14 Haziran 2016 Salı

Trafik polisi- kedi

Ankara'dayım, serin bir gecede annem ile ,  sabah olunca  rutin kontroller için hastaneye gideceğiz. Dosyaları elden geçiriyoruz, eksikleri tamamlıyoruz, annem yatmadan önce namazını kılmak için benden namaz örtüsünü istiyor, beyaz namaz örtüsü, üzerinde gül kokulu tespih. Annem selamını verirken,
 dışarıdan bir kadın çığlığı geliyor,  balkona koşuyoruz. Yola diz çökmüş, tek tük geçen arabaların önünü kesmiş, karanlıkta seçilemeyen  kadının çığlığı  acı acı ağlamaya dönüşüyor. Yoldan geçen bir iki kişi kadını çöktüğü yerden kaldırıyor, yüzünü görüyoruz, ikinci kattaki trafik polisi.

On yıl öncesi olmalıydı, apartmanımızın ikinci katındaki  kiralık daireye  bir trafik polisinin taşınması.
Tekerlekli sandalyesinde konuşamayan bir ablası ile kendi oturuyordu. Apartman sakinlerinin alışık olmadığı bir komşuydu,    iki metreye yakın boyu , geniş eni ,  çatık kaşları yanına kimseyi yanaştırmazdı. Trafik polisinin büyük cüssesi apartman boşluğunda, asansörde birden karşınıza çıksa ,küçük bir çığlık attırabilirdi. Öyle güçlüydü ki tekerlekli sandalyesi ile birlikte ablasını iki kat indirir ve çıkarırdı. Merhaba, kolay gelsin diye sokulmaya çalışanları, kolaysa başına gelsin diye tersleyen, yüzü sirke satan, yabani biriydi. Gerçek adı neydi hiç önemsemedik, bizim için  adı trafik polisiydi. Ne olursa olsun  bizim apartman sakinlerinden hiç kimsenin hayatı gizli kalmaz,  günlerde konuşulmak üzere bir şekilde hikayesi öğrenilirdi. Biri üniversite biri evlilik için hazırlık yapan iki kız kardeşmiş bunlar.  Abla, balayına giderken  trafik kazası geçiriyor,  kocanın yarası hafif hemen hastaneden çıkıyor, karısını felçli ve dilsiz olarak hastanede bırakıyor. Balayında terk edilen kadının tek yakını,  tek akrabası kız kardeşi. Kız kardeş felçli ablasına bakabilmek için üniversite okumayıp polis oluyor, kaderin tokatını yemiş bu kadının yabaniliğini  artık hoş göreceğiz  diyen apartman sakinlerinin, sıradan  çin börekli ,  kısırlı, patates salatalı,  apartman günlerine renk katmıştı.
Kedi sevgisi nedir bilmediğim yıllarda, onu , apartmanın arka bahçesinde bir kediye yem ve su verirken gördüğümü hatırlıyorum, bir de annemden borç para istemek için kapımıza geldiği o günde ne kadar şaşırdığımızı. Annem kapıda kalmayın içeri girin dediğinde kapıdan girerken boynunu bükmek zorunda kalışını, kocaman gövdesi küçücük salonumuzda iken bükük başını hiç kaldırmadan, " çevredeki tüm veterinerlere götürdüm en ucuzu buydu, ameliyat olmaz ise  bacağını kesecekler, beş taksitte öderim" dediğinde kedi sevmeyen annemin hemen yatak odasına koşup  bir tomar para ile geldiğini, dizleri üzerine koyduğu kocaman ellerine tutuşturduğunu hatırlıyorum.
İkinci kattaki trafik polisinin kedi sevgisinden apartman günlerinin haberi olmadı.
Dışarıdaki kadın ağlamasının trafik polisine ait olduğunu görünce annem hemen bahçeye indi. Apartman sakinleri bir bir balkona çıktı, "ablası öldü herhalde " diye söylenmeye başlandılar.
Trafik polisi ağıt yakarak ağlarken sıkı sıkı bir şeyi kucaklıyor, kucağından kan damlıyor. Ağıtın sözleri yeni ölmüş bir sevgili için yazılmış aşk dizeleri gibi. Daha önce hiç kimse için söylenmemiş , yazılmamış bir aşk ağıdıydı. Kocaman vücuda sarılmaya çalıştı annem. Göğsüne bastırdığı şeyi alabilmek için kocaman kollarını çözmeye çalıştı. Ama ayrılmak istemiyordu, öyle bastırıyordu ki göğsüne, kendi göğsünden can vermek ister gibi. Annem başında ki  namaz örtüsünü yere serdi,  karanlık içinde bir parça beyazlık belirdi. Kadının kolları bu  beyazlığa  çözüldü. Beyaz namaz örtüsünü kediye kefen yaptılar. Son bir kez daha göğsüne bastırdı, hoşça kal aşkım diyerek gül kokulu beyaz namaz örtüsünü dudaklarına götürdü, trafik polisi.
Gecenin karanlığında balkondan sarkan apartman sakinlerinin nasıl şaşırdıklarını , artık ,  günlerinde   çin salatalarını yerken  öğrenebileceğiz.



3 Haziran 2016 Cuma

Tatil hayalleri kurarken

İlk kez bu sene köyden başka bir yere, tatil için ( hiç görmediğim Bodrum, Yunus'un görmediği Antalya'yı görme hevesi ile) planlar yapmaya başladık,  eksi yirmilere varan  kış akşamları bol bol hayal kurduyduk. Sabah herkes işine okuluna gitmişken, pijamalarımla  pencere önünde hesap kitap yapmamaya çalışarak tatil hayallerine  dalmışken,  sokağın başında yine o çocukları gördüm. İlk gördüğüm gün, Yunus' un ev ödevlerini zorla yaptırmaya çalışırken bunalmış, kendimi pencereye attığım o gün,
abla ve erkek kardeş, sokaktaki çöp tenekelerini teker teker  açıyorlar, ablanın boyu çöp tenekesinin içine bakacak kadar , erkek kardeşin boyu yetişmiyor. İstanbul'daki çöp toplayan çocuklara benzemiyorlar, bu iş de acemi oldukları her hallerinden belli. Özenli bir annenin giydirdiği ,  misafirliğe giden çocuklar gibi giyinmişler, küçüğün elinde küçük bir poşet. Abla, bir eliyle kibarca çöp tenekesinin kapağını kaldırıyor , öbür  eliyle çöpten aldıklarını kardeşinin açtığı küçük poşete atıyor. Yavaşça çöp tenekesinin kapağını kapatıyor. Başka bir çöp tenekesine giderken abla , kirlenmiş hissettiği ellerini temizlemeye çalışıyor, erkek kardeş ablasının arkasında, sadece ablasını izliyor, önüne bile bakmıyor. Ablanın yeni taranmış saçları arkadan sımsıkı tek  örgü yapılmış, örgüsü, sokağın sonuna kadarki bütün çöp tenekelerine değdi, gözden kayboldular.
İçim içime sığmadı, hırslandım, hırsımı ödevini yapmak istemeyen Yunus'tan çıkardım, bağırdım, çağırdım.
Günler sonra  bugün, sokağın başında abla ve erkek kardeş, çöp tenekelerinin kapakları açılıyor, kapanıyor. Tatil hayallerinde ritmi yavaşlamış kalbim küt küt atmaya başladı. Bir anda dışarı fırladım, çöp tenekesi başında , üzerimde pijamalarım ile  çocukların yanındaydım.  İlk gördüğüm günden farklıydılar, ablanın saçları örülmemiş, dağınık. Erkek kardeş  ablasının arkasında gizlenmiyor, gözü açılmış, çöp tenekesine tırmanıyor. Abla , kafasını çöp tenekesinden dışarı çıkarıp, bana bir an bakıyor, gözlerinden keskin bir bıçak fırlıyor. Belgesellerde izlediğim vahşi hayvanların bakışları, biraz daha bakarsam , beni paramparça yapacak . Çöpü sert bir şekilde kapattı, başka bir çöpe giderken ellerini temizlemeye çalışmadı, erkek kardeşinin elindeki poşet büyümüş, sürükleyerek sokaktan uzaklaştılar.
Ne diyecektim de kendimi dışarı atıverdim?
Ne diyecektim ki çöpün başında gözlerinin içine bakıverdim?
Eve döndüm,  herhalde hiç bir zaman bloğumda yıldızlı otellerde tatil fotoğrafı paylaşamayacağım.
Göremedik diye üzüldüğüm sevgili Bodrum ve Antalya , bugün, yokluğun vahşileştirdiği bir çift çocuk gözü ile yaralandım.

2 Haziran 2016 Perşembe

Halı yıkama mevsimi

Aylardır, havaların güzelleşmesini bekledim, güneş açsın, her yeri ısıtsın.
Her gün yağmur, fırtına ile soğuk.
Dün aradığım hava gelince hemen kolları sıvadım.
Halıları balkona attım, aylar öncesinden aldığım halı yıkama fırçasını çıkardım.
Hiç halı yıkamamış, yıkatmamıştım, kedinin kusmaları çoğalınca içim rahat etmedi.
Balkonun , kimselerin göremeyeceği tenha yerinde kovadaki suları döktüm, sabun ile köpürttüm.
Kova ile su taşımak , ağırlaşan halıları kaldırmak zor geldi ama esas zor gelecek şey,  halı yıkarken görülmem olacaktı.
 Balkondan beri,  beni gören herkes  " niye kendin yıkıyorsun, versene yıkamacıya diye sorgulayacaktı, ben de cevap arayacaktım. Beni düşünüyorlardı, sağ olsunlar, eksik olmasınlar.
Ne cevap vereyim;
Halılarım kıymetli, yıkayıcıların temizliğine güvenmiyorum, kullandıkları deterjan sağlığa zararlı...
Gerçeği mi söyleyeyim, , kedi kusmuklu halılarımı üç kova su , bir kalıp sabun ile yıkamamın maliyeti az diye,  hesap kitaptan sonra, öyle karar verdim mi ,diyeyim.
Kendi pisliğimi kendim temizleyerek eve üç kuruş da olsa katkı sağlamak artık niye hor görülür oldu, niye gözde büyüdü mü diyeyim.