14 Mayıs 2015 Perşembe

Gülümseyin Çorum'a Geldiniz



Çorum'a girerken üzgündüm, umutsuzdum. Şehrin girişindeki " gülümseyin" diye ricada bulunan tabelayı okuyunca ,  gülümsedim.
Daha önceki acı tecrübelerimiz (en son Zonguldak ve en sarsıcı olanıydı) iyimser olmamı engelliyordu ama yine de gülümsedim.
Çorum'da ilgili bölümün başkanı , kuru bir başvuruyu değerlendirmiş, yüz yüze görüşmek için eşimi çağırmıştı. Köydeydik, apar topar sabahın beşinde henüz gün aydınlanmadan,  ne giydiğimize bakamadan, bir gün önce tarla kazarken tırnaklarımızın arasına kaçmış toprakları , ayakkabılarımıza yapışmış çamurları temizleyemeden yola koyulduk. Umutluyum diyordu eşim. Umudunu hiç kaybetmiyordu, umut ile aralarında çok sıkı bir bağ vardı. Ben ise umudumu bir günde kaç kere kaybederim, kaç kere geri gelsin diye gözetlerim, ağlarım , dövünürüm...
Ben seni beklerim dedim, Çorum'un en uzak köşesinde  liseden bozma fakültenin bahçesinde  başı boş köpekler ile oturdum. Çok geçmeden telefonum çaldı, beni de çağırıyorlardı, şaşırdım, daha öncekilerin hiç biri çağırmamıştı, üstümü başımı silkeledim, fide dikerken  giydiğim ayakkabılarımın tozunu sildim,  eşimin yanına çıktım.
Ne güzel insanlardı, gözlerinin içi gülüyordu, Çorum için diyorlardı, Çorum için beraber çalışalım diyorlardı,  referans , parti, görüş, memleket neresi diye sormuyorlardı.
Hep beraber fakültenin çay bahçesinde, masamızın altındaki başı boş köpekler ile saatlerce oturduk, gelecek için konuştuk. En yakın zamanda Çorum'a taşınma hayalleri kuruyoruz, üzerinden haftalar geçmesine rağmen umudumu kaybetmedim.



8 Mayıs 2015 Cuma

Anarşik Domates

Geçen hafta ilk kez Nisan ayında köye gittim, ilk kez fide nasıl ekiliri tecrübe ettim. Annem hasta olunca babam da köye gidemedi, bahçemiz boş kalacak diye için için üzülmeye  başlamıştı. Yunus'un okulunun bir kaç gün tatilini fırsat bilerek köye gittik. Annemin yerine geçtim babam ile bahçeyi kazdık, toprağı havalandırdık.

Ellerim bir günlük işin sonunda kazma ve bel tutmaktan nasır bağladı.
Ekim için hazır olan toprağa domates, salatalık, biber, patlıcan, kabak, kavun, karpuz fidesi almak için kasabaya indik.

Fideci , babamın yanında annemi göremeyince annemin nerede olduğunu sordu, selam söyledi, annemin en sevdiği fideleri  verdi. Domates fidesi verirken;" teyzem için anarşik domates ayırdıydım, bu  anarşiği çok çok beğenecek" diyerek anarşist domates fidelerini koli içinde elimize tutuşturdu.
                                           
                                                           Anarşist domates fidesi

Fideleri sıraya göre, tek tek diktik, can sularını döktüm. Kaplumbağalar yemezse, fidelere ölüm yok.

Öyle çok kaplumbağa var ki buralarda, bazı köylüler fideleri yemesin diye kaplumbağaları göle atıyormuş. Babam;" bu toprağın asıl sahibi onlar, topraktan çıkan her şeyi yemek onların hakkı " diyerek kaplumbağalara dokunulmasını kesinlikle yasaklamıştı.
 
Sadece bizim bahçede yirmiye yakın kaplumbağa saydım, en sevdikleri şey fasulye filizi. Yeni dikilmiş fideleri yemesinler diye bahçenin öteki ucuna koyduk, tıslamaları, tokuşmaları , sıyır sıyır yürümeleri ile yirmi kaplumbağa  savaşa hazırlanan orduya benziyordu...
 
Fide ekimi bitince, babam annem için bahçemizin göle bakan kısmında bir bank tasarladı, birlikte çaktık, inşaat tahtalarını değerlendirdik.
Bir de masa yaptı babam. Masayı bir türlü düz tutturamadı, eğri , üzerine ne konsa duramayıp, yuvarlanan bir masa oldu. Masayı gören herkes çok güldü, tek gülmeyen annemdi. Annemin en büyük fobisi; " elalem bize gülmesin" yada  " bizi millete güldürtmeyin" yada " arkamızdan gülmesinler"di.
 Oysa babam, annemin gülmesini dört gözle arar olmuştu.
 
 

Onkolojinin Bekleme Odası

Annemi bekliyorum, üç saat sonra kemoterapisi bitecek. Üçüncü seans, beşinci ilaç kürünü alıyor, onkolojinin bekleme odasındayım, ara ara kafamı kemoterapi odasına sokup annemin serumlarına bakıyorum, annem ile birlikte altı kişi daha ilaç alıyor. Annemi beklerken Herman Melville- Moby Dıck okuyorum, bekleme odasındaki diğer hasta ve hasta yakınlarının konuşmalarına kulak kabartıyorum.
Tedavi için gelenlerin aceleciliği, sadece kendileri hasta gibi hareket etmeleri, sekreterlerin, hemşerilerin ilk önce kendileri ile ilgilenmelerini isteyen hastalar, hasta yakınları...
Bu hastane çok pahalı, muayene ücreti bir aylık maaşımızın yarısı kadar. Bekleme odasında yan yana oturduğum insanlar ile başka nerde karşılaşabilirdim ki,  bu hafta sonu yatları ile Çeşme'ye açılacak olanlar ile  8 e bölünmüş kocaman bir ekrandan haber, magazin, belgesel izliyoruz. Bir aslan pusuya yatmış, avını bekliyor, yavru ceylanlar yemyeşil otlarda ne kadar güzel ve acınası, belgesel izleyemiyorum, gözlerimi diğer ekranlara kaydırıyorum...
Saate bakıyorum, üç saat bazen hiç geçmiyor, bir an önce annemin kolları serumlardan kurtulup benim kollarıma girse, kol kola girip bir an önce uzaklaşsak diye sabırsızlanıyorum.
Onkolojinin bekleme odasının bir duvarında tamamlanıp çerçevelenmiş bir puzzle varmış, gözlerinin içinde gözyaşlarını hapsetmeye çalışan   genç bir kız , eşine gösterirken farkına vardım. Kızın parmakları puzzle da gezinirken, eşine şöyle diyordu;" beraber yaptığımız puzzle bundan daha büyüktü, daha karmaşıktı, ne çok uğraşmıştık." " Sen güçlün " diyordu, adam. " Sen bıkmıştın ama ben sabırla devam etmiştim" dedi kız.  Israrla;" Sen güçlüsün" diyordu  adam.
Kızın gözleri öyle dolu ki...Doktora görünmeye gelmişler, sıraları geldi, kızın ellerinden tuttu ilk önce adam içeri girdi, kızı içeri çekti. Kim hastaydı diye düşüncelere dalmışken doktorun odasından çığlıklar gelmeye başladı. Kızın çığlıkları tüm hastaneyi  sarsacak kadardı. Bekleme odasındaki herkes sekreterin başına üşüştü, kimdi, hastalığı neydi...Kız hastaydı, son evreydi, kabullenemiyordu,  sessizce, kimselere çaktırmadan kendi kendine değil de çığlıklarla, hastaneyi herkesin başına yıkarcasına ,hastalığını kabul etmiyordu...Çığlıklar içinden seçebildiğim;" güçlü değilim" oluyor.
Bekleme odasında ki belgesel ekranında, aslan yerinden kalktı avının üstüne atladı. Gözlerimi kapadım.
Gözlerimi açtığımda yemyeşil bir doğa, masmavi gökyüzü koşuşan sevimli ceylanları ile belgesel ekranı yayınına devam ediyordu, çığlıklar atan kız sakinleştirici ile normale dönmüştü. Puzzla dikkatlice bakıyorum, genç kızın biraz önce parmaklarını sürdüğü yerler içimi acıtıyor, onun gibi gözlerim doluyor...
Annem güler yüzü ile kemoterapi odasından çıkıyor,  ellerini bana doğru uzatarak geliyor , hemen yerimden kalkıyorum, kollarımı açıp annemi sarıyorum, kol kola uzaklaşıyoruz...