31 Aralık 2014 Çarşamba

Sakine Teyze

Akşama misafirlerim var. Öyle heyecanlıyım ki, hemen yazmak istedim, yazmazsam içimde patlayacak bin parçaya bölüneceğim. Çok acele yazılacak yazımın kusurlarını görmeyin.
Akşama Sakine Teyze ve oğlu yemeğe bize geliyorlar. Çam ağacı özentimiz, bizi bir huzur evine sürüklemiş. zorla içeri sokmuştu. Huzur evinde Yunus ile beni kendi akrabası diye tanıtan bir teyze
ile tanıştık. Teyze, iki büklüm, ellerinden tutulmazsa yürüyemeyen, kenarları iğne oyalı yazması, örgü yeleği, yün çorabı ile çok tanıdık. Yunus'u öptü; " oğlumun oğludur" dedi. Odada ki diğer yaşlılar "aaa hiç görmedik adı ne? " diye hep bir ağızdan. Teyze bize doğru eğilip Yunus'un adını sordu. Sessizce Yunus dedik. Teyze arkadaşlarına dönüp ," Yumuk, oğlumun oğlunun adı Yumuk" dedi.
Odada ki tüm yaşlılar Yumuk'un başına toplandı, öptüler, sıktılar, şakalaştılar. Hemşirelerden biri de teyzenin söylediklerine inanmış ki," babaanneniz mi  ananeniz mi " diye sordu. Hemşireye içinde çam ağacı geçmeyen huzur evine geliş nedeni bulup cevap vermekte zorlandım. Ama çok anlayışlıydı, çam ağacı hikayesini bilse de olurdu.  Teyze'nin hikayesini anlattı. Sakine Teyze üç ay önce getirilmiş bu huzur evine(  huzur evinde eski trt spikerlerinden Mesut Mercan'ı da gördüm).
Bir oğlu varmış, her akşam geliyormuş, annesine akşam yemeğini yedirip, yatağına yatırıp gidiyormuş. Sakine Teyze bilmem kaçıncı evre Alzheimer  hastasıymış.. Sakine Teyze kupkuru parmakları ile sıkı sıkı ellerimi tutuyor, "Mesut'a haber verelim akşama patlıcan getirsin yumurtalayıp kızartırız, çocuk açtır, akşama bekleyemez..."diye  söylenerek karnımızı doyurma telaşında.
Gözü hep kapıda " Mesut gelemedi, Mesut nerde kaldı" İçeri giren hasta bakıcıyı arkadan Mesut sanıyor, " Mesut işte geldi... Mesut değilmiş..." Yunus, Sakine Teyze'yi yadırgıyor, ona izah ediyorum. Bir ara Yunus Sakine Teyze'ye matematik sorusu sordu, iki artı iki kaç eder, bu kaç, şu kaç diye sorarak aklının kuvvetlenmesine yardımcı olmak istedi.
Vaktim yok detayları sonra anlatırım, Sakine Teyze'yi hiç ayrılamayacak kadar çok sevdik, bu nasıl bir şey ve nasıl oldu onu da sonra anlatacağım, oğlu ile de tanıştık ve bugün akşam bize yemeğe gelmeye ikna ettik. Sakine Teyze'ye yumurtalı patlıcan kızartma yaptım. Nasıl mutluyum, kar bile yağıyor...

30 Aralık 2014 Salı

Yılbaşı hüznü


İşimden kafamı kaldıramıyorum, geçen hafta işveren ödeyecekleri parayı açıkladı ve istedikleri verimi, bilgiyi alamazlarsa parayı alamayacağımı da kibarca ima etti. Elimden geleni yapmak yetmiyor, uzaktaki yakınlarımdan yardım istedim, sağ olsunlar kendi işleri gibi dört elle sarıldılar. Cumartesi günü ,  dışarıda yağmur yağıyor, Yunus ödev yapıyor bir yandan da pencereden bakıyor. Her yer de ışıklar, noel babalar, pencere önüne koyulmuş çam ağaçları. Yunus pencere önüne geçtikçe söyleniyor;     " ışıklı ağaçların olduğu evler ne güzel, ışıklı ağaçları olan evlerin çocukları ne kadar mutludur." İşten başımı kaldırdıkça Yunus'u pencere önünde, ışıklı ağaçları olan evlere bakarken görüyorum.
Para verirlerse  ışıklı ağaç alsam mı diyecek kadar içime işliyor Yunus'un pencere önünde ki hali.
Bir bakıyorum ödevlerini bir tepsiye koymuş yanıma ilişmiş, tepsi üzerinde bir yandan yazıyor bir yandan ;" anne, misafirliğe gidecek bir ev var mı? " Yok"." Anne bizi çağıran bir ev var mı"? "Yok".
Tepsisine gömülüyor.
Dışarıda yağmur şiddetlenirken, işimi bitirmemin imkansız olduğunu anlamışken  Cumartesi günü de ders çalışmasın diye Yunus'u elinden tutup dışarı çıkıyoruz. Yağmur altında yürümeyi her çocuk severdi, hava soğuk olmasa. Yunus'un botları su çekti. Sahil kenarında ki caminin kapısından poşet aldık ,hanımlar köşesine çekilip çoraplarımızı değiş tokuş yaptık, ayaklarımızı poşet ile sardık, ayaklarımızın poşet içinde ki haline çok güldük. Cami kapısındaki ışıklı yazıları okuduk; " ..birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız” .
Su geçirmez ayakkabılarımız ile yağmur altında dolaşırken eskimiş az ışıklı gösterişsiz  çam ağacını pencere önüne koymuş bir huzur evi gördüm. " Çam ağaçlı bir eve misafir olabiliriz" diye umut ederek içeri giriyoruz. Dar uzun oturma odasında hepsi yaşlı on kadar kişi birbirine bakarak oturuyor.
 Sessizce çam ağacının yanına kıvrıldık. Yunus cennete gelmiş gibi, eskimiş plastiği , süssüz, tek tük lambasıyla bir yanıp bir sönen ışıklı çam ağacına büyülenmiş bakıyor. Evlerine davetsiz geldiğim hiç birini tanımadığım yaşlılardan utanıyorum, kafamı kaldırıp merhaba diyemiyorum. Hepsi gülerek Yunus'a bakıyor, "babaanneye mi, ananeye mi geldin, diye soru soruyorlar. Yunus çam ağacına gelmişti. Kime geldiniz diye sorular soruldukça ne diyeceğimi bilemedim. Çam ağacından uzakta kapı köşesinde ki koltuktan biri zar zor yerinden kalktı, iki büklüm yanımıza doğru geldi;" Bana geldiler "dedi. Ellerimizi tuttu. " Elleriniz buz gibi, nasıl da ıslanmışsınız hadi çabuk çıkarın paltolarınızı,
asın kurusun" dedi.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Pıtpıt'ın gelişi



Geçen sene tam da bu zamanlarda Yunus ile kavga ediyorduk. Ev ödevi olarak kağıttan bir çam ağacı getirmişti , üzerine 2014 dileği yazılacakmış.  Ev  ödevlerini hep ben yapıyor sayılırım, o sadece yazıyor, metnin  ana fikrini , çapma mı bölmemi hep ben söylüyorum. Çam ağacına  dileği ben yazmak istedim, hakkımdı. Yunus kabul etmedi. Senin dileğin benim dileğim saç baş yolduk, mıncıklaştık kavga ettik. Bir daha ödevlerine yardım etmem, gecelere kadar bitiremezsin diye tehdit ettim. Kararlı olduğumu görünce ağlamaya başladı; " ağaca yeni yılda iş istiyorum diye yazacaksın, ağacım okulda asılacak, herkes bana gülecek..."
Gözünün yaşına bakmadım, çektim aldım ağacı;" Yeni yıldan bir kedi istiyorum" diye yazdım.

18 Aralık 2014 Perşembe

Ayşe'nin Kedisi




Çocukluğumdan beri  en yakınım olan, beni en iyi tanıyan biri şöyle dedi;" hep yanlış tercih yaptın."
Doğru söylüyordu, çünkü bunu söyleyen kişi beni çok seviyordu dünyada ki her şeyden daha çok seviyordu beni.
Şimdi işimin başında olmam gerekirken ( yine yanlış bir tercihle) kedimi yazmak için buradayım.
 Şimdi şu anda kedimi yazmak her şeyden daha önemli, yazılmazsa nefesimi kesecek hatta öldürecek...
6 gün önce bir iş aldım, literatür taraması yapacaktım evden beri. Neyi araştıracaktım bilmiyorum ama kanımın son damlasına kadar araştırma isteği, ihtiyacı hissediyor ve bir işin ucundan tutup bir baltaya sap olmak istiyordum. Ne için literatür araştırması yapacağımı öğrenmek için yola koyuluyorum. Deniz manzaralı bir konakta, slaytlı sunum eşliğinde, işimi elime verdiler ve bir hafta içinde ki perfonmasıma  göre başka işlerde verme vaadiyle beni uğurladılar. Uğurlanmadan önce tümü erkek olan çalışanlar içinden tek kadın olan işveren son bir soru daha sordu" çocuk ile bu işin altından kalkabilecek misiniz, çocuğunuz evde mi ,okulda mı?" Bu soru beni en çok incitendi hem de tek kadın tarafından akıl edilip sorulması...
Konaktan çıktığımda öyle yağmur yağıyordu ki şemsiyemin bir teli kırık olduğundan yanıma almaya utanmış olmama kızıyordum. Eve varır varmaz koca bir tepsi poğaça yaptım, hiç kalkmadan literatür çalışması yapabilmek  için. Oturma odasında ki köşeme çekilip çalışmaya başladım, acıktıkça bir kaç dakika poğaça tıkınıp hemen işimin başına dönüyordum. Yunus hastaydı ama annesinin işine öyle saygı duydu ki annesinden bir şey istemek yerine kendi başına halletme yolunu seçti...
İşim, holding araştırması yapmaktı. Türkiye ve dünyada holding tanımı, tarihçesi, mevzuatı, işleyişi, organları, organizasyonları hem yerli hem yabancı kaynaklardan. Sonra danışmanlık yaptıkları
büyük holdinglerinlerin market, tekstil, inşaat, hayvancılık gibi bir dolu iştiraklerinin   karlılığını artıracak literatür çalışması yapacaktım. Herkes evden çekilince kedim ile baş başa kalıyorduk. Pıtpıt
hastalanınca bir an önce sağlığına kavuşsun diye pahalı mamalar almıştım, Pıtpıt eski sağlığına kavuşunca yine eski ucuz  mamaya dönüş yaptım. Pıtpıt eski yediği mamayı beğenmez oldu, burun kıvırdı. Marketten çok ucuza tabakalar halinde satılan  tavuk ciğeri alıp haşlayıp mamasının içine küçük parçalar atarak ikimizi de memnun edecek bir çözüm buldum. Soluksuz iş çalışmalarımın arasında Pıtpıt ayağımı ısırmaya başlayınca ciğer istediğini anlıyor kalkıp bir tatlı kaşığı ile mamasına karıştırıyordum. İş sebebiyle hiç dışarı çıkmamış, ciğer alamamıştım, ciğer bitmiş, Pıtpıt ayağımı ısırmaktan vazgeçmiyor. Kızıyorum. "Kalkamam Pıtpıt, bu seferlik mama ile idare et." Pıtpıt anlamıyor. "Bencillik yapma Pıtpıt" . Pıtpıt anlamıyor. " Bu dünyada senin ciğerinden daha önemli şeyler var." Pıtpıt anlamıyor. " Suç bende ciğere alıştırmayacaktım seni, hiç tadını bilmesen isteyemeyecektin". " Kötü olandan başka hiç bir şey görmeseydin iyiyi isteyemeyecektin." " Hiç utanman yok,arsız arsız istiyorsun." Pıtpıt anlamıyor, ciğer istiyor. İşimin başından kalkıyorum, buzdolabına bakınıp yiyebileceği şeyleri araştırıp küçük küçük mamasının içine katıyorum, istemiyor,işimin başında iken ayaklarıma sarılmaya devam ediyor. İşimin başından kalkıp giyiniyorum, markete gidiyorum, ucuz ciğerlerden kalmamış, diğeri pahalı geliyor almıyorum, başka market başka market derken evden epey uzaklaşıyorum. Hava puslu, soğuk...Bilincimi kaybediyorum.
Ne yapıyorum, nereye gidiyorum,ne için...
Holdinglerin karlılığını artıracak literatür tarıyorum,  istenilmese de   mevzuatlarda işçi haklarına bakıyorum. İşçi hakkı ne olacak ki, ölmeyecek kadar ,donmayacak kadar, damsız kalmayacak kadar, yaşayabilecek kadar talep ettiği... İşverenlerin karlılığını artıracak literatür taraması yapıyorum, bir yandan da ucuz ciğer arıyorum. Gülüyorum.  Ben kimim ki, holding araştırması yapmaya talepkar olmuşum...Bir market buluyorum kendime güle güle gezinirken, bir tabaka ciğer alıyorum, kaç gün gideceğini hesaplamadan, araştırmaya girişmeden, literatür taraması yapmadan, biliyorum ki hesap kitap yapmaya kalksam bizim bütçe ile evde kedi beslenmez. Bir garip sokak kedisini evimin çatısına almışım, Allah rızkını gönderir diyerek tevekkül etmişim. Hava soğuk, yolumu kaybettim, elimde bir tabaka ciğer ile bacasından ucuz kömür dumanı tüten evlerin arasına karıştım, kiminin bacası hiç tütmüyor. Bacası tütmeyen bir evin kapısı aralandı, elinde faraş ve tel süpürge ile bir anneyi gördüm.
İçeride çocuk sesleri olduğuna göre gördüğüm bir anneydi, evini süpürmüş temizlemiş, yeni bir günü tertemiz haliyle bekliyordu, güvendiği umut ettiği biri vardı. Yokluğunu hissettiğim şeyin,
kapı aralığından beri gördüğüm  bu kadında  olduğunu görüverdim....
Hep yanlış tercih yaptın ayşe, mali müşavir oldun ama yapamam diye çekildin,  işçisinin sigortasını yatırmadığı için ceza alan firmayı aklamayı iş saymadığın için yanlış yaptın, sabahtan akşama firmalarım  en az vergiyi ödesin diye kafa yormayı iş saymadığım  için yanlış yaptın...
Hava soğuk, ne zaman yolumu kaybetsem bu  evlerin içinde kendimi buluyorum...
Ne yapıyorum, nereye gidiyorum, ne için diye söylenerek, halime gülerek, kapı aralığında ki annenin tevekkülünü görmüş olarak evime geldim, ciğeri haşladım büyük bir parçayı kötü mama ile karıştırdım, Pıtpıt hırıldayarak mideye indirdi, büyük bir rehavetle, huzur ile köşesine çekildi yalandı uyudu...Rahatsız edecek kimsem kalmamış iken işimin başına dönemedim. Yaptığım kadarı ile
dün taslağı yolladım. İçimden inşallah beğenmezler diye geçti. Öyle sevinecektim ki, beğenmedik dediklerinde...Öyle olmadı, çok detaylı, çok kapsamlı bir araştırma olmuş diye çalışmamdan dolayı bana teşekkür ettiler, devamını beklediklerini belirttiler. Dünden beri işin başına geçemiyorum, yine yanlış tercih yapacağım diye korkuyorum. Kucağıma kıvrılmış  horul horul uyuyan kedime baktıkça
içime bir şeyler doluyor, dolan şey doğru olmalı ki içimi huzur kaplıyor. Hayatta hiç yoktan doğru yaptığım  bir şey var, eve bir kedi almakla doğru tercih yaptığımı sanıyorum.


11 Aralık 2014 Perşembe

İş görüşmesi

Yarın iş görüşmesine gidiyorum.
 Bu sabah tam da bu yazıyı yazdıktan sonra evin dağınıklığını toplamaya ,ütü yapmaya girişmişken ütü sepetinden mavi gömleğim çıkıverdi. Urfa'nın kiri ile kapkara olan gömlek yıkanmış, ütü masasında yatıyordu. Bu gömleği Urfa'dan önce,  iki iş görüşmesi için  daha giymiştim. Gömleği ütüleyemedim  sepetin en dibine itiverdim, ütü sepetim hiç boşalamaz, canım istedikçe birer ikişer ütü yapageldim yıllardır, bu yüzden sepetin dibi çok derindir, mavi gömlek artık görünemez, sırası gelmez...
Eşim bir devlet üniversitesi bulana kadar ek iş yapmak için başvurularda bulunmaya başlamıştı, bu gün bir araştırma şirketi kaynak taraması yapıp yapamayacağını sorunca, şirkete beni önermiş. Şirket müdürü cep telefonumdan beni aradı, yarın için müsait olur musunuz bir görüşelim dediğinde , fazla heyecanlanıp her zaman, her an gelebilirim, hep müsaitim diye peş peşe ne kadar boş olduğumu sıralamaya başladım. Telefonu kapatır kapatmaz ütü sepetine koştum, mavi gömleği sepetin dibinden çıkarıp  ütü masasına yatırdım. Nasıl bir iş için gidiyorum henüz bir bilgim yok. Ne işi bilmiyorum ama beni öyle sevindirdi ki ütü yapmıyor sanki dans ediyorum...Umarım yarına kadar heyecanım geçer, müdürün karşısında saçmalamadan, elime yüzüme bulaştırmadan, hayırlısı ile...

Beklenen şey



Sabah herkes evden çekilince oturma odasının perdesini açtım, hava öyle karanlıktı ki sanki gün doğmamış, hala gecedeyiz gibi. Perdesiz pencere aydınlık getiremedi.
Gündüz vakti ışık yakmak istemedim, her zaman ki işler beni bekliyor, çağırıyor. Bozulanlar düzeltilecek, kirlenenler temizlenecek, katlanacak, ütülenecek, yerli yerine konulanacak. Her sabah aynı şeyleri yapabilmek için bir şeye ihtiyaç duyuyorum. Ben de olmayan bir şey bu. Her gece yatmadan önce sabaha uyanmak isteği hissettiren şeyi arıyorum... Karanlık sabahın içinde de olsa arıyorum o aydınlığı. Bir köşeye çekiliyorum, sabahın tüm dağınıklığını , bana güzel gösterecek o şeyi bekliyorum. Gelmesi bazen vakit alıyor, bazen de hiç gelmiyor işte o zamanlar lanet okuyarak, halime acıyarak, dağınıklık üzerine gidiyorum, bu çok acı veriyor. O yüzden beklemek, sabırla beklemek en iyisi, karanlık içinde küçücük bir şeyler aydınlanıyor, dışarıdan gelen sesler; şıkır şıkır çay kaşığının sesi, pencere önünde ki ekmek kırıntılarına gelen güvencinlerin kanat sesleri, bitmeyen inşaatların birinden gelen işçi ıslığı...Yaşama dair , ne olursa olsun hayat devam ediyora dair küçük ayrıntılar her sabah bir mektup gibi odamın içine atılıveriyor...Öyle hissediyorum ki benim için her gün bir mektup yazanım var, her günü benim için en ince ayrıntıları ile yazmış, ve her sabah kapıma bırakıveriyor, hiç sıkılmadan bunalmadan umutsuzluğa kapılmadan  her sabah açıp okumamı istiyor....Her ayrıntıya dikkat kesilerek mektubunu okumaya çalışmalıyım...Unutulmuş değilim...
Karanlık odalarım aydınlanıyor, mutlu huzurlu yuvam görünür kılınıyor...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Kıymetlenen Rüyalarım




Çocukluk korkularımdan biri de annemin rüyalarıydı. Annemin, uzun , en ince ayrıntılarına kadar detaylı , içinde mutlaka ölü akrabaların bulunduğu rüyalarını  her sabah, kahvaltı sofrasında dinlerdik. Kış aylarında mutfak soğuk olur, oturma odasına soba yanına yer sofrası kurardık. Genellikle  üç küçük çocuğuyla sofraya oturan annem,  " sabahlara , hayırlara karşı gelsin.." diyerek, büyük bir ciddiyetle  dün gece gördüğü rüyasını anlatmaya başlardı. Yer sofrasında bağdaş kurup oturan en büyük çocuk benim. Annem gurbette, belli ki köyünü özlüyor , rüyalarında hep köyü var, ölmüş dedesi, ninesi var... Uzun uzun anlatılan rüyanın bir yerinde, ayakkabı gördüm; hayra işaret değil, altın gördüm; sıkıntı getirecek, kız çocuğu gördüm; kızgın bir haber var, et gördüm; hastalık ...Ölmüş  ninesi kollarını açarak " seni çok özledim " diyerek annemi yanına çağırması...Sobanın yanında soğuk terler dökerdim, annemi ninesi çağırıyor, annem ölecek.
Bazı sabahlar rüyasını anlatmak istemez, çok kötü çok karışık şeyler gördüm der, ama dayanamaz başlardı anlatmaya sonra pişman olur keşke musluğu açıp suya anlatsaydım, akar giderdi şimdi her gördüğüm çıkacak diye vahlanır ,  her an çıkması olası bir felaket ile beni bir başıma bırakırdı.
Köyden bir akraba ölmüş haberine, annem hemen ; " bana malum olmuş, rahmetlinin elinde çiğ et , kucağında kız çocuğu görmüştüm"..diyerek rahmetliyi anması ,bütün bedenimi titretirdi.

Benim rüyalarım anneminkine benzemez, annemde rüyalarımı dinlemek istemezdi. Gördüğüm her rüyanın bir yerinde mutlaka uçarım, uçmadığım bir rüyam yoktur. Çocuk iken uçabileceğime o kadar inanırdım ki,  gizli bir yeteneğim olarak hep saklayagelmişimdir (Allah'tan hiç kimseye göstermeye meyil etmemişim). Bir gün kulaklarımı bir aşağı bir yukarı hareket ettirirken hayret ederek bana bakanlara " bu ne ki , ben istediğim anda uçabiliyorum" demişliğim vardı.

Annem uçma rüyalarımı dinlemezdi, içinde köy olursa, akrabalar olursa hemen beni  oturtarak, gözlerini açarak, hayırlara karşı gelsin diyerek dinlemeye başlardı. O kadar az görürdüm ki içinde köy geçen o şanslı rüyaları...Akşam yatmadan ,  annemin köyünü,  dünya gözüyle göremediğim annemin ölmüş ninesi ve dedesini rüyamda görebilmek için dua ettiğimi bilirim...

Yaşım artıkça rüyalarımda uçmalarım azaldı, yok olmadı.

Eşimi tanıyınca  rüyalarım kıymetlendi. Her gördüğüm rüyayı büyük bir dikkatle dinler, yıllar sonra bile " sen böyle bir rüya görmüştün" diyecek kadar belleğine alarak. Bazen sabah olmasını bekleyemem gece  uyandırıp rüyamı anlatırım. En ince ayrıntısına kadar anlatırım, her ayrıntı çok kıymetli, kaybolmamalı...Rüyalarımı  doğru bir şekilde yorumlayabilmek için en güvenilir rüya tabirleri kitaplarından birini aldı, sıcağı sıcağına rüyamda ki önemli işaretlerin anlamı için kitabı gecenin bir yarısında bile açar.
Nerede işe başlayacağız diye  bu sürecimizde rüyalarıma daha bir kıymet veriyorum, anneme bu konuda da benzemeye başlıyorum...

(Bu sabah bu kitabı görünce hemen almalıyım sürecinde aklıma gelenleri yazdım)




9 Aralık 2014 Salı

1. ve 2. TBMM


Yunus ile birlikte ders çalışıyoruz. Yunus her öğrendiği şeyi büyük bir heyecanla annesine anlatmayı çok seviyor, servisten iner inmez anlatmaya başlıyor, peş peşe  soluksuz anlatırken tıkanıyor, oysa onu bir ömür dinleyecek kadar sabrım ve vaktim var. Beni öğrencisi gibi görüyor, " iyi dinle sonra soru soracağım" diyerek dikkatimi sınıyor. Hiç bir şey bilmiyorum, her şeyi bana öğretmeye hevesli öğretmenime kendimi bırakıyorum. Bazen de sınav yapıyor, sorular hazırlıyor , not veriyor, yanlışlarımı görmezden gelip hep 100 alıyorum. 100 almış bana, yüzüme derin derin bakıyor, bir şey arıyor, aradığı şeyi hemen anlıyorum sevinçle zıplıyorum,  100 aldım diye bağırarak seviniyorum. Öğrencisinin mutlu olmasını istiyor, hak etmese bile mutlu olsun istiyor. Sen öğretmen olmalısın diyorum, çok güzel öğretiyorsun. İmkansız  bakışlarına bürünüyor, oyuncak dükkanında ki bakışları gibi, çok pahalı imkansız... Öğretmen olmam imkansız anne, ben çocukları hep güldürmek isterim.
Olsun, sen benim öğretmenim ol, ben ne şanslı öğrenciyim...
Urfa'ya giderken ilk kez ondan ayrıldım, bir gün derken beş gün yok oluverdim, beş gün içinde iki sınav olmuş. Okul servisinden inince çok sessizdi, anlatacak hiç bir şey olmamış gibi. Eve girince gözlerinden iri iri damlalar akıttığını  gördüm ilk kez böyle sessiz ağlıyordu. Kapı önünde birbirimize sarıldık, bir daha gelmeyeceğini sandım, alışmaya çalıştım, dedi, senin yokluğunda iki sınava girdim
dedi. Gözlerinden sessiz şelale akıyordu, sensiz ders çalışmak çok zordu, dedi.

Neyse fazla dramatize etmeden elimizi yüzümüzü yıkadık, önemli konuya girilmiş Sosyal bilimler dersini açtık. Milli Mücadele, cepheler, savaşlar, antlaşmalar...Urfa'ya giderken " sizi bombalayacaklar" diye peşimizden ağlayan Yunus,  yokluğumuzda Sosyal bilgiler dersinde güney cephesinde halkın başlarında komutan olmadan Fransızlara karşı savaş kazındığını öğrenince çok sevinmiş, " Fransızları yenen halk, ışıd i de yener" demiş ve içi rahatlamış...
Okulların iki gün tatil edilmesini fırsat bilerek Ankara'ya gittik. Ulus'da ki 1. ve 2. TBMM leri ziyaret ettik.
1. TBMM de çok etkilendik ama fotoğraf çekimi yasaktı, kimseler yoktu ve askeri telefonları, tüfekleri , topları çekmek için makinama davrandığımda Yunus çok kızdı, çektirmedi. Ama ikinci mecliste fotoğraf serbesti;


Yunus 1. mecliste sergilenen top, tüfek, bıçaklara bakamadı, beni dışarıda bekledi. 1. Meclisten 2. meclise doğru yürürken kumbarasını sordu. Kumbarasında ki para ile asker olmama şansı var mıydı.

2. Meclisten çıkamadık, boşlukta sergilenen kıyafetlerin içini doldurduk, okuduğumuz tüm Atatürk anıları ile...Bağımsızlık için savaşmak gerektiğini biliyorsun. Topsuz, tüfeksiz, kan akıtmadan savaşmanın mucidi olacaksın , biliyorum...

8 Aralık 2014 Pazartesi

Urfa işinin haberi


Bu yazı bir gezi yazısı değil, sadece iş görüşmesi için gidilmiş bir yerde ( Urfa ve Urfalıları genelleştirmeden )  kişisel deneyimleri anlatır.

Mavi gömleğimi saklama poşetinden çıkarttım, ütüledim, sanki ben iş görüşmesine gidiyor gibi hazırlandım, heyecanlandım. Pıtpıt'ı evde tek başına bırakmak zorundaydım bir gün sonra dönecektim, en az beş günlük yemek ve suyunu önüne koyarak evden ayrıldık. Urfa iş görüşmesi sponsorumuz kayınvalidem ve Yunus'un kumbarasıydı ( kayınvalideme teşekkür ettik ama Yunus'un haberi olmadan kumbarayı eski haline döndürmeliyiz) .   Uçak biletlerini Pegasustan , en ekonomik uçuş imkanı veren sabahın beşinde.
Gecenin üçünde havaalanı yollarındaydık, bilet işlemleri için sıraya girdiğimizde seferin iki saat geç saat yedide olacağını öğrendik, dört saati hiç görmediğimiz Urfa hakkında hayaller kurarak geçirdik.
Uçağa bindik, Ufuk'ta uçak fobisi kendini göstermeye başladı, sakinleştirici hap içildi, Urfa'ya ininceye kadar paket paket şeker sakız çiğnendi, dergiler hızlı hızlı karıştırıldı, kafa dağıtıcı anılar ardı ardına anlatıldı, milyon kere sakin ol, hiç bir şey olmayacak, az kaldı kelimeleri söylendi.
Urfa'ya indiğimizde,  takım elbisesi terden sırılsıklam ve buruş buruş olmuştu.



Bir an önce hayalini kurduğumuz işin ve evin olduğu yere gittik. Bu ıssız coğrafya , hiç kimsenin oturmadığı lojmanda komşusuz kimsesiz yaşama şartı zor gelmedi, zor gelen şey bizi davet edenlerin ilgisiz kalışıydı. Öğrencileri tatile çıkmış sessiz bir kampüste sandalye üstünde beş saat oturarak eşimi bekledim. Bu ıssız yerde ne yediğimizi, içtiğimizi , benim nerede beklediğimi hiç sormayan bir grup öğretim üyesi, belki ileride  Ufuğun  çalışma arkadaşları, hiç birini göremedim oysa kapının ardındaydım. Eşim ile beraber geldim demesine rağmen kapıya kadar çıkarak " hoşgeldiniz "diyemeyen Urfa'nın yerlisi arkadaşlar bir gün sonraya rektör ile görüşme ayarlamışlar nerede kalacağımızı merak etmemiş, sormamışlardı.
İnternet ile tek bağlantımız olan  bilgisayarımız bozulmuştu, evden çıkmadan önce Urfa da nerede kalınır nerede yemek yenilire bakamamıştım ama   davet edenler bize yardımcı olur diye de hiç telaş yapmamıştım. Çok telaşlandım, hava kararıyordu, Urfa merkeze indik, otellerin bu kadar pahalı olması normal miydi, otel tecrübesizliğimiz bizi 150 liraya sıcak susuz ,soğuk bir odada kalmaya mecbur etti. Hava kararmaya başlayınca bütün kepenkler inmeye başlamıştı, sokaklar ıssızlaşmış,  bir şey aranır gibi dolanan genç erkeklerden başka hiç kimseler kalmamıştı. Çok yorgunduk, bütün gün ıssız bir kampüste bir başımıza dolanıp durmuştuk , hiç bir şey yemediğimizin farkına ancak bu soğuk otelde farkına vardık. Otelin yakınlarından ki bir büfeden henüz kapanmadan kaşarlı birer tost yiyebildik. İnternetsizliğin bu zamanda çok pahalı bir şey olduğuna karar verdik.
Ertesi sabah fakültenin öğretim üyelerinden , rektörün yoğun olduğunu öğrendik, inşallah başka bir zaman diye telefonu kapattılar. Hiç yoktan telefondan beri Urfa da nerede kaldığımızı, ne yapacağımızı, ne zaman yola çıkacağımızı, yola çıkmadan evvel nereyi görmemiz gerektiğini , gönül alıcı, bir kaç cümle duyma ümidimizi de kırdılar. Sabah kahvaltısı olarak fırından yeni çıkmış tırnaklı pide yedik.
 
 

 Akşama kadar Urfa daydık, Balıklı Göl'e gittik.





Üzgündük.



Her şeyin sonu değil dedik, yine kendi kendimizin şifacısı olmaya soyunduk, böyle ruhani bir yerde bunu başarmak kolay olmalıydı.
Turist gibi görünen tek kişiydik ve bütün gözler üzerimizdeydi. Gezmek için gelmediğimizi, öğrenci olduğumuzu, paramızın olmadığını bile söylemek zorunda kaldığımız bu çocuk peşimizi bırakmadı, bir kaç dakika göl hakkında  yalan yanlış şeyler anlatmaya başladı.

Ufuk, yanlış tarih anlatan çocuğa doğru tarihi anlattı , bu işten para kazanmak istiyorsa işini doğru yapmasını söyledi. Kayınvalidem ısrarla Urfa kebabı yememizi tembihlemişti, Urfa kebap balıklı göl çevresinde 13 lira civarındaydı,  Urfa kebabının tüm  parasını bu çocuğa verdik. Teşekkür filan beklemiyorduk, ama " hakkımı yediniz bu kadarcık para olmaz" diye daha fazla para isteyince " hakkını helal et " diyerek balıklı gölden hızla ayrılmak zorunda kaldık.


Akşamı beklemeden Urfa dan ayrılmak , havaalanında beklemek istedik. Havaş tan başka hiç bir araçla havaalanına gitmek mümkün değildi, tek tük gözüken taksiler 30 km mesafede ki havaalanına 140 lira istiyordu. Havaşın durağına geldiğimizde seferlerin ertesi güne kadar ertelendiğini, ve havaalanına Havaşın da gitmeyeceğini öğrendik.
Herkes dağıldı gitti, bizim gibi bir kaç kişi daha durakta beklemeye başlayınca konuşmaya başladık.
Urfa da askerliğini yapmış yeni terhis olmuş Özcan geri dönmek istemiyordu bizim gibi havaalanında sabahlamaya razıydı, ama tek vasıta olan taksi üç kişi için çok pahalıydı. Havaşa binememiş iki turist
ile tanışıp taksiye binmeye razı ettik. Urfa havaalanında in cin top oynuyordu, yeme içme yerleri çoktan kapatıp gitmiş, güvenlik görevlisi bile görünmüyordu...


Yorgunluktan gözleri kapandı kapanacak Ufuk ile arkada telefonda son finale girebilmek için çaba harcayan Özcan dan başka hiç kimseler yok...
Havaalanında 30 saat beklemek zorunda kaldık, her dört saatte bir son anda sisten dolayı sefer erteleniyordu. Gözüm kapandığında aklıma Pıtpıt geliyor içime ateş düşüyor, dualara sığınıyordum. Beş kere ertelenen seferlerde hiç bir sorumluluk kabul etmeyen Urfa pegasus ve havaş yetkilileri akıl oynatacak kadar sorumsuz, ilgisizdi. Urfa da ki öğretim üyelerine aldığımız çam sakızı çoban armağanı acı badem ezmesi çantamda kalmış verememiştim, havaalanında ki tek yiyeceğimiz o oldu. Ertesi sabah Urfa yine sisliydi, uçaklar inemiyor, Gaziantep, Adana ya iniyorlardı. Gaziantep'e gitmemiz gerekti , Urfa uygun bir minibüs  için bile yardımcı olmamaya ant içmiş gibiydi ve havaalanından on üç kişi birleşip 400 liraya Antep'e gidecek bir minibüs bulduk, Yunus'un kumbarası
yerine konulamayacak kadar boşalmıştı ama en güzel anımız bir buçuk saat boyunca sisler içinde Antep'e giderken olacaktı.

 
 
Antep'e geldiğimizde dört saat daha havaalanında beklememiz gerekti ve yine son anda uçak sisten dolayı Adana'ya indi. Antep yetkilileri yolcularını hiç mağdur etmeden ikinci sefere kadar bekletmeden Adana'ya bedava götürdü. Üç saatlik Adana yolculuğunda içim geçmiş, rüyamda Pıtpıt'ın bembeyaz tüylerinin karardığını açlıktan ölmek üzere olduğunu gördüm. Urfa uçağına Adana'dan binerken herkesin sesi kısılmış, ateşi çıkmış hasta olma yoluna girmişti ve sorumlusu Urfa yetkilileriydi. Özcan son finaline girememişti alttan sadece bu dersi kalmıştı. Kayınvalidem hiç kebap yemeden Urfa dan geldiğimize kızacaktı...
Bir günlüğüne diye çıktığımız Urfa yolculuğumuzdan dört gün sonra eve dönebilmiştik, Pıtpıt iyiydi, suyu yemi bitmemiş fazlasıyla duruyordu ama çok bunalmıştı, kucağıma atlayıp dakikalarca miyavladı...Kirden kararmış mavi gömleğimi çıkartmaya fırsat bulamadan kucağımda uyuyakaldı.