29 Mart 2013 Cuma

Büyüyünce şarkıcı olmak isterdim

Yunus'a sormaktan hoşlandığım bir şey var .Sordukça hayallere kapıldığım bir şey...

"Büyüyünce ne olmak istersin Yunus ?

-Dondurmacı ve ressamcı olmak isterim. ( Yunus bütün mesleklerin sonuna "cı "eki konulacağını sanıyor.Polisci,askerci,doktorcu olmayı hiç istemedi...)
Dondurmacı ve ressamcı olmak cevabı hiç değişmedi.
- Anne sen büyüyünce ne olmak isterdin? sorusu gelsin isterim hemen...
Birden bire Yunus'un yaşına ışınlarım kendimi.Küçük Ayşe söyle bakalım büyünce ne olmak isterdin?
Küçük Ayşe;
-Avukat yada iktisatçı olmak isterim büyüyünce....(babamın hep istediği meslekler)
Hemen 30 lu yaşlarıma ışınlarım kendimi bugünüme dönerim.
- Bir kere daha sor Yunus,yanlış cevap verdim...derim..
-Annee bu sefer doğruyu söyle,büyüyünce ne olmak isterdin?
- Şarkıcı olmak isterdim...

Büyüyünce şarkıcı olmak isterdim...

Bir yazı yazarım ,hissettiğim duygularımı ifade edebilmek için kelimeler ararım,bulurum.Bir cümle kurarım.
Bu cümleyi belki benden önce hiç kimse kurmamıştı,çünkü benim içimden benim derinliklerimden çıkmıştı.
Bu cümleyi daha önce hiç kimse kurmamıştı,ben ilk yazdım...
Benim cümlemi hiç kimse merak etmez,en yakınım,en sevdiklerim...Hiç kimselerin kuramadığı ,bir benim kurabildiğim cümlem ,okunmaz...Okunmaya değer o kadar çok şey var ki...Örneğin facebook cümleleri
her gün her saat kontrol edilir ,neler yazılmış ,kısa ,öz,yormayan çoğunlukla güldüren...En yakınlarım
benim cümlelerimi okumak istemez...Oysa aslında ben o cümleyim...o cümlenin içinde gizliyim,belki de o cümlenin içinden seni seviyorum diyorum yada çok üzülüyorum ,yada sana ihtiyacım var diyorum..
Ama Facebook cümleleri gibi açık ve seçik değilim herkesin ortasında değilim,bir kapım var çalınıp içeri girilmek istenecek...Kapımı  çalmıyorlar...Kapının ardındakini hiç merak etmiyorlar..

Şarkıcı olmak isterdim...

Yazı yazmak kadar zor olmazdı ,her gönle giriverirdim...Beste yapardım hissettiklerimi ,sonra güzel bir nakaratla herkesin diline düşerdim...Herkes benim şarkımı söylerdi...Bende bağıra çağıra şarkımı haykırırdım..Her yerde benim şarkım...yazmak kadar yabani değil...herkesle beraber herkesle içiçe
herkesin dilinde olmak isterdim.Yazı yazmayı sevmek istemezdim,büyünce şarkıcı olmak isterdim...



28 Mart 2013 Perşembe

Müberra

İlk ne zaman  yazı yazmaya ihtiyaç duydum ?



Söylenmiş sözlerin ,hükümsüz,çaresiz ,bi çare, zavallı kaldığı ,"o gün"...


O gün, tütün iplerinin  abaküs biçiminde salaçlara asılarak kurutulduğu  bir avluda
tek başıma oynuyordum. Bu avlu tütün sergisi için var..Kurumuş.sararmış tütünler en arkada, yeni dizilmiş henüz yeşil olanlar en önde sergilenirken,arka taraflardan ürküyorum,tarladan kaçan kuzenlerim eski defter yapraklarını yırtıp kurumuş tütünleri sarıp içiyor olabilir..Dedem yakalarsa fena döver...
O gün avluda kaçak hiç kimse yok,herkes tarlada tütün kırmakta...
Yarın bayram diye herkesi tarlaya götürdü ,dedem.Misafir olan annemi,hasta kızını evde yanlız bırakmak istemeyen yengemi de..Yarın bayram,bugün olgunlaşmış tüm tütünler kırılmalı yoksa güneşin altında yanar ve kalitesiz,eksperin beğenmeyeceği bir tütün olur. O gün tarlada ki tütün ,  hasta Müberra ile beni annesiz bıraktı.
Amcamın kızı Müberra hep hasta,hastalığı olağan karşılanıyor hiç kimsenin merhamet duygusunu uyandıramıyor...Müberra bu güz  okula başlayacaktı bense okuma yazmayı zorla sökebilmiş ikinci sınıfa geçebilmiştim.Avluda oynamaktan sıkılınca,inim inim inleyen Müberra'ya anne olmak istedim.
Bal rengi saçları uçlarına doğru kızıllaşmış,don lastiği ile  günler öncesinden tepesinden bağlanmış,zayıf ve hastalıklı vücudu bebek beşiğine sığmış,yüzünde terden yapışmış saçları,çapaklanmış gözlerinin içine,sümüklü burnuna  hücum eden kara sinekleri beni şefkatli anne olmak alıkoyamadı...Beşiği bir ileri bir geri salladım,içimden ninni söylemek geçmedi.Belki açtır.Bakır bir tasa su ile şeker koydum,metal bir kaşıkla karıştıra karıştıra ağzına akıttım...Müberra gözlerini açtı,bal renkli gözleri öyle bir açıldı ki,şifası, şekerli su da gizliymiş gibi...Saçlarını lastikten ayırmaya çalışırken hiç inlemedi,ince dişli kemik bir tarakla ,keçeleşmiş yerlerine su döküp taradım.Sırtıma alıp avluya çıkarttım.Tütünlerin arasında dolaştırdım.Halbu ki tütünlerin arasında dolaşmak yasaktı.Yasak olanı yapmak kalbimi hızlı hızlı attırıyor,soluğumu kesiyor,garip bir zevk alıyorum ,Müberra'nın da bu zevki tatmasını istiyorum.Sergide ki tütünler arasında koştukça sararmış tütünler
ufalanıp yere akıyor...Müberra azıcıkta olsa gülüyor...Çaya giden yolda kadınlar görüyorum,çamaşır yıkayacaklar...
Müberra'yı sırtımdan indirmeden çamaşır yıkamaya giden kadınların arkasına katılıyorum.Çay incecik akıyor.
 Taşların üzerine kirlilerini koyup,tokmaklarını,su kabaklarını sabunlarını çıkarmaya başlayan kadınların yanından ayrılmaktan korkarak ayaklarımızı  çaya sokuyoruz.Suları avuçlayarak Müberra'nın yüzünü yıkıyorum.
Çayın serin suyu onu daha çok güldürmüştü.
Çayın kenarında şarkılı türkülü çamaşırlar tokmaklanıyor.Su kabakları çaya daldırılıp sabun köpükleri havada uçuşuyor...Müberra'yı daha çok güldürmeliyim.Şefkatli anne olabilmek için.
İri taşları eteğime topladım ,çayın küçük bir bölümünü bu iri taşlarla çevirdim.Cılız cılız akan çay çevirdiğim bölümü doldurdu,havuz yaptı.Müberra'yı havuzuma soktum,yanına ben de sığıverdim.Sabun köpüklerini avuçladık,
kurbağa yavrularına tokmak vurduk,su kabağından başımıza çayın sularını döktük...Küçük havuzumuzda çok güldük...Kadınlar çamaşırlarını yıkamış sepetlerini sırtlayıp giderken ,Müberra'nın bal gözlerinde anne şefkatimin yansımasını gördüm...Çok mutlu olmuştu...

Bayramın ikinci günü annemin köyüne gidiyoruz.Anneannem pencereyi açıyor,okunan selanın kimin için verildiğini rahatça duymak istiyor.
.... kızı Müberra hakkın rahmetine kavuşmuştur , pencereden içeri giriyor,yasaklı bir şey yapmışım gibi soluğumu kesiyor...

Hiç kimse Müberra'nın ardından ağlamıyor.Kurtuldu'yu o kadar çok duyuyorum ki ..Kurtulmak ne demek anlamaya çalışıyorum..Müberra'nın peşinde bir kurt var,acımasız bir kurt,hep  kovalıyor ,yakalarsa onu yiyecek ama Müberra acımasız kurttan "kurtuluyor."..Müberra'nın gizli bir üvey annesi var hiç kimseye görünmüyor,Müberra'yı avluda oynatmıyor,yemek vermiyor,hep kızıyor Müberra bu yüzden hep ağlıyor
ama Müberra bu gizli üvey anneden "kurtuluyor"...Kurtulmak güzel bir şey ,aranılan bir şey ,ekmek gibi  öpülüp başa konulacak bir nimet gibi, Müberra için...Müberra için ölmek güzel bir şey...

Bundan sonrasını yavaş yavaş yazmak istiyorum...çünkü ilk kez dokuz yaşımda iken ,Müberra'nın ardından
elime kalemi aldım...Niye yazmaya ihtiyaç duydum uzun uzun yazmak istiyorum...Yazmanın benim için ne ifade ettiğini ,yazmanın önemini,yazmanın niye beni içine çektiğini,kör kuyulara düşerken neden hep bir ışık
gördüğümü Müberra'nın ardından anladım...Geçen köy gezimde boyum kadar uzamış ot ve dikenler arasında
Müberra'nın eskimiş yer yer dökülmüş tahta mezar başını görünce ,çayda ıslanmış  saçlarının lülesi açılmış yüzüne yapışmış bal rengi gözlerinin içinin gülerek bana baktığı "o günü"hatırladım...


27 Mart 2013 Çarşamba

Delirten ev ödevleri

Yunus sabahın yedisinde okul yoluna düşüp akşamın beşinde evinde oluyor.
Bütün bir günü okulda geçer. Okulun beş dakikalık tenüffüsü, bahçeye ulaşamadan kolidorda biter.Bütün bir gün bir sınıfta  hiç temiz hava almadan ezber yaparlar...Hayatın ezberi...
Akşam eve sayfalarca ödev ile gelir...Yemeğini hızla yer hemen oturma odamızda ki sehbaya çöküverir..Odasında ki çalışma masası ödev yapmak için uygun değildir çünkü anne ve baba oturma odasındadır.Televizyon hiç açılmaz bilgiyardan klasik müzik açılır,alt katta ki darbuka sesi ile yan komşunun 3 yaşında ki kızının çığlıklarını örtecek kadar sesli çalınır..
Ödev yaparken ,"gözlerimi kaparım vazifemi yaparım" modundadır Yunus.
-Anneee bir sepette 3 yumurta var ise 5 sepette kaç yumurta olur?
O anda kurumuş çamaşırları katlayan anne,çorapları yumurta ,atletleri sepet yapıp  görsellikle cevap verir..
Anlamış gözükür,anne büyük bir huzur içinde çamaşır katlamaya devam ederken;
-Anneee bir kutuda 2 civciv var ise 4 kutuda kaç civciv olur?
Çoraplar bu sefer düşmana atılan cephane olur,ödev yapan çocuğun neresine isabet ederse....
Akşam saat 9 olmuş yatma vakti gelmiş ama çocuk hala ödev başında ;
-Anneee bu okuma parçasının ana fikri ne?
Okuma parçasına bakıyorum , hemen anafikri saklandığı yerden bulup ,gözleri kızarmış ,kafası sehpaya
yapışmış çocuğu kurtarmak istiyorum...
Saat 9 .30 olmuş çöktüğü sehpa başından hiç kalkamamış Yunus'un ödevleri bitmemiştir..
-Annee evinizde ki iş bölümlerini tek tek yazın diyor...
-Annee keşke el yazısını bilebilseydin artık elimi oynatamıyorum...
-....
Çocuğunu ödevlerin esaretinden kurtaramayan anne olarak sık sık delilikler yaparım...
Oturma odasında sehba başında iki büklüm olmuş harıl harıl ödev yaparken birden klasik müziğin yerine Ankara havasına tıklarım,ilk çıkan neyse sesini açıp  sehbanın üzerine çıkıp oynamaya başlarım,Yunus gülmeye başlar, hemen o da sehba üstüne çıkar birbirimize omuz atar kıvrak kıvrak oynarız...

Bazen kendi başına işi kıvırmış sessiz sessiz ödevine dalmışken sehbanın altından birden bire çıkıveririm..
Yine gülmeye başlar,o da beni korkutmak için plan yapmaya başlar "anne hadi mutfağa git ama arkana hiç bakma tamam mı!."..

Bazen en nefret ettiği şeyi tahtasına yazarım "şişko yunus!"...
O da annesinin en nefret ettiği şeyi bilir "dört göz ayşe "

Yuunuuss ben nerdeyim diye temizlemek için boşalttığım elbise dolabının içinden bağırırım,hep yapageldiğim şey olduğu için Yunus'u azıcık heyecanlandırır ama yinede sıkıcı ödevlerin arasından uzaklaşıp dolabın içinde ki annesine koşması onu güldürür...

Ne kadar çok güldürebilirsem o kadar çok iyi anne olabilirim diye düşünürüm...Yunus güldükçe mutlu olduğunu hissediyorum.Yunus'u güldürebilecek trilyonlarca şey yapmışımdır,triyon kere beraber gülmüşüzdür...Tüm gün okul,sayfalarca ev ödevi Yunus'u "Modern Hayat'ta ki Charli gibi yaptı,ne yaptığının
niçin yaptığının bilincine varamadan otomatiğe bağladı.Bir robot gibi emir almaya,emirleri yerine getirmeye odaklı bu sistemde gülmek,oynamak ,temiz hava almak önemsiz görülen şeylerden...
Bir çocuk için dünyanın en önemli şeyi "gülmektir"...



24 Mart 2013 Pazar

Ötekileştirmek


Bizim ailede takım tutup maç izleyen olmadığı için arkadaşları arasında dalga konusu oldu Yunus'un takımsızlığı.Takımsız bir çocuk yolunu kaybetmiş bir çocuk gibi algılanıp doğru yolu gösteren çok oldu.
"Yunus sen doğuştan galatasaraylısın ama farkında değilsin,Yunus fenerbahçeli olursan senin yakın arkadaşın olurum,Yunus beşiktaşlı ol sana sınıf başkanlığında oy veririm..."
Geçen sene hangi takımı tutayım diye çok büyük karar aşamalarına girdi...En sonunda babaannesinin apartmanının bahçesinde her gün fenerbahçe formasıyla futbol oynayan ufaklıklara katılmasına karar veren ben oldum.Bir fenerbahçe forması alıp Yunus'a giydirdim ve bahçeye saldım,bahçede beraber oynasınlar diye..Futbol bitmiş Yunus eve gelmişti,ama eve gelen tek Yunus değildi...Yunusla beraber "pis galatasaray,pis beşiktaş" da gelmişti...Fenerbahçe "pis"olanlar oldukça büyüktü,fenerbahçe rakipleri küçüldükçe büyüktü,fenerbahçe ezer,yener,çökertir,büyür...Ötekiler kötüleşmiş,pisleşmiş..Ötekinin kötü olması gerektiğini anlamıştı Yunus...
Ertesi gün burnu kanıyan Yunus'u eve getiren fenerbahçe formalı ufaklık; "teyze bir daha Yunus'u topa yollama,
daha ofsaytı bilmiyor,yıldız futbolcuları bilmiyor,habire gol yiyor,ağlıyor.." O günden sonra Yunus,
takımsız çocuk olmayı tercih etti,soran herkese"takımsızım "derken kararlı gözükmeyi de ihmal etmedi...

Yunus'un sınıfında bir çocuk var "O...",yaramaz,terbiyesiz,tembel.!..Yunus her gün O...nun yaptığı yaramazlıkları anlatıyor"  öğretmeni çok üzüyor,öğretmenin sözünü dinlemiyor,onu hiç sevmiyorum..."
Okulun psikologları her gün ayrı bir ceza ile O..yu sisteme uygun hale getirmeye çalışıyorlar ama iki senedir başarılı olamadılar...Geçen gün O..ya duvara bakma cezası vermişler,sandalyesini duvarın önüne koymuşlar
bütün dersi duvara bakarak geçirmiş,bunu perşembe günü Yunus'u almaya gittiğimde bir veliden duydum.
Veli çok kızgındı.Kızgınlığı O..ya.Çünkü O ...sınıfın huzurunu bozuyor çocukların öğrenmesini engelliyor
dünya kadar para saydığı okulda,O..ile aynı sınıfa düşmek ne talihsizlikti...
O..yok edilmeli,yok edilemiyorsa duvara bakmalı,tek ayak üstünde durmalı,azarlanmalı.Her gün,her ders
bu sistematik bir şekilde yapılmalı...O ..direndikçe daha güçlü cezalarla üzerine gidilmeli...Ama hiç bir ceza
"ötekileşrmekten" daha fazla acıtamaz.Hiç bir ceza "öteki yapmaktan" daha etkili değildir.
O..,öğretmenin,velilerin,psiklogların çabası ile ötekileştirilmiş,bir sınıfın doğal parçası olmaktan ayrılmış,savaşılması gereken bir düşmanı oluvermişti...
Yunus'da herkes gibi düşünüyordu çünkü herkese göre hareket etmek güven veriyordu,güvenli olanı seviyordu Yunus,yüzüne çarpıp burnunu kanatan topları sevmiyordu...

20 Mart 2013 Çarşamba

Perşembeleri

Perşembeleri Yunus'un okulda zorunlu etüdü var.Etüde girmeden önce Yunus'u doyurmak gerek ,ekmek arası bir şeyler yaparım,metroya binip okula gelirim.Etrafıma bakınmadan Yunus'u doyururum.Diğer anneler
metroya binmemiş,çocuklarına ekmek arası hazırlamamış.Lüks arabalarından ,ellerinde hazır yiyecek satan yerlerin kağıt poşetleri ile inmişler.Yunus'un okulu özel okul.Yunus burslu okuduğunun farkında değil,annesinin ekmek arasını büyük bir iştahla yer,metroya büyük bir hevesle biner.Sorgulama yaşı herhalde daha gelmedi...Herkes ile eşit görüyor kendini.Dünya eşit ,şimdilik...Oysa annesi etüd günlerinde nereye saklanacağını kara kara düşünüyor.Aynı sınıftan anneler etüd günü buluşup bir şeyler yiyor,bir şeyler içiyorlar...Kaynaşıp,çocukları hakkında bilgi alışverişi yapıyorlar.Etüdün ilk günü aynı sınıftan anneler beni de çağırdı.Bir alışveriş merkezinde konuştular,yediler,içtiler...Ben ne konuştum,ne yedim..bir kahve içtim...Bir kahveyi parasını düşünürek yavaş yavaş içmek zorundaydım...Bir kahve burada çok pahalıydı , kartondan içilecek bu kahve ,Eminönünde ki kahveciye "200 gr lık poşetlerden ver kardeş " diyerek,iki ay döke saça içebileceğimiz kadardı.Yavaş yavaş içilmeli...Ben yokmuşum gibi konuşup gülüşselerde aslında ben yanlarında kahvesini zehir içer gibi yudum yudum yutkunarak oracıktayım...Onlarla konuşacak konum henüz gelmedi.Konular sırayla ;saç,makyaj,kıyafet,alışveriş...temizliğe gelen kadın ile sürüyordu...Hayatımda hiç saçlarıma fön çektirmedim ,rengini değiştirmedim ,düğünümde bile kendim taradım kendim duvağımı taktım desem,makyaj niyetine yüzüme gençliğimde bebek pudrası sürdüğümü,kardeşimin,annemin,kayınvalidemin vücutlarına artık  olmayanları,giymekten sıkıldıklarını bana verdiklerini, kıyafet tercihimi bunların içinden yaptığımı bilseler,alışveriş merkezlerinden korktuğumu söylesem,yine hayatımda  eve temizliğe hiç kadın çağırmamış olduğumu bilseler...Bilseler , bilmeseler bir şey fark etmezdi...O günden sonra aynı sınıftan annelere görünmemeye çalışarak perşembe etüd saatlerini geçirmeye çalıştım...Geçen perşembe okuldan epey uzaklaşınca küçük bir çocuk parkı gördüm.
Bu parkta elinde cam kavanozlarla çocuk peşinde koşan dadılar,anneler yoktu.Çiçek açmış,yeni tomurcuklanmış ağaç dalları altında gülen yüzlü yaşlı teyzenin yanına oturdum.Çantam da ki kitabımı çıkartmadım,oysa bu ağaç altı kitap okumak için ne güzeldi...Yaşlı teyze beni görünce çok sevindi,adımı sanımı sorduktan sonra muhabbete başladık...Kendini anlattı uzun uzun...Dinledim...Bazen ne kadar da yaşlı
diye yüzündeki derin derin kırışıklara,beyazlaşmış kaşlarına,almayı bıraktığı bıyıklarına,çenesinde ki kıllara
dişsiz ağzının aldığı şekle bakındım...Bana bakan gözleri çok tanıdık geldi...Bakışları çok tanıdıktı...Rahmetli anneannem,babaannem gibi bakıyordu...İhtiyar gözlerin ,gençliğe bakışı gibi...Yaşlı teyzenin bakışlarını,tepemizde buram buram kokan ilkbahar ağacının kokusu gibi içime içime çektim...Beni de arasıra
dinledi,ama önemli olan onun konuşmasıydı,dinlenilmesi gereken kendisi idi.Çünkü o çok yaşamıştı,çok görmüştü,yaşadıkları ,gördükleri bir bir anlatılmalıydı.Aynı bankta yanıbaşında oturan, çocuğunu etüdten almak için bekleyen bu anneye "bütün yaşanmışlıkları" anlatılmalıydı.Yaşanmışlıkları, bu annenin yüreğinde yer etmeliydi.Sırf çocuğunda olan aklını almalı,kendi yaşanmışlıklarını o aklın içine sığdırmalıydı...Aynı parkta
aynı bankta aynı ağacın altında oturmanın bir bedeliydi bu....Yaşlı teyze bir ağladı,bir güldü tüm yaşanmışlıklarını bir saatin içine sığdırdı. Yavaş yavaş yağmaya başlamış yağmurda, koşa koşa Yunus'u almaya
gittim...Yunus'un şapkasını kafasına geçirdim,yağmur artık hızlı yağıyordu.Uzun bir yol vardı metroya kadar.Diğer anneler çocuklarının paltosunu çıkarıp arka koltuğa attı,kontağı çalıştırdı.Yunus çok sevinçli yağmurda yürümek her çocuğa nasip olmaz...Metroda yer verdiler,Yunus'u kucağıma aldım,nemli saçları yüzüme değerken aklımda yaşlı teyzenin bakışları....Bir perşembeyi daha bitirmenin gizli gizli huzuru...

14 Mart 2013 Perşembe

Çiğköfte ile Yumurtalı çiğköfte yapımı

Hayat,mutlu mesut yolcuları ile düdüğünü çala çala yoluna devam tren .ben trene binmekte isteksiz yolcu olduğum zamanlar,dünya rengini yitirmiş iken ,karanlıktan kurtulmak için aklıma hep çiğköfte yapmak gelir.

Çiğköfte yapmak rahatlatır beni.Mutlu eder.

Tarif edemediğim ama yapabildiğim bir şeydir çiğköfte.Yaparken nasıl mutlu mesut olduğumu yazmak istedim,her hafta yaptığımdan olsa gerek ben her hafta mutlaka hayata küserim,onun şen şakrak trenine binmemekte ısrar ederim,ama yolda kalan yolcu olur mu,mutlak bu yol gidilecek ,işte çiğköfte hemen yetişir.
Beni kollarına alıp  uygun bir vagona yerleştirir çok gürültülü olmasını,pencere kenarı olsunu gözeterek.

Her şey göz kararı ile,çimdik ve avuç ile yapılır çiğköftem.

Kaç kişilik olcaksa o kadar avuçlarım ince bulguru kocaman tepsimin bir köşesine tepeleme koyarım.(Keşke çok avuçlasam bulguru ,dostlar,arkadaşlar da olsa diye iç geçirerek)

Kaynamış suyu bulgurun üzerini örtecek kadar dökerim. (bu işin kolayı ama iyi sonuç verir) Bir çimdik tuzu
sonrasında gerekip gerekmediğini gözeterek bulgara koyarım.

En zor olan bulguru biraz yumuşamaya bırakmışken bir demet maydanoz,bir bağ yeşil soğan ile biraz taze naneyi iyice yıkayıp ince ince doğramak.

Salçayı kavonozundan dolayı avuçlayamazsam kaşıkla ölçüyü tutturmaya çalışırım,sekiz dokuz yemek kaşığı
üç dört avuç hesabına uyduysa tamamdır.Tepsinin bir köşesine koyulur.

Nerdeyse bulgur kadar Urfanın acı pul biberini tepsinin boş bir yerine dökerim ,kaç avuç bulgur o kadar pul biber...

İşte en güzel bölüm geliyor...

Bulguru ,bir köşeden salça bir köşeden pul biber alarak yoğurmaya başlıyorum.Bu işi yaparken elimin bilekle
birleştiği "o"yerle yapıyorum.Sert bulgur acıtıp,pul biber elimi yakıyor ilk başta.Bir ordan bir burdan yavaş yavaş yoğurarak sert bulgur yumuşamaya başlıyor.Bu süre ne kadar uzarsa çiğköfte o kadar güzel oluyor.
Kuruluk hissedilirse azıcık azıcık soğuk su katıyorum.
Bileklerimle sert bulguru yumuşatırken hayatla ne derdim varsa aklıma geliveriyor...Çözülmeyen sorunlar,çözülemeyecek duruma gelip kabullenme safhaları,kabullenip sevip öpülüp nimet bilinme safhaları,
ezen ile hesap soran ile en büyük benim diyen ile sevmeyi bilmeyen ile,iyiyi ayırt edemeyen ile güzeli göremeyen ile aynı tren de yolcu olduğumun farkına varılma safhası bir bir gelir.Bileklerimle yavaş yavaş ezerim. Salça,biber ve bulgur birbiriyle birleşmiş bulgurun sertliği sakız gibi yumuşamış.Bu kıvamı tepsiyi kaldırıp kaldıramama durumuna göre anlarım.Hamur kıvamına gelmiş köfteyi, tepsinin ortasına koyup köfteyi
havaya kaldırırım,koca tepside onunla beraber kalkıyorsa kıvam tamamdır...
Şimdi yeşillik zamanı ,önceden hazırlanan yeşillikler tepsiye dökülür.
Bilekler yine görevde ama bu sefer sert değil daha narin yoğrulur.
Yine tepsiyi kaldırıp kaldıramadığına göre ölçü yapılır.Tepsiyi kaldırdıysa oldu demektir.İşte çiğ köfte hazır.

Yumurtalı çiğ köfte için ise,bir tavada bir paket tereyağı kızdırılır,ayrı bir kapta iki yada bir yumurta çırpılır
bu kızgın yağın içine dökülür ,yumurtanın hemen ,kızgın ama yanmamış yağda, kabarması gerek.Bir dakikalık
bu süreç çok önemli yumurta kızgın yağda çok kalmayacak ama pişmemiş yeride kalmayacak.( bu yapılması
çok zor bir şey,sanki bunu bir tek ben yapabilirmişim gibi geliyor ,böyle hissettikçe çok gururlanıyorum kızgın yağda kabaran yumurta gibi oluyorum)
Sıcağıyla tepsideki çiğ köftenin üzerine dökülür,şöyle bir karıştırılır( öyle  sevinç halindeyim  ki kızgın yağlı
karışımı elimle şöyle bir karıştırırım)

İşte hazır...Her yenildiğinde hayatın mutlu mesut trenine biniliverilir...

(Fotoğraf makinamı Ankara da unuttum,keşke fotoğraflı anlatsaydım dedim,bir de  fotoğraf çekebilen telefonum olsaydı diye keşkelendim)

12 Mart 2013 Salı

Ağlayacak gibi olmak

Yunus okul servisinden iner inmez konuşmaya başlar.Bu konuşma o günün en önemli şeyleri ile ilgilidir.
Servisten iner inmez hemen öperim yanaklarından,konuşmaya işte bu öpme anında başlar;"Anne bugün
matematikten yıldız aldım,anne bugün defterimin düzeni için aferin aldım,anne bugün çok ödev var,anne bugün ..." Bunlar servis boyunca içe atılmış,anne görülüp,yanağa öpücük alınırken dışarı çıkması gereken
önemli şeyler...Kapıya kadar önemli şeyler dökülür,saçılır...Anne kapıyı açarken kafasını içeriye uzatıp derin bir solukla iç geçirip ;"bugün ne yemek yaptın anne?"diye konuyu değiştirir...

Dün okul servisinden inerken çok mahzundu.Yanaklarından öpemeden konuşmaya başladı;"
-Anne ,Irmak ,Yunus Naci'ye sarıldı.
-...

Koskoca okulda iki tane Yunus var ,ikiside aynı sınıfta.Kara Yunus,Sarı Yunus diye takma adları var..
İki Yunus aynı zamanda çok iyi arkadaşlar.Sarı Yunus geçen hafta hasta olmuş okula gelememişti,dün okula gelince herhalde  herkes geçmiş olsun diye sarıldı.
Irmak ismini ," sınıf başkanlığı için Irmak'a oy verdim" diye birkez Yunus 'tan duymuştum...

Irmak kim diye bir daha soramadım,servisten iner inmez ilk söylediği şey çok önem verdiği konu olduğunu
biliyordum yeterdi..

Uzun bir suskunlukla kapıya kadar geldik.Kapıyı açtım,kafasını içeri uzatıp derin bir iç geçirmedi.Yüzüme bakmadan,mahzun mahzun;

-O an ağlayacak gibi oldum anne, diyiverdi.

Servisten iner inmez verdiğim öpücüğü unutmuştum,kapının önünde dizlerimin üzerine oturup
Yunus'un boyuna kadar küçüldüm.Mahzun yüzündeki yanaklarından öptüm....

10 Mart 2013 Pazar

Majıd Majidi



Bu hafta Yunus ile Majid Majidi'nin üç filmini izledik. Children of heaven yeni değil,üç senedir herhalde otuz- dokuz yada kırkıncı kez izliyoruz.Yunus'un oyuncak ayı gibi elinden bırakamadığı filmi...

Kardeşi olan her çocuğun izlemesi gerek...



The Song of Sparrows (serçelerin şarkısı)   Majid Majidi bizim kültürümüze yakın olduğu için bu filmini de severek izledik...Yer sofrası,az ile yetinme,huzur,İbrahim Tatlıses ile oynama...



Baran ise hayatımda izlediğim en güzel aşk filmi idi...

8 Mart 2013 Cuma

Zürafa Boyunlu Kadınlar



Yükünü boşaltmış bir kamyonun ardından bakınıyoruz.Kışlık kömürümüz, kaldırımda  küçük bir tepe gibi.
Annem ve kardeşinin elini sıkı sıkı tutmuş ben,bu küçük tepenin başındayız.
Annem kömürü 4.kattaki dairemize taşıtmak için hamala para vermeye niyetli değil, oysa birazdan kömürü gören, duyan , tüm hamallar buraya gelecek...Bir an önce karar vermesi gerekenler gibi hareket ediyor annem, annemin bu "anı"nı çok iyi bilirim. Sözlüye kalkmış,  bir an önce cevap bekleyen hocanın karşısındaymış gibi...
Kız kardeşim  yediği pırasa kavurmasının başından kalkmamış gibi hala yalanıyor.Her sabah annem
bir şeyleri soğan ile kavurur.Pırasa,ıspanak,patates,pazı,domates... her şey soğan ile kavrulabilir,sabah kahvaltısı diye yenilebilir.

Kızkardeşinin elini sıkı sıkı tutmuş ben, kışlık kömür kadar kara düşüncelerdeyim.
Belden pileli,üç metal düğme ile iliklenen ,paçalara doğru daralan "kot pantolon" hayalim kömür gibi kararıverdi...
Bir benim yoktu kot pantalonum ,sokakta,mahallede,okulda,dünyada...
Kot pantolonsuzluk beni nasıl kahrediyor bir bilseler,annem bir anlasa..
Kot pantolonsuz olduğumu fark ederlerse hiç arkadaşım kalmayacak nasıl gidebilirim ki kot pantolonsuz davet edildiğim doğum günlerine? Hafta sonu okulda kurs açılacakmış,nasıl giderim kot pantolonsuz, derslerimden de geri kalacağım..bir bilseler nasıl çıkmazlardayım...bir bilse annem...

Kışlık kömürün başında kız kardeşimin elini tutarak beklerken ,annem hüzünlü yüzümü farketse ,"kot pantolonsuz zavallı kızım "diyerek bana sarılsa,  geçecek diye bir ümit verse...

Kışlık kömürün başında kara kara düşüncelerdeyken, annem  "hadi oyalanmayın okula geç kalacaksınız" diyerek kovaları dolduruyordu..Annem,tek başına, kömürü 4.kata çıkarmaya karar vermiş,doğru olana karar verip yapmaya azmedenler gibi yüzünden mutluluk okunuyor...

Kızkardeşimin elini sıka sıka okula gidiyorum,okul yolu niye bu kadar uzun ve acımasız..

Sınıfın hatta okulun en beğenilen kızıyla yanyana oturuyorum "köfte dudaklı Fulya" ile.
Fulya 'nın boynunda altından bir zincir var, zincirin ucunda küçük bir kalp, kalbin yarısı taşlı . Okulda altın takmak yasak. Sabah okula girerken müdür muavini keskin bakışları ile arama detektörlüğü yaparken
Fulya altın kolyeyi saklar, saçları iki örgü iken, köfte dudakları çatlak çatlak olur korku ile ısırılmaktan..
Teneffüslerde Fulya birdenbire değişiverir, gömleğinin düğmesini ,saçlarının örgüsünü açar. Köfte dudaklarına
parlatıcı sürüp altın kolyenin kalbini dudakları arasında gezdirir. İnce bir çizgi gibi, hani kurşun kalemi, kalem traşla aça aça ucu iyice sivrilmiş iken bir çizgi çizilir ya incecik belli belirsiz,işte öyle gözleri vardır kısık kısık
belli belirsiz. Erkek çemberinin içindedir hep Fulya. Parlak köfte dudakları arasında altın kolyesi ile, kısık gözleriyle, çemberi her gün genişler...

Kızkardeşim ağladı ağlayacak  gibi" elimi çok sıkma abla" diyor..

Güzel miydi Fulya,neydi onu erkek çemberinin merkezi yapan? "Başka bir şey var onda kızııım sen anlamazsıııın,hocalar belki  masumiyet bulaşıcıdır diye senin yanına oturttular Fulya yı..hahaa,haah haahhh..."diye gülüşen başka sıradaki kızların uğultusundan kulaklarım çınlıyor...

Okul yolunda leblebi satan dedenin başında duruyor kızkardeşim. Dede ,eşeğinin sırtına yüklediği leblebilerini
heybeden avuçlayarak çıkarıyor gazete kağıdından külaha koyuyor. Kızkardeşim külahı kapıyor...

Oysa tatillerde köye gidiyoruz diye bir şey ağzımdan hiç kaçırmadım, sabahları pırasa, domates, patates kavurması yediğimizi açık etmedim..Ama kot pantolonsuzluğum beni masum yapıyordu, beğenilmeyecek kız yapıyordu, çemberin dışına atıyordu... Gözlerim her an çok büyük, her şeye karşı çok büyük hiç kısılmıyor,
müdür muavininden teneffüslerde bile korkuyorum, iki örgümü hiç açamam...
Kot pantolon , bir kıza, kendini dünyanın en güzel kızı  olduğu hissini verebilir..

Okul yolu yarılanmış,kız kardeşim beyaz leblebilerin hepsini yemiş boş külahı bana uzatıyor...Külahın içinde boyunlarında halkaları ile kadınlar görüyorum. Gazetenin bir köşesinde boynunda sıra sıra demir halkalı kadınların resmi ile tamamlanmasına müsade edilmeden yırtılıvermiş bir cümle vardı."Dünyanın en güzel kadını boynu  uzun olan kadındır...." Seviçten uçarak;
"Elif, bak kardeşim habere bak, güzelliğimden hiç kimseler anlamıyor
ama bak gazete ne diyor...dünyanın en güzel kadını diyor,uzun boyunlu kadınlarmış...hep dalga geçildi zürafa boyunlu Ayşe diye ...oysa ben dünyanın en güzel kadınıymışım....Güzelliğimin anlaşılması için "o" boynunda demir halkalı kadınların ülkesine mi gitmem gerek?  Hiç bir zaman alımasına sıra gelmeyecek kot pantolondan daha iyi bir çözümdü bu..Annemin de boynu çok uzundur, küçüklüğünde onunla da çok dalga geçerlermiş,
şimdi 4.kata sırtında kömür taşıyan annemde dünyanın en güzel kadını...Dünyanın en güzel kadını annem...
Dünyanın en güzel kızını doğuran annem...Okul yolun sonunda gözükmeye başlamış, kız kardeşimi kucağıma alıp döndürüyorum kız kardeşim birden kahkahalara boğuluyor sarılıyoruz, uzun boynumdan beni öpüyor...

( Yine 80lerden kalma bu anımı "Işıl" için yazdım,nasıl olursak olalım her zaman en güzel bizizdir, çevremiz güzelliğimizi farkedemez anlamazsa, başka ülkeler,başka kıtalar anlar..)


6 Mart 2013 Çarşamba

Peruk Gibi Hüzünlü


                  "çocuklar tekinsizdir,annelerse uçurum;
                   olur olmaz düşülür"

4 Mart 2013 Pazartesi

Gözlüklü anne ile kör anne

Haftasonu karşıdaydık,karşı bizim için Avrupa yakası oluyor.
Sanki daha soğuktu karşıyaka ,ısınmak için bir çay bahçesine girdik.Yunus ile çay içtik.Çay içenlerden biri "kıtlama"yapıyordu,Yunus'un hoşuna gitti o da kıtlama yapmaya başladı.Çay getiren kızın gözlüğüne gözüm takıldı,entel bir gözlüktü.Senerlerdir aynı gözlüğü takmama rağmen hep gözlük modelleri ile ilgilenmişimdir.
Yunus'un çişi geldi,son ana kadar söylemez ,söylediği anda fünyesi çekilmiş bomba gibi oluverir..
Çaycı kız sağolsun hemen bahçenin bir köşesinde ki kulübeye soktu bizi..kulubenin içinde bir kaç karışlık mutfak tezgahı ,küçük bir lavabo, akan muslukta oynayan küçük bir erkek çocuğu..Çocuk bizi görünce hemen musluğu kapatmak istedi korktu herhalde,elleri ıslak bir anda kavrayamadı musluğun başını,kapanamayan musluktan mahçup olmuş gözlerini yere devirdi.Gözlüklü kız "oğlum çık ordan,abinin çişi
varmış"dedi.Gözlerini yerden ayırmayan çocuk annesinin kucağına hoplayıverdi.Gözlüklü kız birden bire "anne" oluverdi.Yunus tuvalete girip,musluk henüz kapanamamış iken
çocuğu kucağında gözlüklü anne birden bütün hayatını anlatıverdi.Sanki bütün yaşanmışlıkları daracık bir dolaba tıkıştırılmış şimdi dolabın kapığı aniden açılıvermiş gibi..
Korktum.Yüzümün şeklini bile belirleyemedim,anlatıklarını algılayıp ona göre yüz şekillerimden birini çıkaramadım...Gözlüklü anne herhalde yüzümü görmüyordu,gözü sadece kucağında ki oğlundaydı...
Kocasından kaçıyormuş,sığınma evinde kalıyormuş,bu çay bahçesi onun için büyük bir nimetmiş,sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar kalıp hem çay verip hem temizlik yapsada,imam hatip lisesini bitirmiş olsa da , muhasebe kursundan,ingilizce kursundan sertifikası olsa da bu iş onun için çok iyiymiş..Birden elim açık musluğa gidiverdi,kapattım.Gözlüklü anne sustu.Sanki benimle değil de açık muslukla konuşuyormuş gibi...musluk kapanınca sustu.Yunus tuvaletten çıktı.Davetsiz evlerine girmişiz gibi, istenmeyen
misafirin bir an önce gitmesini bekler gibi  gözüme  bakmaya başladı ana ile oğlu..
Ne diyeceğimi bilemedim,bir an önce çıkmam gerektiğini hissettim.Çay bahçesinden suçlu gibi uzaklaşırken sanki hava ısınmıştı ,buram buram terlemiştim ensem su içinde kalmıştı.

Akşam Yunus'u yatırana kadar içimde ılık ılık bir şey akıyordu , çay bahçesinde ki kulübenin musluğu ..

Televizyonu açtım,içimde akan musluğun sesini duymak istemediğimden..

Trt'de Yaşamın Kıyısında adlı bir programda gözleri görmeyen bir kadın konuşuyordu.Adı alttan geçiyor"Rabia Bozkurt".Alt yazıda 34 yaşında olduğu da yazıyor.30 yaşıma kadar eğlendim,gezdim,işte çalıştım ,çok sevdiğim bir de eşim vardı diyor...Bir sabah uyandığımda gözlerim görmez olmuştu,sebebini
hiç bir doktor bulamadı.İki aylık hamile olduğumu öğrendim.Çocuğu almak istediler.İzin vermeyince doktorlar
kızdı "kör bir anneye mecbur kalacak yavrucak" yazık değil mi " dediler..yinede çocuğumu almalarına karşı koydum.Uzun ameliyatlar,poşet poşet ilaçlar içmek zorundaydım ve bir gün kafamı bile oynatamayacak kadar felç oldum..Çocuğum sıkı sıkı bana bağlıydı,düşmedi..Doğumdan sonra dört ay içinde ayağa kalktım
ama körlüğüm bakiydi...Şimdi hiç bir şey için üzülmüyorum,görmeyen gözlerim için üzülmüyorum ama dünyalar güzeli oğlumu okula götürdüğümde "annen kör "diye onunla dalga geçerlerse ve oğlum beni suçlarsa diye korkuyorum...
4 yaşında tombul bir erkek çocuğu ağzında saplı bir şeker...Kör annesinin bir kucağında bir televizyon başında koşturup duruyor..Görmeyen anne çocuğuna sarılmış "dünyanın en mutlu insanıyım şu anda "diyor..
İçimde akan musluğu kapatmak mümkün olmuyor..


3 Mart 2013 Pazar

Charles Chaplin






Bu hafta sonu Yunus'la beraber Chaerles Chaplin'nin bu üç filmini izledik.

Yediden yetmişe her yaşta izleyicisini ,heyecana, hüzne ve  kahkahaya boğan,  Chaplin büyük bir oyuncuydu...