22 Eylül 2016 Perşembe

Sadegül Abla

Sadegül Abla merdiven yıkayıcısı. Nerede oturduğunu bilmem, haftada bir kez gelir bir kova su alır dört katlı apartmanımızın merdivenlerini yıkar. Çoğunlukla bir kovayı suyu benden alır. Kovasını doldururken içeri buyur ederim. İçeri girmez miydiniz diye kapımı açtığımda şaşırır, eline beline koyar beni baştan aşağı süzerdi. Bir süre geçtikten sonra ;"yok anam,(bacım,gızım,...) işim gücüm var diyerek teklifimi geri çevirirdi, sonradan öğrendim ki içeri girmemesinin nedenlerinden biri de her geleni koklamaya çalışan pıtpıt'ın varlığıymış. Sadegül Abla çok titiz, itli, enikli evleri pis bulurmuş, ne oturur ne de bir şey yermiş (bu arada pıtpıt köpeğe benzeyecek kadar irileşti).
Olur olmaz vakitlerde elinde kovası ile kapımda belirir, içeriyi hiç süzmez, sadece yüzüme bakardı. Yüzüme böyle doğrudan bakan ile az mı karşılaştığımdan yoksa çok mu yalnızlaştığımdan bilmem Sadegül Abla içeri girsin, kahve içsin, çay içsin,  elma hoşafı içsin, dut şurubu içsin istiyorum, içerken  kapı aralığından baktığı gibi yüzüme baksın istiyorum.
Geçen aylardan bir günün sabahında Sadegül Abla evime misafir olmak zorunda kaldı, sabahın erken saatlerinde sular kesilmiş, okula , işe gidenler yüzüne vuracak su bulamayarak evden çıkmıştı. Sadegül Abla'nın kovası boş kaldı, birlikte suların gelmesini bekledik.
Kediyi balkona attım, kahvenin yanında elma hoşafını sonra dut şurubunu çıkarttım, her bardağı ikişer, üçer kez sildim, kedi kılı yapışmış olmasından korkarak.
-Yini moda çıktı, buralarda evin içinde it, enik beslenmezdi, dışarıdan gelenlerin işi bu, gızım sen nirelisin...
-Bir bakır ( kova)  su ile apartman merdiveni temizlenir miymiş, eskiden bakır bakır suları boşaltırdım yukarıdan aşağıya, köpürte köpürte...Şimdi bir bakır suyun içine sok paspası sil, haybeden iş, böyle temizlik mi olur pislik, mundar....Yüzünü ekşite ekşite kahvesini içti, elma hoşafını ardından dut pekmezini içince yüzü açıldı. Gızım sen nirelisin....
Sırtında örgü yeleği, şalvarının paçalarını çoraplarının içine sokmuş, penyesinin kollarını sıyırmış, işine hazır vaziyette iken koyu bir sohbete dalıyoruz.
Sadegül Abla'nın varı yoğu bir oğlu, oğlundan başka bir şey konuşmuyor, her lafın başı, ortası, sonu mutlaka oğlu.
- Bir elimde oğlum bir elimde bakırım, böyle geçti ömrüm, gızım benim.
-Köpük köpük merdivenleri yıkadığım zamanların birinde düştüm de belimi kırdım, buncacık oğlum başımdan ayrılmadı, bir bardak suyumu eksik etmedi, bacım benim.
-Çok okurdu, okumayı nerden sevdi bilemedim,  benden başkasını gördüğü yok idi.
-Gecen, gündüzün çalışırdı, bi arkadaşı,bi gezmesi yok idi.
-Büyük okulları kazandı, hepsini birincilikle bitirdi büyük adam olacak diye içerime ahan bu bakırlar dolusu  sular serpildi.
- Sınavlara girmiş, hepsini kazanmış , sözlüde bırakmışlar.
 
-Adamı olanı alıyorlarmış diye duydum, adam kimdi, nerede idi bulayım diye yandım, kavruldum.
-Benim bir adamım var, af edersin  yanında ağzımı bozmak istemem hanım gızım, dışarıdan gören adamların şahı der, giyinir kuşanır , nerde sürttüğü belli değil, evin yolunu ayda yılda bir cebi boşalınca bulur. Adam değil ama ne idersin, babası, erkek...
-Beş yıl geçti gitti bacım, benim oğlum benden başkasının elini  öpmez ,  benden başka kim onun elinden tutacak ,hep içim yanar, oğluma  , adam bulamadım, beş yıldır merdivene gittiğim her evin açılan kapısının ardında mıydı bu adam diye iç geçirdim.
Sular geldi, Sadegül Abla hemen yerinden kalktı, bakırını eline alıp ,çıkıp gitti.

21 Eylül 2016 Çarşamba

İpekli Mendil

 Kendimi bildim bileli tatil demek köye gitmek demekti. Üç ay boyunca tarlada, bahçede, domates biber kabak patlıcan fasulye sula, topla, kurut, kışa hazırlık, salça, konserve yap, elma, armutlar yere düşmesin ezilmesin ağaca çık, kurut hoşaf yap, suyunu çıkar pekmez yap , ceviz, şeftali, ayva, nar, dut, incir, hepsi beni bekler. Bütün tatilim ağaç tepelerinde,  dikenlerin yırttığı, ısırganların yaktığı topraklı ellerim ve ayaklarım, elektriği , suyu, insanı olmayan bu köy, çocukluğumdan beri, hiç aksatmadan. Güneye hiç inmemiş, Bodrum'u Çeşme'yi, şezlongu   hiç görmemiş olmam bu sene içime dert oldu. Şezlonga uzanıp, kitap okumayı, sıcaktan bunaldıkça denize girip serinlemenin hayalini kuruyordum, domateslere, fasulyelere sırık çakarken, en iri  incire, elmaya, cevize ulaşabilmek için çıktığım ağacın en tepesinde hep hayal kuruyordum. Bu sene hayalim gerçek oluyordu, ayın 16 sın da deniz tatilimizin ilk günü başlayacaktı.  İnternetten neler gerekli öğrendim, haftalar öncesi deniz hazırlıklarına başladım, yaşadığımız yerde alışveriş merkezi olmadığı için gerekli çoğu şeyi Ankara durağında almak için planlar yaptım. Ankara'da bir günlük mola verecektik, zaten arabamız bir solukta onca yolu yapamazdı. Gözümü öyle karartmıştım ki, internetten gördüğüm şezlonga uzanmışlara benzemek için kendimi değiştirmeye başladım, hiç boya görmemiş saçlarıma gölge yaptırdım( köy düğünlerinde oynayan Alamancı teyzelerin yarım başörtülerinden fırlamış  donuk kirli sarı  saçları  aynada görünce, saçımı makinaya vurdurttum) Ankamal da  hiç delinmemiş kulaklarımı deldirdim, eczanedeki görevli yanlış oldu, simetrik olmadı diye ikişer kez aynı işlemi uygularken, tersliklerin üzerinde hiç durmadım, yarını düşünüyordum.  Bütün eksiklerimi tamamlayacak kadar büyük olan bu alışveriş merkezinden ayrılırken bir mesaj geldi" İnci , Ciciobella Tatilde' yi istiyor". İnci'yi uzaktan internetten  tanıyorum, üç yaşında lösemi hastası. Okumamışım gibi yapıp alışveriş merkezinden çıkmaya çalıştım, öylesine büyüktü ki yanlış kapı, yanlış çıkış derken oyuncakçı vitrini gözüme çarptı. Ciciobella tatilde ne ola ki diye oyuncakçıya sormak için içeri girdim, bir kutu içinde çirkin bir bebek ( bebeğin saçı, gölgeli saçıma benzediği için çirkin gözüktü gözüme) ile oyuncakçıdan çıktım.
Bir dolmuşta, oyuncak kutusuna sıkı sıkı sarılmış, hastaneye gidiyorum. İnci'nin ilaç alma günüymüş, annesi bekleme salonunda. Adı Aysel. Bir ilçe adı söylüyor, oralıyız diyor. İlçeyi çıkaramıyorum, belli etmiyorum, Aysel için ilçesi İstanbul gibi Ankara gibi. Putu kare kocaman örtüsü ile şalvarı var. Güler yüzlü, gözleri canlı canlı, hayat fışkırıyor, sanki biraz önce ayrıldığım alışveriş merkezindeki bir kafede iki yakın arkadaş gibi konuşuyoruz. İnci uyanırken yanında olmalıyım yoksa hastaneyi başımıza yıkar diyerek yanımdan ayrılıyor, elimdeki paketi veremediğimin farkına geç varıyorum. İnci'nin durduk yerde yüzü sararmış, sanki kanı çekilmiş, Aysel'e dert olmuş ama çevresi çocuktur geçer diye önemsememiş. İncinin yüzü soldukça, dudaklarına kan oturdukça Aysel'in de böğrüne taş oturmuş, sırtına vurup buralara kadar gelmiş, altı ay hastaneden hiç çıkmadan tedavi görmüşler, sonra her hafta ilaç alma şartı ile dışarı çıkmışlar, Ankara da bir tanıdıkları evlerinin bir odasını ana kıza kiralamış. Kocasından hiç laf etmedi, Yunus'a bakarak ,bir oğlu olduğunu söylerken canlı gözleri soldu, yere eğildi.
İnci'nin uyanmasını bekliyorum.
Aysel kucağında İnci'si ile görünüyor,  maskenin ardındaki küçük  yüzü tanıyorum, ağlamaktan gözleri kızarmış, yüzü asılmış, küskün.
Elimdeki kutuya uzanırken incecik ellerinde sayısız enjektör yarası. Annesi kutuyu dezenfekte ile siliyor, bebeği çıkartıp her yerini yine dezenfekteliyor, sonra kızına uzatıyor. Bebeğine sarılan İnci ' hadi onu güneşe çıkaralım' diyor.
Bahçeye iniyoruz, güneşi gören bebek anında kararıyor, İnci öyle bir kahkaha atıyor ki etraftaki herkesin başı bize dönüyor. Bebeğini güneşe doğru uzatmış bir çocuğun kahkahasına hastane bahçesindeki herkes şahit oluyor.
Demek bu çirkin bebeğin numarası buymuş, güneşi gördü mü kararıyormuş.
Bebek sayesinde İnci bizi çok sevdi, ayrılmak istemedi, öyle yalvardı ki onlara gitmemiz için Aysel gözlerini gözlerime devirip, ' bize gel, misafirimiz ol' ricasını, neden emir gibi kabul ettim, olur diyerek ikiletmedim, bilemiyorum.
Köyde olan annemlerin Ankara da ki boş evinde beni bekleyen eşime durumu anlatmam zor oldu,  İnci gibi ısrarcı olmam gerekti.
Gölbaşı dolmuşlarına bindik, dolmuşa binmeden önce Aysel İncisini putu kare örtüsüne sardı, mikroplardan çok korkuyordu. Dolmuşta gördüğüm Ankara'yı tanımıyordum, benim büyüdüğüm Ankara çok uzaklarda kalmıştı, Gölbaşına gelmeden yolda inip eskice bir apartmanın ikinci katına girerken, apartmanın tamamen boşaltıldığını gördüm, yıkılacak yenisi yapılacaktı,  Aysel incisini bohçasından çıkardı, hepimize birer maske verdi, ellerimize, üstümüze başımıza dezenfekte sıktı. Evin bir odası hariç diğerlerini  ev sahibi kilitlemiş, Aysel o bir odayı kendine ve kızına yuva yapmış. Yunus'un ilk dikkatini çeken televizyonun olmayışıydı, İnci gülerek televizyon kilitli odada, hapislemişler dedi. Bir oda, dördümüz için öyle genişledi ki, yapmadığımız şey kalmadı, güldük, konuştuk, yedik içtik. Maskeli konuşmak, yemek içmek zor geldikçe, Aysel e ve İnciye bakıyorduk, bir sene boyunca maskelerini hiç çıkarmamışlardı. Çocuklar uyudu, İnciyi bebeğine sarılmış bir halde beşiğine, Yunus'u yer yatağına yatırdık. Uyuyan çocuklar ile sessizleşen odada   Aysel ile yalnızız . Aysel her boş kaldığında mırıldanarak bir şeyler okuyordu,  sessiz sessiz hamd , şükür kelimelerini duyuyordum.
Garip bir suçluluk hissi ile Aysel i ilk gördüğüm andan itibaren kuşatılmıştım ama şimdi daha çok. Yarın tatile çıkacaktım. Tatili , yarını aklıma getirdikçe, her şeye rağmen mutlu oluyordum, yatmadan önce aynadaki yüzümü görünce kendimi tanıyamadım, keşke Aysel bir gün önce ki gerçek beni görseydi ,kısacık boyanmış, ikişer kez delinmiş kulaklı bu yüz ile kendim değildim.
Gece yarısı şiddetli bir patlama sesi ile uyandım, ev yıkılacak gibi sarsılmıştı, uçak sesleri...İlk aklıma gelen rusya, amerika, suriye ya da başka bir ülke bize savaş açmıştı, bombalanıyorduk. şarj etmeyi unuttuğum  telefonuma sarıldım, beni merak edenlere hemen ulaşmalıydım, ....Aysel   beşiğin başında oturuyor,  sakin sakin okuyor, üflüyor. Haber verecek kimsesi yok muydu bu kadının, bombalanıyoruz Aysel, öleceğiz diye bağırmaya başladım. Sessiz ol , çocukları uyandırma dedi. Ne işim vardı burda, hiç tanımadığım yerde bilmediğim insanların yanında ölecektim. Bu kadından, bu hasta çocuktan, ölümden bir an önce uzaklaşmalıydım. Yunus'u kucaklayarak;
-Sığınağı var mı buranın, kömürlük, depo!
-Deposu olmalı, dedi.
-Hemen  inelim dedim, sen de İnciyi al...
-Olmaz dedi,
-...
-İnci'yi depoya indiremem orası çok kirli, mikropludur.
-...
Kimdi bu kadın, deli miydi, bombalanırken mikroplardan korkuyordu, nerede olduğunu  çıkaramadığım o ilçesindeki tüm insanlar bunun gibi miydi, kimdi...Şaşkın, korku, panik içindeki yüzüme yine sakin canlı gözleri ile bakarken;
-Ölmekten korkmuyorum, İnci'nin hastalığını öğrendiğim gün, ölmüştüm. Her şey, onun hayatta kalması için  değişmeliydi, değişemeyenleri öldürdüm, önce kendimden başladım...
Kollarımda ağırlaşan Yunus'u yere yatırdım, beşiği pencere önünden alıp, yer yatağını pencereye siper ettik . Üstümüzde uçak, ateş, bombalama sesleri. Çocuklarımızın başına çöktük. O anda öleceğime o kadar inanmıştım ki,  son anlarımı nasıl geçirmem ile ilgili karar vermem gerektiğini hissettim. Yüzümü görmek istedim, lavaboya gidip aynaya baktım, gördüğüm ben değildim, kendimi göremiyorum.  Yunus en derin uykusunda, öpmek istedim , bombaların sesi ile uyanmamışken  öpülürken belki uyanır diye çekiniyorum, öpemiyorum.  Kayısı kokusu duyuyorum, sigara dumanı ile karışmış, Malatya'daki evimizin kayısı bahçeli balkonundayım,  babamın yanında mindere uzanmışım, bir elinde sigara bir elinde kitap Sait Faik okuyor babam. Çok mutluyum. Çorum'daki evimizin penceresi açık,  bozkırın sıcak ikindi  rüzgarı  ile perdelerimiz şişiyor, başı kucağımda oğluma Sait Faik'in İpekli Mendil'ini okuyorum, hikaye tamamlanamadan dışarıdan çocuk sesleri," Yunusss aşağı gel maç var"...
Başını kucağımdan kaldırıp, anne inebilir miyim, çok önemli bir maç,  balkondan beni izle...Balkona çıktığımı gören sokak kedileri koşarak sıralanıyorlar, hepsine sosislerini attıktan sonra yarım kalan Sait Faik hikayesi ile çocuk seslerine karışıyorum. Dünya ile ilgili ilk aklıma gelenler bunlardı,  bunlar için şükür ettim. Aysel'e baktım, can alan melek gibi gözüktü gözüme, her an beşiğin yanından kalkıp bana doğru gelecekti. Kendimi görmek istiyorum , kendimi bilip tanımak...  Sokağın bütün kedileri beni tanıyordu. Hepsi beni görünce koşmuş, gelmiş, Yunus sokaktaki çocukların arasına karışmış, oğluma okuyamadığım yarım hikayeyi de tamamlamalıyım...
"Çok korkuttuk ağlamadı. Gözleri ağlamaya hazır çocukların gözlerine döndü ama, dudaklarında ufacık bir titreme gözükmedi ve kaşları sabit, kararlı hallerini hiç bozmadılar...Bırakılınca azat edilmiş bir kırlangıç gibi fırladı. Ay ışığını ve mısır tarlasını, keskin bir kanat gibi sıyırarak kaçtı gitti... ( İpekli Mendil Sait Fait A. sf 42 Bilgi Yayınevi sekizinci basım 1987)"