24 Ocak 2014 Cuma

yolculuk

Hayatta en çok sevdiğim şeylerden biridir yolculuk. O kadar az gerçekleşir ki bu en sevdiğim şey.
Ankara-İstanbul arası ile sınırlıdır yıllardır.Hiç yurt dışı görmedim.Başka bir ülke,başka insanlar başka kültürler görebilmeyi çok isterdim.Umudum var,birgün ben de pasaport için resim çektirenler arasına girebilirim.Hep bildiğim yollarla sınırlı kalan yolcululuğum bana şöyle görünür:
Yolculuk daha önce hiç görmediğim bir arkadaş gibi gelir.Hiç tanımadığım birinin ardına düşmek beni çok heyecanlandırır.Olağan dışı bir şeydir bu,alışık olmadığım.Evimi terk ederim, belki de hiç geri dönmeyeceğim, öyle cesaretliyim bu arkadaşın peşine düşerken...Otobüste ki yerime oturup
hareket saatinin saniselerini sayarım.Hareket başlayınca kalbim yerinden çıkacak olur.Bambaşka biri olurum işte o hareket halinde ki otobüs içinde.Mekandan uzaklaşırım. Gidiş ve dönüş yok, evim yok,varacak yerim yok...Mekan yok...Sadece yollar var...Sadece hareket var...Hareket halinde milyonlarca görüntü görür gözlerim , hiçbirini hafızamın kapılarını açıp içeri sokamam ,mekansızlık içindeyim...Bir başınayım.Kendime en yakın zamanlarımı yaşarım.Kendime konuşurum,kendimi dinlerim . Aidiyetsizlik korkutmuştur, kendi elimi tutup "korkma"derim kendime.
Korkarım yine de, başımın üstünde su gibi akan bulutlara bakamam.Nereye gideceğim...Nereye gideceğim konusunda  emin olamam.Yolculuk hiç tanımadığım bir arkadaş beni istediği yere  götürebilir...Mekansızlık içimi kemirir,evinin kapısını altlı üstlü üçer kere kilitlemiş kendimden utanırım.Terk edilen yere geri döneceğimden emin olmam beni dehşete düşürür.Gidilecek yer, dönülecek yer yoktur, sadece hızla akan yollar vardır....Yol kenarında ki ağaçlar,elektirik direkleri, evler,ışıklar öyle hızlı terk edilir ki  her şey gerçekliğini yitirir.Gerçek nerede başladı,nerede bitti
düşünmeye başlarım.Kendi gerçekliğimi sınarım.Oldukça yalnız hissedirim kendimi. Her şeyden uzaklaşmış hissederim. Hızlı akan yollar bana bir şey anlatmaya çalışır.Kafamı cama dayayıp dinlerim.
Yarın yine Ankara yolcusuyum,mutluyum...

Leyleğin geciken adımı


 
 
15 yıl evvel sadece altı ay oturduğum apartmanda bir komşum vardı.Aynı yaşlarda olduğum bu komşumu her perşembe günü araba bagajına ekmek ve plastik kaplar koyduğunu görüyordum. 
Meraklı komşu olmak istemiyordum, sadece selam veren komşu olmak istiyordum.
Bir karşılaşmamızda " boş yoğurt kaplarınız olursa bana verir misiniz" dedi.
"Veririm" dedim, neden,ne yapacaksınız diye sormadım.
Bir perşembe sabahı boşalan yoğurt kabımla komşunun kapısındaydım.Komşum kocaman tencerelerde çorba yapıyordu, boş yoğurt kabıma10 kepçe çorba koydu.
Muhtardan durumu iyi olmayan ailelerin adresini almış,her perşembe çorba ile ekmeği kapılarına kadar götürüyormuş.
"Ben de gelebilir miyim?" diye ilk soru soran komşu oldum.
Zengin sitelerimizin arkasında tek odalı barakalarda her perşembe bir plastik kap içinde çorba bekleyenler vardı.Kapılar ardından uzan hep çocuklar ile kadınların elleriydi.
 
Çorbalar bitip eve dönerken," bu gece başını yastığa koyduğunda huzurla uyuyacaksın"
dedi komşum.
O gece başımı yastığa hiç koyamadım.Bütün gece düşündüm durdum,
kapılar açılıyor, soğuk,küf kokulu evlerin kapıları , çocuklar ilk önce gözlerime bakıyor.Ben çocukların gözlerine bakamıyorum,çorapsız çıplak ayaklarına bakabiliyorum.Çocuklar gülerek ellerime uzanıyorlar,teşekkür ediyorlar, sevinçle içeri koşuyorlar.
Acımıyorum, huzurda bulmuyorum.
Her açılan kapının ardından ben çıkıyorum.Perşembe günleri bir ekmek ile bir çorbayı bekleyen benim.Plastik kabı tutup içeri alan benim ellerim.Soğuk ve  küf kokan evler benim evim.
 
Theo Angelopoulos'un bir filminde Yunan politikacı birden bire kayıplara karışmış hiç kimse izine rastlayamamıştı.Politikacının karısı yine eski  yaşantısına devam ederken kocasından haberler almaya başlar...Hangi haber doğru,hangisi yanlış her şey belirsizdir.
Kocasından haber getirenler, onu mülteci kamplarında yaşarken görmüşler, mültecilerle şakalaşırken, pazarda patates satarken,bir tren vagonunda uyurken , bir çocuğa masal anlatırken...
Kayıplara karışan politikanın karısı şaşkındı, anlam veremiyordu.Rahatları yerindeydi, mutluydular
hayat hep onlara güzeldi...Ülkeleri ayıran sınırlar gibi yaşam koşulları...
Bir adım ötesi başka bir ülke...
Hangi ülkenin insanıyım...
Bir adım...
Mültecileri gördükten sonra eski yaşantısına devam edememiş onların arasına karışarak yaşamaya devam etmişti Leyleğin Geciken Adımı adlı filmde.
Perşembe günleri soğuk evlerinin ardından çorba bekleyen çocuklar olmamalı, anneler olmamalı
soğuk kapıları açan ben olmadığım,Yunus olmadığı için şükür etmemeliyim, hiç yoktan iyidir diyerek bir çorbanın ardından huzur bulmamalıyım.
Bir sınır çizgisinde tek ayağımız havada bekliyoruz....
Dün eski komşuma gittim, yıllardır devam ediyormuş, çorbanın yanına sulu sebze yemeği eklemiş.
Hafta da bir yemek isteyenler hep çoğalmış, hiç eksilmemiş...
 
 
 
 
 
 
 

21 Ocak 2014 Salı

Misafir Odası

Annemin çocuklarına hep tembihlediği üç nasihatı vardır,dün üçüncü nasihatını acınarak hatırladım.
Misafir odam içler acısıydı, bütün gün evde olmama rağmen kapısı hiç açılmayan odayı temizlemek angarya gibi geldiğinden büfelerin sehpaların üzeri yazı yazılacak kadar tozluydu, pencereleri dışarıyı göstermeyecek kadar kirli...Evimize uzun zamandır misafir gelmediğinden, gelme ihtimali de belirmediğinden misafir odası terk edilmiş gibiydi...

Annem için misafir kutsaldı, Tanrı Misafiri'ydi.
 Evimiz Ankara'da, yurt dışına gidecekler, hastaneye gelenler, vize başvurusu yapacaklar, milletvekili  ile görüşmek isteyenler çeşit çeşit ihtiyaçları ile memleketlilerimiz hiç eksik olmazlardı.
Sırf bizim için gelen nerdeyse hiç yoktu ama annem hepsini Tanrı Misafiri görüp en güzelinden hizmet etmeye çalışır, bizi de çalıştırırdı.
Küçük evimizin en büyük odası misafir odasıydı, kapısı daima kilitliydi, misafir gelince açılır gidince yine kilitlenir.Misafir odası ayrı bir ülkeydi, evimize hiç benzemezdi,kokusu, eşyaları, düzeni,temizliği her şeyiyle farklıydı.Hiç yaşanmamış odanın kilitleri açılır , büfe
masa, sehpada ki beyaz danteller yıkanır kolalanır,perdeleri yıkanıp ütülenir,kırlentlerin yüzleri çıkarılır yıkanır, koltuklar silinir, hiç ayak değmemiş halının üzeri itina ile süpürülür, içki içilmeyen evimizde büfede ki çeşit çeşit likör,şampanya bardakları yıkanır kurulanır tekrar yerine dizilir,misafir tabakları,çatal bıçakları dolaptan çıkarılır, Haftada bir yaktığımız banyo kazanı hep yanıyor vaziyette
tutulur, banyo fayansları ovalanır,misafir havluları çıkarılır.Misafirin yatması için yatak odası hazırlanır, annem ile babam yer döşeğinde yatar, sandık açılır misafir çarşafları çıkarılır, bir de ucu iğne oyalı bir yemeni çıkarılır, misafirin peşine hediye olarak vermek için. Çeşit çeşit yemekler yapılır, ay sonuna denk gelirse komşulardan borç alınır yine de çeşit eksik olmaz.Sadece misafir geldiğinde gördüğümüz yemekler sayesinde bunca eziyete katlanırdım, hele 7 katlı pasta için her türlü misafir karşılama işkencesine hazırdım....Merdane ile yedi tane yuvarlak yapardı annem, her yuvarlağın arasına krema , en üst katına da çilek reçeli...İçim çekilirdi, benliğim yok olurdu, kendimi kayberdim, gözlerim görmez olurdu.Yedi katlı pastanın yapılışını rahat rahat izleyebilmek için bile neler vermezdim, hep misafir koşuşturmasına kurban edilen dakikalara denk gelir, tuvaleti son bir kez vimle, misafir terliği kapı ağzına çıkarılmış mı, boy aynasında el izi kalmış mı, her yere kolonya serpilmiş mi  ile harcanan dakikalar...Kutsal bir ayini izler gibi izlemek isterdim 7 katlı pastanın yapılışını, her katı içime çeke çeke , özümsemeye çalışarak...Her şey hazır anne diyebilmek için
canımı dişime takıp pastanın hiç yoktan bir bölümüne yetişmeyi ne çok isterdim.Boy aynasının el izlerini hohlaya hohlaya nefesimle silerken, göz ucuyla bakındığım yedi katın üzerinden akan çilek reçelinde erirdim. Kocaninem anlatırdı,gökyüzü de 7 kat , nefis dereceleri de 7 katmış,çocukluğumda nefsimin en derinliklerine 7 kat pastayı öyle gömmüşüm ki çıkarılması mümkün değil...

Misafir kanımızın son damlasına kadar en iyi şekilde ağırlanmalıydı, gönlü hoş edilmeli, ağzı hiç boş durmamalıydı, yemek,tatlı,çerez,meyve sonra tekrar yemek tatlı çerez meyve...fotoğraf albümleri çıkarılır, anılar anlatılır,sohbetler yapılırken ben genelde mutfakta bulaşık yıkardım.Günlerce kalacak misafirin canı sıkılmasın diye şehir merkezinde gezdirilirdi,  üç vasıta değiştirilerek gidebildiğimiz Anıtkabir  ziyaret edilirdi, en çok hayvanat bahçesini görmek istelerse de biz mutlaka Anıtkabir'e götürürdük bütün misafirlerimizi.Ankara'nın görülmeye değer her yerini görmek isteyen misafirlerimiz ardında annemin yürüyecek dermanı kalmazdı ama yüzü hep gülerdi, misafir kutsaldı...Arkasından su dökerek uğurladığımız her misafir ardından annem yorgunluktan hasta olur,günlerce yataktan kalkamazdı...

Yine de annemin en büyük nasihatının " eviniz de misafir odası olacak, her misafiri benim gibi ağırlayacaksınız" olması, sanki misafiri, çocuklarından daha çok sevdiğini gösteriyormuş gibi...
Misafir odamın son hali , annemin nasihatını kulak ardı yaptığımın deliliydi, içimi acıttı..


20 Ocak 2014 Pazartesi

İkindi Güneşi



Geçen cuma günü ,günün en sevdiğim bir vaktinde iş görüşmesine çağrılmıştım.İkindi vakti,  bir
muhasebe müdürünün odasında iş istiyordum .Elin de öz geçmişimi tutan muhasebe müdürü yüzüme hiç bakmıyordu.Bir sayfanın yarısını bile dolduramamış bir özgeçmiş. Çeyrek sayfaya şu üniversite,şu meslek ruhsatı şu lisanslara sahibimi sığdırmışım ,o bir kaç maddeye öyle dalmış ki
sanki derinlerde bir şey arıyor,yüzüme bakmamaya itina eden muhasebe müdürü.
İkindi vakti günün en sevdiğim vaktidir, ikindi güneşi üzerine düştüğü her şeyi hüzünleştirmeye başlamıştır.Müdürün odasından beri talip olduğum işin yapıldığı yere göz ucuyla bakındım.
Muhasebe odasının pencereleri yok . Olsun dedim içimden, penceresiz de bütün gün geçer...
"Mesleğinizi seviyor olmanız gerek, bütün gün hatta akşamın geç saatlerine kadar çalışabilirsiniz", diyebildi muhasebe müdürü. Penceresiz bir odada sabahtan akşama kadar fatura kesmeyi sevmeliyim.
Bütün günlerimi penceresiz bir odada fatura kesmeye kurban edebilirim.O kıvama geldim artık.
Eskiden, insanın istemediği işi yapmasına akıl erdiremezdim,insanın aklı var,gücü var, umudu var hayalleri var derdim, imkansız diye bir şey yoktur diye düşünürdüm, yeter ki istemeli...
Çivi gibi yağan yağmurda şemsiyesizleri gördükçe ıslanmayı seviyorlar diye düşünürdüm, işsizler
evsizler, yoksullar da " istemeyi" bilmiyorlardı.
Evimin güneşini çalan lüks sitelerin kapısında lüks arabalar içinde takım elbiseli şoförler patronlarını bekliyorlar, iki vasıta ile temizliğe gelen kadınlar bir sabah bir akşam görünüyorlar, yemek taşıyan motosiklet orduları ile köpek gezdiren apartman görevlileri...Büyüklerimizden kalma bu evimde semtimin yabancısıyım.Artık iyice anladım. Çay içmek için oturduğumuz bir parkta, Yunus ayranını pipetle içmek istedi,garsona söyleyelim getirsin dedi yanımızda ki biri...Garsona zahmet vermek istemiyorum diyerek kendi pipetini kendi aldı, Yunus.  Boşalan bardakları doldurmak için ayakta bekleyen garsonlara , evlere temizliğe giden kadınlara, yerin metrelerce altından kömür çıkaranlara,
son ütücülere,lüks site inşatında çalışan işçilere kendimi yakın hissediyorum, bu yüzden olsa gerek
"pipet getirmek sadece garsonun işidir,otur yerinde "diyemedim Yunus'a.
Boşalan bardakları doldurmak, elalemin pis evlerini temizlemek, lüks site yapmak için canını hiçe saymak,yerin altından kömür çıkarmak, sevilmeli, her iş kutsallaşmalı, en iyisini yapabilmek adına
hiç sorgulanmamalı, penceresiz bir odada sadece fatura kesmekle bütün gün geçirilebilmeli üstelik sevinebilmeli... Ben artık o kıvamdayım.Yalan söylemiş olmadım;" Mesleğimi seviyorum, yeter ki bana fırsat verin."
Kafanızda ki ücret nedir diye sorulunca kendimi kuş gibi hissettim.Uça uça ikindi güneşinin vurduğu
bir ağacın dalına konuverdim.Penceresiz muhasebe odasında bir ağacın dalında cıvıl cıvıl ötüyorum
hiç kimse farkında değil.Şu yaşıma kadar hiç maaş almadım deyiverdim müdüre...Gözlerini özgeçmiş kağıdından kaldırıp yüzüme baktı, ilk kez.Gözlerimin içine bakarak,şöyle dedi;" Biz sizi ihtiyaca göre çağıracağız".

13 Ocak 2014 Pazartesi

Divan

Divan ile ilgili internette bir görsel bulamadım.Ne çok yaşlanmışım, bütün çocukluğum divan üzerinde geçmişti ama artık divanın adı ve resmi çoktan kaybolmuş,durduk yerde içimi hüzün kapladı ,sebebi divanlarımı çok özlememdir...

Oturma odamızın iki köşesinde iki divanımız vardı.Divan üzerinde komşular ağırlanır, dersler çalışılır( masa, lise yıllarında hayatımıza girdi), gazete okunur, ailecek  sohbetler yapılıp  televizyon izlenir,
akşam olunca da  üç kardeşimle yatağımız olurdu.
Divanımız yün döşekliydi. Her sabah yün döşek tazelenirdi.Annem bir ucundan, gücüm yettiğince ben bir ucundan tutup yün döşeği havaya kaldırıp yere atardık.Yere vurdukça top top olmuş yünler açılır ve döşek kıvamını bulana kadar bu iş devam ederdi. Annem her sabah söylenirdi," kollarımda derman kalmadı döşek vurmaktan." Bazı geceler döşek ıslanırdı, sabah olunca kim işedi kavgası çıkardı. Döşeğe işemiş olmak çok büyük bir suçtu, kimse üzerine almak istemezdi. Benim için yatağa işemek büyük bir hüzündü...Yıkanmış döşek balkona atılır, kuruması beklenirdi, akşama kadar kuruyamazsa ...Annem, ev taşınmalarında hep güneş gören balkonlu evler arardı...
Döşeğin yünlerini annemin ninesi kendi elleriyle koyun kırpmış da hazırlamış, annemin bazen döşeğe sarılıp ağlaması bundandı.
Divanımızın örtüsü anneannemin çeyizinden etekleri kanaviçe , iki kırmızı gül,bir yaprak,iki kırmızı gül bir yaprak diye devam eden...
Divanın duvara değen yastıkları Almanya'dan, bir boynuzlu geyik masmavi dereden su içiyor arkasında karanlık bir orman, üç yastık yanyana...Boynuzlu geyik ürkek her an karanlık ormandan bir avcı çıkıp onu öldürecek gibi...Üç yastık ile divan örtüsü hep düzgün durmalı, her an bozulan yerleri düzeltilmeli...Çocukluğumda en çok "divanı bozmayın" sözünü duymuşumdur.
Üç kardeşin ağırlığı ile çukurlaşan yün döşek...Çocukluğumu ne güzel özetliyor...



9 Ocak 2014 Perşembe

Diyojen, ödev, Sinop

 Edebiyat öğretmenim bir araştırma ödevi vermişti; Diyojen  elinde bir fener ile neden " insan arıyorum" demiştir?

80'lerin sonunda araştırma ödevlerimiz ansiklopedilerden yapılırdı,  büyüklerden, üst sınıfta ki  abilerden, ablalardan fikir alınırdı.
Büyük Larousse ile AnaBritannica çok kıymetliydi.

Fasikül fasikül biriktirdiğimiz ansiklopediyi henüz ciltlendirememiştik, eksik harflerimiz vardı ve ödevlerim hep bu eksik fasiküllerden çıkıyordu.
Babama sordum;
-Baba , Diyojen niye elinde fener ile insan arıyormuş?
-Dürüst insan kalmamıştır, dürüst insan arıyordur, dedi babam
Anneme de sorayım;
-Memleketinden uzakta, gurbettedir , hemşerilerini arıyordur, dedi annem.
Komşumuz Süliye Teyze gün görmüş , acılar çekmiş , olgun bir kadındır onun da fikrini almamı isteyen annemdi.Elimde  bir tabak dolusu yumurtalı pırasa kavurması ile Süliye Teyze'ye,Diyojen'i soruyorum.Süliye Teyze duygulanıyor, Diyojen 'i yıllar önce kanserden ölen oğlunu hatırlar gibi
gözyaşları ile anlatıyor...Akşam ilerlemiş Süliye Teyze gözyaşlarını şen kahkahalara bırakmış kendi çocukluğunu anlatıyor, Diyojen adını hiç anmıyor, anneme için için kızıyor, bir suskunluk anını yakalayıp bir an önce ödevimin başına dönmek için vedalaşma provaları kuruyorum.
Giriş katta ki Asuman Teyze'nin  "Bilim Adamları" adlı bir kalın kitabı vardı, bir kaç ödevimi onlar da ki bu kitap ile yapmıştım.Akşam yemeğine hazırlanan Asuman Teyze'den verdiğim rahatsızlıktan
ötürü özür dileyip hemen kitabı istedim.Asuman Teyze'nin marangoz kocası  kitabı getirdi
içeriğine baktım Diyojen yoktu, çok üzüldüm.Marangoz amca da üzüldüğüme üzüldü, ödevimin konusunu sordu, soruyu öğrenince ;
- Ne basit soruymuş be, üzülmeye değer mi, ben söyleyivereyim, ben ansiklopedi gibi adamım;
bu Diyojen sarhoşun tekiymiş, kafayı bulunca böyle saçmalarmış...diye bir solukta cevaplayıp, kendi sorusunu sordu: Babana söyle de size de mutfak dolabı yapayım, herkes çok memnun dolaptan, annene yazık değil mi bu devirde " terek" mi kaldı...

Babamın aklına Samsun da ki eniştem geldi, öğretmen okulunda okumuştu, matematik öğretmeniydi, sülalemizde ki tek öğretmendi. Şehirlerarası telefon parasını önemsemeyecek kadar önemsendi bu Diyojen...Eniştemin hal hatırı, akrabaların hal hatırı derken Diyojen'e geldi sıra...
Cevabı hatırlamıyorum, çünkü matematikten ölüm gibi korkardım, eniştemden de öyle...Eniştem her gördüğünde beni matematik işkencesine çekerdi, nefesim kesilir, beynime oksijen gitmezdi...O yüzden olsa gerek eniştemin telefonda ne söylediğine kulak veremedim...

Velhasıl Diyojen ödevini bir şekilde yapmış teslim etmiştim.

Diyojen ile bir dolu insan ile konuşmuş oldum, hepsinin dünyası ayrı, hepsi farklı, hepsi kendi gibi...

Bu yaz Sinop'a gittiğimizde aklıma Diyojen ödevim geldi...








 Sinop cezaevinin avlusu


 
 
Sabahattin Ali Koğuşu
 
 


Rıza Nur Kütüphanesi


Alaaddin Cami

Ördekli Sinop denizi
Yabancı değildi, bizim gibiydi, Sinop..
 
Yoğurtlu dondurması çok güzeldi, yalana yalana tükettik Sinop günlerini...

8 Ocak 2014 Çarşamba

Kaç kere kötü anne oldum

Artık kötü anne olmak istemiyorum . 8 yaşında ki çocuğunu sabah okula gönderirken her şeyine yardım eden anne , çocuğun gelişimine kötülük yapıyormuş . Sabahın köründe, onu sıcacık yatağından kaldırıp buz gibi sokağa salıvermek  zor geliyorsa anneye, böyle düşünmek te kötülükmüş çocuk için. 2 dakika daha fazla yatsın diye düşünmek , çok kötülük...Hak verdim . Her şeyine yardım
etmek çocuğuma kötülük yapmaktan başka bir şey değildiri kabul ettim. Pazartesi sabahı 2 dakika erken kaldırdım, kıyafetlerini önüne attım , benim giydirdiğim gibi giyinebilmeyi beceremedi, atletini pantolonunun içine sokmayı akıl edemedi. Servis geldi kornaya bastı, ilk kez geç kalmıştık, kötü bir şey mi var diye endişelenmiş servis şoförü. Kötü anne olmak istemeyen bir anne var. Ama içim içimi yiyor , atletini içeri sokmazsa karnı açık kalacak hasta olacak, milyon kere yaptığım gibi bir saniyelik zaman diliminde yaptığım gibi bir el atıp atletini pantolonundan içeri sokuversem...Hayır....
Kapıya ulaşıp botlarını zar zor giydi, bağcıkları yine bağlayamadı. Bu botun bağcığında bir sorun var
ne kadar düğüm atarsam atayım yine çözülüyor, herhalde naylon iplikle yapılmış, kayıyor...
Kendi bağcığını kendi bağlasın, öğrenmeye hiç heves etmedi , bağcığına bir bassın da düşsün o zaman aklı başına gelir... Halbuki milyon kere ayakları dibine eğilip milyon kere bağcıklarını bağladım, hele bu botun bağcıklarını bağlamada çok ustalaştım, üst üste üç düğüm atıyorum o zaman
çözülemiyor...Hayır...Bağcıklara dokunmadan servise doğru koşup gitti. İçim içimi yiyor...Hayır...
Kötü anne olmak istemiyorum, "Hayır" ları dinliyorum, sırf bu yüzden...Hasta olacak, atletini içeri sokamadı, düşecek bağcıklarını bağlayamadı.. Hayır...Ya merdivenlerde bağlanmamış bağcığa basarsa...Hayır...Kimsecikler bağlamaz o bağcıkları , belki de her gören kızacak niye bağlamadın o bağcıkları diye...hem düşecek hem azarlanacak...Evet ... Gitmeliyim ... Peşinden gidip atletini içeri sokup bağcıklarına üç düğüm atmalıyım. Evet...
Metroya doğru koşmaya başladım. Metroya bindim. Etrafı görmüyorum, hiç durmadan atleti pantolondan içeri sokup, bağcıklara üç düğüm atıyorum.Servisi okul bahçesinde yakalayadım, derse girmişler. Kırk dakika bekledim. Zil çalar çalmaz sınıfa doğru üst katlara tırmanırken nöbetçi öğretmene takıldım. " Yasak, veliler sınıflara çıkamaz!"
-Çok önemli, mutlaka oğlumu görmeliyim, dedim.Nöbetçi şaşırdı, önemli olanı merak etti.
- Bir şey vermem gerek, dedim , başımdan savuşturmak istedim.Bir kötülük daha yaptım yalan söyleyen anne oluverdim.
-Bana verin , ben götürürüm, diyen nöbetçi öğretmene öyle kötü baktım ki , yanımdan uzaklaşmak zorunda kalıverdi...
Yunus'u görüverdim, atleti dışarıda, salkım saçak bağcıkları ile merdivenlerden inip bahçeye çıkmak üzereydi...Bir saniye içinde atletini pantolonundan içeri sokup, bağcıklarına üç düğüm atıp, hemen yanından uzaklaştım. Eve yine metro ile dönüyorum, su gibi terlemişim.Metronun kliması ile terimin soğuyup kaybolduğunu hissediyorum. Hayırların acısı, Evetlerin pişmanlığı içinde , sabahın köründe
yollara düşmüş , kaç kere kötü anne oldum diye metro duraklarını sayar gibi saymaya başladım...

7 Ocak 2014 Salı

Çocuklar İnsandır


"Çocuklar İnsandır" kitabında, Yaşar Kemal'in ön sözleri;

-Ben çocukları çok severim,anlamaya çalışırım daha çok...
-Ben çocuklara çocuk gibi davranmam.Bir çocukla ilişkim ,arkadaşlığım,dostluğum varsa,o benim arkadaşımdır,çocuk değildir.
-Çocuğa ayrı bir insan türü gibi bakmam.Niye bu böyle? İnanmadım hiçbir zaman çocukların,insanların çocuklara davrandığı gibi çocuk olduklarına.
-Basbayağı insandır onlar.
-Çok şeyler öğrenmemiştir daha, zenginliği azdır yaşlanmış insanlara karşılık , daha az yaşamıştır
ama düpedüz insandır .
-Anaların babaların çocuklara yaptıkları inanılmaz bir zulüm var.
-Ayrı bir yaratıkmış gibi çocuğa bakıyorlar.Korkunç baskılar yapıyorlar.Baskılar , dayaklar, öğütler
canından usandırıyor çocukları.
-Ya da şımartıyorlar şefkatle, okşamayla.
-Çocuk insanlıktan çıkıyor her iki halde de.
- Yine benim çocuklarda saptadığım bir şey var , bütün çocuklar evlerden kaçmak istiyor.Benim bu bir araştırmamdır.
-Derinliğe inildiğinde her çocuk, bir eli yağda bir eli balda bile olsa , kaçmak istiyor.
- Çocuk , dünyamızda rahatsız bir kişidir,Bu , dünyamızın da bir sorunu.Bu kadar kötü yetiştirilen
bu kadar kötü davranılan insanlar büyüdükleri zaman yarım oluyor.
-Savaşların,kötülüklerin nedenlerini ararsak , temelde,çocuklukta insanların başlarından geçenler
karşımıza çıkıyor.
-Bir gün dünyamız gerçek bir barışa, insanca bir yaşama kavuşacaksa
çocuklara davranışımızın değişmesi gerekiyor.
- Dünyada ki eğitim düzeni berbat bir düzen.
-Dünyayı öğretecekleri, insanı öğretecekleri yerde dünyayı ve insanı ezberlerletiyorlar.
-Ama bir gün insanoğlu gerçekten iyi bir dünya kurarsa tek gideceği yer,ezberci ya da görerek eğitim
değil, yaşayarak eğitimdir.
-Türk edebiyatında Pir Sultandan,Dadaloğluna kadar yaşayarak gelişmiş bir edebiyat vardı.En durgun çağda bile Anadolu ozanları başkaldıran insanlardır.Karacaoğlan "Yeme el malını er geç verirsin /
İğneden ipliğe sorulur bir gün" diyebiliyor.
- Çocuk edebiyatına inanmıyorum. Yine çocukları küçümseyerek, çocuk sayarak dünyada bir çocuk
edebiyatı doğmuştur.Yetişmemden dolayı vardığım sonuç, çocuk edebiyatı yoktur.Yedi ile on yaş arasında, bütün Karacaoğlan Dadaloğlunu  bilirdik biz köy çocukları.Masalları büyüklerle birlikte dinlerdik.Büyüklerle halay çeker,birlikte oynardık.Halk o zaman çocukları küçümsemez, boyunun yettiği
her işe çocuk sürülür, gücünün yettiği her işi yapardı, doğal olarak yetişirdi...

Yaşar Kemal'in bu kitabı 1970 lerde çocuklarla yaptığı röportajlarından derlenmiş.Çocuklar, sokak çocukları...

6 Ocak 2014 Pazartesi

"aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri"*

'1980 başlarında bir yaz akşamı, Füsun Akatlı, Nimet Tuna ve Tomris Uyar, o dönemin gözde uğrağı Şadırvan’da buluşmuş, denizin tadını çıkarıyorlar. Konu bir ara aşka, sonra aşksızlığa, en sonunda da “aşık olunabilecek bir erkeğin özellikleri”ne geliyor ve bir oyuna dönüşüyor. Nesnel davranmakta kararlı olduklarından masalarına gelen Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın da görüşlerini alıyorlar. (Sonraları Ferit Edgü, Mürşit Balabanlılar, Aydın Emeç gibi “güvenilir” erkek dostlara da başvurulacak.) Böyle önemli bir konunun koşul sıralamasında ilk maddeyi fiziksel görünüşün ya da zekanın değil giyimin tutması oldukça tuhaf ama ne yapalım?
 1- Adam, (o dönemin gözde terliği) Tokyo giymeyecek. Belki de böylelikle onun evde pijamayla dolaşmaması güvenceye alınıyor. Şort yasak değilmiş. Yatarken çorap giymesinmiş.
 2- Ama kes giyip jogginge çıkması, pazar günlerini doğa budalalığıyla geçirmesi -sizi de yürüyüşe zorluyorsa- yasak.
 3- Pamuklu, keten, yün gibi doğal elyaf giyecek. Naylon ve parlak kumaşlar kesinlikle yasaktır. (Ferit Edgü’nün önemli katkısı: fanila giymeyebilir. Turgut Uyar’ınki: ama don giysin.)
 4- Herkes adamın haftada en az bir kere yıkanmasına razıyken Ferit, her gün yıkanmasında diretiyor. 5- Kesinlikle uykucu biri olmasın ama uykusuzluğundan da yakınmasın. Uykusuz gecelerini paylaşılan bin şölene dönüştürebilsin.
 6- Alkolik olabilir de sarhoş olmasın. (Ferit’in katkısı: düşebilir ama çelme takmasın.)
7- Uyuşturucu kullanmasına izin var mı? Mürşit’e göre, “ikinci kişiliği gündeme gelmiyorsa kullanabilir.” Turgut’a göre, “hem içki hem uyuşturucu olmaz!” galiba, izin pek yok.
 8- TV’de “makul miktarda maç seyredebilir” ama yorum yapmadan, sessizce. Boks ve güreş sevmesin. Turgut “buz patenini” de eklemiş.
 9- Tatil günlerini eşya onarmakla geçirmesin. Elektrik sigortası attığında, musluğun contası yenileneceğinde hemen işe sıvanmasın. Bir usta ayarlayacak kadar bilgili olsun (Ferit). Cereyana kapılmayacak ya da evi havuza çevirmeyecek kadar zeki olsun yeter (Turgut).
 10- Ya yüzmeyi ya dansetmeyi bilsin ya da herhangi bir sporu iyi yapsın.
11- Haftada en az bir kitap okusun. Mürşit: Red Kit ile Asteriks’ten haberli olsun. Turgut: Pardayyanlar ile Arsen Lüpen’den de. Ferit: şu altı yazardan birini iyice okumuş olsun -Kafka, Shakespeare, Balzac, Sait Faik, Sartre ve F. S. Fitzgerald ya da Hemingway ama İhtiyar Adam ve Deniz sayılmaz. Edip: şiir de okusun.
 12- Bir saz çalıyorsa çalsın ama dostlar toplantısında konser vermesin. Aynı şekilde isterse mavi yolculuğa çıksın ama dönüşünde dia gösterileri düzenlemesin.
 13- Esprisi “humor”a dayalı olsun. Fıkra anlatmayı, “lazın biri,” diye başlamayı nükte sanmasın. Turgut: askerlik anılarını anlatmasın. Geçmişinden söz ederken, “Sene 1963…” diye girmesin söze. “1963’te filan. Ankara’dayken…” gibi başlasın.
14- Takside arka koltukta otururken de hesabı ödeyebilsin. Lokantada bahşişi yüzde ondan fazla bırakmasın. Garsonlarla bu koşullarda dostluk kurabilsin. Hesabı öderken cebinden tomarla para çıkarmasın. Diline dolamadığı sürece mali durumu önemsiz, yalnız arabası varsa, arabanın park yerine göre program düzenlemesin. Taksiye binebilsin. Çok istiyorsa yabancı sigara ve içki içebilir, tabi büyüklenmediği sürece. (O dönemde yabancı sigaralar kaçaktı.)
 15- Edip Cansever’e göre, armağan almayı da vermeyi de bilsin. Her hesabı kendi ödemeye kalkışmasın.
 16- Yemek masasında viski vb. İçmesin. Masaya gelen çerezlere saldırmasın.
17- Hayatında en fazla 6 kere doktora gitmiş olsun (ameliyat sayılmıyor). Antibiyotiklere düşkün olmasın.
 18- İlk gördüğü insanlar hakkında acele ve değişmez yargılar verecek kadar gözükara bir psikoloji uzmanı kesilmesin.
 19- Politik görüşü sola yakın bir aydın olsun. Ama dahi yerine daahi demeyecek kadar düzgün olsun Türkçesi. Parti sloganlarıyla konuşmasın.
 20- Omlet, makarna ve biftek dışında yemek pişirmeyi becersin. Kendine yetsin. Kısaca, kişiliğini öne sürmeyecek kadar kişilikli olsun ama belli etmediğini de belli etmesin. Giyiminden, zevklerinden, davranışlarına, günlük diline kadar her özelliğine karıştığımız (dikkat ederseniz, erkeklerin baskısı daha ağır!), bir yalnızlığa ittiğimiz bu adamcağızın fiziksel özellikleri pek önemli değil anlaşılan. Cinsellik konusunda ondan beklenen, “programlı olmaması, kendini bir şeylere zorunlu hissetmemesi, heteroseksüel olsa da homoseksüellerle dostluk kurabilmesi”. Kaç yaşında bu zavallı acaba? Nimet’e göre: 30, Füsun’a göre: 45, bana göre: 30. Ferit’e göre: ideal olarak 25, Edip’e göre: 40, Turgut’a göre: 30-35, Mürşit’e göre: 35. Son danışmanımız Aydın Emeç, “isteklerin oldukça ağır yine de mantıksız olmadığını” belirttikten sonra bir kahkaha atmıştı: “İyi ama bu adam zaten evlidir! Tutalım ki değil, kendini bunca eğitmek için bu toplumda nasıl hırpalandığını düşünürsek, sizin gibi vıdıvıdı kadınlar yerine güleç, uysal bir kadın seçmesi daha doğal değil mi?”' -
  *http://www.edebiyathaber.net/asik-olunabilecek-bir-erkegin-ozellikleri/ adlı siteden alınmıştır.