26 Aralık 2012 Çarşamba

Değişmeyecek şeyler

Kayınvalidem bize gelmiş birlikte kahve içeceğiz.Çocuk  çığlığı , köpek uluması, darbuka sesi eşliğinde.
Çocuk çığlığı: Karşı komşumun üç yaşında ki kızının gece gündüz çığlık atarak ağlama sesi.
Karşı komşum bankacı sabahın köründen gecenin bir vaktine kadar evde yok, üç yaşında ki kızı üç yıldır
annesinin yokluğuna alışamadı çığlıklarla annesini eve getireceğini zannediyor,oysa çığlıkları bir bakıcı bir ben duyuyorum...
Köpek uluması:Üst komşum yalnız bir kadın evinde dünya tatlısı bir köpeği var , köpek sahibini çağırıyor olsa
gerek sabahtan akşama kadar  her gün uzun uzun uluyor...Uluma sesini bir ben bir de tüm sokak duyuyor ama sahibi duyamaz  çok uzakta işinde...
Darbuka sesi:Alt komşumun iki oğlu 10 senedir darbuka çalmaya meraklı.Büyüğü evlendi gitti, küçüğü darbukayı meslek edindi her gün sistematik çalmak zorunda...hoş görüyorum mesleğini icra etmesini ama her gün darbuka dinlemekten hoşlanamıyorum...
Kayınvalidem " Bu sesleri mi dinleyeceğiz hadi kalk karşıya geçelim" dedi.
Oh mis...Vapur havası ne güzel diye düşünürken yanımda karşı komşunun kızı ile üst komşunun köpeği de olsaydı diye iç geçirdim...Gerçekten...Ciddi ciddi düşündüm , bu vapurda; gece gündüz çığlık çığlık annesini arayan kız yanımda olsaydı mutlaka çığlıkları durur mutlu bile olurdu ,üst komşumun uluyan köpeği de mutlu olurdu...hatta alt komşumun oğlu da yanım da olsaydı  vapur bile eğlenirdi...
Medeni bir cesaret gösterip rahatsızlık duyduğum konuları komşularımla paylaşamadım.Çünkü  benim şikayetimle hiç bir şey değişmeyecekti.Herkes çalışmak zorundaydı belki mecbur belki istediklerinden belki
olması gerektiğinden....Banka olmasaydı herkesin bankası cebi olsaydı ve annem bana kalsaydı diye üç yaşında ki kız düşüncesi ile üst üste evler inşa edilmeseydi insanlar sıkış tepiş yaşamak zorunda kalmasaydı
koşup rahatlayacağım  bahçeli evi olsaydı sahibimin diye köpek düşüncesine katılır mıydı koca koca işlerde çalışan anneler ve köpek sahipleri...Benim şikayetim,küçük kızın çığlıkları,köpeğin uluması hiç bir şeyi değiştiremez...Benim değişmem gerek...Evde oturup sesleri dinlemek yerine o koca koca şirketlerden birine
girip sistemin bir parçası olmam gerek...

Mısır çarşısında ki
 süpürgelerin altındaki o ünlü kahvecide
kahvelerimizi içtik.

Hayat devam ediyor

Annem ile halam gölün karşı yakasında oturan hısımlarından "Sarılar'a " gitmek istiyorlar.
Yürüyerek gitmekten başka altarnatifleri olmadığını biliyorlar.
Hısımlarına yürüyerek gitmek çok zahmetli , ağırlığı üzerlerine çökmüş.O sebeple herhalde uzun uzun
karşı kıyıya bakınıyorlar.Bir yandan da konuşuyorlar;
  -Sarılar'ın , Almanya dan para yollayan oğulları var bak ne güzel boyatmışlar evlerini. -.Minarenin ardında ki
beyaz ev Hoş Memed'lerin.-Tepenin üzerine kim ev yaptırmış?
-Kör Şevket'in oğlu diyorlar parası o kadarına yetmiş.
-Ne yapacak tepenin doruğunda, parası da yokmuş...
-...Otlayan koyunlar Çürük Memed'in .-Ben koyun moyun göremiyorum! - Hop hop Hilmiye'nin bahçesindeler iyi bak...-Hop Hop Hilmiye'nin bahçesi çevrilidir koyun giremez.- O beyazlık ne ola ki? -Ak Hasan'lardan  gelen bir duman var , o olsa gerek...Ak Hasan kızını ,Topal Şaziye'nin oğluna vermiş, bugünlerde nişanı olacaktı , herhalde evlerinin çeli çöpünü yakıyorlar temizlik yapıyorlar.-Hava iyice döndü,yağmur bastıracak.-Çok yağarsa dometese küf vurur .-Sel olursa ...-....-....-Koca Kaya'nın ardındaki koyuluk kayboluyor inşallah hava açacak.-İnşallah...

Hava açmadı,yağmur yağdı günlerce hiç durmaksızın,sel oldu.
Samsun'un her yerinde sel köylülerin tarlalarından ürünlerini bedenlerinden canlarını aldı...
Belki yakınlarını kaybedenler bir ömür bu seli anımsar bir kaç kişi de olsa...
Anımsamak , kanımsamak, devam etmek ...
Devam etmeli hayata...
Hayat pencerinin ardında ne güzel görünüyor birazdan sel gelecek ...
Pencerenin ardı korku sineması gibi olacak gözlerimizi kapayacak bitmesi için dua edeceğiz bir an önce
olağana sıradana dönmek için..Sel bitti işte...
Sadece bazıları bir daha gözlerini açamayacak..
Hepsi bu kadar hayat devam ediyor...



19 Aralık 2012 Çarşamba

Anne olamayanlar treni

Sokağımızın altında kocaman bir lunapark var.Ailecek lunaparktan sebebini hiç konuşmadığımız bir ürküntü
duyarız. Yunus atlıkarınca,çarpışan arabaya hiç heves etmemişti.Bazı zamanlar lunaparkın önünden bile geçmek istemez sırf eğlendikleri için çığlık atan insan seslerinin içinden değil uzak sapa yollardan evimize gelmeyi tercih ederdi...Uzak ve sapa sokaklardaki sessizlik Yunus'u lunaparkta eğlenen insanlar gibi mutlu ediyordu.
Hayatı çoğu zaman lunaparkta ki o hiç binmediğim   korku trenine benzetiyorum.Zorla bindirilmişim.Karanlıkta ilerliyorum yarınımı göremiyorum gözlerimi sıkı sıkı kapamış sadece umut ederek korkmamaya çalışıyorum...
7 yıl öncesinden 6 yıl daha öncesi ben 20 li yaşlarımda iken alt sokağımızda ki lunaparktan her geçişimde
ağlardım.Lunaparka girmem yasaklanmıştı çünkü...yada lunapark gibi dünyanın en eğlenceli en zevk veren
şeyinden mahrumdum.Çünkü lunaparka anne ve çocukları gelebilirdi ,çocuğu olmayan hatta bu dünyada çocuğu olması imkansız bir kadın için lunapark işkence yeriydi,önünden geçilirken acı çekilerek ağlanılacak
bir yerdi...Her gün geçmek zorundayım lunaparkın önünden , her gün ağlamak zorundayım.
Anne olamayacaklar trenine zorla bindirilmişim inmek istiyorum.İnmek için yalvarıyorum...Korku treni...gözlerimi 6 yıl boyunca kapadım lunaparktan geçerken...gözlerim kapalı umut ettim bir gün bu trenden
ineceğim...Anne olmayı neden bu kadar çok istedim neden 20 li yaşlarım hep gözyaşı dökerek geçiverdi..
Anne olamayanların treninden inip çocuğuma sarılmak istiyordum.Sanki aslında benim bir çocuğum vardı
ama ondan uzaklaşmışım bir an önce onu bulup sarılmak istiyorum... Ben bir "anneyim" i evlenir evlenmez hissetmeye başlamıştım.Ama ortada çocuğum yoktu hatta olması imkansızdı...
Bir gün anne olamayanların treninde ömrümün sonuna kadar  yolculuk edeceğimi anlayıverdim.
Mahrum olduğum şey beni zorla korku trenine bindirmişti yoksa hayat güzeldi.Anne olamayanların treninde
gözlerim kapalı ve yaşlı yolculuk ederken mahrumiyetin acısı ile neler kazandığımı fark ettim.
Mahrum olmak...Her mahrumluk insanın içine yara açarak yerleştiğinde o yarayı iyileştirmek için bir şeyler
beliriyor farkında olmadan yarayı sarıyor acını dindirmeyi çalışıyor hatta unutturmak için ninniler söylüyor.
Acıyı dindirmek için gelenin kollarında çocuk oluveriyorum,saçımı okşuyor ninniler söyleyerek uyutuyor...
Anne olmak her gün umutla beklendiği için ilk önce "umut" yok olmalı anne olamayanlar treninde "umut" a
yer yok...Umut'un bana gelen tüm yollarının kapalı olması gerek belki bir gün kapımı çalar diye düşünürsem
bindirildiğim tren yine korku treni oluverir...
Umudun tüm yollarını kapadığım gün gözlerimi açtığım gün oldu.
Acımı dindiren o şeye bağlandım her gün benimleydi gerçekti...Mahrumiyetin peşinde mecnun gibi dolaşmak
aslında acınası bir durumdu ve her mahrumiyet acısını dindiren o şey dik durmayı tavsiye ediyordu...

Anne olamayanlar treni durdu , ön sırada dimdik gözlerim açık otururken inmem söylendi...
Afalladım...Çünkü trenin daimi  yolcusuydum ,arkada eğreti bir şekilde oturup inmek için yalvaran , gözleri kapalı o yolcu değildim.
45 gündür ait olmadığım bir trende yolculuk yapıyormuşum fark etmemişim.
Anne olamayanlar treninden inip çocuğuna sarılabilirsin ...
Dediklerinde 6 yıl boyunca acımı dindirmeye gelene, beni dimdik oturtup, gözlerim açık yolculuk yapmama
neden olana saygısızlık yapmamak için sevinç çığlıkları atarak trenden inemedim...
Hayat sevinç çığlıkları atacak kadar kusursuz mükemmel değil hayat mahrumiyet acısını bir yerlerinde saklayarak yaşamaya çalışan insanlar ile dolu..
 Sahip olduğum şeyin hazzını çığlık atarak duyurmaya
çalışmak 6 yıl boyunca çektiğim acıya o acıyı dindirmeye gelene, ömür boyu mahrumiyetin acısını bir yerlerinde saklayarak yaşayan insanlara saygısızlık olurdu.. Acıyı dindirmeye gelen şey ilk önce "sabır"ı
anlatmaya çalıştı...sonra sabretmeyi...sabretmeyi hiç bir zaman öğrenemedim.Sabır bir savaş meydanı, düşmanın mahrum olduğun  o şey ..hiç umulmadık bir anda örneğin lunapaktan geçerken
seni dövmeye çalışıyor,yüzüne tokat atıyor ,saçını çekiyor aslında acıyı kalbinde hissediyorsun ama işte seni o mahrumiyet en zayıf olduğun yerde tekme tokat dövüyor ne yapacaksın...elini kaldırıp sen de onu dövemiyorsun ,dövene karşı elsiz kolsuz kalıyorsun...benim gibi ağlıyorsun...sabır hiç edemedim...hep ağladım...canım yandıkça ağladım...Mahrumiyet her yerde belirip beni dövmeye meraklıydı ;okul zili duyduğumda
balkonlarda bebek çamaşırı asan anne gördüğümde ,en çokta çocuklu bir anneye otobüste yer verdiğimde;tek kişilik
koltuğuma  oturan anne çocuğunu kucağına alıp yolculuk etmesine sebep olduğum için bana teşekkür ettiğinde , mahrumiyet tüm gücünü kullanarak döverdi canım çok acırdı dayanamayıp herkesin içinde ağlardım...Sabır etmeyi çok sonraları,
 çocuğum doğduğunda anlayacaktım...Yunus 25 Kasım da 7 yaşına girdi...
.