29 Eylül 2013 Pazar

Burgazada yolcusu

Burgazada'ya gitmek isteği garip bir hastalık gibi içime işlemiş ki durduk yerde birden bire  bir sızı ile kendini hatırlatır oldu .Sabahtan akşama Sait Faik hikayeleri,röportajları,söyleyişleri okumak niye beni çok meşgul ettiyse o sebepten olsa gerek...
Burgazada'ya gitmek istiyorum ama.
Hava bozuk, olmadı...Çocuk istemedi,babanın işi çıktı,olmadı...
Bu sabah ,bu şarkı kahvaltımıza misafir olduğu anda yine o garip sızı içimde ki yerini hatırlattı.
Yarından tezi yok,bir başıma Burgazada yolcusuyum...
 
 





Paranın ne önemi var
Mühim olan insanlık

Denizde balık
Havada talih kuşu
Acıkan bir midenin huzursuzluğu
Giderek dikleşiyor hayat yokuşu

Çiçek nasıl açar
Dalında kuşlar niçin öter
Her günün sabahında

Bir çocuk nasıl büyür

Paranın ne önemi var
Mühim olan insanlık

Ağlarda çırpınan balık
Kafeste talih kuşu
Çıktıkça dikleşiyor hayat yokuşu
 
 

27 Eylül 2013 Cuma

Kocakaya


Büyük şehirde doğmuş olup,büyükşehirlerde yaşamış, okumuş olmam," köylü olduğum"
gerçeğini hiç unutturmadı.( Bir tek ilkokul yıllarında yaz tatillerinde köye gittiğimizi saklar,tatil kompozisyonlarını herkes gibi denize gitmiş gibi yazardım,  o zamanlar içinde köy geçen her şeyden utanırdım)

Köylü olmak şehire adapte olamamışlığın bir işareti idi ve bu işaretimi hiç kimse ile paylaşmak istemiyordum.Arkadaşlarıma annemin babamın köyde doğmuş büyümüş olduğunu her yaz köye gittiğimizi söylesem bir şeylerimin eksileceğini sanardım.Eksilen şey herhalde o zamanlar için büyük bir şeydi ki yıllarca sakladım,her okul başlangıcında kompozisyonlarımda uydurma bir" deniz tatili" yazmak zorunda kaldım.Herkes tatilinde denize gidiyorsa doğru olan denize gitmekti,tatilimi köyde
geçirdiğimi açık vermem yanlıştı.Herkesten ayrı olmak istemiyordum...

Babamın köyü ile annemin köyü araba ile10 dk lık bir mesafede ve tam ortada bir kayalık var,Kocakaya......Annem köyünde liseye
kadar okumuş,fotoğraflarından gördüğüme göre mini eteklerini köyünde giyebilmiş...Babamın köyünde ise bütün kızlar küçüğünden büyüğüne başörtüylüydü..Bir hafta annemin köyü,bir hafta babamın köyünde kalarak yazı geçirirdik.Kocakaya'nın oraya gelince beni bir heyecan kaplardı,annemin köyüne başımda ki yazma ile girmek istemez,babamın köyünde de çırpı bacaklarımda ki şort ile görünmek istemezdim...  Hangi köye gidiyorsak ona göre çantamdam ki ,yazma,uzun eteklik,kolsuz tşört,ile şortumu Kocakaya'lıkta değiştirirdim.
Bazen annemin köylüleri babamın köyüne laf atar ;"Kocakaya'nın ardında kalmışlar"diye küçük görürler.Bazen de babamın köylüleri annemin köyüne laf atar"Kocakaya'nın ardında kalmışlar" diye
hor görürler...
Bazen beni sıkıştırıp"söyle bakalım sen hangi köylüsün? diye soranlara, başımda kulak ardı yazmam,belimde topuklarıma kadar basma etekliğimle babam köylüsü,kısa pantolon,kolsuz tişörtümle anam köylüsü olduğumu söylerdim...Herkes nasılsa ben de öyleyim,ayrı olmak istemiyorum...

Kocakaya'da değişim yaparak gittiğim yerin kölüsü olmak bana aidiyet duygusu verirdi...

Babamın köyünü çok severdim için için...Çok çocuk vardı,babamın 11 kardeşi vardı kabaca hesapla
en az 35 kuzenle birlikte oyunlar oynamak çok güzeldi...

Başımda ki yazmayı tepemde iyice düğümleyip ayaklarıma dolanan basma etekliği belimde bir kaç kat katlayıp kuzenlerimle derede kurbağa yakalayıp,derin yerlerinde yüzmeyi ne çok severdim...
Dedem kız çocuklarının dereye gitmesine çok kızardı,ıslak yazmam ve eteğimi koşa koşa kurutmasını öğrenmiştim...Koştukça ıslaklıklar kururdu...dedem anlamazdı..nerdeyse hepsi erkek olan kuzenlerim beni şikayet etmezdi...

O zamanlardan bana   "her yerin köylüsü" gibi davranmak kaldı.

Çevremde,dünyada olup bitene,insan ilişkilerinde hep bir Kocakaya ihtiyacı hissediyorum.
Kocakaya'da kendi üzerimde ki giysileri,fikirleri,bilinçaltlarını çıkarıp karşımdakinin haline bürünmek ihtiyacı...

Köyümde ki kadınları yazmak istiyordum,nerelere geldim,bir sonra ki yazıma kalsın,Yunus'un servisi her an gelebilir...







23 Eylül 2013 Pazartesi

Ayşe İstanbul Trafiğinde

Geçen sene küçük ailemize küçük bir araba katıldı.
İlk arabamız...
Arabamızı,araba pazarından çok eski bir modeli çok hesaplı olarak almış, apartman garajımıza çekmiştik.Apartman garajımızda ki devasa büyüklükte,son model gıcır gıcır araçların arasında
kendisine bakanlara "merhamet"hissi uyandıransa da , o biricik arabamız.
Ehliyetim olmasına rağmen hiç araba sürme tecrübem olmamıştı.97 lerde elli metre düz yolda gidebildiğim için direksiyonyondan geçmiş ehliyet sahibi olmuştum.2013 İstanbul trafiğinden çok korkuyorum.Dolmuş,otobüs,tramvay,vapura bile binerken her an kaza olacak tedirginliğindeyim,kazasız belasız cinnet geçirmeyen şoföre rastladığım günler için şükrediyorum.
Sevgili arabımızı kullanamama nedenim;ya bir araca çarparsam...özel bir kaskomuz  yok,benim beceriksizliğimin masrafını kaldıracak bir bütcemiz hiç yok.Araba kullanmak bana lüks diye karar verdim.Günlerden birgün eski bir arkadaşıma rast geldim,direksiyon dersi veriyormuş,hobi olarak.
Birlikte bir saat çalıştık,arabaya hakimiyetimi beğendi, tenha trafiğe çıkalım dedi.
Tenhada araba kullanmak diye bir kavramın İstanbul'a yakışmadığını anladık.Yoldayım sanki arabayı kullanan ben değilim,araba üstüme çıkmış tüm ağırlığı ile o beni kullanıyor,sinyal verip
aynalara bakabiliyorum,hemencecik öğrenip kızcağızın vaktini de almak istemiyorum...O da ne;aynalardan göremeyeceğim kadar dibime girmiş bir dolmuş bangır bangır korna çalıyor,çekil diye...elim ayağım dolaşıyor hemencecik yolunu açayım diye kaldırıma çıkıveriyorum...
Kaldırım da kimseler yok ,tenha  bir yerde yavaş yavaş araba kullanırken bir Azrail gibi dibime gelen dolmuşun kurbanı ben oldum...ya hızlı olsaydım,ya kaldırımda birileri olsaydı diyerek kendi kendimi yedim bitirdim.Direksiyon hocam,kaldırıma çıkma olayımı çok önemsemedi,20 ile giderken ön tekerleklerden sağdakinin kaldırıma çıkmasını büyütmemi salıkladı.Ama ben çok büyütmüş görüntüsü vermişim ki "sen bu korkuyla İstanbul trafiğine giremezsin" diyerek dersi bitirdi.
Korkuyorum...Hem de çok korkuyorum...
Bir kaç saat de olsa tenhada araba kullanmış biri olarak, dolmuş şoförlerine bakıyorum...Birilerinin Azraili olmaya çok heveskar direksiyon sallıyorlar.Pendik-Kadıköy,Harem-Tuzla hattında sık sık dolmuşa binmek zorunda kalıyorum,her defasında tövbe bir daha binmem desemde,seferi az otobüsler,uzak kalan metro yüzünden mecbur kalıyordum.
Otuz senedir toplu taşıma araçlarındayım,bunun yirmi senesi İstanbul'a ait.
Ayda yılda bir değil,hergün en az üç tanesine bindiğim okul yıllarım oldu...
Gülüver gibi olup, ayaklarım altında topuğumla ezmek istediğim dolmuşçular ,onlara bu fırsatı tanıyan yetkilileri dahil,devleşmek hayali kurdum...

Ufuk birgün ;ben sana güveniyorum,çok güzel araba kullacağına inanıyorum" dedi...( belki her gün aynı şeyi söylüyordu,farkına o gün varacaktım)
Yanıma oturdu,bana öğretmen oldu.Her sinyal verişimde,her arka aynaya göz atışımda,yol ayırımlarında frene dokunduğumda ,yüzünün "aferin" haline bürünerek gülümsemesi ,beni şoför yaptı.Sana güveniyorum diyerek yanımda sessiz yolcu olması,beni korkusuz yaptı...Çok güzel kullanacaksın diyerek,kendi güzelliğini bütün dersler boyunca bana aktardı...Küfredene dilsiz,el kol sallayana hareketsiz kalıp,yol isteyene yol verip,korna çalana eyvallah deyip,kırmızıda durup,sarı yanınca gaza basmamayı öğretti...Dolmuşçuların trafik kurallarını öğretti,herkesin doğrularını konuşturduğu trafikte,kendi doğrumuz ile direksiyon sallamanın ayrıcalığını öğretti.
İstanbul trafiğinde milyonlarca insan kendi doğrusu ile direksiyon sallıyor.Bana güvenen birinin
cesareti üzerimde iken İstanbul trafiğine kendi doğrularım ile akmaya başladım...


17 Eylül 2013 Salı

Şibi arkadaşlığı


Dördümüzü bir satıcı sattı,belki aynı annenin şibileriyiz,belki birbirimize çok yabancı...
Yinede birbirimize sokulalım,hayatta kalmanın en büyük şartı birbirimizin sıcaklığını hissetmek...

Ördek dediğin suda olur,Yunus abimiz sağolsun,havuzunu bize verdi...







 Arkadaşlar sanki bir eksiklik var....
Düşmüş,taşlıktan aşağı düşmüş...
Arkadaşını kurtarmak isterken hızını alamadı biri daha düştü...

 
Korkmayın yine beraber olacağız,sabredin...
Biz yardım çağırmaya gidiyoruz...
Ohhh,yine bir aradayız,bir çizik,bir berelenme var mı?
Yok,yok çok şükür iyiyiz..Hadi o zaman gidelim...

Yemeğimiz beraber yiyelim,her zaman ki gibi...
 
 

16 Eylül 2013 Pazartesi

Zenginliğin ölçüsü

 
 
 


Okulların açılmasına az bir süre kala köyden döndük.Yunus'un okuldan arkadaşının bütün yaz babasının
iş yerine gittiğini ,sabahları çok erken saatlerde yola düşüp akşam geç vakitlere kadar kaldığını öğrenince bize davet ettik,hiç yoktan birkaç gün evimizde oturur,oynar diye düşündük...
Davetimizi kabul ettiler,çalışan anne ile babaya küçücük bir destek yapacağım için Yunus arkadaşı ile vakit geçirecek diye sevinmiştim...
Sabahın erken vakitlerinde evimize bırakılan küçük misafir bana bu yazıyı yazmak zorunda bıraktı.


Çocuk ,en yakın arkadaşı ile( Yunus ile) her an kendini yarışta sanarak,kıyaslayarak,ölçerek,biçerek
sınayarak ve hep birinci olmak isteyerek ,istediğini elde etmek için her şeyi yapmayı mübah görerek
hareket ediyor...Ne olursa olsun ama her şeyde kendi birinci olsun...Korktum...İkisini başbaşa bırakamadım...Arabalarını yarıştırırken,top oynarken kazara Yunus birinci olduğunda haykırarak
ağlayarak Yunusun üzerine atlayıp"hile yaptın,birinci benim,birinci ben olacaktım"diye vurmaya başlıyor,Yunus kolları ile kendini korumaya alıp hiç ses çıkarmadan en yakın arkadaşının sakinleşmesini bekliyordu...Bir iki kere gözlemleyebildiğim,yüreğimin dayanamadığı bu olaya Yunus çok alışık görünüyordu ve bu beni daha çok üzüp iki yıldır niye bu çocuğu en yakın arkadaşı yapıp
niye bu saldırılarına sindiğinin hesabını sormalıydım...
Çocuk babasının iş yerinde hep bilgisayar başında ve internetten "oranlar,istatistikler" ile ilgili tabloları hatmetmiş...
" 8 yaşındaki bir çocuk ortalama şu* kiloda olmalı,ben tam o kilodayım Yunus sen kaç kilosun?
-Tartımız yok maalesef
"Niye tartınız yok?"
"Bir çocuk ortalama şu*kadar tablet ile oynamalıymış,ben tam o kadar oynuyorum Yunus sen ne kadar tablet oynuyorsun?
-Benim tabletim yok...
"Niye tabletin yok?"

Çocuk her şeyi bilinçli yapıyordu,tartımızın,tabletimizin olmadığını zaten bildiği halde bir şeyleri ima etmeye çalışıyordu ama Yunus anlayamıyordu...

Sonunda dayanamadı "baban kaç lira maaş alıyor?"diye sorarken gözlerini kısmış her an avını yakalayacak,parça parça edecekmiş gibi hazır...

Yunusun omuz silkip bilmiyorum demesi onu durduramıyor;
-Teyze kocanız kaç lira maaş alıyor?
-....
-3250 lira  gelire sahip aileler tam sınırda yaşıyormuş 3250 lira altı ise fakir sayılırmış,siz sınırda mısınız,
fakir misiniz?

Yunus'un gözleri açılmış ,şu ana kadar niye babasının maaşını sormamış olduğuna vahsınarak;
- Söyle anne,babamın maaşını söyle...

Aklıma o an gelenleri söylemek ,cevabı çok iyi bildiğini hisettirerek gözlerimin içine bakan bu çocuğu incitecekti.Çocuktu...Ne olursa olsun çocuktu...

Kafasının içindekiler onu vurucu,kırıcı yapsada, çocuk boyuna doğru eğilip;

"Yunus'un babasının maaşı ile her cumartesi deniz kenarında ki çay bahçesine gidip çay içebiliyoruz,
maaşın bir kısmını biriktirerek Yunusa bisiklet aldık,pazar günleri sahilde Yunus bisikletini sürerken
babası ile ben onu izlerken gurur duyuyoruz maaşımızdan..."

Akşam olup başbaşa yatağa uzandığımızda Yunus istemediği bir şeyi öğrenmenin ağırlığında soruyordu;"anne ben anladım
biz fakir sayılanlardanız..."

 Gözlerinde ki çocuk perdesi aralanıyor,hayatın gerçekleri görünür olurken,annesi tüm gerçeklerini
anlatmaya başlar..

Baban, mesaili tatilsiz yüksek maaşlı işini bırakıp daha insani işe geçtiğinden beri her gün akşam olmadan,gün kararmadan evimize gelir oldu,hergün üçümüzün yemek yiyebildiği,oyun oynayabildiği
dışarı çıkıp birlikte olabildiğimiz saatler çoğaldı...Hergün babasına akşam olmadan kavuşabilen çocuk sayısı çok azdır...Annen çok büyük paralar kazanabilecek ruhsatlara sahip iken zamanı keşfetti
zaman her şeyden kıymetli idi,çok büyük paralardan bile kıymetli...Zaman...Zamanım seninle de kıymetlendi,her anın kıymetini bilmeye çalıştığım zamanlarımda sen okuldayken,yazı yazıyorum...
Yazı yazarken elimden geldiğince zamanın kıymetini hissedip ayrımsamaya çalışıyorum...Sen okuldan gelince sarılmalara öpmelere doyamıyorum bence bu da çok büyük bir zenginlik...Diye  ,gerçek zenginliğimizi anlatırken, Yunus çoktan kara kirpiklerini kapatmıştı...

*şu diye yazdıklarımın rakamı aklıma gelmedi,çocuk bir daha Yunus'a vurmayacak,Yunusta kendine vurmak isteyenlere engel olacaktı,neden iki yıldır arkadaş olduğuna Yunusun cevabı ise;
-İki yıl önce başkanlık seçimlerinde tek oy almış,o tek oyu da bu çocuk vermiş....










10 Eylül 2013 Salı

Tarkan

Geçen hafta Yunus'un yeni öğretmeni ile tanışma toplantısında bir veliye, "geçmiş olsun sesiniz kısılmış"diye şifa dilemeye niyet ederken,Tarkan konserinde çığlık attığı için sesinin kısıldığını
öğrendim.
Her şeye,her habere,her şarkıya niye çok uzağım diye düşüncelere dalmışken aklıma Tarkanın adını duyduğum 90 lı yıllar geldi.
Lisedeyim hala kendime ait bir odam yok.3 kardeş ile aynı odada yatmayı yadırgar olmuştum.
Ailem , arka balkonumuzu camlatıp beni zar zor bir oda sahibi yaptı.
Arka bahçenin, geceleri hışırdayan ağaçları, arka balkondaki odamda beni uyutmuyordu.Hışırdayan  dalların arasında bir görünüp bir kaybolan ay ,beni çok korkutuyordu...
Kız kardeşimi odama ortak etmeme sebep olmuştu ,hışırdayan dalların arasında oynaşan ay...
Kız kardeşim ilk olarak kocaman Tarkan posterini odamızda ki tek duvarımıza astı.
Hergün hiç sevmediğim birinin posterine bakmak zorunda olmak...
Kıl oldum şarkısının sahibi ne zaman duvarımızdan iner diye umutlanırken,her gün onun hakkında taze taze bilgilendiriliyordum , örneğin Tarkan ile aynı zamanda üniversite sınavına girecekmişiz,aynı okulda,aynı sınıfta,  olsaymışım...Ablası, ilk olaraktan birine, Tarkana "kıl oluyordu", "kıl olmak"ı ilk olaraktan ondan duymuştu...
Tarkan benimle beraber girdiği üniversite sınavını kazanamadı,ben, arka bahçeye bakan, balkon odamı kız kardeşime bırakıp gideceğim bir şehri kazandım...
Aradan bir sene geçti...
Akşam yemeği için yurdun yemekhanesinde kuyruktayım...Kuyruğun sonundayım pilav bana kalmaz,çorba belki kalır,patlıcan musakka kesin kalır ( yanık yağ kokulu musakka her tadanın midesini yaktığından ve bir daha tecrübe edilmek istenmediğinden).
Yemekhanenin demir parmaklı penceresinden içeri , hışırdayan dallar arasından batmakta olan güneşin bir görünüp bir kaybolan ışık demeti arka balkonda ki odamı,kızkardeşimi hatırlattı...Birden bire...Gözlerim doldu...Yemek kuyruğunda durduk yerde ağlayan görüntüsü vermemek için
hatıraları uzaklaştırmaya çalışırken,yemekhanenin televizyonunda Tarkan çalmaya başladı.
Kış güneşi,Unutmamalı...
Patlıcan musakka yerken ağlamam farz olmuştu...
Çok güzeldi...Helal olsundu...
Sonra evlendim...
Kayınvalidemin apartmanında, Tarkan'ın annesininde oturduğunu öğrendim..
Tarkan annesini sık sık ziyarete geliyordu.
O zamanlar Tarkanın kızıl saçları vardı.Apartmana girerken çıkarken karşılaşıyordum,hiç görmemezlikten gelip hızla kaçıyordum ama bazen mübarek gecelerde apartmana helva dağıtmamda ısrarcı olan kayınvalidemi kıramadığım için "Allah kabul etsin" diyerek tepside ki helvayı almak için kapıya Tarkanın çıktığını , başım önümde" tabak kalsın" dediğimi hatırlıyorum..
Bir de asansöre tam binmişken apartman görevlisi koşarak asansör kapısını tutuverdiğini, apartman görevlisi ve Tarkan ile aynı asansörde , başımı
yere eğip hiç kaldırmadan 5 kat çıktığımızı hatırladım...
Yunus'un sınıfında ki veli, son kalmış sesi ile Tarkan konserinde attığı çığlıklarını anlatıyordu...
Başımı eğip sessiz dinledim,başımı eğmeye çok alışığım...
Sonraları kayınvalidemde,Tarkanın anneside o apartmandan taşındılar,hiç kimseye Tarkan ile aynı apartmanda oturuyorduk demedim zaten kızkardeşime de geceleri hışırdayan dallar arasında oynaşan Ay'dan korktuğumu hiç söyleyememiştim...