabilir sorulara odaklanmaya çalıştı, madalya alamadıkça üzüldü, birinci olmak için hırslandı, bir sene sonra pes etti,  okulun belirlediği kitapları okumamak için direndi.
Yazın gittiğimiz köyümüzde tekrardan,  okumayı nasıl özendiririm diye düşündüm.  Belki kendi gibi çocuklar ile daha kolay olur diye köyde okuma günü yaptım, akrabaların  çocuklarına haber saldım.
.

Kitap okuma günümüze yaşları 9'u geçmeyen çoğu okuma bilmeyen küçük çocuklar geldi. Önce gölgesi en büyük olan bir ağaç seçtik, altına kilim serdik. Kitap okurken ne yapmak istediklerini sordum. Ateş yaktık, mısır, patates  közledik, şerbet yaptık, salıncak kurduk. Nasıl isterlerse öyle dinlesinlerdi, kitap okurken özgürlüğü hissetsinlerdi, şerbet içerek, ateşe bakarak, salıncakta sallanarak. Kitaplar arasından " Ölümsüz Aile" yi seçtiler, okuma bilen biri başladı. Kitap okundukça, mısır koçanları paylaşılıyor, salıncakta sallanılıyor, şerbetler içiliyordu. Sonraki okumalarda çocuklar peşlerinde  sevdikleri şeyleri getirmeye başladılar, yumurta, köpek, cips, kola...Yumurtaları pişirdik, cipsi, kolayı açtık, köpeği de aralarına  alarak Ölümsüz Aile'yi  okumaya devam ettiler. Bazen heyecanlandılar, okuyanın sözünü kestiler, söyleyecekleri şeyler o kadar mühimdi ki bekleyemezdi. Ben onların başında değilim sadece aralarındayım, çok sessizim, onları hayranlıkla izlemek ile meşgulüm. Ölümsüzlüğü tartışıyorlar, cenneti, cehennemi... Hepsi bir ağızdan bağırıyor, pazar satıcıları gibi, en çok bağıran en doğru. Tezgahlarında annelerinden , babalarından,   öğretmenlerinden duydukları var, onları satıyorlar.  Satacak bir şeyleri kalmayana kadar bağırıyorlar. En sonunda susuyorlar. Kitap okunmaya devam ediyor.  Anneleri, babaları, öğretmenleri çok uzakta kalıyor. Kitap okundukça   yalnızlıklarını hissediyorlar. Bundan sonra duydukları her kelime, kendi sesleri.  Yine okumayı kesiyorlar, bence diye cümleler kurmaya başlıyorlar, bağırmaya gerek duymadan. Bence ölümsüzlük kötü bir şey, bence ölümsüzlük iyi bir şey, ben ölümsüzlük suyundan içerdim, ben ölümsüzlük suyundan içmezdim derken, salıncakta sallanmayı durduruyor, tavadaki yumurtadan ellerini çekiyorlardı.
Biliyorum benim köyüm kitap okumayı küçük görür, hor görür, sevmez. Kendileri için kitap okumak boş uğraştır ama çocukları olunca iş değişir, okusunlar ister.  Oysa çoğunlukla çocukları da aynıdır, anneleri ve babaları gibi düşünmeye yatkındırlar.
Kitap okumak büyük bir şeydir, herkes kendi iç sesini aramak için yalnız kalamaz. Kendi ile tek başınalığında doğru ile yüz yüze gelmek istemez. Benim köyüm kitap okumayı sevmez.
Ölümsüz Aile bitemeden okuma günlerimiz son buldu.
Her çocuk kitap okumayı seviyor , okumanın alışkanlığa dönüştürülmesine izin vermeyen büyükler ile nasıl baş edebilir ile ilgili bilgisi olan var mı?