26 Mart 2014 Çarşamba

Göbeklitepe


 
Zengin olma hayallerine kapıldığım bir http://ayseninkozasi.blogspot.com.tr/2014/03/buyuk-bir-mirasa-konmak.html miras haberi almıştım.Mirasın,Urfa'ya 20 km uzaklıkta ,300 metre kare bir arsacık olduğunu öğrendiğimde de nasıl üzüldüğümü burada anlatmaya çalışmıştım.
Durduk yerde , adını bile duymadığımız birinden düşen arsacık Göbeklitepe'ye yakınmış.Göbeklitepe'nin adını yazık ki ilk kez duyuyordum.Göbeklitepe'yi dünya biliyormuş,
http://gobeklitepe.info/tr/.

  37 yaşımda ilk kez bir tapulu yere sahibim ve arsamı internetten araştırmaya başladım, araştırdıkça utandım.Geçen haftalarda annemi doktora götürmek için gittiğim Ankara'da ,evin tozunu alayım derken kardeşimin hatıra para koleksiyonunda darphanenin bastırdığı
Göbeklitaş hatıra parasını görüverdim...Salonumuzda Göbeklitaş baskılı parayı sergiliyormuşuz ama benim haberim yok.

Bu da yabancı basının manşeti;



 
 





-* 1963'te fark edilen dokuz hektarlık kazı bölgesinin önemi yaklaşık 10 yıl kadar önce tarlasını karasabanla sürerken bulduğu oymalı taşı müzeye götüren mahmut kılıç sayesinde anlaşılabilmiştir.

- şanlıurfa'ya 20 km'lik bir mesafede, örencik köyü yakınlarındadır.

- 1995 yılında ilk kez alman arkeoloji enstitüsü ve şanlıurfa müze müdürlüğü'nün işbirliğiyle kazı çalışmalarına başlanmıştır.

- kazılar alman arkeolog doç. dr. klaus schmidt’in başkanlığında yürütülmekte olup, her yıl eylül ve ekim aylarında 10 haftalık bir süreç içinde yapılmaktadır.

- günümüze kadar yapılan kazılar sonucunda bir cilalı taş devri yerleşimi olduğu anlaşıldı.

- tarihi m.ö. 11 binyıllarına uzanan, tapınma amaçlı törensel alanlara ait mimari kalıntılar, dikili taşlar ve üzerinde kabartmalı yabani hayvan ve bitki figürlerinin bulunduğu taşlar günyüzüne çıkartıldı.

- bölgenin önemi ise günyüzüne çıkarılan en büyük tapınma alanını barındırmasıdır.

- günümüze kadar yapılan kazılarda elde edilen bulgular çerçevesinde uzmanlar cilalı taş devri insanının henüz çevresindeki hayvanları evcilleştiremediğini düşünmektedir.

- göbekli tepe'de ortaya çıkan tapınağı önemli kılan nedenlerden biri de , tapınağı yapanların, yerleşik hayata geçmemiş avcı-toplayıcı insanlar olmasıdır. bu da yerleşik yaşama geçişte ekonomik ya da ekolojik değil, kalabalık ve uzun süreli dinsel törenlerin rol oynamış olabileceğini gösteriyor.

- göbekli tepede arkeologlar 15 metreye varan daire biçimli üç alan ortaya çıkarmışlardır.

- kazı yerinde üzerlerinde çeşitli hayvan kabartmaları ya da bunların taşa kazınmış figürlerinin yer aldığı "t" biçimli 16 destek ve kireçtaşı tabakası bulunmuştur.

- ayrıca bulunan bazalttan yapılmış kaplar ve işlenmiş çakmaktaşlarından, burada yaşayanların kalıcı olmasa da en azından geçici bir süre burada yaşadıkları anlaşılıyor

- büyük olasılıkla göbekli tepe, bölgede yaşayan insanlarca dinsel amaçlar için düzenli olarak ziyaret edilen bir buluşma yeri idi.

- şimdiye kadar resmin taşa kazındığı en eski yer göbekli tepe’dir.

- burasının aynı zamanda incilde sözü geçen cennetin bahçesi olabileceği de düşünülüyor.

- göbekli tepe kazılarında bulunan heykellerden bazılarının tekerleğin icadından bile dha önce olduğu düşünülüyor.

- göbekli tepe’de merak edilen konulardan biriyse neden bir süre sonra tüm tapınağın toprağa gömüldüğü.

- dünyanın en eski tapınağı diye bilinen ve ingiltere’de bulunan stonehenge’in yapılışı en cömert bir tahminle m.ö. 3100 yılına gidiyor. göbekli tepe’de bulunan ve bir çeşit ‘tapınak’ olduğu sanılan dikilitaş ve heykellerin ise m.ö. 10 binli yılllara ait olduğu düşünülmekte.

- neredeyse 15 yıldır sürmesine rağmen burada kazıların olsa olsa başlangıç aşamasında olduğu söylenebilir.

- schmidt’e göre artık çorak olan göbekli tepe, bir zamanlar çok bereketli bir bölgeydi. ancak insanlık, çevrenin bozulmasına yol açarak bu “cennet”in yok olmasına sebep oldu.

- incil’in “yaradılış” bölümünde cennet bahçesinin asur’un batısında olduğu yazıyor. göbekli tepe de burada.

- cennet bahçesinin 4 nehirle çevrelendiği, bunlardan ikisinin de fırat ile dicle olduğu biliniyor.

- asur tabletlerinde beth eden adlı bir medeniyetten bahsediliyor. yeri göbekli tepe’nin bulunduğu yer tarif ediliyor.

- tevrat’ta da bahçenin suriye’nin kuzeyinde olduğu belirtiliyor.

- “eden” kelimesi sümerce “ova” anlamına geliyor. göbekli de harran ovası’nın hemen içinde yer alıyor.

- “göbeklitepe, arkeoloji dünyasının en büyük keşiflerinden biridir. çünkü daha şehir hayatına geçmemiş olduğu düşünülen avcı-toplayıcı toplumların tapınak inşa etmiş olduğunu gösteren ilk örnektir ve bu da şehirleşme yani medeniyet tarihinde devrim niteliğinde bir buluştur.” hatta bu buluşu sebeple kazıyı yapan dr. klaus schmidt, "önce tapınak geldi, şehir sonradan geldi" demiş ve bu sözüyle erken medeniyet tarihine yeni bir açılım getirmiştir.

- uygarlık tarihinin bilinen en eski heykeli burada bulundu. ana tanrıça imgesinden çok önceleri erkeğin kutsal yaratık olduğunun kanıtı sayılan heykel, 11 bin yıl öncesine ait*


* Ekşi sözlük'ten alıntıdır.

24 Mart 2014 Pazartesi

Hayatta En Çok ...


Dün ilk kez, iki tekerlekli bisikletini ,annesi arkasından tutmadan, tek başına sürebildiği gündü.
Saatlerce bisiklet arkasından koştum. Tek başına bisiklet sürmeye henüz hazır değil, her an düşebilir ,düşmesine izin vermeden hemen müdahale edebileyim diye ,koştum durdum. Belki yüz kere düştü gibi oldu hemen yakaladım ama yüz kerede yakalayamadan düştü. Akşama doğru eve geldiğimizde , her yerimiz toz toprak, dizlerimiz yaralıydı. Banyodan sonra , iki gün boyunca unutulmuş ama çok önemli , yine son anda bir ödevini hatırladı, yorgunluktan kıpırdayamıyor, benden yardım istiyor . "Hayat", konulu bir kompozisyon...Bu yorgunlukta, yatma vakti gelmişken...Mutfak balkonunda can hıraş bağrışmalar, kanat sesleri...Karanlık mutfağımın tek aydınlığı küçük balkonumu aylardır güvercinlere bağışlamıştım, rahatsız etmemek için aylardır balkonun kapısını bile açmamıştım . Balkonda ki şofbenin üzerine yuva yapmışlardı, yuvalarını bozmak aklıma bile gelmedi, sabahları gurk gurk seslerini duyunca kendim ile gurur bile duyuyordum, aferin bana diye iç geçiriyordum, yuva yıkmamak için nelere katlanıyordum...
Aman Allah'ım, balkonumun kapısını açtığımda bayılacak gibi oldum, güvercin pisliği her yerde,şofben pislikten görünmüyor,dört güvercin kıyasıya kavga ediyor,birbirlerini yoluyorlar,tüyler
uçuşuyor, benden korkup kaçmıyorlar. Elime geçirdiğim süpürge sapıyla korkutup kaçırmak istedim olmadı, zıplayarak yuvanın içine bakabildim, yumurta,  yavru hiç bir şey yok...Arsız şeyler diye bağırdım, çabuk gidin balkonumdan, hiç birinizi istemiyorum diye süpürgeyi sallıyorum gitmiyorlar...İçeri odadan Yunus bağırıyor " anne kompozisyonuma ne zaman yardım edeceksin?
Kompozisyon,mompozisyon umurumda değil, yardım etmeyeceğim, başının çaresine bak...
Terk edin balkonumu,başınızın çaresine bakın,başka yerde yuva kurun...
Başaramadım...
Bütün pisliği ile balkonu gerçek sahibine bıraktım,gurklaya gurklaya oturmaya devam etti, terk etmedi yuvasını.
Yardım isteyen Yunus çoktan uyumuş ,yaralı dizine krem sürdüm,üstünü örttüm. Yatağından yere düşmüş ,beyaz dosya kağıdını, çantasına koymak için aldım .Hayat konulu kompozisyonuna " hayatta en çok annemi severim",diye başlamış, gerisini getirememiş. Dişlediği kalemi ile birlikte, tamamlanamamış kompozisyonunu çantasına koydum. Yine kendimden utanarak, milyonlarca kere yaptığım yanlışlarımın ardından utandığım gibi, kendi yuvamın dağınıklarını toplamak için kollarımı sıvadım.Herkes yuvasında mutlu olsun diye dua ederek, her anne yuvasında mutlu olsun diye, her çocuk hayatta en çok annesini sevebilsin diye...


17 Mart 2014 Pazartesi

Adsız Kitap


Hafta sonunu evimizi temizleyerek geçirdik.İstanbul'da hava kapalıydı,kara kara bulutlar sadece gökyüzünde değildi, içimdeydiler de. İçimde ki kara kara bulutların yükü ağır geliyor, boşalmak için yer arıyordu. Yunus ile iş bölümü yaptık, kütüphanenin tozunu, o alacaktı. Kitapların tek tek tozunu alıp renklerine göre, boylarına göre, konularına göre raflara dizmeye başladı. Bu düzenini benden almamış,
karmakarışık,üste üste, yığın yığın istiflediğim kitaplarımı inci gibi dizerken, adsız bir kitabı nereye koyacağına karar veremiyor. Adsız kitabı görünce  10 yıl öncesine ışınlanıverdim. Parktayım, hava oldukça sıcak, pırıl pırıl güneş içime işleyemiyor,içim her zaman ki gibi kara bulutlarla dolu,yirmili yaşlarımdayım.Parkın ağaç gölgeli bir köşesinde bir kadın, küçük bir masa üzerinde kitap satıyor. Kitabın kapağında genç bir adam var, gözlüklü, arkasında mavi deniz manzarası...Parkta yürüyenlerin dikkatini çekiyor,bazısı cebinden para çıkarıp alıyor,bazısı sadece bakınıyor...Uzaktan uzaktan kitabın hikayesini dinliyorum.Genç bir baba, kanser olduğunu öğrenince günlük tutmaya başlıyor,
son günlerine kadar tuttuğu günlükleri, karısı, bir matbaada bastırıp oğluna gelir olsun diye satıyormuş.Sessizce kitabı aldım,bir gecede hepsini okudum.  İyi üniversitelerde okumuş ( Odtü, Boğaziçi) çok yönlü , 8 yaşında bir oğlu olan bir adam kansere yakalandığını öğreniyor.Bardağın dolu tarafını görmek için günlük tutuyor, sıradan hayatını ,basit bir şekilde yazıyor.Sıradan bir hayat basit bir şekilde yazılmış ama öyle etkileniyorum ki günlerce ,aylarca etkisinden çıkamadığımı dün gibi hatırlıyorum. Ölümden hiç bahsetmeden , ölümün adı hiç anılmadan,sorgulamadan,yıkılmadan,son ana kadar umutla yazılmış bir günlük...Günlüğün sahibi ile aynı mahallede oturduğumuzu,aynı sahilde yürüdüğümüzü okuduğumda ,onu kendime daha yakın hissetmiştim.Bir oğlu vardı,sekiz yaşına yeni girmişti, hastalığını öğrendiği gün işini bırakmış ve oğlu ile uzun bir kaç ay geçirebilmişti.Oğluna bırakabileceği tek şeyin iyi bir ahlak olduğunu kitabın sonlarına doğru
artık kalemi tutmakta zorlandığını da belirtmekteydi. Çok sevdiği sekiz yaşında ki oğlunu, eşini,piyanosunu,denizi,ikindi çayını,kitaplarını bırakacağı o gün, günlüğünün en son sayfasında yazıyordu.Günlüğün ilk sayfaları nasılda canlıydı, ilk aşklar,ilk tecrübeler,hayaller,kariyerler,gelecek planları,hesaplar,kitaplar,görüşler,fikirler,düşünceler...Gün gün ölüme yaklaştığını hissettikçe üzülüyordum.Yazmanın gücüne o gün daha çok inanmıştım.Sokağımın başında bir cami vardı,her gün birileri ölüyordu,selası verilip namazı kılınıyordu,gözümün gördüğü ile okuduğum beni başka türlü etkiliyordu.Kitabın sonuna,ölüm tarihi yazılı son sayfaya gelmek istemiyordum,ben okudukça sanki hala yaşıyordu,gözlükleri ardından hala bakan gözleri, oğlu ile oynadığı vakitleri vardı...
Kitabın içinde en çok şu cümle geçiyordu:"Şükürler olsun , her günüm için Allah'a sonsuz şükürler olsun"...
Yazarın son cümlesi ise;"sevgi ile,sağlıkla kalın"...Ölmüş kocasının günlüklerini kitap yapıp bir ağaç gölgeliğinde,sekiz yaşında ki oğlunun geleceği için satan kadını iyi ki görmüşüm.
Kitabı okuduktan sonra yıllardır yükünü çektiğim kara bulutların yağmur gibi gözyaşları ile boşalıp
hafiflediğimi hissetmiştim, kara bulutlar içime girmeye kalkışınca birden elime bu kitap geçiverirdi...
Yunus elinde ki kitabın önce tozunu sildi, kapakta ki gözlüklü adamın gülüşüne bakarak,adsız kitabı ,fıkralar,bimeceler,karikatür dergilerinin konulduğu "gülmece" bölümüne yerleştiriverdi...

Fotoğraf:ABD’li fotoğrafçı Claude P. Dettloff’un 1940’da çektiği “Beni Bekle Baba” isimli kare.



11 Mart 2014 Salı

Çocukluğundan Vurulan



"Bu kadar kötülüğe tanık olduktan sonra aynı kalabilir mi insan?"(*)

Şimdi İstanbul'da yağmur var,hava kapalı.Ama mutlaka bir gün güneş açacak her yer aydınlanacak
kötülüklerin bulaştırdığı iz, üzerimde görünür kılınacak...Aynı kalamadığımın farkına varacağım...

10 Mart 2014 Pazartesi

Basit bir ev hanımı



Cırt cırt almak için tuhafiye arıyordum.Yunus'un okul pantolonu belini sıkmaya başladı, geçen sene iki beden büyüğünü almıştım, seneye de giysin diye. Okulların tatil olmasına ne kalmıştı ki, birazcık daha idare etsin diye çözüm arıyorum, cırt cırt belki zor açılan düğmeye alternatif olabilir diye.
Tuhafiye ararken bir ses beni çağırıyordu, kafelerden birinden . En son geçen sene gördüğüm arkadaşım,öğle tatiline girmiş, iş arkadaşları ile kahve içiyor. Çok özlemiş beni, sarılıyor,öpüyor, yanında ki iş arkadaşları beni merak ediyor," kim bu arkadaşın, ne iş yapıyor? diye beni süzerek tanımaya çalışıyorlar.Arkadaşım gözümün içine bakıyor, kendini tanıtsana der gibi...
-Ev hanımıyım diyorum,evdeyim.
-Evde bütün gün ne yapıyorsun? diye sordu biri, diğeri " iki gün evde kalsam çıldıracak gibi oluyorum" dedi, başka biri,"ev hanımlığı çok zor, dışarıda çalışmaktan sıkıldığım zamanlar evde olsaydım diye iç geçiriyorum ama bana göre değil , dedi , en sonuncusu" büyükşehirde tek maaş ... cık cık...diye cıkladı, özgürlük denildi, güven denildi,özel hayat denildi...Aslında hepsi hayatından
bir şekide memnundu.Ben memnun muydum? Bütün gün evde ne yapıyordum?
İşe ve okula gitmesi gerekenlerin, çalışanların işlerini kolaylaştırmaya çalışıyorum. Kahvaltı hazırlıyorum, önceden ütülediğim kıyafetleri çıkarıyorum, uygun çorap arıyorum, giyinmelerine yardımcı oluyorum,arkalarında unuttukları bir şey olmasın diye çantalarını kontrol ediyorum, el sallıyorum, kapıyı kapatıyorum .Bozulmuş yatakları topluyorum, çıkarılmış pijamaları katlıyorum,
lekelenmiş banyo aynasını,lavaboyu siliyorum,büzüştürülüp atılmış yüz havlusunu katlayıp yerine asıyorum,dünkü çorapları ve kıyafetleri çıkarıldıkları yerlerinden alıp kirli sepetine atıyorum,kahvaltı sofrasını toplayıp, dünün havası ile dolu evime yeni günün havasını doldurmak için pencereleri açıyorum .Pencereden beri sokakta hızlı hızlı bir yerlere giden insanları görünce içimi tuhaf bir korku,ürküntü kaplar.Bütün insanlar işleyen bir saatin parçası gibi .Hepsinin hızlı hızlı gidecek işleri var,öğle tatilleri,kızacakları patronları,çekemeyen iş arkadaşları,halledemedikleri sorunları var, her gün bitirilmesi gereken ödevleri var,sorumlulukları var, sadece kendilerinin yapabileceği,kendileri olmazsa batacak şirketleri,yetişmeleri gereken bir zamanları var.
Ben pencerenin öbür tarafındayım,zaman ile yarışmıyorum.Zaman alıp zaman satmıyorum.
Zaman, her gün misafirliğe gelir evime, sakin sakin onu ağırlıyorum, ne isterse onu vermeye çalışan cömert bir ev sahibi olmaya çalışıyorum.Zamanın istediği neydi,diye uzun uzun düşünebiliyorum.Bulaşıkları yıkarken,çıkmayan lekeler ile savaşırken,zor ütülenen gömleklerde ter dökerken,akşama hangi yemeği yaparsam herkesi sevindirebilirim diye tercihler yaparken, zamanı
düşünmekten hiç geri kalmam,hep düşünürüm.Günün bir saatinde,zaman genişler genişler aklımın alamayacağı kadar büyür,ben ufaldıkça ufalırım...Kaybolmaktan korkarım,dışarıda ki, pencerenin dışında ki insanların zamanını özlerim.Kendimi kaybetmekten korkarım.Bir duada, bir kitapta, bir sayfa da , bir yürekte kendimi ararım...Zamanın ağırlığı azalır, azalır,gün saatlere bölünür,saatler dakikalara,dakikalar geçer,biter,yok olur... Misafirim kalkar gider,ikramımı
beğendi mi diye kendimi sorgularım...
Akşam olur,dışarıdakiler evlerine gelir,kapıyı açarım, sıcak yemekleri olurum,yıkanmış temiz çamaşırları,toplanmış yatakları olurum...Zamanın ağırlığı ve büyüklüğü içinde  kendimi kaybettiğim de
bulunabileceğimi hissettikçe mutlu bir ev hanımı olabiliyorum. Kendimi buldukça ,mutlu oluyorum.
Basit bir ev hanımıyım  ,dedim ,kafede ki gruba, öğle molalarını meşgul etmeden yanlarından ayrıldım.Cırt cırt inşallah işe yarar diye dua ederek tuhafiye aramaya kaldığım yerden devam ettim...

8 Mart 2014 Cumartesi

Kadınlar Günün Kutlu Olsun Anne




Yedi Mart akşamı portremi çizmeye başladı.Uzun uzun yüzüme baktı,kıpırdamadan durmam konusunda uyardı.Hiç kucaktan inmeyen kedimiz,"Pıtpıt şimşek pofuduk 'da mecburen kendini portreye
kattı.Resmin içinde bir de hediye varmış,hayatında hiç küpe takmamış annesinin kulaklarına
pırlantalı küpe çizmiş, küpeli portremi;"Kadınlar günün kutlu olsun anne" diyerek, bugün verdi.

*Kedimizin şimdilik üç ismi var,her sabah yüzüme pıt pıt vurarak beni uyandırmaya çalıştığı için ben:Pıtpıt koydum, Yunus'un peşinden şimşek gibi koştuğu için Yunus:Şimşek, babamızın eski kedisi aklından hiç çıkmıyormuş onun için babamız:Pofuduk diye çağırıyor.Kedimiz çok akıllı bütün isimlerini hiç karıştırmıyor,hepsine koşuyor...
*Resimde, kedinin dört bacağında ki tırnaklara dikkat!

7 Mart 2014 Cuma

Büyük Bir Mirasa Konmak

Geçtiğimiz haftanın bir akşamında ,ailecek yemek sonrası çayımızı içerken eşimin telefonu çaldı.
 Bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan kucağımda ki kediyi okşayıp bir yandan Yunus'un ev ödevini kontrol ederken bir yandan da başka odada telefon görüşmesi yapan eşimden gelen seslerden anlamlı bir cümle oluşturmaya çalışıyorum. Urfa , çok zengin,
eski, 1940, arsa, toprak, tapu, dönüm, hektar, imar, site, verimli, nerden çıktı, bu zamana kadar, niye haberimiz olmadı, gerçek mi...Başka odadan gelen bu kesik kelimelere öyle odaklanmışım ki, kucağımda ki kedi  kaçmış, Yunus ödev başından kalkmış kedi ile oynamaya başlamış. Telefon görüşmesi bitmiş ve
eşim ," büyük bir mirasın varisçilerinden biriymişim" dediğinde yeni doldurduğum çayı öyle kafaya dikmişim ki günlerce damağım yanacak,eti kabarıp kabarıp soyulacaktı.

Gerçek mi? Gerçekti,  Urfa'nın en zenginlerinden biri ölümünün üzerinden yarım asırdan fazla geçmiş  ama  bize mirasından  bırakmıştı  . Urfa'ya gidilmesi gerekiyordu.
Uçak parası çok paraydı, eşimin yanında benim de Urfa'ya gitmeme izin vermeyecek kadar...
Eşimi Urfa'ya yolladığım gün ,dün değil evvelsi gündü, sabahın beşiydi, biletin en ucuz olduğu vakit.
Yunus uyuyordu, okul için uyandırılmasına iki saat vardı.İlk kez eşim bizden ayrı tek başına bir şehre gidiyordu, bizsiz hiç bir yere gitmediğinin farkına vardım.Onsuz evimiz, onsuz bir sabahın beşi...
Henüz aydınlanmamış gökyüzülü pencereme kafamı dayadım, düşüncelere daldım.
Değişecek olanların hesabını yaptım.Bahçenin garajında hemen göze ilk çarpan en eski araba,arabamız..Pencereden beri ona bakındığımı hissedecek kadar bizimle, otuz yaşına çoktan girmiş arabamız.Satılmalı ,kimse almaz hurdacıya verilmeli,yerine garajda ki şu, kendi çizgisine sığmamış komşu çizgiyi ihlal edecek kadar  dev gibi yeni arabalardan almalı...Pencere pervazından kart kurt gelen seslerin sahibi tahta kurtçukları , garaj da ki hangi arabayı seçsem ikileminden beni ayırdı.Kart,kurt,kart , kurt....Sesli pencere pervazlarım, kapakları yavaşça açılması gereken ,aksi takdirde devrilme tehlikesi olan dolabım,koltuklarım ,kütüphanem,masam...hepsi değişmeli,hepsinden iyelik eklerini çıkarmalıyım.Minderi çok oturmaktan erimiş,yüzü sararmış ,kedinin tırmıklarını özgürce savurduğu "koltuğum" değişmeli , kendine özgü tarz sahibi yeni" koltuk" gelmeli. Kedinin tarz sahibi yeni koltuğu tırmalamasına izin veremem, öyle zengin olacağım ki her şey kusursuz olmalı diye düşüncelere dalmışken,kedi kendi daldığı yerden uyanmış kucağıma atlayıverdi,patileriyle yüzüme sevgi gösterileri atarken içimdeki zengin ayşe ondan nasıl kurtulabileceğinin hesabını yapıyordu...Gün ,kucağında uykuya dalmış bir kedi ile pencere önünde başka bir ayşe'ye doğru , aydınlanıyordu.
Bir masalın içindeymişim gibi...
Zengin olmak gerekliydi, masalın sonu,filmin sonu hep zenginleşerek bitmeliydi.
Paranın alabileceği hiç bir şeyden yoksun kalmamak gerekliydi.
Paranın satın alamayacağı şeylerin her türlüsü ile  çok avutmuştum kendimi , artık yeterdi.
Gönül zenginliği, içinin güzelliği, ailenin mutluluğu ,huzuru diye diye hep kendimi kandırmaya uğraşmışım
hakiki zenginlik nasılda rahatlattı beni...Yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlayan güneş,penceremin önünde ki ağaçda tünemiş serçeleri uyandırdı,kalbimin sesi sanki dışarıdan işitiliyor, cıvıldaşan serçeler gibi...Zengin olmak çok güzel bir şeymiş.Ohh diye iç geçirdim,çok şanslıyım,zengin olmak büyük bir şanstı ve bana da nasip oldu.Zengin olunca bambaşka oluyormuş insan, kendimi tanıyamadım,pencere önünde oturmuş kendime odaklandım.Yeni ayşe nelerden hoşlanır,nelerden hoşlanmaz...Her şey farklı,her cevabım eski ayşeye göre çok farklı,işte zenginlik insanı farklı yapıyormuş,doğruymuş...Yunus'u uyandırma vakti gelmiş de geçiyor,pencere önünden fırlayıp okula hazırlama rutinine geçtim.Uykulu Yunus'a okul önlüğü giydiren ,çantasına beslenme koyan artık eski ayşe değil,yeni ayşe ama yeni annesinin farkında değil henüz...Yunus'u okula uğurlayıp,Urfa'dan gelecek telefonu beklemeye başladım.Eski ayşeye tahammül edemiyordum,hemen eski ayşeden kurtulunmalı,yenisi bütün cümle aleme ilan edilmeli...Aklıma bloğum geldi, artık yazılarımda değişecekti,mecbur değişmeliydi.Ben de yeni elbiselerimle,cafelerde,eğlence yerlerinde,gülücükler saçarak yeni telefonum aracılığıyla herkesi haberdar etmeliyim. Hayat zengin olunca güzeldi,aksini duymaya kulaklarım kapalı çünkü aksine karnım toktu...
Dakikalar vardı, haberin gelmesine ,hayat ne güzeldi, ne süprizliydi,dakikalar sonrasında ki ayşenin hayatını çiziyordum, ne güzel bir resimdi....Bunca zaman dünyanın tüm nimetlerine gözüm kapalıydı ama işte gözlerim açılmaya başladı...hayat... tatlı hayat...
......
" Aloo Ayşee, şarjım bitiyor, çabuk çabuk anlatayım, Urfa'ya yirmi kilometre uzaklıkta ki bir köyden 300 metre kare bir arsa,payımıza düştü,hepsi bu kadar, tapu işlerini halledip akşam uçağı ile dönüyorum".

*İki gün sonra bugün; iki gündür şoklanmış gibiyim, henüz gerçeklerin farkına varamadım.Kendimi bulamadım,eski ayşe 'yi bir paçavra gibi üzerimden sıyırıp attığım o sabahın beşinde ki pencere önünde kaldım.Utanıyorum.Yeni ayşeye ne meraklıymışım,ne çabuk eskisinden vazgeçebiliyormuşum, üstelik oynaya oynaya,ohlaya ohlaya...Hayalden de olsa hurdaya sattığım araba ve eşyalarım ile yeniden barışmaya çalışıyorum, karnım tok dediğim şeyleri yine arzulamak için, paranın sahip edeceği tüm şeylere açtığım gözlerimi yeniden kapatmak için,gerçek güzellikler için
diyerek yine kendi kendime ninniler söylemeye başlıyorum...
Bu arada Urfa'yı hiç bilmem,eşim de bilmez, hiç gitmişliğimiz yok,tanıdık yok...
Hayatın getirdiklerine karşı ilkeli bir duruş göstermem gerektiğini hatırlattı Urfa daki küçük toprak parçamız...









4 Mart 2014 Salı

Ama Anneciğim



Sınavlara hazırlanırken hep Fikret Kızılok dinlerdim.Müşavirlik, sermaye piyasası, denetçilik sınavlarını hep Fikret Kızılok'u dinleyerek kazandım.
Kitaplar içine gömülmüşken bu şarkı çıkar, elimi tutar, alır götürürdü. Hayallere dalardım...
Sınavların hepsini kazansam , mesleğimi elime alsam, bir oğlum olsa...
Sınavları kazandım ama mesleğimi elime alamadım, bir oğlum oldu , gerçekleşememiş tüm hayallerin sıkıntılarını alıp götürdü...
Annesi çalışmayan , babası henüz akademisyenliğinin başlarında olan bir ailenin çocuğu olmak, ülkemin çoğu çocukları gibi olmaktır. Az gelirli bir ailenin çocuğu olmak.
Yunus büyürken, ona sunulan hayattan alabildikleri ile çok mutluydu .Yunus büyüdü , gözleri başka hayatlar görmeye başladı. Örneğin özel okul bursu alması onu bambaşka bir çevrenin içine soktu.
Yunus, azı, idare etmeyi , sonrayı , daha sonrayı , unutmayı, ilkokula başlamadan öğrenmişti bile.

Şartlardan dolayı yine yeni bir şey öğrenmek durumunda kaldı ve yaş günü hediyesi verilmesi gereken bir arkadaş Yunus'u çok üzdü.
Hediye anlayışımız okulda ki diğer ailelerden farklı, farklı olmasının en büyük nedeni ise yine
şartlarımız...Şartlarımız bizi diğer aileler gibi  alışveriş mağazası içinde ki oyuncak mağazasından hediye seçtiremiyor. Bizim hediye anlayışımız şöyleydi,  arkadaşımızın en çok sevdiği şey nedir
öğreniriz, ejderha seviyormuş, içinde arkadaşımız ve ejderha olan bir resim çizeriz, boyarız, uygun bir çerçeveye koyarız, sabunların üzerine dekubaj yaparız, en sevilen kahramanların resmi ile ellerini yıkasın diye, kız arkadaşlarımıza yastık yüzü yaparız, yastığın üstüne yüz çizeriz, yün ipliklerden saç yapıp saçları örüp toka takarız, saksılarda yetiştirdiğimiz süs domateslerini, gülleri,sardunyaları üzerine yazı yazarak , hediye ederiz...
Yine yakın bir  arkadaşının doğum gününde ,ne yapalım da hediye verelim diye düşünürken, " günlük" olsun diye karar kıldık. Yunus, kendi günlüğünün aynısından arkadaşına da almak istedi, arkadaşım ile aynı günlüğe anılarımızı yazalım diye tutturdu. Bir hafta boyunca , her kırtasiyede
aynı günlüğü aradım, bulamadım.Karşıya geçtim , büyük kırtasiyecilerin birinde buluverdim,Yunus çok sevinecek diye altın bulmuş gibi...
Hediyenin içine uzun uzun bir şeyler yazdı Yunus, paketlerken birazını okudum".Dostum, bu günlüğü
senin için annem aradı, aynısından bende de var, aynı şeyler bizi kardeş yapar, günlük kardeşi olduk,
çok merak ediyorum neler yazacaksın, belki sonra okuruz...."

Hediyeyi okula götürdü. Hediye verme kuyruğuna girdi. Sıra kendine gelince hediyesini uzattı. Hediye paketini eline alan doğumgünü çocuğu "İçinde ne var bunun" diye Yunus'a sordu.Günlük dedi Yunus.
Doğum günü çocuğu hediye paketini açmadan gerisin geri Yunus'un eline vererek," evde çok defter var ,istemiyorum".dedi.

Yunus eve geldi, çantasından geri çevrilen hediyeyi çıkarıp annesine uzattı, "İstemedi,"dedi.
Sonra yemeğini yedi, ödevlerini yaptı ve akşam olunca uyudu.
Akşam olup herkes yattıktan sonra , evimin en gizli köşesine sinip , gizli gizli ağladım.
Benim yüzümdendi.
Ertesi gün okul müdürünün odasında buldum kendimi.Şöyle dedim; Bir hediye için oğlumla biz saatlerce o çocuğu düşünüyoruz, en çok hangi hayvanı sevdiğini öğrenirken, çizerken,boyarken, uygun bir çerçeve ararken hep o çocuğu düşünüyoruz, onu mutlu etmek için vaktimizi harcıyoruz,bir oyuncakçıdan bir kaç dakikalığına seçilen hediye ile vakit harcanılarak uğraşılarak el ile hazırlanan
hediye kıyas edilebilmeli, bunu öğretebilmeli ,derken sanki dünyanın en büyük derdini deşmişim, müdürün önüne akıtıyorum...
Yılbaşı çekilişinde yine aynı çocuk ama bu sefer kendisi Yunus'a hediye verecek
 Kalp kırmaya meraklı çocuk yetiştirmeye özenli, benim çocuğum merkezli dünyalarında, empatiye
karşı uzaylı anneler gibi olmalıyım diye kararlıyım ve" Yunusçuğum , hediyeni almayan o çocuk , herkesin içinde sana hediyesini uzatırken sen de geri çevir, alma, görsün nasıl bir duygu yaşatmış sana"diye akıl verdim.Yunus kocaman gözlerini gözlerimin içine devirdi, sanki beni kaybetmiş de arıyor gibi bakarak;
-Ama anneciğim , ben o gün çok üzülmüştüm, arkadaşımın benim gibi üzülmesini istemiyorum.

Gözlerim yaşardı, Yunus gözlerimin içinde aradığı annesini bulmuş gibi sarıldı, göğsüme kafasını gömdü...