28 Şubat 2013 Perşembe

3 Mart Hayvan Hakları Yürüyüşü


Ne çok yürüyüşler oldu,hepsinin haklı gerekçesi vardı ve meydanlarda,sokaklarda kendilerini ifade ettiler..
Hiç bir yürüyüşe katılmadım bugüne kadar.Duyarsızlığımdan değil bir çoğuna gönülden katıldım..
Ama ilk kez hayvan hakları için kendimi göstermemin gerekli olduğunu hissettim.
İnsanların dünyasında yaşamaya çalışan hayvanlar algısına hayır demek için..
Bu  sokaklar  hayvanların doğduğu,özgürce yaşadığı ,mutlu olduğu sokaklar olsun..
Kendi hakkını savunup,meydanlara çıkamadığı ,kendimi göstermeliyim..

Kardeşim olmasa da olur

Yunus ,yolda,markette,parkta ,otobüste gördüğü yaşlılara başka türlü bakmaya başladığında hoşuma gitmişti.
Yaşlı görünce çocuksu bir merhamet ile yanlarına yaklaşıyor mahzun mahzun bakmaya başlıyor.Ölümle ilgili soruları ve kaygıları başladığında onu rahatlatmak için,
yaşlanınca öleceğiz dediğim günlerde başlamıştı bu hareketi.
Sokakta yaşı ilerlemiş birini görünce uzun uzun bakmaya başlıyor,nereye gideceğini unutacak kadar...
.
Yunus'u farkedenler başını okşuyor,yanağını sıkıyor...Yunus kendisini seven yaşlının öleceğine kendini öyle kaptırmış ki ağlamamak için kendini tutuyor her an gözlerinden yaş fışkıracak..Bu mahzun çocuğu pek bir seviyor yaşlılarımız hemencecik sorguya çekiyorlar " güzel gözlü evladım senin kardeşin var mı?"
-....
-Yakışıklı oğlan senin kardeşin var mı?
-...
-Ne mahzun çocuk bu,senin kardeşin var mı?

-Delikanlı senin kardeşin var mı?

-Sen abi olacak yaşa gelmişsin ,kardeşin var mı?

Yunus cevabları veriyor hiç sıkılmadan bunalmadan tek tek saygıyla;

- Yok,benim kardeşim yok..

Çok sinirlenen yaşlı ,bu kardeşsiz zavallı çocuğun annesini arıyor,otobüste,markette,parkta nerde isek orada;
- Annesi yazık değil mi bu çocuğa kardeşi yokmuş..
-Kardeş yapın bu çocuğa yazıktır..
-Kardeşsiz bırakmak günahtır ..
-Ne biçim annesin kardeşsiz çocuk olur mu?
-Annesi senin kaç kardeşin vardı ?
-Benim zamanım yokluklarla geçti ama yinede 2,3,4,5,6 ..çocuk doğurdum..
-Kardeşsiz koyma bu çocuğu,senin kardeşin yok muydu...
-Yaşın geçmeden..(beni süzerek)
-Yaşının geçmesine de az kalmış(acımasızca beni süzerek)
-Bak benim komşumun tek çocuğu vardı,çocuk şimdi depresyonda..yapma bunu..çocuk yap..
Otobüste,sokakta,parkta,markette onlarca insanın arasında bu lafları işitmek ağır gelmiyor ama Yunus'un yanında söylenilen bu sözler acaba onu nasıl etkiler bilemiyorum..

Bazısına markette,sokakta,parkta,otobüste gerçeği anlatmak zorundaymışım geliyor,onca insanın içinde durumumuzu anlatıyorum sessiz sessiz,bazısını umursamıyorum,bazısına istemiyoruz diyorum ,bazısına gülüp geçiyorum,bazısına çok alınıyorum Yunus'un bakışları gibi oluveriyorum, gözlerimden yaşlar fışkıracak gibi hissediyorum..

Yunus'a yıllar sonra kavuşmuşken...

Üç kardeş büyüdük biz,acı tatlı...bazen tek çocuk olmak isterdim,dondurma külahıma az top geldiğinde,sarı saçlı bebek hep rüyalarıma girdiğinde,erkek kardeşimin üzerine çok düşüldüğünde,kız kardeşim zayıf dolu karnesi ile eve geldiğinde ,keşke tek olsaydım dediğim günlerim olmuştu...Şimdi oysa şimdi nasıl da seviyorum her birini..her biri gözümde tütüyor..her birinin ablası olmak nasıl da gururlandırıyor mutlu ediyor
huzur veriyor güven veriyor..

Yolda sorguya çeken yaşlılar ne bilecek Yunus'a kavuşmak için ne kadar gözyaşı döktüğümü,onun üzülmesini
onun mahsun kalmasını ister miyim..

Yunus'u, kardeş için, her sorguya çektiklerinde aklıma çocuksuz günlerimde ki ben geliyor..

-Evleneli kaç sene oldu..Aaaa çocuk yok mu...

Yok ,belki de hiç olmayacak belki hiç anne olamayacaktım,eşimle mutlu mesut yaşayacak ve ölecektim.

Bir mucize oldu Yunus doğdu...

Arkadaşı,kardeşi olamadı ama ona hem arkadaş hem kardeş olmaya çalıştım.

Servisinden her indiğinde eve ilk önce kim koşacak ,marketin kapısına ilk dokunan istediği bir şeyi alabilir,
kaldırımın kenarından düşmeden kim yüreyebilecek,çorapları içiçe geçirdiğimiz topumuzla koridorda en çok kim gol atacak,yatmadan önceki güreşte kim şampiyon olacak,her gün mutlaka oynadığımız oyunlardır..
Yunusun okulunda verilen partilerde annelerle bir köşede hiç oturamadım diğer çocuklarla alt alta üst üste oynarım..30 lu yaşlarımın ortasında(37,38,39 değilim) hiç fön görmemiş saçlarım toz toprak olur ve manikür görmemiş tırnaklarımın içi çamur dolar..Bazen odasını düzenleyen Yunus'a "aferin oğlum "demem ,topladığı her şeyi dağıtır kapının arkasına saklanırım..Sabah uyandırmadan yüzüne boya sürerim uyanıp aynaya baktığında,bazen ayıp bir söz söylerim kulağına(popo,toto en utandığı sözlerdir) munzur munzur bakarım
sonra ...küçük kardeşini uyarır gibi uyarır beni...hiç korkmam bunları yaparken..annelik otoritesini hiç aklıma
getirmem..yeter ki ona hem anne hem arkadaş hem kardeş olayım..Dünyanın en büyük nimeti ,güzelliği,mutluluğu Yunus la oynadığım bol bol oynadığım günlerdir...

Yeter ki Yunus, o yaşlılara "kardeşim olmasa da olur"desin...

-..



26 Şubat 2013 Salı

Ekmeğin Kuyruğu

Gün doğmadan Yunus'u  okul servisine  bindiririm.Giden servisin ardından  bakınırım.Sokağın sonunda ki köşede kaybolması bir kaç saniye alır okul servisinin.Sokak boşalır,okul servisi görünmez oluverir.
Üçüncü kattaki evimize çıkıp,hemen pencereden  uzun uzun sokağa bakınırım.Sokak, bir kaç okul servisi daha geçtikten sonra sessizliğe gömülür.Sokağa bakmaktan kendimi alıkoyamam yine de...Yoksa yine hayatı sorgulamaya başlarım.Hiç kimselerin geçmediği ısssız sokak evimin dışında hayatın içinde..Sokağa bakmazsam eğer,Yunus'un içinde olduğu kaybolup giden okul servisi ardından değişik düşüncelere dalıyorum.Hayat'da kaybolup gitmeyecek mi? Kaybolmayacak gibi bağlanmak ,sevmek ,arzulamak ,istemek hayat dolu olmak için ...Sabahına uyandığım bugünü sevmem gerek.Bugün içinde beni yaşama sık sıkı bağlayan o şeyi hissetmeliyim.Bugün , geçmiş günler gibi gelecek günler gibi beni yaşamaya mecbur etmiş, sevdirmiş,istetmiş,
özlemle bekletmiş şeyler için yaşanmalı.Yaşamanın sebebi o şeyler hep canlı olmalı,okul servisinin görünmez olması gibi kaybolup gitmemeli..Yaşamak ,sorgulanmadan ,önüne geldiği gibi ne çıkarsa yaşamak ...
Bugün "paralı gün" ü var birisinin, "gün"için yaşıyor bugün.Sabah uyandığında aklında bugün gideceği "gün" var,öğlene kadar "gün" için hazırlanıyor,öğlen "gün"ü ile buluşuyor,akşam "gün"nün yorgunluğuyla sızıp kalıyor..Altın günü,dolar günü,arkadaş günü,sinema,tiyatro,gezi günü,kdv günü,muhtasar günü,dönem sonu günü,doğumgünü,yıldönümü günü...Günleri dolu insanlar için yaşamak ne kolay...Hiç bir şeyin gününe uyanmak ise ...Yaşamayı sevmek için altın gününe,sinemaya,arkadaş ziyaretine,muhtasar gününe muhtaçız.Bunlarsız günler nasıl olur... O günümü,yaşamı,hayatı sevmek  için dün dışarı çıktım.(Sait Faik'in "o gün
insanları sevebilmek arzusuyla otelin kapısını açtığım zaman..." dediği hikayesinde ki gibi)
Dün ,sessiz sokağımdan geçerek gürültülü caddelere daldım.Caddelerin kaldırımlarında telaşlı insanlar,telaşları onları hayata bağlıyor,Kaldırım kenarlarında sıra sıra kafeler,kafelerde bir dolu kafalar,hızlı hızlı konuşuyorlar,hızlı hızlı içlerini döküyorlar , içiyorlar...Kafede iç dökme ,bugün için yaşamaya bağlıyor bir dolu kafayı...Arabaların içinde kırmızı ışığı sabırsızlıkla bekleyen şöferler,yolcular..
yaşama bağlayan o şeylerinden bir kaç saniyelerini çaldı kırmızı ışık,kırmızı ışığa öfkeyle sabırsızlıkla bakıyorlar..Marketler insan kalabalığı ,hızlı hızlı kasalardan geçiyorlar.Kasadan geçen o şeylere
sahip olmak yaşamayı sevdiriyor,kasadan geçen şeyi yemek,içmek için yaşamak istiyor..Bağdat caddesinden
geçmek zorundayım,ünlü markalar,herkesin alamayacağı kıyafetler ...Herkesin alamayacağı kıyafetleri bugün bu kadınlar almışlar ellerinde markalı poşetlerinde ...Bir gün sırası geldiğinde giyecekler,o gün için yaşıyorlar...Herkesin giyemediği kıyafetleri giyeceği günler ,beklenilesi,özlenilesi,sevilesi...
Bağdat caddesinden aşağısı denizdir...Adaların uzaktan göründüğü sahile inmem çok zaman almaz.
Martılar karşılar ilk önce,elinde kuru ekmek var mı diye..Yüze çarpan serinlik,yosun ile başka bir dolu şeyin ama ferahlığa dair bir dolu şeyin kokusu ile içe işleyen deniz..Boş boş oturup bakındım denize,dalgaların sesini ,martıların neden kuru ekmek getirmedin der gibi kızgın kızgın bağrışmalarını dinledim.Güneşin yüzümü
yakmasını,denizin serinliğinin içimde yanan bir şeyleri soğutmaya çalıştığını hissettim.Yaşamayı sevmek için
yetmez miydi bu an...Bu an yaşamayı sevdirmeli,anlamlı kıldırmalı,her gün  yeni güne uyanmaya heves ettirmeli.İşte deniz işte,martılar,işte sıcacık güneş...Bu an bugünün yaşam dolu geçmesi için...Hızlı hızlı nefes aldım,aynı hızlı hızlı kafelerde içip içini dökenler,mağazalarda alışveriş yapanlar gibi...Sonra evime dönmek için yola koyuldum..Sahil fırınının önünden geçerken ekmek kokusu...Ekmek kokusu içime işleyiveriyor.
Deniz kokusundan farklı bir biçimde ,zorlanmaksızın içime işliyor..Yürümekten acıkmış olmalıyım..
Fırından içeri girip sıcak ekmeklerden alıyorum.Tekrar yola koyuluyorum.Elimde ki sıcak ekmek yaşamak için en büyük sebep oluveriyor..Dayanamıyor,ekmeğin kuyruğundan koparıp yemeye başlıyorum...
Yaşamak ne güzel...


22 Şubat 2013 Cuma

Anne,Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler


Cebimde ki para uzun zamandır istediğim şeyleri alamıyor.Çünkü evin tek çalışanı eşim,canım eşim küçücük bir para getiriyor aybaşlarında.Küçücük parayı büyütmek ,bütün gereksinimlere yetecek kadar büyütmek benim görevim...öyle hissediyorum,yapabileceğim şimdilik tek şey bu..Uzun zamandır Yalçın Tosun'u okumak arzusundaydım.Sait Faik Hikaye ödülünün son sahibi olduğunu öğrendiğimden itibaren..Yapı kredi yayınlarının satıldığı o Kadıköy'deki küçük kitapçıya gitmeliyim..Gidemiyorum.Cebimde ki para; benim
başka cümlelerin  ,başka tasvirlerin başka uslubun başka gönüllerin içinde ki sırra yolculuk yapmama izin vermiyor..Ama kitap okumaktan hiç alıkoyamadı bu durum..Kayınvalidemin bir dolu arkadaşı var ,onların okudukları kitapları evlerinde tutmak istememeleri yüzünden kütüphanem bile oldu...Haftada  bir yada iki kitap evimin bir rafına bir daha hiç dışarı atılma korkusu yaşamayacak güvenlikte yerleşir...Bu kitaplar genelde bir kitapçıya gidipte elimin uzanmak istemediği kitaplar olsa da. .Dün , bu ve  almak istediğim d iğer kitabıları aldığım gündü..Dün başka bir gündü çünkü..Dün
cebimi unuttuğum gündü.Dün dünyanın başka göründüğü bir gündü..Dün Şükran'ı gördüğüm gündü...

Şükran'ı yazmıştım...Sonra ayrıldım,bir daha da görmem dedim.Çok yaparım,birden bire ayrılıveririrm çok sevdiklerimden.nedenini söyleyemem.

Şükran aylar sonra bir mesaj atmış "Ayşe abla neden dünya bu kadar kötü,insanlar acımasız.?" Mesajdan çok ürktüm.Sanki dünyadan gitmek isterken son bir kez hesap soran ama cevabını merak edecek kadar yaşamak
istemeyen birinin son sözleri...

 Güzel ,çalışkan ,merhametli Şükran...Küçük Şükran...Yoldan bulduğu bir cam parçası ile bileklerini kesmiş.Kurtarmışlar.Elleri sargılı boynuma sarıldı.Kocaman dünya kadar kocaman gözleri parıldadı beni görünce,bir an,sonra yine her zaman ki hüznüne dönüverdi...Temiz havada yürüdük.Eminönünden yukarı doğru yokuş çıktık...Yokuşun sonu bizim okul..Şükran'ın şimdiki ,benim nerdeyse 20 yıl öncesi okulum...
Birden yüzüne gülümseme geldi,"iyi ki okuyorum derslerim bütün yaralarımı iyileştirecek" dedi.
Hangi derse dikkat kesilsin,hangi hocanın vizesini önemsesin,hangi dersi takip etmezse çakma ihtimalini
konuştuk.Toktamış hocamızın ölümünü ,onunla ilgili anılarımızı konuştuk..Üniversitenin arkasında bir çöplükte
kırık cam parçalarını görünce ağladı...Sarıldık...
Bu sefer yokuş aşağı indik,sahaflar,kapalıçarşı,çembertaş,sultanahmet...Eminönünde ki Kadıköy vapur iskelesinde ayrılmak
üzere bir daha sarıldık.Kurumuş,zayıf kollarını boynumdan alırken"belki sizin gibi huzurlu bir yuvam olur "dedi
Kadıköye indiğimde koşa koşa kitapçıya gittim.Cebimdekileri hesap etmeden istediğim kitapları aldım.

Şimdi huzurlu evimin bir odasında ilk sayfasını okuyorum "Anne.baba ve diğer ölümcül şeyler" kitabının...

İlk sayfa şöyle başlıyor"Senin için kendi ailen kadar,kendi odan kadar,kendi geçmişin kadar tehikeli bir şey
yoktur"....

......

Anne,baba ve diğer ölümcül şeyler'i akşama doğru bitirdim...Soluğum kesildi.Cebimde ki paramın alabileceği
en güzel şeydi..





20 Şubat 2013 Çarşamba

Hayat

Hayat denilince aklıma ilk gelen şey; kapısı avluya açılan bir oda olur. Anneannemin köyde ki evinin bir odasıdır hayat...
"Hayatta , hep birlik,sofra kurulur,tütün dizilir,söz verilir,hep birlikte yapılacak her şey yapılır.Hayatın dışarıya açık kapısından  girilir,çıkılır.Hayat süslü değildir,misafir odası değildir.Hep birlik olunacak,hep birlik yapılacak şeyler içindir hayat..."Hep birlik" anneannemin sıkça söylediği bir şeydir.

Yazın bunaltıcı sıcaklarında kara sinek baskını olur, ilaçlama yapılır sık sık, işte o zaman kara sinekler çabucak ölsün diye hayatın kapısı kapanır.Hayat ile kara sinekler aslında ayrılmaz ikilidir.Hayatın  açık kapısından, komşunun koyun ağılından bolca sinek içeri dalar...Kara sinekler her yerde...İkindi yemeğinden sonra ağırlık basmış sofra toplanılamadan uykuya dalmış
anneannemin gözkapaklarında,dişsiz ağız buruşukluğunda,anneannemin uykusunu fırsat bilip içeri girmiş kedinin kulağında,yerde ki sofranın bir parça kalmış ekmeğinde,sıyrılamamış tabak artığında,kara sinekler..bin konup bin kalkıyorlar...Vızıl vızıl...İki elimi konser bitimi sahnedekileri  büyük bir aşkla  alkışlar gibi şap şap vuruyorum...Bir oyana bir buyana alkışladıkça avucumda ölmüş sinekler..

Hayatın kapısından  avluya çıkılır.Avluda bir kuyu var.Kuyunun üstünde bir çıkrık
.İpe bağlı bir kova bu çıkrıkta sarıldıkça "çıkır çıkır çıkır" diye ses çıkar.Kuyunun suyu buz gibi..Gizlice
bu kuyuya sinek atarım,avuçlayarak öldürdüğüm sinekleri.Anneannem çıkır çıkır kovayı kuyudan çekerken yüreğim ağzıma gelir.Belki  kuyunun dibinde öldürdüğüm sinekler canlanmıştır,şimdi çekilen kovanın
içinden çıkıp benden hesap soracaklar...Avluda ki  kuyuya sık sık bakarım.Hep bana derinlerden bakan kafamı görürüm.Derinlerden bakan kafamı görmek hep rahatsız etmiştir.O yüzden ne bulursam ,
kafamın içinde olduğu kuyuya atarım.. Derinliklerde ki ben kaybolmaz çember çember çoğalır...

Kuyudan bol bol su çekiyoruz,konserve yapıyoruz.Domatesler yıkanıyor.Isırdıkça patlayan domatesler..Gizli gizli domates atıyorum kuyuya..Domates şıp diye düşüyor.Önce suyun görünen kısmımda birazcık yüzüyor korkmuyorum.Sonra suyun görünmeyen yerine doğru kayboluyor ,korkuyorum.Bilinmeyen bir yere doğru giden domates...Avluda,incir ağacının dibinde kazan  içinde su kaynatıyoruz.Kazanda ki su,kuyunun suyu...
İncir ağacı dibinde ki kazanda fokur fokur kaynayan suda domates kavanozları...
Kış gelince bu kavanozları açıp menemen yapacakmışız,hayatta hep birlik sofra kurup,hep birlik yiyecekmişiz.Öyle söylemişti yazın ve kaynayan kazanın  bunaltıcı sıcağında anneannem..
Kışı göremedi anneannem...
Çıkır çıkır birileri kuyudan su çekti.
İncir ağacı dibinde ki kazanın altı yakıldı.
Kazanın içine kuyunun suyu döküldü.Suya baktıkça, canlanamamış sineklerimi,bilinmedik bir yere doğru giden dometesimi , derinliklerde ki kafamı görüyorum...

Hep birlik;
anneannemi yıkıyorlar,

bir kefen içinde hayatın ortasına yatırıyorlar...

17 Şubat 2013 Pazar

Simitçi Çocuk


Bu vapuru kaçırdım..


Sultanahmet'ten güneş batıyor..

iyi ki kaçırmışım...
Keşke, kaçırdığım her şeyin ardından böyle güzel bakabilsem...
Keşkeler yine başımda uçuşmaya başladı,bu martılar gibi..

İstanbul'da ki sokağımıza bir kedi evi istedim,kedilerin donmaması için...Kendim için de bir şey istesem ne olurdu diye düşünüverdim."İçimi dökebilmek"...
Bazen merhaba diyen bir yüze, içimi dökmeye başladığımı farkediyorum.Çok acınalısı...
Son okuduğum kitabtan bir kaç cümle;
"V... ,can kulağıyla S...yi dinledi.Onun bütün anlattıklarını ,soyu sopuna,çocukluğuna,öğrenmelerine,arayışlarına,sevinçlerine ve sıkıntılarına ilişkin bütün sözlerini kendi içine aktardı.Bu en büyük erdemdi.Dinlemesini onun kadar iyi bilen az kişi çıkardı.Hiçbir şey söylemese bile,konuşan kişi,ağzından çıkan sözlere nasıl suskun,açıkyürekli,bekleyerek ruhunun kapılarını açtığını,konuşulan sözlerden nasıl hiçbirini kaçırmadığını , hiç sabırsızlık göstermediğini,ne övgü,ne yergiye başvurduğunu,yanlızca dinlediğini hissederdi hemen.S...böyle bir dinleyiciye açılmanın , böyle bir dinleyicinin
yüreğine kendi yaşamını,kendi arayışlarını ve çilelerini gömmenin nasıl bir mutluluk olduğunu seziyordu"

Kitabta ki  "V.." gibi bir dinleyiciye içimi dökmek arzusu üzerinden yıllar geçti..


Samsun daki evimizin balkonu denizi görürdü...Ayaklarımı balkonun aralık yerinden sallandırır,sokaktan gelip geçenlere bakınırdım..Dikkatimi çekecek ve hatıralarımda kalacak kadar değerli olan "simitçi  çocuk" vardı...Simitçi çocuk benim yaşımdaydı...altı...Ayaklarımı sallandırarak ,balkonun demir parmaklıklarını yalayarak  simitçi çocuğu beklerdim...Simitçi çocuk, giriş kattaki bir balkonda, onu bekleyen bir kız olduğunu bilirdi. Balkonun altında durur başında ki tepsiyi indirir;"Kıızz simit istiyon mu"...diye seslenirdi.
Utanırım , nasıl bir cevap vereceğim hemen aklıma gelivermez..
-.....
-Kızzzz sana diyom..

-Annem bilir...
-Öyle ise ne duruyon,sor annene...

Samsun'un simidi gibisi yoktur..Samsun'un simidi dünyanın en güzel simididir...Samsun'un simidi ,bu çocuğun tepsisinden,onun elinden alındığı için çok tatlıdır...

Tepsisini başına kor,sokağın yokuşuna doğru kaybolurdu..

Samsun daki evimiz bir köşe başında...Köşe başında bir duvar var...1980 lerin duvarı...Duvara bazen adamlar sıralanıyor,elleri yukarıda...benim dikkatimi çekemiyor..bazen silah sesleri duyuluyor ben duymuyorum."Kurşunlardan korunmak için "diyor annem.Karyola altına sokuyor beni.Koltuk takımının kuş tüyü kırlentleri ile üzerimi örtüyor..Oynuyor muyuz
yoksa korkuyor muyuz anlayamıyorum...Silah seslerini,duvara dizili adamları ,hayalimde canlandırmaya çalışıyorum..
Simitçi çocuk uzun zamandır balkonumun önünden geçmiyor..Oysa ben  aynı balkondayım her gün onu bekliyorum...

Daha önce hiç gitmediğim bir evdeyiz..Annem gibi bir kadının evi..Çoluk çocuk bir köşede oynuyoruz...
Bu yabancı evin annesi hiç durmadan aynı şeyi söylüyor.Çocukların içinden sıyrılıp annemin dizi dibinde bu kadının ne dediğine kulak veriyorum.."Sabah ezanı ile uyandım namazımı kılayım diye ayaklandım,bir baktım Ahmet'im de kalkmış,oğlum yat uyu dedim,sabah simidinin müşterisi çok oluyor anam ben çıkıyorum dedi
babasız Ahmet'ime çıkma dedim,bu sene okula başlayacak Ahmet'ime çıkma dedim,.... çıkma dedim,.....çıkma dedim." Bizim köşede ki duvar,silah sesi,tepsi,simit , her şeyi duyuyorum...Annemin dizinin dibinde binlerce silah sesi duyuyorum,binlerce kurşunla vuruluyorum.Tepsisinden fırlayıp yere saçılan simitler
gibi dağılıyorum...Simitçi Çocuğun adını koyuyorum "Ahmet".Ahmet,başında tepsisi ile sokakta görünüyor.
Köşe başındaki duvara doğru geliyor...Annemin kuş tüyü kırlentleri ...Ahmet balkonumun altında, para yerine kuş tüyü kırlent veriyorum...Ahmet'in annesinin evi, bir köşede yasa geldiklerinden habersiz gülüp oynayan çocuk sesleri...

Bir İstanbul manzarasında içime doğuvereni,çocukluğumdan  hatırlayıverdiğimi anlatmak isterim..İçimi dökmek isterim...



"



13 Şubat 2013 Çarşamba

Zafer

Üç tekerlekli bisiklete binebildiğime ve annemin her sözünü önemsediğime göre Bin dokuzyüz seksenbeş te
hala çocukmuşum.Bahçesinde mis kokulu kayısı ağaçları olan Malatya daki ilkokulumdan ,  Ankara'nın her yeri taşlı Demetevler ilkokulu'na nakilliyim.Demetevler ,her yeri taş...Apartmanlar 8 ve 10 katlı,cadde boyunca sıkış sıkış...Bahçesi ve ağacı olmayan bu koca apatmanların birinde, 8.kattayız ...
Kömürümüzü,odunumuzu 8.katımıza çıkaran hamala ayran çalkalayıp içiriyoruz...  8 kat inip çıkmak
hiç yorgunluk vermediğine göre çocukluğum konusunda eminim.. Yeni okulumda,
 71 kişilik sınıfımda , duvar kenarında, en arkadan bir ön sırada ,Tülay ile Mehtap arasında oturuyorum.Ortada oturmak çok bunaltıyor ama ses çıkarmıyorum ,Tülay ile Mehtap şişko ,ben yabancıyım..
Öğretmen masasından kalkmayınca,yüzünü göremiyorum.Çok arkalardayım.Üç öğünlü okulumda,sabahçı,öğlenci,ikindiciler icin 3 er ders konulmuş...Üç derste de masadan kalmayan öğretmenimin yüzünü görmeden eve geldiğim oluyor..Arkam da Sümüklü Nusret ,önümde Zafer oturuyor.Derslerime akıl veremememin nedeni Sümüklü Nusret'ti!Hep sümüğü ile oynayan Nusret, sümüklü parmağı ile
arkamdan, omzuma dokunup silgi,kalemtraş isteyebileceği düşüncesi ile aklımı derse veremiyordum.!..
Sıkışıklıktan,kalabalıktan,uğultudan,öğretmeni görememekten içim bunalıyor.
Malatya daki okulumun önünden dere geçerdi,çok yağmur yağdığı günler dere ,çer çöp ile dolar bir yığın halinde
akar, derenin suyu görünmezdi,Ankara'nın okulunda yığınıyla akan derede gibiyim.Sıkış tepiş hızla bir yere
gidiyorum ama hiç bir şeyin farkında değilim...
Farkında olduğum tek şey Zafer .Arka sırasında  oturuyordum.Kalemtraş,silgi istediğinde yüzünü görüyorum.
Siyah saçları,renkli gözleri hep gülümseyen yüzü vardı,Tülay ve Mehtap kadar şişko değil,tombuldu.
Hemen,otomatik kalemkutumun silgi düğmesine yada kalemtraş düğmesine basıp istediğini veriyorum.
Bir daha ne zaman silgiye yada kalemtraşa ihtiyacı olur,arkasını döner diye beklemeye başlıyorum...Zil sesini duyana kadar bıkmadan beklerim ,Zafer'in yüzünü bir kere daha görebilecek miyim diye...Teneffüs..
Tenefüsler yakalamaca oynamak ve koşmak için...Kaçsam, beni yakalamaya gönüllü olan çıkar mıydı?
Koşsam,arkamdan gelen olur muydu? Yabancıyım...Tenefüsler taş...Kayısı ağaçalarının kokusu çok uzak
Ankara teneffüslerinde...

Öğretmenin bir oğlu var ,başka bir okulda okuyor.Bizim sınıftan iki kişi öğretmenin oğlunu ,babasının sınıfına getirmekle görevlendiriliyor...
Hergün dua ediyorum öğretmenin oğlunu almaya Zafer ile ben gideyim diye..
Olur mu?Dünya da böyle mucizevi şeyler olur mu? Duam kabul olur mu?
Tülay ile Mehtap arasında sıkışmış ,sıkıcı bir derste duam kabul oldu...
- Ayşe ile Zafer, bugün bizim oğlanı ikiniz getirin...
-....
-...
Sınıftan Zafer ile yanyana çıkarken ,içimden gelen sesler duyulmamalı ...İçimdeki ses tren düdüğü gibi bağırıyordu...Ne güzeldi  Zafer ile yanyana yürümek,dünyanın en güzel şeyiydi..Okulun karşısında ki pastanenin önünden geçiyoruz.Cebimde pastanede satılanları alacak kadar  param olmasa  da,pastane kokusunu içime içime çekip okul bunaltısını unuturdum...Dünyanın en güzel kokusu ile  birleşivermişti yanyana yürümemiz...Bir kalabalık geliyor yolun başına doğru...Dualarımın kabulü , mucizenin gerçekleştiği
bu muhteşem yolumuzda ki bu kalabalık da neydi? Tef sesleri ile oynayan "ayı "geliyordu...Çingene tef çalıyor
burnundan halkalı ayı sallanıyor.Kalabalık ,oynayan ayıya değil ,arkadan boynunda ipi ile koşan yavru ayıya
bakıyor...Annesinin ardından koşan yavru ayıyı bizde merak ediyoruz...Çingene tefini gelişi güzel hızlı hızlı çarpıyor...Anne ayı bitkin bir yorgunlukla oynuyor ,yavru ayı annesinin bir önünde bir arkasında dolanıyor..
Zafer cebinden para çıkarıp tefin içine atıyor...Parası vardı da niye pastaneden bir şey almadı diye sorgulamadım.Hayat sorgulanamayacak kadar güzeldi şimdi.."Şimdi " kaçırılmamalıydı...Çingenin kaçmaması için burnundan halka ile ayıyı  kendine bağlaması gibi  ,"şimdi"yi kendime bağlamalıyım,kaçırmamalıyım...
"Bu an, Zafer ile yanyana yürüdüğümüz bu an " hep oynamaya mahkum ayı gibi oynamalı...Hiç bitmemeli...
Kalabalıktan bir kadın karşımıza çıkıverdi..
Almancı mıydı yoksa sahici Alman mıydı  bilemediğim ama Zaferin babasını tanıdığı kesindi;
-Senin ne işin vaağğ  buğğda babana akşam hesab veğğeceksin....
diye bağırırken bir de tokat attı..
Zafer'in siyah saçlı  başı ,omzuma çarptı...
...
Tef sesleri,oynayan anne ayı,zıplayan yavru ayı ,kalabalık,kalabalık içinden çıkan bir tokat...Pastane kokusunun bile unutturamadığı bir an...
...
Sonrasını hatırlamıyorum...O anı hatırlamasın diye Zafer için çok dua ettim...

Demetevler ilkokulundan mezun olurken ,kilitli hatıra defterimin ilk sayfalarını Şişko Tülay ile Şişko Mehtap
büyük bir iştahla dolduruyorlar,sonda kalmış yaprakların birine
 Zafer şunları yazıyor;
" ...O gün omzunu acıttığım için özür dilerim." Dualarım kabul olmamış Zafer o anı hiç unutmamış..

( Dünya her şeyiyle çok büyük geldiği zamanlar,aklıma çocukluğum geliyor..küçük çocukluğum...o zaman dünya küçülüyor ,istediğim yere girebilecek kadar...Ankara daki sömestir tatilinden öyle acele dönmüşüz ki
fotoğraf makinamı unutmuşum.Anahtarlı hatıra defterimi , Zafer'in yazısını gösteremedim...)





11 Şubat 2013 Pazartesi

Kirlenmek

Basit bir ev hanımıyım.Mecburi bir şey olmadıkça evinden çıkmayan bir ev hanımı...Nerdeyse her günü evinde geçen bir ev hanımı olarak dünyanın bütün kirleri ile kirlendiğimi hissediyorum...
Dünyanın bütün kirleri...
Yunus'u okula yolladıktan sonra evde tek başıma kalırım...
Sıcak evim,dolu dolu mutfağım,televizyon ve bilgisayarım ile başbaşalığım çoğu zaman huzur vermez...
Çoğu zaman sivrilir ,tüm bu rahatlıcı şeyler batar,acıtır...
Yunus'un dönüş saati gelmiş servis beklerim sokağımızda.
Sokağımızın kedisi bir köşede ölmüş,soğuktan.Ölmüş kediyi tanırdım,okul servisini birlikte beklediğimiz çok günlerimiz olmuştu...Ölmüş kedi ile kirlendiğimi hissettim...
Bir ambulans geçiyor okul servisinin önünden.Ambulansın içindeki bir yaralı mı? Geçenlerde bir gün yayalara yeşil yanmış, adımlarımızı karşıya attığımız anda bir araba hızla önümüzden geçivermişti.Yeşil ışık yayalara yanmıştı
oysa...arabanın plakasını almadım.Duyarsız kaldım.Bana çarpamadı...Acaba bu ambulansta duyarsız kaldığım o arabanın çarptığı biri mi var...Ambulansın sireni içimde çalıyor,kirlendiğimi herkese duyuruyor...Sirenin sesini başka bir ses bastırıyor...

Sokağımızda kalan son bir kaç ağacı kesiyorlar.Lüks konut için.Kesilen ağaçları tanırdım.Şimdi ölüsü bir köşede yatan kedi yazın bu ağaçlara kuş avlamaya çıkardı.Hatta bu ağacın tepesinde bir karga yuvası vardı.
Kedi bu yuvaya kadar ulaşmış,yuvada ne bulursa yiyecekti harhalde. Tüm kargalar birlik olmuş ötüşüyorlardı.Bu ne kargaşa diye mutfak camını açtığımda ,kedi ,ağacın tepesinden acı acı gözlerime bakıvermişti.O an elimde ki zeytinleri kargalara fırlatıp hırsız kedinin gagalanmasına fırsat vermemiştim...
Şimdi bu ağaç kesme makinasının sesi ile kirleniyorum...
Servis gelse, daha fazla kirlenmekten kurtulsam...

Bazen öyle şeyler duyuyorum ve görüyorum ki , beni ne ilgendirir ki ben evimdeyim ,diyemiyor ,kirleniveriyorum...Dünya da ölenler, yaralananlar,hastalananlar,özgürlük için savaşanlar,ekmeği için savaşanlar,hayatta kalmak için...her ne şekilde olursa olsun tüm insanların canlıların acılarına kayıtsız kaldığımda ,sokağımdaki kedinin ölmesine,sokağımda ki son ağaçların kesilmesine
niye duyarsız kaldım diyip için için özür diler gibi ... hiç bir şey yapmayıp kirlenivermek gibi...

Bir reklamda "kirlenmek güzeldir" deyip,çamura bulanmış çocukların giysileri yıkanıp beyazdan öte parlatılıveriyordu.
Yaşadıkça kirleneceğimi hissediyorum,evimden hiç çıkmasamda...
Yaşadıkça kirleneceğim,kirlenmek güzeldir diyenlere kulak verip mutlu mesut yaşayacağım...



9 Şubat 2013 Cumartesi

Kızma Birader



2013'ün yarıyıl tatilinde oynadığımız oyun; kızma birader.
Sabah gözümü açtığımda ilk yaptığım şey ;"Hangi rengi alıyorsun anne? sorusuna cevap vermek oluyor.
 Oyundan  sonra Yunus'un sırtındaki atleti değiştirmek zorunda kalıyorum.Sırılsıklam eden bir heyecan...
Günde 20 kez oynadığımız oluyor..Yeter artık bıktım oynamayacağım dediğim anda hemencecik gözyaşlarına boğuluveren Yunus'un bu tatilde ki favori oyunu; kızma birader...

8 Şubat 2013 Cuma

Belleville'de Randevu

2013'ün yarıyıl tatilinde  Belleville'de Randevu'yu izliyoruz.Perdelerin çekilme vakti gelince ,Yunus'u tarifsiz bir heyecan alıyor.Işıkları söndürüyoruz. Karanlık odamızda her akşam Belleville'de Randevu'nun renkleri ile mest oluyoruz...




6 Şubat 2013 Çarşamba

Hermann Hesse-Siddhartha

Çok kısa sürmüş Ankara tatilimizde Hermann Hesse ile tanıştım.Ankara'da, henüz baba evinden ayrılmamış kardeşimin büyük bir kütüphanesi var.Bu kütüphaneyi çok kıskanırım,hepsi,tüm kitabların hepsi benim olsun isterim.Bir kaç kere yarım kaldı bahanesi ile bavuluma attığım kitablara ses çıkarmayan kardeşim bu sefer
çok tedbirli idi."Burada oku,evine götüremezsin"dedi.Hatta kütüphanesinin kitablarını yine kaçırıyor muyum  diye bavulumu aramakla tehdit etti...Ahh ne çok okunacak kitab vardı...
İlk günümün sabahında ,Siddhartha,Tutunamayanlar ve Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti'ne başlayıverdim.Bunları okuyup sonrada Veba,Dorian Gray'in Portresi ..diye devam edecektim.
Öyle aç,öyle hayvani bir hırsla saldırdım ki ,Tutunamayanlar'ın tuğlaya benzer cüssesi birkaç parçada yenilecek pasta gibi göründü..Ama ,Hermann Hesse'nin kitabını bitirdiğim gün dönüş yolu için hazırlanıyordum...

Dönüş yolunda "Siddhartha'dan "aklımda kalanlar ise;

"Bir hedef bulunuyordu Siddhartha'nın önünde,tek bir hedef :Arınmış olmak,susamalardan arınmış,istemelerden arınmış,düşlerden,sevinçlerden,acılardan arınmış.Ölerek kendinden kurtulmak ,ben olmaktan çıkmak,boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak ,benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak,işte buydu onun hedefi."Ben" tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü,gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı ,işte o zaman gözlerini açacaktı..."

"Bakışları buz gibi soğudu kadınlarla karşılaştıkça,şık giyimli insanlarla dolu bir kentten geçerken ağzı küçümseme ile büzüldü.Tacirlerin ticaretle uğraştığı ,prenslerin avlanmaya gittiğini,yaslıların ağlayıp sızlayarak ölülerinin yasını tuttuğunu, fahişelerin gelip geçenlere kendilerini peşkeş çektiğini,hekimlerin hasta tedavisi ile uğraştığını,rahiplerin ekin ekilecek günü saptatığını,annelerin çocuklarını emzirdiğini gördü,ama bütün bunlar gözlerinin bakışına değmeyecek şeylerdi,hepsi yalan söylüyordu hepsi pis pis kokukuyor yalan dolan kokuyor,hepsi soyluluk, mutluluk ve güzellik bağışlayan şeylermiş gibi sahte bir izlenim uyandırmaya çalışıyordu,ama her şey gerçekte çürüyüp kokuşmaydı yanlızca .Dünyanın acı bir tadı vardı .Eziyetti yaşamak."

"Hikmetini ve içyüzünü öğrenmek istediğim şey ,Ben'di.Kurtulmak ,alt etmek istediğim şey,Ben'di.Oysa dünyada kendim kadar az bildiğim başka hiçbir şey yok!"Ararken kendi kendimden oldum,kendimden korkuyor kendimden kaçıyordum!"
"Oh der gibi derin bir nefes alarak düşündü:Kendimin elimden kayıp gitmesine izin vermeyeceğim!Bundan böyle dünya ıstırabıyla başlamayacağım ,yaşamaya,düşünmeye.Kendi kendime öğretmenlik yapacak,kendi kendimin öğrencisi olacak ,kendimi tanımaya çalışacağım."

"Dünyayı ilk kez görüyormuş gibi çevresine bakmaya bakındı.Güzeldi dünya ,renkliydi."

"Hızlı hızlı yürüyen Sidharta,"Ne sağır,ne körmüşüm"diye iç geçirdi içinden."Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri ,işaretleri ve harfleri küçümsemez,inceler ve sever onları .Oysa dünya kitabını ve kendi varlığımın kitabını okumak isteyen ben ne yaptım,işaretleri ve harfleri hor gördüm..."

En son bir cümle kaldı aklımda ki ,dayanamadım attım kitabı bavuluma.Kaçırılmaya değer  cümlelerle dolu idi kitap...

"Bir kimse arıyorsa,gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk,bir türlü bulmayı beceremez,dışarıdan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz ,çünkü bir amacı vardır,çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır.Aramak,bir amacı olmak demektir.Bulmaksa özgür olmak,dışa açık bulunmak,hiçbir amacı olmamak.Amacın peşinde koşmaktan gözünün önündeki şeyleri göremezsin."

4 Şubat 2013 Pazartesi

gidiş ve dönüş yolu

Henüz sömestir tatilinin başındayken İstanbul'dan  bir telefon geldi.Ankara'daydım.Annemin babamın yanında.Yunus çok mutluydu hep birlikte Ankara'dan köyümüze gidecektik.İş başvurusu için çağırılıyordum.
Ankara'da olduğumu bile bile çağırdıklarına göre iş ciddiydi...Seneler sonra nihayet...Ciddi iş için üzerimde uygun kıyafet yoktu...Annem güzel bir palto aldı, kız kardeşim takım elbisesini ve çizmesini verirken "işe girip para kazanınca yenilerini alırsın"dedi.Babam  ,İstanbul için otobüs biletimizi aldı.Yunus İstanbul'a erkenden dönmek istemedi.Otobüse binmemek için ağlayan Yunus'a ;"annen işe girecek sana istediğin her şeyi alacak" dediler.Yunus gözyaşlarını silerken bana bakışı değişiverdi...
Sabah ezanı okunurken kardeşimin takımını,annemin paltosunu giymiş ,eşimle yola koyulmuştuk...
İstanbul Ankara gibi soğuk değildi.Gün ağarırken ne güzeldi İstanbul...Vapura bindik.Martıların kuru ekmeğini unutmamıştım.Tüm kuru ekmekler sahiplerini bir bir bulurken için için söz verdim.İşe girersem mısır çarşısındaki o meşhur dönerciye uğrayıp döner alacağım.Dönerin hepsini martılara yedireceğim.Söz....
Döner yiyecek olan martılar , bekleyin sabredin,şimdilik kuru ekmeklerim var ama bir kaç saat sonra her şey değişivericek...umutluyum...umudun bu kadar yakın olması ne güzel bir şey...bu vapur, bu demli çay, bu deniz ne güzel...İstanbul ne güzel...Umudun bu kadar yakın olması ne güzel...kardeşimin takım elbisesi üzerimde ne güzel duruyor,çizmeleri tam ayağıma göre ne kadar güzel oldum aynı istanbul gibi...içim içime sığmıyor yaşamak ne güzel...dünya ne güzel...eşimin kolunda vapurdan inerken herkes bize bakıyor ,biz ne güzel çiftiz...Bir kaç saat sonra hayata katışacağım ...para kazanacağım...Artık dışarı çıkmaktan , oyuncak mağazasından,lokantalardan korkmayacağım..Korkmadan yaşamaya çok yakınım...korkmadan yaşamak ne güzel bir şeydi ki içimi şimdiden ısıtıyor ,güven veriyordu...Eminönü ne güzeldi,güneşliydi.Yenicaminin güvercinleri sizleri de unutmayacağım...Yenicaminin güvercinleri ne güzelsiniz...
Kalbim nasıl dayanıyor bu kadar güzelliğe,kalbim ne kadar geniş ne kadar ferah..
İş görüşmem geçen cumartesiydi,bizim için fazla iyisiniz dediler,bizim işimizi görecek açıköğretimli onbinlerce
genç varken....Güzel İstanbulun en güzel üniversitesini bitirmek mi suçumdu...niye çağırdınız beni...elimi sıkmakdan kaçınıp, yüzüme  bile bakmadınız...ne kolay uğurladınız kapınızdan...oysa ben sizin kapınıza
gelene kadar neler yaşadım...hiç umursamadınız...
Gözyaşlarını silerken Yunus bana farklı bakmaya başlamıştı oysa...Annesi artık "o arabaya paramız yetmez"demeyecekti,hani...Dönüş yolu niye bukadar acımasız oluverdi...
Yenicaminin güvercinleri ne kadar acınası şimdi ...aynı  benim gibi...Mısır çarşısında ki o ünlü dönerciyi uzaktan görüyorum,ağlıyorum... çizmeler ayağıma vuruyor da ondan ağlıyorum...çizmeler benim değil...utanıyorum..
utanıyorum...üzerimdeki her şey ne kadar da eğreti duruyor ,utanıyorum...her şeyden utanıyorum...martılara bakamıyorum...martılardan utanıyorum... gözyaşlarımın farkedilmesinden utanıyorum,kafamı önüme eğiyorum..yeni paltomun yakasına şıp şıp bir şeyler damladığını farketmesin çirkin kalabalık diye bir an önce evime gitmek istiyorum...
(Evimizdeyiz , iki gün bu yaşdıklarımı unutmaya yeterli gelmedi olsa gerek ,yazdım,en çokta Bolkepçe ve Esra için yazdım , iş görüşmesinin iyi geçmesi için bana çok içten dua etmişlerdi)