19 Nisan 2015 Pazar

Ekmek Aslanın Bağırsaklarında Oğlum!

Yirmi senedir mektuplaştığım bir dostum var. Üniversite için geldiğimiz İstanbul'da öğrenci yurdunda aynı odada karşılıklı ranzaların alt katında kalıyorduk, Yıldız Teknik Üniversitesi Edebiyat Bölümü öğrencisiydi, okumayı, yazmayı çok seviyordu. Kitapları tek kapılı dolabına sığmaz, yatağının dört bir yanını doldurur taşardı. Yaptığı hiç bir şeyde karşılık beklemezdi, yaptığı her şeyi gönülden yapardı, köyüne sık sık mektup yazar  cevabını  beklemezdi. Okuldaki hocaları çalışkanlığını, yeteneğini görüp taktir etmişler, asistan olarak üniversitede kalmasını istemişlerdi ama o   evlenip köyüne dönmeyi tercih etmişti. Dört çocuğu ile mütevazi hayatında çok huzurlu ve mutluydu. Yıllarca birbirimize mektup yazdık, bir oturuşta karalanan bir sayfalık mektuplar değil, yazması en az bir ay süren kırk elli hatta altmış sayfalık mektuplardı. Posta kutusuna sığmayan mektuplarımıza herkes şaşar, nasıl yazabiliyorsunuz bu kadar sayfayı diye inanamazlardı. Mektuplarında her şey aynı yere doğru bir su gibi akardı, köyünün havası, toprağı, ağaçlarının meyvesi, yabancılığı, hasreti , hayalleri, çocukların büyümeleri...Mektuplarımız sandıkları doldurdu, bazende kayboldu, kaybolan yüzlerce sayfa içimizi çok acıttı, sayfalarımızı  mecburen bilgisayar ekranına kaydırdık, her hafta uzun uzun e postalar yazmaya devam ettik. Ailesine katkıda  bulunmak için evden beri iş yapmaya başlamıştı, ünlü bir sözlük yazarının  kitapları için yazılım yapıyordu, hatta üzerinde çalıştığı sözlükler geçen yaz sonu Hürriyet gazetesi tarafından tüm Türkiye'ye dağıtılmış, arkadaşımın adı sözlüklerin ilk sayfasında yer alıyordu. Ama işvereni akademisyen kişi  yaptırdığı işin parasını vermediğinden arkadaşımın altta paylaştığım sadece bana yazdığı bu mesajla haberdar oldum.
Şimdi dostumun geçen sene attığı bir e-postayı paylaşacağım.( Evden beri yaptığım işin parasını iki ay geçmesine rağmen ben de alamadım,şirket müdürü işin bitiminin haftasında paranızı alırsınız demişti, işi tamamlamam çok zor oldu, annem hastalandı, işin büyük kısmını hastanelerde yapabilmiştim zamanında ve istenilen şekilde tamamlayabildim, ilk bir ay paramı istemeye utandım, şirket alanında en büyüktü, bir bildikleri vardır dedim, ikinci aya girerken ödeme planına girdiniz en kısa zamanda paranızı alırsınız dediler, bekledim,  muhasebe belki yanlış hesaba yatırmıştır diye aradığımda yetkili kişi ödeme planında adınız görünmüyor dedikten sonra biz büyük bir şirketiz kimsenin parası kalmaz dedi. Üzülmedim, iki ayımı aldı, geceli gündüzlü çalışmıştım ama üzülemedim , savaşmak, hakkımı aramak bana göre değil , Allah'a havale ettim. Ama geçen sene dostumdan aldığım bir mesaj ile çok üzülmüştüm, savaşmayı, çocuklarımız için savaşmayı çok istemiş, harekete bile geçmiştim , şimdi başıma böyle bir olay gelince o mesajı hatırlatmak istedim.)

Dostumun  oğlu için yazdığı yazı;

Ekmek Aslanın Bağırsaklarında Oğlum

Çocukluğumuzda ebeveynlerimiz , öğretmenlerimiz derslerimize daha sıkı çalışmamız için bize nasihat ederlerken kendi hayatlarından örnekler verirlerdi.

Kendi ebeveynlerinin  onlara bir hayat dersi olarak "ekmek aslanın ağzında "dediklerini, onu elde etmenin kolay olmadığını bu şekilde anlattıklarını söylerlerdi.

Bize de aynı nasihatı yaparlar ve fakat durumun daha da zorlaştığını ihsas ettirmek için "artık ekmek aslanın ağzında değil , midesinde !"derlerdi..

Biz çalıştık,okuduk, büyüdük...

Bir çok hayat dersi öğrendik. Bütün bu aşamalarda artık ekmeğin aslanın midesinde olduğu,onu oradan almanın zorluğu,tehlikesi,riski her gelen nesil için bir gerçeklik olmaya devam etti..

Ama azmeden, alın teri döken,helal,temiz rızık için çalışan ,şartlar ne kadar zor olsa da gayretlerinin karşılığını aldılar…Hakkıyla azmedip,gayret edip çalışan aslanı bir şekilde alt edip ,midesinden ekmeğini,emeğini çekip ,çıkarıp aldı…Çocukluğumuzda bir çok hayat dersi öğrendiğimiz gibi ,çocuklarımıza da az çok hayat dersi öğretecek yaşa geldik..

Hayat ,kendisi öyle bir öğretmen olduğu gibi,malesef çocuklarımız için bir "değerler öğütmeni"haline geldi bugün..

Daha yirmi yıl öncesinde pek çok güzide değerimiz capcanlı diri iken,bugün bu değerlerin ,yaşları olgunluk aşamasını çoktan geçmiş olanların dahi dağarcıklarından silinmekte olduğunu müşahede ediyoruz... Silinenin yerine neyi ikame ediyorlar bilemeyiz..Bu,kendi hayatlarını ilgilendirdiği sürece de kimseyi ilgilendirmez zaten .Ama bu,etkileşim halinde bulundukları başka insanların hayatlarını ilgilendirdiğinde pekala bir sorun haline geliyor..

Hele hele bu çocuklarımızı ilgilendirir bir halse durum daha nazik bir hal alıyor.

Hayatta her şeyle karşılaşabiliyor insan..

Değerleri çerçevesinde karşılaşılan her durum için bir anlamlandırma yapabiliyor kendi çapında..Bir haksızlıkla karşılaşsa bile bunu yorumlayabiliyor.Hayat tecrübesi,hayat felsefesi,hayat dersleri ona bu kazanımı sağlayabiliyor..

Her olumsuz,haksız karşılaştığı sorunların ve soruların cevaplarını bulabiliyor..Sıkılsa da,bunalsa da,kırılsa da ,sükut-u hayale uğrasa da yaşadıklarını yorumlayabiliyor..

Peki bütün bunları bir çocuk nasıl yapsın?Lise çağında,delikanlı,delişmen bir gence karşılaştığı haksızlığı,uğradığı emek gaspını nasıl izah edeceğiz?Çocuk söz konusu olunca insan sineye çekemiyor ...

Ne yaşadık?

Aylardır süregeldiği gibi yine İstanbul'dan bilgisayarda yapabileceğimiz bir iş gelmişti.

Bilgisayarda daha çok el çabukluğu isteyen,tam bugünün delikanlılarının yapabileceği türden bir kopyala-yapıştır işi idi..Ama malzeme çok fazlaydı..

Binlerce kelime,tek tek tıklanacak,tekrar tıklanacak,tekrar tıklanacak,tekrar tıklanacak....

İğneyle kuyu kazar gibi,kuyunun dibindeki suyu özler gibi,suyun içindeki özü izler gibi..Günlerce,haftalarca bu sürecek...

Ve bunun büyük bir kısmını,şöyle böyle yüzde altmış,yetmiş gibi bir oranını da bu delikanlı yapacak..

Eli yatkın çünkü..Annesinin üç katı,dört katı daha hızlı yapıyor işi..

Daha hızlı kazıyor kazınacak olan "kazı-kazan"ı...daha hızlı kazıyor,daha çabuk iniyor kuyunun dibine...Kuyunun dibine iniyor ,suyu buldum ben diye de delikanlıca nara atıyor sonunda...Suyu bulduğunu düşünüyor çocuk safça...

 

Hep öyle olmuş ama bugüne kadar…İğneyle kazılan kuyudan hep su çıkmış..Hep çıkmış işte,çıkmadığı olmamış bugüne kadar...İğneyle kuyu kazar gibi,kuyunun dibindeki suyu özler gibi,suyun içindeki özü izler gibi...

Günlerce,haftalarca bu sürdü.

Ve bu kazının büyük bir kısmını bu delikanlı yaptı..

Okulu vardı,dersleri vardı..ödevleri ,sınavları vardı..

Bütün bunlardan arta kalan zamanlarda ,bilgisayar başında oyun,film,internet başında geçireceği zamanı iğneyle kuyu kazarak geçirdi çocuk..

Sıkıldığı,bunaldığı zamanlardaki motivasyonu ise kuyunun dibindeki suyu idi.

"Oğlum ,biraz daha sabret,bak işin sonunda şu kadar karşılığı var...Bunun şu kadarı da senin..İstediğin gibi kullanacaksın."diye diye iki bilgisayarda ,dört elle-mecaz değil dört elle- işin o aşamasını bitirmiştik.

Evet bitirmiştik.

İşe başladığımızda da,yaptığımız işten nümune göndererek "doğru mu yapıyoruz,bu istediğiniz formata uygun mudur "diye de sormuş,"yaptığınız iş istediğim formata uygundur"teyidini de almıştık işverenimizden...

İçimiz rahattı..

Yapılacak iş belli,açık.Almanca bir sözlük sitesinden bize verilen kelimelerin,heceli ve telaffuzlu yazımlarını ayrı ayrı aktaracaktık.

İş çok açıktı..Ne yapılacağı,nasıl yapılacağı çok açıktı..Ve bu şekilde sitedeki sözlükte karşılığı bulunan heceli ve telaffuzlu yazımları tek tek ,tık tık yaparak aktardık.

İşin sonunda "bu olmamış ,şurası olmamış" denilecek bir  iş değildi.

İşin bu bölümü,heceli ve telaffuzlu kelimelerin aktarım kısmı bitti.

Dediğim gibi işin büyük bir kısmını da liseli delikanlı yaptı..İş boyunca bize ara ara takılarak"Paramı vermemezlik yapmazsınız değil mi?"derdi.

İş teknik olarak kolay olmakla beraber malzeme sayısının çok fazla olması hasebiyle yorucu olmuştu.

Oğlanın desteğine ihtiyaç vardı ,elinin yatkın olduğu alanda bunu kullanması gerekiyordu.

Çeşitli motivasyonlarla"hadi oğlum az kaldı,işin sonunda iyi bir meblağ var ,sana da şu kadarını vereceğiz" diyerek bıkmasının,bunalmasının önüne geçmeye çalışmıştık.
Bu onun için bir hayat dersiydi bir açıdan.

Hayatı böyle böyle öğreniyor,katkı sağladığı alanda ,emeğinin karşılığı olarak bir şeyler veriyorduk.Bu onu motive ediyordu.Bitirdiğimiz son işin büyük bir kısmını o yaptığı için ,emeğine ,çalışmasına binaen vermeyi düşündüğümüz miktar her zamankinden fazla idi.Bu miktarı duyunca pür-neşe olmuş,şevkle çalışmıştı.
Günler,haftalar süren çalışma nihayet sona erdiğinde işi teslim ettik.

Ve fakat işverenimizden hiç beklemediğimiz bir karşılık aldık.
Paramızı veremeyeceğini , başka birileri ile çalışmaya başladığını söyledi, bir işe iki para verilmez dedi.

Sayın hocam..Bir bilim adamına  bir dilbilimciye bu yakışıyor mu?Kendi vicdanınıza sorunuz bunu..Bir hanımefendinin ve bir çocuğun emeği üzerine yatıp ,başınızı yastığa koyduğunuzda rahat uyuyabilecek misiniz???Kendi vicdanınızla muhatapsınız artık..

Yazıya başlarken asıl amacım,çocuklarımıza hayatın her türlü yönlerini bir nebze olsun gösterebilmekti.Yukarıda açık ve ayrıntılı bir biçimde değindiğim türden hadiselerle biz hayatta her zaman karşılaşabiliriz..

Biz ebeveynler olarak her türlü badireyi,haksızlığı kendimizce yorumlayabilir ,anlamlandırabiliriz..

En nihayetinde yaşadığımız son hadiseye bakarak diyebiliriz kendimize teselli olsun diye;

"Bin lirayla ne abad olur hayatımız,ne berbad olur."
Ama liseli bir delikanlıya bunu nasıl anlatalım???Nasıl teselli verelim?..
Dersinden,okulundan,oyunundan,hobilerinden zaman ayırarak,hafta sonlarını sırf bu işe ayırarak ,beynini ,gönlünü buna vererek yaptığı bir işin neticesinde emeğinin karşılığını alamayacağını,işverenin anlamsız çelişkiler içinde bocalayıp durduğunu,emeğinin karşılığını ödemek niyetinde olmadığını nasıl anlatalım???
Ne yazık ki her şey onların gözü önünde olup bitiyor.
Yüz seksen metrekarelik evde bizim bütün hayatımızın büyük bir bölümü yirmi beş metrekarelik oturma odasında geçer.
 Evimize televizyon sokmadık ,oturma odamızda iki tane masa,ve üzerlerinde iki tane bilgisayar var.
İşi de işte oğlumla beraber bu bilgisayarlarda yapmıştık..
Ev kaloriferli olduğu halde,çocukların ayrı odaları olduğu halde akşam yemeğinden itibaren herkes oturma odasına dolar...
Haber dinleyen de ,iş yapan da des çalışan da bu odadadır hep.
Çocuklara odanıza gidin,orada çalışın desek de ,gitmezler..
Her şey bu odadır .
Bu yüzden son karşılaştığımız durum da onların gözü önünde oluştu,başından beri..
Nasıl izah edeceğiz çocuklara uğradıkları haksızlığı,emek gaspını..
Nasıl??
Hangi saikle insanlar böyle savrulur ,nasıl anlatacağız???
Hakkımızı arama niyetini insanlar nasıl başka yerlere çeker ve üstüne yatmayı düşünebilir çocuk emeğinin???Nasıl izah edeceğiz onlara???
Çocuk delikanlı...
Çocuk duyduklarından,gördüklerinden köpürüyor...
İç dünyası çağlayanlar gibi dalgalanıyor...
Hayatı yanlış anlıyor çocuk...
İnsanlara güvenmiyor artık..

İç dünyasında savruluyor ,hayal kırıklığına uğruyor..Oysa onlara hep ama hep olumlu örnek lazım bu ergenlik yaşlarında...
Bu devirde nerede olumlu örnek???
İğneyle kuyu kazsak bulabilecek miyiz olumlu örneği?
Ama o delikanlı taşı sıksa suyunu çıkaracak...
İğneyle kuyu kazmak gibi engin sabır isteyen bir işi yapmıştı oğlum...
Olumlu örnek ,kazdığı kuyunun dibinden çıkacak suydu..
Malesef çıkmadı...Kuyu boş değildi,su vardı kuyuda..
Çocuk onu tırnağı ile kazmıştı..
Ama üstünü örttüler su kuyusunun..
O şimdi çöl ortasında susuz kalmış gibi..
İç dünyası böyle..
Uğradığı hayal kırıklığı çok büyük..
Bu yaşta ,yaşından büyük iş yaptı,başından büyük haksızlığa uğradı..
Bunu ona nasıl izah edelim??

 
Oğlum!
Hayat bu..Binbir türlü halleri var..
Binbir türlü insan var..Binbir türlü zorluklar,haksızlıklar var..
Hepsine de mukavemet etmekten başka çare yok. Güçlü olacaksın,çalışacaksın,daha çok çalışacaksın..badirelerde,haksızlıklarda yıkılmayacaksın..
Hakkını sonuna kadar,meşru dairede savunacaksın..
Oğlum!..
Ebeveynlerimiz bize "ekmek aslanın ağzından midesine indi,oradan çıkaracaksınız"derlerdi..
Hayat dersi verirlerdi..Benim sana vereceğim ders farklı bir şey değil ama bir farklılık var bugün..Senin de gördüğün gibi oğlum,ekmek aslanın midesinden bağırsaklarına doğru inmek üzere!!!
Geç kalırsan ,azmin gayretin yeterince olmazsa biraz sonra ekmek vasfını kaybedecek ,ve aslanın bağırsaklarında gübreye dönüşecek..
O zaman büsbütün köpürüp ,hayal kırıklığına uğrarsın...Sen sen ol ekmek aslanın midesinden bağırsaklarına inmeden yetiş,kurtar rızkını...Ona göre çalış..Arkadaşını,işini işverenini ona göre seç....Yapabiliyorsan sen iş ver ve kimsenin hakkını da yeme oğlum..Yaramaz çünkü dünyada da,kabirde de,mahşerde de ,ahirette de yaramaz oğlum..
Kul hakkı kimseye yaramaz  oğlum..Sana yapılsa da sen yapma!!!Haram yeme!!!
Hak yeme !!!
Vücut ve ruh sağlığın bozulmaz bu şekilde...Aldığın nefesten manevi haz alırsın o zaman..
Bu da senin hayat dersin olsun..."

 
 

16 Nisan 2015 Perşembe

Daha önce görmediğim şeyler

Babam geldi, annem babamın koluna girdi, Ankara'ya evlerine gittiler.
Babam ile annemi daha önce böyle kol kola görmemiştim.
Eyüp Sultan'da kalabalığın içine girmeden uzaktan dua etti annem. Babam, ekmek alacağım diye
yanımızdan uzaklaştı. Duamız bitince babamı aradık , fırın, ekmek satan yerlere doğru bakınırken
babamı bir köşede kollarında ekmek poşeti asılı iken ellerini acemice açmış dua ederken buldum. Uzaktan babamı izledim. Babamı dua ederken hiç görmemiştim. Duasını bitirince poşette ki ekmeklerden birinin ucunu kırıp ağzına götürerek bizi aramaya başladı. Annem her şeyden habersiz;" işi gücü boğaz bu adamın, bir kere ellerini açıp dua etmez, başı secdeye gelmez ... işte ekmek yiye yiye geliyor..." diyerek aslında babamın da duymaktan hoşlandığı bu serzenişleri bir sevgi belirtisi idi... Babam gelirken anneme hediye olarak akıllı telefon almış, annem yine kızdı," bende akıl mı kaldı bu telefonu nasıl kullanacağım, parana yazık oldu..." Annem  Kur'an  harflerini öğrenmek istiyordu, öğretme işi  bu telefona nasipmiş.   Yunus akıllı telefondan Kuran alfabesini indirdi, anneannesi ile harf bilmece oyununu her gün oynadılar, annem bir harfi bildiğinde telefondan gelen alkış sesi ile çocuklar gibi sevindi. Annemin böyle çocuklar gibi sevindiğini daha önce hiç görmemiştim. Daha önce görmediğim  bu şeyler hiç yoktu da ben o yüzden mi hiç görememiştim yoksa hep vardılar ama ben başka şeylere bakmaktan mı  görememiş miydim?