27 Mayıs 2016 Cuma

Fidenin yuvası

Dün hastanede karşı komşumuz ve oğlu ile karşılaştık. Ayak üstü neden hastanede olduklarını anlattı;
"Dikkat eksikliği varmış, babası onları terk ettiğinden beri , sınıf öğretmeni ilaç tedavisi önermiş, hastane bir kaç soru sormuş, dört ayrı hap vermiş, haplar çok ağır gelmiş, hapları hafifleri ile değiştirmek istiyormuş..."
Annesinin elini tutan çocuk bu dünyada değilmiş gibiydi, gözleri dalgın, uyuşmuş, hareketsiz...
Kalıtsal, fiziksel, biyolojik hiç bir rahatsızlığının olmadığını eve davet ettiğimde anladım, okulun yeni psikolojik danışmanı çocuğun hap kullanmasına karşı çıkmış ama sınıf öğretmeni ısrar ettiği için arada kalmış anne. Anne; her cümlesinin başına " babası onu terk ettiğinden beri"yi koyuyor.
Onları uğurlarken alt komşunun kızı " Şirin", babası ve annesi ile spordan geliyordu. Bütün dünya Şirin için yaratılmış gibi,  her şeyi merak eden, onsuz hiç bir şeyin anlamı olmadığını bilen ve herkese ispat etmeye çalışan;
- "Yunus ben olmadan oyun mu oynadınız? Biliyordun değil mi, ben hem sınıf hem de  okul başkanıyım, sınıfın yarısı bana aşık, sınıfın yarısının erkek, yarısının kız olduğunu biliyorsun değil mi" diye her zaman her gördüğü her yerde ayak üstü de olsa söyleme gereği görüyor.

Bu ilkbahar da bütün aile toprağı kazdık, yabancı otları temizledik, toprakta her fide için yuva açtık , ektik, can sularını verdik.
Benim diktiğim domates fideleri çiçek açtı, Yunus'un diktikleri henüz olduğu gibi kaldı hiç büyümedi.
Biz yokken babam diktiğimiz yerlere gözü gibi baktı, çocuklarımın diktiği domates, biber ,patlıcan, kavun, karpuz... diye. Her akşam fidelerin gelişimi ile ilgili rapor verdi;
"Yunus'un fideleri yer olmadığı için  taşlı toprağa dikildiğinden büyüyemediler, senin fidelerinin toprağı iyiydi, şimdi hepsi çiçekte.











Babam dikilen yerlere bakıyor.
 

26 Mayıs 2016 Perşembe

kedi - kene - imdat

Pıtpıt için üzülüyordum, biz dışarı çıkıyoruz, o çıkamıyor. Nerde bir yeşillik görsem içim acıyor, keşke Pıtpıt şimdi şu yeşilliklerde koşsa diye iç geçiriyorum.
Pıtpıt evimizin kedisi, evimizin bütün odaları, yatakları , mutfak , salon her yer onun ama yine de üzülüyorum. Geçen dört günlük tatilde onu da köye götürdüm. Köyün bütün kuşlarını yakalamaya yuvalarını bozmaya çalıştı, Pıtpıtın peşinde koşmaktan, ağzından kuşları, fareleri kurtarmaktan yoruldum, gözüm hep üzerindeydi, Pıtpıt hep pusuda.
Eve döner dönmez enseden yapılan, dış parazit için   damlayı damlattım.
Damla yaptığım günün akşamında kucağımda uyuyan Pıtpıt'ın tüyleri arasında kene gördüğümü zannettim(  keneyi resimlerinden biliyorum , canlısını görmemiştim).
Sonra elimde dolaşan bir böceği de keneye benzettim, böceği öldüremedim, pencereden dışarı attım.
Pıtpıt uyanıp, Yunus'un yatağına gitmişken, acaba kene mi değil mi diye gördüğüm böceği internetten araştırmaya bakındım. Keneye çok benziyordu.  Pıtpıt'ı balkona kapattım.
Sabah Yunus'u okula yollayıp bütün evi süpürdüm, sildim. Pıtpıt'ıda iyice taradım ve içeri aldım. Henüz öğle olmadan okuldan aradılar,
" Yunus göğsüne yapışmış bir böceği çıkartmış atmış, biz böceği göremedik , kene ihtimaline karşı bir hastaneye götürür müsünüz?
Çorum'un kenesi tehlikeli ama Pıtpıt'ın kenesi Samsun'dan. Kene mi, değil mi, bir çocuk keneyi nasıl çıkarır?
Şimdi hastaneden geldik, ama acildeki doktorlar kenenin yapıştığı yere bakmadılar, bakmaya gerek yok dediler,  sadece biz kene olabilir dedik diye , kan aldılar. Üç sefer kan alıp değerleri kontrol edeceklermiş.
Kediden kene geçer mi?
İlaçlanmış kedinin kenesi dışarı çıkar, yürür mü?
 Kene evin içinde ( yatakta, halıda....) yaşayabilir mi? 
Kene ısırığının olduğu bölgeye doktorlar neden bakma gereği görmedi?
Bilen var mı?

24 Mayıs 2016 Salı

Hadi

Gün doğuyor,   uyandırmak için odasına girerken düşünüyorum, gün içinde benden  en çok duyduğu kelimeyi.
"Hadi".
Başka kelimeler ile başlanılan yeni bir gün olsun istedim.
Her zaman ki gibi, uyanmak istemedi, yeni kelimeler hiç bir şeyi değiştirmeyecekti,
-Hadi kalk artık okula geç kalacaksın.

dondurma arabası

Çorum'un  parkında oturuyorum. Torunlarına bakan örgü yelekli babaanneler, ananeleri izliyorum. Çocuklar boylarından büyük salıncak, kaydırak istiyor, büyükanneler belim diye geri çeviriyor, kimisi belini feda ediyor torunlarını kucaklayıp oynatıyor. Biri, kolayını bulmuş evdeki tüm oyuncakları getirmiş torunu yanı başından uzaklaşmasın, kendi de bank arkadaşı ile rahat rahat konuşsun diye..
-Babaayne yangın çıktı , yangını söndürmeye gidiyorum.
Babaanne yanında oturan bank arkadaşına, torununa karşı ne kadar ilgili ve bilgili olduğunu ispat eder gibi,
-Dondurma arabası değil mi o elindeki?
-Yangını dondurma ile söndüreceğim
-Olmaz , yangına dondurma arabası ile gidilmez.
-Ama yangın var!
-Olmaz, yangına dondurma arabası ile gidilmez, anlamıyor musun ,yarın gelirken itfaiye arabanı da getiririz, onunla yangına gidersin.
Görevini yapmanın rahatlığıyla yanındakine dönüp akşam yeni bölümü oynayacak diziyi konuşmaya başladı.
Yunus gittiği bir evde  herkes ile birlikte bir diziyi izliyor, diziyi anlamak adına sorular sordu, aldığı cevaplar karşısında, " çok saçma bir diziymiş " diyiverdi.  Ama herkes pür dikkat izliyor diye dediği şeyden utandı,  sonra herkes gibi kendini diziye kaptırmaya çalıştı, sorgulamadan, anlamaya çalışmadan, önüne gelirse ...Oysa dizinin konusu, senaryosu ,  bir çocuğun bile kabul edemeyeceği kadar saçmaydı ama koskoca oyuncular memnun, izleyen memnun...
Henüz büyüklerin egemenliğine kendini bırakmamış çocukların düşüncelerini, fikirlerini , hayallerini destekliyorum. Bir yangın varsa hemen söndürülmeli.

23 Mayıs 2016 Pazartesi

Köyde yaşam

Dört gün tatil yaptık köyümüzde. Annemi akrabalarına götürdüm. Annemin dayısı, annemin teyzeleri...Köyde çocuk sesi nerdeyse yok gibi, bazı bahçelerde tavuk , horoz sesi ( hayvanlar içinde  çok sevdiğim eşek ve sesi hiç yok) . Köy yaşlılara terkedilmiş.
Büyüklere götürmek için annem ile kiraz topladık, bu sene kirazlarımıza don vurmuş, ağaçlarda çok az kiraz var. Haber vermeden, çal kapı uğradığımız büyük dayı hasta yatağında, felçli yatıyor, Mükteber yenge çok seviniyor, sımsıkı sarılıyor. Büyük dayının yattığı yerde daha önce koca dede yatardı, annemin dedesiydi o da felçliydi, yıllarca Mükteber yengenin bakmışlığı vardı.  Konuşmalar yaşlılık üzerine, ölenler ve hastalar üzerine, kendilerinden daha kötü olan akraba ve yakınlarına anarak hallerine şükretmek üzere... Tecibeyli Şükriye' yi oğlu evden atmış, üstünü başını bir çuvala doldurmuş, kadıncağızı yol üstüne...Sarıların Hüsniye çok içliydi, kimseye derdini söylemezdi, oğlu istemiyormuş diye adı çıkınca tarım ilacı içti, göçtü gitti , Yukarılı Fikriye zamanında gelinine çok çektirdi şimdi kocayınca, gelini ona bakacak mıydı, her gün gelininden sopa yiyormuş ( küçücük köyden çıkan haberler öyle çok ve  büyüktü ki içime sığdıramadım, kulaklarımı tıkayıp gözlerimi açtım)  Ev sahibine hissettirmemeye çalışarak  etrafıma bakındım. Çocukluğumda bu ev , büyük dayı kocamandı, şimdi küçülmüş. Bir misafiri bekleyen ev gibi...bilindik misafir, bilindik acı, misafirin peşinde götürdüğü bilindik yok oluş...Köylük yerde yaşlılık artık eziyet oldu, çekilmez dert oldu, olmaz denilenler oldu, görülmez denilenler görüldü,  Allahım yatağa düşürme, evlat yüzüne muhtaç etme diyerek sözlerinin sonuna geldi Mükteber yenge. Daha önce koca dedenin yatağından ve koca dededen çok korkardım, yanına yaklaşamazdım şimdi aynı yatakta yatan büyük dayıyı dünyadaki her şeyden daha çok kendime yakın buldum, sarıldım, öptüm, ayrıldım.

Sıradaki büyük teyzeler , annemin teyzeleri , köydeki diğer haberlerden haberdar olmak istemiyorum, dinliyormuş gibi yapıyorum, ismi Hermine olan büyük teyzem annemden daha dinç ve sağlıklı, kirazları çekirdekleri ile yutuyor. Tütün fabrikasından emekli olduğu için maaşlı, hayatında hiç sigara içmemiş ama yirmi yıl sigara paketlediği için dedikodularının en can alıcı yerinde nefesi kesiliyor, hırlayarak da olsa kimin kızı kiminle, kimin eşi kiminlenin sonunu getiriyor. İki lafından birinde mutlaka anneme laf sokar, annemi iğneler, dedikodularını buz gibi dinlemesini, hiç oralı olmamasına içerlediğine yorarım, yine de annenim ısrarla niye ziyarete gittiğine anlam veremem.
Hermine teyzeden ayrılırken bir yer döşeği hediyesi aldık.( Hiç kimse almamış çöpe atamayacağı için  yakacakmış ) Yıllarca kullanılmamasına rağmen varlığı bile nefesini tıkıyormuş, annesinden hatıra bu döşeği yeğenine hediye etmek istemiş.
Annem büyük bir onurla döşeği kabul etti, bagaja sığmadı, arka koltuğa oturttuk. Evimize dönerken,
" Anne ne yapacağız bu döşeği dedim.
" Bu döşeğin yünleri rahmetli ninemin çeyizinden. Hermine teyzem evlenirken kendi çeyizini kızına vermiş. Annem rahmetli ninesine bakar gibi , arabanın arka koltuğuna dönüp dönüp baktı.
Arabanın arkasına bakarken, Hermine teyzeye içlendiğini hissettim, anne hatırasını, yakacaktı.

Yün döşeği, yün yorganlara çevirdik, ben de yorgan dikmeyi  öğrendim,  bir de yaşlandıkça insanın daha çok üşüdüğünü ,ve yün yorganın insanı iliklerine kadar nasıl ısıttığını öğrendim.

Bir döşekten iki tane yorgan çıkardık, ilkini annem hemen o gece örtündü, sanki ninesine sarılır gibi yorgana sarıldı, ikincisini, aşamalarını tek tek  fotoğrafları ile  belgeleyerek yazıyorum çünkü benim olacak.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

Doktorun yılışığı

Ankara'da  oturan biri olarak, yıllarca hasta köylülerimizi , akrabalarımızı götürdüğümüz için, son olarak annemin hastalığı boyunca yollarını aşındırdığımız  özel ve devlet hastaneleri  tecrübelerimden dolayı bu kadar cesaretli yazabiliyorum. Yazacağım tip doktorların fazlalığı," işini, insan ilişkilerini önemseyen, şartların değiştiremediği, işinin hakkını vermeye çalışan" doktorlara saygısızlık etmiş olmaktan korkarak da olsa beni yazmaya itti.
Ankara'nın en özel, özel hastanelerinde şikayet edilecek, mahkemelere verilecek, hatta ortalığı ayağa kaldıracak bir dolu akla hayale gelmeyecek şeylerle karşılaştık (    kafa tomografilerini karıştırıp beyin ameliyatı için sıra veren hastaneden - iki dakikalık bir operasyonla idrar yolu daralması açılmış, iki saat sonra çıkarsınız denilmişken  ölümden dönüp günlerce hastanede yatmak zorunda kalıp,  sonrasında kucak dolusu para verdiğimiz hastaneden- baş dönmesi, mide bulantısı, ateş ile hastaneye gitmiş, soğuk algınlığı diye geri yollanmışken, aslında   ağrısız sancısız apandisti patlamış annem hiç birinden şikayetçi olmadı)
Annemin şikayetçi olduğu şey , çekindiği,doktorlardan uzaklaştığı şeyi (belki sırf bu yüzden kanseri ilk aşamasında yakalayamadık) anlatmaya çalışırsam;
Babam ile annem hastanede, babam yine takım elbisesini giymiş, şapkasını takmış ama artık annem ile içeri giremiyor, annem istemiyor. Annemi gören Doktor,
- Anacığım hoş geldin!
Annem" evladım, yavrum" diye hitap etmiyor, "doktor bey, efendim" diyorken,
- Oyy ne tatlısın!
Annem hayatında hiç kimseye çocuklarına, torunlarına bile "oyy ne tatlı" dememiştir, demez, hiç duymadım.
-Aynı anacığıma benziyorsun!
Annem benzetilmekten hiç hoşlanmaz.
Annemin artık çok az görülen eşarp bağlama biçiminden mi cesaret alaraktan ;
-Gız neren ağrıyo?
Babamın görevi için Malatya'dayız, babam sık sık yurt dışına çıkıyor, annem ile yalnızız , " gızlı" bir kelime ile konuşmuş olmalıyım ki, annemin ürktüğünü, yetersiz, güçsüz, kimsesiz kalmışlığını örtmeye çalışır gibi " gız" lı kelimemin üzerine savaşa giden bir asker gibi atıldığını, yok etmeye çalıştığını hatırlıyorum.
-Gocan nere emeklisi?
-Gocanın parasını bitirecen
Annemin  eşi için kurduğu hiç bir cümlede   "Gocam" diye bir kelime geçmemiştir.
Babamın yanında girmesine izin verse biliyor ki bu konuşmalara hiç muhatap olmayacak ama,
-Teyzeciğim ne güzel yanaklarınız var, diyerek yanağını sıkanlardan
-Teyzem diyerek yüzünü avucuna alanların karşısında babam yanımdayken daha çok utanıyor olduğu için babam ile doktor odasına girmek istemiyor.
Belki annem abartıyor, ama annem böyle. Hoşlanmaz, laubali konuşmalardan, el hareketlerinden, dokunmalardan, samimiyetsizlikten, ciddiyetsizlikten...Bu doktorların konuştuğu gibi konuşan komşusu olsa kapısını çalmaz.

Elinde kocaman  çantası ile sıra bekleyen ilaç firması görevlisinin yanına bir doktor yanaşıyor," daha ne kadar yazması gerekiyormuş, hesap etmesini istiyor, umre için yeterli mi değil mi diye sorguluyor" hiç çekinmeden, açık açık, duyuyoruz...

-Memleket niree?
Memleketin her yerini sever annem ama şuralıyım, buralıyım diye ayırt edici, memleketçiliği ve bu tür  konuşmaları hiç sevmez. Nerelisin diye tanışmaya çalışana kibarca yüzünü çevirir, yolunu çevirirken...



-Anadınnmı teyzem, diyen doktorlar, Bach'mı  Mozart'mı şıp diye ayırt eder annem, Nazım'mı Süreyya'mı diye ikilime  düşmez, duvarlarındaki Seurat, Cezanne, Munch,Millet, Seurat  Monet'lerin her gün tozunu alır. Böyle bir kadın elbet sizi de anlıyor, hoş görüyor ama canını emanet ederken  artık , çok çekiniyor. Doktorun yılışığı candan edebiliyor.




Kitap ile ilgili sorular


1- Ne zamanlar kitap okuyorsun?
 
Yemeklerini beğendiğiniz  bir aşçının sizin için özenle hazırladığı bir yemeği nasıl yemeyi uygun görürsünüz, paket yaptırıp, dışarıda kalabalık içinde  ayak üstü çarçabuk tıkınmak...Sevdiğim bir yazarın kitabını okumak için ortam hazırlarım, herkesin, işlerin, zamanın çekilmesini beklerim. Sessiz, zamansız bir ortamda kitabımı alırım, kitabımın insanlarına, zamanına doğru sayfaları açarım. Bazen şartlar uygun olmaz, kalabalık, kargaşa , işler bitmek bilmez, dayanamam bir kaç sayfa açarım, benim özel bir çaba ile ortam hazırlamama gerek kalmaz, sayfalar açıldıkça zaman donuverir... Çantamda hep bir kitap vardır, otobüste, dolmuşta, kuyrukta, çocuk parkında sohbet edeceğim tek arkadaşımdır. Yine de kitap okumanın bir mahremiyeti olmalı, sevdiğim bir şeyin canlandığı yer için özenli olmaya çalışırım.

2-(Klasiklerden gelsin bu soru) bir kitap yazacak olsan adı ne olurdu?

Kitap yazmayı çok düşündüm ama adını hiç düşünmemiş olduğumun farkına şimdi vardım.

3- En sevdiğin yazar/çizer kim?
Şimdilik, yeni, bilmediğim kitaplara verecek kadar param yok, o yüzden olsa gerek klasikleri daha çok okuyorum.  Yazı yazma hevesimde öğreticim Dostoyevski,   olsun istiyorum. Yazı türü olarak romanı kendime uygun bulmuyorum, öykü okumak  her zaman hoşuma gitmiştir.  Hissettiklerimi kısa ve vurucu anlatabilmek için Sait Faik çocukluğumdan beri en yakınımdadır.

4-Yüz yüze olsak da bir kahve içsek  dediğin yazar kim?
Yazar ile yüz yüze gelmeyi hiç aklımda kurmadım,  kitap okurken yazarını aklıma getirmediğimden olsa gerek kitap imzalatmak için bile olsa yazar ile görüşmek bana çok saçma geliyor.
5. Okurken heyecandan tırnaklarını yediğin / kahkahalar attığın / ağladığın kitaplar var mı?
Dün akşam, herkes uyuduktan sonra, Yalçın Tosun'un Bir nedene sunuldum adlı hikaye kitabında.
6. Kendini okurken hatırladığın en eski kitap hangisi?
 Malatya'da kayısı ağaçlarının gölgelediği balkonumuzda mindere oturarak okuduğumu  hatırladığım " Oliver Twist".  İlkokul ikinci sınıftaydım, yeni taşındığımız bu şehre , köyden ananem ilk kez gelecekti. Annem hazırlıklar yapıyordu, uzun zamandır ilk kez yüzü gülüyordu. Kardeşlerimi ayak altından almam için sık sık uyarılıyorken, aklım Oliver'deydi.  Ananem geldiğinde kitabı yeni bitirmiştim. Ananemi balkona çekerek Oliver'i anlattığımı , kadıncağızı hüngür hüngür ağlattığımı çok iyi hatırlıyorum. ( O zamanlardan beri anlattığım şeylerin ardında hüzün ve gözyaşı varmış)

9.Okumak eylemi ile ilgili en sevdiğin cümle nedir?

Kendi cümlelerim olsun , kitap okurken zamanı hissedebiliyorum, kitap okurken yaşadığımı hissedebiliyorum, küçük anların, küçük detayların, önemsizlerin,  , görünmezlerin, unutulmuşların, kaybolmuşların farkına vardığım anları kazandırdığı için yaşanmaya değer dedirtecek kadar sevinç verdiği için kitap okuyorum.


Sevgili Elif 'in isteğini yerine getirebilmişimdir umarım. Eğer kabul ederse ben de Nihaventrenkler'e soruyorum.

17 Mayıs 2016 Salı

Bir sıfat

Komşu kızı ile konuşuyoruz;
- Şerifali'ler taşındıktan sonra sokak çok sessizleşti, Yunus sokağa çıkmaz oldu, şu karşıki apartmanda bir çocuk görüyorum, belki Yunus'a arkadaş olur, sen tanıyor musun o çocuğu?
- Hangi çocuk, bir tarif eder misiniz?
-Sarı saçları var, zayıfça, incecik bir boynu var, sesi de boynu gibi incecik, sessiz, okuldan gelince komşu apartmanların bahçelerini suluyor, çöplerini döküyor...
Birden bire sözümü kesiyor,
- Tanıdım, siz "Yoksul Onur'u "soruyorsunuz.

Yoksulluk (yedi yaşındaki bir kızın görebileceği kadar) saklanamayan bir sıfatmış. Yoksulluk, tüm güzel sıfatların önüne geçebilecek kadar güçlüymüş. Yoksulluk bir çocuğun sırtına binebilecek kadar yüzsüz ve arsızmış. Bir sıfat olarak "yoksul ", en çok çocuklara yakışmıyor.

9 Mayıs 2016 Pazartesi

Kel yapan kardeşlik

Komşunun ilkokul bire giden kızı ile konuşuyoruz.
-Şirin' ciğim bir kardeşin olduğu için şanslısın.
-Hayıırr bir kardeşim olduğu için çok şanssızım,  saçlarımı yoluyor.( beline kadar inen saçlarını kucaklıyor, okşuyor)
-!
-Zavallı saçlarım, her gün kardeşimin ellerinde yok oluyor, yakında kel kalacağım.( saçlarına , anne gibi, merhametle  sarılıyor, dokunsan ağlayacak)
-!
-Kardeşi olmadığı için oğlunuz çok şanslı , kardeşi olsaydı kel kalırdı.

6 Mayıs 2016 Cuma

Bir anne olarak isteğim

Anneler gününde çay, tost, ekmek kızartma makinası, parfüm, nevresim takımı, bileklik, kolye istemiyorum. Anne olarak tek isteğim,  oğlumu  daha fazla görebilmek...Henüz on yaşında olmasına rağmen uzun ders saatleri, yoğun ders programları, yazılılar, ödevler, teog hazırlık sınavları, zorunlu etüdler, zorunlu test çözme derslerinden sonra hışırı çıkmış bir halde bir kaç saatliğine eve yollanmışken, evde de boş durmasın tekrar yapsın, test çözsün,  diye uyarıldığımız bir sistemin içinde.
Bir anne olarak görevim; ödevinin altına imza atmak, derslerine çalışıyor mu, anlıyor mu, sınavlarda kaç çıkartıyor, düzenli bir çalışma saati, arkadaşlarından geride mi, program hazırlamak uygulamaya çalışmak, vakit kalırsa ...
Vakit kalırsa oğlumun elinden tutup köye gitmek  istiyordum, matematikten çok hata yapmış  kesirler ile ilgili çalışma kitabının tamamı çözülmeliymiş,  ilkbahar geçmeden kiraz ağaçlarının çiçek açtığı köyümüzde uzun uzun yürümek istiyordum, kesirler kitabı bitemedi, ilkbahar bitti .
Başını hiç dik göremiyorum, ödevlerden, unutmamak için tekrarlardan hep masa başında eğik, kalem tutan parmağı nasırlaşmış. Oysa benim oğlum en az çalışanlardan, zorunlu olmayan hiç bir şeye yollamadığım halde, etütlerden, özel derslerden kaçırdığım halde..  Oysa arkadaşlarının hepsi özel ders, fazladan etüdler alıyor ve geride kalıyor, geride kaldığı için okul beni suçluyor, daha çok çalıştıran anne olmamı istiyor, uyarıyor. Ben nasıl bir anneyim diye sorgulanıyorum, oğlumun iyiliği için teog hazırlıkları, her hafta girdiği teog hazırlık sınavları, zorunlu etüdler, günde dokuz ders, zorunlu etüdler...hepsi büyük bir nimet çocuğum için, niye anlamıyorum. Hayatı bile anlamıyorum. Hayat bir sınav. Okul sınava çalıştırıyor, her gün dokuz saat, her hafta sınav yapılıyor, sınavlarda ortalamanın altında kaldı oğlunuz...Ne biçim annesiniz, arkadaşları çok iyi puan alırken oğlunuz üzülmez mi?
Oğlum ile kiraz ağacının çiçeklerini göremedik diye üzüldük desem beni anlarlar mı?
Ben ne biçim anneyim?
Sınavlardan, teogdan kaçırabildiğim kadar kaçırmak istiyorum, başını kaldırsın, beni görsün istiyorum. Beraber geçirdiğim saatler çoğalsın istiyorum, kaliteli saatler istemiyorum, boş boş oturduğumuz saatlerimiz olsun istiyorum. Anne olarak en büyük isteğim çocuğumla vakit geçirebileceğim saatlerim çok olsun istiyorum...
Kiraz mevsimini kaçırsın istemiyorum...