30 Nisan 2014 Çarşamba

Kelimelerimiz çocukları nasıl etkiliyor?




Çocuk parkına eskisi gibi uğramaz olduk, nedeni ise;" Artık büyüdüm anne" diyerek parkı küçümseyen Yunus...

Yunus'u okula yolcu ettikten sonra,sahilde yürüyüş yapıyorum dinlenmek için çocuk parklarında
oturuyorum. Çocuk parkının yabancısı gibi , salıncaklarında,kaydıraklarında hiç çocuk oynatmamış biri gibi
tek başıma etrafımı izliyorum.Anneler,bakıcılar,büyükanneler ile parka gelmiş çocukları izleyerek dinlenmeye çalışıyorum...
Çocuklardan daha çok büyüklerin sesi çınlıyor çocuk parkında,sessiz bir izleyici olarak ilk farkındalığım..

Büyüklerden çıkan sesleri ise şöyle maddeler halinde sıralamak istiyorum,isterseniz siz de duyduklarınızı ekleyebilirsiniz:

- Dikkat et,koşma düşersin
-Düşersen uff olur hastaneye gideriz
-Düşersen iğne yaparlar,kocaman iğnelerden
-Orayı elleme pis,kaka
-Orayı ellersen mikrop kaparsın,mikroplar seni yer,mikroplar seni hasta yapar
-Buradan uzaklaşma,seni kaçırırlar,hırsızlar seni kaçırır
-Yanımda durmazsan seni polislere şikayet ederim
-Dediklerimi dinlemezsen seni bırakır giderim
-Dediklerimi yapmazsan seni babana şikayet ederim
-Sözümü dinlemezsen seni bir daha parka getirmem
-Sözümü dinlemezsen annen olmam
-Başkasının annesi olurum
-(Elinde kavanozla koşturarak) Bunu yemezsen bir daha parkın yüzünü göremezsin
-Ham yapmazsan sana şeker yok
-Ham yapmazsan büyüyemezsin
-Deli etme beni, aç ağzını
-Bu son,bir daha park olayı yok
 -Bu yemeği yemezsen hüngür hüngür ağlarım,yemekte ağlar
-Dikkat et salıncak çarpar,kafan parçalanır,kan akar
-Dikkat et ,o çocukla oynama,o çocuk pis kaka

Tehditler işe yaramayınca,beddualar ile kendi kendini sakinleştirmeye çalışan ,serzenişlerin sesleri gelmeye başlar
-Allah canımı alsa da kurtulsam
-Allah düşman başına vermesin,yemeyen çocuğu
-Zıkkımın kökünü ye
-Öleyim de kurtulayım
-Evlatlarından bul
-Allah'ım ne günahım vardı
-Bir eve gidelim ben ne yapacağımı biliyorum...

Dinlenmek için oturduğum parklarda bu sesler hiç eksik olmuyor, ben de bir kaç sene önce çocuğunu
parka götüren annelerdendim,bu sesleri duymak beni öyle korkutuyor ki...Parkta ki sesler karabasan
gibi üzerime çöküp boynuma sarılıyor,nefes alamıyorum.Ve Yunus gibi ben de parklardan uzaklaşır oldum...

Bu yazı ilginizi çektiyse,bu yazıyı okumanızı hareretle öneririm.Özgür Bolat "kelimelerin çocukları nasıl etkiliyor"http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/25338232.asp



-
-



21 Nisan 2014 Pazartesi

Neden Edebiyat?



İnsanın Kahpesi

İnsanın kahpesi,
Ne arslana, ne kaplana benzer.
İnsanoğlunun kahpesi,
İlk bakışta sana bana benzer.

İnsanoğlunun kahpesi,
Arslandan, kaplandan yırtıcı.
İnsanoğlunun kahpesi,
Her yanda haklı, her işte haklı,
Hem de gürültücü, patırtıcı.

Onca sıfırdır
Doğanın her güzel yarattığı,
Ya da sanatçının her güzel dediği,
Dana beynini beğenmez
İnsan beynidir yediği.

Sabrımızı yer kıtır kıtır
çerez yerine.
Cellattan bile daha kaygusuzdur
Namuslu insanın üzüntülerine...


Hasan İzzettin Dinamo

Edebiyat Fakültesine gitme hayalleri kurarken, İktisat Fakültesi,Maliye bölümünde kendimi buluvermişliğimin üzerinden on küsür sene geçmiş.

Neden Edebiyat ,sorusuna en güzel cevaplardan biri;


"
Edebiyat, dünya ağrısını neden çektiğimizi anlatır aslında. Neden bu ağrıdan mustarip olduğumuzu ve bundan uzaklaşmak için neye ihtiyacımız olduğunu anlatır. Bir tek yolu var dünya ağrısından uzaklaşmanın: İnsan olmak. Edebiyat bize insan olma yollarını gösterir. İnsan olma yollarını açar. Bu size yukarıdan bir cevap, felsefi bir cevap olarak geliyorsa, daha basit bir cevabı var: Hayat bilgisidir aslında, en öz hayat bilgisidir.

Daha temel bir şey var: Hiçbirimiz hikayesiz yaşayamayız. İnsan temel ihtiyaçlarını sayarken hiç kimse hikayeden söz etmez. Çünkü aslında hikaye ile doğan ve müthiş bir hayal gücü gerektiren bilim, hikayeyi ihtiyaçları arasında saymaz. Oysa insanın varoluşundan beri ihtiyacı olan bir şeydir hikaye. Adem ve Havva hikayesi ile başlıyor aslında bizim hikayemiz ve de aslında insanlık büyük ve tek bir hikaye. Shakespeare’e göndermeyle, dünya bir sahne; zamanımız geliyor, sahneye çıkıyoruz, doğuyoruz, kendi rolümüzü oynuyoruz ve ölünce sahneden çıkıyoruz. Zannediyoruz ki, hikaye bitti, hayır. Hikaye devam ediyor aslında. Dolayısıyla hayatı da, kendimizi de abartmaya gerek yok. Hepimizin bir hikayesi, bir rolü var. Edebiyat bununla yüzleşmemezi, bunu anlamamızı sağlıyor aslında.

Bir yandan da hayatımız boyunca göreceğimiz, tanıyacağımız insan sınırlı ama edebiyat ve aslında sanat sayesinde, bir insan bilgisi kazanıyoruz. Aşk-ı Memnu’dan örnek vereceğim; gerçek bir Bihter ile karşılaşma şansıımz yüksek değil, Bihter’i bilemeyiz. Ama biz tesadüfen hayatın içinde bir Bihter varsa veya Bihter’e yakın bir oluşum, gidiş varsa, onu hemen hissedebiliriz. Çünkü artık Bihter’i tanıyoruz, biliyoruz, okuduk; televizyon bunu çoğaltıp, birazcık da saptırsa bile... Ama edebiyat bize, biz olmayanı gösterme, bize çoğul olma, başkaları olabilme imkanını verir.

En doğru ve samimi bulduğum cevap Sait Faik’in cevabıdır. Türk edebiyatının da yüz akı bir cevaptır. Haritada Bir Nokta öyküsünde, "Yazmasam deli olacaktım," der ve ben gerçekten bir tek Sait Faik’in yazmasa deli olacağına inanırım. Onun dışında "Yazmasam delirirdim," diyen yazarlara çok da inanasım yok açıkçası. Sait Faik yazdıklarıyla bunu ispat etmiş, bizi buna inandırmış bir yazar. Ben de, "Acaba yazmasam deli olur muydum" diye sordum kendime. Olmazdım, delirmezdim ama yazmadan da duramadığımı hep fark ettim. Mutlaka yazmak istiyorum.

Baudelaire ile karşılaşınca da neden yazmadan duramayacağımı anladım. Baudelaire diyor ki şair, istediği zaman girmek için bir beden arayan ruhlar gibi dolanan kişidir. İstediği zaman kendi olabilir, başkasının bedenine girebilir. Böyle bir ayrıcalıktan yararlanan kişidir. O zaman fark ettim ki evet, ben de herkesin hayatını yaşamak istiyorum. Ben dünyanın çeşitli yerlerinde, çeşitli çağlarında yaşamak istiyorum ama verilmiş bir tek hayatım var ve bu hayatı çoğaltmanın tek yolu yazmak.

Ama aynı zamanda iyi edebiyatı okumak da hayatımızı çoğaltan bir şey. Bizi binlerce insan yapabilir. Onun için okumak; mevcut hislerimizi geliştiren, merhametimizi artıran, şefkatimizi büyüten, sevginin değerini anlamamızı sağlayan, aşkı neden aradığımızı, neden bulamadığımızı, bulunca neden kaybettiğimizi, dostluğa neden ihtiyaç duyduğumuzu, toplum olmanın ne demek olduğunu, kötülüğün gerçekten sıradan bir şey mi, sıradışı bir şey mi olduğunu, içimizde bir şeytan olup olmadığını bize gösteren ya da bu soruları sormamızı ya da aramamızı sağlayan bir şey."Ayfer Tunç

 






18 Nisan 2014 Cuma

Güzel şeyler


Dün, siyah  boğazlı kazağımı giyerken üç yıldır, her haftanın bir günü karşılaşma ihtimalim olan velilere görünmemenin yollarını hesap ediyordum. Yunus'un okuluna gidiyorum .Kedinin yemini ,suyunu kontrol ettim. Kapının önüne doğru benimle gelen kedimi kucağıma aldım,gıdısından
okşayarak yüzümü yumuşacık tüylerine sürdüm,pembe kulaklarına "iki saat sonra geleceğim"diye fısıldadım,paltomu alıp evden çıktım. Dışarıda pırıl pırıl bir güneş varmış, havada oldukça sıcak, siyah kazak ile palto çok terletecek. Metroya doğru yürürken herkesin kısa kollu olduğunu gördükçe üzerimde ki paltonun fazlalık olduğunu anladım ama siyah kazağın her yeri beyaz kedi tüyü ..Bu hataya hep düşüyorum, evden dışarı çıkarken kedi ile kucak kucağa vedalaşmamayı üç aydır öğrenemedim...Üç aydır bir kedim var, adı Pıtpıtım.
Okuldayım, yağmura tutulmuşum gibi terden sırılsıklamım , hiç kimse umrumda değil paltoyu üzerimden atacağım derken veliler okul karşısında ki kafeden beni çağırıyorlar.Tüm veliler bir telefona odaklanmış gülüyorlar.Bana da gösteriyorlar,kedi videolarını...Bir telefon içinde oynayan
kediler ...Gaza geldim, bizim de bir kedimiz var dedim,telefon içinde değil evimizde...Kimi oralı olmadı,kimi sadece gözlerini merak eder gibi açtı ,birisi " ellerinde ki çizikler kedinin mağfireti mi"
dedi,öbürü" evde kedi beslemek tüy,pislik,koku,ekstra iş.."dedi. Hepsi bir ağızdan "ııyyyk"ladılar.Hiç biri güzel bir şey söyleyemedi.Üzerimde ki paltomun düğmelerini ilikledim,sıkı sıkı sarındım , içimde ki kedi tüylerini hiç biri görmesin..Kazağımda ki kedi tüylerini görmesinler, Pıtpıtım'a "ııyyk"lamasınlar...Paltomun altında ,içimde ki kedi tüyleri, beni tuttu,bir kötü laf daha söyleseler
ağlayacak olmamı hissetti,kulaklarımı tıkadı,gönlümü okşadı.Kedi tüylerim içimde,kazağımın her ilmeğinde,ilmek ilmek bana sarılmış...Veliler başka kedi videoları buldular, bir köşede sessiz
sessiz okulun dağılmasını bekleyen bana bakarak" şekerim artık sen de şu telefonunu değiştir, seninle
de paylaşmak istiyoruz " diyerek sadece konuşmaya yarayan telefonumun , beni onlardan uzak ettiği hükmüne varmışlardı...

Değiştirmek....Ne kolay söylenir oldu.Değiştirmek size kolay,bana zor ve bazen imkansız...
Geçen hafta kedim ishal oldu, halılarım birazcık kirlendi,çamaşırsuyu ile temizledim,bu bir kaç kere daha tekrar edince ellerim çamaşır suyunda fazla kalmaktan yara oldu.Yunus'un kirlettiği yerleri temizlerken genelde söylenirim bazen de kızarım ama Pıtpıtım'a hiç kızmadım,kızamadım...Yunus  ishal olan kedi için,"annemin ellerini yara yaptın,keşke hiç gelmeseydin,keşke ishalsiz kedi alsaydık" diye söylendiğini duyduğumda ,çok ,çok üzüldüm çünkü bu sözler benim sözlerim değildi...Akşam olup yatma vakti gelince,hep benimle yatmak isteyen ,uyuyana kadar ellerimi sıkı sıkı tutan Yunus ile bir konuşma yaptık.
Severek isteyerek evimize aldıklarımıza karşı kendimizi sorumlu hissetmeliyiz.Kendisine karşı sorumluluk hissettiğimiz şey,insan,hayvan hatta eşya olabilir.Sorumlu olduğumuz şeye karşı,elimizden geldiği kadar cömert olmaya çalışmalıyız, torbamızın ağzını sonuna kadar açmalıyız...Torbamızın içinde neler olduğunu ancak o zaman anlayabiliriz...Sorumluluk sahibi olduğun şeylere karşı senin torban ağzına kadar dolu,hissediyorum...  Pıtpıtın bana verdiği küçük
zahmetleri gözüm görmüyor,farkına bile varmıyorum çünkü Pıtpıt  ,torbamı boşaltmıyor dolduruyordu.Pıtpıt beni her gün zengin yapıyordu,servetime servet katıyordu,içimi, karşılık beklenmedik bir sevgi ile ısıtıyordu.Ellerimin yarası  geçecek, Pıtpıt'ın bana verdiği güzellikler
hiç geçmeyecek,hep hatırlanılacak,hatırladıkça, içim ısınacak...Ellerimi sıkı sıkı tutan Yunus'un elleri
gevşedi,uykuya daldı.Pıtpıt ,Yunus'u kokladı,uyuduğuna emin olunca yalanmaya başladı,yalanması bitince Yunus'un ayak ucuna kıvrılıp derin bir huzurla uykusuna yuvarlandı...Bir çocuk ve bir kedi uykusu,ikisi bir yatakta...Işıklarını kapatırken dünyanın en mutlu insanıydım.



Benim güzellikleriminden haberdar olmak isteyen güzel insanlar " kitapsız kedi;,cerenin günlüğü
kedili teyzem" için yazdım.



14 Nisan 2014 Pazartesi

Köy tavuğu ile matematik tavuğu

Hafta sonu evden dışarı çıkamadık, çok ödevi vardı. Matematikte konular zorlamaya başladı, bölme,çarpmalar ,çevre,alanlar...Dikdörtgen şeklinde ki bir bahçenin çevresine üç sıra tel çekildiğinde , tavuk,inek,koyun ayakları sorulduğunda, çarpıyoruz.Bir kova sütü şişelere koymak için,çiftlikte ki tavukları kümeslerine dağıtmak için ,bölüyoruz...Yüksek binaların kararttığı oturma odamızda ,gündüz vakti ışık yakarak aydınlanıyoruz, bol bol matematik problemi çözüyoruz, ezbere mi yoksa bilinçli mi cevaplıyor  , anlayamıyorum...Onlarca zor sorudan sonra, dört tavuğun kaç ayağı vardır diye çerez bir soru sorarak mutlu bir şekilde matematiği sonlandırmak istediğimde,Yunus düşüncelere daldı , dört tavuğun kaç ayağı olduğu konusunda kararsızdı...Bu tavuğun  kaç ayağı var ?diye çekine çekine sordu...Gözlerim açıldı,Yunus'un gözlerinde ki derin boşluğa odaklandım.Tavuğun kaç ayağı var? Bilmiyor olamazsın? Köyde, kovaladığın tavukları gözünün önüne getir!
Köyde ki tavuklar ile matematikte ki tavuklar,aynı mı,anneciğim?
Matematik tavukları...Matematik tavuklarının da iki ayağı var mıdır ? Köyde ki tavukların peşinden koşarken Yunus ne mutlu,ne özgür...Matematikte ki tavuklar ise anlaşılmaz zorlukta,bunaltıcı.
 Matematikten hayatı boyunca kaçan bir anne, çocuğuna, matematiğin hayatın bir parçası olduğunu,köyde ki tavuklar ile matematikte ki tavukların aynı olduğunu anlatmaya çalışıyor,ama başaramıyor...Yunus da annesi gibi matematiği ezberlemeye çalışıyor...

Karanlık odamızda matematik denen bir şey ile mücadele ediyoruz,dışarıda güneş var,Yunus'un aklına köy düştü, köyü hayal etmeye başladı."Şimdi kiraz ağaçları çiçek açmıştır,pembe pembe,iki ayaklı tavuklar kümeslerinden çıkmış eşelene eşelene yem arıyorlardır,Yunus gelse bizi kovalasa diye iç geçiriyorlardır".



8 Nisan 2014 Salı

Çocukluğumda hissettiğim eksiklikler

Yunus'a , isteyip de  alamadığım  şeyler , söz verip de alamadığım şeyler, acaba  onun çocuk gözünde nasıl görünüyor? Acaba Yunus, bu konuda ne hissediyor? diye düşüncelere daldığım vakit kendi çocukluğum da eksikliğini hissettiğim şeyler aklıma geliyor.

Ben çocuk iken , arı maya kokulu silgimi ısıramamamın eksikliğini hissederdim, silgimin o efsane kokusunu içime daha çok çekebilmek için keşke dört delikli iki burnum olsaydı diye iç geçirirdim.

Ben çocuk iken, 6'lı kuru boyalarımı çok severdim ama 24 lü boya takımı ile boyanan resimlerin  daha güzel olacağını bilirdim, güzel resim yapamamamın en büyük sebebi 24 lü boya takımı eksikliğimdi.

Ben çocuk iken,herkes gibi sakızdan kocaman balon şişiremezdim.Ama sırrını bilirdim.Pembo sakız, ikişer ikişer   çiğnenirse işte o zaman kocaman balon olurdu.

Ben çocuk iken,beden dersim hep zayıftı,  eşofman takımı olanlar kasadan takla atlamakta başarılı olurlardı.Benim ise altı ile üstü uyumlu hiç eşofman takımım olmadı bu yüzden kasadan taklayı hiç atlayamadım ,bedenim hep zayıf geldi.

Ben çocuk iken,9 katlı gofreti bir lokmada çıtır çıtır hiç yiyemedim. Tek tek dokuz katını ayırıp ,her katı ağızda erite erite yemek daha bereketli hissettirirdi.

 Ben çocuk iken, tatil denildiğinde aklıma hiç" deniz" gelemedi.Karnelerin alındığı günün gecesi ilk trenle köyümüze giderdik.

Ben çocuk iken, salonumuzda ki siyah beyaz televizyonumuzun sesini açar, mutfağa koşardık.  Karşı komşunun penceresinden renkli televizyonu çok net görünürdü ve biz üç kardeş mutfak camına yapışıp renkli televizyonu sesinden mahrum kalmadan izlerdik.

Ben çocuk iken, Nils'ı kıskanırdım, Uçan Kaz'ın sırtına binip gökyüzünde uçamamanın eksikliğini hissederdim.

Ben çocuk iken Cenk Koray'ın kutusundan "muz" çıkmasını beklerdim.Kutudan  muz çıkmamasının eksikliğini hissederdim.

Ben çocuk iken,Doğu Anadolu'nun bir şehrinde deniz eksikliği hissederdim,babamın biriktirdiği dergi ve gazeteleri kırpa kırpa kocaman bir deniz yapıp içinde yüzebileceğimize kardeşlerimi inandırmıştım.Kağıttan denizimizi henüz bitirmiştik ki annemin terlikleri yüzmemize fırsat vermemişti.

Ben çocuk iken, ikinci el oyuncak bir bebek sahibi olabilmiştim.Oyuncak bebeğin bir gözü yoktu,bebeğimi dizlerimde sallarken,   eksik   gözünün yasını  yıllarca çektim.

Ben çocuk iken , tamamlanamayan ansiklopedilerin eksik harflerinin, yeri doldurulamaz eksikliğini hissettim.
Çocukluğumda hissettiğim eksiklikler aklıma geldikçe , mutlu olduğumun farkına varıyorum.Umarım
Yunus'unda çocukluğunda hissettiği eksiklikler ileride onu mutlu kılar...

* Para ile sahip olunabilecek şeylerin yoksunluğunu çocukluğum eksiklik gibi algılayamamış, yoksun olunan şey başka bir şeyle ikame edilebilmiş,unutulmuş . Para ile satın alınamayacak şeylerin yoksunluğu ise hiç unutulmaz...


7 Nisan 2014 Pazartesi

Ali Desidero



Ellerinizden tutup ,istediği yere götürmesine ses çıkaramadığınız,zamansız,mekansız yolculuğa doğru şarkılarınız var mı?
 Yunus için test kitabı ararken Kadıköy çarsısında bir kitapçıda  ,MazharFuatÖzkan'ın Ali Desidero'sunu duydum.Şarkıyı duyar duymaz, Çiçek Abbas'ın kırmızı dolmuşu gibi bir dolmuş içinde
Ankara sokaklarında  buldum kendimi.Kırmızı dolmuş okul servisim,elma şekeri gibi, yalayası bir kırmızı...Tükürüklerimle parlattığım  rugan ayakkabımın kırmızısı...
 Ali Abi, Yenimahalle'den Demet'e,Kızılay'a,Çiftlik'e kadar her okuldan bir kaç öğrenci ile kırmızı dolmuşunu doldururdu.Sabah altıda dolmuşa biner, iki saat  Ankara turu yapar sekizi biraz geçe  okul kapısında inerdim .Bir ben vardım okulun kapısına kadar dolmuş ile gelen...
Ali Abi Malatyalı kara yağız bir delikanlı,bir de sevgilisi var, Yenimahalle'nin arka sokaklarındaki bir kuaförde çalışan Müjde Abla.Dolmuşun tek şarkısı "Ali Desidero",tekrar tekrar,hiç usanmadan,bıkmadan...Sadece Müjde Abla değiştirebilirdi şarkıyı" Ayyy Aliii,hiç bıkmadın bu şarkıdan,al bunu koy "diye bir kaset çıkarırdı çantasından...Az beklemedik Müjde Ablanın kuaförde işinin bitmesini,kırmızı dolmuş içinden.Müjde abla, dolmuşun ön kapısını açınca hep bir ağızdan Aliii Desiderooo diyerek sevincimizi dile getirirdik.Ali Abi ne mutlu olurdu,gözlerini bir an bile kaçırmadan Müjde Abla'ya bakarak kırmızı dolmuşunu sürerdi.Bütün Ankara yolları Ali Desideroydu.

Oğlumun elini tutmuş  Kadıköy'de test kitabı ararken, ben,kırmızı bir dolmuşun arka koltuklarında on yaşımla oturuyorum,Ali Desidero diye Ankara yollarında avazım çıktığınca bağırıyorum...





3 Nisan 2014 Perşembe

Kötü not=Kötü çocuk




Matematik sınavından 62 almış, öğretmeni sınav kağıdına bakarak;"Yunus kötüler arasına girdin,"
demiş,ve eklemiş;"kötüler arasına girmeni hiç istemezdim".Yunus ağlayacak gibi olmuş ama ağlamasını tutmuş, ağlamamayı başarmış.İkindi kahvaltısında poğaça dağıtılmış , Yunus alamamış çünkü öğretmeni;
"poğaçaları 100 alanlara vereceğim,onlar hakediyor",demiş.Yunus'un tuttuğu gözyaşları çok ağır gelmiş,bu sefer ağlamasını tutamamış,poğaçayı çok sever , hele acıkmışsa...Akşama doğru,sokağın başında okul servisi göründü,
"Anne,notum kötü,ben kötüyüm,kötüler arasına girdim" diyerek servisten indi.
Kötü bir şeyler olacağını biliyordum ama sabah elini yüzünü yıkayıp hayır dualarımla tombul yanaklarını öpüp okula yolladığım oğlumun "kötü bir çocuk" olarak eve döneceği aklıma gelmemişti.Düşük not aldığında
başkalaşacağını,dışlanacağını,mahrum edileceğini biliyordum ama "kötü" olabileceğini bilmiyordum.
Nasıl bilmezsin anne! Kötü not alanlar kötü olurlar! Nasıl bilmezsin anne?

Ne yapabilirim,doğru,yanlış her şey bunca karmakarış olmuşken,
öğretmenimiz,müdürümüz,amirimiz,başkanımız için doğru olan aslında doğru olmayabilir ama biz yine de yanlışın gölgesinde doğrular içimizde yürümek zorundayızı nasıl 8,5 yaşında ki çocuğa anlatabilirim...İçimizde ki doğru bize yol gösterir,gözümüzün yaşını siler,başımızı okşar,umut verir ve yanlışın gölgesi başımızda olsa da, içimizi karartamaz...8,5 yaşında ki kalbini en iyi o bilir...Kötü çocuk olunmayacağını en iyi o bilir...İçinde ki doğru senin de poğaça yemeni isterdi, bütün çocuklar
mutlu olsun isterdi.Ama yanlış her zaman bizi takip edecek, başımızda durup,güneşimizi kesip , gölge edecek.Çocuk dalların güneşi görmeden nasıl büyür? İçinde ki doğru sana güneş de olur...
Öğretmenin yanlış yapıyor diyemem, sistem böyle...Elimizden gelen tek şey içimizde ki doğruyu beslemek,okuyarak,öğrenerek,araştırarak...
Elimizden gelen bir şey daha var, çantayı sırtımızdan atalım,okul formasını çıkaralım,bisikleti alıp
sahile inelim.Henüz güneş batmamışken .Güneşe doğru pedal çevirelim.





Jokey anne




On beş yıl olmuş , İstanbul'a yerleşeli. Bir apartmanın üçüncü katında, yüksek binaların çaldığı güneşin yokluğunda,komşusuz,selamsız ,sessiz bir on beş yıl...Yunus doğdu, insan kalabalığı içinde ki sessizliğime ortak oldu. Yunus'da benim gibi, kalabalık nereye giderse
sessizce takip ediyor , bebekliğinden beri hep gözlerimin içine bakıyor, ne yapması gerektiğini hep gözlerimin içinde arıyor...Bir şeyin olması için, hiç tutturmadı, olması gerek  diye hiç ağlamadı,yerlere kendini atıp hiç tepinmedi...Hep gözlerimin içine baktı, sessizce, markette,oyuncakçıda,kitapçıda...Gözlerimin içi ile bir çocuk büyüttüm...Okulun psikoloğuna ilk kez bir şey soruyordum;" Ne istediğini bilen çocuk olsun, istediğini almak için ağlasın,yerlere yatsın,tepinsin... gözlerimin içine bakmasın  diye ne yapabilirim?" Psikolog yüzüme baktı, bir bakışta beni tanıdı, " Siz , istediğini elde etmek için ağlayan, yerlere yatıp tepinen birine benzemiyorsunuz , oğlunuz da size çekmiş olabilir."

Yunus bana benzemesin. Yunus benim gibi kaybolmasın. Yunus, ne istediğini, birinin gözlerinin içine bakarak karar vermesin. Yunus mutlu olsun...

Sabah Yunus'u uyandırıyorum,elini yüzünü yıkayıp okula gönderiyorum.Akşama doğru okul servisini bekliyorum.Okuldan eve gelen Yunus elini yüzünü yıkayıp yemeğinin ardından ödev yapmaya başlıyor.Bugün matematikten sınavı vardı, dün çalışmamız gerekti ama matematik defterini okulda unutmuştu.Oysa öğretmen şöyle demişti veliler toplantısında; Sınıfımız çok başarılı,başarıyı artırmak için,çıtayı yüksek tutmak için çocukların teneffüslerini ve resim,müzik,beden gibi faaliyetlerini çalıyor ve problem çözüyorum." Veliler toplantısından yumruk yemiş gibi çıkarken diğer veliler öğretmeni tebrik ediyorlardı, teneffüssüz soluksuz bütün gün problem çözen çocukları için...
Yunus matematik defterini unutmuş,defter olmadan yüksek not alamaz, yüksek not alamayınca öğretmen etüde bırakır,boşa giden emekleri için azarlar,arkadaşları alay eder,Yunus üzülür,ağlar...

"Anne,matematik defterimi unutmuşum, dediğinde kolum uyuştu, beynime kan sıçradı,gözlerimden ateş fışkırdı,bağırmaya başladım.Nasıl unutursun,nasıl unutursun,nasıl unutursun diye...
Yunus gözlerimin içine baktı,korktu...Yunus'u korkutmuştu gözlerim...Hayatta en dayanamadığım şey ,hayatta bence en acı şeylerden biridir korkulu çocuk gözleri...

Hemen yatak odama gittim, kapıyı kapattım.Ne yapıyorum.Ne yapmaya çalışıyorum.Uydum kalabalığa, Yunus üzülmesin,ağlamasın diye sınavlardan yüksek not alması için onu çalıştırıyorum
oysa hiç çalıştırmak istemiyorum,düşük alsın,zayıf alsın hiç önemli değil ama olmuyor...Düşük not alan Yunus'u öğretmeni sevmiyor,arkadaşları sevmiyor,başkan seçilemiyor,tembel oldun diye alay ediyorlar,olsun alay etsinler ama Yunus herkes gibi yüksek not almak istiyor, yüksek notu sadece dışlanmamak için istiyor, sınıf başkanı seçilebilmek için istiyor, öğretmeni öpsün diye istiyor...
Yapamıyorum,Yunus'u sistemin bir parçası olmaktan kurtaramıyorum,ne yaptığını bilmeden bir yarış içene sokulmuş yarış atı yapmak istemiyorum, Yunus'un üzerine binip herkesin istediği okullara,mesleklere doğru süren bir jokey anne olmak istemiyorum...Yunus yarış atı olmasın,gözlerine at gözlükleri takılmasın,yarışacağı kulvar olmasın,başkalarını geçmesin,birinci olmasın diye diye ağladım,yalvardım...Okul psikoloğu yanılmıştı işte,oğlumu yarış atı gibi sürmemek için ağlayabilirim,yerlere yatıp tepinebilirim,elimden ne gelirse...

Bir hapishane içindeyim, oğlumda benimle birlikte.Hapishanemizi yaşanır kılmak için demir parmaklarına güneş aramayan çiçekler diktim.Özgürlüğü hiç yaşayamadığım için oğluma öğretemem.
Oğlum gözleriminin içinde korku ve umutsuzluğu hemen bulur , bulmaması için çaba göstersem de...

Annesi güneşe doğru hayal kursa da ,tek yapabildiği güneşsiz de açabilen çiçekler aramaktır...

Sistemin gözlerinin içine bakarak büyümüş bir anneyim,oğlumda benim gözlerimin içine bakarak büyüyor....

"Anne, bir daha defterimi unutmam söz veriyorum ,matematikten yüz alacağım söz anne, seni hep mutlu edeceğim" diye yatak odamın kapısı çalındığında, kendime geldim, sistemin gönülsüz askerleri olarak ana oğul yarın ki matematik ödevine deftersiz çalışmaya başladık...