25 Şubat 2016 Perşembe

Sınıf arkadaşlığı için

Marketteyim, keklerin çikolataların bulunduğu reyonda iki küçük kız avuçlarında ki madeni paraya bakarak hangisini alabiliri tartıyorlar. Üzerlerinde okul forması var. Onu alırsan hasta olursun, annem öyle dedi, diyor biri. Bence Hale bunlardan çok yediği için hastalandı, iki gündür okula gelmiyor dedi , öteki." İnşallah ölür" dedi elindeki paraya dikkatlice bakan kız. Hale ölmedikçe bizim birinci olma şansımız yok dedi öteki kız. Hale'nin ölmesini isterken para tutan ellerini yumruk yaptılar. Kasaya gittiklerinde ellerinde kileri bırakmak zorunda kaldılar, yanlış hesap yapmışlar, paraları yetmemişti. Elleri boş marketten çıkarken öyle masumdular ki, biraz önce sınıf arkadaşlarının ölmesi için dua ettiklerine kimse inanamazdı...

Sınıf arkadaşlığını geliştirmek için ne yapılabilir, çevrenizde , okulunuzda bu konuda örnekler var mı?

Aynı sınıfta, yıllarını geçirecek çocukların birbirlerini tanımaları için, bazı huylarını sevmeseler bile anlayışlı olabilmeleri için, birbirlerine karşı duyarlı olabilmeleri için ne yapılabilir?

Her fırsatta şikayet edecek anı kollamayan, disipline giden arkadaşına oh olsun diyemeyen, arkadaşının üzülmesini istemeyen sınıf arkadaşlığı olabilir mi, bu ortam oluşturulabilir mi?

Oluşturulmalı, bence çok önemli, yetkili kişilerin mutlaka bu konuda bir şey yapması lazım, madem her gün çocuklarımız mecburi duvarlar arasına bir dolu çocuk ile sıkıştırılıyor, çocukların birbirlerini sevebilmeleri için, arkadaş olabilmeleri için, birbirlerini hissetmeleri için ortam sağlanmalı, kuru kuru bir kaç söz ile geçiştirilecek şey olmamalı. Demokratik bir ortam, otokontrollü bir ortam, yardımlaşmayı teşvik edici, sevgi dolu bir ortamı sınıflarda mecburi hale getirilmeli. Sınıflara yığılan çocukların elinden oyunu aldık, kendi başına karar verebilme gücünü aldık, arkadaşlık erdemini de aldık. Sınıflarda çocuklar arkadaşlığı bilmiyor, gereği gibi yaşayamıyorlar.
Buradaki öğretmenlere güveniyorum, bu isteğimi ileteceğim, sizlerin önerilerinizi de aktarmak istiyorum.

Okul-Arkadaşlık

Yunus ile  resim yapıyoruz, vakit çok az, hızlı hızlı boyuyoruz. Okuldan gelip, akşam yatağa girene kadar ki vaktimizi yarım saatlere böldük, bir kaç tane yarım saatimiz var, bu yarım saatlerde etkinlik yapmaya çalışıyoruz. Yarım saate bölmemizin amacı, akşam yatma vakti geldiğinde yeterince oynayamadım, yatmak istemiyorum diye ağlamasına engel olmak için. Etkinliklerden birini yaparken( boyama yaparken) konuşmaya başlıyor;
 okul servisinde birinci sınıflara yarışma yaptırıyormuş, sorular çok kolaymış( hangi hayvan miyav der) , yarışmanın sonunda da herkesi birinci ilan ediyormuş. Neden kolay soruyorsun? Herkes bilsin istiyorum. Neden herkesi birinci yapıyorsun? Herkes mutlu olsun istiyorum. Hızlı hızlı boyamaya devam ediyoruz, yarım saat dolmak üzere.
Okul sisteminin sıkı sıkı yapıştığı, yarıştırma ve ayrıştırmanın ne kadar kötü olduğunu en iyi çocuklar biliyor.
Diğer etkinliğe geçiyoruz(kitap okuma) ' mektup arkadaşları' adlı kitabı okuyoruz, kitabın kahramanı kız , sınıf arkadaşının bir derdi ile dertleniyor ve bütün sınıf ile arkadaşının sorununu çözmeye çalışıyor. Bütün sınıfın dertli arkadaş için seferber olmasını Yunus gerçekçi bulmuyor , bizim sınıfta hiç kimse bunu yapmazdı diyor, belki en yakın arkadaş yapardı ama genellikle kimsenin umurunda olmazdı diyerek yarım saati dolduruyoruz.
Her günü birlikte geçirmek zorunda kaldığın arkadaşlarının, senin derdin ile dertlenmeyeceğini bilmek...
Sınıflara doluşturulan çocukların birbirlerini hissetmeleri için ne yapılabilir?
Diğer etkinliğe geçiyoruz( balon ile oynama) Balona vurayım derken gözlüğüme vuruyor , özür diliyor, yanlışlıkla oldu diyor ama oynamaya devam etmiyor. Bu olay sınıfta olsaydı, disipline gidebilirdim, diyor, arkadaşım hemen beni şikayet ederdi, şikayet edilen kişi genellikle disipline gidiyor. Disipline hiç gitmedim ama bir gün gideceğim diye çok korkuyorum.
Şikayet ve disiplin yine okulun ayrılmaz parçaları. Şikayet ve disiplini ortadan kaldırmaya yönelik niye hiç kafa yorulmaz.
Aynı sınıfta , aynı duvarlar arasında olmaya mahkum ettiğimiz çocukların birbirlerini sevebilmeleri, birbirlerini hissedebilmeleri için neden bir şeyler yapılmaz, sırf bunun için , sevebilmek için, sevgi için uygulamalı bir ders,  canlı, gerçek bir ders konulmaz...
Tüm dersler , kafalarında taşıdıkları kara kutuya hapsetmek için. Bir bilgi sınavda lazım ise hemen kutu açılır içine sokulur. Ne işe yarayacağını bilmediği ne kadar çok bilgiyi kara kutusuna hapsederse o kadar işe yarar, okul. Her gün, her gün, bütün bir gün hiç usanmadan, bıkmadan,  kara kutu büyütülür, şikayet ve disiplin ilişkili arkadaşlık ile, çocukluk duvarlar arasında yitirilir.
Yarım saatlere sıkıştırdığımız oyunlarımız her geçen gün azalacak,  yeterince oynayamadım diye ağlayarak yatağa gittiğin günlerin azalacak, okul hiç azalmayacak, artarak devam edecek.

24 Şubat 2016 Çarşamba

Çorum'da Pilates


(Videonun Çorum ile ilgisi yok, internetten alınmıştır.)

İstanbul'daki evim Anadolu yakasının en ünlü spor merkezinin yanı başındaydı, spora gelenlerin lüks araçları sokağımızdaki trafiği felç ederdi. Ben hiç bir spor merkezine gitmedim , kayınvalidemin ünlü bir spor eğitmeni( haber kanallarına, sabah programlarına çıkmışlığı vardır) olmasına rağmen hayatımda hiç spor yapmadım. Öğrencilik hayatımda en sevmediğim ders beden, en korktuğum öğretmenler ise beden öğretmenleri olmuştur. (10 yaşındayım beden dersi için okul bahçesindeyiz, asker yürüyüşü çalışıyoruz, ileri adım, geriye dön, sağa dön, sola dön...Sağımı karıştırıp sola dönünce beden öğretmeni sağ yanağıma tokat attı, tokatını atarken de şöyle dedi," bu tokat sana sağını öğretir". Yirmi yıldır sağımı solumu karıştırırım, sağlı sollu tarifler veremem, sağa sola dön deseler olduğum yerde dona kalırım, bir panik gelir, araba kullanırken sırf bu yüzden çok zorlanıyorum.)

Çorum'a taşındığımızın dördüncü ayında kayınvalidem  ziyarete gelince beni zorla spor merkezine yazdırdı. Çorum belediyesinin kadın kültür merkezinin pilates dersine kayınvalidemin zoruyla gitmeye başladım. Yirmi kadın ile birlikte spor yapacağız. Pilates topu ve yer minderini merkez karşılıyor, herkese fazlasıyla yetecek kadar dolaplarda var. Pilates bandı ise herkese özel. Hareketleri rahat yapabilmek için tayt giymemiz önerilmişti ama ben eşofman giyiyorum. (  öğretmenim,'tayt giymezsen tokat atarım' diyene kadar tayt giymeye niyetim yok:) Spora gelen kadınların çoğu kilolarından kurtulmak için oradalar. Hiç spor yapmamış bedenim ilk hafta odun ile dövülmüş gibiydi. Plates nasıl yapılır bilmiyorum ama bizim yaptığımız şeyin pilates olduğundan şüpheliyim. Şemmame ile başlıyoruz,  kaldır kaldır kolları, hint, latin müzikleri ile devam ediyor.
Bangır bangır müzik eşliğinde acemice el kol ayak baş sallarken kendimi afyon çekmiş esrarkeşlere benzetiyorum. En korktuğum şey olan,' sağ ayağı kaldır, sol kolu indir gibi sağlı sollu şeyleri en ücra köşede olduğumdan kafama göre yapıveriyorum. Spor yaparken nefes alıp vermeyi unuttuğumdan olsa gerek başım dönüp yıkılacak gibi oluyorum. Yer minderi hareketlerinde kadınlar çantalarından yastık ile çarşaf çıkarıp minderlerini kaplıyorlar , bana spor çantasında çarşaf ile kılıflı yastık getirmek şimdilik ağır geliyor. Kafamı sallarken gözlüğümün fırlayıp ezilmekten son anda kurtulmasından, hocaya çok uzak olduğum için hocayı takip edeceğim diye kafamı fazla çevirmekten boynuma kramp girmesinden, pilates topundan her şekilde düşmekten, çok çekiştirdiğim pilates bandının yüzümde patlamasından başka sakat bir şey olmadı.

İlk gün spor odasına girdiğimde herkes yerini almış hocayı bekliyordu, beni ilk gördüklerinde bir yabancıya bakar gibi baktılar, ayaklarımdan gözlüklerime kadar, uzun uzun...Ben zoraki gülümsedim ve "merhaba"dedim( iki hafta oldu, gülümseyerek hala ilk merhabayı ben veriyorum , dün gülümsemedim, merhaba da demedim.)
Kadınlar odaya girer girmez hemen dolaplara koşuyorlar, pembe topları ve pembe minderleri  alıp üzerlerine oturuyorlar. Bana pembe top ve pembe minder kalmıyor. ( pembe renkli top ve minderler yeni, gri renkliler ise eski ) Gri renkli malzemelerim ile kapı kenarında, kimsenin rağbet etmediği köşede yerimi alıyorum. Diğerleri ayna karşısında , kendilerine bakarak sporlarını yapıyorlar. Geçen gün yanımda ki arkadaştan yanına yığdığı pembe toplardan  birini alabilir miyim diye soruverdim. Bana canını istiyormuşum gibi bakarak, onlar arkadaşlarımın dedi.
Gri renkler içinde, kapı kenarında olmaktan garip bir huzur alıyorum. Bir gün spor arkadaşlarım İstanbul'dan geldiğimi öğrenip, yine aynı tepkiyi verdiklerinde ( İstanbul, Bostancı sahilinde, ev sahibi iken gönül hoşluğu ile kendi arzumla geldiğimi öğrenince)  şöyle diyeceğim;
'Siz olsaydınız, aynı pembe renkli toplarınız gibi İstanbul'un üzerine oturup, kalmak istemezdiniz,  Çorum sizin için gri top mu? gri topu  en sona kalan alır, mecburen alır', diyecektim ama bugün biri bana merhaba dedi, hem de gülümseyerek...


22 Şubat 2016 Pazartesi

Çorum Pazarı

Pazara giderken Yunus, yanına fotoğraf makinasını da aldı. Pazarı çekmek istiyormuş. Utana sıkına kaçamak , kimselerin dikkatini çekmeden, arkama gizlenerek çektiği Çorum cumartesi pazarı...

 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

 

 
 
İstanbul dışında yaşamak, bize çok şey kattı. İstanbullu arkadaşlarıma Çorum'a dair ilk söylediğim şey," burada alışveriş merkezi yok" oluyor. Çorum'un en sevdiğim yoksunluğundan biri alışveriş merkezi yokluğu ama Çorumlular buna da çözüm bulmuşlar, her hafta sonu yüz küsür kilometre uzaklıktaki Samsun'a gidiyorlar.
 Pazardan birkaç kelime; nörüyon gızıım, güççük mü- böyüg mü, , domatiz-patatiz, gelek-gidek.... 
 
 

17 Şubat 2016 Çarşamba

Watshapp Anneleri

Yunus'un sınıf öğretmeni telefonumu çaldırıyor, yumuşacık, sevgi dolu bir ses ( Çorum'a gelmek Yunus için büyük şans oldu, çünkü bütün öğretmenleri şaşılacak derecede sevgi dolu) ile; " Ayşe Hanım sınıfımızdaki bütün veliler ' vatzap anneleri' diye bir telefon ağı oluşturdu, bir tek siz kaldınız, niçin üye olmadığınızı merak ettim,  vatzap  ile anneler arasında daha kolay iletişim sağlanıyor, samimiyet artıyor... biliyorsunuz...."

Sevgi dolu bu sesin isteğini hemen yerine getirebilmeyi çok isterdim, ama;

" Benim telefonum çok eski , onunla sadece konuşabiliyorum." diye cevaplayabildim.

Vatzapı bilmiyorum, vatzap samimiyetini hiç tatmadım.

On yıldır aynı telefonu kullanıyorum, akıllı olanlara mesafem ilk zamanlarda  mecburiyetten( bütçemi aşıyor olması), son zamanlarda ise akılsız telefonumu  tercih etmemden dolayıdır.

Tercih etme hakkımı kullanıp, ona göre yaşamaya devam etmek, beni, ' kendim' olmaya doğru götürdüğünü hissettikçe, tercihlerimde ısrarcı olmaya karar verdim( telefonumu hiç bırakmayacağım.)

İlk zamanlarımda ( bütçemin akıllı telefon alamadığı zamanlar) toplum içinde telefonum çalmasın isterdim, cebimde kalsın, kimse görmesin. Babaanne telefonu demişti birisi. Şimdi herkesin ( babaannelerin de) akıllı telefonu var. Ne güzel. Her an,  fotoğraflar, sözler, kelimeler, haberlerin paylaşılabildiği  dostların, arkadaşların, annelerin, olması büyük şans...Ama ben tercih etmiyorum.
Cebimdeki  emektar akılsız  telefonumu  bile fazla buluyorum.  Cep telefonu icat edilmeseydi diye sık sık düşünüyorum, eski zamanlarımı özlüyorum, sevdiğim ile görüşebilmek için telefon kulübesinde sıraya girmeyi, sıra bana yaklaştıkça kalbimin atışının değişmesini, avuçlarımda tuttuğum jetonun sımsıcak oluşunu, sıcak jetonu kumbaraya atıp  avizeyi kaldırmayı, numaraların üzerinde parmaklarımı büyük bir tecrübe ile gezdirirken arkadaki kuyruğa tedirginlikle bakmayı özledim. Sevdiğimin sesine ulaşabilmek için bu kadarcık şey neydi ki, hiçbir şeydi, o zamanlarda da telefon icat edilmeseydi diye düşünürdüm. Sevdiğim ile konuşabilmek için onun şehrine gitmem gerekseydi, uçak, otobüs, tren de icat edilmeseydi,   yürüseydim. Ona yolculuğumda güneş, ay, rüzgar, yağmur, toprak, çamur, ağaç, çeşme yoldaşım olsaydı diye iç geçirirdim. Ona ulaşmak için geçen zaman ne kıymetli zaman olurdu, uzadıkça nimetlenirdim...
 Her şey kolay olmasaydı, her şeyi kolaylaştıran teknoloji de olmasaydı, diye de düşünüyorum.
Her şeyin daha kolaylaşıp, hızlandığı. zenginleştiği  dünyaya, ayak uyduramıyorum, akıllanamayan, yavaş, tembel bir öğrenci oluyorum, sınıfta kalıyorum.

Yunus'un sınıf öğretmeni, akılsız telefonumu nasıl karşıladı bilemiyorum ama milyonlarca şeyden mahrum kalmak pahasına tercihimin arkasında durmak bana huzur veriyor.

*"Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim,  ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. insanın gelenekleri olmalıdır."

* Sevgili Nihaventrenkler , teşekkür ederim.