20 Ekim 2015 Salı

Çorum'daki Sokağım


 

İstanbul’daki evim Bostancı’daydı, adalar manzaralı sahile çok yakındı. Lüks  sitelerde, apartmanlarda oturanların maddi durumları, aşağı yukarı aynıydı. Sokağımızın sakinlerinin giyimi, arabası, yediği içtiği, gezdiği yerler aynıydı, refah seviyeleri yüksekti. Maddi imkansızlığı hiç görmeden yaşlanabilmiş mutlu yaşlıların yürüyüşlerinin ardından  dinlenip hoş sohbet edip gamsız kahkahalar atabildiği sahildeki kafeler hınca hınç doluydu… Eski evimin sokağında, geçim sıkıntısı çeken insanların  görünürlüğü hiç yoktu, çok yabancıydılar.

 Şimdi tüm bahçelerinden ayva kokusu gelen  Çorum’daki sokağımda, yerlere kadar camlı , Fransız balkonlu  yeni yapılmış ev , bizimki. Tek katlı, bahçeli, ayva ağaçlarının altında tahtadan çakılmış üzerine döşek atılmış somyalarında  bastonlarına dayanarak ,yaşlıların oturduğu, bu sokağa bizim ev çok Fransız. Evimiz üçüncü katta ve bütün Çorum’u, gökyüzünü görebilecek kadar yüksek…En yüksek apartmanı dört katlı olduğu için Çorum çok aydınlık, evlerin güneşini, pencerelerinden gökyüzünü çalacak  yüksek binalar (şimdilik) yok.

Sokağımızda,” yıkılacak yenisi yapılacak” diye söylenen eski apartmanların bahçelerinde  ayvanın yanında ,ceviz, elma, kiraz, nar, alıç ağaçları mevsimine göre rengarenk oluyor, dallarından çocuklar eksik olmuyor…

 Apartmanımızdaki avukatlar, doktorlar, bankacılar her sabah hızla arabalarına binerek çok önemli işlerine acele ile giderken, karşımızdaki  eski  üç katlı apartmanlardan birinden her sabah, nakışlı  küçük el arabası ile pamuk şekerci  yavaş yavaş sokağa çıkıyor. Bahçenin birkaç merdiveninden, büyük bir itina ile arabasını çıkarttıktan sonra, arkasını döner, pencereden el sallayan bir kız, bir erkek çocuğu ile tekerlekli sandalyesinde oturan  hanımına bakar. Bir eliyle arabasını tutar diğeri ile ailesine el sallar… Naylon poşetler içinde şeker pembesi  pamuk helvaları ile , nakışlı el arabasını iterek  uzaklaşırken, gözden kaybolana dek ardından baka kalırım…

Yunus’unda sokak arkadaşlarıdır, pamuk helvacının çocukları ve aynı apartmanda hurdacının oğlu Hasan. Hasan’ın babasının da bir el arabası var ama öyle süslü değil. Yüzünü yukarıya,  apartman pencerelerine doğru kaldırarak  “ hurrrdaaa” diye bağırır, kendi sokağına gelince bağırmayı keser, sessizce el arabasını bahçesine  ayva ağaçlarının altına bırakır. Hasan 10 yaşında olmasına rağmen babası ile annesi çok yaşlı görünüyor, belleri iki büklüm olmuş, yüzlerinde ki kırışıklar çektiklerinin delili gibi, hiç gülmemişler gibi… Hasan okuldan gelince babasının peşinden işe çıkıyor, hava kararmaya başlayınca da  süslü apartmanlardan birinin bahçesini suluyor. 

Hasan,  bahçede gizli gizli küçük  bir kediyi seviyor,  kediyi avuçlarına alıp tüylerini yüzüne sürüyor.

Hiç kimse Hasan’ın kedi sevgisini bilmiyor, Hasan sevdiği şeyleri gizleyerek yapmaya alışmış. Sokağın başka bir çocuğu olan Şerifali’ye hiç benzemiyor, Hasan çok zayıf, yüzü solgun, çok sessiz, çok çekingen.

Şerifali o olaydan sonra evime gelmez oldu, Yunus ile arkadaşlığını hiç bırakmadı. Bahçe duvarı arkasına gizleniyor, cebinden çıkarttığı el bombalarını arkadaşlarının üzerine atıyor, taramalı tüfeği ile( hem ses hem ışık çıkarabilen tüfek) düşmanının ardından koşuyor, yakın temasta kılıcını kullanmaktan kaçınmıyor. Tombul yanakları sarsıla sarsıla düşmanlarını her türlü silah ile yok etmeye çalışıyor…

Hiç ummadığı bir anda arkasından kurşun yiyor;

-          Sen öldün Şerifali, çık oyundan diyorlar.

-          Ölmedim. Ben hiç ölmem, diyerek oyundan çıkmaya direniyor.

Günlerdir dışarıda beni göremediği için meraklanıyor, Yunus’u çağırma bahanesi ile kapıya geliyor, uzun zamandır ilk kez evimize tekrar misafir oluyor; “Sizin canınız bir şeye mi sıkılıyo?” diye gözlerini  açıp, kaşlarını kaldırarak bana soru soruyor.

-Evet canım çok acıyor diye cevaplıyorum.

-          Canın sıkılıyosa oyna, diyor. Al, al,Alamanya şarkısını biliyon mu? Ankara’da  ananem bu şarkıyı teybe koyar hepimiz oynarız, annem, ananem, ben hepimiz oynarız.

-          Al, al, Alamanya çok güzel, çok güzel oynanıyo.

Kollarını açıyor, parmaklarını şıkırtatmaya çalışarak “Al,al , alamanya diyerek gözlerimin içine bakıyor.

-Hadi oynayak. Hadi çok güzel bu al,al,alamanya…

Bir ileri bir geri, kollarını hiç indirmeden, parmaklarını şıkırtata şıkırtata , beni  oynatmaya çalışması öyle içten, samimi, çocukça, tertemiz… al,al,alamanya …

Hayatımda hiç oynamadım, oynamaktan nefret ederim, iğrenirim, diyemedim,perdeleri kapadım, kollarımı açtım, parmaklarımı şıklattım, etrafımda döne döne ,al al, alamanya…al,al,alamanya…al,al,alamanya….

*Bir önceki yazımda  oynayanları  hor görmüştüm…

*Al,al,alamanya diye bir şarkı,türkü var mı bilmiyorum, internete girip araştıramadım.

5 yorum:

  1. Dans etmelisin. Evde göbek atmaktan bahsetmiyorum.
    S.O.S. Band Just Be Good To Me adlı şarkıyı dinle :)

    Artık Ank'dayım. Şu Hitit Yolu için vakit ayarlayalım mı?

    YanıtlaSil
  2. Nefisss bir yazı olmuş Ayşe, Şerifali tekrar gelmiş, ne sevindim ... Ama şimdi pamuk şekerciyi de merak eder oldum.. Daha çok yaz, ses ver seni okumak çok keyifli... sevgiler.

    YanıtlaSil
  3. Ne cok benden duygular buldum...ruhlarımız ezelden tanışmış olabilirmi çoktan okuyorum da yazmayı yeni yeni huy edindim burdayim deyip ses vermek için annenizde iyidir umarak dilek ve duamdir cümle hastalara[annelere] ümmü sümeyye

    YanıtlaSil
  4. Serifali' ye de Hasan' a da iyi bakin Sevgili Ayse Hanim. Sadece gülümseme bile ne kadar kiymetlidir.

    YanıtlaSil