22 Ocak 2015 Perşembe

Zaman ile annenin yarışı


 Çok küçüksün, dünya çok büyük, tek başına , bakamazsın.
 
Annenin kucağına gel,  sarılalım, beraber bakalım dünyaya.
Ben senin için her şey olurum, göz, el , güneş,  arkadaş. Senin için her şeye dönüşebilirim, her şeyin içine girebilirim, senin için her şeyi yapabilirim, senin için çok güçlü olabilirim.
Güçlü kollarım ile sarıp sarmalarım seni, tek bir vücut gibi oluruz, her şeye aynı bakarız, her şeye aynı güleriz, her şeye aynı ağlarız. Senin için her şeye yetecek kadar güçlüyüm. Ama  bir şeye
 güç  yetiremiyorum, zamanı durduramıyorum.
O an hiç sonlanmamalıydı, pencere önünde kucağıma oturmuş, sonsuza kadar birbirimize sarılarak yağan karı izlemeliydik, zaman donmalıydı. Güçlü kollarım zamanın karşısında çözülüyor, seni her geçen gün ile birlikte kucağımdan uzaklaştırıyor.
Zaman öyle yalancı ki, var mı yok mu, hayal mi gerçek mi emin olamıyorum. Annenden daha çok  seviyorsun zamanı. Çünkü zaman her an başka , her an umut edici, her an sürprizlerle dolu, zamanın eline sıkı sıkı yapışmışsın, büyüyorsun.
Kollarım güçlü olsaydı, zamanın elinden kurtarırdım seni.
Bencillik yapmıyorum, seni sadece kendime saklamıyorum, sonsuza kadar pencere önünde yağan kara  birbirimize sarılarak bakalım istiyordum.
Zaman gelmesin, kollarımı çözmesin, seni kucağımdan almasın istiyordum.
Şimdi ilkokul bitiyor, biraz sonra karnen ile geleceksin. Dokuz senelik anneyim, dokuz sene boyunca
zamanın elinden hiç bir şeyin kurtulamayacağını tecrübe ettim. Sarıp sarmalanmak istemiyorsun, güçlü kollarımı sakladım, gözlerimi açtım.
Zamanın elinden tutup hızla ilerlerken seni, sadece izliyorum.
 
( Beş sene önce çekilmiş bir fotoğraf ansızın önüme çıkınca, hatırlattıklarını yazmak istedim)
 



21 Ocak 2015 Çarşamba

19 Ocak 2015 Pazartesi

Arkamızdan Gülerler



Arkamızdan gülmesinler, annemin iki kelimelik hayat felsefesidir, bu iki kelime benim de hayat
yolumda zoraki arkadaşım olmuştur. Dün İstanbul da pırıl pırıl güneş vardı, yürüyüş yapmak ,temiz hava almak için ayakkabılarımı giymiş iken annemin sesini duymak istedim, telefonda ,"hafta başında yürüyüş de neymiş, evini pislik götürüyordur, süpür sil, yıka, ütüle, tertemiz yap köşe bucağı, haftaya tertemiz gir, evini pislik götürüyorken yürüyüşe çıkmış demesinler, arkandan gülmesinler" demesiyle ayakkabılarımı çıkardım. Her gün evdeyim, her gün üstün körü temizlik yapıyorum kuşların cıvıldadığı, parlak güneşin gözleri kamaştırdığı baharı aratmayan bu havada  ince temizliğe kolları sıvadım. Trt 3 'ü açtım, temizlik  yaparken ve yazı yazarken  klasik müzik dinlemenin çok faydasını görüyorum.  Gücümün yettiği tüm şeyi çektim, altını arkasını sildim. Her çektiğim yere ilk önce kedim Pıtpıt atlıyor, yeni bir yer keşfetmenin hazzını yaşıyor, toza pisliğe bulanıyor. Bunu çekmeye gücüm yetmez diye kaçmak istediğim her şeyin önünde annem beliriyor ve konuşuyor" sen doğalı iki gün olmuşken , tek başıma ev taşıdım, dört kapaklı dolabı sırtıma aldım, arkamdan gülmesinler diye..."
 Mutfağa kadar her şeyi çeke ütüre temizleyerek gelebildim. Buzdolabı ile fırınlı ocağı çekip altını silmek gerek, en zoru  iki duvar arasına sıkışmış fırınlı ocak, doğal gaz bağlantısı ile rahat bir şekilde çekilmiyor, azıcık, sığabileceğim kadar çekilmeli, önce sandalyeye çıkıp sonra arkasına atlamalı. Yanıma yağ çöz , çamaşır suyu, kireç çözücüyü de alıp zor bela kendimi fırınlı ocağın arkasına attım. Pıtpıt' da yanıma atlamak için an kolluyor ama yer yok öyle sıkışmışım ki, kıpırdayamıyorum, çamaşır suyu ile kireç çözücüyü
fırının altında ki tabakaya fayans görünsün diye döküverdim. Cozz diye bir buhar çıktı, bu ikili ölümcüldür biliyordum ama gözüm döndü, bu pislik ancak böyle temizlenirdi. Buharı solumamak için ağzımı burnumu kapatmış fırça elimde bir an önce pislikten kurtulmaya çalışıyorken yine annem konuşuyor," akrabamız A'nın kocası öldüğünde taziye evine helva yapmak için giden akrabamız H'    herkese şöyle demiş; ayy ne pis kadınmış, mutfağında nereyi ellesem elime yapışıyordu, helvasını bile yiyemedim içim bulandı."

Sıkıştığım yerden çıkmanın zamanı gelmişti, buharı azda olsa solumuştum
 Ölümcül ikilinin buharında bir an için , fırının arkasında pisliğin içinde ölüverecek, akrabamız H' gelecek,  helvamı  yemekten tiksinecek, herkesin arkamdan güleceği,  aklıma geldi.
Fırçanın telleri eridi gitti, kir yok olamadı...Kulağımda gülme sesleri yankılanıyor, arkamdan gülüyorlar. Fırçayı savurup attım. Tırnaklarım ile kiri kazımaya başladım. Kir azaldıkça gülme sesleri de azaldı, fırının altı tertemiz olduğunda gülme seslerini duymuyordum. Duyduğum tek ses Tatiana Nikolayeva 'nın piyanosunun sesiydi.
Her yer temizlendi, tırnaklarım ile söke söke de olsa tamamlayabildim.
Ölümcül ikilinin zehirli buharını solumuştum. İçimde ki zehiri dışarı atmak gerekti. İçimde ki zehiri dışarı atmanın tek yolu yazı yazmak. Çamaşır suyu ve kireç çözücünün delik deşik ettiği  parmaklarım
ile yazı başına otururken Tatiana Nikolayeva'yı keşfetmenin mutluluğunu , arkamdan gülenlerin susmuşluğunda , anne sözü dinlemenin, huzurunu yaşıyordum.


16 Ocak 2015 Cuma

Kaybolan Mektuplar Nereye Gidiyor?



Almanya'daki teyzem bana mektup yazmış,  mektubuna bir de geyik çizmiş, yakında gelir diyordu. İlkokulumun son günlerinde hep bu mektubu bekledim. Mektup gelmedi. Rüyalarımda kaybolmuş geyik görüyordum, bu geyik benim mektubumun içinde ki geyikti. Geyik beni arıyordu , "buradayım" diye bağırıyorum ama sesim yeterince çıkmıyor, geyik beni göremiyordu. Geyik çok korkuyordu, ben çaresizce onu çağırıyordum.  Mektubumu bütün bir sene bekledim, yazın Almanya'dan tatile gelen teyzem ; " madem yerine ulaşmıyor, bir daha mektup yazmayacağım" demişti.
Yunus kartlar boyadı, altına yazılar yazdı çok yağmurlu bir günde ıslanmasınlar diye paltomun içine saklayarak postaya verdim. Gitmemiş. Jardzy için kocaman bir kamyon çizmişti, kamyonun kasasında bir gelin ile damat vardı.  Gelin damattan uzundu , damat , kocaman gözleri ile geline güven veriyordu. Gelin çok güzeldi, yüzüne bir de tül kesip yapıştırdı. Çok mutlu gözüküyorlardı, kamyon kasasında...Kaybolan mektupların acısını bildiğimden Yunus'a kartının kaybolduğunu söyleyemedim.
Kamyon kasasında ki gelin ile damat şimdi nerede?
Pinus'un aylar önce yazdığı mektubu gelmedi,  şimdi nerede?

Sahibine ulaşamamış mektuplar şimdi nerede, ne yapıyorlar?

15 Ocak 2015 Perşembe

Kedi Dostluğu




      
 
 
 
 
 
 
 
 
 
                     




                                                  Misao ile kedisi Fukumaru
                                 http://www.nippon.com/en/images/i00014/

Suçlar Ve Kabahatlar


Işıltılar içinde bir salonda, iyi giyimli davetliler, klasik müzik eşliğinde donanımlı sofralarda yemek yiyerek konuşmacıyı dinliyorlar. Ödül almış  göz profesörü konuşma yapıyor " bu mesleği seçmemde babam etkili olmuştur  babamdan hep şunu duyardım " tanrının gözleri her şeyi görür",
diyerek bir  Woody Allen filmi başlıyor...
 Bir günlüğüne iş için İstanbul'a gelen akrabalarımız  yoğun kar yağışı nedeniyle zorunlu misafirimiz oldular, tren, uçak , otobüs tüm ulaşım araçları iptal olmuştu. Dört sene sonra ilk kez erkek kardeşim
de beni ziyarete gelmişti o da mahsur kaldı, çok sevindik, günlerce kalabalık içinde döndük durduk.
Akrabalardan biri  yaz tatilini yurt dışına ailesi ile kiraladıkları bir villada  ıssız bir sahilde geçirmiş, kar mahsuru bütün günlerimizde yazın çekilmiş bu tatil fotoğraflarını, videolarını izledik. Bayram tatiline denk gelmiş fotoğraflardan bir kaçında üniversiteden arkadaşımın
eşini gördüm, bir kadın ile denizdeydi, o mu değil mi diye başka fotoğraflara da baktım. O'ydu.

Üniversite yıllarımın en zor anları yurtta kaldığım günlerdi, yurt çok soğuk geliyordu, çekilmesi çok zordu. Derslerden çıkar çıkmaz yurda geliyor, bütün gün bir masa iki sandalyeli taş zeminli odamda hapishanedeymişim gibi çile çekiyordum, dışarıda ki her şeyden de  ürküyordum. Yurt kantininde akşam yemeği kuyruğundayım, ortalardayım, pilav yetişir mi diye önümdekilere bakarak hesap yapıyorum, son tabağı alabilirim diye umutlanıyorum. Arkamdan biri saçımı çekti;" bitlenmesin diye değil mi? diye kısacık saçlarıma bakarak gülen yüz öyle güzel ki, erkek gibi kesilmiş traşlı saçları ile öyle masum ki kızamıyorum. Gülüyoruz. Fark etmeden önüme geçmiş, son pilavı tabağına koydurmuş. Tek çorba ile akşam yemeğini geçiştirmek zorunda kaldım, sıramı çaldı, pilavımı çaldı ama yurt günlerime güneş gibi açtı, ısıttı... Anadolu'nun bir köyünden İstanbul'un en iyi üniversitesine okumak için   gelmişti, okuyabilmek için iki işe gidiyordu, her şeye isyandı, büyük bir isyanı vardı. Arkadaş olduk, her akşam onun sayesinde pilav yiyebildim. Her şeye isyan edebilmek için her şeyi öğrenmeye çalışıyordu, belki sırf bu yüzden çok başarılıydı. Annem Ankara'dan koli içinde yaprak sarması ile börek yollardı. Aklıma ilk o gelirdi. Çay sırasına girip kupalarımızı doldurup kolimi  gizli bir köşe de açıp ziyafet yapardık, ama bana da isyandı. Köyünde ki annesi niye hiç koli yollayamıyordu, bir anneyi bundan mahkum eden sisteme isyandı. Ben okumak için çalışmak zorunda kalmayan bir burjuvaydım, hayatın zorluklarını hiç yaşayamamış bir zavallıydım.
Traşlı saçları masum yüzü ile konuştuğu büyük laflar komik kaçıyordu, ne kadar farklı olursak olalım seviyorduk birbirimizi, dört sene boyunca eve çıkamadık ,yurt arkadaşı olarak kaldık.
Burs veriyor diye iktidar partisinin gençlik kollarına yazılırken bile beni suçladı. Kendi fikirlerine ters bir partinin parasına muhtaçtı, ben hiç kimsenin parasına mahkum değildim, özgürdüm ama bunun kıymetini de bilmiyordum. İsyanı gittikçe azaldı, gençlik kollarından bir çocukla evlendi.
Her sene bir öncekine göre daha çok zenginleştiler, aranılan değil arayan arkadaş durumuna düşmeme çok üzülmedim çünkü yurt arkadaşlığımız her türlü engeli aşacak kadar güçlüydü.
Bir daha aramayacağım dediğim gün geçen seneydi.
Yine çok yalnız hissettiğim bir günde bütün arkadaşlarım aklıma geldi, hepsi ölmüş kocaman bir arkadaş mezarlığında yatıyorlardı. Canlansınlar istedim, ilk yine o aklıma geldi, evine gittim.
Evi son model mobilyalar satan mağaza standı gibiydi, her köşede yeni alınmış takımlar.
Başım döndü, nereye oturacağıma, nereye elimi koyacağıma kararsız kalacak kadar yabancılık çektim.
Arkadaşım beni gördüğü için  mi yoksa eşyalarının evinin muhteşemliğini bana gösterebildiği için mi ayırt edemediğim bir gurur ile beni ağırlıyordu.
Eskilerden hiç bahsetmedi,  oysa eskiler yoksa arkadaşlığımızda yoktu. Köyünü sorabildim, yıllar sonra  bayramda ailesinin yanına gideceğini, eşinin yoğunluğu nedeniyle kendilerine katılamayacağını söyledi.
Bir daha gelmemek üzere sessizce evden ayrılırken  yurt arkadaşımı da öldürmüş, son model mobilyalar içine gömmek zorunda kalmıştım.

Geçen hafta akrabamın tatil fotoğraflarında arkadaşımın eşi bayram tatilinde başka bir kadınlaydı,  arkadaş mezarlığımda sonsuza kadar ölü olduğu için hiç bir şey hissedemedim.

Erkek kardeşim peşinde Woody Allen filmleri getirmiş, her gece herkes yatınca filmleri tek tek izledik.
 Suçlar Kabahatlar'da karısını aldatıp cinayet işleyen profesör;" her insanın taşıdığı bir günah yükü vardır, belki arada bir hatırlayıp kendilerini kötü hissederler ama bu uzun sürmez ve zaman her şeyin ilacıdır, pek çok insan korkunç günahlarla birlikte yaşar, hem ne yapmasını bekliyorsun kendini ele vermesini mi? Gerçek dünyada bahaneler üretir, yaptığımız hataları inkar ederiz, aksi halde yaşayamayız" diyerek dışarı çıkıyor, karısına sarılarak ışıltılı salondan ayrılıyorlardı.










.

14 Ocak 2015 Çarşamba

Narayama Türküsü




 
Fatih'te sabah ezanı okunuyor. Sakine Teyze , Molla Hüsrev, Sümbül Efendi, Hırka-i Şerif, Akşemseddin ve çok uzaklardan Süleymaniye den gelen ezan seslerini duyuyor , oğlunu uyandırıyor.
Gün ağarmadan ağzına bir lokma bile atamadan işe gitmek zorunda oğlunu öperek uğurluyor. Sabah namazını kılıyor, akşamın ilerleyen saatlerine kadar oğlunun yolunu gözetlemek ona ağır gelmiyor, beş vakit namazı onun en yakın arkadaşı, yoldaşı oluyor.
 
Çocuklarının her biri dağılmış, kendi hayatlarında , Sakine teyze hepsine  günde beş kere hayır duaları yolluyor , hepsi yerlerinde mutlu olsun istiyor. Çok sevdiği Allah'tan bir isteği daha var elden ayaktan kesilmeden  çocuklarına yük olmadan canını almasını istiyor çünkü yaşlının yükü çok ağır biliyor, yatalak annesine yıllarca bakmışlığı var.
85 yaşında eli ayağı tutuyor, kulakları duyuyor, hiç bir hastalığı yok ama hastalık denilmeyecek kadar basit bir şey, farkına varmayacak kadar basit bir şey, unutkanlık başlıyor. Nerden bilsin ki bu unutkanlık onu mahkum edecek, evinden ayıracak, biricik oğlunu kederlere sokacak...
 
Sakine Teyze'nin oğlu çok ağır bir işte çalışıyor, gündüzleri  annesinin başına  bakıcılar koyuyor ama yürümüyor, annesi hep kötüye gidiyor, bakıcılar kaçıyor. Akşam olup işten eve gelince annesi ona yabancı gibi davranıyor, oğlunu tanımıyor, hiç bırakmadığı en yakın yoldaşı beş vakit namazından ayrılıyor. Dünyanın en acı şeylerinden biri olsa gerek  annenin evladını tanıyamaması. Annesi yok olmuş sadece görüntüsü kalmış, elleri, yüzü, saçları aynı olsa da bakışları başka, bir oğula bakan annenin gözleri değil. Annesinin gözünde bir yabancı olmaya bile dayanıyor, yurda vermemek için direniyor. Çok nadir  anlarda hatırlayıveriyor oğlunu, işinde çok yoruluyorsun, sabahları karnını doyur diyiveriyor. Annesini yeni bulmuş gibi hemen o anda sarılıveriyor, yeniden kaybolmasın diye.
Huzur evlerini geziyor, en iyisine en pahalısına bakıyor ama gönlü yatmıyor, annesini çok sevdiği evinden ayırmak, hiç tanımadığı insanların arasında ölüme terk etmek çok ağır geliyor. Bakıcılardan yana çok şanssız, kimi  hiç yemek vermiyor annesi çok zayıflıyor, kimi kolundan hunharca tutuyor kolu morarıyor, kimi hiç oralı olmuyor annesi dışarı kaçıyor... Bir ablası var,  kocası çok zengin, fazla satış yaptığı için her sene  bedava yurt dışı tatili kotasından  altı kere umreye gitmişliği var, çalışmıyor evde oturuyor,  annesine bakması karşılığı maddi manevi çok teklifler sunmuş, evine bir temizlik bir de hemşire için iki kadın ve her ay para yardımı teklif etmiş, evinde istemezse üst katında ayrı bir daire tutup yine hemşire ve temizlik için tutulacak kadınlarla annesine orada birlikte bakmayı teklif etmiş gündüz vakti bakıcıların başında biri olsun, annesi güvende olsun ama ablası kabul etmemiş. Ablasına küsmüş. Üç ay önce annesini çok büyük paralarla yaşlılara bakılan bir huzur evine yerleştirmiş. Her akşam iş çıkışı huzur evine gidiyor ama huzur evi doktor ve yöneticileri her gün gelişlere sıcak bakmıyor, anne için iyi olmayacağını, alışma sürecinin gecikmesine neden olacağını belirtiyorlar, umursamıyor, her akşam gidiyor.
"Seni tanımıyor, neden her akşam gelmekte ısrar ediyorsun" diyenlere;
" Ben annemi tanıyorum " diye karşılık veriyor ve annesini uyuttuktan sonra  Fatih'in tüm camilerinden yatsı ezanı okurken ,  pencerede oğlunun yolunu gözetleyerek yatsı namazının tesbihini  çeken annesinin hayalini kurarak evine gidiyor.
 
 
Narayama Türküsü adlı filmin, konusu şöyle;
http://tr.wikipedia.org/wiki/Narayama_T%C3%BCrk%C3%BCs%C3%BC_(film,_1958)
 
70 yaşına gelmiş her yaşlı oğlunun sırtında Narayama adlı yüksek dağa bırakılarak ölüme terk edilirmiş, bunu yapmak gerekliymiş çünkü kıtlık varmış, yeni doğanlara gençlere yetecek kadarmış her şey..
 

12 Ocak 2015 Pazartesi

Sakine Teyze'nin Zamanı



Sakine Teyze'yi ziyaret için her haftanın bir günü huzur evine gidiyorum. Her gidişimde farklı karşılıyor, bazen hiç umursamıyor, bazen de sanki yıllardır hasretlik çektiği şeye kavuşmuş gibi heyecanlı, mutlu oluyor. Umursamaz karşılaşmalarında kendimi daha rahat hissediyorum. Elini öpüyorum, yanına oturuyorum. Gözünün gördüğü her şey hakkında konuşmaya başlıyor Sakine Teyze, hafızası o an gördükleri ile sınırlı. Ben de "o anım". Sakine Teyze'nin zamanında , geçmiş ve gelecek yok , ben de geçmiş ve gelecek ile ilgili değilim , sadece o an dayım. Her gidişimde biri  yanıma oturup " şanslı kadın Sakine Teyze ,  hayırsız kızını hatırlamıyor, genç yaşta ölen kocasını hatırlamıyor, buranın sefilliğini hatırlamıyor "diye fısıldıyor.

Geçmişsiz ve geleceksiz bir zamanda yaşayan şanslı Sakine Teyze'yi sınıyorum ( içimdeki kötülük dışarı sızıyor). Geçmişi ile ilgili bir şeyler soruyorum. Pırasa yemeği seven kedisini hatırlıyor, pazar gezmesini sevdiğini, pazara giderken oğlunun para verdiğini  hatırlıyor. Hatırlamaya çalışmak ağır yükü sırtına almaya çalışmak gibi, yoruyor.  

Sakine Teyze'nin ellerini tutuyorum, yürütüyorum, yemeğini yediriyorum, anlık şeylerle ilgili sohbet ediyorum, uyuması için yatağına yatırıyorum. Yatağının ucundaki  pencereden kuru ağaç dallarını görüyorum. Kuru dallar hangi ağaca ait diye  düşünmemeliyim. Ağaç zaman. Ağaç zaman çünkü.
Baharda çiçek, yazda meyve, sonbaharda solgun yapraklar...Sakine Teyze'nin zamanında ağaç sadece kuru dalları ile donmuş bir resim...

Huzur evi ilk gördüğüm  günden beri bana kız öğrenci yurdumu hatırlattı.

Dört demir yatak, bir masa iki sandalye, bir pencere, halısız taş zemin. Benim penceremden de ağaç dalları görünürdü. Dalların dört kere çiçek açıp, erik verip, yapraklarının solduğu  zaman kadar  yurtta kalmıştım. Geleceğim için kariyerim için bu yurt odasında kalmam gerekiyordu. Sabır ettim, halısız taş zeminin içimi buz gibi soğutmasına dört sene dayandım.
Sakine Teyze'nin odasının taş zemini , penceresi, masası ne için vardı? Nereye kadar vardı?

Bir oğlu vardı, hatırlanması gereken bir oğul...İşinden çıkar çıkmaz her akşam , bir akşam bile aksatmadan  annesinin akşam yemeğini yediriyor, ilaçlarını içiriyor ve yatağına yatırıyor, uyuyana kadar başından ayrılmıyor. Sakine Teyze'nin gözleri her akşam oğlunu görerek kapanıyor.

Sakine Teyze'nin zamanına girdiğim için şanslıyım, geçmiş ve gelecekten uzak, anısız, umutsuz, sadece göründüğü kadar...