28 Ekim 2014 Salı

Yarın bayram



Şiir ezberlemeye çalışıyor. Ellerime on altı mısra tutuşturuyor. Her mısranın doğru okunup okunmadığını kontrol etmem gerek.  Önce yutkunuyor, derin bir nefes alıyor.  Her mısra sonunda gözlerime bakıyor. Gözlerimden onay alınca yeniden yutkunuyor, uzaklara bakarak diğer mısralara geçiyor. Çocukluğunun işareti, mısra aralarındaki  yutkunmalarda kendimi kaybediyorum...

Köpüklerin kaybolmaya başladığı o yerde bizim evimiz var. Biz bir vapurun arkasındayız, evimize bakıyoruz. Evimiz küçülüyor, birazdan kaybolacak. Yunus beyaz köpüklerin nasıl çıktığını merak ediyor, kıpır kıpır,  ellerini tutuyorum, ellerinden tutmazsam  kaybolacak...
.
Vapurun bizi bıraktığı yerde gölgelerimizin fotoğrafını çekti, nasılda büyük çıkmış. İkindi güneşinin vurduğu gölgesi  nasılda yalancı, Yunus daha çocuk...
 
Şiirin sonuna geliyor,  gözlerimin içine bakmamaya , yutkunmamaya alıştı...Ellerim on altı mısrayı değil Yunus'un çocuk ellerini tutmak istiyor, tutmazsam çocukluğu kaybolacak...Ellerimde ki on altı mısra titremeye başlıyor...
- Anneee dikkatini buraya ver, yarın bayram,  bu şiiri eksiksiz okumalıyım!
 
 
 
 




21 Ekim 2014 Salı

Düğün Fotoğrafı



Sosyal bilgiler ev  ödevinin konusu olana kadar, düğün fotoğrafsızlığımın eksikliğini  hissetmemiştim.

Salonun yada yatak odasının duvarında  , büfe içinde, ayna önünde yada albüm yapraklarında düğün fotoğrafıma hiç rastlamamış olduğunun farkına varıyor oğlum. Yarın ki ev ödevi için düğünde çekilmiş gelinlikli bir fotoğrafıma ihtiyacı vardı , bulamadı, sorun etmedi.  Her annenin gelinlikli bir fotoğrafının ( mutlaka) olması gerektiğinin farkında değil( henüz).

Şakir ile Perihan...  evlenebilmeleri için çocukluğumda çok dua etmiştim, birbirlerine çok yakışıyorlardı...

Not: Yorumları yine yanıtlayamıyorum, umarım en yakın zamanda sorunu çözerim, evliliğimin üzerinden 15 sene geçmişken düğün fotoğrafı işi komik geliyor , Jrdzy...ama  beni hayale sürükledin, blog arkadaşlarımın katıldığı bir düğünüm olsun isterdim, hepsi beni tanıyor, akrabalarımdan bile çok...Yunus da eğlenirdi, ne güzel olurdu...



20 Ekim 2014 Pazartesi

Olması Gerekenler Dünyası

Çocukluğumdan beri bir dünyada yaşadığımı biliyordum , bu dünya ," hayallerin gerçek olamadığı" sadece " olması gerekenlerin olduğu" bir dünyaydı...

Ankara'nın işçi siteleri diye de anılan , bir oda bir salonlu evimizde  bir hayalim vardı. Bir köpeğim olsundu. Köpeğim en yakın arkadaşım olsun, bütün sırlarımı bir tek ona açayım, hayallerimi bir top yapayım, fırlatıp atayım, köpeğim bir koşu yakalasın bana getirsin, hep getirsin, hayallerim hiç kaybolmasın, köpeğimin ağzında hep geri dönsün...

İki odalı evimiz , hastane, vize, devlet büyükleri, sınav için gelen hemşerilerimiz ile gece gündüz dolu...Akşamları yer yatakları serilir. Sabahları yer sofraları kurulur...Adım atılamayacak kadar dolu evimize köpek getirmeyi çok istiyordum. İsteklerimi nasıl ifade ediyordum bilemiyorum, ama anne ve baba ile konuşmak , iletişim kurmak bizim gibi ailelerde başka türlüydü...

Annemin gözünde, babamın gözünde, komşularımızın gözünde, hatta hemşerilerimizin gözünde "nasıl bir Ayşe'yim" biliyordum. Kendi gözümde nasıl biriyim?  Yer yatakları serilip herkes derin uykularına yuvarlandığı zamanlarda pencerenin perdesini aralayıp gökyüzüne bakma ihtiyacı hissederdim. Kendimle baş başa kaldığım zamanlarda hayallerim yanıma gelir, yatağıma sokulur, yatak dar gelir, başka bir dünyaya " hayallerin gerçek olduğu dünya"ya gitmek isterdim. Yer yatağında ki horultular eşliğinde  gökyüzüne bakardım,  gökyüzü her zaman aynı şekilde, olması gereken gibi, herkesin gözünde ki Ayşe'yi kabullendiğim ana kadar perdeyi kapatamazdım...

Köpek için kulübe hazırlıyorum, eski defterlerimden rulolar yapıyorum, ruloları birleştirip çatı yapıyorum. Herhalde kulübe yaparken ailem bir köpek istediğimin farkına varıyor ve " köpek yerine sana bir kuzu alalım" diyorlar...

Yaz tatilinde bir kuzum oluyor. Köpekten daha çok seviyorum bu kuzuyu. Kuzumun bir adı var ama bütün köy onu " Ayşe'nin Kuzu'su " diye çağırıyor. Hiç peşimden ayrılmıyor, her an beni takip etmesi
çok hoşuma gidiyor, bazen kuzumu sınıyorum, herkesin içine karışıp onu çağırıyorum, şıp diye yanıma geliyor, avuçlarımı arıyor...Avuçlarımda ki  kaçak toz şekerlerini yalarken kuzum ile gurur duyuyorum. Ağaç sarmaşıklarını kuzum için topluyorum. Tüm ağaçlara çıkıyorum. Kuzum kafasını yukarılara uzatarak beni bekliyor. Ağaç arkalarına saklanıyorum, kuzumu çağırıyorum. Kuzum şıp diye beni buluyor. Bulunmak ne güzel bir duyguymuş...Sarmaşıklarından soyulmuş ağaç altlarında kitap okuyorum, kuzum yanımda, beni çok seviyor, hiç yanımdan ayrılmak istemiyor....

Yaz tatilinin sonuna doğru bir kamyonetin arkasına bütün akrabalar ve kuzum ile sıkışıyoruz...
Herkes mutlu...
Kuzum için sarmaşık arıyorum, ağaçlar yabancı...
Kayboluyorum...
Kuzumun kesildiğini, pişirildiğini, yenildiğini göremeyecek kadar kayboluyorum.
Bir ağaç dibinde elimde ki sarmaşıklara sarılıp ağladığımı gören akrabalarım " böyle olması gerekiyor " diye söyleniyorlardı.

Olması gerekenlerin dünyasında yaşamak çok acıydı...

Olması gereken şeylere yaşım büyüdükçe alışıyorum, daha az acı veriyor. Elimde ki ağaç sarmaşıklarını hiç bırakmadan geçirdiğim günün akşamında bir rüya gördüm.
Kuzum , takım elbise giymiş,  beyaz papyon takmış, iki ayak üstünde yürüyerek
beni yanına çağırıyor, koşarak yanına gidiyorum, düğünlerde ki damat gibi...Benimle dans etmek istiyor, ellerini  bana doğru uzatıp ellerimi tutmak istiyor, ağaç sarmaşıklı elimi uzatıyorum....

Geçen yazımın ardından düşününce hayvanlar ile ilişkimin "olması gerekenlerin" dışına çıkması çocukluğuma kadar gidiyormuş...





16 Ekim 2014 Perşembe

Arkadaş(sız)lık

Susan Herbert
 


Pıtpıt yanımda yalanıyor, uyumaya hazırlanıyor. Sabahın bu güzel saatinde. Dışarıda güneşli sıcak bir sonbahar havası olduğunu evimin güneşsiz ve soğuk  odalarından beri hissediyorum. Yıllardır hissettiğim aynı şeyi yine hissediyorum, keşke...
Sırf kendim ile bütün gün kalmak hem de yıllarca...
Sabahın erken saatlerinden akşam okul servisi yolun başında gözükene değin bütün bir gün , sırf kendimleyim.
 Uzun yıllar , kendim ile baş başa olmayı öğretti. Uzun yıllar , gerektiğinde acımasız olabilen sabırlı bir öğretmenimdi...Uzun yıllar , kendi kendime yetmeyi öğretti. Uzun yıllar çok iyi bir öğreticiydi.
Ama tek başınalığımın hüznü...işte onu içimden hiç söküp atamadı, çok uğraştı ama başaramadı...

Pıtpıt çoktan uykuya daldı. Keşke uyumasaydı, sabahın bu güzel saatinde elimden tutup beni dışarı çıkarsaydı, başımıza sonbahar yaprakları düşerken çocuklar gibi gülseydik, tek başına sokaklarda insan gülemiyor ki...Sahilde hala çayı 75 kuruş olan o kahvede otursaydık, beş bardaklık zaman konuşsaydık,  gülseydik,  insan tek başına beş bardak içemiyor,  tek başına çay içerken, konuşamıyor...
Tamam Pıtpıt yine her zaman ki gibi yapalım, içimizde ki hüznü dışarı ( güneşli sonbahara) atalım.. Ben bir çay demleyeyim, baş başa içelim...

Önemli not: Sevgili blog arkadaşlarım teknik bir arızadan dolayı yorumları cevaplayamıyorum.(sertifika hatası filan gibi şeyler çıkıyor)
Ellerinizden tutamamış , birlikte kahkaha atamamış, çay içememiş, hatta yüzlerinizi görememiş
olsam da, sizler benim arkadaşımsınız...Beni hiç ummadığım bir anda sevince boğan, görünmez arkadaşlarım iyi ki varsınız...

14 Ekim 2014 Salı

Fulya

Bu aralar sık sık oğlumun okuluna gidiyorum. Metro , otobüs, minibüs camlarında ki yüzüme bakıyorum. Belli belirsiz yüzüm, gözüme güzel görünüyor. Metro, otobüs, minibüs camlarına gülümsüyorum. Pis camlara kafamı yaslayıp gülümseyen güzel yüzüme bakarak kayboluyorum.

Altından zincir kolyesi ile ilkokul beşteki Fulya kirli camda beliriveriyor...Onu daha önce de anlatmışım işte burada

Ucu çok iyi açılmış kurşun kalemin ilk çizgisi gibi ince bakışları ile Fulya, bana bakıyor. Kirli camlarda ki güzel yüzümü silmeye gelmiş ,  çünkü gerçek güzel kendisi....

İlkokul beşteyim, Fulya ile yanyana oturuyorum.  Sınıfın en sessiz, en çalışkan kısaca en inek öğrencisiyim, Fulya ise çok popüler, sosyal, çok konuşkan, çok gülen, erkek arkadaşı çok olandı, adı ve namı sınıftan dışarı bütün okulca bilinirdi. Fulya benim yanıma cezasını çekmek için getirilmişti. Fulya için bundan büyük ceza olamazdı, benim için ise bundan büyük ödül...
Fulya korkusuz bir kızdı, yasak olmasına rağmen altın zincirden kolye takardı, zincirinin ucuna, erkek arkadaşının baş harfini takardı. Okulun bütün erkekleri isimlerinin baş harfi ile Fulya'ya arkadaşlık teklif etmek için sırada beklerlerdi. Teneffüs saatinde Fulya gömleğinin üst düğmesini açar, altın kolyesini görünür kılardı. Boynunda sallanan " harfi " köfte dudaklarına götürerek okul bahçesinde yürürdü.
Nöbetçi öğretmenlerden Fulya'nın altın kolyesini görüp, kızan, cezalandıran hatta asılarak  kopartanlar olmuş, Fulya'nın boynu yara bere içinde kalmış ama altın zincirinden ve harflerinden vazgeçmemiş, gözü karalığı ile taktir toplamıştı.
Bütün okulun erkekleri Fulya ile arkadaş olmak istiyordu, benim o taraklarda bezim yoktu ama  sınıfımın tüm kızları erkek arkadaş çetelesi tutuyordu," kaç kez teklif aldıklarını" gururla birbirlerine söylüyorlardı. Bana arkadaşlık teklif eden olmamıştı. Fulya'nın yanımda oturması bile bana bu konuda bir yarar sağlayamamıştı. Arkadaşlık teklifi almamış, hiç almamış,bir kere bile almamış biri olmak henüz ağır gelmiyordu. Zafer gelene kadar. Babası ölünce anneannelerinin evine taşınmak ,okul değiştirmek zorunda kalan Zafer bizim okula nakil olunca, bambaşka bir şeye dönüşüverdim. Arka sıramda oturmaya başlayan Zafer karanlık dünyama pencereler açmaya başladı, her pencere gözlerimi kamaştırıyor, alışık olmayan gözlerim yaşarıyor...Tombul parmaklarını sırtıma vurarak silgi, kalemtraş, kırmızı kalem isteyebilir diye kalem kutumla hazır bekliyorum, kilosu yüzünden koşamıyor, nefessiz kalıyor diye ,teneffüslere çıkmayıp ekmek arası patates,  peynir zeytin ,toz şekerli ekmek aralarını yiyoruz. Zafer'in annesinin yaptığı ekmek araları içimi acıtıyor, babasız oluşu sevgimi yüceltiyor. Ekmek aralarında Zafer'den arkadaşlık teklifi bekliyorum, kalbim yerinden çıkacak gibi, top peşinde koşarken ki gibi, ip atlarken ki gibi, sek sek oynarken ki gibi, durduraksız  atıyor. İlk kez Fulya'ya açıyorum, kalbimin hallerini, açmasaydım beni nefessiz bırakacaktı, içimde uçuşan binlerce kelebek..  Fulya kısık kısık beni dinliyor, köfte dudaklarını yalıyor.
Günler sonra bir teneffüs saatinde sıralarımızda oturmuş Zafer ile ekmek aramızı yiyoruz, Fulya bahçeye çıkarken gömlek düğmesini açıyor, altın kolyesinin harfini  tutuyor, dudaklarına götürüyor. Fulya'nın dudakları arasında kaybolmaya başlayan harf yine değişmiş. Fulya'nın köfte dudaklarına dikkat kesiliyorum, "Z"  ... Altın kolyenin ucunda ki Zafer'in Z'si .

Güzel yüzümü   pis camlarda bırakıp, gerçek yüzümü alıp şehrin kalabalığına iniyorum...

2 Ekim 2014 Perşembe

İlkbahar Kümesi

 
 


Zil çaldı,okul kapısından çocuk fışkırıyor.Merdivenlerin başında Yunus göründü,sırtında ki çantanın ağırlığı ile iki kolu havaya kalkmış,temkinli adımlar ile iniyor, yüzünde önemli bir olay olmuşun belirtileri var, hemen anlatılması gerek,gözleri beni arıyor. Çantasını alıyorum, önünü ilikliyorum, terlemiş saçlarını düzeltiyorum, elini tutup yola koyuluyoruz. Yağmur çiseliyor. Metroya biniyoruz.
Bu saatte metro kalabalık. Önemli olayını anlatıyor Yunus, bir yandan da " sen benim yerimde olsan ne yapardın " diye soruyor. ( Annelik hakkında her şeyi öğrenmeye heves ettim, uygulayamadığım şeyler için üzüldüm (anne karnında Bethoven dinletemedim) , en çok empati üzerinde durmuşum ki, oğlum, başkalarının düşüncelerini ve hislerini çok önemsiyor...)
"Sınıfta biri var, herkes ona hayran, herkes onu çok seviyor, ben de seviyorum , ceza aldığım gün  onu düşündüm, benim hakkımda ne düşündü diye, sence ne düşünmüştür anne? Benim yerimde olsan sen ne hissederdin anne?"

Kalabalıktan biri oturduğu yerden kalktı, bize yerini verdi.Utandık,olmaz dedik,kalkmayın dedik.
Yunus'un kafasını göğsüme dayadım , kendi kafamı metronun hızlı penceresine...
Metronun penceresinde yüzümü aradım. Pencerede hızlı bir akış vardı, yüzüm ışık hızıyla bir yere gidiyor,yüzüm kaybolmuyor  ama arkadaki fonlar hızla değişiyor.
Ben olsam ne yapardım mı düşünüyorum.


İlkokul birinci sınıftayım, sıralar birleştirilmiş kümeler oluşturulmuş. Mevsimin dört hali kümelerin adı olmuş, Sümerbank mavisi kumaşın ucuna "İlkbahar" yazılmış, ait olduğum kümenin örtüsü.
Dört kümenin içinde  "ilkbahar" 'ın ayrıcalığı var, bütün öğrenciler bunun farkında. İlkbahar 'da öğretmenin sevdikleri var,memur çocukları var. İlkbahar kümesinde Deniz'de var, Deniz ilk aşkım.
Gözlerimi ayırmadan,kırpmadan,soluksuz Deniz'e bakıyorum. Doğu Anadolu'nun bu kasabasında hiç kimse deniz görememiş,hiç kimse çocuğuna  Deniz adını koyamamış iken ben çok şanslıydım,Deniz ile aynı kümedeydim.  Deniz'e her bakışımda yeni yeni şeyler keşfediyorum , saçları taranmış,tırnak içleri temiz, hazır önlüğünün mavi düğmeleri, ince boynunda beyaz yakası ütülü...Okulu ölesiye seviyorum. Bir gün Deniz ağlıyor, kara gözlerinden yaşlar boşanıyor, ince boynuna doğru süzülüyor, içim titriyor, ağlamasına dayanamıyorum. Öğretmenin gözdesi Deniz, tiz sesiyle : ,
"öğretmenim,Ayşe hiç durmadan bana bakıyor,bunaldım,sıkıldım,bana bakmasın..bakmasın.."

Öğretmenim tüm sınıfın kahkahaları arasında beni tahtaya kaldırıyor, ellerimi açmamı söylüyor.Sırtım tahtaya , yüzüm tüm sınıfa dönük, ellerimi açıyorum. Öğretmenim  avuçlarıma cetvel ile vuruyor. Ellerim yanıyor.Suçumu anlayamıyorum." Bir daha arkadaşını bunaltma,bakma" diye sırama yollanıyorum,suçumu anlıyorum, İlkbahar kümesinden  "sonbahar" kümesine atılıyorum. Hangi çocuk Sonbahar'ı sever ki? Sonbahar kümesinde kayısı fabrikası işçilerinin çocukları var.

Metronun penceresinde ki yüzüm, hızla değişen durakların inenleri binenleri arasında kayboluyor, avuçlarım yanıyor...