24 Kasım 2013 Pazar

İlköğretmenim




80'li yıllarda ilkokulu okuyordum.Okumayı bir türlü sökemiyordum.Küçük bir kutu içinden kırmızı kurdelalar çıkıyor sevinçli yakalara takılıyordu.Kırmızı kurdelalı arkadaşlarım, daha önce hiç kitap görmediklerini itiraf ediyorlardı.Kutu içinde ki kırmızı kurdelalar azalıyordu.


İlköğretmenim,  kırmızı  tırnaklı bir öğretmendi.7 yaşıma kadar hissettiğim tüm duygular içinden bir tanesini bile bu öğretmen için hissedemiyorum.Öğretmenimi tanımaya başlayınca o ana kadar hiç hissetmediğim bir duyguyu keşfedecektim.Korku.
Kırmızı tırnaklı eller ile yanaklar tokatlanıyor,saçlar çekiliyor,kulaklardan tutulup karatahtaya kafalar vuruluyor.Korkuyorum,korkunun o zamana kadar hissettiğim tüm duygulardan daha ağır bir şey olduğunu kavrıyorum.İlkokula başlamıştım, korkuyu taşıyabilecek yaşta olmalıyım.Her sabah babamın elini daha sıkı tutuyorum,okul bahçesinde ellerimiz hiç ayrılmasını umarak.Öğretmenimin en önemli vazifesinin öğrencilerini dövmek olduğunu biliyorum,tembelleri daha çok,fakirleri daha çok,konuşanları daha çok,defter getirmeyenleri daha çok,ütüsüz mendilleri daha çok,sümüklüleri daha çok dövdüğünü bilirim.Boyum uzun olduğu için öğretmen arka sıraya oturtmuştu beni,Nusret'in yanına.Nusret'in defteri yok ,tokatlanıyor,kitabı yok tokatlanıyor,sümüğü akıyor tokatlanıyor.Nusret ile oturmaktan çok korkuyorum,Nusretten çok korkuyorum.Her akşam defterlerimi,kitaplarımı çantama koyup koyup çıkarıyorum,çantamın içindekilerden emin olamıyorum babama da kontrol ettiriyorum.Mendilimi kurdelamı ütülettirip,saçlarımı uzun uzun tarattırıyorum anneme.Önlüğümün
cebine sık sık elimi götürüp mendilimi kontrol ediyorum.Dövülmemek için ne gerekiyorsa yapıyorum.Dövülmemek için yapmam gerekenleri tam olarak bilemiyorum.Dövülmemek için yapmam gerekenleri bilmemek beni çok korkutuyor.Bilinmeyen yerlerden gelecek dayağa karşı çok savunmasızım.Nusret gibi olmamaya çalışmak ya yetersiz gelirse...Nusret bazen bizim sokağa oynamaya gelirdi,top oynardık,top yüzüme çarpmış dudağımı kanatmıştı,ağlamaya başlayınca bütün çocuklar başıma toplanmış teselli veriyorlar,Nusret'in tesellisini hiç unutmuyorum;"Babamın da hep
ağzı kanar"....Nusret'in babası vardı,hep ağzı kanıyordu...
Nusret'in yanında otururken,kaplanmamış defterlerine,ütüsüz mendiline,yakasız önlüğüne dehşetle
ilk önce ben bakardım,hepsi için öğretmen masasından kalkacak,ya kımızı tırnaklarını Nusret'in kulaklarına geçirecek ya yüzüne bir tokat ya kafasına bir cetvel yiyecek ...Öğretmen bizim sıraya doğru ilerken ayakkabılarımın içine dolacak kadar altıma kaçırdığımı Nusret'e söylemek isterdim.
Korku, sıra arkadaşıma karşı ,sevgi,paylaşmak,merhamet,yardımlaşmak duygularımın hepsini esir almıştı.
İlköğretmenim ütülü mendillerimle,kaplı defterlerimle,dantelli kolalı beyaz yakalığımla,kocaman açılmış gözlerimle beni tanıdı,kızının oturduğu ön sıraya yerleştirdi.

Sokakta oynarken bir haber aldık,Nusret'in babası ölmüştü.
Nusret artık okula gelmez diye sevindim.Oysa ertesi sabah Nusret sırasında hiç bir şey olmamış gibi
oturuyordu,yine gelmesi gereken bir malzemeyi getirmemiş yine öğretmen sinirlenmiş yine dayak yemesi gerekiyordu.Öğretmen kırmızı tırnaklı ellerini havaya kaldıramadan bağırdım:
-Nusret'in babası öldü,dün öldü...
Öğretmen Nusret'e baktı,onay vermesini bekledi.Nusret başını öne eğdi.
Babası dün ölmüş bir çocuğa dayak atmaya yeltendiği için  öğretmen ne yapacağını bilemedi,geri döndü;
-Babası öldü diye niye bas bas bağırıyorsun diye  atamadığı tokatı yüzüme yerleştirdi.
40 çift göz birden bana atılan tokata odaklandı,40 kere tokat yemiş gibi oldum ama içimde ki acı
yanaklarımda ki acıyı hissettirmiyordu.Sıra dayağından ayrı,özel olarak yediğim ilk dayaktı.
Hep aklımda,hiç unutmuyorum sevgili öğretmenim...

Evimizin salonunda kitaplığımız vardı,kitaplığımızda kitaplarımız vardı,okula başlamadan okumaya başlamıştım.İlk okuduğum kitap"Oliver Twist"...Okula başlayınca okumayı unuttum.Yıl sonuna doğru kırmızı kurdela yakama iğnelenirken sevinebilmeyi unutmuştum.Korkuyu ruhumun derinliklerine kadar iğnelemeyi başarmıştın sevgili öğretmenim...




22 Kasım 2013 Cuma

Sarılış



Munzur Çayı'nın kenarında, bir kız çocuğu, ölü bir balığa sarılmış.
Kız balığa sarılırken ,mutlu,masum,iyi niyetli,sevgi dolu,şefkatli,heyecanlı,umutlu.
Balık her an canlanabilir...






15 Kasım 2013 Cuma

Kaybolmak

Kendimi kaybederim.Kaybolurum.
Söylenememiş sözcüklerimi kimsesiz evimin bir köşesinde söylerken bulurum kendimi.Başlayamamış şeylerin yasını tutarken kaybolurum,15 yıllık çamaşır makinamın kurutma safhasına geçerken ki  boğuk inleyişinde kendimi bulurum .Çamaşır makinasından çıkmayan çorabın öteki tekinde kaybolurum,kirli sepetlerinde,yatak altlarında kendimi ararım. Okul servisinin ardından kaybolurum,henüz sıcak bir pijamayı koklarken bulurum kendimi.Bilgisayarın başında kaybolurum
klavyenin kırık A harfinde bulurum kendimi.Sokaklarda kaybolmak isterim,arkadaşlar içinde bol kahkahalı mekanlarda.. Ama...Sokağa çıkarım, güz yapraklarında kaybolurum,dalımdan kopup kaldırama düşerim,ayaklar altında bulurum kendimi.Yavrularını caddeden geçirmeye çalışan anne kedide kaybolurum,yüreğim güm güm atarken bulurum kendimi. Bir dükkanda masa silen çocukta kaybolurum,çocuk ellerimin kirini silerken bulurum kendimi.12.katta tuğla ören  inşaat işçisinin
türküsünde kaybolurum, kitapçıda dolaşırken aynı türküyü mırıldanırken bulurum kendimi.
Kitapçının karşısında ki camide sela okunuyor,avluda yeşil örtü altında ki tabutta kendimi kaybederim,mezar taşlarını okurum,adımı ararım.
Kahkahalarda,arkadaş kalabalığında kaybolamadan evime dönerim,sokaktan topladığım hüzünleri
cebimden çıkarırken bulurum kendimi...Kaybolduğumda,kendimi her zaman hüzünde bulacağımı
biliyorum,artık...





13 Kasım 2013 Çarşamba

Ne biçim anne?



 

 
 
Yaş günü kutlamayan anne mi olurmuş?Ne biçim annesin?
En büyük kötü sözlerimden biridir"ne biçim".Sabrım taşmadıkça kullanmam.Yunus'da bilir, henüz beni taklit etmenin yaşlarını yaşadığından,sabrı tükendiğinde "ne biçim" diye başlar...
Oysa ben doğum günlerini kutladığımızı sanıyordum,hatta geçen doğum gününde benim yaptığım yaş günü pastası yerine pastanede gördüğü bir pastayı şart koşmuştu.Almıştık.Üçümüz ışıkları kapatıp, yedi numaralı mumu üfleyip,şimşek macquinli pastayı karnımız şişene kadar yemiştik.Üçümüz çok mutlu bir kutlama yapmıştık,aynı geçmiş senelerde olduğu gibi...
Bu sene doğru olan yapılmalıydı,olması gerekeni hakettiğini düşünüyordu.Bugüne kadar iki doğum gününe katıldık,biri hamburgercide diğeri en yakın arkadaşının evinde.İkisinden de çok ürktüm, bir trajedi sahnesinde figüran gibi  acındım durdum.Yunus ya hamburgercide ya da evinde bütün sınıfı ile doğum gününü kutlamak istiyordu,olması gereken buydu,doğrunun uygulanması gerekiyordu.
Hamburgerciye hiç gitmemiş hamburger yememiş bir aile varsa çıksın lütfen , biz uzaydan gelmedik
ama uzaydan gelmişiz gibi tepki veriliyor "hiç hamburgercide hamburger yemedik" demek zorunda kaldığımızda.Ve Yunus normal olanın hamburgerciye gitmek olduğunu bu şaşkın bakışlardan anlıyor.Hamburgercileri bankalara benzetiyorum ikisi de insanı doyurduğunu söylese de  bile bile zehirlediklerini düşünüyorum.( her yerde şubesi olan o meşhur hamburgercileri suçluyorum)
Hayatımda hiç kredi kartı almadım,zorla vermek isteyenlerle kavga edecek hale gelinceye kadar ,almamakta direnmemi çok haklı buluyorum,eşiminde yoktur ve kredi kartsız bir aileye de uzaydan gelmiş gibi bakılıyor.Kardeşim( eskiden, savcılık yaptığı dönemlerinde) bize gülerdi,bu devirde kredi kartı kullanmıyorum derseniz size " kredi kartları iptal edilmiş bir daha da alamıyorlardır"diye kötü gözle bakarlar,kullanmasanızda ,alın yanınızda bulunsun derdi...
Şu ana kadar bir tek internetten kitap alamadığım için kredi kartı yoksunluğunu hissettim ,bankalarla hiç alışverişim olmasın,bana hiç bir şey vermesinler...Henüz üniversite de öğrenci iken faizsiz bankacılık üzerine araştırma yapmıştım ,bankaların kuzu görüntüsü verilmiş kurtlar sofrası olduğunu
fark edip kendimi ve ailemi uzak tutmaya çalışmam taa o günlere dayanır.Neyse işte normal olanın herkese göre değişebilen bir şey olabileceğini,bütün herkesin yapageldiği şeyin normal olarak kabul etmenin sakıncalarından bahsettim Yunus'a.Normal olan ile anormal olanı nasıl kavrasın çocuk?
 Herkesin yaptığı şeyleri normal olarak görmesinin sakıncaları ne olabilir ki?
Öncelikle herkes gibi olmak seni görünmez kılar,herkesle var olan herkes kaybolunca kendini yalnız hisseder,herkes ile beraber daha mı güvenli daha mı mutlusun?
-Herkes gibi olmayan birini tanıyorum anne, dedi.Sevindim , o şanslı kişiyi tanımaya çalıştım.
-Bizim sınıfta ki (ismi değiştiriyorum,kendi sınıfımda ki Nusret'in adını koyuyorum) Nusret...Nusret
çok yaramaz,herkesin yaptığını Nusret yapmıyor,Nusret öğretmenin sözünü dinlemiyor,Nusret ödevlerini yapmıyor,bütün öğretmenler ona kızıyor,ceza veriyorlar  ama Nusret hiç akıllanmıyor.Nusret bizim gibi olamıyor ...
Nusret herkes gibi olamıyor,o zaman herkes gibi olmamak çok acı bir şeye dönüşüveriyor...
Malatya'da ilkokulumda ki arka sıraların öğrencisiydi Nusret.Nusretin sümüğü akar,solgun kara önlüğünün koluna siler,yüzü eli hep yara içinde ve daimi kirli,beyaz yakalığı hiç olmamış,defteri kaplıksız,yırtık...Arka sırada oturtmasında ne yapsın öğretmen,kötü örnekleri hep arkada görünmeyen bir yerde oturtmayı bilir öğretmenler..Bir de herkesin iğrenmesi gerek,yanına yaklaşılmamalı,konuşulmamalı,
görmezden gelinmeli..Öğretmen, Nusret'i kötü örnek olarak deney maymunu gibi herkesi onunla korkutmalı.İyi ama Nusret nasıl herkes gibi olacak,herkes ona düşman olmuşken...
Nusret bu ağır yükün altından kalkamaz,işi çocukluğa vurur,aldırmaz,güler,arsız olur...
Hem suçlu hem arsızdır,pişkin pişkin de güler Nusret...
Yunus da tanıyor Nusret'i,Nusretler hiç eksilememiş...
Nusretlerini 30 yıl sonrasına taşıyabilmiş öğretmenlerimiz,akıllı uslu öğrencilerine hep bir Nusret gösterebilmek için sıkı sıkı sarılmışlar Nusret'e...Nusret de 30 yıldır hep aynı tepkiyi verir olmuş,çocuk gibi olmuş," hep gülmüş",arsız arsız,pişkin pişkin...
Yunus ta her örnek çocuk gibi Nusreti sevmiyor,onun gibi olmamak için gayret sarfediyor,Öğretmenleri her gün bir öpücük konduruyor akıllı uslu öğrencilerine,Nusretten çaldıkları öpücüklerin hesabını kimse sormuyor,soramıyor...Herkes gibi olmanın en büyük şartı sorgulamamaktır.Yunus herkes gibi olmayı tercih ediyor,öpücük alınca mutlu oluyor,hatta en fazla öpücük için diğer arkadaşları ile yarışıyor.

Yaş günü ve daha bir dolu şey şu yaşlarında sorun olamıyor,çünkü hala doğru olan annesinin sözleri...Annesinin sözünü dinlediğinde, hala mutlu olabiliyor...
Ne biçim annesin dediği için özür dileyip gönlümü almak için yanaklarımdan öpmeye çalışıyor,bir de
bu yaş günümde pastamı sen yapabilirsin,senin pastan dünyanın en güzel pastası diyeceğini ,Nusret ile tenefüslerde oynamayı kabul edeceğini umuyorum...

(resimler köyümüzde ki evimizden)










12 Kasım 2013 Salı

Yankı Yazgan " mutluluk yaşanmaz hatırlanır"

Babamın Küçük Okuyucusu

Her baba gibi ben de bir zamanlar çocuktum. Benim babam da sevdiğim, arada kızdığım veya çekindiğim, hayran olduğum sonra küçümsediğim sonra tekrar hayran olduğum bir insandı. Babam çocukken geçirdiği bir hastalık görme duyusunu yok ettiği için kördü. Gözleri bir ışık bile sezemiyor, hiç bir şey görmüyordu.
Babam okumayı çok severdi. Kitaplarının bir kısmı körlere özel kabartma yazı ile basılmıştı, elleriyle dokunarak okurdu. Kabartma yazı ile basılmamış, dokunarak okunamayacak olan gazeteleri, Türkçe kitapları, dergi makalelerini, mesleği gereği okuyacağı kanunları ise okuyamıyordu. Yazıları bir başkasının ona sesli okuması gerekiyordu.
Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez bu görevi ben üstlendim. Genellikle zevksiz bulduğum, sıkıcı metinleri bir yandan esneyerek ağır ağır okurken babam bazı cümleleri tekrarlatır, arada atladığım paragrafları fark edip geriye döndürtür, kelimeleri doğru telaffuz etmem için bana yardım ederdi. Bir çocuğun pek okumayacağı cinsten zor metinler okumayı bazen çok zor bulurdum.
O yıllarda solcu gazeteler sayılan Cumhuriyet ve Akşam gazetelerinin sayfalarında Vietnam diye bir ülkeye Amerikan ordusunun saldırmış olduğunu, Paris’te öğrencilerin düzene karşı ayaklandıklarını babama okurken ben de öğrenmiş oluyordum. Başta pek anlamlı gelmeyen bu bilgiler üstüste biriktikçe dünyaya başka türlü bakmaya başladım. Okuldaki diğer arkadaşlarımın sinemalarda alkışladığı Amerikan askerlerinin karşısında kim savaşıyorsa onu tutuyordum. Bunlar genellikle çirkin ve kötü giyimli kişilerdiler. Her filmin sonunda kaybediyorlardı. ‘Ama bu haksızlık’ diye düşünmüştüm.
Paris’in Fransa’da olduğunu da babama okuduğum gazetelerden öğrenmiştim. Kaldırım taşlarını söküp polislere atmalarını biraz ayıplamıştım. Babam da zaten ‘şiddete karşıyız’ diyordu.
Aynı yıl, Çekoslovakya denen ülkeyi Sovyetler Birliği denen (bir biçimde sempati duyduğum, ama beni zorbalığıyla hayal kırıklığına uğratan) daha büyük ülkenin işgal ettiğini gazetede gördüm. ‘Güçlüler hep güçsüzleri yenecek mi’, diye babama sormuştum. Artık güçlüleri tutsam belki daha rahat edecektim.
Babam, ‘o zaman güçsüzler ne yapacak, sen desteklemezsen’, dedi. Benim desteğimle mi olacaktı ? Babam, ‘gazete okuduğunda nasıl bana destek oluyorsan, başka yerlerde de başka yardıma ihtiyacı olanlara destek olabilirsin,’ diye cevap verdi.
Şimdi, okumayı öğreneli tam 48 yıl oldu. O yıllarda babama görev gereği yüksek sesle okuduklarımdan öğrendiğim kelimeleri, bilgileri kullanmaya devam ediyorum. O yıllarda edindiğim bakış açısını da… Daha önemlisi, çocukken zor kitapları ve yazıları babam duysun diye okuya okuya, zor metin okumaya alışmışım. O sırada, 7-8 yaşlarında bir çocukken kitap okurken sıkılıyordum. Şimdi kitap okumasam sıkılıyorum.
Babamın küçükken başına gelen olumsuz olayla gözlerini kaybetmesi benim kitap kurdu olmamı, bir sürü şeyi öğrenmemi sağladı. Olumsuz bir olay bile hayatımızda olumlu etkiler yapabiliyor. Biraz sıkılsak da.
Babam dede olduğu yıllarda, kendisine okuyucu bulamayacak görme özürlüler için bir kitaplık kurdu (www.turgok.org). O kitaplıkta körler için kabartma yazıyla basılmış kitaplar ödünç veriliyor. Babasının gözleri görmeyen çocuklar kime kitap okuyacaklar, diye düşündüm geçenlerde
 
buradan okuyabilirsiniz.Mutluluk yaşanmaz hatırlanır,çocukluk hatıralarda güzel,yaşarken zor bir dönemdir diyen Yankı Yazgan'ı Orhan Pamuk'un masumiyet müzesinin ilk cümlesi de doğrular
gibi" hayatımın en mutlu anıymış,bilmiyordum"...
 
 

Ya mutluysak da bilmiyorsak?




Dün Yunus'u okuldan almak gerekti.Nasıl oldu anlayamadım,özel okul annelerinin ortasında bacak bacak üstüne atmış bir halde kendimi anlatır buluverdim.Hepsi, parmaklarını kocaman bir ekranda sürtmeyi
bırakıp yeni gördükleri beni keşfetmeye odaklanmış bir halde.."ayşe hanım sizin mali müşavir olduğunuzu duyduk,üç sene oldu yüzünüzü göremiyoruz , çok çalışıyor olmalısınız".Hepsi kendi mali müşavirlerini anlatmaya başladı,şöyle zengin,böyle zengin...Zengin sözcüğü ile ne zaman karşılaşsam
kaçacak yer ararım,önce ayakkabılarımı kaçırdım, sessizce masa altına çekiverdim.Ayakkabılarımdan
utanmıyorum ama ayakkabım üzerine dikilmiş şaşkın bakışlardan hoşlanmaz,biliyorum.Bakışları çok iyi tanırım. Gözlerimden,  ayakkabılarıma kayan bakışları için bunca yıl onlardan uzak kaldığımı bilseler...Neyse işte,bacak bacak üstüne atamadan konuşmaya devam ettim,ceketimin altına sakladığım  sokak simidimi çıkarıp,ısıra ısıra...15 dakikalığına da olsa kocaman parlak ekranlarda parmak sürtmekten daha ilgi çekiciydi konuşmam...Çok sevdiler beni,pazar günkü brunchlarına çağırdılar ,alışkanlıktan olsa gerek" kişi başı kaç lira ,orası" dedim,oysa ilk kez gidilecek bir yere parası sorulur mu,artık sorulur,onbeş dakika boşuna konuşmamıştım,beni tanımış olmalılar...
Uzun zamandır kimseler ile konuşmamıştım,ne iyi geldi.Keşke ,pahalı kafelerde,brunclarda buluşmasalar ,sahilde ki, bardağı 75 kuruş olan çaycı da buluşsalar,ben de arkadaşsızlıktan kurtulsam.. Çocuklarımızın aynı sınıfta olmasından başka hiçbir şeyde ortak değiliz, ama olsun yanlızlıktan iyidir.Yunus'u aldım.Metroya kadar yürüdük,elele.Hava kararmaya başlamıştı.Yunus sokakta ki bütün kedilerin başını okşamak istedi,araba altında ,pencere demiri arasına sıkışmış,çöp tenekesinin
ardına saklanmış bütün kediler Yunus'un elleri ile okşandı...Metro çok kalabalık,Yunus ile bir köşe de sıkıştık.Metronun havası bunaltmıyor,kılimalı,camları tertemiz ,parlak.Yunus ile sıkıştığımız
yerden parlak camlara bakıyorum,kafamın yansımasını görüyorum.Siyah beyaz silüetim karanlık bir tünelde hızla gidiyor.Tuhaf bir his kaplıyor içimi,Yunus'un başı gözükmüyor,Yunus'un başı, karnım ile göğsüm arasında bir yerimde gömülü.Bütün yolcuların silüeti kayboluyor bir benim yansımam var camlarda, kapkara bir tünelde hızla gidiyor.Metro camında ki yansımamda gözyaşı aranıyorum,göremiyorum.Gerçek yüzümde gözyaşları yanaklarıma kadar akıyordu ama camda ki yansıma da gözyaşı yoktu..Metrodan indik.Sokağımızın başında bir lunapark var.Yazmıştım daha önceleri.Lunaparkın hep yanından geçtik,içine hiç girmedik.Fotoğrafını bile çekmedik.
-Anne bir fotoğrafını çek şu dönme dolabın..
Çekmeli fotoğrafını şu dönme dolabın, hiç binmediğimiz...Çünkü en mutlu anlarımızı yaşıyoruz.İçinde biz olmasak da dönme dolab çekilebilmeli.Bu fotoğraf çekilirken en mutlu günlerimizi yaşıyoruz,senin başını karnım ile göğsüm arasında sıkıştırarak karanlıkta, evimize doğru gidiyoruz...

( ya mutluysak da bilmiyorsak,Yankı Yazgan'ın yotube den bulduğum bir videosunun başlığıydı, aslında Yankı Yazgan'ın bu konuşmasını yazacaktım ama olmadı)

10 Kasım 2013 Pazar

Barış Manço ile Fizikçi

Şu nu okuyunca,Barış Manço'yu bir kez daha tanımak zorunda kaldım..Alla beni pulla beni al koynuna yar diye , henüz ders zili çalmamış bir vakitte okul bahçesinin tenha bir yerinde ahiret kardeşimle fısıldıyoruz.Söylediğim her şeyi gözlerini açarak dinleyen bir arkadaş bulmuştum,kaybetmemek için kan kardeşi olalım diye ısrar edince" ben kandan korkarım ahiret kardeşi olalım"demişti.Fizik dersinde alla beni pulla beni'nin sözlerini sıra altından beri ezberledik,fizik dersi şarkı sözü ezberleyerek çekilir hale dönüşüyordu...Beş dakikalık teneffüste bahçede ki gizli yerimize koşup,alla beni pulla beni'yi söylüyoruz,ahiretliğimle...Nöbetçi öğretmen o gün
fizikçiymiş, elleri arkasına bağlı olarak gizli yerimizde görünüverdi,ellerini görmesek de bir cetveli sıkı sıkı tuttuğunu biliyoruz."Aile kızlarına yakışıyor mu,böyle şarkılar? diye sordu,fizikten hiç anlamam o yüzden olsa gerek fizikçinin sorusuna cevap veremedim,ahiretliğime dönüp hemen bir cevap vermesini bekledim."Kimin şarkısı bu şey?" Bildiğim yerden soru geldi ,hemen atıldım"Barış Manço'nun"...
"Adam gibi şarkılara niye heves etmezsiniz? Barış Manço ,adam gibi müziği ne bilsin,çoluk çocuğu yoldan çıkaracak,uzun saçlı adam mı olurmuş?
Fizikçi sorularına cevap istemiyordu,hissediyorduk , arkasında ki  cetveli daha sıkı kavradığını da hissediyorduk ...Beş dakikalık teneffüsümüz bitmişti,sesimiz soluğumuz kesilmiş,fizikçinin korkusu gözlerimizde donmuştu...Alla beni pulla beni'yi kim söyleyecek ? dedim. Sokak kızları söyleyecek ,dedi ahiretliğim...

http://www.turknostalji.com/haber/baris-manconun-40-gun-suren-ilk-evliligi-394.html bu haber ile aklıma sorular geldi.Karısı başka birine aşık olsa fizikçi ne yapardı,Barış Manço gibi
sessizce boşanma davası açıp aşıkları salıverir miydi?

8 Kasım 2013 Cuma

Kasım ile gelen

En güzel giysilerimizi giydik .Sararmaya yüz tutmuş beyaz gömleğimi günlerce çamaşır suyunda beklettim,yeni gibi olmalıydı,bembeyaz. Dolmuşta ki bütün gözler üzerimizde,düğüne giden karı kocalar gibi süslenmiştik.Doktora gidiyorduk.Bir çanta dolusu test ve raporları sıkı sıkı kucaklamış eşime son taktikleri veriyorum" Asla doktor ücreti için pazarlık yapma,asla!"Kabak çıkan karpuzu geri götürüp işi şansa bırakmayıp parasını geri isteyen,her şeyde pazarlık yapmak zorunda olan eşim

gözlerini açarak dinliyordu beni."Pazarlık yapmayan,hiç bir masraftan kaçınmayan müşteri imajı vermeliyiz." " Her şeyi yapmaya hazırlıklı gibi görünmeliyiz".Her şeyi yapmaya hazırlıklı...
Dolmuşla kendi düğünlerine giden çiftler gibiydik,çok güzel,çok umutluyduk...
Duvarları,diplomalarla dolu profesör " Dünyada olmaz,paranızı boşa harcamayın,"derken burnuma acı acı çamaşırsuyu kokusu geliyordu.Acaba sözümü dinlemeyip,benden gizli profesörle pazarlık mı yaptı , ihanet mi etti,bu kadar büyük bir ihanete kalkışmaz,profesör koltuğunda kaybolmuş  eşim.
Çamaşırsuyunun kokusu midemi bulandırıyor.Gözlerimi kırpmadan gömleğimin manşetlerine bakıyorum,çamaşırsuyunda fazla bekletilmekten küçük yırtıklarını fark ediyorum.Çamaşırsuyunun keskin kokusu gözlerimi yaşartıyor,yırtık manşetlerimle siliyorum.
Dönüş yolunda,dolmuşun salladığı vücütlarımızda ki gevşeme...Sıkı sıkı tuttuğumuz bir şeyi profesörün
odasında bırakmak zorunda kalmıştık,onun verdiği bir gevşeme...

"Dünyada olmaz" ...Dünyada olmazsa başka dünyalarda olur,umut hiç ölmüyor,profesör bile öldüremiyor.Umut zombi gibi...

Başka dünyalarda umut aramak,bedava...
İstanbul'un en ünlü türbelerine gidiyorum.Binlerce insan...Binlercesi ile ellerimi açıyorum,,binlerce insanla birlikte ellerimi türbe taşlarına sonra yüzüme sürüyorum...Adak adıyorum,aylar geçtikçe adaklarımı çoğaltıyorum..Herkesin adadığından daha büyük...Binlercesinin adaklarına kulak kabartıyorum,en büyük adak benim ki olmalıydı...Her gün bir türbedeyim...Binlerce insanla birlikte
Yıllar geçtikçe ünlü olmayan türbelere de gitmeye  başladım,her türbenin başı dolu ama ikindi vakti gün akşama dönerken binlerce kalabalık evinin yolunu tutmak zorundalar,dularına son verip
ellerini türbeden çekmek zorundalar...İşte dört gözle arandığım vakit,ikindi güneşinin sarardığı herkesin evlerine çekilmek zorunda olduğu vakit,tek başıma türbe ile başbaşa kalabildiğim
o vakit...İşte o vakit çantamda ki defteri çıkarıp yazmaya başlarım. Defterimi çok aradım sayfası bol olsun diye oniki ortalısını aldım.En güzel yazım ile kalemimin
yetişebildiği hızla" umut ettiğimi" yazarım... ancak yazı ile isteyebilirim...dilim kalbimin aynası olamıyor,ancak yazı ile kendimi,derdimi,isteğimi anlatabilirdim...Ama hiç bir yazım okunmazdı.sırıksıklam olmuş ,parça parça olmuş yazılarımı türbe çıkışı bir yerlere savururdum.
Ankara'nın yıkık bir türbesinde ikindi vakti hiç kimseler yok iken çantama sarıldım,defterimin sayfaları tükenmişti.Konuşmayı yeni söken çocuklar gibi dilim ağzımda dönüp dönüp duruyordu,ne sahte ne acemi ne acınasıydım..Bitmişti işte,bitmez diye aldığım defterimin sayfaları tükenmişti.Artık
anlamalıydım "umut" da tükenmeli,sonu gelmeliydi.bitmeliydi...
Ankaranın kimsesiz bir türbesinde umudumu kurban gibi kestim.Çocuksuz bir kadın olarak yaşamaya çalışacaktım.Kansız bir kurban...Umudun içimden sökülüp gitmesi için bir şeylerin dışarıya akması
gerekiyordu...Tek başıma başaramadım,yine bir profesöre gidiyorum,ruhumun derinliklerinde ki için için içe akan o şeyi bulup dışarıya akıtacak ruh doktoruna...Bu sefer pazarlık üzerine pazarlık yap diye
tembihliyorum eşimi,ne kadar kurtarırsak o kadar iyi...Dolmuştayız.Ellerim yanıyor.Sabah mutfak tezgahının mermerini çamaşırsuyu ile silmiştim,her gün çamaşır suyu görmezse mermer kapkara oluyor,ellerim çatlak,kuru..Krem süremeden çıkıvermişim.Profesör ile fazla pazarlık yapmış olmalı eşim,adam saatinin dolmasını beklemeden beni yollamak isterken"ayşe hanım verin ellerinizi"....ellerimi vermek istemiyorum,
"verin ellerinizi"...ellerimi vermek istemiyorum...profesör koltuğundan kalkıyor,çatlak,kuru tıkır tıkır ellerimi avuçlarının içine alıyor...Çamaşırsuyu....çamaşırsuyunun kokusu bütün odayı sarıyor...
Gözlerim doluyor,çamaşırsuyu beni iki profesörde de hiç yalnız bırakmamıştı...

Çamaşırsuyu ile bugün çok haşır neşir olmuşken geçmiş canlandı ,Kasım ayının bir gününde en sevdiğim vaktinde umudumun dünyaya geldiğini hiç unutmuyorum.Kasım ayı ile gelen mucizeyi çok seviyorum...

7 Kasım 2013 Perşembe

Bekar odaları-Küçükpazar


Küçükpazar adlı bir belgesel izlemiştim,trt'de.İnternette aradım ama bulamadım.Belgesel 2011 de çekilmiş olmalıydı.Elimden bırakamadığım dönüp dönüp okuduğum( kitabı geri vermek zorunda olmam nedeniyle) "Yaşar Kemal röportaj yazarlığında 60 yıl" kitabı, aklıma getirdi bu  belgeseli.
 "Bir odada yatan yirmi kişi"adlı röportajı Yaşar Kemal 1950li yıllarda yapmış.Okuduğum metin,izlediğim belgeselin alt yazısı gibiydi.Hiç bir şey değişmeden tıpkısıyla korunabilmişti.1950lilerde Yaşar Kemal'in konuştuğu insanları 2013 de izliyorum sandım.


 
Röportajdan bir bölüm yazıyorum;(Yaşar Kemal soruyor,bekar odalarındakiler cavaplıyor)
"Kahvede yırtık elbiseli,perişan yüzlüler,yıkılmış gitmiş,yüzü gülmezler...-Nerde yatarsınız?-Sorma-Görebilir miyim?-Gösteririm.
Bir sabahtı.İnsanlar sırtlarında kendileri kadar büyük yüklerin altında iki büklümdü.Karıncalar gibi.
Denizden de ağır bir sabah kokusu geliyordu.Bir odanın kapısı açıldı.Suratıma ağır,koyu,taş gibi bir hava çarptı.Yumruk yemiş gibi sendeledim,içerde kir içinde,kapkara kesilmiş ranzalar.Kirli çar çaput
yığını yataklar.Ve kaşık gibi biribirininiçine girmiş yatan ,yirmibeş kişi.Oda şu kadarcık,oda avuç içi gibi.Hasan Hüseyin yattıkları yeri gösterdi...-Ayda on beş lira veririz.-Kaç kişi yatarsınız?-Yirmi kişi.
- Ne iş görürsün Hasan Hüseyin?
-Belli bir işim yok.İnşaattan tut da hamallığa kadar her işi...
- Eve ne kadar para gönderiyorsun?
-Hiç.
-Kaç yıldır çalışırsın.
-On yıldır çalışırım,eskiden iş vardı,para kazanıyordum,Şimdi İstanbul adamla dolu.Adam almıyor
İstanbul.Ağzına kadar dolu.Gelmeyelim desem o da olmuyor.Aç kalsak da ,sürünsek de gene de tek umut kapısı İstanbul.Belki bir gün iş bulunur.Bekliyorum.Evde de çocukların hali perişan.Dört aydır
bir kuruş gönderemedim eve.Perişan aç sefil,ekmeksiz aşsız...Benim oğlan boyuna mektup yazıyor.Her biri yağlı kurşundan beter.Gurbet çok zor,ölümden de beter ya...Başka çaremiz de yok.
Ben de para bulamayınca çocuklara bir mektup gönderdim ki dokunaklı,burada ki halimizi anlattım.
Bilsinler ki ,İstanbul'da biz cennette yaşamıyoruz.
Oniki yaşlarında bir çocuk vardı ötede.Arkasını dönmüş,uyukluyordu.Yüzü kıpkırmızıydı.
Uzun ,kara,yağlı saçları alnını,gözlerini örtmüştü.Sırtında lime lime bir ceket vardı.
-Bak, dedi birisi,bakın şu çocuğun haline.Köyünde olsa anası bunu yün yataklara yatırmaya kıyar mıydı?Kim bilir ne kadar uykusuz kalmış fukara.Kim bilir kaç gündür açtır.Anacığı bunu öpmeye
kıyar mıydı?Kim bilir ,belki de hasta babasına bir kutu ilaç parası için gurbetlere düşmüştür bu yaşında...
Konuşmak,macerasını öğrenmek için çocuğu uyandırmaya çalıştım.Bir türlü uyanmıyor.Gayretle uyandırdık.Ama konuşmuyor,yüzü yerde,müthiş bir utangaçlık içinde.Kimsenin yüzüne bakamıyor.Yüzü kıpkırmızı,gözleri,kocaman,kara gözleri dopdolu,dokunsan boşanacak.
Gurbet senin öpmeye kıyamadığını dinler mi anacığım,çaresizim,eli kolu bağlım.Gel gör ki,senin oğlunu,canını,ciğerpareni gurbet ne hale getirmiş!Boynundan da kocaman bir bit gidiyordu.
Burada bite gurbet kuşu diyorlar.Senin oğlun gibi gurbetçilere de "gurbet kuşları"......
 
"Alain Bosguet ile görüşmeler-Yaşar Kemal kendini anlatıyor" kitabından da
 
Yaşar Kemal'in İstanbul'a ayak bastığında bekar odalarında bile kalamamış olduğunu,Gülhane parkında yatıp kalktığını öğrenmiştim.
 
Fotoğraflar yeni,internetten buldum.
 
 
  

Diyarbakırlı Leopar

Sabah kahvaltısını, sabah haberlerini izleyerek yapabiliyorum.Çayımdan bir yudum alıp karısını onaltı yerinden delik deşik eden kocanın bıçağına bakabiliyorum,yağlı beyaz peynirimden bir çatal alıp,göçük altında kalmış,inşaat üstünden düşmüş işçilerin ailelerinin haykırmasına bakabiliyorum,
yeşil,siyah zeytinlerimden tane tane ağzıma atarken,kırmızı ışıkta durmayan araçların yayaları ezip öldürdüğüne,trafik cezalarına gelen affın son günü olması sebebiyle uzun insan kuyruklarına bakıyorum,bıçağımın ucuyla erik reçelimden alırken,düğünde atılan  silahlardan bir merminin küçük bir bedene saplanıverdiğine bakabiliyorum.Kahvaltımı yaptıktan sonra sokağa çıkacağım.Sabah haberlerinin hepsi benimde başıma gelebilir,boşanmak istemeyen bir kocanın yanından geçebilirim,her yeri inşaat olan sokağımda kafama bir şey düşebilir,bir araba altında kalabilirim,kör kurşuna hedef olabilirim,bunlar doğal şeyler her gün izlediğimiz şeyler,izleyemesek de duyduğumuz şeyler.
Ama sokakta yürürken arkamdan bir leoparın sırtıma atılması...
Sabah haberlerinde Diyarbakır'ın bir köyünde dili dışarıda cansız bedeniyle  yatan leoparı görünce
elimdeki çatalı bıçağı  kahvaltı masasına bırakıverdim.Ölmüş leopar karşısında fotoğraf çekilen köylüler , İstanbul balıkçılarının  köpek balığını sallandırarak önünde zafer pozu vermelerini andırıyordu.Tabi öldürülmeliydi leopar,yoksa köyde ne canlı insan ne de sürü kalırdı hepsini yerdi.
Diyarbakır görmek istediğim şehirlerin başında geliyor,acaba birbuçuk yaşında ki leopar Diyarbakır'ın nerelisiydi? Annesi babası kardeşleri ile gizli gizli yaşarken ,insanlara niye göründü?Diyarbakır'ın sonbaharında hangi rüzgar esintisinde postu ürperdi,hangi yağmurda tüyleri ıslandı,hangi çiçekleri kokladı,hangi manzaraya uzun uzun baktı,en çok neyi keşfettiğinde sevinerek
zıpladı?diye tehlikeli sorgulamaları hemen terk ettim,yoksa leoparı kendime yakın hissedecektim,empati kurup,öldüğüne üzülecektim bile.Hemen kendimi sabah haberlerinin hipnozuna
verip vurdumduymazlığa kapılıverdim.Aldım elime çatalı bıçağı haberlere devam;

Tüfekle leoparı vuran çoban"vurmayıp da beni öldürmesine izin mi verseydim,siz olsanız ne yapardınız?"diye sordu.Çoban da benim gibi sabah haberlerini kahvaltı yaparak izleyebilenlerden.
Olması gerekeni,doğal olanı  yapmak ona da kolay geliyor.Aldatılan bir erkek namusunu temizlemesin de ne yapsın,gittikçe kârı azalan işveren işten çıkarmasında ,işçilerin ölüm riskini azaltmak için nasıl para harcasın,trafik cezaları af edilirken acelesi varken kırmızı ışıkta geçmesinde ne yapsın,her sevincinde belinde ki silahı davranan adam, hiç mi sevinmesin ,ne yapsın,siz olsanız ne yapardınız ? Herkes nasıl yapıyorsa öyle yapmalı.Sokakta gezerken arkamdan bir leopar üzerime atılsa hemen tüfeğime davranmalıyım.Senin öldürülmen çok doğal bir şeydi birbuçuk yaşında ki
leopar,gizli gizli ininde dursaydın,belki şimdi yaşar olurdun.Niye insanlara göründün?




6 Kasım 2013 Çarşamba

Yukarılı'nın aşkı

Dün internetten üçbuçuk saat süren bir hint filmi izledim.Bir haftalık ütüyü,ovalanacak lavaboyu,dünden kalmışlarla dolu mutfak tezgahını,süpürülecek  ve toparlanacak 3 oda bir salonu da yanıma alıp üçlü koltuğa uzanıp "aşk" filmi izlemek istedim.Ütülükler,lavabo,mutfak tezgahı,üç oda bir salon ile koltuğa  sığmak mümkün değil,kalk diye dürtüyorlar.Aldırış etmiyorum.Aşk filmi diye
fillerin ayakları altında ezilen,kılıçlarla uçuşan insan kafaları izlemek zorunda kaldım.Filmin başrolünde ki kızı sanki bir yerde görmüştüm,nerde gördüm diye çıkarmaya çalışırken film ilerledi.
.." Aşk ile çarpan bir yüreğe sahipsen cennettesin,aşk ile çarpan bir kalbin yoksa cehennemdesin" diye hint dansları eşliğinde bir şarkı söylendi ,kanlı filmin bir sahnesinde.Birden aklıma annemin babaannesi geldi.Evet filmde ki kız, annemin babaannesine benziyordu.Çerçeve içinde ki resmiyle
duvarda asılı,annemin babaannesini hatırladım.Duvar, annemin köyündeki evlerinin duvarıydı ve bu duvara ölmüş büyüklerin resimleri asılırdı.Esme ninemi canlı görememiştim ama duvardaki resmi ile tanıyordum onu.Eski çerçevesinin içinde donuk güzelliği ile hep bakar dururdu.Bir hikayesi vardır ki
"Ezo Gelin" filmi gibi.
Esme çok güzel bir kız, dağlık köylüklerde yaşıyor.Sırf güzelliğinden dolayı kasabaya yakın köylüklerden zengin bir köylü( büyük dedem) Esme'yi iki oğlundan büyük olanına alıyor.
Esme'ye kocasının evinde dağlı anlamında"yukarılı"denmeye başlıyor.Yukarılı şunu getir,Yukarılı bunu götür,köylük yerde nerden geldiysen oranın ismini almak doğal karşılanan bir durum.Kızcağıza bir tek kocası , gizli gizli  "Esme" dermiş.Esme'nin bir oğlu olmuş ,babası çok sevinmiş adını"Dursun" koymuş.Tazecik baba, bebesini beşiğinde öpüp koklayıp ruslarla savaşmak için harbe gitmiş.Esme kucağında bebeğiyle beklemiş.Beklemiş,beklemiş."Gizli gizli Esme diyen kocası", gelsin
diye Kur'an okumayı öğrenmiş,hiç kimsenin bilmediği duaları öğrenmiş.Yukarılı eski yazı biliyor ,Kur'an biliyor diye saygıyla anılmış.Ama Yukarılı ,"Esme" adını duymayı çok özlüyormuş.Okumadığı zamanlarda bile mushafını yanından ayırmıyor, uzaklara dalıp dalıp hasretle kitabını okşarmış.
Esme çok güzeldi,köylük yerde dul kalmak laf getirirdi,kayınpederi düşündü taşındı,büyük oğlunun artık gelmeyeceğine kendini inandırdı.Kayınpederi Esme'yi ikinci defa aldı,küçük oğluna.
Ezo gelin gibi kendini asmadı,Esme.Sessizleşti.Her şeye karşı tepkisizleşti.Ne istenilirse onu yaptı.
Kaynı ile evlendirildi.Küçük Dursun'un hiç kardeşi olmadı, tek çocuk olarak durdu,amcasını babası bildi.Dursun'un amcası,
karısını Yukarılı diye çağırdı,kendi çocuklarının babası olamadı,ölene kadar başka bir kadın ile evlenmedi,başka bir kadınla adı hiç anılmadı.


Annemlerin köyünde lakabımız"esirler"dir.Bütün köy şuna da inanır Esme nin kocası esir düşmüş,
özgürlüğüne kavuşup köyüne gelmiş ama köy girişinde bir çocuktan karısının kardeşi ile evlendiğini
duyunca kimselere görünmeden geri gitmiş..Ama annemler bu gelme işine inanmazlar,esir düşmüş ve ölmüş olduğuna inanırlar.
Bugün bile köyde kime sorsanız"Yukarılı gibi  kuran okuyan dünya yüzüne gelmemiştir"der.


Dün üçbuçuk saatlik Hint filmi boyunca Yukarılı'yı düşündüm.Duvarda asılı donuk güzelliği canlandı,musafını açtı,kocası geldi,gizli gizli Esme dedi...

Koltukta  aşk deryalarında yüzerken,sevgili arkadaşlarım(ütü,lavabo,mutfak tezgahı,süpürge) öyle bir tekme attı ki koltuktan yuvarlandım,gerçek aşkın sırrına varacak gibi olduğum bir anda...