26 Kasım 2015 Perşembe

Okul Sıkıntsı 1



Okul Sıkıntısı; tembel bir öğrenci olan Daniel Pennac’ın otobiyografisi. Başarısız  , anlamamanın acısını yaşayan bir öğrencinin gözüyle mizah dolu bir dil ile okulu anlatmış. Pennac  alfabenin ilk harfini bir yılda sökmüş bir öğrenci iken dünyaca ünlü  bir yazar ve örnek alınası bir öğretmen olmuş.  Bilgisayarımın izin verdiği ölçüde ilk önce kendi öğrencilik anılarını sonra da öğretmenliğini yazmak istiyorum.( f klavye, saat başı mama için üzerime atlayan kedi, kararan ekran, kapanan kitap….imla ve anlatım bozuklukları için)

 

“ Yani ben kötü bir öğrenciydim.
 Çocukluğumda her akşam  eve dönüşte okulda peşimden gelirdi. Karnem öğretmenlerimin uyarı ve eleştirileri ile dolu olurdu. Sınıf sonuncusu değilsem, sondan bir önceki olurdum.  Önce aritmetiğe sonra matematiğe aklım ermemişti,  ciddi boyutta imla bozukluğu, tarih ezberlemede ve coğrafi ya da yerlerin bulunup gösterilmesi konularında kafasız, yabancı dilleri öğrenmede beceriksiz, tembel teneke olmakla ünlü ( çalışılmamış dersler, yapılmamış ödevler) biriydim eve ne müziğin ne beden dersinin ne de ders dışı faaliyetlerin telafi edebildiği berbat notlar getiriyordum.

“ Anladın mı? En azından açıkladığım şeyi anlıyor musun?”

Anlamıyordum.

Tembelliğim nereden geliyordu?

Sevgi dolu , çatışmasız bir aileden gelen, çevresinde sorumluluk sahibi , derslerinde kendisine yardımcı yetişkinler olan bir çocuktum.  Politeknik mezunu bir baba, ev hanımı bir anne ,  boşanma yok, alkolik yok, karakter bozukluğu yok, kalıtımsal  kusurlar yok. Lisede okuyan üç ağabey, dengeli bir aile düzeni, sağlıklı gıdalar, evde bir kütüphane,  sakin , esprili masa sohbetleri.

Bunlara rağmen ben tembel teneke.

Dışarıdan bakıldığında yaramaz bir çocuk değildim, bir hayli konuşkan, şakacı ve güleç bir çocuktum.

Öğretmenler her şeyden çok bu neşeli halimi eleştirirlerdi . Derslerdeki zayıflığıma karşı bir de küstahlık eklemekti bu. Bir tembelin gösterebileceği en ufak terbiye kuralı, uslu durmaktı. İdeali ise ölü doğmuş olmasıydı. Yalnız hareketli oluşum benim için hayati öneme sahipti, kendim ile baş başa kalınca utanıyordum, utancımdan dolayı kapıldığım üzüntüden kurtulma yolu oyundu.  Tanrım , hiçbir zaman “ yapılması gerekeni yapamayan” tembelin utanç içerisinde yaşadığı o yalnızlık duygusu ! Ve o kaçma arzusu… Erken yaşta kendimden kaçma isteğine kapılmıştım.

-İnadına  Yapıyorsun-

 Aile ve öğretmenlerin başarısız öğrenciye en sık yönelttiği kaçınılmaz suçlama “ İnadına yapıyorsun!  ya önyargı ile “ bana hikaye anlatma ,inadına yapıyorsun “ ya da bilmem kaçıncı açıklamanın ardından yaşanan öfke patlaması “ olacak şey değil yahu! Sen inadına yapıyorsun!” veya anne baba kapalı kapılardan ardından konuşurken” sana söylüyorum bu çocuk inadına yapıyor!  Tek kabahatli, üstelik bilerek isteyerek yapıyor…Peki neyi inadına yapmak?

Söz dinlememeyi mi? Çalışmamayı mı? D ikkatini vermemeyi mi?  Anlamamayı mı? Anlamaya bile çalışmamayı mı? Bana karşı gelmeyi mi? Beni kudurtmayı mı? Öğretmenleri çileden çıkartmayı mı? Şimdini ziyan ederek geleceğini harcamayı mı?

Madem inadına yapıyor mutlaka bir amacı olmalı. Ne için inadına? Anın keyfini sürmek için mi? Belki tembellik ve huzur içerisinde azarlamaları takmayarak yaşamayı istiyordur? Bir tür hedonizm mi? Hayır çok iyi biliyor ki hiçbir şey yapmayarak geçen zamanın mutluluğunun bedelini daha sonra hor gören bakışlar kendinden tiksinme halini pekiştiren azarlamalarla ödüyor. O zaman neden bunlara rağmen inadına yapar? Diğer tembellerin saygısını kazanmak için mi? Onun sosyalleşme yöntemi mi bu?   Başarısızların kabileleşmesi, bütün kötü öğrencilerin ayaktakımıyla  kaynayan o geniş bataklığa kaçması. Fakat bu açıklamalar bir çetenin parçası olsun olmasın ,  kendini  yapayalnız, başarısızlıkları karşısında yapayalnız , geleceği karşısında bir başına , akşam yatmadan önce kendisiyle bir başına bulan o çocuğun içindeki daima biricik olan kişiyi alıp boşaltır. Yüzüne bakalım onun. Göz önüne getirelim. Dikkatlice bakalım. Kendini iyi hissettiğine dair kim bir kuruşuna iddiaya girebilir? Kim inadına yapıyor diye şüphelenebilir ondan?

(  Yazar; şeker  öğrencilere, başarıları için( şeker öğrenci= doğuştan yetenekli, çabuk kavrayan, hemen anlayan, ağırbaşlı, çalışkan…)  şöyle sesleniyor;)

Yoksa yatkın olduğun şeyleri birer erdemmiş gibi mi göstermeye çalışıyorsun? Başarılı oluşunu bir irade, sebat, özveri meselesine indirgemek, istediğin bu mu? Senin çalışkan ve azimli bir öğrenci olduğun ve bunun senin meziyetin olduğu doğru, fakat bu durum aynı zamanda ,  kavramaya yatkın oluşunun tadına çok kısa sürede varmış, okul ödevlerine karşı girdiğin ilk mücadelelerde bile anlıyor olmandan ve bu çabanın bu mutluluğa vesile olmasından da kaynaklanıyordu! Ben aptallığımdan emin olma duygusunun altında ezilerek masama otururken , sen , kendi masana sabırsızlıkla oturuyordun, çünkü benim üzerinde uyuyakaldığım o matematik ödevini sen bir çırpıda çözüveriyordun. Senin zihninde birer sıçrama tahtası olan ödevlerimiz , benim aklımda saplanıp kaldığı oynak kum taneleriydi. Ödevi tamamlamış olmanın verdiği rahatlama duygusuyla seni hava kadar özgür bırakırken ben bilgisizlikten sersemlemiş, kimseyi kandırmaya yetmeyen bahaneler üretiyorum. Daha en başından sen çalışkan, ben tembeldim. Tembellik demek ki buymuş? Kendi içine gömülmek.  Peki çalışmak neydi? Sıkı çalışanlar nasıl yapabiliyordu bunu? Bu gücü nerede buluyorlardı? Benim çocukluğumun bilmecesiydi bu. Benim içerisinde yok olduğum çalışma gayreti , senin için daha başından gelişmenin teminatıydı.  Bu anlama tutkusunu bütün hayatın boyunca kararlıkla taşıdın. Seni bu konuda eleştiren biri kıskanç bir salaktan başka bir şey olamaz…Ama sana yalvarıyorum, yeteneklerini meziyetmiş gibi göstermekten vazgeç, işleri karıştırıyor, zaten karmaşık olan eğitim meselesini zorlaştırıyor. Gerçekte ne olduğunu bilmek ister misin? Şeker gibi öğrenciydin.( Ve yazar hayatında bir kez olsun şeker öğrenci olmak istiyordu, iltifat, pohpohlanmak istiyordu, en kötüsü de buna ihtiyaç hissediyordu. Öğretmenlerinin iltifatını doğal haliyle hak edemeyeceğini bildiği için “ yetişkinlerin sevgisini satın alabilmek için çalmak”  düşüncesini, öğretmenlerinin doğum gününde en pahalı hediyeler almak için  hayata geçirmişti)

 

Dersini anlamayan ve ondan başka herkesin anladığı bir dünyada kaybolmuş bir öğrencinin yalnızlığı ve utancı. Ve korku…İğneden korkmak gibi…Okul yıllarım boyunca , devasa iğnelerle silahlanmış ve içime o ağır yakıcı maddeyi çok iyi hatırladığım ellili yılların penisilinini, çocuk bedenime akıttıkları bir tür erimiş kurşunu, zerk etmekle görevlendirilmiş öğretmenlerden kaçarak geçirdim. N e olursa olsun , evet, korku bal gibi de okul hayatımın en büyük meselesiydi, ona ket vuran kilidiydi. Ve öğretmem olmamdaki telaşımın altında kötü öğrencilerimin söz konusu bu kilidini kırmaya çalışarak, bilginin geçmesi için bir şans yaratmak yatıyordu.
( Yazarın öğretmenlik anıları diğer yazımda) 

3 yorum:

  1. Disleksi imiş sanırım. Bu okuduklarımdan bana öyle gibi geldi. :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Merhaba Kedili Teyzem:) kitabın hepsini okudum ama yazarın öğrenmede sorunu yoktu sadece adı tembele çıkmıştı, ve tembelliğe sığınarak kaçıyordu.tahtayı görmesinde sorun olan bir çocuk ile ilgili hikaye aklıma geldi, göremediği için adı tembele çıkmıştı, beş sınıfı böyle azarlana azarlana bitirebilmişti. Disleksi, görmeyen, yavaş anlayan, az duyan, hiperaktif, utangaç, saldırgan, konuşkan hepsi bir arada ders görmeye çalışıyor, hepsinin bir sazı olmalı hepsi kendince çalabilmeli , sınıfın bir sesi, ritmi, müziği olmalı hepsi katılabilmeli sadece baş kemancı alkışlanmamalı...Öğretmen sadece işi kotarabilenler ile devam etme yolunu seçmemeli, bütün sınıfı sahiplenmeli, öğretmenlik zor iş, eğer bunu yapamıyorsa, başka bir şey yapmalı, tembel diye damgalanan çocuğun hissettikleri bunlar, bütün ömrü boyunca öğretmeninden, okulundan, sisteminden hatıra...

      Sil
    2. Bu zamanda her biri kredi kartı borcu ve geçim sıkıntısı derdi içinde olan (isteklerin fazlalığından, çoğu gereksiz şeyleri temel ihtiyaç maddesi görmemizden kaynaklanıyor tabi bu) öğretmenlerden bu ilgiyi, bu performansı ben hiç bekleyemiyorum Ayşe'cim.
      Hele ki sistem sadece başarılıyı ödüllendirirken ve sınıftaki başarılı oranının çok olması, öğretmeni de çok! başarılı! olduğuna velileri ve bilhassa meb. nı ikna ederken bu hayal hepten. Maalesef. :(
      Nette dolaşırken bir yerde okudum yeni. Şu an tam emin değilim ya Amerika, ya da Almanya'da yaşayan bir anne yazmış: çocuğunu ailenin evde okutması sistemi varmış orada. Ailenin yeterliliği ölçülüyormuş ilk önce,
      Tek çocuk için böyle bir şık, hepten sosyallikten uzaklaşmak olur aslında ama Yunus'a her şeyi öğretecek kapadite sizde kat kat mevcud.
      Alt yazıda anlattığın acıları yaşaması Yunus'umun... Üzüyor çok beni. Bir yandan da hayat böyle bir şey, hepten izole olması onun daha aleyhine olur diye düşündürdü bana bu yazılar, yorumlar. :(
      Biz yine öğretmenlerin senin tarif ettiğin gibi olması için dua edelim o halde. Yapacak başka bir şey yok.
      Umut olsun, hep umut.
      Çok öptüm Yunus'u mu ve annesini. :)

      Sil