24 Aralık 2015 Perşembe

CanlıTavuk Satıcısı


Dün bir eşek gördüm. Keşke yanımda fotoğraf makinem olsaydı diye hayıflandım, hayvanlar içinde en sevdiğimdi eşek ve bu eşek her gün görülmek istenilesi bir güzellikteydi.  Köylü pazarına gidiyor olsa gerekti, semerinde heybe  taşıyordu. Heybelerin içinden tavuk sesi geliyordu. Eşeğin sahibi bir çocuktu, elindeki sopayı rastgele, ritmik kullanıyordu. 
 Çocuk, köylü pazarının girişinde eşeğini bir direğe bağladı. Ağzı bağlı heybeyi yere attı,  heybeden çığlıklar yükselmeye başladı. Çocuk heybeyi  yerde sürükleye sürükleye  pazara taşırken çığlıklar bütün sokağı inletiyordu. Bir köşede heybenin ağzını açtı, birbirine bağlanmış tavukları kaldırıma silkeledi.   Çuvaldan çıkarkenki halleri bütün pazarı güldürdü. Görevini yerine getiren çocuk gururlandı, tavuklar sustu.
 Çorum öyle soğuk ki, her yer kırağı, ağaç dalları, otlar, toprak pırıl pırıl buz tutmuş. Ben, direğe bağlanmış eşeğe bakıyorum, bakmalara doyamıyorum. Direğe doğru yaklaşıyorum, eşek başını yere eğiyor. Tüylerini  okşuyorum, kocaman siyah gözlerini yere indiriyor. Dünyayı daha çok seviyorum, boz eşeğin tüylerinde elim gezinirken, biraz önce sopalanmış gövdesinin sıcaklığı içime akıyor , içimi sevgi ile dolduruyor.  Yaşlı bir amca kızıyor; “ eşek ısırmasını bilmiyor bu kadın, kolunu kopartır …”  Tavuklar yine çığlık çığlığa, biri satılmış, ipleri çözülüyor, birbirlerinden ayrılıyorlar. Eşeğin sahibi, tavuk satıcısı çocuğa bakıyorum. Paltosu yok,  soğuk havayı benim gibi hissetmiyor.  Benim gibi hissetmediği bir sürü şey aklıma geliyor. Canlarını yaka yaka pazara getirdiği bu tavukları her gün besleyendi, civciv hallerini bilendi.  Boz eşeğin  kulaklarına kadardı boyu.  Ama  pazardaki herhangi yetişkin bir köylü gibiydi hareketleri, tıpkısının aynısı…Her gün seslerini duyduğun, gözlerine baktığın, yemlediğin, suladığın senin hayvanlarındı, canlarını nasıl acıtabiliyordun? Nasıl eziyet edebiliyordun, çığlıkları içini acıtmıyor muydu? Boz tüylerin altında hisli bir vücut var, sopalamak yerine kocaman kulaklara konuşsaydın, dinlemez mi sandın, yoksa  aklına konuşmak  hiç gelmedi mi?…
Öyle soğuk bir hava vardı ki… Dondurucu  hava  düşüncelerimi dağıttı, eşeğin tüylerinden elimi çektim, direğin yanından uzaklaşırken, tavuk çığlıkları bir yükselip bir duruyordu. Eşeğinin sırtına tavuklarını yükleyip köyünden kilometrelerce uzakta ki  pazara gelebilmiş bu  paltosuz çocuk, son çığlığa kadar beklemek zorundaydı…

17 Aralık 2015 Perşembe

Alev ( Hüsniye)


Çorum’da sis var. Bir adım öteyi göstermeyen bu sisli penceremin önünde oturuyorum, elimde fotoğraf albümü var.

Üniversite sınavlarına hazırlandığım senenin kışında evlendirilmişti Alev. Kuzenimin eşi olarak Almanya’ya götürülmek üzere ananeme emanet edilmişti. O zamanlarda ananem yaşıyordu, vize işleri tamamlana dek birkaç ay köyde kalacaktı Alev. Zaten köyün kızıydı Alev ama tarlada, tabakta o kadar çok çalıştırılırdı ki yüzünü göremezdik. Annesinin en küçüğüymüş, ele avuca sığmaz enerjisini,  köy halkı  ” Laz” lığına bağlasa da , annesi onu “ateş parçam, alevim” diye severmiş. Nüfusta adı Hüsniye’ymiş ama herkes onu annesinin koyduğu isim ile bilirdi. Yaşmağını kulak ardından tepesine bağlar, saçlarının kumrallığını, boyunu postunu, gözlerinin durgun su yeşilliğini, kocaman gamzesi ile gülüşünü görenlerin “ çok güzel” diyesi gelirdi. Almanya’da ev bark sahibi olmuş hali vakti pek yerinde yengem oğluna kız arıyordu, oğlu henüz yirmisine gelmemişken bir an önce başını bağlamak istiyordu. Aradığı  gelin adayına söz geçirtmek istiyordu,  evlenme çağında ki köydeki  tüm kızları önce kafasında tarttı , eledi, evlerine gidip sınadı. Köydeki kızlar tarlada tabakta çalışmaktan, köyden bıkmışlardı, tek hayalleri Almanya’ydı. Yengem gözüne, annesi yeni ölmüş Alev’i kestirdi,  tek çekincesi “ Laz” lığıydı, ya bildiğini okursa ya söze gelmezse… Kimi kimsesi olmayışı ağır bastı, yengem, Alev’i kendine gelin aldı, oğlu hiç ses çıkarmadı. 

Üniversite de hangi bölümü okuyayım diye bunalımlardayım, babam gibi iktisatçı mı olsam, avukat mı olsam,  şu mu, bu mu…çok bunalmışım, ilk kez kışın köye gönderiliyorum, biraz kafamı dinleyeyim, belki aklım başıma gelir…  Yarıyıl tatilini ananem dedem ve Alev ile geçirecektim.  Köyde dizlere kadar kar var, evden dışarı adım atılmıyor, hayattaki ocak başında kara kara düşünüyorum neyi seçmeliyim, bütün hayatım değişecek Allah’ım ne büyük karar arifesindeyim!  Aynı yaşta olduğumuz Alev yerinde hiç durmuyor,yer sofrası kuruyor, sofra kaldırıyor, süpürüyor, siliyor, odun kırıyor, ekmek yoğuruyor, süt sağıyor, yoğurt mayalıyor, hep gülüyor, kocaman gamzesi hiç kaybolmuyor.  Boş kaldığında kayınvalidesinin hediyesi bavulu açıp içindekilere bakıyor sık sık;  ipek başörtüler,başörtünün içine takacağı boneler, pardösüler, uzun etekli takımlar, çizme, ayakkabı, çanta…En çok gelinliğine bakıyor, her gün hiç yorulmamış gibi gizli gizli gelinliğini giyiyor. Her boş kaldığında karne hediyesi fotoğraf makinem ile gelinlikli fotoğrafını çekmemi istiyor. Bir koşu gelinliği kafasından geçirip, saçlarını dağıtıp gülümsüyor. Filmlerimi bitirecek, poz üstüne poz  hiç usanmıyor. Dayanamıyorum.” Hiç sıkıntın yok mu kızım senin” diyorum. Gelinlikler içinde iken gamzesi  kayboluyor, “  seni seviyorum demedi” diyor. Kahkahayı basıyorum, annesinin yanında utanmıştır, söyleyememiştir  diyorum.  Akşamları Almanya’dan telefon geliyor, soluk soluğa telefona koşuyor; telefonda hep kayınvalidesi ile konuşuyor, konuşurken başı önünde, emirler alıyor. Ananem, torununun karısını emanet gözü ile koruyor, eksik çeyizlerini tamamlıyor,  hayattaki  ocak başında Alev’e çorap örüyor, Alev  bu yaşlı kadını  annesi yerine koyuyor, annesi gibi seviyor...

Yarıyıl tatili bitip evime dönerken, Alev, benden söz alıyor,  hiç kimseye göstermeyecektim gelinlikli fotoğraflarını. Alev Almanyasına kavuştu, kayınvalidesinin sözünden hiç çıkmadığını, elli ayaklı dört dörtlük gelin olduğunu uzaktan beri duymaya başladık. Yıllar geçtikçe  yengemin ailesinin çok zenginleştiğini  parayı nereye koyacaklarını bilemediklerini,   yimpaşa milyon eurolar kaptırdıklarını parayı geri alamadıkları halde halleri vakitlerinin yerinde olduğunu duyduk. Geçen yaz yıllar sonra Alev’i yine gördüm.  Köye gelmiş, evin avlusuna en son modelinden  bemevisini  sokmaya çalışıyor, dokuz yaşında ki oğlunu ön koltuğa yanına  oturtmuş.   İki yakın akraba karşılaşması,  yirmi yıldır hiç görüşülmemiş, konuşulmamış …Sanki hiç ayrılmamış sahteliğinde, sıcacık bir sarılma ile hoşlaştık, aynı yaştaki çocuklarımızı tanıştırdık.  Köye on iki kişilik yemek masası  sipariş etmişti, birlikte masanın koyulacağı yeri ayarladık, hayatta ocağın önünde hep yer sofrasının kurulduğu yere konulacaktı.  Birlikte hayatı süpürdük, sildik. “ Yer sofrası kurup kaldırma zahmetli iş” dedi, yüzüm kızardı, hiç ses çıkarmadan temizliğe devam ettim. Ertesi gün on iki kişilik masa geldi, bütün hayatı kaplayan masa herkesin dilindeydi" sonradan görme, parayı nereye harcayacağını şaşırmış..."  Çocuklarımız  birbirlerine alıştı, arkadaş oldu. Alev oğlunu öyle çok seviyor ki, bir tek oğluna baktığında kocaman gamzesi belli oluyordu. Masada oturmuş Alman kurabiyeleri yerken Alev’i n gönlünü almak istiyorum, “ oğlun öyle güzel ki senin kopyan gibi, eşine hiç benzemiyor.”  Alev’in yüzü soluyor, yıllar öncesinde genç kızlığında ki o an daki  gibi  “ bir kere bile “ seni seviyorum” dediğini duyamadım” diyor. Yıllar öncesinde yaptığım gibi kahkahayı patlatamadım. Karşımda saf küçük köylü kızı durmuyordu, her şeyi görmüş geçirmiş, zenginlik içinde yüzen bir kadının kimsenin umursamadığı yüreğinin derinliklerinde sakladığı fakirliğini görmüştüm. Çocuklarımıza baktık, top oynuyorlardı, Alev  masadan kalktı oğluna sarıldı.

Geçen hafta  Almanya’da bir kaza olmuş,  arabası ile ters yöne giren bir Türk kadın oracıkta ölüvermiş. Alev’miş. Cenazesi  Perşembe gecesi  köye geldi. Sisden dolayı gidemediğim  için köye  telefon açtım, telefondaki akrabalarım şöyle diyordu;  cenaze gelince nereye koyacağımızı bilemedik, hayattaki yemek masasının üzerine koyduk rahmetlinin ne boyu ne postu varmış  on iki kişilik masadan taştı, yüzü ne güzeldi, hiç böylesi güzel ölü yüzü görülmemiştir, kayınvalide kesenin ağzını öyle açtı ki pideler, kavurmalar, dolmalar, hiç böylesi bol yiyecekli cenaze evi görülmemiştir, her gelenin karnı doydu, mevtayı gömmeye götürmeden oğluna  gösterelim dedik  ama çocuk sanki tatile gelmiş gibi , annesinden umudu kesilmesi lazım dedik annesinin yüzünü göstermek için zorladık, çocuk kaçtı, yatağa girdi yattı, rahmetlinin gövdesi  üç gündür yollarda kaldı, bekletmek olmazdı, ananenin yanına gömdük…..”

Elimde ki fotoğraf albümünü açıyorum, yaprakların arasına sakladığım fotoğrafları çıkarıyorum, gelinlikli Alev’ler, kiminde saçlarını arkaya atmış kiminde iki yanına salmış , hayattaki ocağın başında poz verirken gelinliğinin altından, ananemin  ördüğü  çorap görünmüş…

13 Aralık 2015 Pazar

Radyo tiyatrosu


Sabahları 09:30 da Radyo tiyatrosu dinliyoruz . Her zaman değil ama bu sefer çok güzel bir eseri dinleme şansına eriştik;  " Saatleri Ayarlama Enstitüsü".
Akşamları ise saat 22 de" Suç ve Ceza" yı dinliyoruz ( Yunus'u uyutmak hiç bu kadar kolay olmamıştı).

Sağlıklı su içmek için...

Kedime sağlıklı su içirmek için araştırma yaparken şöyle bir görsel gördüm.

Kediler için en sağlıklı olan su, akan su imiş. Durgun suya nazaran akan suyu içmeye daha hevesli olurlarmış. Durgun suyun tadı farklılaşır, kokusu olurmuş ve kediler çok hassas olduğundan bu suyu içerken zorlanırlarmış ve az tüketilen su kedinin böbreğine zarar verirmiş. Kedim için böyle bir makine ararken kendimizi düşündüm.
Yıllardır pet şişelerde, plastik damacanalarda ( bir ara cam damacanaya da geçmiştim) su tüketiyoruz.
Plastiğin zararı bir tarafa durgun su içe içe akan suyun tadını unuttuk. Plastik içine hapsedilen suyu tüketmek zorunda mıyız? Musluğuma arıtma taktırmak istedim, ama mikrobu öldürememe, mineralini koruyamamasını okuyunca  vaz geçtim.
Şehrin dışında bir kaynak suyu akıyor, tadı farklı ( sadece pet şişelerin tadına alışkın olduğumdan)
cam şişelerimi götürsem buradan doldursam mı diye düşünüyorum. Doğadan akan suya da güvenemiyorum ya mikropluysa...Bir örnek alıp test ettirmeliyim,  yine durgun su olacak ama hiç yoktan iki sene boyunca  pet şişe içinde bekleyebilen  suya muhtaç kalmamış olurum.
Akan su insanlar için de gerekli değil mi? Sağlıklı su içebilmek ne yapmalı?

10 Aralık 2015 Perşembe

Aldatanlara


Ne oyunu, ne şekeri , dünyada en çok babamı seviyorum. İlkokula başlarken sıkı sıkı tuttuğum babamın elini bırakmak istemiyorum, babam kocaman olduğumla ilgili büyük laflar ediyor, bir de okul sırasını iyi kullanmamı söylüyor, devlet malı diyor. Devlet malı ne demek anlamıyorum ama babamı çok sevdiğimden oturduğum sıraya adımı kazımıyor, yazı yazmıyorum. Malatya’nın karında yürümeye çalışıyoruz, bata çıka, babam beni omzuna alıyor; iyi insanları anlatıyor. Babamın omuzlarında  iyi insanların yalan söylemediğini anlıyorum. Her şey karların altında görünmez olmuş, ben yükseklerdeyim, kulağımda  en sevdiğimin sesi, iyiliğin sesi…
Babamı ameliyathaneye götürüyorlar. Ellerimi tutuyor, gözlerimin içine bakıyor;” her zaman doğru ol, doğru olmayı hiç bırakma” diyor. Ameliyathanenin kapısı açılıyor, sıkı sıkı tuttuğum el  boşanıyor. Babam kalp krizi geçiriyormuş, günlerce yoğun bakımın kapısında babamın sözleri kulağımda çınladı durdu.  Kızını bir daha görememe ihtimali olan bir babanın son sözleri olacak kadar önemli miydi, doğru olmak,  nasıl bir şeydi?  Babam iyileşti, kendine dikkat etmesi gerekiyordu, ağır kaldırmamalı, çok yorulmamalıydı.
 Dün annem ile babam köylerinden dönerken bana da uğradılar, elleri kolları dolu dolu.  Bahçelerindeki son sebzeleri toplamışlar, ıspanak, pırasa, biber, patates, soğan … Bir çuval da bulgur…Bunca yükü kapımda görünce sevinemedim, çok üzüldüm, iki yaşlı , iki hasta insan, çok yorulmuş olmalıydılar  halbuki hep söylüyorum; sakın bir şey getirmeyin, taşımayın, her şey burada da var…Hiç yorulmamış gibi kilolarca ıspanağı ayıkladılar,  yıkadılar, poşetlere doldurup dondurucuya koyarken; Yunus’a ıspanaklı börek, yumurtalı ıspanak yaparsın dediler…Getirdikleri  her  torbayı  açtıkça gözlerinin içi gülerek;” bütün kış size yeter, hiç bunalmazsınız” diyerek dolaplara yerleştirdiler… Sıra bulgur çuvalını açmaya gelince ; dayanamadım;  bu çuval çok ağır, doktorlar seni uyarmamış gibi hareket ediyorsun, emekli aylığını niye  harcıyorsun diye söylendim.

Bulguru satan adama; kızıma götüreceğim demiş, en iyisi olsun demiş…adam en iyisi bu amca demiş, babamın sırtına bulgur çuvalını yüklemiş…Samsun’dan Çorum’a taşımış…
 Bulgur çuvalını açarken, tatlı bir huzur yaşıyorlar, soğuk kış günleri bu bulgurun pilavını  yiyecek, karınları doyacak çocuklarının hayalini kuran annem ile babamın gözlerinin içi gülüyor…
Çuval açıldı, ellerimi bulgura daldırdım,  bulgurdan daha çok böcek var, çuval böcek çuvalı, ellerimde ki  böceği  ne yapacağımı bilemedim, babam görmesin gözlerinin içinde ki gülümseme sönmesin, hastalık dinlemeden sırtına atıp taşıdığı çuvalın içinden, küçücük emekli aylığının  bir kısmını verdiği bu çuvalın içinden,  yetmiş yaşını aşmış yaşlı bir dedenin kızı için torunu için aldığı bu çuvalın içinden “sahtekarlık” çıktığını bilmesin diye böcekli ellerimi nereye saklayacağımı bilemedim.

Dün gelen annem ile babamı bugün yolcu ettim.

Şimdi bulgur çuvalına bakarak yazıyorum.

  Bulgurundan daha çok böceği olan bu çuvalı, torunum için kızım için alıyorum en iyisi olsun diyen   yaşlı adamın sırtına , en iyisi bu diye atan ;” satıcı”, bir daha gitsem yerini bulamam ki, fiş de alamadım ki diyen bu adamı kandırmayı başarabildin.
Bu  insanların gözlerinin içinde ki gülümsemeyi , huzurlu hayallerini çalmayı bir an için başarabildin.
Tek değilsin,  hiç yurt dışına hiç çıkmamış biri olarak kıyaslayamam ama senin gibi binlercesi var ülkemde. Aldatanları boldur ülkemin.

Köy yumurtası diye dört kat daha fazla para verdiğim şeyin aslında fabrikadan alınmış olduğunu, bahçemden diye sattığı sebzenin halden almış olduğunu, köy tereyağının içinden kocaman buz kalıbı çıktığında, poşetlerimin altında çürükleri, bayatları  gördükçe , bir tezgah başında artık kandırılamayacağımı ima ettiğimde büyük büyük laflar işitmeye başladığımda; Allah, Peygamber, haram, helal lokma, ahiret sözcükleri ile kendini savunan , korkuttuğunu hissettikçe  iştahlanarak sesini yükseltmeye başlayan satıcı,   aldatılmış ve korkutulmuş bana bakarken ne hissediyordun…Bense bir daha köy pazarına gitmemeye karar verdim.
Aldatılmışlığımın hikayeleri  öyle çok ki… Ne kadar çok aldatanım varmış, bütün gece hatırladım, en çok acı verenler hemen hatırlananlar oldu. Aldatanların çokluğunda  doğru olmak nasıl bir şeydi diye düşünüyor insan .  Herkesin doğrusu var, herkes bildiği doğruyu yaşıyor. Değişmeye açık, kişileşen, bireyci doğrular, bencil doğrular, olması gereken doğrular, herkesin yaptığı gibi doğrular, toplumsal doğrular, öyle olmazsa olmaz doğrular, görünmeyen, yaşanmayan doğrular, sadece konuşulan doğrular, bir kesimin doğruları, bir partinin doğruları, bir cemaatin doğruları, herkes doğru, herkes doğru yolunda mutlu. Belki babamı çok seviyorum diye” doğru”yu aradım, arıyorum.  İyi insanları gördüğüm gibi bir huzur vermeli doğru; omza çıkar gibi yükseklere doğru, kar yağar gibi , karın her yeri kaplaması gibi, her şeyin aynı olması gibi , her şeyi  bir yapması gibi, bir tek olması gibi…

4 Aralık 2015 Cuma

Ah'lar Ağacı- Pıtpıt


Yapma Pıtpıt! Odalardaki tüm halıları tırmala ama bunu   tırmalama!  İkindi güneşinin vurduğu salondaki o koltukta , hem  Ah’lar  Ağacını okuyor  hem seni okşuyorken niye kalktın ? Niye tırmalıyorsun,  ilmek ilmek dokunmuş , yeşili ile moru ile ne güzel bu halı, yazık değil mi?  Tırmalama  diye ne   diller döktüm, anlamadın.En sonunda salonu kilitledim. Oysa senden hiçbir şeyi sakınmadım, ortopedik yastığımı,  yeni süpürülmüş( kıllarından da arındırılmış )koltukları, minderleri, yatakları, masaları, evin her bir karışı senindi. Evimize güneş bir tek salon penceresinden giriyorken, niye salonu kilitlemek zorunda kaldım? Niye bozkırın ardından batan güneşi baş başa izlemekten mahrum kaldık. Oysa en güzelinden tırmalama ağacın varken oysa o tırmalama şeyini, Yunus’un kumbara desteği ile alabilmişken, halden anla be Pıtpıt.  Bak  yine güneş batmaya hazırlanıyor, bozkırın tepesinde. Hırıl hırıl kucağımdasın, pembe kulaklarını yanaştır:
“ Güçlü bir el silkeledi beni sonra                                                 
 Sanırım Tanrı’nın eliydi.
Sayamadım kaç ah döküldü dallarımdan.
Binlerce yeşil gözü olan bir zeytin ağacı gibi,
Çok şey görmüşüm gibi,
 Ve çok şey geçmiş gibi başımdan,
Ah..dedim sonra
Ah!”
Çocukken şöyle dua ederdim Tanrı’ya:
Tanrım bana hiç erimeyen
Kırmızı bir bonbon şekeri yolla.
Eski tül perdelerden gelinlik biçerdik
Kardeşimle kendimize durmadan,
Olmayan çayları,
Olmayan fincanlardan içerdik.
Olmayan kapıları açardık,
Olmayan ziller çaldığında.
Siyah papyonlu olurdu mutlaka
Resim defterimizdeki damat.
Yedi günde yarattığımız dünya
Mutlu olurduk pastel boya koksa.
Ve şimdi dua ediyorum Tanrı’ya
Olanlar oldu Tanrım
Bütün bu olanların ağırlığından beni kolla! (1)

Evin bütün halılarını parça parça, iplik iplik ayırdın hiç sesim çıktı mı, olsun dedim, senden kıymetli mi. Seni ayrı sevdiğimi bir sen bilirsin, bütün gün kucak kucağa, bütün gün hiç ayrılamadan. Anlarsın sanmıştım,  yalvarmalarımı. Dayanamadım açtım bak salonun kapılarını. Hemen kurulduk koltuğa.  Gün batımında şiir okuyorum. Niye atladın yine halının üzerine, niye pençelerini geçirdin rengarenk ilmeklere. Beni  anlarsın sanmıştım, beni en iyi sen anlarsın sanmıştım…Parçala, hiç bakmıyorum, bak şiir okumaya devam ediyorum;
“Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
 Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım
 Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.”(2)

(1)“Ah’lar Ağacı (2)Siz Aşktan N’anlarsınız Bayım? Didem Madak.”  Çorum bozkırında gün batarken birlikteydik Didem Madak.

3 Aralık 2015 Perşembe

Okul Sıkıntısı-2-


Okul Sıkıntısı adlı kitabın ikinci bölümünde   Pennac artık öğretmen olmuştur,( Fransızca öğretmeni) şimdi  öğretmenliğine dair birkaç anısını aktarıyorum;

“Tembel bir öğrencinin öğretmene dönüşümündeki etken ne?

Üstelik alfabeyi sökemeyen birinin yazar olmasındaki?

Nasıl oldu da bir şey oldum ben?

Cevap vermeme isteği çok büyük. En disiplinsiz öğrenci hangi aşamada sosyal gerçekler zeminine ayak basar?

Bu dönüşüm tam anlamıyla anlaşılmaz bir sırdır! İnanılmayacak bir şey, zaten tembellerin kaderidir, kimse onlara inanmaz. Tembellikten sıyrılsam bile yaraları tam anlamıyla kaybolmuyor. Öğretmenlerim bir şey olmayacağımı söylediğinde ,  ben bunu kabaca, en kötü ihtimalle geleceğim benden ibaret olur şeklinde tercüme ederdim. Onları dinlerken zamanı en küçük bir şekilde gözümde canlandıramaz ,  saf saf onlara inanırdım. Daima sersem ,  her zaman sersem olarak kalacaktım. Çünkü, “asla” ve “daima” kelimeleri , kırılmış gururunun tembel öğrenciye sunduğu, zaman yoklamasına yarayan ölçüm birimleridir. Zaman… Geçip gitmesi logaritmik olarak algılamak için yaşlanmam gerektiğini bilmezdim.  Oysa ben çocukken orada değildim. Sınıfa girmem ile sınıftan dışarı çıkmama bir olurdu. Öğretmenin dimdik bakışları uçan dairelerden çıkan o ışınlar gibi beni oturduğum sıradan kaldırıp anında başka bir yere gönderiyormuş gibi gelirdi. Nereye mi? Doğruca öğretmenin kafasının içine! Orada ne kadar değersiz olduğum ölçülür biçilir, başka bir deyişle çöp gibi geri fırlatılırdım. Bu yüzden olsa gerek tembel öğrencilerimi çok iyi anlayabiliyordum. Ardından ilk kurtarıcım geldi, orta okul 4. Sınıf, Fransızca öğretmenim. Beni olduğum halde kabullenen ilk kişiydi. Her halde yapmadığım ödevler , çalışmadığım dersler için her seferinde biraz daha yaratıcı bahaneler uydurabilmeme hayran kalmış ve bana sadece roman yazma ödevi vermişti. Her hafta bir bölüm, dönem sonunda tamamlanacak bir roman. Bu yaşlı öğretmen içimdeki yazarı( nasıl oldu bilmiyorum) keşfedebilmişti. Okul hayatım boyunca ilk defa bir öğretmen bana bir statü vermişti. Okuldan birinin gözünde ben, izleyecek bir çizgisi olan zamanla da ilerleme kaydedecek bir birey olarak vardım. Elbette koruyucuma sonsuz bir minnet duyuyordum ve bu yaşlı beyefendi oldukça mesafeli bir insan olmasına rağmen gizli okumalarımın sırdaşı oldu.

Bizim zamanımızda roman okumak iyi bir şey değildi, okul zamanında okunması yasaktı, boş bir uğraştı.  Yatılı okulda okuduğum için bana ait bir dünya lazımdı ve bu kitapların dünyası oldu. Ailemde okuyanları seyretmişimdir. Babam bacak bacak üzerine atar koltuğunda piposunu tüttürerek, lamba ışığı altında kitabını okurdu. Ağabeyim  odamızda yan yatarak , dizleri kıvrık, sağ eliyle başını tutarak…Bu davranışlarda bir iç rahatlığı okunurdu. Aslında beni okumaya iten şey okuyanın fizyolojisidir. Belki de bu davranışları taklit etmek için okumuşumdur. Okurken kendimi sürmekte olan bir mutluluğun içerisine bedensel olarak yerleştiririm…
 
Sınıfını varlığı ile dolduran öğretmen hemen fark edilir. Öğrenciler daha senenin başında bunu hissederler.Öğrencilerini selamlamasından,oturmasından, sesisinin tonundan, asla öğrencinin sesinden daha yüksek değil. Onlarla olduğumda yada ödevlerini okuduğumda tamamıyla yanlarındayım başka yerde değil. Fakat başka yerdeysem artık onlarla olmaktan çıkıyorum. Sınıf bir orkestra ve tam bir katılım gerek, ahenkli bir ses için.Her öğrenci kendi sazını çalıyor, buna karşı çıkmanın bir anlamı yok. Sınıfta olmaları…Okul zamanı kendine has kullanış şekline göre peş peşe beş, altı ders, ellibeş dakika boyunca dikkatlerini vermeleri bu kız ve erkek öğrenciler için kolay bir şey değil.

Bir matematik hayatı hemen sonra edebiyat hayatına açılıyor, hiç sebep yokken sizi başka bir hayata bu defa İngilizce, kimya, müzikli bir hayata fırlatan , hiçbir mantığı olmayan ve tek bir güne sığdırılan…Alice Harikalar Diyarında’ki gibi: Mart tavşanı ile çay içip, aniden Kupa Kraliçesi ile kriket oynarken buluyoruz kendimizi. Elli beş dakika sıra sıra, hiç sürprizsiz hep geliyor, bu kadarı da fazla!

İyi öğrencileri problemli olanlardan ayıran şey, hızlı dönüşebilme yetenekleridir. Çalışkan öğrenciler kendilerine bahşedilmiş bir yeteneğin keyfini sürerken problemli öğrencilerin akıl sık sık başka yerdedir. Eğer onlardan akıllarını tamamen bana vermelerini bekliyorsam onların dersimin içerisine yerleşmelerine yardımcı olmak zorundayım. Emin olduğum şey varsa o da, öğrencilerimin sınıftaki varlıklarının benimkiyle doğrudan bağlı olduğudur. Elli beş dakika süren dersim boyunca bütün bir sınıf ve tek tek her öğrenci için var olmama, fiziksel, zihinsel ve entelektüel mevcudiyetime. Bazen bunu başaramıyorum ve kendimi müze bekçisi gibi hissediyordum. Öğretmen öncelikle uykusunu almış zinde olmalı, iyi öğretmen erkenden yatar.

Yoklamanın önemi… Acelem bile olsa , sabah yoklamalarını hiçbir zaman atlamam. Koyun sayar gibi değil, yumurcaklarıma bakarak yoklama yapardım, onları ağırlıyorum, tek tek isimlerini söylüyorum ve verdikleri yanıtları dinliyorum, öğretmenleri ile kısacık da olsa muhatap olmak…Öğrencinin bir başkasının değil sadece kendisinin benim gözümde bir değeri olduğunu anlayabilmesi için küçücük bir saniye. Ben elimden geldiğince buradayım deyişinden o anki ruh halini çözmeye çalışıyorum. Eğer sesi çatlak çıkıyorsa, bunu dikkate almak gerekir.

Akşamüzeri son derslerde öğrencilerim yorgun bitap düşmüşken, onlardan şehri dinlemelerini isterdim. Ardından sessiz ve hareketsiz kalmaları için onlara iki dakika tanır, bu sessizlikte dışarıdaki keşmekeş içerdeki huzuru öne çıkarırdı.

Öğrencilerim kimlerden mi oluşuyordu? Bir kısmı benim onların yaşındaki halime benzeyen saygıdeğer okullardan uzaklaştırılan kızlarla oğlanların kapak attığı, çoğu sınıfta kalıyor ve kendilerini değersiz görüyorlardı. Diğerleri ise kendilerini sadece bir kenara atılmış ve sistemin dışında hissediyordu. Onlar benim öğrencilerimdi. Onları bir sürenin içerisine yerleştirmek için “sıkıntı egzersizleri “ tavsiye ettiğim zamanlar oldu. Onlardan hiçbir şey yapmamalarını isterdim: Kafa dağıtmamalarını , hiçbir şey tüketmemelerini, hatta sohbet bile etmemelerini, çalışmamalarını. Kısacası hiçbir şey yapmamalarını isterdim. Sıkıntı ödevi, bu akşam işe koyulmadan önce yirmi dakika hiçbir şey yapmadan duracaksınız. Müzik de mi dinlemeyelim? Kesinlikle hayır! Yirmi dakika mı? Yirmi dakika . Doğrudan evinize gidecek, kimseyle bir şey konuşmayacak, arkadaşlarınızı görmezden gelecek, odanıza girecek, yatağınızın kenarına oturacak, sırt çantanızı açmayacak, walkman takmayacak, gameboy oynamayacak ve yirmi dakika, boşluğa bakarak öylece duracaksınız. Ne için? Meraktan. Geçen dakikalara yoğunlaşın, tek bir tanesini bile kaçırmayın ve bir gün sonra bana anlatın. Bunları yaptığımızı nasıl bileceksiniz? Bilemem.

Kötü öğrencilerimiz( bir şey olamayacakları konusunda adı çıkanlar) okula asla yalnız gelmezler. Sınıfa giren bir soğandır, birkaç kattan oluşan hüzün, korku, endişe, içerleme, kızgınlık, yerine getirilememiş istekler, öfkeli vazgeçişler, hepsi utanılacak bir geçmiş olacak kabuklar. Kabuk kabuk bedenleri ile sırt çantalarında aileleri ile geliyorlar . Ders ,sırtlarındaki yük yere bırakıldığında kabukları soyulduğunda başlayabilir ancak. Bunu anlatmak zor ama çoğunlukla tek bir bakış , tek bir iyi söz, güven telkin eden tutarlı açık tek  bir konuşma, söz konusu bu hüznü dağıtmak ruhları rahatlatmak onları şimdiki zamanın içine yerleştirmemize yeterli oluyor. Olumlu etkilerin geçici olması normal. Soğan çıkışta tekrar eski haline dönüşecek ve yarın kuşkusuz baştan almak gerekecek. Fakat öğretmek işte böyle bir şey; öğretmenliği bırakana kadar baştan başlamak. Bu öğrenciler yıllarını bizlerin karşısında oturarak geçirdiler. Ayrıca ziyan olmuş bir okul yılı hiç de küçümsenecek bir şey değildir.

Bizi kendimizden kurtarmak ve diğer öğretmenleri unutturmak için bir- tek bir- öğretmen yeter.”