27 Ekim 2015 Salı

Kesme şeker ile Küçük Prens


Sütünü içemeden, okul servisine bindi, hava çok soğuktu, kafasına şapka taksaydım diye iç geçirdim, mutfak balkonundan titreyerek  el salladım.

On dakika daha uyusun diye  geç  kaldırmıştım.
Akşam ağlayarak uykuya dalmıştı, ev ödevlerinden sonuncusunu tamamlamasına izin vermemiştim.

Öğretmen kızacak, ceza verecek diye ödevini yapmaya direndi ama vakit çok geç olmuştu, uyku  daha önemliydi.  Okul servisinin ardından etrafın dağınıklığını toplamaya başladım. Yastığının altında tamamlanmış ödev kağıdını gördüm. Unutmuş. Unutulmuş ödeve ne derdi öğretmeni ?  Elimde ödev kağıdı pencereye doğru yöneldim. Tepedeki okulu bu odadan  görünüyordu. Hemen götürmeliyim, boşu boşuna ceza yemesin, hepsini tamamlamış, uykusundan feda ederek, gözyaşları ile kabarmış ödev kağıdı elimde pencere önünde kendi kendime konuşuyorum.  Ödev kağıdını masasının üstüne koydum, kitaplığında ki devrilmiş kitapları düzeltirken “ Küçük Prens” i gördüm. 1990 baskılı Küçük Prens’imi elime alıp sayfalarındaki tarihlere baktım, en son 21 Mart 2011 Bostancı sahilde okumuşum ve Yunus’un kitaplığına hediye etmişim. Etrafın dağınıklığına tekrar daldım.   Öğle oldu, güneş yavaş yavaş mutfak balkonuma doğru ziyaretime geldi. Mutfak balkonumdaki güneşin doğuşu öyle güzel ki, Çorum tepelerinin üzerinde , bozkırı ışıl ışıl ederek... İşim bitince üşüdüğümü hissettim. Güneşin vurduğu mutfak masasına  oturdum, sallama bir çay içerken “ Küçük Prens’i” okudum. Hava çok soğuk, en kalın hırkamı sakladığım yeri ararken Pıtpıt uykudan uyandı, açtığım her çekmecenin içine girdi, çıktı. En kalın hırkamı giydim. Küçük Prens’i  okumaya devam ederken hırkamın cebinden peçeteye sarılmış bir kesme şeker elime geldi.  Geçen sene tomografi kuyruğunda  beklerken saçları dökülmüş, ağzı maskeli bir çocuk   gülümseyerek   elinde ki  kesme şekeri bana uzatmıştı. Kesme şekeri peçeteden ayırdım,  mutfak masasının güneşli  yerine koydum.  Kaldığım yerden, sayfa 82  yi  okumaya devam ettim;” Derken , pırıl pırıl yanan bir hızlı tren,  büyük bir gürültüyle makasçının kulübesini sarstı.
“ Çok aceleleri var, dedi Küçük Prens. Ne arıyorlar acaba?
“ Lokomotifi yöneten bile bilmez bunu”, dedi makasçı…
“Bulundukları yerden memnun değiller mi?”
“ İnsanlar ,bulundukları yerden hiç memnun olmazlar, dedi makasçı. O sırada pencereleri  aydınlaşmış üçüncü bir trenin gök gürültüsünü andıran sesi duyuldu.
“ İlk trendeki yolcuları mı kovalıyor bunlar da? diye sordu Küçük Prens.
” Hiçbir şey kovaladıkları yok, “ dedi makasçı. “ İçerde uyurlar ya da esnerler. Yalnızca küçük çocuklar, burunlarını camlara yapıştırırlar.

 “ Yalnız çocuklar ne aradıklarını bilirler,” dedi Küçük Prens…

” Çok şanslıdır çocuklar,” dedi makasçı.
 82. sayfanın sonunda okumayı bıraktım.  Kitabı   masanın üzerine kesme şekerin yanına koydum. En kalın hırka bile üşümemi geçirememişti.  Pıtpıt’ı aradım, yanına sessizce kıvrıldım , güneş en tepede iken insanlar  trenler içinde koştururken  , ben bir kedinin sıcaklığında uykuya daldım.
Kesme şekeri, gülümseyen hasta çocuğu cebimde unutacak kadar acımasızdım. Hayat çok ağır bir yorgandı,  ve yorganın altında gerçeklerin acımasızlığını unutmak  hoş rüyalarda dolaşmak  ne kadar da yalandı.
 Pıtpıt’ın ısırmasıyla uyandığımda güneş yavaş yavaş tepelerin ardına girmeye başlamıştı.
  Okul servisinin yolunu gözetlemek için mutfağa girdiğimde, kesme şeker ile  Küçük Prens baş başa  güneşin batışını izliyordu.

23 Ekim 2015 Cuma

Okul bahçesi


 

Çorum sokaklarında fırın arıyorum, tek başıma yapacağım kahvaltımda ekmeği marketten almak istemedim,  fırından yeni çıkmış bir ekmek yalnızlığımı unutturur diye umarak, sokaklarda kayboluyorum…

Bir ilkokul önündeyim, pembe, mavi suluklarını, beslenme çantalarını, okul çantalarını sırtlarına yüklenmiş  çocuklar annelerinin elini tutarak akın akın okula geliyorlar.  Sokak panayır yeri gibi oluyor renkli canlı, kalabalıktan uzaklaşıp okul duvarının arkasına çekilip saklanıyorum. Okul bahçesindeki ayrılış sahnelerini izliyorum. Ellerini bıraktıkları çocuklarının ardından annelere bakıyorum, vicdan azabı çekenler var mıydı? Hangi anne   boşalmış elleri ile  okul bahçesinden çıkarken kendine bile itiraf edemediği bir şekilde pişmandı?  Okula , sınıfa girip, çocuğunu kaçırma planı yapan anne var mıydı? Yoksa olması gerekeni yapmanın huzuru ile mi dolulardı?

Oğlumu sabahın köründe, uykusundan zorla uyandırarak, okul servise bindirirken ben nasıl bir anneydim?  Olması gerekenleri, zorunluları, kendi içinde bile sorgulayamayan bir anneyim. Herkes gibi bir anneyim ve çocuğumu da öyle yetiştiriyorum.

Beş yıldır aynı şeyi yapıyorum,  daha yıllarca  yapacağım.

Aynı öğretmen, aynı arkadaşlar ile her sabah bir yarışa sürüklenmesi için.

Öğretmen, sistem hiç değişmeyecek, arkadaşları ise her zaman yarışma arkadaşları.

Her günü, her saati sadece  not ,yazılı için dinlenen, tarih, matematik, Türkçe,coğrafya…

 Birinci olan öğrenciler  hiç değişmiyor, her gün aynı öğrenciler daha hızlı anlıyor, daha güzel yazıyor, daha çabuk cevap veriyor, daha yüksek not alıyor, öğretmenler her gün aynı öğrencilere aferin diyor, yüksek not veriyor.

Kurallara uyan, sessiz olan hep seviliyor, birinciler  taktir ediliyor, konuşanlar hep cezalanıyor, ödev yapmayanlar , çok gülenler, bağıranlar, sıradan kalkanlar, oturamayanlar, yazısı çirkin olanlar, okumayı sevmeyenler, hiç sevilmeyeceklerini biliyor iken;

Her gün hep aynı duvarların içine gömülmeyi  tercih ederler miydi?

Beni her sabah okula babam götürürdü, tütün, kolonya kokan ellerini, okul bahçesinde hiç bırakmak istemezdim.  Birinci sınıftan beri;  akıllılar, temizler, tembeller, yaramazlar, pisler diye kümelere ayrıldığımızın farkındaydım. Tembellerin, pislerin, yaramazların kümesine düşme tehlikesi  tırnaklarımı morartacak kadar kanımı dondururdu. Her şey öyle büyük ki sıramdan kalksam kaybolacağımı sanıyorum, duvarların renginden korkuyorum, tahtanın karanlığı kör bir kuyu ve tüm yazılar kör kuyuya atılmış gibi kaybolup gidiyor, hiçbir şey anlayamıyorum. Öğretmenimi tanıyamıyorum, iyi mi kötü mü, kızacak mı, vuracak mı emin olamıyorum, arkasında bağladığı ellerindeki cetvelin varlığını  aklımdan çıkartamıyorum. Kara tahta üzerindeki   gülümseyen  kürklü Atatürk resmi  sapsarı, canlı ve güven vericiydi. Kürkün tüyleri, Atatürk’ün sarı saçları, kırmızı yanakları, gözlerimin içine bakarak gülümseyişi  benim için farklı bir anlam taşıyordu. Okula başlamadan evvel  mahallenin camisine kuran kursuna gittiğimde, Hz. İsa’nın ölmediğini göklere yükseltildiğini, tekrar geri döneceğini  öğrenmiştim. İlkokula başladığımda ilk günlerde babamın ezberlettiği şiirler sayesinde  , okuma yazma öğrenmeden Atatürk şiirlerini her vesile ile mikrofonlarda okumaya başlamıştım. Şiirlerde Atatürk’ün ölmediği söyleniyordu ve Atatürk’te  hz. İsa gibi ölmemişti, kara tahtamızın üzerindeki resimde kürklerinin içinde yaşadığına, beni ve tüm sınıfı görebildiğine kendimi inandırmıştım.  Öğretmenin tekinsiz hallerinde, arkasına bağlı elleri ile yanıma yaklaştığında, hep karatahta üzerindeki resme baktım.

Sınıfımda her şey bir çocuğun kaldıramayacağı kadar ağırdı, günler, aylar, mevsimler değişiyordu ama öğretmenim değişmiyordu. Atatürk’ün gözleri önünde cetvelini kılıç gibi  nasıl sallayabiliyordu,  birincileri nasıl sahipleniyor, tembeller ve pisler nasıl kimsesiz kalabiliyordu…

Okulda, öğrenmem gereken en önemli şeyin farkına vardığımda karatahta üzerindeki resme bakmayı bıraktım. Öğretmenimin gözüne girmeyi başarmak için her ne gerekiyorsa yapmayı, olması gerekenleri ayırt edip, ona göre hareket edebilmeyi, nasıl isteniliyorsa öyle olmayı başardığımda henüz birinci sınıf bitmemişti. Kürkleri içinde Atatürk canlansa resimden çıksa , öğretmenim için hiçbir şey ifade etmeyecek, öğretmenim hiçbir zaman değişmeyecekti….
Sokak boşalmış, anneler evlerine gitmiş, ben hala okul duvarı arkasındayım…Yalnızlığımı taze bir ekmeğin bile geçiremeyeceğine karar vererek eve dönmeye karar veriyorum

20 Ekim 2015 Salı

Çorum'daki Sokağım


 

İstanbul’daki evim Bostancı’daydı, adalar manzaralı sahile çok yakındı. Lüks  sitelerde, apartmanlarda oturanların maddi durumları, aşağı yukarı aynıydı. Sokağımızın sakinlerinin giyimi, arabası, yediği içtiği, gezdiği yerler aynıydı, refah seviyeleri yüksekti. Maddi imkansızlığı hiç görmeden yaşlanabilmiş mutlu yaşlıların yürüyüşlerinin ardından  dinlenip hoş sohbet edip gamsız kahkahalar atabildiği sahildeki kafeler hınca hınç doluydu… Eski evimin sokağında, geçim sıkıntısı çeken insanların  görünürlüğü hiç yoktu, çok yabancıydılar.

 Şimdi tüm bahçelerinden ayva kokusu gelen  Çorum’daki sokağımda, yerlere kadar camlı , Fransız balkonlu  yeni yapılmış ev , bizimki. Tek katlı, bahçeli, ayva ağaçlarının altında tahtadan çakılmış üzerine döşek atılmış somyalarında  bastonlarına dayanarak ,yaşlıların oturduğu, bu sokağa bizim ev çok Fransız. Evimiz üçüncü katta ve bütün Çorum’u, gökyüzünü görebilecek kadar yüksek…En yüksek apartmanı dört katlı olduğu için Çorum çok aydınlık, evlerin güneşini, pencerelerinden gökyüzünü çalacak  yüksek binalar (şimdilik) yok.

Sokağımızda,” yıkılacak yenisi yapılacak” diye söylenen eski apartmanların bahçelerinde  ayvanın yanında ,ceviz, elma, kiraz, nar, alıç ağaçları mevsimine göre rengarenk oluyor, dallarından çocuklar eksik olmuyor…

 Apartmanımızdaki avukatlar, doktorlar, bankacılar her sabah hızla arabalarına binerek çok önemli işlerine acele ile giderken, karşımızdaki  eski  üç katlı apartmanlardan birinden her sabah, nakışlı  küçük el arabası ile pamuk şekerci  yavaş yavaş sokağa çıkıyor. Bahçenin birkaç merdiveninden, büyük bir itina ile arabasını çıkarttıktan sonra, arkasını döner, pencereden el sallayan bir kız, bir erkek çocuğu ile tekerlekli sandalyesinde oturan  hanımına bakar. Bir eliyle arabasını tutar diğeri ile ailesine el sallar… Naylon poşetler içinde şeker pembesi  pamuk helvaları ile , nakışlı el arabasını iterek  uzaklaşırken, gözden kaybolana dek ardından baka kalırım…

Yunus’unda sokak arkadaşlarıdır, pamuk helvacının çocukları ve aynı apartmanda hurdacının oğlu Hasan. Hasan’ın babasının da bir el arabası var ama öyle süslü değil. Yüzünü yukarıya,  apartman pencerelerine doğru kaldırarak  “ hurrrdaaa” diye bağırır, kendi sokağına gelince bağırmayı keser, sessizce el arabasını bahçesine  ayva ağaçlarının altına bırakır. Hasan 10 yaşında olmasına rağmen babası ile annesi çok yaşlı görünüyor, belleri iki büklüm olmuş, yüzlerinde ki kırışıklar çektiklerinin delili gibi, hiç gülmemişler gibi… Hasan okuldan gelince babasının peşinden işe çıkıyor, hava kararmaya başlayınca da  süslü apartmanlardan birinin bahçesini suluyor. 

Hasan,  bahçede gizli gizli küçük  bir kediyi seviyor,  kediyi avuçlarına alıp tüylerini yüzüne sürüyor.

Hiç kimse Hasan’ın kedi sevgisini bilmiyor, Hasan sevdiği şeyleri gizleyerek yapmaya alışmış. Sokağın başka bir çocuğu olan Şerifali’ye hiç benzemiyor, Hasan çok zayıf, yüzü solgun, çok sessiz, çok çekingen.

Şerifali o olaydan sonra evime gelmez oldu, Yunus ile arkadaşlığını hiç bırakmadı. Bahçe duvarı arkasına gizleniyor, cebinden çıkarttığı el bombalarını arkadaşlarının üzerine atıyor, taramalı tüfeği ile( hem ses hem ışık çıkarabilen tüfek) düşmanının ardından koşuyor, yakın temasta kılıcını kullanmaktan kaçınmıyor. Tombul yanakları sarsıla sarsıla düşmanlarını her türlü silah ile yok etmeye çalışıyor…

Hiç ummadığı bir anda arkasından kurşun yiyor;

-          Sen öldün Şerifali, çık oyundan diyorlar.

-          Ölmedim. Ben hiç ölmem, diyerek oyundan çıkmaya direniyor.

Günlerdir dışarıda beni göremediği için meraklanıyor, Yunus’u çağırma bahanesi ile kapıya geliyor, uzun zamandır ilk kez evimize tekrar misafir oluyor; “Sizin canınız bir şeye mi sıkılıyo?” diye gözlerini  açıp, kaşlarını kaldırarak bana soru soruyor.

-Evet canım çok acıyor diye cevaplıyorum.

-          Canın sıkılıyosa oyna, diyor. Al, al,Alamanya şarkısını biliyon mu? Ankara’da  ananem bu şarkıyı teybe koyar hepimiz oynarız, annem, ananem, ben hepimiz oynarız.

-          Al, al, Alamanya çok güzel, çok güzel oynanıyo.

Kollarını açıyor, parmaklarını şıkırtatmaya çalışarak “Al,al , alamanya diyerek gözlerimin içine bakıyor.

-Hadi oynayak. Hadi çok güzel bu al,al,alamanya…

Bir ileri bir geri, kollarını hiç indirmeden, parmaklarını şıkırtata şıkırtata , beni  oynatmaya çalışması öyle içten, samimi, çocukça, tertemiz… al,al,alamanya …

Hayatımda hiç oynamadım, oynamaktan nefret ederim, iğrenirim, diyemedim,perdeleri kapadım, kollarımı açtım, parmaklarımı şıklattım, etrafımda döne döne ,al al, alamanya…al,al,alamanya…al,al,alamanya….

*Bir önceki yazımda  oynayanları  hor görmüştüm…

*Al,al,alamanya diye bir şarkı,türkü var mı bilmiyorum, internete girip araştıramadım.

Hissedememe hastalığı


Cumartesi günü güneşli bir sabaha uyandığımda aklıma ilk gelen  kirli çamaşırlar olmuştu, bu pırıl pırıl güneşte çamaşırlar hemen kuruyabilirdi.     Balkona çıktım, hava buz gibiydi, sis her yeri kaplamış karşı tepeleri görünmez yapmıştı.  Alçak, çıplak tepeler  Çorum’u  sahici kılıyordu, saklayacak hiçbir kötülüğü olmayan arkadaş gibiydi. Sokağımızda tek katlı bahçeli evler  henüz yıkılmamış, bahçelerde şimdi ayva mevsimi.  O gün yakınımızdaki bir bahçede telaş vardı,  kamyonetten plastik sandalyeler indiriliyordu. Başka bir kamyonetten büyük hoparlör   ile , kablolar . Bütün bir yaz nerdeyse her gün mahallemizde, sokağımızda  sağır edici elektronik oyun havası  dinledik, her evin bir düğünü, sünneti, nişanı  vardı. Çamaşırları ipe asarken  hoparlörün ilk gürlemesini  duydum, kuşların sesine ve pisliğine dayanamadıkları için  ağaçları kesen sokak sakinleri için bu elektronik canavarın sesi  olağan ve doğal. Düğün şarkıcısı erkenden işinin başına geçti, mikrofona üflüyor,  kabloları bir ileri bir geri çekiyor. Çamaşırları asar asmaz kapıları pencereleri iyice kapatıyorum, içeriye oyun havası girmesin diye. Ama evimin her köşesinde;“ eller havaya, göbekler ortaya, hanımlar sallayın, baylar oturmayın”.  Akşama  doğru güneş alçak tepelerin ardına doğru kaybolurken hiçbir şeyden haberim yoktu ( her şeyden haberdar olmamak için internet ile televizyonsuzluğu seçmiştik). Cumartesi  günü tek derdim, evimin içinde ki oyun havasıydı…Çamaşırlar kurumuş mu diye balkona çıktığımda karşı bahçenin mutlu insanları toplanmaya başlamıştı, hoparlör  gürlemesine ara verdikçe bahçedeki mutlu insanların sesini dinliyorum, bütün sesler düğüne dair, gelin, damat, pilav üstü kavurma, ayran, kola. Düğünün mutlu insanları için elektronik müzik eşliğinde göbek atmak  sorgulanamaz bir haktı ve ana sütü gibi helaldi. Allah ne verdiyse, kıvıra kıvıra, sallana sallana, çalkana çalkana atıyorlardı göbeklerini. Bahçedeki, göbek atma yeri olarak ayrılan pist dolmuş, sokakta kolları kartal gibi açılmış, dizleri kırıp çömelmiş “ Angara havası” diye ısrarla bağıran kalabalık, bıkacağa , yorulacağa hiç benzemiyordu.

 Telefonuma eski evimin bağlı olduğu belediyeden bir mesaj geliyor” Ankara’da ki patlama yüzünden  açılışımızı erteliyoruz… “  Bir mesaj da Çorum ‘dan;” hainler istediklerine erişemesin diye yarın ki açılış törenimizi ertelemiyoruz”…

 Evime üç saat uzaklıkta bir yerde 100 e yakın kişinin parçalandığından haberdar oldum.

 Üşüdüğümü hissettim. Ölümcül bir üşüme. En kalın hırkanın, sonuna kadar açık kombinin, en tepede ki güneşin , en anlamlı cümlenin bile ısıtmaya gücünün yetemeyeceği bir üşüme ile balkona çıktım. İpte asılı çamaşırları kucağıma doldururken hayatım boyunca sevemediğim, kaçtığım, küçümsediğim her kim  varsa hepsine  sarılmak istedim. Sokağa tükürenler, torpil ile işe girenler, denizi kirletenler, görgüsüz çok zenginler, ağaç kesenler, kitap okumayanlar, kuyruğa kaynak yapanlar, memleketlisini kayıranlar, tezgahın arkasını çürük ile dolduranlar, işçinin hakkını yiyenler, sadece birincilerini seven öğretmenler, evlilik programlarını hiç kaçırmayanlar,trafik canavarları, kedileri sevmeyenler, tüllerinin beyazlığı ile gurur duyanlar, her şeyin en iyisini en doğrusunu sadece kendileri bilenler, hepsine birden sarılmak istedim, kötü olarak bildiğim her şey öyle anlamsızlaşmıştı ki… Balkondan sokağıma baktığımda ölümcül üşümenin her yeri istila eden salgın bir hastalık olduğunu görebiliyordum. Acılarımızı hissedemedikçe  üşüyoruz, bu üşüme  gizli gizli öldüren bir hastalık. Acıyı paylaşamama insanlığımıza dair en kötü şey olmalı… Bu vurdumduymazlığın soğukluğunda aslında hepimiz üşüyoruz, bu üşüme öyle bir salgına dönüşüyor ki hepimizi öldürecek kadar tehlikeli.

Cumartesi günü ,  oyun havasında kurumuş çamaşırlarım kucağımda iken, ölümcül üşümenin virüsünü içimde hissettim.  

7 Ekim 2015 Çarşamba

Çorum okulda ilk hafta


 

Yunus yeni okuluna annesiz başladı ,  İstanbul’dan açtığım telefonlarda ,sesi   kaygılıydı ve kendince  haklı sebepleri vardı;  birinci gün öğretmen saçlarını kesmelisin demiş, yeni okul forması yırtılmış, yırtık saklanamayacak bir yerdeymiş, çantası da yırtıktı ( geçen seneki  çantanın yırtılan su koyma köşesini dikmeyi hep ertelemiştim) , okul çıkışı saçını kestirmeye gitmiş  berber, iki numaraya vurmuş… Telefonda ağlamaya başlıyor; saçı ve yırtıkları yüzünden herkes onu yanlış tanıyacaktı, ilk baştan kaybetmişti, hiç kimse onu sevmeyecekti… İkinci gün  öğretmenleri, anneleriniz ve babalarınız ne iş yapıyor diye sormuş.  Yunus; annem işsiz demiş. Sınıfında ki çocuklar ;” gidek, gelek, oynayak, şimcik” gibi kelimeler kullanınca Türkçe öğretmeni ; “ çocuklar İstanbul ağzı ile konuşacağız; gidiyoruz,geliyoruz oynayalım, şimdi…” diye uyarmış,  Yunus’un nereli olduğunu sormuş. Yunus uzun uzun düşünmüş,” nerelisin” diye daha önce kendisine hiç sorulmamıştı ama babasına ve annesine çok kez sorulduğunu hatırlıyordu;” annem Samsunlu, babam Urfalı “ demiş. Sınıftaki çocuklar ; annen laz mı, baban kürt mü diye fısıldaşmaya başlamışlar,(çocuklar şaşırtıcı bir şekilde etniklik ile ilgili) Dördüncü gün arkadaşları ile iyice kaynaşmış, sesi daha bir gür; “ anne burada ki çocuklar markaya bakmıyorlar,  her teneffüs maç yapıyoruz, yedeğini almadığın için tşörtüm kapkara oldu, herkese annem İstanbul’da diyorum".Haftanın son gününde sesi ikilemli; anne bir hata yaptım galiba… Sihirli bir değneğiniz olsa ne yapardınız diye öğretmenimiz bütün sınıfa sordu, bütün sınıf “ dünyaya barış getirirdim” dedi ama ben çok saçma bir şey söyledim…” Sihirli değneğim olsa kedim Pıtpıt’ın konuşmasını isterdim, dedim  bütün sınıf güldü ,keşke ben de dünyaya barış getirmek istiyorum” deseydim…Telefonu kapattığımda İstanbul çok soğuktu, yağmur  vardı. Annem ile hastanede sıra bekliyorduk, düşünecek çok vaktim vardı , Yunus neden sihirli değneği kedisi için kullandı?

 Çorum’da  mutfak penceresinden sokakta çocuklar neler oynuyor diye gözetliyorum, birbirlerini  tekerleme ile seçiyorlar, sen bendensin sen değilsin, sen benim adamımsın, sen değilsin, herkes eşleşti başlasın savaş, bombalar, el fünyesi, taramalı tüfekler, el tabancaları ile birlerini yaralıyorlar, kol,bacak koparıp esir ediyorlar, esirlerin üzerine benzin döküp yakıyorlar, A101 ‘e kılıç  ile tabanca gelmiş Metropol’de sahicisinden ayırt edilemeyen tabanca var, bayram harçlıklarını semt marketlerinde satılan silaha yatırıyorlar . Savaş oyunu  eğlencesi en bol olan oyun olsa gerek ki her gün hiç usanmadan oynuyorlar, evlerine döndüklerinde  en çok kafa koparan, can alan olabilmek için tabletlerine, bilgisayar oyunlarına sarılıyorlar, o sırada anneleri babaları televizyon izliyor; televizyonda gerçek savaş var.

Geçen sene( evimizde televizyon ve internet var iken) Yunus’a yine böyle bir soru sorulmuştu, elinizde sihirli bir değnek olsa ne yapardınız diye özel bir  okulun seçme seçilme sorularından biriydi… Kadın cinayetlerini önlemek için kullanırdım demiş Yunus.  Aferin Yunus’a, ne duyarlı çocuğunuz varmış dediklerinde tüylerim diken diken oldu.

İlkokul çağındaki çocuklar ellerindeki sihirli değneği,  hayvanları konuşturmak için kullansalar, kadın cinayetini, savaşları durdurmak  onlar için büyük ve inandırıcı değil. Böylesi bir ortamda büyüklerin kopyala yapıştırı olmuş çocuklar tabutu, kanı, bombayı,silahı,gözyaşını çok iyi biliyorlar ya barışı…Sihirli değnek ile gelebilen bir şey değil” barış”… Barış , kendimimiz…Tek, olarak birey olarak, her şeyden uzak, içimize dönebileceğimiz bir an oluşturabildiğimiz vakit, barış kendi yüzünü gösterecektir. Tek ses, tek vücut, tek yumruk aldatmacasından kurtulup, kendimiz ile baş başa kalabildiğimiz , kendimizi sorgulayabildiğimiz, kendimizi bilmek için her şeyden uzaklaşıp, tüm uyarıcıları aklın süzgecinden geçirebilirsek, barış kendini gösterecektir. Kendini bilme yolculuğuna çıkma ihtiyacı hissetmeye başladığında, barış kendini gösterecektir…

Yunus henüz çok küçük, kedisinin konuşmasını çok önemsiyor, çünkü eve geldiğinde  yalnızca kitapları, boya kalemleri, annesi, babası ve kedisi var. Vaktinin büyük bir bölümünü kedisi alıyor.

Kedi hakkında düşünmeye başlıyor, kedi bizim esirimiz mi, dışarı çıkmayı mı, bizim yanımızda kalmayı mı tercih ederdi, İstanbul sokaklarını özlüyor mu, Çorum da mutlu mu? diye sık sık sorular soruyor. Kedi nin mutlu olmasını istiyor, nasıl istiyorsa öyle yaşasın istiyor… Kedisi konuşsun, ne istediğini anlaşılır bir şekilde söylesin istiyor…Belki İstanbul’daki anne baba ve kardeşlerini özlüyordur, biz böyle mutluyuz diye kedimiz de mutlu olacak diye düşünmemeliyiz, onun fikrini almalıyız, diye annesini sorgulan Yunus için bulunmaz bir fırsattı “sihirli değnek”.
Yunus sihirli değneği doğru kullanmıştı, televizyonsuzluk ve tabletsizlik  kendini bulmasına yardım etmişti.
İnternetli bir ortama girdiğimde bu yazımı yayınlacağım, belki çok geç olacak , küçücük de olsa çocuklarımıza internetsiz ve televizyonsuz bir ortamı yaratmaya çalışmalıyız, kendisini bilmesi için, barış için, çocukları büyüklerin uyarıcılığından kurtarabilirsek , barışı sihirli değneklere bırakmayacaklardır.