24 Mart 2015 Salı

Bahar Dalı

Annem hiç hasta olmazdı, hasta olmayı kendine yakıştırmaz sadece babama yakıştırırdı. Yıllar önce kalp ameliyatı olan babamın üzerine titredi, babamın sağlığı için hep endişelendi. Özel sağlık sigortaları vardı, annem hiç kullanmamıştı, gerek yoktu, sigorta, doktor, ilaç sadece babam için gerekliydi. Bir gün olsun babamı hiç yalnız bırakamamış, kızına bile ( bana) hiç tek başına gelmemişti. İki ay önce annemi ısrarla sağlık ocağına götürmüş kanına baktırmıştım, yüzü çok beyaz görünmüştü gözüme.

Her şey safha safha oluşuyor, safha safha yok oluyor. Hastalığın adını duyana kadar hep itiraz safhasındaydım;"hayır annemin bir şeyi yok, önemli bir şeyi yok"...Hastalığın adını  duyunca kabullenememe safhasına geçtim; olamaz ailede, sülalede bile böyle bir hastalık yok"...Hastalığa kesin tanı konana kadar ülkenin en tanınmış profesörlerini, hastanelerini dolaştık, kim en iyisi bu dediyse babam hemen ondan randevu aldı, annem beş ayrı hastanenin beş profesöründen aynı hastalık adını duydu. Kabullenme safhası en zor olanıydı.
İki ay boyunca yüzlerce adet beyaz hemşire terliklerinde kayboldum, hastane duvarlarına yaslandım, sıra numaralarını gözetledim, elime tutuşturulan  tahlil sonuçlarını cahilce okudum,gösterişli  profesör odalarında
kaygılarımı boşa çıkaracak bir kelime aradım.
"Her şey insanoğlu için" dedi annem.
Annemi, evinden ayırdım, İstanbul'a yanıma getirdim, şimdi şifa bulma safhasındayız. Kabullenememe safhasında kendimi çok hırpalamıştım şimdi  iyiyim.
Annem ile baş başa bütün bir günü geçiriyoruz, sabah uyanır uyanmaz evi özellikle annemin odasını süpürüyorum, süpürge annemin hediyesi, yeni olduğundan mı bilmiyorum ama her sabah ev süpürmek hiç zor gelmiyor. Annem kedilerden korkardı, Pıtpıt anneme çok iyi ev sahipliği yaptı hiç rahatsızlık vermedi ama mevsim geçişinden mi,  her yere pişmaniye gibi beyaz tüylerini bırakır oldu, annem görmesin diye gözlerim hep kedi kılı arar oldu. Mide bulantıları, halsizlik yüzünden dışarı çıkmak istemiyordu.Vakit geçsin, sıkılmasın diye annemden bildiği şeyleri bana öğretmesi için ısrar ettim. Sadece annemin yapabildiği özel nokul için ne kadar ısrar etsem de annem hiç yanaşmadı, içimde saklı nokul yapacak potansiyelime inanmak istemedi.
Hiç hoşlanmadığım o şeyi öğretmesi için ısrar ettim, gözlerini hayret ile açarak ;" dantel mi öğrenmek istiyorsun! dedi. Tığ ile rengarenk ipler aldım. Annem yine öğretici olmaya yanaşmadı.
" Boş boş oturmayalım beraber bir şey yapalım istiyorum " dediğimde annemin dili çözüldü; " Kur'an harflerini öğrenelim" dedi. Televizyondan tanıdığı bir  hocanın Kur'an öğreten kitabını istedi. Bizim buralarda bulmanın mümkünü yoktu, Üsküdar'a gittik, hocanın adını vererek kitap aradık ama  bulamadık, başkası olsun dedirtmedi, televizyondan beri o kitabı alanların çok çabuk Kur'an harflerini söktüğüne inanmış. Beraber geçireceğimiz vaktimiz çoktu,(  adını unuttuğum ) hocanın kitabı için dışarı çıkmaya razı oluyordu, geçen pazar günü güllü Yasin aldı, kendi güllü Yasin'i Ankara'da kalmıştı, yenisi için çok sevindi.
Bu sabah ilk kemoterapisini aldı, dışarıda onu bekledim. Bir şeye ihtiyaç duyar diye kapının ağzından ayrılamadım, içeriye bir tepsi içinde türk kahvesi girdiğini gördüm, biraz sonra kahkaha sesleri geldi.
Birlikte kemoterapi aldıkları hastalardan biri (  bir yandan elindeki küçük Kur'an ı okuyan bir yandan da zikir matik çeken hanım ) türk kahvesini içmiş, fincanın resmini çekip internete yollamış ve falını öğrenmişmiş ve hemşirelerde , " aaa sizin gibi bir hanımdan hiç beklemezdik" demişler. Hastabakıcı bey ise ;" ben hep söylüyorum  hastane yönetimi burada ki hastalar için falcı ve dansöz getirmeli, kadınlara falcı, erkeklere dansöz..."
Kendisinden beklenilmeyen şeyi yapan kadını annem çok beğenmiş, bir daha ki seferde aynı kadın ile
ilaç almak nasip olursa Kur'an ı nasıl öğrendiğini soracakmış.
Beklenilmeyen şeyler başa gelince yıkılmamayı öğrenmeye çalışıyorum, safha safha ilerlediğimi düşünüyorum.
Annem ile hastaneden çıkarken öyle mutluyduk ki, tomurcukları yeni patlamış, bembeyaz bir bahar dalını birlikte içimize çektik, bu sefer Eyüp'e giderek o hocanın kitabını aramaya karar verdik...

20 Mart 2015 Cuma

Ömür Dediğin

 
Annem ile İstanbul'dayız. İlaçların yan etkisi ile gün boyunca bulantı, halsizlik ve isteksizlik
ile mücadele etmek için annemin sevdiği şeyleri aranırken bir programı çok sevdiğini öğrendim.Saatini gününü hatta adını bile bilmediği bu programa yaşlılar çıkıyor, hayatlarını anlatıyormuş. İnternete girip aradığı programı bulduk, her bölümü sıra ile izlemeye başladık. Programın adı; " Ömür Dediğin" miş.
 
Anadolu'nun köylerindeki yaşlılar konuşuyor, yaşamlarını anlatıyor, çektikleri çileleri, yoklukları, ayrıntıları ile anlatıyorlar. Annem bu amcaları, teyzeleri dinledikçe sanki kendi yaşamış gibi heyecanlanıyor, hak veriyor, kendine yakın buluyordu.
Televizyonda milyonların önünde konuşan teyze ve amcalar öyle samimi içlerini açıyorlar ki, etkilenmemek mümkün değil.
İzlediğim bölümlerdeki teyzeler ve amcaların hepsinin bir ağızdan söylediklerini not aldım;
 
-"Bir insan ömrünü neye vermeli? Tükenip gidiyor ömür dediğin.."
 
-"Bu şekle geleceğimi bilmezdim, aklıma hiç gelmezdi. gençliğe kıymet biçilir mi?"
-''Ölüveririm belki diyon, bakınıyon, sabah oluyo, ''aaah'' diyon, ''bogün sağım gene'' deyon. "
-"Dişin varken yiyeceksin, genç iken gezeceksin."
-"İman ile Kuran ile göçebilmeyi Allah nasip etsin."
-"Sağ tarafından defteri verilenlerden olabilmeyi Allah nasip etsin".
-"Elden ayaktan kesilmeden Allah canımızı alsın."
-"Hayırlı ömür hayırlı ölüm."
Eskilerde çocuk olmak ne zormuş onu öğrendim, hele köylerde. Köyde çocukluğunu geçirmiş yaşlı bir amcanın  gözleri görmüyordu, bu amcayı ailesi, altı yaşında iken  çerçi denen bir satıcıya iki aylığına satmış.( Çocuk satma olayı bizim köylerde de vardı, henüz ergenliğe varmamış sekiz, dokuz, on yaşında ki çocukları çobanlık yapsın, tarlalarda çalışsın, ev işlerine baksın diye satarlardı.) Bu altı yaşında ki kör çocuk köyünden satın alınıp İstanbul'a dilendirilmeye götürülüyor ve iki sene boyunca
 bir taşın üstüne oturtulup aç susuz dilendirilirken  gizli gizli dua ediyor;" Allah'ım oturduğum bu taş
uçsa, köyüme gitse, annemin yanına konuverse..." Gözleri görmeyen amca şöyle diyor;
-"Amâların kendi dünyaları vardır, kendine has dünyaları. Siz bilmezsiniz. bu dünyayı görsem nolur, görmesem nolur...o bir pencere, sen bakıp geçtin ablacım, ben bakmadan geçtim."
 
Yaşlı teyzeler dertlerini, çektiklerini anlatırken büyük bir emekle hazırlanmış bir kase çorba ikram eder gibiler... Yaşlı teyzeler önce eşlerine duacılar ama arada dövüldüklerini ağızlarından kaçırıyorlar, dövülmeyi hak ettiklerini söyleyeni bile var, erkek döver diyeni de var. Görmeyen amcanın karısı şöyle dedi; eşim beni döverken kaçıp saklanmazdım, gözleri görmüyordu, saklansam beni bulamazdı, gücüne gider diye olduğum yerde dururdum o da beni döverdi."
Köyde ki kadınlar daha güçlü olmak zorundaydı, köy kadına karşı daha acımasızdı, köydeki kadınların erkeklere göre daha yaşlı görünmesinin nedeni bu olsa gerekti, daha çok yıpranmışlardı.
Bir teyze şöyle diyor;" bir kadını er değil ar zapteder."
Başka bir teyze de yanında ki eşine ;" bu hiç benim dediğime gitmez ama ben gene de ses etmem pek, öksüzdüm ben".
Ömür geçiyor, gerçek olan tek şey ölüm, yaşanılan her şey bir hayal oluyor...Benim içim götürmedi, bütün bölümleri izleyemedim, ama annem çok sevdi, amcaların teyzelerin bütün yaşam hikayelerini bir ikramı kabul eder gibi izledi...
 
 
 
 
 
 
 

13 Mart 2015 Cuma

Çakma Nike

Yunus'u görmeyeli iki hafta olmuş, ilk kez bu kadar ayrı kaldık. Bir gün içine çok şey sığdırmamız lazım, yarın fen bilgisinden yazılısı var, fen çalışmamız lazım, ışık kaynaklarına özellikle çok çalışmamız lazım, oradan çıkacakmış tüm sorular. Karyola üzerine yüz üstü uzanıyoruz, defter kitaplar ve Pıtpıt yanımızda ders çalışıyoruz, ışık kaynaklarını üçe ayırıyoruz, doğal, yapay ve yansıtıcı ışık kaynakları, güneş ve ateş böceği doğal ışık kaynağı , mum, gaz lambası, ampul ise yapay ışık kaynağı , ay ise yansıtıcı ( yansıtıcı ışık kaynağı olarak "ay" çok önemli, doğal gibi görünüyor aman yanlışlıkla doğal ışık kaynağı diye yazma diye uyarıyorum)
Tamam anne dikkat ederim diyerek fen bilgisini kapatıyoruz. Benim olmadığım günleri tek tek anlatıyor Yunus, neler olmuş, neler yaşanmış her ayrıntısı ile gözümde canlandıra canlandıra dinliyorum. Yine futbol cahilliği ile alay konusu olduğunu anlatıyor, daha Fenerbahçe ile Galatasaray'ın renklerini bilmiyor, oyuncuların adlarını bilmiyor, ofsaytı bilmiyor diye arkadaşları top oyununa almıyorlarmış. ( Zaten futbolu sevmiyordu, oynamak istemiyordu ama 
teneffüslerde tek başına kalmak artık canını sıkmaya başlamış, o da top oyununa katılmak istemiş)
-Eğer bizim gibi   nike yazılı fosforlu futbol ayakkabın olursa belki  oyuna girebilirsin, demişler.
Futbol ayakkabısı , futbol cahilliğini giderecek, hatta gol bile attıracak, teneffüslerde arkadaşsız kalmayacaktı.
Akşama yakın bir vakitte Kadıköy'e gittik, bir ayakkabı mağazasına girdik, kırmızı üzerine beyaz çizgisi ile nike yazılı futbol ayakkabısını aldık, öyle sevindi ki, eski ayakkabısını poşete koydurdu.
Akşam ilerlemiş, evimize dönerken Yunus kanguru gibi zıplıyor, ayakkabılarından gözlerini alamıyordu.
-Gecenin karanlığını binlerce yapay ışık kaynakları aydınlatıyor, anne..
- Ay , işten çıkarılmış zavallı bir ışık kaynağı , yansıtıcılığı hiç işe yaramıyor...
- Ayakkabılarım nasıl da parlıyor, ışık kaynağı gibi parlıyor, anne...
Yunus'un eli elimde, sokağımıza girerken çok mutluyduk.
Sabah erkenden Ankara'ya gitmek zorundaydım, anneme  port takılacaktı. Yunus'a yeni ayakkabılarını giydirdim, servise bindirirken ;" Ankara'ya gitmene  üzülemiyorum , yeni ayakkabılarım beni çok mutlu ediyor, anne" dediğinde öyle sevindim ki, gönül huzuru ile otobüsüme bindim.
Otobüsün mola verdiği yerde nike mağazası gördüm, hayatımda ilk kez marka adı yazılı bir mağazaya adım attım, Yunus'a aldığım ayakkabıyı aradım, bulamadım, futbol ayakkabılarının fiyatını sordum, bizim verdiğimiz paranın beş katından başlayan fiyatlar duydum.
Mağazadan çıkıp mola yerinin çorbacısından bir çorba içmek için sıraya girdim, önümde boyu Yunus kadar ama yaşı daha büyük gösteren bir çocuk vardı, bir kase çorba aldı, uyarılana kadar da ekmek dilimlerini tepsisine doldurdu. Köşedeki masaya oturdu, yanına  kendi gibi iki  çocuk daha geldi, ekmekleri bölüştüler, bir kase çorbayı üçü birden kaşıklamaya başladılar.
Akşam olunca Yunus'u aradım, sesi çok durgundu, hatta ağladı ağlayacak gibiydi;
- Anne, ayakkabıma " çakma" dediler, "çakma nike" mış...

Gerçek neydi, çakma neydi ?
Marka  cahili bir annenin , futbol cahili bir babanın çocuğu olarak gerçekleri sınıf arkadaşları elbette öğretecekti. Marka mağazalarından çıkmayan annelerin oğulları elbette çakma olanı aşağılayacak, küçük görecek, oyuna almayacaktı.
Telefonu kapattığımda, annem gözlerime bakıyordu, konuşmalardan anlamış olacak ki; " aylığımı hemen çek , gerçek olan nike dan hemen al"... Annemin gözlerine baktım, içinde Yunus'un kırılan kalbini gördüm, beni, benim ile ilgili olan her şeyi çok seviyordu. Dünyanın en büyük hediyelerinden biri bu olmalıydı, kalbi sevgi dolu bir anne elinde büyüyebilmek...
Annemi öptüm.
Gerçek olan perde perde aralanıyor  her gün, her an...Şükretmeliyim , nasıl daha çok şükretmeliyim diye yollar arıyorum...