30 Nisan 2013 Salı

Buzdolabımda ki maymun




Bir haftayı planlayıp buzdolabıma asabildiğim için,yarınlarıma kavuşma , günümü yaşama özgürlüğüne sahip olduğum için mutluyum.
Bilim çocuk dergisinin sayfaları arasında bu maymunu görünce içime birdenbire bir şeyler akıvermişti.Akıveren şey yaşama dairdi,sevinç,umut,hoşgörü,masumiyet,idare etme,ne olursa olsun gülümseyebilme...
Aylardır buzdolabımda gülüyor.Çerçeveletip duvara bile asmak istedim ama eşim karşı çıktı.
Yapılması gerekenleri unutmamak için hazırladığım listenin hep yanında,hep beni güldürür...Yapılması zor gelen her madde,maymunun anlamlı gülüşünde küçülüyor,küçülüyor kaybolup gidiyor...



28 Nisan 2013 Pazar

Umut'lu bir gün





Eğlencesi,oyunu bol bir gündü.Çocuklarla dolu olunca kahkahası da bol gündü.
Çocuk esirgeme kurumunda ki çocuklar üniversitemize misafir oldular...
Uçurtma uçurduk,çuval yarışı yaptık,top oynadık.
Gün bitmesin istedim.
İstediğim,dualarla istediğim çok şey oldu o gün...Dolu dolu,boş boş geçen günlerim de varlığım ne işe yarıyordu.Varlığım nerelerde dolaşıyordu.Varlığım bir gönüle şefkat hissettirebiliyor muydu?Varlığım şefkate
ihtiyaç duyanın yanında olabiliyor muydu?Sadece bir gün...olmasın diye dua ettim...
Bir Umut vardı,top oynarken,yerden bitme fırlama küçük canavar... Bir şeylerin eksikliğini hissetmiyormuş gibiydi,capcanlı hep gülebilen Umut..Hediyeler dağıtılıyordu,uçurtma,top,çikolata...Çocuklar ellerindeki hediyeleri emanet edecek birini ararken içim yanıyor,toplarını,uçurtmalarını,çikolatalarını koruyacak biri lazım.Umut alışkın..Bir ağaç altına saklıyor.Ağaç en iyi emanetçi olabilir...Ağaç en iyi çözüm...Hüzünlenmeden,yokluğun sıkıntısını bir kez daha akla getirmeden...Ağaç öylece duruyor işte...Ağaç, Umut'un oynucaklarını korurdu,hiç kimse alamazdı..."Bir fotoğrafımı çek abla" dedi,futbolcu olmak istiyorum...Fotoğrafını çektim.Ama hiç kimse onu anne baba yoksunu olarak görmesini istemedim.Bir gün ünlü futbolcu olacak,o gün fotoğrafını herkes görecek...

18 Nisan 2013 Perşembe

Sevgili Anne


Nasıl bir anneyim diye derin düşüncelere dalıp,daldığım yerde boğulmalarım çok şükür geçti.
Ama  nasıl biriyim diye düşüncelere dalmalarım hiç bitmiyor.
Acaba beni, gören ,okuyan, nasıl biri olduğumu düşünüyor,sıkıntılı,bunalımlı,dertli biri mi akla geliyor?
Yunus'un 16/03/2013 tarihli bir notunu buldum.( Babasına,annesine sık sık mektup,not yazar)
"Sevgili Anne
Kitap okumayı sever
Çok güler
Dondurma çizkek gibi şeyleri sever
House izler
Cocolayı içerek dans eder
Okuldayken beni özler"

diye yazmış.(karşı yaprağa beni çizmiş,yeni saç modelimin fotoğrafını çekip yayınlamama gerek kalmadı)

Füruzan


Yunus'un okulu bahar tatiline girince Ankara'ya gittik.
Ankara'da  annem ve babam var.Annem uzun yıllardır belinden rahatsız,ama yine de ev temizliğine hiç yardımcı çağırmaz babamla beraber ortaklaşa halletmeye çalışırlar."Bu evin kitabını gören her kadın kaçar , bi de arkamızdan laf söyler,bu yaştan sonra arkamdan laf söyletemem "der annem.Bazen kafası atar "oku oku sonu yok, insan delirir bunca kitabın arasında,birgün hepsini sobada yakacağım( Ankara'da sobamız yok ama köyde yakmak için hazırlanmış koli içinde kitab yakaladık).Babamın çuvallar içinde İstanbul'dan köyüne getirdiği kitaplarını   babaannem yakmış "okunmuş şeyi saklamanın ne gereği var" diye ,babam  yanan kitaplarını özlemle hep anar...
Annemin nerdeyse üç duvarı kaplayan gelinlik vitrini kitaplık olarak oturma odasında,babamın (kalan) okul kitapları
arka balkonda iki duvarı kaplayan dolab içinde ,gömme dolab,açık dolab,raf,mutfak dolablarının üst tarafı
hep kitap doludur...Bir salona koyulmaz kitap ..Salon misafir içindir...Bu gidişimizde kardeşim annemi ikna etmiş salona da kitaplık konmuş...Annem gelen her misafire "kusura bakmayın ev dar olduğu için kitaplar salona kadar taştı "diye özür dilemek zorunda kalıyor...

Bu gidişimde Füruzan'ın "gül mevsimi" ni okudum , bitirdim...Evdekilerden "birazcık bende kalsın bir daha ki gelişimde
getireceğim söz" diyerek bavuluma attım.Hani birisi ile tanışırsınız,bir arkadaş,çok seversiniz eve çağırmak istersiniz ya, işte bende her sevdiğim kitab evime  girsin  isterim...

Daha önce "Parasız Yatılı" ile "Sevda dolu bir yaz " ı okumuştum.


İlk kitabı ile Sait Faik hikaye ödülü almış ,O kitaptan bir öyküsünün adı
"Edirne'nin Köprüleri'ydi"
Rumeli'nden göç eden bir ailenin İstanbul'un yoksul bir semtinde birbirine nasıl bağlı olduklarını anlatırken
Füruzan gerçek çocukluğunu anlatıyor zannettim...O kadar gerçekçi idi ki..
Gül mevsiminde ise 70 yaşında soylu bir kadının 16 yaşına dönüp ilk aşkını hatırlayışı vardı..Früzan gerçekten
yalılarda yaşamış soylu bir kadındı yada çok yakın bir akrabası vardı,ancak o zaman bu tasvirler bu ayrıntılar
yerini bulabilirdi...Bunu o zaman ki yayıncısı Erdal Öz de hissetmiş ki Füruzan ile kitap hakkında mektuplaştıkları bir vakitte
şunu sormuş"Yalı,köşk size yabancı ortam nasıl gerçekten yaşamış gibi yazabildiniz?"
Füruzan ise"Gerçek kavramının sanatta ki karşılığının "kurabilmek gücü" olduğunu biliyorum" demiş.

Annemin salonundan benim salonuma misafir geldi Füruzan.Onu samimi bir arkadaş gibi çok sevdim,
çok görmüş,çok geçirmiş bir arkadaşa kulak verir gibi diğer kitaplarını da okumaya çalışacağım..



16 Nisan 2013 Salı

Benim Huzurum



"Yokluğun huzuru"...

Huzur, ani gelen bir mutluluk değildir benim için....Birden bire koyu gri bulutların ardından çıkan güneş,sessiz evimin penceresine konan cıvıl cıvıl bir serçe,bir kitap sayfasında kaybolmak benim için mutluluktur ama huzur değildir...Huzur birdenbire gelmez,birdenbire de gitmez...
Hayatım da ki "yokluklar" tarifsiz bir huzur veriyor,belki bu tarifsizliği anlatabilirim...
Eskimiş yıpranmış eşyanın yerine yenisine alamamak,"yeniyi almak yokluğu"...
Evlenirken " yenisini alırsınız, önünüzde uzun yıllar var " diye temenilerle eski eşyalarla kurulan evimiz uzun yıllar geçse de hiç bir değişikliğe uğramadı,uğrayamadı...Başkalarının eşyaları..başkalarının tercihi, zevki ile alınmış kullanılmış sonra bıkılmış yenisine yer açmak için bize verilmiş bu eşyalar ile yıllardır yaşıyorum...
Eşim ile elele tutuşup bir mobilya mağazasına gidip kendi tercihimiz kendi zevkimiz ile bir koltuk,bir kütüphane
bir masa alma hayali bile kurmadım...Yeni mobilya hayali kurmak "yokluğun huzuruna" aykırı bir şey olurdu...
Modası geçeli yıllar olmuş,eskimiş hatta çirkinleşmiş mobilyalarımı her gün görmem gerek...
Her gün onların tozunu alırken ,artık kendi yükünü bile taşıyamayan dolabın güçsüz ayağına bir ansiklopedi daha sıkıştırırken , yıkılmaması için duvardan destek alan kütüphane ile rengi solmuş, minderinin süngeri erimiş kanepene ile bir bağ kurmam gerekir...Eskiyi sevmem gerekir,her gün...
Yeni olanı görmek nedense içime tarifsiz bir sıkıntı verir , eskiyi görmenin verdiği huzur gibi...
Alamamak , içimde  derin bir kuyu olmuş...o kuyuya her gün alınması gereken yeni şeyleri atıyorum...yeni şeyler karanlık kuyuda kaybolup gidiyor...eskiler hep gözümün önünde...
Yeni olanı alamamak yıllar geçtikçe yeni bir akım gibi,yeni bir düşünce tarzı gibi bütün algımı değiştirdi...
Algılarımı, eskiyi,yıpranmışı , görmek istemeyecek kadar sıkıntı vereni güzel görmeye göre ayarladım...
Boya ile,yeni kumaş ile ,tamir ile bile değişemeyecek kadar hırpaniyi, güzel görebilmeye alıştım...
Hırpanilik içinde kendimi zengin hissetmeye başladım.
Eski,yıpranmış,kırılmış,solmuşluk içinde zenginliğimin farkına varmak bana "huzur" verdi...
Zenginliğim her gün, yeniden ,yeniden ,yeniden beslendi,tozları alındıkça,beyaz örtüleri ile kırık çıkıkları kapandıkça,arkalarına,altlarına destek koydukça...
Sadece en yakın olanlara gösterildi bu zenginliğim ...Arkadaşı az olmamda da etkilidir eski eşyalı olmam..
Yanlızlığa mecbur etmesi de vardır...Eşyalarımın gerçek yüzünü görebilen ,benim de gerçek yüzümü görebilen nerdeyse yok gibidir....Arkadaş yokluğu da garip bir huzur verir aynı eski eşyalarım gibi..
Yanlızlık içinde eski eşyalar içinde oturmak "huzur" u ...
"Yokluğu" hissettiğim her an içime bir yakınlık doğar...Gerçek olana yakınlık...Hissettiğim o yakınlığı hiç bir şey
bana veremez...ne bir arkadaş,ne yeni mobilyalar ne her şeyi alabilme gücü....
Yokluk....yokluğun huzuru ile gelen yakınlık...
Ünlü bir cafede kahve içme yokluğu,alışveriş merkezine gitme yokluğu,dışarıda yemek yeme yokluğu,tatile çıkma yokluğu,seyahet etme yokluğu,istediğimi alabilme yokluğu...beni çoğu herkesten ayırıyor,mahzunlaştırıyor,yanlızlaştırıyor...
Her yokluk bir gerçeğe yakın ediyor...

Benim huzurum böyle bir şey...yokluk içinde iken gerçek olanı düşünmek kolaylaşıyor.Gerçek olanı hissetmek ise huzur veriyor...




5 Nisan 2013 Cuma

Hoşçakal Kuaförüm

İstanbul'un  güzel bir semtine yeni taşınmıştım.2000 yılı olsa gerek...Ahşap köşklerin,bahçeli müstakil evlerin olduğu bu semtin ,lüks sitelere gebe kalabileceği aklımıza bile gelmediği bir yıldı.Semt pazarını ararken yolumu kaybettim.Yolumu kaybetmekten gizli bir zevk alırım.Yabancı sokakları,yabancı evleri hafızıma işleyip,ehlileştirip ,eski çok eski apartmanlar arasında yolumu bulmaya çalışırken  bir bahçe kapısında "kuaför" yazısı gördüm.Adı sanı olmayan bu tabelanın kuaförünü merak ettim.Bahçeden içeri girdim.Bahçeyi dört dolandım ,kuaförün dükkanını göremedim.Yabani otları nerdeyse boyum kadar uzamış bu bakımsız bahçenin görünmeyen kuaförünü aramak  akıllıca bir hareket değildi .Bahçenin paslı demir kapısını aralayıp çıkacakken arkamdan "Kimi aradınız" diye bir el uzandı.Sırtıma dokunan elden korkmamalıydım,yıllarca saçlarımı  bu eller kesecekti.Şemsiye hanım beni bahçe katında ki kuaför dükkanına davet etti.O vakitler korkusuzdum herhalde davete icabet ettim.Dışarının harebeliği,eskiliği ile tezat oluşturmayan bir dükkandı.Plastik olmayan
saksılar içinde gösterişsiz çiçeklerin(fil kulağı,kauçuk,deve tabanı,küpeli...) bolluğu ilk önce burayı çiçekçi dükkanı zanettirebilirdi...Sırları dökülmüş çerçevesiz aynanın önünde ki sandalyeye oturttu beni.Yükseğe kaldırılıp,alçağa indirilemeyen sade sandalyede etrafıma bakınmak istemedim.Etrafın incelenmesi burada ev sahibini incitici bir davranış olurdu...Müşterilerin oturup sırasını bekleyeceği çekyat anneannemin zamanının modasındaydı.Orta sehbadan bir dergi verdi elime;" hangi modeli isterseniz keserim,benim gibi yeteneklisini
hiç görmemişsinizdir...göreceksiniz..."

Dergide, Prenses Diana,Monaco Prensesi Stefani resimlerine bakınırken içim bulandı...20 yıl öncesine ait
dergi,30 yıl öncesinin mobilyaları ile virane apartman değildi içimi bulandıran.Şemsiye hanımın kendini övmesi,çok bilmiş konuşması,onun gibisini görmemiş olabileceğimi düşünmesi hatta virane apartmanda ki dükkanı gibi bir dükkanı bile görmemiş olabileceğimi düşünmüş olması içimi bulandırdı...
Bu viraneden daha virane mi görünüyordum?
Eli çok çabuktu,sessizliğimden istifade kendince bir model düşünmüş kesmeye başlamıştı...Beni dilsiz sandığını sonra ki ziyaretlerimde öğrenecektim..."Tansu Çiller modeli size çok yakıştı" derken ,enseme ayna tutuyordu Şemsiye hanım...Düz ince telli saçlarıma hacim verip tansu çiller gibi yapmaya azmetsede başarılı olamayacağına hüküm etti ve hiç aksatmadan her gidişimde prenses Diana modeli kesti...
Benden başka müşterisi yok zannederdim,ama tek tük mahalleden arkadaşları gelirdi.Yaşları 60 ı çoktan aşmış bu kadınlar eşarplarını çekyatın üzerine sıyırıp ,sandalyeye oturup prenses Diana modeli kestirirlerdi.

Her kesimden sonra eve gelip aynanın başına geçip için için kızıyordum "bir daha bu kadına saç maç kestirmem,tavuk gibi yoldu,maymuna çevirmiş..."  Sonra aylar geçer unuturum.Tekrar Şemsiye hanımın makaslarına saçlarımı kestiririm...Tekrar aynaya bakar,için için küfür bile ederim...Aylar geçer unuturum,Şemsiye hanıma Diana modeli için giderdim.
Her şeyden konuşur,hiç evlenmemekle iyi mi kötü mü yaptığını kendi kendine  artısıyla eksisiyle hesap eder,
benim gibi devamlı gelen müşterileri ,ustanın iyisinden! hizmetin kalitesinden! anlayan sadık müşterileri ile!, ölünceye kadar muhtaç olmadan yaşayabileceğini filan anlatır,ben dinlerim...
Eve gidip aynanın önüne geçip saçlarıma baktığımda hiç şaşırmayacağımı bilmek bana güven verir...
Hiç konuşmadan saç kestirmek huzurlu bir 15-20 dakika geçirmeme neden olur..
Aynı model olsun bile demeye müsade etmeden makasla işe koyulan Şemsiye hanım'a alışmıştım.
Bugün üzgündü...Apartman yıkılacak yerine lüks site yapılacakmış...Lüks sitede dükkan olmayacakmış.
"Bu yaştan sonra ne yapabilirim diye düşünüyorum" dedi..." okul servisine hostes olmakta karar kıldım" dedi..."Senin gibi servis hostesi hiç kimse görmemiştir,görecekler " dedim..Çok sevindi...Helalleşip eve geldim.Aynanın başına geçtim gözlerime inanamadım.Saçlarımı öyle güzel kesmiş ki sanki 18 yaşıma geri dönmüşüm gibi ,suratım gençleşmiş...Bu son Diana modelinin hemen fotoğrafını çekmeliyim dedim bugün...
Bugün son son Şemsiye hanımın hiç kesilmemiş yabani otlarla dolu bahçesinde ki demir kapısını araladım,
çekyata çantamı koyup,sırrı akmış aynasının önünde kendime baktım...


(fotoğraf makinama kavuşunca Şemsiye hanımın hatırına Diana model saçımı fotoğraflayıp bloğuma koyacağım)



4 Nisan 2013 Perşembe

32.İstanbul Film Festivali "Sisler İçinde"




Bu sene, festivalde ,"edebiyattan beyaz perdeye" kuşağında gösterime giren "sisler içinde ve gülen adam'ı izleyebildim.Soğuk algınlığı ve geçmeyen inatçı öksürük ne zamandır yolunu beklediğim festivali mundar etti.
Sıcak su dolu termosumu alıp sinema salonunda ki koltuğuma oturduğumda için için dua ediyordum,"öksürük gıcığı gelmesin "...Öksürük geldiğinde de ağzımı burnumu atkı ile dolayıp sesi sessizleştirmeye çalıştım...Kendimi onca sıkmışım ki 140 dakika bitip ışıklar yanınca  ayaklarımı ,kollarımı harekete geçirmekte zorlandım...

Doğru olanı yapabilmek...Filmin konusu çok etkileyici idi...Sushenya ve diğer iki rus askeri arasında geçen
filmde hayatta kalabilmek ile vicdanı ile hareket edebilmek arasında sıkışmışlık vardı.Sushenya ,Goya'nın tablosunda ki direnişçi gibi  beyaz gömleği ile "vicdanı" temsil ediyordu...

1 Nisan 2013 Pazartesi

Kasa Üzerinde Düz Takla


Hafta sonu Yunus'un veliler toplantısı vardı.Beden eğitimi öğretmeni "Yunus ,kasa üzerinde takla atamıyor" dedi.Kasa,takla ,beden eğitimi kelimeleri bir anda  sıtmaya tutulmuş gibi tüm vücudumu titretti.Demek Yunus
" kasa kabusuyla "ilkokul ikide tanışmıştı...

Oysa ben ortaokul da tanışmıştım .

Ortaokula başlamak rüya gibi bir şeydi.Her dersin ayrı bir hocası vardı ,ne büyük bir şeydi...
Beden dersinin hocası da ayrıydı,hem de spor salonu vardı...Daha önce hiç spor salonu görmemiştim..
Beden eğitimi dersini spor salonunu çok merak ediyorum...
Cuma günü son dersi beklemem gerek...
...
Sonunda cuma günü son ders gelebildi,spor salonuna bütün sınıf ile iniyoruz.Bodrum kat,önce rutubet kokusu
sonra kışlık kömür,kırık sandalye ve sıra yığınları,kalorifer kazanı,paslanmış su akıtan boruların
 ortasında küçücük bir boşluk...İşte spor salonumuz...Öğretmenimizin üzerinde eşofman, boynunda düdük,elinde cetvel... Derslerde yeşil soğuk yer minderleri yerlere serilecek öğretmen boynunda ki düdüğünü çalarak,elinde ki cetveli vücudumuza vurarak dersini işleyecekti...Şaşkın ördek gibiydim.Komutları aklım almıyor,vucudum uygulamaya geçemiyordu.."Hazır ol,sağa dön,sola dön, uygun adım marş marş ,kıt..a..dur"u bile yapamıyordum.Sağ yerine sola dönüyor tam zamanında kıt..a duramıyordum...Hocanın kartal bakışları hep üzerimde idi..Sağ elimi yumruk yaptım,sağa dön denilince yumruklu elimin tarafına döneceğim...
-Sağaaa dönnn..
Bütün sınıf sağa dönmüş,  iki elimde yumruk olmuş ,sağımı  kaybetmişim ,olduğum yerde dona kalmışım.Herkesin döndüğü tarafa dönmeye çalışmak için çok geçti,kartal bakışlı hoca yanıma cetveli ile geliyordu...
-Bir daha sağını hiç unutamayacaksın diyerek cetveli ile sağ yanağıma vuruyor...
 ( cetvelin ,tüm sınıf önünde yüzüme vurulduğu, o anı unutmak için uzun bir süre ,sağ,sol kelimelerini hiç kullanmadım.Bugün bile zorda kalmadıkça söylemem)

İlk dersler bitti,yarıyıl tatiline az kaldı,karnem taktirlik ama...Ama beden dersinden öğretmen bana taktı..
3 tane 80'im,4 tane 90'ım,4 tane 100'üm var .Bir beden dersinin notu kaldı,onun insafına kaldı taktir mi,teşekkür mü alacağım...

-Kasadan düz takla atarsan sana 50 veririm ,diyor..Şükür et ,kasadan ters takla da attırabilirdim..

50 ye şükür edemiyorum,taktir kaçacak...

Yer minderinde takla atamıyorken kasa üzerinde nasıl takla atacaktım...

Her tenefüs gizli gizli bodrum kata inip kasaya bakmaya başladım.Küf kokusu,kömür kokusu,paslı boru kokusu içime içime işliyor ,kasa oracıkta bir tabut gibi soğuk bir tabut gibi korkunç duruyordu..

Evde alıştırma yapıyordum,yere yorganları seriyor,sehbanın üzerine minder koyuyor takla atmaya çalışıyordum..Annem babam kardeşlerim hep birlik yardım ediyor,cesaret veriyor ama bir türlü başaramıyordum...

Korkuyorum..Boynum bir türlü içeri bükülmüyor,kollarım vücudumun ağırlığını taşıyamıyor,takla atmaya çalışırken boynumun üzerine düşecek,boynum kırılacak ve ölecektim...

Ölecek gibi korkuyorum takla atmaktan...

Bütün hafta,

cuma günü son ders saatine kadar ağladım.

Eşofmanlarımızı giydik,spor salonuna indik.Öğretmenin elinde cetvel yok,bu sefer bir not defteri var.Kasanın yanına sandalye koymuş, kasanın yanında oturuyor.Küf kokusu,paslı boru kokusu ,kömür kokusu ,ölüm kokusu gibi ,kasa tabut gibi beni bekliyor...Sıra sıra kasaya doğru koşuyorlar ,kasaya yaklaşınca ellerini havaya kaldırıp zıplayıp kasa üzerinde takla atıp,yere iniyorlar...Herkes yapıyor..herkes kasadan takla atmayı
sakız çiğner gibi zevkle kolaylıkla yapa geliyor...Sandalyesinde oturan öğretmen bazen 100 bazen 95 yazıyor
not defterine..Yangın çıksa,şu kazan patlasa,sel olsa paslı borulardan kaynar sular fışkırsa,elim yansa,yüzüm yansa ...tek ki o kasadan atlamasam,atlarken boynum kırılmasa,boynum kırılıp ölmesem...Tek ki ölmesem..
-Ayşe..sıra sende...

Ölüm bu kadar yakın,ölüm kaçınılmaz...Bir koşumluk...

Koşuyorum,koşuyorum kasanın yanına gelince duruyorum ellerimi havaya kaldırıp zıplıyorum ,kasanın üzerine kendimi atamıyorum..

-Bir daha dene..

Koşuyorum koşuyorum kasanın önüne gelince ellerimi havaya kaldırıyorum zıplıyorum,kasanın üzerine kendimi atamıyorum..

-Bir kez daha...

Koşuyorum koşuyorum kasanın önüne gelince ellerimi havaya kaldırıyorum zıplıyorum,kasanın üzerine kendimi atamıyorum..

-Son kez ....


Kasanın çevresinde çember olmuş arkadaşlarım ellerini kenetlemişler,sesler geliyor kulağıma "bu sefer başaracaksın ayşe..hadi ayşe...ellerine kuvvet ver,başını arkaya it,yarabbim bu sefer yapsın,.."

Sanki ölmüşüm arkamdan konuşuyorlar,üzerine kendimi atamadığım kasanın sanki içindeyim hiçbir şey göremiyorum,kulağım uğulduyor,midem bulanıyor soğuk soğuk terler boşanıyor alnımdan ,sırtımdan,avuç içlerimden...

Ölüme kaç kere daha koşacaktım...

Son kez ne yaptığımı bilemiyorum,etrafımda yüzüme su serpen,yüzümü silen arkadaşlarım ,bitti artık ,korkma diyen arkadaşlarım, sandalyesinde oturarak defterine 45 yazan öğretmenim ...


Yunus'un öğretmenine, bir dilenci gibi yalvararak gözlerinin içine bakarak "Lütfen zorlamayın,kasadan takla
atması için onu zorlamayın" dedim...