28 Mayıs 2014 Çarşamba

Çocuklarım Gülsün Diye

madenciden

indim maden ocağına kara elmas diyarına
yeryüzü sıcak olsun diye dost
yıllar boyu kazma salladım suskunca bu zindanda
çocuklarım gülsün diye dost
oysa bizim evde gülen yok

yürü derler yürü derler açlığa yürü derler
kara elmas tabut olmuş gerekirse ölün derler
günü gelir utanmadan ağlaşana gülün derler
yalanlara artık sabrım yok

şiir: Kemal Özer

"...Devlet birilerinin elinden akıp gidiyor. Kanla, kirli parayla, kömür karasıyla, göz yaşıyla… Erimiş bir kurşun gibi altında kalanın yüzünü yakıp silerek.

Bir de insanların sokaklara dökülüp kırıp geçirmesini uman bir kesim var… Kendisi çıkmaya üşenen, ama birileri çıkıp ortalığı duman ederse arkalamayı bekleyen. Kimse çıkmaz! İnsanlar çocukları için madenlere girmeye devam edecektir. Çocukları için madenlere girmenin polis kurşunlarının önüne atılmaktan daha doğru olduğuna kimse ikna olmaz. Çünkü değil.

Soma’da ölenlerin aklen ve kalben bizden bir eksiği yoktu. O 300 kişinin belki %47′den daha fazlası iktidar partisine oy vermişti. Çünkü başkaları onlara girecek bir maden bile önermemişti.

Halkın durumu şuna benziyor. Evinde babasından sürekli dayak yiyen bir çocuk var. Öğretmeni bunun farkında ve o evde daha fazla kalmamalısın, diyor. Ama çocuğa daha fazlasını öneremiyor. Gidecek bir yeri olmadığı için çocuk evine dönüyor. Dayak yiyor. Sonra okula dönüyor. Öğretmenin azarını işitiyor.

İşte bu çocuk, babası ölürse yetim, öğretmeni terk ederse deli olacak."Selçuk Orhan (Afili Filintalar)



27 Mayıs 2014 Salı

Kör sokak kedileri için mama ve su kabı

 
 
Proje ödevlerini yapmak velilerin görevidir. Ben de bir veli olarak elimden geldiğince
bu sorumluluğumu yerine getiriyorum!
Bu sene beş-altı  proje ödevi yaptım.
Geçen hafta yine bir proje ödevi vardı ve iki gün içinde tamamlanıp teslim edilmesi gerekiyordu.
Konumuz "tasarım" dı , ne istersek onu tasarlayabilecektik.
Çok vaktimiz yoktu, hızlı bir beyin fırtınası yaptık , aklımıza hep sokak kedileri geldi.
Yunus sahilde ki o kediyi unutamıyordu.
Bizim sahilimize ultra lüks , ultra büyük bir park açılmıştı,aklımıza gelen ve gelmeyen bin türlü
aktivite ile donanmıştı.Parkın uzak köşesinde uyuşuk bir kedi gördük, hareket edemiyordu,hasta mı diye düşünürken,bir kabın içine yanımızda ki mamadan önüne koyduk,yiyecek hali yoktu.Susamış olabilir diye kaba su koyduk, kedicik dakikalarca su içti.Bir kedinin bu kadar uzun süre su içebileceğini bilmiyorduk,hayvan susamış,susuzluktan ölecek kadar susamıştı.
Ultra lüks parkımız sadece insanlar için tasarlanmıştı.
Evimizde olan malzemelerle sokak kedileri için kap tasarladık,10 litrelik plastik su kabını kedilerin kafası girecek kadar kestik,kesilen yerlerin tırtıkları canlarını acıtmasın diye bantladık.Şişe ortadan ikiye ayrılmamalı,üst bölüm suyun temiz kalması için çatı görevi yapıyor.Bir ağaca yada uygun bir köşeye bağlanmak üzere arkadan iki delik açıp ip geçirdik.Mama yada su takviyesi yaparken kör kedilerin de haberi olması için alarm taktık.Alarm, 2 liraya satılan pencere alarmı.
Yunus fikir sahibi olarak ve süsleyerek  projeye katıldı,herkes yapsın,sokağının bir köşesine koysun diye ucuz ve kolay bulunan malzeme olsun istedik.
Proje ödevlerinin teslim günü olan pazartesi günü Yunus  diğer arkadaşlarının tasarımlarını görünce şok olmuş. 
İki gün içinde, ev temizlemek için,hırsızları korkutmak için,piknikte yardımcı olsun diye ve daha bir dolu şey için "robot" lar icat etmiş veliler. Her çocuğun elinde bir robot ile icatlarını anlatmak için sıraya girmişler.Yunus'un elinde ki plastik şişeye tüm arkadaşları gülmüş.
İcat ettikleri şeyleri anlatma sırasında bütün arkadaşları kem kümlemiş.
Yunus'a sıra gelince, parkta gördüğü susamış kediyi hiç unutamadığını,sokaklarda susuz hiç hayvan kalmaması için, kör kedilerin de alarm sesi ile mamaya ve suya ulaşabilmesi için diye tasarımını anlatmış.
Öğretmen kaç puan verir bilemiyoruz ama bu sene içinde severek yaptığımız tek proje ödeviydi.
 
 
 

26 Mayıs 2014 Pazartesi

İki giden kocanın ardından bakan iki kadın





İnternet fotoğraflarından seçtiklerimi  dosyama aktarırken bu iki fotoğrafa uzun uzun bakındığımı
farkettim.İki fotoğrafın ortak yönleri bir hayli çoktu,iki kadın,iki eş,iki gidiş,iki gözyaşı,iki heyecan..

Ebru Ceylan, eşini ödül almaya uğurluyor.
Kocası gidiyor.
Giden kocanın ardından  gözyaşlarına hakim olamıyor.
Koca, hakkı olanı almaya giderken gülüyor, karısının gözyaşları içinde ödülünü almak üzere kürsüye..
Koca  kürsüde kendine ait olanı alıyor,alkışlar,alkışlar,alkışlar...Çok alkış alan koca,büyüdü,büyüdü
kürsülere sığmaz oldu...Bütün dünya kocayı tebrik ediyor,kadında kendini tebrik ediyor, iyi ki kocasının karısı olmuşum diye...

Kapkara yüzüne alışıktı ama bu maske ! Maskeli de olsa tanıdı işte, kocasının yüzü...Kocası gidiyor.
Kocası nereye gidiyor bilemiyor  kadın.
Maske gerçek ise evlerine,sahte ise ....
Maske gerçek ise kocası eve gelecekti
Evi geldi aklına kadının.
Pimpirim otu toplamıştı,kocası sever diye, pimpirimin yemeğini yapıyordu, ocağın altını kapatmış mıydı?
 Bir umut  dalgalanıyor kadının yüreği,kocası maskenin ardından soluklanıyor mu ,yoksa nefesi çoktan kesilmiş de onu kandırmak için mi?
Yalancıktan mı yaşıyordu kocası?
 Sahte maskeyi çekip çıkartamaz,bilmiyor , bilemiyor,hiç öğretilmemiş...Kandırılmayı biliyordu kadın,bildiği şeyleri seviyordu kadın.Kocasının sahte maskesi   umutlandırıyor kadını .Bir an umutlanabilmek kadının yangınına su serpiyor,bir anlık
umutlara da  alışıktı kadın,alışık olduğu şeyler damarlarına saplanan narkoz ...
Yeni bir şeye alıştırmak için kadının şah damarını arıyorlar...
Kocası gidiyor.
Ocağı kapatmamış olsun,içinde pimpirik olan tenceresi yansın,evi yansın,dünya yansın..

Kocası gidiyor...



25 Mayıs 2014 Pazar

Nuri Bilge Ceylan



Nerdeyse yirmi yıl öncesiymiş Nuri Bilge Ceylan adını duyduğum o gün.TRT nin ikinci kanalında
çok sevdiğim bir program vardı, devlet desteği,banka kredisi almadan ,üretmeye çalışanları konu alıyordu.Küçük bir kasabada ütü üretip satan adam ile Nuri Bilge Ceylan'ı işte o programda tanımıştım."Evimde ki ütüyü parçaladım,nasıl yapıldığını anlamaya çalıştım sonra hanımın bileziklerini satarak malzeme aldım,iki tane ütü yaptım,sattım diye konuşmasına başlayan adam yurt dışına sanayi tipi ütü satmaya başlamış olduğunu anlatıyordu,sonra Nuri Bilge Ceylan küçük bir odadan seslenmeye başlamıştı,film çekmeyi seviyordu bir çok
 yoksunluğu varmış ama acınmıyordu,annesini babasını, kuzenini başrollerde oynatıyormuş,sesli film pahalıya kaçıyor diye oyuncularını fazla konuşturmuyor bol bol fotoğraf karesi gibi sessiz çekimler yapıyormuş,ve hayat ile derdini ancak böyle daha kolay algılayabiliyormuş.Koza adlı filminden görüntüler ekrana gelince sanki sırf benim için çekilmiş gibi heyecanlanmıştım.Sonra ard arda filmleri geldi, hepsi birbirinin aynıydı,Koza,Kasaba,Mayıs Sıkıntısı,Uzak...Geç gelen öğrencinin ıslak çorabının sobaya düşen damlaları ritmindeydi filmleri, çok beğeniyordum.Hayatın  içinde,gözümüzün önünde ama fark edecek kadar yavaş olamadığımız o anları izlemek beni çok heyecanlandırıyordu.

Röportajlarını arşivlemeye çalıştım,işte bir kaçı;


..." Bana en çok acı veren, en trajik bulduğum, bir şekilde kendisini üzerime dayatan şeyler üzerine çalıştım hep. Belki de film yapma gücünü ancak böyle bulabiliyorumdur."

"...insanın bir anlık duyguları yanıltıcı olabilir bu film seyretme işinde. ben kendi hitlerime, en beğendiğim filmlere baktığımda, bunların genellikle ilk seyrettiğimde beğenmediğim, çok sıkıldığım filmlerden olduğunu görüyorum. sinemada biraz 'çabuk beğenilenden çabuk bıkılıyor' gibi bir şey var. öncelikle zorlayan, kendisini çok açmayan, biraz yabancı kalan filmler zamanla insanın ruhuna işleyebiliyor ve çok daha kalıcı, çok daha dönüştürücü etkiler bırakabiliyorlar. o yüzden bu konuya da çok dikkat etmeye çalışıyorum bu durumlarda. 'bir yıl sonra seyrettiğimde ne hissederim'i de düşünmeye çalışıyorum."

"..izlemenin çok zor olacağı, hiçbir ticari potansiyelinin olmayacağını zaten biliyorduk. ama yani bu saatten sonra, zaten hiçbir ticari kaygım hiçbir zaman olmadı, hiçbir filmim çok fazla izlenmedi zaten, o anlamda çok özgürüm. istediğimi yapabilirim. dolayısıyla, filmin uzunluğunu da içerecek şekilde şunu söyleyebilirim; filmi özellikle uzun yaptım. çünkü şu da hoşuma gitmiyor; sinema üzerindeki dayatmalar hiçbir sanatta olmadığı kadar fazla. bir romancı ister şu kalınlıkta bir roman yazar ister bu kalınlıkta. ama sinema endüstrisi insanı 90 dakikalık bir film yapmaya itiyor, zorluyor, çok fazla baskı var. biraz o baskılardan da arınmak istedim. yani insanların sıkılmayacakları bir film yapmak değil, sıkılanları filmin ilk yarısında elemek istedim. sinemadan istiyorlarsa çıkabilirler, vazgeçebilirler ki olabilir böyle bir şey."

"..fısıltı gazetesine falan pek bakmıyorum da, genel olarak sinema üzerinden konuşursam, ben gittikçe yabancılaştığımı hissediyorum sinema dünyasına. yani dünya sinemasının gittiği yer bana kaygı veriyor doğrusu. belki yaşlandığım için öyledir. seyircinin ilgisini çekmek için her yol deneniyor. bütün taktikler, film yapmayı yönlendiren şeyler, yaratıcısını samimiyetten uzaklaştırabilecek tehlikeler içeren şeyler. ilginç olmak adına filmler gerçekçilikten, inandırıcılıktan uzaklaşmaya başlamış. biraz sinemanın gidişatı beni endişelendirmeye başladı. bu anlamda da edebiyatı kıskandığım söylenebilir. bir sinefil değilim ben. sinemada yapılan her şeyi, sinemayı çok sevmiyorum. normal hayatı, sıradan bir hayatı daha çok seviyorum. film çekerken yaşadığım duygular, film çekmek, film yapmak, kendime göre bir şeyler anlamak, bir dünya kurmak mutlu olduğum şeyler. buralar da (cannes) mecburen katıldık diye yapılan şeyler, çok ruhuma uygun şeyler değil."
"...sanat yoluyla yaşamın anlamını aramaya, hatta vermeye çalışıyorum. ve böylece hayatta kalabiliyorum."

"...biri ölür üzülmezsiniz, sonra sandalyeye asılı hırkasını görürsünüz, o hırkanın duruşu kalbinize oturur."

Nuri Bilge Ceylan, filmlerini ağır ve sıkıcı bulanlara  hak veriyordu,"Bu benim derdim,herkes benimle aynı derdi paylaşmak zorunda değil " diyordu.

Sessiz,kimsesiz bir köye uzun yıllar tek başıma tatile gitmek zorunda kalmam, Nuri Bilge Ceylan filmlerini sevmemi sağlamıştı.Avluda yakılan bir ateşi kıpırdamadan dakikalarca izleyecek kadar
vaktim vardı,kavak yapraklarının hışırtısından başka ses duyulmayan uzun günlerim vardı,  sonsuzluk üzerine delirecek kadar çocuk aklımı zorladığım  düz ovalara bakmışlığım vardı,anneannemin alnından burnuna doğru kayan ter damlalarını saymışlığım vardı,özlemle bir şeyi beklememin saatleri,dakikaları,saniyeleri,saniseleri vardı,gidenim vardı,gurbetim vardı,yolculuğum vardı,aidiyetsizliğim vardı,yanlızlığım vardı...Belki bu yüzden Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerini seviyordum...

Kış Uykusu ile Altın Palmiye aldı,onun derdini anlayanlar,sevenler,değer verenler vardı.Kış Uykusu nun izleyebildiğim kısacık fragmanında şöyle diyordu, "Bütün meselen ne senin biliyor musun? Sen acı çekmemek için kendini kandırmayı tercih ediyorsun."

 Nuri Bilge Ceylan ile derdimi sevmeye hatta derdimi edebileştirebileceğime dair umut beslemeye başladım...




23 Mayıs 2014 Cuma

Küçük ve şirin şehirlerimiz


İstanbul bize göre değil dedik,küçük bir şehre yerleşelim diye karar verdik.
Küçük maaşımız küçük yerlerde büyüyebilir,rahat bir nefes alabilirdik.
 
Yanılmışız.
Her baktığımız şehir, İstanbul olmaya çalışıyordu.
Her yer inşaat.
Küçük yerde,güzel evlerde otururuz umudu hayal olmuştu,duyduğumuz,gördüğümüz ev kiraları fiyatları ile.
Her yerde inşaat,plazalar,lüks evler,alışveriş merkezleri...
Büyüyoruz,gelişiyoruz,yenileniyoruz diye seviniyorlar küçük  ve şirin şehirler...
Anadolu'dan,Trakya'ya kadar bir çok güzel ve küçük şehirlere gittik,yaşamak için.
Küçük şehirlerin büyük müteahhitleri   iş başındaydı,bir örnek aynı İstanbul gibi
betonları dikmeye başlamışlar, her yer inşaat alanıydı , tek boş alan bırakmamaya ant içmişler gibi.
Bu beton yığınları kimin için?
Yeni yapılan evler bizim gibi maaş alanlar için değil.
Bizim maaşımız ile bu evlerde oturulamaz,bu alışveriş merkezlerinden alışveriş yapılamaz...
Bu yeni evler,bu alışverişmerkezleri kimin için?
Sen de çalış diye baskı yapıyor,tek maaş ile olmaz diye bağırıyor bu ev kiraları,alışveriş merkezleri...Çocuğun okuldan gelince evinde annesi olmasın,sıcak yemeği hazır olmasın.Anne de çalışsın,mütahitlerin muhasebesini tutsun,alışveriş merkezlerinde gecenin bir yarısına kadar çalışsın...İşse iş...yeni inşaatlarda işçi ol,canını dişine kat,gece gündüz
beton dök,tuğla ör ama işçi maaşın o evleri almaya , kira da oturmaya bile izin vermeyecek,hiç bir zaman...
Küçük ve güzel şehirlerin arka ve kötü mahalleri olacak aynı İstanbul gibi.
Herkesin eşit olduğu,aynı pazardan alışveriş yapıp,şehre özgün aynı evlerde oturduğu o küçük güzel şehirler yok oluyor,hepsi İstanbul oluyor.İçinde yaşayan insanını ikiye bölüyor,iyi ve kötü diye ayrıştırıyor,sözde iş diye kölesi yapıyor,gerektiğinde canını bile alıyor,yeter ki yeni evlerde oturanların sayısı çoğalarak,alışverişmerkezlerinden hiç kimse dışarı çıkmayarak büyüyelim,gelişelim.
 
son haftalarda daha iyi bir yaşam için araştırdığımız şehirleri yazmak istedim.Ve
 
yerin altında ve üstünde bize iş imkanı sunanlar,bütün vaktimizi,emeğimizi,canımızı alacak kadar sömürerek,bizi arka mahallere atıp,ötekileştirerek kurdukları düzeni  ,küçük ve şirin şehirlerimizi İstanbullaştırmaya
çoktan başlayarak büyümeye devam ediyorlarmış,ben yeni farkına vardım. 
 
 
 
 
 
 

20 Mayıs 2014 Salı

Kış Uykusu





Yunus büyürken annesi de büyüyordu,anne de insandı,hata yapıyordu.Yunus " anne bana haksızlık ettin,anne bana yalan söyledin,anne sözünde durmadın" diyerek mağdur olduğu olayları anlatmaya başladığında ilk tepkim dinlemek oluyordu,etraflıca anlatmasına izin verererek uzun uzun dinlemek...
Yunus derdini anlatmış,hatalıyım.Özür diliyorum.Özürümün kıymetli olabilmesi için elimden geldiğince dikkatli olmaya çalışıyorum.Ama bir annenin çocuğundan özür dilemesini hatalı olduğu konusunda hemfikir olan büyüklerimizden uyarı alıyorum" anne çocuğundan özür dilememeli,çocuk gözünde değerin düşer,özür dileyen anne çocuğun üzerinde otorite kuramaz".
Anne hata yapabilir ama özür dilemez...Özür dileyen anne ,çocuğun gözünde ,küçülür,değersizleşir.
Anne her zaman haklıdır,anne her zaman çocuğunun iyiliğini düşünür,anne özür dilemez...
Yunus'u büyütürken her taraftan binlerce ses duydum,hepsini gönül süzgecimden geçirmeye çalıştım.Özür dilemeyen anne güçlü mü oluyordu? Hiç bir zaman güçlü bir anne olamadım.

Nuri Bilge Ceylan, yeni bir film çekmiş;"Kış Uykusu".
Dört gözle bekliyorum,izlemeyi..Filmi için röportaj vermiş,http://www.hurriyet.com.tr/kultur-sanat/26441686.asp. Küçük bir alıntı yaptım ama siz hepsini okuyun isterim.


"Bizim halk zayıflığı sevmiyor. Zayıflığın ne şekilde olursa olsun sergilenmesini bir erdem olarak görebilecek bir gelenek yok. Biraz da bu nedenle Erdoğan bu kadar oy alıyor. Mütevazılık falan hiçbir zaman gerçek bir üst değer olamamıştır bizde. Bir ortamda mütevazı olmaya kalkarsanız saygı hemen azalmaya başlar, hissedersiniz. Kültürün bütün elemanları insanları şişinmeye, öğünmeye, defolarını gizlemeye itiyor. Bu da çok ağır bir yük taşımamıza neden oluyor. Gizlenecek şeyler devamlı birikiyor. İtiraf kültürü gelişse, bunları söylediğimiz zaman takdir görebileceğimizi düşünsek bunları açığa çıkaracağız. Yükten kurtulacağız. O zaman politikacı da özür dilemek için adeta fırsat kollayacak belki. Takdir göreceğini düşünecek. Ama bugün düşünmüyor, çünkü özür dilediği anda işini bitirecekler.
Sürekli bir takım grupların, ideolojilerin içinde bir sürüyle birlikte korunaklı bir şekilde yaşamanın insan özgürlüğüyle bağdaşmadığını düşünüyorum belki. Bilemiyorum. Bünyemde bu tarz bir varoluşu kararlılıkla reddeden ne olduğunu tam olarak bilmediğim bir şey var. Belki de Çehov ve Sait Faik’i bu kadar seviyor olmamın nedeni, onlarda da sanki benzer bir ruh hali olduğunu hissediyor oluşum bile olabilir. Elbette uğruna savaşacak idealler, insanları bir araya getirecek düşünceler olmasın demiyorum."

Bir haftadır Yunus ile yüzlerce ölümün ardından konuşuyoruz.
Yunus bir haftadır annesine yas ne demek,maden de işçi olmak ne demek,suçlu kim diye sorular soruyor.Bir haftadır maden de işçi olmayı anlatıyorum.Hatalı olanları merak ediyor Yunus,bir daha hiç kimse ölmesin istiyor.
 Yine özür diliyorum Yunus'dan, çünkü Yunus'un annesi maden işçisi ölümlerini  çok duymuştu,bir kaç gün üzülmüş sonra unutmuştu.Unutmamak için hiç bir şey yapmamıştı.


22 Kasım 2003: Karaman’ın Ermenek ilçesinde grizu patlaması (10 ölü).
8 Eylül 2004: Kastamonu’nun Küre ilçesinde maden yangını (19 ölü).
2 Haziran 2006: Balıkesir’in Dursunbey ilçesinde grizu patlaması (17 ölü).
10 Aralık 2009: Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde grizu patlaması (19 ölü).
17 Mayıs 2010: Zonguldak’ta grizu patlaması (30 ölü).8 Ocak 2013: Kozlu’da grizu patlaması (8 ölü).
Yunus'un annesi suçluydu,ilk yapacağı şey özür dilemekti,özürünün kıymetli olabilmesi için de elinden geleni ardına koymayacaktı.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

12 Mayıs 2014 Pazartesi

Tante Rosa









"Tante Rosa bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır," Sevgi Soysal

"Soluk soluğa,ter içindeydi Rosa,susadı,bir rahibe okulunda susadı.Musluğa koşup kana kana su içmeye başladı.Bir el vurdu omuzuna,sert.Schwester Maria,"Su içiyorsun durup dururken su içiyorsun,sen arzularına gem vuramayan günahkar bir kızsın,içini öldürmeyi bilmiyorsun."
"Ben içimi öldüremem,"dedi Rosa..."

Tam da anneler gününde kedinin kumu bitmişti,acil alınması gerekenler listesine yazıldı.Dışarı da yağmur vardı,Yunus'un Perşembe günü matematikten yazılısı vardı,çözmesi için soru hazırlıyorum,bir yandan da matematik konularını okuyorum.Sıradan bir Pazar günüydü,anneler günü saçmalığına maruz kalmamış,sıradan Pazar günüme "kediye acil kum" notunu düşmüştüm.Temizlik günü,fatura ödeme günü,doğum günü,ölüm günü gibi "gerçek" değil "anneler günü".Kedi kumu için alışveriş merkezine girince anneler günü gerçekliği ile karşılaştım,yastık yorgan,çarşaf mağazaları,kozmetik ve giysi dükkanları hepsi tıklım tıklım, kedi kumu elinde eşimi çılgın sıra kuyruğunda bırakıp daha tenha olan kitap evine sığındım.Annesine hediye olarak kitap almak isteyen pek yoktu,anneler gününe özel bir indirim  de yapma gereği duymamış kitap evi....Acil olmayan ama alınması gerekenler listemin bütün maddeleri kitap ile doludur,aciller listesi,kitaplarıma kavuşmamı hep erteler, kütüphaneme girecek olan kitaplarımı her fırsatta ziyaret ederim,kapağını açar,bir kaç satır okurum,tadımlık...Bu bana öyle büyük keyif verir ki..Kedi kumu yüzde elli anneler günü indirimine
girmiş.Tante Rosa  kitapçılarda okunarak bitirilmesine az kalmışken satın alınır...

Tante Rosa...ne kadar da bana uzak bir kadın, hiç tanımadığım,hiç bizim çevrenin kadını değil..
Bırakıp gidebilen kadın...Çocuklarını,eşini...Hiç bilmediğim bir kadın Rosa...Hayal bile edemediğim...Bırakıp gitmek,kalanlar için bir terk ediş olmalı... Sevgi Soysal gerçek hayatında da çocuklarını bırakıp gitmiş.En küçüğü 1,5 yaşında olan üç çocuğunu bırakmış.Kanser sebebi ile 40 yaşında hayata gözlerini yumması bir terk ediştir kalan çocukları için..Sevgi Soysal;

kanser olduğunu öğrendiğinde o sırada çok küçük olan çocuğunun anılarında yer edebilmek için bir çare düşünmüş ve onunla birlikte Atatürk Orman çiftliğine giderek, hayvanat bahçesinde ki filin yanına girebilmek için izin almış, çocuğun, bir filin yanında duran anneyi asla unutmayacağını bilerek harika bir çözüm bulmuş..O zamanlar bir buçuk yaşında olan kızı şöyle diyor;

" ben annemi hiç tanımadım, onu hiç hatırlamıyorum. Ancak onun kitaplarını okuyarak büyüdüm. Her kitabını defalarca okudum. Bu okumalar aracılığıyla annemi tanımaya, ondan bir şeyler öğrenmeye çalıştım. Yazar Sevgi Soysal'la, anne Sevgi Soysal içiçe geçti bende. Annem yoktu, ama Sevgi Soysal kitapları vardı. Galiba ben küçükken bir yazarı anne edindim, o kitaplardaki her laf anne öğüdü oldu, öyle baktım. Acı belki, ama hiç yoktan iyidir, değil mi? Kendi annesizliğime isyanım dindi, şimdi ona evlatlık yapıyorum."

Anneler günü ile ilgili bir hatırasında şöyle diyor,Funda Soysal;

"İlkokulda bir Anneler Günü kartı yapmamızı istemişlerdi galiba da ben ağlamış mıydım neydim, babam "Bırak böyle şeyleri, çarpım tablosunu çalış" demişti. "

9 Mayıs 2014 Cuma

Keyif Çatmak

Çocuklar ve ihtiyarlar doğal anarşistlerdir( Emrah Serbes)

Mahir Ünsal Eriş 60.Sait Faik Hikaye ödülünü kazanmış iken, yazarın hikayelerini internet ortamında bulup okumak istedim.Çok güzel bir site ,http://www.afilifilintalar.com/  ve yazarını Emrah Serbes'i bu sayede buldum. Üstte ki söz beni bir hatırama götürdü.

Büyük bir masa da akşam yemeğindeyiz. Kayınvalidem,diğer büyükler ve Yunus ile bizim aile yemek yiyoruz,hoş sohbetler ediyoruz,gülüyoruz...Ailecek toplanmanın bir de nedeni vardı,kayınvalidem arkadaşları ile her sene olduğu gibi bir kaç haftalığına Antalya'ya tekne turuna katılıyordu,gitmeden önce bir hoşça kal yemeği...

Masada boşalan tabakları takip ediyorum,gülümseyerek hizmet ediyorum,yıllardır gelinlik görevimi ortanın üstü hatta iyi derecede yerine getiriyorum.Kayınvalidemin  çevresi, beni beğeniyor hatta "Allah bize de böyle gelin versin" diyeni bile oluyor...Kazasız,belasız ,gürültüsüz,sessiz bir 10 yılı birlikte devirmiştik..

Mutlu,içten bir gülümseme ile "Anneciğim,inşallah tatiliniz güzel geçer,bol bol enerji depolayıp kendinizi özletmeden gelin" diye konuşmama başlamışken bir yandan da ana yemeğe geçmek isteyen var mı diye masadaki herkesin yüzünü süzüyordum...Yunus babaannesinin zoru ile çorba içiyordu,çorbayı beğenmediğini fark etmiştim ve kaşlarımı çatıp içmezse ayıp olacağını ima etmiştim...Çocuğumun küçük ayıplarını kapatmaya çalışırken,herkesin içinde beni çırılçıplak soyunduracak bir bombayı sakladığının farkına varamamışım;
-Babaanne annem dedi ki,"sen teknelerde keyif çatacakmışsın ,sen keyif çatarken biz bu sıcaklarda çok bunalacakmışız."

Babaanne sevilmeyen çorbasını zorla Yunus'a yedirmeye devam etti,masada ki boşalan tabakları doldurmak için hiç kimsenin yüzüne bakamadım,herkes kendi yemeğini kendi koydu.Tuhaf bir gülümseme  kötü bir salgın gibi masada ki herkesin yüzüne yapıştı.Hiç bozulamamış bir sessizlik...
"Keyif çatan kayınvalide" liğe birden bire geçiş yapan kayınvalidem tuhaf bir gülümsemeyi hiç bozmadan çorba içirmeye odaklanmış, çorba bitince bir şey söylemesi gerek,sessizliği onun bozması
gerek...Masada ki herkes sessiz, yıllarca bu anı bekleyenler gibi..Yıllarca avı peşinde koşan ama yakalamayı başaramamış sonunda yakalamayı başarmış ama hüp diye mideye indirmeden evire çevire,yalana,yalana süze süze bir sessizlik...

İçimde bir sıcaklık hissediyorum,kanım kaynamış bütün bedenimi dolaşıyor,önce yüzümde,yanaklarımda sonra aşağılara doğru,ayak parmaklarıma kadar sıcak bir dolaşıma kendimi kaptırdım.Kaynayan kan benim...Masada oturan benim...Oğlumun söylediği söz benim...
Görünür hale gelen ikiyüzlü,benim..bir çocuk tarafından yıkılıp,gerçeği ile yeniden inşa edilen benim...Sessizliği  bozmak,konuyu değiştirmek,zavallı iki yüzlü gelinlikten beni kurtaracak kimse yok
,olmasındı zaten.Beni benden kurtaracak kimsenin olmadığını anlayalı çok olmuştu zaten. Oynanması gereken oyunları rolümün el verdiği kadar sahneye çıkıp hallediyordum,fazlası rol çalmaktı...
Kayınvalidem dünya iyisidir,herkesin içinde gelininin gerçeği ile yüzleşmesini istemezdim ama çocuk işte...
Büyük sessizliği açan, kapatmayı da bildi,hızlı hızlı ağzına götürülen kaşıklardan bir fırsat bulan Yunus;
-Annem de denize gitmek istiyor, annemde tekneye binmek istiyor,babaannem her sene gidiyor ama annem bir kere bile gidemedi,annem bir kere bile tekneden denize atlayamadı,bir kere de annem keyif çatsa ne olur sanki....


8 Mayıs 2014 Perşembe

Annelik Tacı



Ben de istiyordum.Ben de kadındım.
En güzel kadın,en başarılı kadın seçilip herkesin önünde eğilip tacın başıma konulması değildi isteğim.Annelik tacı ile ödüllendirilmek istiyordum.
Annelik tacı ile taçlanacağım o günü yıllarca bekledim.
Beklenen gün geldiğinde bütün dünya önünde eğildim,tacım kafama takılırken.
Eğiliş o eğiliş,bir daha belimi doğrultamadım.
 Annelik tacı, çok ağırdı.
Kafamda ki tacın komutuna girmiş bir robottum,ben ben değildim...

Annelik tacı ile taçlandığım ilk yıllarda kucağımda oğlum salıncak sırası bekliyorum.Çocuklarını sallayan anneler sohbet ediyorlar;
- Hamile kaldığımı öğrendiğim günden beri  klasik müzik dinliyorum,anne karnında klasik müzik dinleyen çocuklar daha zeki oluyormuş.
-Hamileliğimin ilk aylarından beri Mozart dinliyorum,araştırma yapmışlar,Mozart dinleyen bebekler
ileride çok başarılı oluyorlarmış...
Bir türlü salıncağa kavuşamayan kucağımda ki Yunus huysuzlanmış,sohbet eden annelerin dikkatini çekmiş iken " Ne şanslı çocuklarınız var,hamile iken çocuğuma hiç Mozart dinletemedim" dedim.
Annelerden biri;"Mağarada mı yaşıyoruz,her gelişmeden haberdar olmak bu kadar kolay iken,çocuklarımızın geleceği için ,çocuklarımızın başarısı için...."diye devam ederken kadının başında ki annelik tacı en kalitelisinden pırlantalar içinde ışıl ışıl parlıyordu.
Mağarada yaşayan anneydim,karnımda ki oğluma Mozart dinletememiştim.Anne karnında Mozart dinletememenin sorumluluğu altında ezilmeliydim. Bu annelik tacı herkeste durduğu gibi bende durmuyordu.

Bu annelik tacı başımda iken kendimi hiç kraliçe gibi hissedemedim.Taçlandığım günden beri ayşe olmaktan çıktım ,  kaldırımın kenarına koynunda yavruları ile kıvrılmış tek gözü  kapanmış   kedi oldum, penceremden görünen ağacın dallarına yuva yapmış serçe oldum.Salıncak arkasında,bisiklet arkasında,sınıf kapısının arkasında oldum.Olur olmaz her şeye ağlayan oldum.Sokağın sonuna doğru gözden kaybolan okul servisinin ardından...Olur olmaz  yerlerde kendimi kaybetmeye başladım, 38,5 ateşli bir yatak ucunda ,çocuk gözyaşlarında..

Annelik tacı için eğildiğim günden beri dünya çok farklı görünmeye başladı...






Tacımı devretmek istiyorum


37.yaş tacımı, sırasını gelene devretmek istiyorum.

(Henüz yaş günüme  var, kendimi alıştırmak için , 37.yaş tacı başımda iken,yavaş yavaş,hissetmeden,ağrısız,sancısız bir devir töreni için)



6 Mayıs 2014 Salı

Kıyafet disiplini



 

Severek takip ettiğim bir blog 'un "etek beli kıvırmak" ile ilgili yazısını okuyunca lise yıllarıma ışınlanıverdim...

Benim yıllarımda (90 ların başı) okul forması olarak şunlar giyilirdi; Son düğmesine kadar ilikli beyaz gömlek ve boğazlanacak kadar sıkılmış Amerikan kravatı, topukların bir karış üstünde  pilesi geniş etek ve altına düz taban siyah rugan ayakkabı.Takım içinde küçük değişikliklere kesinlikle izin verilmezdi,en ağır disiplin suçu işlenmiş gibi ceza alırdık.
Her sabah sıra ile okula girişlerimiz,kapıda müdür yardımcımız tarafından izlenirdi.Müdür yardımcılarımız genellikle spor kökenli olurdu,çevik,atletik,dövüşçü,korkutucu görünüşlü olması gerekirdi.Müdür yardımcımız her sabah ceketini çıkartır,kravatını gevşetir,gömlek cebinde küçük,elinde büyük bir cetvelle kapı girişinde ki yerini alırdı.Büyük cetvel ile kızların etek boyları,küçük cetvel ile saçların uzunluğunu ölçer,sıradanlığı bozanlar kenara ayrılır, ya fişlenme yada cetvel ve yumrukla dövülme tercihi verilirdi...

Her sabah okulumuza, müdür yardımcısının kartal bakışları arasında girmek çok stresliydi,topuktan iki karış üste etek çıkmasına,gömleğin bir düğmesinin açık kalmasına,saçların yeterince kısa olmamasına  tahammülü yoktu,acıması hiç yoktu.Her sabah şiddetin çeşit çeşidini görerek sınıflarımıza çıkardık.Liseli erkekler saçlarından hopazlanıp kafaları duvara yada kapıya vuruluyor,tokatlanıp,arkalarından da tekmeleniyor,bu akrobasiyi her sabah yapagelmenin alışkanlığı ile
müdür yardımcımız hepimizin korkulu sabahlarıydı...Ama kızları erkekler kadar rahat dövememek içine dert olmuş,bayan spor öğretmenini her sabah yanına alır olmuştu,biz kızlar artık bayan spor öğretmeniz tarafından dövülebilecektik. Kıyafet disiplini denildiğinde aklıma müdür yardımcımızın
cetvelleri,dirseğine kadar kıvrılmış gömleği geliyor...

 
O yılların gençliği olabilmek için saçlarımız,hiç yoktan kaküllerimiz tiftik tiftik havalanmalıydı.En acı okul kuralı ise uzun saçlıların iki örgü yapması ve  kakül  yasağının olmasıydı.Bizim lise ,  iki örgülü olmamak için saçlarını erkek gibi kestiren kızlar ile doluydu.. Müdür yardımcımızın gömlek cebinde ki küçük cetvel yüzünden kızların saçları hiç bir zaman kulak hizasını geçecek uzunluğa ulaşamıyordu.
 
Müdür yardımcısının izinli olduğu, gözükmediği nadir zamanlarda bizde eteklerimizi kıvırırdık.Eteklerimizi dizimizin bir karış altına gelinceye kadar kıvırırdık,kıvırdığımız kısımlar o kadar kalınlaşırdı ki, can simidi gibi belimize sarılırdı.
 
 
 
 

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Market sırası

Yunus'un okulu tatil,sahile iniyoruz,hava güzel, bol bol top oynayacağız,uçurtma uçuracağız.Çok güzel bir gün geçireceğiz.Yunus sahile inerken susadı ,markete girip bir su alıyoruz,sıraya giriyoruz.Yunus parasını vermediği suyu içmemede ısrar ediyor,ben kıyamıyorum­;" parasını şimdi ödeyeceğiz,beklemene gerek yok,iç suyunu!..." İçmiyor...Sıra bize gelmişken önümüze bir adam geçiyor,elindeki şeyi kasaya uzatıyor,işi görülüyor...Boğazıma bir yumru oturuyor,mideme tekmeler atılıyor,nefes alamıyorum,adam göz göre göre hakkımızı yiyor .Adamı inceliyorum...Nasıl bir adam...Yanlışlıkla mı geçti,elimizde ki tek şişe suyu görmedi mi, ağzına kadar  dolu sepetimiz mi var sandı da sıramızı alıverdi...Adam çok rahat...
Yunus'un elini tutan elim buz kesiyor,titriyorum.Adamın işi görüldü,eli cebinde dışarı çıkıyor,kasaya su şişesini ne zaman uzattım,ne zaman dışarı çıktım bilemiyorum,zamanın ötesinde bir yerde adam ile dövüşüyorum,adama " niye sıramızı aldın,niye hakkımızı yedin" diye sormadan tekme tokat girişiyorum,adamın rahatı bozuluyor...Adamın ağzından burnundan kan geliyor,yerlerde savruluyor,"tövbee,tövbee"diye ellerini açıyor,bir daha tövbe,hiç kimsenin hakkını yemeyeceğim,diyene kadar...

Yunus yanımda iken uğradığım,uğradığımız haksızlıklar karşısında nasıl tepki vereceğimi bilemiyorum,genelde tepkisiz kalıyorum.Sessizliğimi bozup, bir daha aynı şeyi başkalarına yapmaması için uyaracağım çirkin kişilerden korkar oldum, çirkinliğin daha beterini bin beterini ,Yunus yanımda iken üzerime çekmekten korkuyorum...Haksızlıklar ,yanımda Yunus olunca
daha çok canımı acıtıyor. Adamın yanlış yaptığını Yunus'a anlatmaya çalışırken,sahile inmişiz bile...
Su şişesinin kapağını açmamış,susuzluğunu unutmuş Yunus ,annesine bakarak şöyle diyor;" Sıramızı alan adam,güzel geçecek bir günümüzün hakkını yedi."