27 Mayıs 2013 Pazartesi

Birbirlerini yiyen kargalar

Günlerdir bir hastane odasında refakatçiyim.Odadan dışarı çıkamıyorum.Bir saatlik vakit buldum.Sigara içenlerin tiryakiliği gibi yazı yazamamak beynime vurdu...Bir saatte ne yazabilirsem...
Kargalar aklımdan çıkmıyor...
Kargalardan korkuyorum...
Sandalye üzerinde uykuya daldığım bir anlık vakitte kocaman bir karga sivri gagası ile beni didiklemeye başlıyor...
Apartmanımızın arka bahçesinde üç karga görmüştüm.Üçü birlikte havalanıp, birlikte konuyorlardı.Ne güzel diye iç geçirdim. Ne güzel arkadaşlar...Üç karga ne güzel anlaşıyorlar , birbirlerinden hiç ayrılmadan...
Gözümden yaş gelecekti nerdeyse,ne güzel arkadaşlık derken üçlünün hep ortasında uçan konan , ortada ki karga sendeledi.Diğer iki karga, sendeleyen kargayı hızlı hızlı hızlı didiklemeye başladılar.Ortada ki karga can havliyle kaçıyor dermanı tükenip bir yere konuyor diğer iki karga yine onu ortaya sıkıştırıp didiklemeye devam ediyorlar...Aman Allah'ım ben ne körmüşüm diye kendime kızarken bir yandan da bir örtü bir bez parçası aramaya başladım.Bezi, ortada ki karganın üzerine atıp onu katillerinin elinden kurtaracaktım...
Aşağı indiğimde karnı deşilmiş kargayı arka bahçenin taşlığında buldum...Boynundan tutup erik ağacının altına koyarken son kez gagasını açtı bağırmak istiyordu ama sesi çıkmıyordu.Sessiz çığlığı boşa gitmedi,ben
şahidim...
Hastane odasına elinde cep telefonu ile hastabakıcı giriyor,çok içli konuşuyor karşı tarafın kulağına..."benim hakkımı yiyorlar,"o" daha az iş yapıyor,daha çok para alıyor".Hemşire, serumun dozunu ayarlarken aslı başka bir yerde yarım kalmış tamamlanamamış bir kavganın içinde..Hemşirenin , iş arkadaşı onu çekemiyormuş  arkasından kuyusunu kazıyormuş,kazdığı kuyu içinde onu boğmak istiyor...Sekreter kız yanında ki arkadaşına başka birinden dert yanıyor,sanki gerçek bir yangının içinde alevler içinde yüzü köz gibi olmuş ...Kafeterya da elime çay uzatan çocuk küfürünü de ortaya savuruyor .Küfür bedava çay bir lira..
Kafeterya sahibi ile derdi olmalı diye düşünüyorum.Hastane çalışanlarının hepsi kızgın,küskün,hakkı yenilmiş...Hepsinin çözümlenememiş bir kavgası var,hepsi kavgalarının içinde yaşıyor gibi...
Ben hastamın yanındayım.Hastam narkozdan uyanana kadar başında nöbet bekledim.Bu dünya da değildi sanki , kendini bilmeden uyuyordu..Başka bir yerde başka bir alemdeydi...Gözlerini açtığında gittiği yeri hatırlayabilecek mi?
Gözlerini açtığında aklına kavgaları gelecek,kavgaları onu bekliyor,hırsla...
Hep bizi didikleyecek  kargalarımız olacak ,hep birilerini didikleyecek sivri gagalarımız olacak,hep bir kavga içinde olacağız...

Hastamın yanına dönmem lazım,bir saatim bitti.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Adsız Kirazlarım

Çocuklar çok istedi diye bir kere daha buluştuk Lütfiye hanımla.Bostancı sahilinde bir ağaç gölgesine sofra bezimizi serdik.Birgün önce köyden küçük bir koli gelmişti,içinde birkaç avuç kiraz(bu sene kirazlarda can yokmuş öyle demişti annem) ile asma yaprağı...Asma yapraklarından sarma sarıp,bir avuç kirazı da pikniğe götürdüm...Çocuklar top oynuyordu ne güzel gülüyorlardı ,Yunus'un futbol cahilliğine,Yunus'da koyvermiş, kendi kendi ile dalga geçiyordu...
Köyden kiraz getirdim ,bu sene kirazlarda can yokmuş dedim.Lütfiye hanım tren gibi konuşuyordu,bol gürültülü,sarsarak...arada soluklanmak,ne yediğine bakmak için duraklıyordu,bir an kirazlara gözleri ile baktı ,sonra tattı ve hemen kaldığı yerden hızla devam etti..Her söylediğine baş sallıyorum,gerektiği yerde gülüyor,gerektiği yerde onaylıyorum, başım bir sağa bir sola bir öne yatıp yatıp kalkıyor ,trendeyim... Ara sıra gözüm sofra bezinin bir köşesinde bir tabak içinde gittikçe azalan kirazlarıma kayıyor...Köyden kiraz getirdim,
dedim ama köyün neresi diye sormadı...Kirazların geldiği yeri merak etmedi..Lütfiye hanımın ağzında yok olan kirazlarım...Zavallı kirazlarım...Hızlı tren gibi soluksuz konuşan bu ağız,senin nereli olduğunu hangi ağaçtan koptuğunu sormadı...Keşke benim kirazlarım olmasaydın...Benim kirazlarım olmasaydın ,Lütfiye hanımın kirazları olsaydın ...O zaman değerin bilinirdi,senin hakkında ne çok konuşulurdu,üzerinde çiçek açtığın ağacın kıymeti olurdu,çiçekten meyvaya nasıl dönüştüğünün,köyünün yağmurları ile nasıl beslendiğinin
kıymeti olurdu,köyünün adı olurdu...Benim kirazlarım olduğunuz için adsız,sessiz bir şekilde yok oluyorsunuz...
Başı boş köpekler gölgelik yer arıyor,biri Lütfiye hanımın arkasına yattı.Lütfiye hanım tedirgin oldu,aslında köpekleri çok sevdiğini ama Almanya'da ki  köpekleri daha çok sevdiğini anlatmaya başladı,Türk köpeklerine güven olmaz ,ısırır diye yerini değiştirdi,yanıma daha bi yakınlaştı...Başı boş Türk köpeği sofra bezimizin bir köşesinde esnedi,esnedi sonra derin bir uykuya daldı...Lütfiye hanımın bir gözü köpekte , kaldığı yerden devam etmeye başladı...Köpeği unuttuğumuz bir anda havlama sesi ile yerimizden bir kaç adımlık ileriye fırladık...Lütfiye hanım panik halinde yerinden fırlarken kendi  el çantası ile oğlunun sırt çantasını kapıvermişti...Ben hiç bir şeyi kapmamış panikliğin doğasına bırakmıştım kendimi...Doğal halime yine çok güldü,para ve değerli şeyler panikten önce gelmeliydi..Panik kontrolü dersi almış olmamı bir kazanç olarak gördüm..
Kirazlarımın konduğu tabak boşalmıştı.Annem bu sene canı olmadığından az çıkan kirazları kızı da tatsın diye
bir koliye koydu,koli Samsun'dan İstanbul'a geldi.Koliyi açarken annemin ellerinin kokusunu hissettim,koliyi öptüm...Kirazları kokladım...Yemeye kıyamadım..uzun uzun bakındım...Kiraz ağaçlarının diplerinde yabani otlar boyum kadar uzamıştı,babam hepsini kesti,yabani otları keserken babam çok terledi,gölün suyuna hortum atmıştık Yunus ile...Yunus ile bol bol sulamıştık seneye çok kirazımız olsun diye...Kiraz ağacına çıkarken Yunus bir dalı koparmıştı ne üzülmüştük,kimse görmesin diye gölün kıyısına gömmüştük kırık dalı..
Gün biterken sahilde ki ağacın gölgesinde,içimde ki huzuru, başı boş türk köpeğinin yanıbaşımda uyurken çıkardığı soluk sesine borçlu olduğumu hissettim...

19 Mayıs 2013 Pazar

Mektup arkadaşlığı

"Sevgili Esra öğretmenim;Sizi çok seviyorum.İşallah bebeğinizin adı "İrem" olur hepiniz mutlu olun isteğim bizi hiç bırakmamanız ve kocanız siz ve bebeğiniz hep mutlu olun"Yunus ...imza:....

Yunus mektup yazmayı çok seviyor,annesine,babasına,babaannesine,öğretmenine isteklerini mektup ile bildirmekten büyük bir zevk alıyor.Bu mektubu hamile öğretmeni için yazmış, isteği ,bebeğin isminin "İrem olması",birde öğretmenini eşini bebek pusetinde bebeğini çizmiş.

Ben de mektup yazmayı çok severdim.Bir dostum var,yıllardır mektuplaşırız.95 den beri.


Yazacak şeylerimiz o kadar çoktu ki mektup zarfları küçük gelirdi...

95 ten 2010 a kadar her ay posta kutuma bu dopdolu zarfları sığdırmaya çalışırdı postacı..
Mektupun sonunda sayfa numarası yuvarlak içinde yazılmış."57" sayfalık bir mektubumuz...
Sayfaları 1,2,3,4,diye devam edip 57 de son bulan mektuplarımız da neler yazdığımızı merak eden postacılar vardı...Sayfaları nasıl doldurabiliyorsunuz diye soranlara doğru dürüst cevap veremiyorduk...Birbirimizi seviyorduk ve özlüyorduk,sevgi ve özlem sayfalar dolusu yazdırmaya yetiyordu...Herkes uykuya daldığında
sayfalarımızı ve kağıtlarımızı alıp sabaha kadar yazardık...Dostla sabaha kadar hemhal olmak...Sabaha kadar sadece onunla olmak...sayfalarca onunla beraber olmak...gün doğduğunda nerdeyse bir kitap olacak kadar
yazılmış sayfaları zarfa sıkıştırıp yolculuğuna uğurlamak için postaneye yürümek..Postanede yazdıklarından ayrılmak...sonra hemen cevabını beklemeye başlamak...sayfalar dolusu cevap...her gün posta kutusuna özlemle hasretle bakmak...bir gün posta kutusuna sığmamış taşmış bir zarf görüp öpüp koklayıp okumak için
en uygun zamanı kollamak,en kuytu en sessiz bir köşede  hasret gidermek...satır satır,kelime kelime hasret giderme...

Mektup, hasretle beklediğinin bir işaretidir.En en güzel işaretidir...
Aslında yazmak istediğim şey Yunus'a mektup arkadaşlığı konusunda yardımcı olan Giresun'dan sevgili Fatma ve Antalya'dan sevgili Gonca'ya çok teşekkür etmekti...Çocukları dünya tatlısı Aslı ve Efekan henüz mektup arkadaşı olmak için çok küçüktüler ama resimleri ile de olsa Yunus'u çok sevindirdiler,teşekkür ederiz...
Mektup arkadaşlığı, dünyanın tüm yaşanıp tüketilen şeylerinin dışında ...

16 Mayıs 2013 Perşembe

Kabak Çiçeği Dolması



Biz ortakaradenizin tipik bir köylüsüyüz.Bahçe sebzelerini ya kavururuz ya da sulu yemeğini yaparız,daha çok her sebzenin kavurmasını yaparız ve bunu kahvaltı da yeriz.Köyde ki bahçemizi geçen sene satın almıştık ve gerekli inşaat çalışmaları sırasında işçilere değişik lezzetler tattırmak istedim..
Hergün domates kavurmasına yumurta kırıp ekmek bandırmaktan sıkılmışlardır dedim...
Önce kabak çiçeği dolması,sonra ki gün kiraz yaprağından dolma  diye devam edecektim...
Buralarda hiç kimse kabak çiçeği dolması yememişti ,adını bile duymamışlardı...
İlk kez deneyecektim.Sabah güneş doğmadan kalktım kabak çiçeklerini topladım,topladıklarımı soğuk su dolu bir leğene koydum.İçlerini bildiğimiz dolma içi gibi doldurdum,kabak çiçeği buram buram kokuyordu...

İnşaatın içinde her yer toz duman taş toprak iken bir piknik tüp üzerinde pişirdim...
Tabaklara boşaltıp tepsiyle işçilerin önüne koyduğumda da buram buram kabak çiçeği kokuyordu...
Neden bilemiyorum ama kabak çiçeği dolmamı hiç kimse yemedi ,ben annemden 360 derecelik bir çimdik yedim...Bunca yorgunlumun üzerine beni 5 kilometrelik köy bakkalına yolladılar,domates kavurmasına kırmak için yumurta almaya...

Köyümüzün bakkal camı
Bu da bakkalımızın içi..Karşı duvarda plastik bidonların altı komple kara lastik ( ayakkabı)..
Yumurtalar genelde bozuk çıkıyor,herkesin bahçesinde tavuğu horozu var hiç kimse yumurta almıyor bakkaldan...
Yumurtalar elimde kös kös geri dönerken neden yeni tatlara bu kadar ön yargılıyız diye düşündüm...
Hep aynı şeylerde ısrarcı olmak neden?
Ben ümitliyim, bu sene yeni tatlar ile dolu bir yaz olacak...
Çünkü bu sene hiç kaçırmadan BBC de Rick Stein Dünya Mutfağı ile Nigel Slater'in Basit Yemekler adlı programlarını izledim...Portakallı kuru fasulyeden,şalgam tatlısına,zencefilli,kişnişli,zerdeçallı balıklı tartlara kadar her şeyi not ettim...Annemin çimdiğini aklıma getirmeden hayal kuruyorum...

Perşembe buluşmaları -1-

Bugün Lütfiye hanımla buluşuyorum.Şimdi adını doğru bir şekilde yazamayacağım ünlü bir kafede.
Lütfiye hanım'ın sınavları yaklaşmış beraber ders çalışacağız.
Kafeye nasıl geleceğimi sorup "metro ile "cevabını alınca çok içlendi Lütfiye hanım."Ahhh canım benim, kafeye kadar çok yol var yürüme,ben seni metro çıkışından alırım " dedi...Kırmızı mersedese binebileceğim
bugün...
Şunu belirtmek istiyorum ki bu blog benim iç sesim,içimden geldiği gibi ,olması gereken gibi değil...Yani ben yazmak istiyorum ,ne olursa olsun iyi kötü,yanlış doğru,yeter ki hislerim taşsın yazıya dökülsün...Lise de bir kompozisyon yazmıştım,yine platonik bir aşk hikayesi...Edebiyat öğretmenimi çok iyi hatırlayamıyorum,bana tavsiye yada yol göstericiliği olmamış ,sadece işini yapıp giden biri olduğu halde,işini nasıl iyi yaptığına da herkese göstermek için bu kompozisyonumu bir yarışmaya yollamış,en iyi edebiyat öğretmenleri dalında üçüncülük almış...Yarışmanın adı ,konusu,nasıl katıldığım konusunda hiç bilgim yok sadece il çapında en iyi edebiyat öğretmeni yapmıştım bir kompozisyonumla...Sadete gelirsem bu kompozisyonu koskoca bir salonda kürsüden okurken sanki tek başımaydım,ıssız bir yerde,tek başıma..bir ben vardım bir de kompozisyonum...Benim gibi utangaç,başını yerden kaldıramayan biri için yüzlerce kişi önünde yazdığımı okumak ne kolay olmuştu.Şimdi yazı yazarken acaba "o" ne der,acaba "bu"yanlış mı anlar,yada"şu"nun için bunlar sakıncalı olur  mu diye düşünmemeye çalışıyorum( gerçek hayatımda çok düşünürüm) Belki arkadan konuşan,belki çirkef,belki istirmacı,belki nahoş biri olacağım ama yazabildiğim yere kadar yazmak istiyorum...velhasıl okuyucu ne der,nasıl algılar diye düşünmeden...Yaşadığım olayları ebedileştirebilmek için buna ihtiyacım var,özgür yazmaya ihtiyacım var...

Lütfiye hanım metroya bindiğime acıdı o yüzden " ahhhh canıım " dedi.Aklıma bir an evlendirme programında ki sunucu kız geldi. Esra Erol son model cipinin camından ,iett ve halk otobüsünde ayakta yolculuk yapmak zorunda kalanlara baktıkça gözyaşları göz pınarlarına dolarmış,bir zamanlar o da  iett,halk otobüsünde ayakta yolculuk yapmış,bilirmiş...500t'de ki yolculuklarım birinde şanslıysam cama yakın bir yere sinmişken
  herkesle sırt sırta ayakta iki saattir trafiğin açılmasını beklerken ,cipinin içinden gözleri dolu dolu bize bakan Esra Erol ile karşılaşsaydım ne söyleyeceğimin  listesini yapmıştım ama Lütfiye hanım farklıydı ,ona Esra Erol listemi açamam ama dolmuş anılarımı açarım...Metro çok lüks,çok konforlu bir de evimize yakın,ekmekli kadayıf..Metrodan önce dolmuş vardı ve "dolmuşta Ayşe" diye bir yazı yazacak kadar trajik komik anılarım
çoktur...Pendik-Kadıköy ve Harem-Kartal hatlarında  çok anılarım oldu,hepsini Lütfiye hanıma yeri geldikçe anlatmalıyım...

Lütfiye hanımı garip bir şekilde seviyorum,yoksunluklarımı içinden geldiği gibi yüzüme çarpması garip bir zevk veriyor bana... "Aaa metro,dolmuş,iett ne güzel vasıtalar sen ne güzel insansın o güzel vasıtalara binmeye layıksın,(işte bizde böyle kırmızı mersedeslerde sürünüyoruz  ne yapalım),yada benim de zamanında binmişliğim vardı ne güzel zamanlardı " gibi şeyler dememesi hoşuma gidiyor..Bir anlık Esra Erol empatisi kurup gözpınarları dolmasın...Direk" ahh canımm yazık" desin...Bana yazık olsun , Esra Erol gibi ciplere binip eski halimi düşünüp gözpınarlarım dolmasın...500t'ye bindiğim için bana acısınlar,
başkalarının gözpınarları dolsun,benim dolmasın...Lütfiye hanımı seviyorum...Tüm yoksunluklarım gizlenip kutsallaşmamalı,açığa çıkartmalı ki  Lütfiye hanımın dilinde, gözünde küçülüvermeli...Tüm yoksunluklarım beni gizli gizli büyütüyordu,nefsim gibi...Büyümek istemiyorum,hep küçük kalmak istiyorum,ezilmek ,hor görülmek küçük görülmek canımı acıtmıyor ,Lütfiye hanım yanında küçük bir çocuk gibiyim...
Birazdan buluşacağım,ilk söyleceğim şey "belki param yetmez diye kayınvalideme uğradım,yedek para aldım" diyeceğim,gizlemeden,ne gereği var demeden ,utanmadan sıkılmadan kaçmadan..."ahh canım alt tarafı bir kahve içeceğiz "demesini umarak...Gözlerinde ,küçük bir çocuğa bakarken ki "hiç bir şeye gücü yetmeyen
bi çare" liği görmek beni  mutlu ettiği için hiç bir şeyi saklamayacağım...

14 Mayıs 2013 Salı

Topal Karga

Dün arka bahçemde topal bir karga gördüm.Yavruluktan yeni çıkmış olsa gerek ufak tefekti.İki iri karga pike yapıp topal karganın topallayan ayağını didikliyorlardı,topal karga can havliyle bağırıyordu.Birden kendimi arka bahçede buldum, erik ağacından yere düşmüş erikleri bu iki iri kargaya fırlatmaya başladım..
İri kargalar eriklerden kaçmıyor,habire gagalarını taşda bileyip,topal kargaya doğru uçuyorlardı...
Bıçaklarını bileyerek kurbanın üzerine giden bu katillerden topal karga kurtulamayacaktı.O nu tutup eve götürüp yaralarını sarmak istedim ama benden katillerinden kaçar gibi kaçıyordu topal karga..
Lütfiye Hanım oldukça varlıklı bir hanım,çok güzel...Topal karga gibi bir yarası olduğunu mesai arkadaşları öğrenmiş,bıçaklarını bileyerek her gün yarasını deşiyorlar..."Lütfiye çok alışma bu okula her an şutlanabilirsin,Lütfiye sen lise mezunusun biz üniversite,sen atılmayacaksın da kim atılacak,Lütfiye sen bizim değerimizi düşürüyorsun,lise mezunu ile üniversite mezunu bir olur mu?,Olmaz sen atılmalısın..."
Lütfiye hanım liseye kadar Almanya'da kalmış bir alamancı,burada evlenince evde oturmak istememiş,iş aramış,çok sevdiği işi bulmuş ama kadroya geçmesi için üniversite bitirmesi gerek,açıköğretimi kazanmayı başarmış...Ona derslerinde yardım edeceğim,hatta İstanbul üniversitesine bile sınavsız girip,diploma alabileceğini belirttim...
Lütfiye hanımın topal ayağına pike yaparak sivri gagalarıyla didikleyen istanbul üniversiteli kargalarmış...
Beni o kargalara benzetemediğinden "üniversite mezunu gibi durmuyorsun" dediğini umuyorum...
Lütfiye hanım memleketim insanlarından korkuyor,dik durup,yaralarını saklıyor,topallamamaya çalışıyor...
Hatta gücü yettiğini ezip,hor görüp,haddini bildirmeye çalışıyor( benim üzerimdehepsini denedi:)

Herkesin bir yarası var.Yarasız insan olur mu? Olmaz...Ben yaralarımı saklayamam,topal karga gibi ortalıktadır,topallarım...Bazen iri kargalar sivri gagalarıyla  görünen yaramı deşer,ben iri kargalardan kaçarım...Bazen de görünen yarama merhemle gelenler olur,hemen merhemli ellere kendimi emanet ederim..
Merhemli elller,sivri gagalılardan ne mutlu ki çok daha fazla...Yaramı didip,kanırtıp acıtanlardan bazen kaçmıyorum,anlamaya çalışıyorum...Başkalarının yaralarını deşerek ,kendi yaralarını saklıyorlar..
Oysa her yaranın bir merhemi vardır,yeter ki intikam alır gibi yaranı saklama merhemli ellere güven...

Yunus'un Gözleri

Yunus iki senedir benden bir şey istiyor.Israrla,bazen ağlayarak bazen tehditle çoğunlukla yalvararak..İstediği şeyi yerine getirmek bana iki senedir çok zor hatta imkansız gibi geldiğinden hep Yunus'u oyalarak unutturmaya çalışıyorum...Ama o isteğini hiç unutturtmadı bende isteğini yerine getirecek cesareti hiç bulamadım...
Yunus'un isteği sınıfta ki tek arkadaşını ( S...) evimizde ağırlamak,odasında ki oyuncaklarla beraber oynayabilmek...

Olmayacak,olamayacak bir şey istiyordu,iki sene mücadele etti ama yılmadı...Ne zaman ki başkanlık seçiminde oğluma tek oyu veren ,sıfır oya mahkum etmeyenin sarı Yunus olduğunu duyunca "tamam" dedim...

Yunus birinci sınıfa başlıyordu....Ben çok sevinçliyim çünkü benim de bir çevrem olacak,veliler ile tanışacaktım,Yunus da arkadaşsızlıktan kurtulucaktı..."Merhaba" dedim S...'nin annesine...Ben "merhaba" derken gözlerim irileşir,parlar ,hatta  kollarımı açarım , kendiliğinden , sarılmak için,yetmez hemen kendimi anlatırım oracıkta,merhaba derken  sarıp sarmalarım canımın içine sokasım gelir..S...'nin annesinin elinde bir anahtar vardı,kırmızı mercedesinin anahtarı,sallıyordu...Kıyafeti çok şıktı sarı bukleli saçları yeşil gözleri ile uyumlu idi.Kıyafetine,elinde salladığı anahtarlığa aslında bana verdiği zoraki merhabasından sonra dikkat kesildim...Keşke bu köylü selamımı saklasaydım dedirtecek kadar mağmur bir hali vardı...Çocuklarımız okula uyum sağlasın diye sınıf kapısında beklerken sarı yunusun annesi yanında görünmemem gerektiğini
anlıyorum,kendi ile barışık köylü değilim...Ders çıkışı çocuğunu alıyor,almanca konuşarak, kırmızı mercedesine bindirip gidiyor...Belki de yabancıdır belki dilimizi anlamıyor diye kendimi avutacaktım ki sarı yunusun annesi ünlü bir okulda almanca öğretmeni olduğunu ve adınında Lütfiye olduğunu öğreniyorum.
Diğer velilerde bir aşağı bir yukarı Lütfiye hanım gibi olunca benim veli arkadaşlığım başlamadan son buldu..
Yunus daha birinci sınıfta arkadaşını evimize çağırmak için ısrar etmeye başlayınca olanlar oldu...Ne oldu?
Yunus her şeyden önemliydi,Yunus için her şey yapılırdı,olmayacak şey bile denenebilirdi..Lütfiye hanımı aradım,evimize davet ettim...Çok meşgul olduğunu kibarca söylediğinde Yunus'a izah edecek bir mazerete de kavuşmuştum..Artık  arkadaşını eve çağırma annesi çok meşgulmuş demek ancak bir sene götürebildi..
İkinci sınıfta bu sefer aklı birinci sınıfa göre daha yerinde Yunus'un, S...'ye" sen de annene ısrar et,bizim eve gelmen için "diyor...Bu cuma bir telefon geliyor,  " Ayça hanım merhaba,benim oğlum çok ısrar ediyor size gelmek için müsait iseniz yarın size geleceğiz"...

Ayça değil Ayşe'yim ,kayınvalidem ameliyat olacak hastaneye gideceğim diyemedim...Babaanne ,torununun en sonunda  S...'ye kavuşacağı için  çok mutlu olmuş rahatınıza bakın demiş...

Yarın gelecekler bugün cuma.Cuma sabahı uyanır uyanmaz evime Lütfiye hanım gözüyle baktım,gözüme görünen her şey demode,eski,ucuz...Lütfiye hanım gözünden kurtulup evi temizlemeye başladım yoksa evi terk edip gitmem gerekecekti .Başkalarının gözü ile bakmak gibi bir hastalığım vardır,babamın gözü,annemin gözü,eşimin gözü,kayınvalidemin gözü,yunus'un gözünü çok kullanırım,dışarıya çıktığım da dışarıda ki insanların gözleri ile...kendi gözlerim ile bakabilmek nasıl bir şey pek kullanmadığımdan ...

Sirkeli su ile her şeyin parladığını duymuştum.Pencere önünde ki koltuğun minderlerinin güneşten solmuş yerlerine annemin kanaviçe örtüsünü serip görünen yerlerini sirkeli su ile sildim,halıları da.Yunus'un doğumun da kullanıp gardırop üzerine kaldırdığım işlemeli yatak örtüsünü karyola üzerine serdim.Solanda asılı kardeşimin yağlı boya tablolarını oturma odasına getirdim.(Salon , zor ısınıyor diye kaloriferlerini kapatıp kiler gibi kullandığımdan kapısı hep kilitlidir) Yine kardeşimin hediyesi bir heykeli ve Bedri Rahmi ,Osman Hamdi,Matısse'in büyük kitap albümlerini sehba üzerine yerleştirdim.Hiç bir şeyin tam yapılmadığına kanaat getirip bütün evi baştan bir kez daha temizledim,akşam olunca kolumu kanadımı kaldıramayacak halde erkenden yatıp uyudum...Cumartesi sabahı Yunus yüzüme uyandırmak için vuruyordu..."Anne kalk bugün büyük gün"... Mutfağa giripYunus ile kurabiye yaptık ,poğaça yaptık,poğaça hamurundan  "Yunus" yazdık,limonata yapıp içine taze nane kattık,köyden getirdiğimiz koçanlı mısırları haşlayıp buzluğa atmıştım,mısırlı salata yaptık,yaşpastayı da kendimiz yapmayalım dedik ,elele koşa koşa pastaneye gidip bir yaşpasta alıp yine elele koşa koşa eve geldik...Ne yapsak az geliyor,şunu da bunu da derken masa
dolup taşdı..En sonunda beklenen an geldi,almanca konuşa konuşa Lütfiye hanım ile oğlu evimize girdiler...

Bundan gerisini yazmak istemiyorum çünkü misafirimiz olmuşlardı,misafir her zaman kutsaldır...Bir tek şu diyaloğumuzu yazmak istiyorum;Lütfiye hanımın evimizde dikkatini çekip üzerinde konuşmak istediği tek şey kütüphanemizde ki "açık öğretim "kitapları olmuştu.Bu açıköğretim kitaplarını kapıcımız çöpün yanına koyarken belki mali müşavir sınavında yaralanırım diye almıştım."Açıköğretim mi okuyorsunuz Ayça hanım" diye sorduğunda İstanbul Üniversitesini okuyup bitirdiğimi söyledim.
-Aaaa hiç İstanbul Üniversitesi mezunu gibi haliniz yok,yani Üniversite mezunu gibi görünmüyorsunuz , dedi.
Hemen başımı salladım,onayladığımı belli etmek için...sonra boşlukta bir yere iner gibi gözlerim dondu,bir şey görmez oldu...Bir tek Yunuslar sevinçli çığlıklar atıyorlardı, duyabiliyordum gittiğim yerden...Yunus'un sevinçli çığlıkları gittiğim her yeri güzel ederdi,ben yokum Yunus var,Yunus için yok olmaya hazırım her an...
Gittiğim yer bir daha hiç gitmek istemediğim bir yer...ama Yunus için bir kez daha ,ısrar ederse daha çok gidebilirim...Yunus için...Yunus için Ayça olurum,Ayşe'yim diye ısrar etmem...Kendim olmam...Yunus'un gözleri ile bakarım her şeye,Lütfiye hanım en sevdiğim arkadaşımın annesi,hayvan kalıbından çıkma bu kurabiyelere bayılıyorum,ödev yapmak çok sıkıcı,koridorda annemle maç yapmak ne zevkli..Yunus'un gözlerinde kaybolurum...Ayşe yiter gider,kaybolur,Ayça olur,Fatma olur...Her yer güzel olur,herkes insan olur,her şey oyun olur ,Yunus'un gözlerinde...

13 Mayıs 2013 Pazartesi

SAİT FAİK ABASIYANIK-BABAM



İlkokul 3'e giderken, babam, beni Sait Faik ile tanıştırdı.Geçen cumartesi Sait Faik'in 59.ölüm yıldönümüydü.
Babamı anlatmak istiyorum,neden Sait Faik'i çok sevmiş,ilkokula giden kızına neden her akşam öykülerini okumuş,"Birtakım İnsanlar" adlı öyküyü okurken neden hep gözyaşlarına engel olamamış...O zamanlar( 9 - 10 yaşlarında iken) Sait Faik'i babamın üniversiteden bir arkadaşı sanırdım,babam o öykülerin içinde gerçekten yaşamış bir kahramandı ve Sait Faik babamın en yakın arkadaşı idi,babamı çok seviyordu .Her öyküde babam vardı.Babam ,11 kardeşi ile bir köyde yaşıyor.11 kardeşi ile bir tencere içinden çorba içip,yağsız bulgur pilavı yiyor,başka bir yemek tanımıyor. Köyün ineklerini güdebilmek için çoban yanında staj yapıyor.
5 yaşına geldiğinde köy bakkalının veresiye defterini okuyup,hesap yapabildiğini gören uzak bir akraba babamı kasabaya yanına alıyor.5 yaşında okula başlıyor,15 yaşında üniversite için İstanbul'a geliyor.Üniversite okumasını istemeyen büyükleri onu bir başına bırakıyor...İstanbul'da ki tüm üniversite sınavlarını girip kazanıyor,tıp fakültesinde, kayıt yapan görevliler "kimsesiz bir çocuğun tıp okuması çok zor
deyince kayıt yaptırmamış,hukuk fakültesinde ki kayıt görevlileri "15 yaşında bir çocuk için uygun değil " deyince yine kazandığı fakülteye kayıt yaptıramamış ve kayıt bürosunun merdivenlerine çöküp yüzünü dizleri içine saklayıp ağlamaya başlamış.Bir profesör ordan geçerken babama ne derdi olduğunu soruyor,kayıt yaptırıp okuyabileceği bir fakülte bulamadığını söyleyince "iktisat fakültesini" öneriyor...(Sonra babamın da hocası olan bu profesör sağ sol olaylarında vurulurak öldürülüyor,bende onun adına açılan anfide yıllarca ders gördüm...) Babam hiç kimsesiz okumaya çalışıyor...Para ve yatacak yer sorunu ile 15 yaşında baş etmeye çalışıyor..Sait Faik'in "Bir Takım İnsanlar "öyküsünde ki  gibi kahvanelerde sabahlıyor,inşaatlarda çalışıyor,hamallık yapıyor...Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın küçük kitap evini bekliyor,Galatasaray Lisesinde okutmanlık yapıp,akşamları öğrencilerin abisi olarak onlarla yatıyor...Soğuk bir kış günü vapura binip karşıya geçerken,"bir kadın denize atladı "diye bağrışma çıkınca, doğru mu yanlış mı nereye atlamış  sorgulamadan kendini denize atıvermiş...Boğazın soğuk sularında canına kıymak isteyen kadını aramış...İnsanı seviyordu babam, mutlu insanları görebilmek yaşadığı yerde o kadar zormuş ki,adalara kaçarmış sık sık, sırf mutlu insan görebilmek için...Mutlu insanlara baktıkça kimsesizliğini,yoksulluğunu unuturmuş...Sabahladığı bir kahvahane sahibi şu duvarı örersen sana şu kadar para veririm demiş.Sabah uyanır uyanmaz işe başlamış akşama kadar hiç durmadan örmüş bitirmiş duvarı...Alacağı para ile ne yapacağını düşünerek ...Karnı doyacak kadar bir yemek yiyecek,sırtına bir palto alabilmek için kapora verebilecek,bir kaçta kitap alabilecek...Kahvane sahibi akşam hava kararmaya yüz tuttuğu bir anda bitmiş duvarının parasını vermemiş..
Bu ufak tefek, üstü başı perişan çocuğa da bir tekme atmış "gözüm bir daha görmesin" diye...
ufak tefek ,üstü başı lime lime olmuş babam üniversiteyi bitirip devletin önemli bir bankasında memur olmuş,
kızı İstanbul da kendi  üniversitesini kazanmış  kayıt yaptırmak için İstanbul'a geldiğinde ,sokak sokak bir kahvehane aramış...Bayezıt'ın arka sokaklarında şimdi bakkal gibi bir şey olmuş bir dükkanın duvarına yaslanıp
hüngür hünür ağlamıştı.Babamı duvardan ayıran bendim.

Babamın hüzünlü anılarıydı Sait Faik hikayeleri...öyle bilirdim...Büyüdükçe babam gibi sevdim Sait Faik'i...

Bu hafta sonu Bozcaada'ya gidemedik.Bozcaada ve Sait Faik Müzesi( seneler sonra açıldı) hakkında yazmak istiyorum,umarım haftaya gidebilirim..

10 Mayıs 2013 Cuma

Hiç mi ,anne?

Okul çıkışı yüzlerce öğrenci arasında bir ışık parlar,bana doğru hızlı hızlı gelir.Yüzü yerde, kafasını kaldırmadan derin bir keder içinde çocuk; "Bir oy anne,bir oy..."  Anne; "....." Çocuk;"Sadece bir kişi bana oy verdi,bir.." 
Anne, içinden;" Olsun,bir kişi sağolsun ama biz gidelim buralardan,senin hiç değerin yok bu sefil şehirde" 
Çocuk;"Neden anne,neden hiç kimse bana oy vermiyor " Anne,içinden;" Gidelim oğlum bu şehir bizi yok edecek,oysa sen güzel bir varlıksın,bu kirli bu çirkin şehirde yok olamayacak kadar güzel" Çocuk;" anne ben
hiç başkan olamayacağım." Anne , içinden;" hemen gidelim bu acımasız şehirden , şimdi köyümüzde ki kiraz ağaçları
çiçek açmıştır,pembe, beyaz, kızılırmak, babadağındağının karlı suyu ile bendini aşmış çağlıyordur."
Çocuk;"anne hiç mi?"
Anne içinden;"Kırlangıçlar şimdi köyümüze doğru uçuyordur,yuvaları hiç bozulmadı ki,bin çeşit çiçek,bin çeşit böceği ile köyümüze ,sabah seni kırlangıçlar,uzaklardan göç edip sazlıklarımıza yuva kurmuş yaban kazları uyandırır,gidelim.."
Çocuk;"anne ,hiç mi?"
Anne içinden;"Köyümüz insana hasret,hele senin gibi bir çocuk için ...bayram eder kırlangıçlar,yaban kazları,yumurtaya yatmış tavuklar,sazanlar,başı boş dolaşan eşekler,yeşil tepelerde otlayan inekler,koyunlar
peygamberdeveleri,yusufçuklar,eşekarıları,mavi yeşil sarı balarıları,hepsi seni ister...incir ağacı,elma ağacı,ceviz,şeftali,kiraz ağaçları hepsi seni bekler...gidelim.."" Bu şehir hiç birşeyin kıymetini bilmiyor , bize göre değil , gidelim .Hayvanat bahçesinde ki zavallı hayvanlar gibiyiz bu şehirde,kat kat betonlar içinde
hapis olmuşuz, mahkum muyuz? Gidelim..."
Çocuk ; "Anne arkadaşlarım beni seçsin diye hepsine kurabiye yapalım mı?
Anne dışından ;" Olur,hayvanlı kalıplardan yapalım,yol üstünde ki marketten bonbon şeker alalım,her hayvanın karnına şeker koyalım,daha güzel görünür,metroyu kaçırmayalım acele edelim.."





8 Mayıs 2013 Çarşamba

AÇ GEZEGEN - DÜNYA NE YİYOR

Peter Menzel adlı ABD'li bir fotoğraf sanatçısı 23 ülkede ki 30 orta gelirli aileyi ziyaret ederek 1 hafta içinde ne kadar mutfak masrafı yaptığını araştırmış.Bu araştırmasını The Hungry Planet adlı kitabında yayınlamış.
Hürriyet gazetesinin haberini her fotoğrafı kopyala yapıştır yaparak (canımı yedi bu  bilgisayar hiç bir komutumu önemsemiyor,önemsediğini de kaplumbağa hızıyla yapıyor) gösteriyorum...

Türkiye'den Çelik ailesi,haftalık mutfak masrafı 260 lira.



ABD ,Revis ailesi 616 lira.


Almanya,Melander ailesi 896 lira( en çok bu aile harcıyor)


Avustralya Brown ailesi,677 lira
Bhutan,Namgay ailesi,103 lira

Çad Aboubakar ailesi,8,9 lira

Çin,Dong ailesi 277 lira

Ekvator,Ayme ailesi,56 lira

Guatemala Mendoza ailesi,134 lira

Hindistan ,vejeteryan Patkars ailesi,70 lira

İngiltere 155 dolar(Hürriyet bu rakamı  karıştırmış olabilir,arkada şampanya,karides,pizzalar köpek için mama var)


Japonya 560 lira,

Kanada Melenson ailesi,616

Mali, Natomos ailesi ,44 lira...
Meksika,Caleses ailesi,322 lira.
(Daha göstermek istediğim aile vardı ama bu kadarı bile 3 saatimi aldı)

Dün bu haberi okuyunca , haftalık yemek masrafımı hesaplamak için hayalimden bir masa kurdum
her hafta ne alıyoruzu düşündüm...Ana malzemeleri (un,prinç,el yapımı salçam, el yapımı kesme makarnam,
pekmez,bal,tereyağı,peynir,ceviz,fındık,et) yazın köyümüzden getirdiğimizden market harcamamız çok olmuyor.
Kola,meyve suyu,gazlı içecekler,ile cips hiç evimize girmedi,salam sosis,sucuk masrafımızda yok,pastane ürünleri ile bisküvi,çikolatayı çok nadir ,ayda bir belki aldığımızdan onları da masrafa sokmuyorum,mevsimin sebzesi ile meyvesi ve halk ekmeğin ekmeği ile günlük şişe süt  ve bir damcana su, şimdi hatırladıklarım.Dışarıdan sipariş ile yemek de yemediğimize göre bizim  haftalık mutfak masrafımız Mali ile Hindistan arası bir şey tutacağını sanıyorum...Sizin her hafta vücudunuza mutlaka soktuğunuz şeyler neler?
 Hepsi mutlak gerekli dediğiniz kaç çeşit yiyecek,içeceği böyle bir masada sergilerdiniz?

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Honduras

Gördüğüm her pastanenin önünde mutlaka dururum,cama yapışıp tüm pastaları tek tek incelerim ,sıra sıra hepsine bakarım,içeriden ses gelinceye kadar "buyurun bayan ne istemiştiniz'i "duyana kadar.Yunus'la oyun oynamayı çok severim , oyundan önce yemin etmek zorunda kalmak hiç gocunduramaz beni,"anne hile yapmayacağına dair yemin et"..."yemin ederim"...yemin unutulursa hile yaparım,gole giden Yunus'un ayağına çelme takarım,zar tutup,bakma sakın diye kapattığı şeye zorla bakarım,gizli yerlere saklanmayı sonra birdenbire çıkmayı çok severim,hep yaparım.Uçan balon görürsem tüm balonları saymaya çalışırım,hepsinin rengine tek tek odaklanıp hangisi en güzel diye seçim yaparım,mutlaka yaparım.Okuldan gelince,yatağa çıkıp zıplaya zıplaya neler olduğunu anlatan Yunus'a eşlik etmek için ,için için çıldırırım,"hadi sen de zıpla anne diye el uzatırsa hiç geri çevirmem,el ele yatakta zıplarız(yanlardan fırlayan ray tellerini kerpetenle kesiyorum içim rahat zıplayabilirim)Koltuk minderlerini üst üste koyup çılgın atlar yaparım.Çılgın atların üzerinde durmak çok zor,düşme anına bayılırım,Yunus gülmekten kırılırken ,niye gülüyorsun diye darılırım,Yunus düşünce de ben gülmekten kırılırım...Minder ne kadar çok üst üste olursa ,atımız o kadar çok çıldırıyor,çılgın at üzerinde olmak beni mutlu ediyor.Yazı yazarken küçük bir cümlecik bazen çılgın at üzerindeymişim gibi bana heyecan veriyor,mutlu ediyor...O cümlecik belki başkalarını da mutlu edebilir diye düşünüyorum.Bloğuma yazıyorum.
İstatistiklere bakıyorum,kimler okumuş diye..."Honduras" diye bir ülkeden bir kere tıklanmışım.Öyle bir ülkenin varlığından haberim yoktu,adını bile duymamıştım.Honduras,honduras diye sevinirken Yunus bir çırpıda haritadan yerini gösteriveriyor...Harita 12 sene evvelinden,düğün hediyem...Siz hiç düğün hediyesi olarak harita aldınız mı hem de okullarda asılanlarından...Yunus bebekliğinden beri bu harita üzerinde oynar,babası ile...Haritada ki ülkeler baba ile oğlun oyunlarında ,hayal güçlerinin içinde...Haritalardan korkarım,ilk harita ile tanıştırılmam ortabirde olmuştu...Coğrafya dersinin sözlüsünde sular seller gibi Eskişehir'i anlatıyorum,hoca dolma kalemine mürekkebi çekti not defterini çıkarttı "100"yazacaktı...
"Tahtaya gel haritadan Eskişehir'i göster "dedi...Tahtaya çıktım,haritayı coğrafya hocası peşinde taşıyordu,ders bitince dürüp götürüyordu.Haritaya yaklaştıkça  bilinmeyen bir yere doğru gidiyormuşum hissi
ağır basıyor.Harita sinsi bir düşman gibi bana bakıyor,Eskişehir'i saklamış,bulmam lazım ,onca ezberim boşa gitmesi bir yana tüm sınıf içinde rezil olacağım...Parmaklarımı Akdeniz kıyısında gezdiriyorum ,göremedim,
hemen yanına Güneydoğuya olmadı öbür yanına Egeye...yok yok ...Sınıftan gülüşmeler,hocadan cık cıklar yavaş yavaş duyulmaya başladığı bir anda hemen yukarı Karadenize yöneliyorum,yok,yok,Doğuya doğru yönelmek istemedim,herkes anlamıştı artık çok geçti...Not filan umurumda değildi sırf harita önünden bir an önce uzaklaşmak istiyordum.Hoca nerdeyse bütün ders "Ankara da yaşarken Eskişehir'in yerini bilmememin
ne acı olduğunu "anlattı durdu...Çok acıydı,hala hissederim...Yunus'un odasının duvarları harita ile kaplı..
İnsan bildiği şeyden korkmuyor duvarına bile asabiliyor,lazım oldukça yere serip oyun bile oynuyor...


Honduras'ı istatistiklerde gördüğümde el çırpmaktan utanmam,pastane camında el çırparak pastalara bakmak isterim ama utanırım...

Samsun'un Uçan Balonları

Demir parmaklıklar ardından denize bakıyorum,balıkçı kayıklarını göremiyorum,hamsiye çağıran tayfa sesini duyamıyorum ama uçan balonlar hep aynı yerde.Kırmızı,sarı,yeşil,mavi,hem kırmızı hem yeşil,hem sarı hem yeşil,hem mavi hem kırmızı...Tepelerden bir tepe üzerinde apartmanımızın balkonunun demir parmaklıklarına
çıplak ayaklarımla  tırmanırım,Samsun Fuarı'nın  ve uçan balonların gözükebildiği o yere kadar..
Uçan balonlar...Semtimize  uçan baloncunun hiç uğramamış olmasından mı,ellerim uçan balon ipini hiç tutamamış olmasından mı bilemem ama benim hayallerimde sadece uçan balon var.Her gün bir renk seçiyorum,uzaktan, demir parmaklıklar ardından.Mavi,kırmızı,sarı,hepsi içice geçmiş hepsi bir balonun tek rengi olabilmiş hem mavi hem sarı hem kırmızı olanı istiyorum.İstiyorum.Ayaklarımı demir kesip acısı içimi titretene kadar...Demir parmaklıklara yapışan ellerimin gücü gidene kadar...İstiyorum...
O gün anneannem gelmiş,heybesinde ki cevizleri çıkarıp kırıyor,cevizlerin yeşilliği henüz kaybolmamış...
Annem nokul hamuru açıyor,anneannemin başında ki beyaz tülbent gibi dalga dalga ,incecik yaprak gibi...Her yaprağın arasına cevizli şeker döküyorlar...Nokul sadece bayramlarda yenilirdi,yarın bayram mıydı?Yarın bayram olsa anneannem bize gelmezdi...Her şeye habersizim...Annem hüzünlü,anneannem hüzünlü ,şimdi fırına verilecek, nar gibi kızaracak, ağzımda pul pul dağılacak nokula karşı iştahımı azaltıyor bu hüzün...Gizli gizli cevizlerle oynuyorum,ellerim ceviz yeşiline boyanıyor,annem kızıyor.Saçlarımı öç alır gibi tarıyor.Eskimiş bir bayram elbisesine zorla sokuluyorum,dar gelen elbisenin kuşağına düğüm atılırken bende kendime kızıyorum.Bu güzel elbiseye sığamayacak kadar niye büyüdüm diye...
Tazeliği buram buram kokan bir tepsi nokul ile adı söylenmemiş bir yere gidiyoruz.Annem benim elimden çok, nokul tepsisini tutuyor ,nokul tepsisini benden daha çok seviyor,bütün yol boyunca nokul tepsisini kıskanıyorum...Topraklı yoldan aşağı inerken kırmızı ayakkabılarımın rengi soluyor.Dolmuşu bir tükürüklük zaman bekliyoruz,bir tükürükle papuçlarım yine kıpkırmızı...
"Sakın"larla dolu tembihleniyorum dolmuşta.Sakın oturduğun yerden kalkma,sakın konuşma,sakın lafa karışma,sakın ,sakın...ağzımda ki sakızı çıkarıp biraz önce papuçlarımı temizlediğim ellerimle uzatıyorum,
sakızım "sakınlar "kadar uzayamaz...
Adı söylenmemiş yere gelmiştik,kapıyı açan kadını, 6 yıllık yaşamımda  hiç görmemiştim.Ceviz yeşiline bulanmış,sakız yapışıklığında ki tükürüklü elimle ile mis kokulu bu yabancı kadının elini tutup,öpüp,başıma koydum.Kıyısından köşesinden hiç tadamadığım nokul mutfağa, biz oturma odasına yollanıyoruz...Beklemeye başladık bir koltukta yanyana annemle...Başka bir kadın çok sonra içeri girdi,elini öpüp başıma koyduğum kadın evin temizlikçisiymiş,her tarafı bir kristal parçasından yansımış gibi rengarek pırıl pırıl bu ev şu an temizleniyormuş çok vakitsiz gelmişiz ne istiyormuşuz...Hemen cevap almak isteyen bu kadına "sehba üzerinde ,gümüş gondol
içerisinde ki çikolatalardan,mutfağa yollanan tepsimizde ki nokullardan,büfe önünde rengarek şişeler içerisinde ki o şeylerden istediğimi söylemek isterdim ama konuşamam "sakın" ile yasaklıyım.
Annem,konuşmaya başladı.Annemin anlattıklarına aklımı veremiyordum,etraf hiç görmediğim kadar güzeldi
altın gibi parlayan koltuk sehba köşeleri,eski bayramlık elbisem ile beni gösteren bir dolu ayna,çerçeveler ,çerçeve içerisinde gülen yüzler...
"Eşim buralara gelebilmek için çok çalıştı,köyde 11 kardeş içinde okudu,15 yaşında bir başına İstanbul'a
üniversite için...,yokluk içinde... ,sefalet içinde okudu.Bizi memleketimizden sürmesinler...Samsun'dan başka yer bilmeyiz...üç çocuk...terfi beklerken ....yüksek eşiniz,muhterem eşiniz....bu yanlışı sonlandırsın,kul hakkına girmesin...
Her yerde niye ayna var,niye bu kadar acımasız,kendime bakarken niye üzülüyorum..Oysa her yer ışıltılı
aynalara akseden her görüntü yepyeni kusursuz ,aynalarda ki görüntüm bu eve çok yabancı..kendimi huzursuz hissediyorum.Ceviz yeşiline boyanmış ellerimi elbisemin etekleri altında gizliyorum...
"Devletin bir müdürüne kim karşı gelebilir? Haksızlık ne demekmiş,Samsun memleketimiz ne demek miş,her yer memleket,amirine itaat etmeyen ceza görmezse nizam bozulur,devlet işleri yürüyemez,bozulur,Allah korusun...
Topraklı yolumuza yaklaşırken annem ellerimi sıkı sıkı tutuyor,gözlerimin içine bakıyor,sakın ile başlayacak bir söz söyler gibi değil,eşine güvenen ne olursa olsun onun ardından gidebilecek,sonuna kadar eşini destekleyecek bir kadın gibi  "babana bu olanları anlatma "diyor.
Son kez demir parmaklıklara tırmanıp denizin üstünde uçuşan uçan balonlara baktığımı biliyorum.Birazdan babam bir kamyon getirecek ,anneannemler,babannemler bütün apartman ,bizim evdeler vedalaşıyorlar.
Samsun fuarı'nın neşeli seslerini,hamsiye çağıran tayfa seslerini bile duyuyorum.Şimdi toprağı havaya kaldırarak bir kamyon gelecek.Hangi balonu seçeçeğime karar bile veremeden.Sarı,kırmızı,yeşil,mavi,
hem yeşil hem mavi,hem kırmızı hem mavi,hem sarı hem kırmızı......

5 Mayıs 2013 Pazar

Maceralı Kültür Gezisi










Kültür gezilerine heyecan katıp,eğlenceli hale dönüştürmek için bir harita hazırladım.Fatih'ten aşağı inerek
Zeyrek,Fener,Balat'ı gezmek maceralı olmalıydı.Balat ile Fener arasında bir yerlerde hazine sandığı vardı.
Neden olmasın ki,yıllardır hiç kimse orada ki gizli hazineyi bulamamış,gizli hazine bulunmak için  bizi bekliyordu...Daha bitmedi her tarihi eser "puan" dı...Kim önce görürse puanı kapardı...Biz cumartesi günü üç hazine avcısı olarak gezimize çıktık...


Metro ile önce Kadıköy sonra vapur ile Eminönü...



Bostancı metrosu maceramızın bir parçası,yerin derinliklerine dalıyoruz,merdivenler dünyanın merkezine iniyormuş gibi çok,112 basamak...

Metro çıkışında büyülü bir atmosfer bizi bekliyordu.

Her yer sis..sis..sis..( Angelopoulas filmleri gibi, bu sis hüzünlüydü)
Karşıya geçemedik,maceramız haftaya kaldı.
Kadıköy'den Süleyman Bulut'un 101 tekerleme kitabını aldık.



Yunus'un çok hoşuna gitti,bir solukta okudu.

Geçen haftadan devredenler ile yeni bir haftalık plan buzdolabına asıldı.

2 Mayıs 2013 Perşembe

Aşk'ı tanımaya çalışmak




Bloğumu oğlum için ,onu yazmayı heves ettiğim için tutmaya başladım.En kolay olan "oğlum"için yazılar yazmaktı çünkü çok derin çok insani bir şey hissediyordum ,o şeyi yazmak çok kolaydı,çünkü o şeyi yaşıyordum.
Oğlumun hayatında hergün her an değişikler gelişmeler farkedişler büyümeler öyle hızlandı ki yazmaya yetişemedim,çoğunu da yazmadım.İlk kafasını oynatışı,ilk yürüyüşü, ilk kelimeleri ,,ilk kreşi ilk yazısı...Ama bir şey var ki  yazmasam olmayacak ...İlk aşk...( Bu yazım aşkı,her şeye ,olur olmaz her şeye ad olarak takılmış,aşık olmayı basitleştirmiş magazinleştirilmiş
hayasızlaştırmış,iğrençleştirmişlerin aşkı değil, bu Yunus'un aşkı... bir gün annesi gibi ilk aşkını anlatmak isterse yazmak isterse neler yaşanmış hissedilmiş bu köşeden okusun diye..)
Bence "aşk" 'ta bir anlık hissedilecek ve çarçabuk etkisinden çıkılabilecek bir şey değil,aynı "huzur" gibi...
Aşk'ın çeşit çeşit yüzü vardır,aşk hissedilmek için çeşit çeşit farklı şekillerde gelebilir,aşk, "hissetmenin bilincine" varıldığı anlarda kendini göstermeye başlar...Her yürek aşkı tatmalı ,her yürek bir kere bile olsa aşk ile atmalı...bence dünyanın kurulma,insanların var olma nedenidir "aşk"...Aşk ilk önce tırtıl gibi içeri girer hiç bir güzelliği yoktur ama içerde olgunlaşır rengarenk bir kelebek olur , uçar,göz kamaştırır...Aşk bir mucizedir
aynı tırtılın kelebeğe dönmesi gibi...Bir tırtıl sevilip gönlün en güzel köşesine konmuş,içinde ki sevgi onu kelebek yapmış...kalbi kelebekler gibi onu gördüğünde dünyanın tüm renklerini görüyor,kalbi yerinden fırlayacak kanatlanacak gibi uçuyor...Aşk "hissetmenin önemini "kavrayabildiği yaşında karşısına çıktı...
"Anne aşık oldum,anne seviyorum,anne beğeniyorum " diye hiç bir şey demedi.
Sadece ;"anne " I" yı gördüğümde çok heyecanlanıyorum,anne "I" yı gördüğümde ağlayacak gibi oluyorum
anne "I" ya gizli gizli bakmaktan kendimi alamıyorum,anne "I" beni görmüyor,"I"ya başkan olması için oy verdim ama o bunun farkında bile olmadı,anne "I" bana oy vermedi başkan seçilemedim,anne "I"benimle oynamak istemiyor,anne 23 Nisan provasında elele tutuşup selam vereceğiz dua ediyorum yanımda "I" olsun
anne "I" bugün gelmedi ,hasta mı, tatilde mi,yoksa hiç gelmeyecek mi,anne 23 Nisan provasında öğretmen bir an bir an bir an "I"yı yanıma koydu ama boyu uzun diye hemen arkama geçirdi kalbim duracaktı elini tutacağım sandım,anne "I" o kadar güzel ki ömrümde onun kadar güzelini görmedim,anne "I" bir gün benimle oynar mı,o gün ne zaman olur,o gün gelir mi. anne....
Bütün bu sözler bir sene içinde  tek tek söyleniverdi...Bütün sözler birden bire söylenip tüketilmedi,aşırıya kaçılmadı,tek tek...Hiç bir şey anlamadım,"I" kimdi durduk yerde birden bire adı anılıp sonra hiç anılmayan kimdi,23 Nisan gösterisinde Yunus'un arkasında şarkı söyleyen,  mercek  gözlüklü ,bir kızın adıydı...

Yunus bütün bu sözleri için için hissederek ,saklayarak,bunalarak tek tek açığa çıkardı...Annesi tek tek dinledi,hiç bir söz söyleyemedi,şimdi tüm dünyaya açık etmesinin nedeni var...

Aşk her şeyin başlangıcı ve sonu...Aşk insan olmanın en büyük imtihanı...Aşk yaşamanın tek gayesi...Aşk var olmanın sebebi gayesi...Aşk hissedilmek için önce bir dokunuş,sonra vuruş ,sonra yerden yere atılıp bir paçavraya dönüş olarak çeşit çeşittir...sonra hiçlik....Hiçlik ise aşkın içinde kaybolduğunun farkına varış olmalı...Aşk ilk yüzünü göstermiş,sessizleştirip,mahçuplaştırmış,çaresiz bırakıp özletmiş..."Hissetmek"....
Hissetmek bir ahtapot gibi sekiz kolu ile sarmalı insanı...üzüntü,çaresizlik,mahçubiyet,elden bir şey gelmemesi,mümkünsüzlük,umut etme,hayal etme,kavuşma anını özlemle bekleme...
Yunus yedi buçuk yaşında Aşk kelimesi ona çok büyük,bazı aşk kelimeleri ile de yanyana yazılamayacak kadar temiz ve masum...
Ama "bu aşk"  bilinmek istiyor,ne kadar korumacı olursam olayım bu aşk yedi buçuk yaşında ki Yunus'un içine sızıyor onu mantıklı mantıksız konuşturup,güldürüp,heyecanlandırıp,üzüp, ağlayacak gibi yapıveriyor..
"I" değil bunları yapan,ahtapot gibi bütün hislerle Yunus'un sarıp sarmalayan başka bir şey...
Başka bir şey...
Daha önce aynısını annesi de yaşamış "I" gibi ,anneside "D" yi gözleriyle hapsetmiş ,şimdi otuzlu yaşlarında
"D" nin yüzünü,suretini bile hatırlamayan anne bir ahtapot gibi sarıp sarmalayan aşk'ın hissettirdiklerini hiç unutamamış olmasının "D" ile "I" ile ilgili bir şey olmadığının kanıtıdır....
Başka bir şey...


Bir günlük tatil



1 Mayıs ta Kadıköy'deydik.
Yunus çok ısrarcı idi eksik Chaplin filmleri vardı ve Kadıköy'e gidilmeli idi. Ama Kadıköy'e gitmek zorlaştırılmıştı."Metro yoksa ayaklarımız var"diye bizi yürüttü.The End'ten Chaplin serimizi tamamladık.İşçi bayramı ile ilgili bir dolu sorusu vardı Yunus'un, Chaplin filmlerinden örnek vererek işçi,emek,sendika,işveren,sermaye...gibi kavramları anlatmak çok kolay oldu.Chaplin hep işçiydi,  mutluydu,karnının hep aç olması aşık olmasına,hayal kurmasına engel değildi..İşverenler hep şişko,güzel giyimli,sermaye hep korunuyor,ne zaman sosisçiden bir sosis aşırmaya kalksa hemen polis başında bitiveriyor...Sahilde yorgun ayaklarımızı denizin soğuk suyuna daldırdık...Buzzz gibi deniz suyu ayaklarımızı canlandırdı sahil boyunca evimize yürüyerek geldik..Hava kararmadan evimize ulaştık hemen filmimizi dvd'ye koyduk,
patlamış mısır yerine
fesleğenli bol kaşarlı domatesli çorba eşliğinde izledik.Yunus'un bir proje ödevi vardı,mucit ve bilim adamlarının hayatları ile ilgili araştırma yapılıp arkadaşlar önünde anlatılacaktı.
İlk telefon,telgraf,televizyon,kuduz aşısı,x ışınları  derken Yunus "anne ben Chaplini anlatmak istiyorum "dedi
Chaplin mucit miydi,bilim adamı mıydı diye sorgulamadan hemen proje konusu yapıverdik.Chaplin'i hem mucit hem bilimadamı yaptık.

Benim tek başıma izlediğim film ise "Ağlayan Çayır" .













Keşke izlemeseydim dedirtecek kadar etkiledi beni.Öyle bir hüzün çöküverdi ki yüreğime kalkıp gitmiyor.
Angelopoulos'un "sonsuzluk ve birgün"ünü izlediğimde de böyle bir hüzün çöküvermiş ve hiç unutulmayacak
bir şekilde kalıcı olmuştu