16 Eylül 2015 Çarşamba

Şerifali bir daha gelir mi?


Her sabah horoz  gibi;” Ayşeee Teyzeee , annemden izin aldım size gelebilir miyim?”diye sesi yankılanıyor…Balkona çıkıyorum, bütün sokak benim Ayşe Teyze olduğumu anlıyor, el işareti ile Şerifali’yi davet ediyorum. Sabah güneşi almayan  evime , güneş gibi  doğuveriyor.

Asansör korkusu ile soluğu tıkanmış, burun delikleri açılmış, şakaklarından terler akarak , ayakkabılarının dışarıda kalmasına ısrar ederek, bütün çürümüş dişlerini( ön dişleri de çürük ve köküne kadar kırılmış)   göstere göstere “ Günaydın Ayşe Teyze” diye gülümseyip, içeriye girmesine, yasak konulduğunu bilmiyordum.

 Ali Şerif ile kahvaltı yapıyoruz, ekmeğini sokum sokum bir bala bir reçele, bir yumurta tavasına daldırıyor iken  kapımız çalınıyor, bizim apartman sakinlerinden olduğu anlaşılan , oldukça nazik, kibar, bir hanımefendi ;” apartmanımıza hoş geldiniz, vs, vs,vs , (asıl konuya giriyor) ,sizi bir konuda uyarmak isterim, Ali Şerif denen  çocuğun apartmanımıza girmesini yasaklamıştık, annesini de  bu konuda uyarmıştık ama ne yüzsüz, ne rahat insanlar ki, sizi yumuşak buldular, ne biçim anne ki her gün çocuğunun size gelmesine izin verebiliyor, ayakları tozlu, elleri kirli….”

 Şerifalim ,  elinde ki sokumu ağzına götürememiş, hanımefendinin kelimelerine pür dikkat kesilmiş. Kapıyı kapatıyorum, masadaki yerime otururken, sabah güneşi gibi evime dalan Şerifali gitmiş,  bizi ilk kez görüyormuş gibi, çekingen, sessiz bir yabancı oluvermiş. Kadının sözleri ateş olmuş, tombul yanaklarında yanıyor, alev,alev.  Ellerine bakıyor, sokumunu nereye koyacağına  karar veremiyor, ekmek sokumlu ellerini masanın altına götürüyor. Masa altında ki ayaklarını  görünmez yerlere doğru çekerken , Şerifali oturduğu yerde küçülüyor, ufalıyor, hanımefendinin istediği gibi yok olmaya çalışıyor…
Şerifali bundan sonra Ayşe teyze annemden izin aldım, size gelebilir miyim der mi bilmiyorum ama, artık biliyorum ki

İstanbul’da hiç komşum olmadı, Çorum’ da da olmayacak…

10 Eylül 2015 Perşembe

Çorum'un mantısı,rüzgarı,olimpik havuzu


Yunus’a  kırmızı bir scooter aldım. Çorum mantısı almak için girdiğim markette ( bildiğimiz mantı ama içi boş)  elim kolum çorum mantısı dolu, kasaya gelmiş iken( artık  hediye olarak çorum mantısı götürüyorum) Yunus bir çığlık attı, çok istediği scooter , bir tane kalmış…Cüzdanı, çantayı döktüm, ( mantıları gerisin geri yerine koymak şartı ile) kuruş kuruş sayarak, parayı denkleştirdik. Alt sokağımızdaki Yunus Emre Parkı’nın eğimli yollarında uçarak scooter sürüyor. Gündüzleri yetmez gibi  akşamları da scooter sürmek için parka gitmek istiyor, Çorum akşamları , öyle soğuk ve rüzgarlı ki palto ile çıkmak gerek!…Parkta herkes çekirdek çıtlatıp, semaver ile çay içiyor, her masada kocaman bir semaver, canımız kalıyor ama biz iki kişi koca semaveri bitiremeyiz, Yunus “ ben de içerim” diye destek olmaya çalışsa da olacak şey değil…Akşamları dışarı çıkma isteğimiz yok, ışıkları söndürüp, mumları yakıp kitap okumak şimdilik bizi mutlu ediyor…Tarkovski bitti, Zeki Ökten'i okuyorum; Bir demet Menekşe'nin, Pisi pisi'nin, Sürü'nün, Yoksul'un, Düttürü Dünya'nın nasıl yazıldığı, perde arkası...

Bu sabah kahvaltıda konuğumuz vardı, Şerifali. Misafirimiz için çikolatalı kek ile peynirli poğaça yaptım , kahvaltı sofrasında konuşurken;“keşke içine peynir koymasaydın” diyerek isteksiz isteksiz poğaçayı dişlerken   “babamı sevmiyorum” dedi. Sekiz yaşında bir oğlan çocuğu neden babasını sevmesindi, gözlerimi istemsiz açınca, yanlış bir şey söylediğini sandı, “ama annemi çok seviyorum”  diyerek konuyu değiştirdi. Şerifali’nin annesini sadece sesinden tanıyorum, bütün gün Şerifali’ye bağırıyor daha doğrusu kadıncağızı çıldırtıp, bağırtıyor. “Aliii Şeriiiiiif, Allah canını almasın, Allah kahretmesin, bağırtma, dövdürtme, ayağımın altına aldırtma…” Şerifali en çok annesini seviyor,  Şerifali seviyor diye ben de hiç görmediğim annesini seviyorum…

Havuza yazıldım, haftanın üç günü Ufuk işten gelince ikindi sonrası  gidiyorum. Yunus ile babası havuzun bahçesinde scooter sürerek beni bekliyorlar.  Boyun düzleşmem, omuz ağrılarım için iyi gelir diye umuyorum. Havuz  büyük, olimpikmiş, iki üç kulaç atınca boğulur gibi oluyorum, nefes nefese kalıp dubalara yapışıyorum, yapıştığım dubaların önünde kocaman bir pencere var, Çorum çimento fabrikası ile gri dağlar görünüyor. Akşama doğru güneş dağların ardına doğru kaybolmaya başlayınca yüzmeyi ( çırpınmayı) bırakıp dubalara yapışarak gün batımını izliyorum, ağlayasım geliyor.

Çıkışta,  ağzımdan burnumdan giren havuz suyu ile açılmış nefesim ile derin bir Çorum havasını içime çekerek,  beni bekleyen aileme hasretle sarılıyorum…
 
 

9 Eylül 2015 Çarşamba

Horoz sesi



İlk aylığımız ile el dokuması  küçük bir halı aldık. Çorum’da ki bütün halı mağazalarını dolaştık ,hiç biri el dokuması halı satmıyordu ve  “ el dokuması halı var mı?” diye hiç soran olmadı, dediler. Ankara  açık ceza evinin satış reyonundan çok ama çok güzel bir el dokuması halı buldum, dokuyanlar  hapishanedeki mahkumlarmış. Halımın kenarları yeşil, ortası turuncu, Adıyaman yöresinin motifleri ile işlenmiş. Pıtpıt’tan çok korkuyorum, halımı tırnakları ile parçalayacak diye, yapmadığı şey değil. Pıtpıt’ın tırnaklarını kesecek veteriner de yok buralarda,( Pıtpıt inşallah hiç hastalanmaz, ne yaparım bilemiyorum, kedilerden anlayan en yakın veteriner  300 km uzaklıktaki  Samsun’da. ) Televizyon ve internetimiz  aylardır yok, dün ışıkları kapatıp Bim den aldığım mumu yakıp  masanın ortasına koydum, dördümüz ( dördüncü Pıtpıt) masa etrafına oturmuş kitap okuyup,resim yapıp,ders çalışırken  , Pıtpıt’ın pür dikkat yanan muma odaklandığını görememişiz, mumun üzerine atlayıp patisi ile alevi söndürmeye çalışınca  yanık tüy kokusu etrafı sarıverdi, zavallım dondurma yalar gibi patisini yalayıp durdu…
Yunus’un okulu  bir tepenin üzerinde. Sadece özel araç ile gidilebilen ıssız bir yerde. İlk kez araba ile Yunus’u okula bıraktım, okulun yakınına bir yere park ettim, iki saat boyunca araba içinde Andrey Tarkovski’nin Günlükleri’ni okudum. Etraf çok sessizdi, insan ve ona ait hiçbir ses yoktu,  tepelerdeki köylerden gelse  gerek bir horoz sesi işittim , kitabı bırakıp pencereyi açtım, bir kez daha aynı sesi duyabilmek için dikkat kesildim ama Çorum’un rüzgarı , leblesinden daha meşhur, pencere açtırmıyor…Tarkovski okunacak en güzel yerdeyim diye düşündüm, sert rüzgarların hışırtatacak ağaç bulamadığı çıplak bozkır, uzaktan gelen horoz sesi ile zamanın değişivermesi, çocukluğumdaki sabahlara uyanışım…Kara ibikli, dimdik yürüyen, kaslı o horoz…. sabahı sesi ile getiren….sinirlendirmeyin yoksa gözünüze atlar, diye korkutulduğumuz, hiç yanına yaklaşamadığımız o horoz... Nerede… Dikiz aynasında koşarak gelen Yunus, ders bitmiş...