21 Kasım 2014 Cuma

İstanbul-Urfa




                                                     (    *  )

İstanbul öyle güzel ki, sevilesi ne çok yeri var ama İstanbul bize doyuramadığımız aç bir kedi gibi davrandı, huysuzluğunu ve tırnaklarını hissettik, en çok.

Urfa'ya gideceğiz,( büyük ihtimal) Harran Üniversitesi'ne. Olması gereken gibi, torpilsiz, adamsız, güler yüzlü  davet edildik. Haftaya Urfa'ya sunum için gideceğiz ( eşim uçaktan korkuyor ben de peşinde gideceğim). Arkadaşları Yunus'a " Urfa da sizi bombalar" demiş, günlerdir evde bomba kelimesi yasağı var, konuşmasak bile bir yerden varlığını hissettiriyor, dün Yunus'un dudaklarında uçuk çıktı. Bloğunu takip ettiğim güzel insan kızını daha yeni Suruç'a bırakıp geldi.
Urfa , tırmalanmış, yaralanmış yerlerimizi uysal bir kedi gibi yalayacak, iyileştirecek, umarım...

( *) Yunus, Gülhane Parkında boğaz manzarasına mest olmuş bir halde çay içiyor.
 


20 Kasım 2014 Perşembe

Şemsiye olmak gerek





Bugün, Dünya Çocuk Hakları Günü;

Çocukların en büyük hakkının;" En az hasar ile büyüklerin elinden kurtulmak" olduğunu düşünüyorum.
 Zaman haritası üzerinde çocukluğunuzu geçmiş zamana iğnelemişseniz   siz artık , büyük olmuşunuzdur.
Çocukluğunu geçmişte bırakanlar , size hiç bir sözüm yok, aynı dilden konuşamayan yabancılarız.

Çocukluğunu, omzundaki  güneş yanığı lekesi gibi, dizinde ki yara izi gibi hiç kaybetmemiş anneler...
Sizler var mısınız?

Dünyanın her yerinde her gün çığlık çığlığa çocuklar doğuyor. Çocuk çığlıklarını süzgeçlerine hapseden ve gün gün sessizleştiren; "büyükler " var. Büyüklerin çok gerekli deneyimleri, bilgileri, uzağı görüşleri, planları var , yağmur gibi çocukların üzerine akıtmaya hevesliler...Öyle acımasız bir sağanak ki bu, çocuğun dalını , meyvesini kopartıyor, toprağını alıp götürüyor.
Kapalı kapılar, yüksek duvarlar, taştan bahçeler içinde çocuklar, okulun başkalaştırdığı bir çocukluk yaşıyorlar. Sağanaklar halinde dersler, konular, ödevler, sınavlar...
Oysa ,her çocuk  kendini keşfedecek zamana, ortama, güvene ihtiyaç duyar.
Her çocuk çocuk gibi yaşayabilme hakkına sahip olmalı...
Hiç yoktan şemsiye, bir şemsiye olmaya çalışmalı, çocukluğu yok etmeye çalışan büyüklere karşı...
Şemsiye olmak gerek...








17 Kasım 2014 Pazartesi

Şakacı Sokak



İstanbul'a veda ederken sokağıma bir elveda yazısı yazmayı istiyordum. Eşimin işi için karşıya Avrupa Yakasına sık sık geçer olmuştum, biz Anadolu Yakasında oturuyoruz sırf bu sebeple bol bol vapur sefası sürdüm şu son haftalarda. Geçen hafta Ufuk  jüri günü almaya çalışırken işi uzadı beni tek başıma eve yollarken " Kadıköy'den palamut al " diye çok zor bir görev verdi. Hiç tek başıma balık almamış olduğumun farkına o gün vardım. Cebimde iri bir palamut parası ile Kadıköy e indiğimde kendimi sahilde ki kitapçıda buluverdim. Kitapçıdan içeri girip kapıyı kapatırken hemen kapı arkasında bir kitap gördüm" İstanbul Sokakları" ...Sanki o kitabı arıyormuşum gibi hemen aldım, hemen çıktım. Nereye gidiyordum diye düşününce, palamut parasının gittiğinin farkına vardım.
Yine de balıkçıların sokağına çıktım, tanesi üç liraya palamut  görünce hemen  alıverdim. Metroda hemen kitabımı açtım, İstanbul Sokaklarını okumaya başladım, burnumda  da hiç hoş olmayan bir  palamut kokusu...

Şakacı Sokak eşimin çocukluk sokağı, şimdi oturduğumuz evimizin üst mahallesinde.
Ve kitabın 298. sayfasında Tarık Demirkan'ın Şakacı Sokak' ını okuyorum." Çınaraltı kahvesinden minibüs caddesine kadar uzanan bu sokak otuz yıl önce köydü, aşağı köy, yukarı köy diye anılırdı. Bugün iki cami duruyor bu sokakta, biri minik mütavazi bir taş bina , yirmi metrelik alçakgönüllü minaresi ile bugün artık çevredeki apartmanların arasından neredeyse gökyüzünü görmüyor. Oysa otuz yıl öncesinde bu minareden baktığınızda Ayasofya'yı görebilirdiniz. Bu küçük camiyi gölgesinde görünmez kılan ikinci cami ise adında bile "modern" sıfatını taşıyan ve halk arasında " füze cami" diye anılan bir ibadet yeri. Görkemli mimarisinin eğilimleri bir camiden çok onu bir uzay aracı gibi betimliyor; her an harekete hazır olan ve bir cuma namazının ardından cemaatiyle birlikte göğe yükselecek bir uzay aracı gibi...Sokağın eski adı "Tekke Sokak" mış, devlet memurları Tekke Sokakta gezinirken  sokağın adını değiştireceğiz dediklerinde çocuklar gülerek" şakacı amcalar mısınız" dediklerinde memur amcaların aklına " Şakacı" gelmiş..."

Sokağın bir tarihi vardı ve yıllar sonra  metroda, palamut yolunda öğrenecektim...

Şakacı Sokak sırf eşimin çocukluk sokağı diye eşimin  hatıraları ile dolu diye yeri ayrıdır! Ve sık sık Şakacı sokakta gezinmeye çıkarım, dünü ile bugünü aynı olamayan yalıncı sokak gibi gelir bana...
On beş yıl önce "Bizimkiler " dizisi bu Şakacı Sokakta çekilirdi, her gün Sabri Bey'i balkonundan görürdük.
Kasabı, bakkalı,balıkçısı, kırtasiyecisi ile bahçeli evlerin hepsi on beş yıl öncesinden yıkılmaya başlamıştı, her yer şantiyeydi, şimdi yine yıkılıyor bu sefer yeni siteler, yeni alışveriş merkezleri yapılıyor. Şakacı sokakta açılan bir avm Avrupanın en iyisi ödülünü aldı, iki adımlık boş yerlere otuz katlı siteler dikmeyi başarmak ta ödülü hak ediyor ama artık Şakacı Sokakta artık yürünmüyor...

Kendi çocukluk sokaklarım canlandı, kendi sokaklarımı yazmalıyım diye eve geldiğimde, korka korka palamudu fırına verdim, çok şükür zehirlenmedik...

11 Kasım 2014 Salı

Beyazıt'a giderken

Doktora tezini jüri üyelerine götürüyoruz, önce metro sonra vapur ve Mahmutpaşa yokuşunu yürüyerek Beyazıt. Dört ayrı poşette ki ağırlık tek kişinin yüklenemeyeceği kadar olduğu için poşetleri ikişer ikişer bölüşüp  sabahın erken vakti yola düşüyoruz. Metro tıklım tıklım,   çocuğunu kucağına alarak oturmuş bir annenin önünde poşetlerimizle ayaktayız. Kucakta ki çocuk ilkokul formalı, birinci sınıfa gidiyor ve hasta hissi uyandırıyor. Anne ile çocuk iki durak sonra inecek, başını dik tutamayacak kadar çocuk hasta, kucakta rahat duramıyor, kafası düşüyor. Anne ,"  az kaldı " diyerek, çocuğun kafasını kaldırıyor, saçlarını düzeltiyor, yüzünü sıvazlıyor, "dayan az kaldı". Hastane durağında inecekler, inmeden önce
anne cebinden bir şey çıkartıyor. Çiğnenmiş bir sakızı kağıdına sarıp saklamış, şimdi açıyor. Çocuğun düşen başında ki ağzına, çiğnenmiş sakızı dürtüyor. " Az kaldı, dayan " diyerek çocuğunu kucaklayarak
hastane durağında iniyor. Boşalan yerine oturmak istemiyorum. Vapura koşuyoruz, martıların hakkını getiremediğim için dışarı çıkmıyor içeride  üniformalı iki özel güvenlik görevlisi kadın ile karşı karşıya oturuyoruz. İlk izlenim üniformaları iki kişiden biri çok kilolu diğeri zayıf. On beş dakika böyle karşılıklı oturacağız. Zayıf kadın üniforma pantolonunun basenlerini çekiştiriyor, " yanlış dikmişler, geçen seneye göre bir beden küçüldüm, bu pantolonu geri vermeli", diğer kadın gülümseyerek aldıkları peynirin çok tuzlu olduğunu suda bekletip yemesini öneriyor. Gözleri ile eli basenlerinde olan kadın " bizim oğlan yedi bitirdi peyniri" diyor ve çantasından dev  gibi telefon çıkartıp oğlunun fotoğrafları arasından peynir yediği kareyi gösteriyor, ben de görüyorum henüz yaşına girmemiş. Kilolu kadın uyarıyor," bir yaşından küçük çocuklara tuzlu ve şekerli yedirmeyin diyorlar, peynir çok tuzluydu, keşke suda bekletip yedirseydin." " Uğraşamam " diyor , telefonu çantasına koyup basenlerine odaklanıyor, fazlalık dediği kumaşı çekiştirmeye devam ediyor.
Mahmutpaşa yokuşundayız, poşetlerin yükü ağırlaştı, dönercilerin henüz dönerlerini takmamış bir vaktinde İstanbul'un kokusunu hızlı hızlı soluyorum. Hastane durağında inen anne, çocuğunun çiğnediği  sakızı atmayıp yine kağıda sarıp sakladı mı, pantolonunun basenlerine takmış anne , peynirini akşamdan suya koyacak mı, kollarımı uzatan  teze jüri üyeleri ne diyecek, geri dönüşte
martılara ne atmalı...

7 Kasım 2014 Cuma

Yalancı anne

Bazı zamanlar çok sık yazıyorum. Çoğunlukla  kendimi kaybettiğim zamanlarda yazıyorum. Konusu kaybolmak olan bir çok yazım var. Yazmak, bana kendimi bulmamda yardımcı oluyor.

Anneliğin olması gerekenleri içinde kendimi kaybettim. Hiç sevmediğim bir anne modeli vardı. Çocuğunu " başkaları ne der"i gözeterek büyüten anneler gibi olmak istemiyordum. Olması gerekenleri gözeten bir anne gibi de olmak istemiyordum. Çocuğunun geleceği için sınavlarda başarılı olsun, iyi okullara gitsin diye kendini paralayan anne hiç olmak istemiyordum.
Ben farklı anne olacağım diye de düşünmedim, her şeyin en iyisini bilen, en iyisini yapmaya çalışan, yapamadığı zaman canı sıkılan, yetersiz olduğunu düşünen, kendini sorgulayan, bir anne olmak istemiyordum. Ben Ayşe'yim, abartmayı çok severim, abartıldığı müddetçe her şey güzelleşirdi, ve bazen yalandan ayırt edilemeyen şeyler söyleyiveririm, anne olunca sadece doğruları konuşan anne olmaya çalıştım, abartmamaya çalıştım, ama başaramadım gizli gizli oğlumun kulağına " hiç kimseye söylemezsen sana bir sır vereceğim" diyerek yalana kaçan şeyler söyledim,  kulağına fısıldayan anne "yalan" söylüyordu, ne çok hoşuna gidiyordu " yalancı anne ".
Anneler yalan söylemez, anneler her zaman doğruyu söyler, kavramı yine de karışmadı ama kulağına fısıldadığım şeyler gerçek olamayacak kadar yalandı.
Anne hiç bir zaman çocuğundan özür dilememeli demişti bir büyüğüm, yoksa annelik iktidarını kaybedersin. Anne olmak bir ülkede iktidar olmaya mı benziyordu,  çocuk henüz yeni kurulmuş bir ülkeydi ve sıkı yönetime ihtiyacı vardı ....Ne zaman  sadece kendi sesini işiten bir anne oldum?
Oğlumun dokuz senelik ülkesinin despot iktidarıyım, herkes gibi olmaya çalışan bir anneyim...
Oğlum bir kedinin bile fikrini önemsiyor, taşınmak isteyip istemediğini merak ediyor, günlerce bir kedinin ne isteyebileceğini merak ediyor...
 Bütün şartlarımı zorlayarak, anne ve babamdan maddi destek alarak ,sabahtan akşama kadar eğitim veren bir özel okula yazdırmışım, üç tane ayrı müzik aleti almışım, bir dolu spor dalına yazdırmışım,  tam olabilmesi için bazen gecelere kadar süren ödev başında beklemişim, ders tekrarlarını aksatmadan yapmak, alıştırma yapmak için eve tahta almışım,  biten test kitabı yerine yenisini almak için Kadıköy'e gidilecek notunu hafta sonu etkinliğine eklemişim.
Yoo hayır oğlumu hiç bunaltmıyorum, ders konusunda, sınavlar konusunda, hatta " boş ver oğlum hayat sınavlardan ibaret değil, notlar önemli değil, önemli olan senin mutluluğun" diyorum. Boş ver, önemli olan senin sağlıklı olman diyorum, sevebileceğin işi yap diyorum, hayallerini kaybetme diyorum".

Ve dünyanın en yalancı annesi oluveriyorum.
 Benim yalanlarım da  , sevgilisini çorab çekmesinde
arayan dişlek sıçan vardı. Dişlek sıçan gerçekten vardı ve kulağa fısıldanmalıydı,kulağa fısıldarken Yunus'un gözleri açılır,  çorab uçlarını kimin yediğini itiraf etmiş  olmam  beni yalancı yapar...Bu şekilde milyon kez yalancı anne olmuşumdur...

Ama çocuğunu okula yazdırmış, bir annenin " hayatını yaşa , okul hayat değildir, sınavlar önemli değildir demesi kadar acı bir yalan yok ve ben okulun gerektirdiği her şeyi oğluma yaptırarak " yalancı anneyim".



6 Kasım 2014 Perşembe

Kediler Güler mi ?



"Pıtpıt da İstanbul' dan ayrılmak istiyor mu?
Pıtpıt belki İstanbul'u çok seviyor, belki taşınmak istemiyor?
Pıtpıt'a da sormak lazım, o da ailemizin bir üyesi, onun da fikri önemli" diyerek kedimizin fikrini öğrenmeye çalışıyor Yunus.
Kedilerin, isterlerse her şeyi yapabileceklerine inanıyor Yunus. Kediler isteseler konuşabilir.
"Taşınmak istiyoruz sen ne düşünüyorsun" diye sormadığımız için kedimiz gücenebilir, kendini dışlanmış sanabilir.
Günlerdir Pıtpıt'a taşınmak istiyor musun diye soruyoruz, bence istiyor ama Yunus emin olamıyor.
Pıtpıt tepkisiz bir hayvan değil, mama ister misin denildiğinde kulaklarını dikiyor, neden olmasın der gibi miyavlayabiliyordu, yada  ciğerli konserve ister misin denildiğinde, kulakları ve gözleri aniden açılıyor, ok gibi mama kabının başına fırlıyor, nerede nerede der gibi etrafında dönebiliyordu.
Taşınmak istiyor musun sorusuna, evet anlamında " gülümseyebilirdi" Pıtpıt...Yunus Pıtpıt'ın gülmesini bekliyor. ( Aramızda kalsın ciddi ciddi soruyorum, kediler güler mi?)


(Kedim, gözlerimin içine bakarak,  konserve ciğer verip vermeyeceğimin olasılığını hesaplıyor. )



İstanbul'a Veda-1-

Evimiz, üstteki fotoğrafın alt köşesinde, İstanbul'un en değerli(!) bir semtindeydi.
Sekiz katlı binamız yirmi yıl önce inşa edildiği için çok eski(!),  bizim sokakta
bizimki  gibi eski bina kalmadı, hepsi yıkıldı yenisi daha çok katlı olarak inşa edildi.
15 yıl evvel bahçeli tek katlı evlerin bol olduğu bir sokakta yeni yapılmış bir apartmanın zemin katını kiralamıştık. Zemin katta yaşamamıza rağmen sabah güneşi masamızda kahvaltı yapardık, eşimi işe uğurlarken pencereye koşar, peşinden uzun uzun el sallardım, ne kadar hızlı hızlı yürüse de penceremde ki görüntüsü çabuk kaybolamazdı, kahvaltıdan artan kırıntıları ceviz, ıhlamur, çınar, söğüt
ağaçlarında cıvıldaşan kuşlar için atardım.

On beş yıl sonra semtimiz , sokağımız çok değişti ,penceremin önü beton oldu, güneşsiz kaldık, eşimin peşinden el sallayamaz oldum, ceviz, ıhlamur, çınar, söğüt ağaçları ne zaman yok oldu anlayamadım, bizim için hala yepyeni olan apartmanımız için ne zaman yıkılacak diye soranlara şaşıyorum.
 Biz on beş yıl boyunca badanadan başka değişiklik yapmamışken, komşularımız  mutfak, banyo, parke, pencere her şeyini söküp atmış yenilerini yaptırmışlardı, yeni gelenler eskilerin yaptığı mutfağı banyoyu parkeyi beğenmez,  tekrar kırıp atıp yenisini yaptırdılar, son moda ile yenilenen evlerde en fazla bir sene oturup çıkıyorlar, yeni gelenin ilk yaptığı iş , eskileri söküp atmak oluyorken bizim sokağın kaldırımları her daim eskiyememiş mutfak dolapları, banyo takımları , mobilyalar ile dolu oluyordu, kaç kez niyetlendim bizim şişmiş, çürümüş, böceklere yuva olmuş dolapların yerine ...
Bir bizim evimiz ilk hali ile orijinal...
İmkanımız olsaydı, ben ne yapardım bilmiyorum, söküp atmak yenisini almak sadece imkanı olabilenlere ait bir ayrıcalıktır diye  hiç kafa yormadım.
Kafa yoracak önemli şeyler vardı, beş senedir İstanbul Üniversitesinde doktora yapan eşim kadrolu iş arıyordu, devlet üniversitelerinin kapıları sadece "adamı" olanlara açıktı. Doktora tezini koltuğunun altına sıkıştırıp kapı kapı dolaşan eşim , " kimi tanıyorsun, kim yolladı" sorusuna cevapsız kaldığı için İstanbul'a veda etmek zorunda kalıyoruz. Albert Einstein gelse almazlar, adam bulacaksın diyen sekreter haklıydı. Güvenli iş imkanı veren devlet, güvendiği bildiği adamları almak istiyor, oysa böyle davranmakla yanlış yaptığının farkına varmalıydı,  geçen seneye kadar adamım diye aldığı güvendiği kimseleri şimdi   ayıklamak ile uğraşırken, niye hatasında ısrar ediyordu, bizi evimizden ayırıyordu...
Kedinin uzanamadığı ciğer misali, İstanbul yaşanmaz hale geldi diyerek Anadolu'nun küçük şirin illerinin üniversitelerine bakmaya başladık. Gördüğüm iller İstanbul olma meraklısı  olsa da, henüz AVM' miz yok ama en yakında olacak diye illerini tanıtsalar da , betona boğulma heveslisi olsalar da
Anadolu'nun küçük illerinden birinin sunacağı işe mecburuz...

Yunus ile beraber  evimize, sokağımıza, İstanbul' a veda ediyoruz, yavaş yavaş...Yunus fotoğraf çekiyor , hiç olmadık şeylerin fotoğrafını çekiyor, " unutmamak için anne" diyor.
Unutmamak için...Taşınma vaktimiz geldiğinde
 eskimiş dolaplarımızı, mobilyalarımızı sokağa kaldırım kenarına bırakamayacağız, peşimizde götüreceğiz. Ağaçlarında kuşların cıvıldaştığı sabah güneşinin kahvaltı masasına vurduğu, penceresinden gökyüzü görünen, belki benimde iş bulabileceğim bir şehir bizi bekliyor...Beklemeliydi, çünkü artık İstanbul bize benzemiyor...

...
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
...
E.CANSEVER



* Hala yorumları cevaplayamıyorum, herkese en içten dileklerimle teşekkür ediyorum, yazımı okuyan doçent arkadaşım bizi Niğde üniversitesine davet etti, Urfa, Aydın ve Samsun'a da davet edildik. On beş senedir aynı evde oturmak, taşınmak konusuna beni acemi ve korkak yaptı, umarım her şey yolunda gider..







5 Kasım 2014 Çarşamba

Yetersiz Bakiye!

Hava yağmurlu ama şansım varmış otobüs henüz hareket etmemiş bir koşu, yakaladım. Şoföre teşekkür edip çantama elimi daldırdım. Her zaman çantamda üç akbil taşırım, birinin kontörü bittiyse diğerinin vardır. Şoför gaza bastı, yol hiç beklenmedik bir şekilde açık. İlk akbilimden Yetersiz Bakiye sesi çıktı. Otobüs hızını almış son sürat gidiyor, ikinci akbili çıkarırken tedirgin oluyorum, yetersiz bakiye sesi çok sesli, bütün otobüsü inletiyor, yolcular beni bu sesle fark ediyor. İkinci kartta aynı ses. Telaşlanıyorum. Yolculara ve şoföre huzursuzluk yaşattığımı sanıyorum. Üçüncü kartı ararken otobüs yavaşlıyor, bir sonraki durağa yaklaşıyor. Yolculuğumun akıbetini belirtecek üçüncü kartı da okutuyorum; yetersiz bakiye. Şoförün yüzü bana doğru dönmüyor, yolcular otobüste olmayı hak edebilmişliğin verdiği huzurla dolu, yetersiz bakiyeliğim ile buraya ait değilim, inmeliyim, bir an önce.. Şoförün " in" demesine izin vermeden..  İnerim, yağmurda, hiç bilmediğim bir durakta, kart dolum yeri ararım.

4 Kasım 2014 Salı

Sivas


En son haziran ayında sinemaya gitmişim, Sivas'a giderken hatırladım. Kış Uykusu'nun gösterime girdiği ilk günü ilk seansına yetişmek için ne çok koşmuştum. İlk seansların bilet fiyatları yarı yarıya indirimli olduğu için sabahın erken vakitlerinde yola düşüyorum. Kış uykusunda izdiham olur, ucuz bilet bulamayacağım endişesi ile çok koşmuştum, öyle terlemiştim ki  film boyunca terim kuruyamadı, benimle birlikte toplam altı kişi ile Kış Uykusunu izlemiştim...Sivas' tada ilk seansa yetişmek için koştum, yine salonun ışıkları altı kişilik izleyici üzerine kapanınca içim rahatladı, belli ki  film iyi olacaktı...

3 Kasım 2014 Pazartesi

Sonbahar güneşi-Elma bahçeleri

 
Elma bahçelerine gidememiş, Yalvaç yollarında yok olmuş  minibüsün kadın yolcuları günlerdir benimle konuşuyor.
-Biz, elma toplamaya giden kadınlar...
-Ne güzel bir sabaha uyandın Ayşe...Sararmış, kızarmış yapraklarını henüz dökmemiş ağaçları ile ne güzel bir sonbahar...Sabah kahveni koydun, kedin ayaklarına dolandı, sabah haberlerini dinlemek canını sıkıyor, klasik müziğini açtın. Pencere önünde ki koltuğa oturdun, kedin kucağına atladı, pencerende sonbahar, kucağında kedin, kulağında klasik müziğin ile huzuru bulmuşsun.
-Biz elma toplamaya giden kadınlar, öldüğümüz günden beri senin içindeyiz Ayşe, huzurunu kaçırmak için gelmedik...Benimde adım Ayşe, benimde bir oğlum var, senin oğlun gibi kara kara bakışlı, al yanaklı...Ben de öpmelere doyamazdım , ben de anneydim. Elma ağaçlarının diplerini kazdım, gübrelerini attım, verimsiz dallarını budadım, elmalar daha iri daha çok olsundu...Benim oğlumda okuyor. Doldurduğum her bir elma sepeti ile oğlum daha çok okuyor...Her elma sepeti ile oğlum gülüyor...Onun gülen yüzünü hayal ettikçe her iş daha kolay daha çekilir oluyordu...
Biz elma toplayan kadınlar...  Sonbahar güneşi vurmuş pencere önünde kucağında kedin ile huzur içinde oturmaya devam et, Yalvaç yollarında sonbahar güneşi vurmuş parçalanmış bedenlerimizi, içinden çıkarıp at...Bizsiz elma bahçeleri  sonbahar güneşi ile şimdi de pırıl pırıldır , Sonbahar güneşin hep güzel şeylere vursun Ayşe...Biz elma toplayan kadınlar, hiç kimsenin huzurunu kaçırmak istemeyiz, biz iyi insanlardık...