29 Kasım 2012 Perşembe

Solgun Kara Önlük


Kara önlüğümün kumaşı Sümerbank'tan alınırdı,eteğin boyu uzun tutulur her sene bu eteğin teyelleri açılır bir kaç parmak eni kadar uzatılırdı. Sonraki yıllarda da giyebilmek için  eteğin altında fazlaca kıvrılmış  gün görmemiş  bu bölüm açığa çıktıkça önlüğümün diğer parçaları kolları koca cepleri kuşağı solgun görünürdü.
Beyaz yakalarımı annem örerdi,öğretmenler modelini almak için evlerine götürdüklerinde annem gurur duyardı.Ama önlüğüm çuval gibiydi annem terzi değildi ki güzel dikebilsin..Bol gelen önlüğümün iyi ki kuşağı vardı ,sıkı sıkı bağlanınca benim önlüğüm kıvamına gelirdi... Seneye kumaş masrafı çıkmasın  temennileri  eteğimin eteklerinde kat kat solgundan yeniye doğru izler taşıttı..Tertemiz , ütülü ,bembeyaz yakalı da olsam solgun önlüğüm hep  bir şeyin şahidi oldu...
Solgun önlüğüm her zaman gerçekçiydi...Arkadaşlarıma  benim babam da zengin diyemezdim...Hemen solgun önlüğüm "yalancı" diye bağırırdı...
Herkesin bir olmadığını herkesin üzerindeki siyah önlükten anlardım...
Kimi  çarşıdan hazır almış belliydi,benim önlüğüm gibi elde dikilmiş değil...
Kiminin hep siyahtı parlak siyah her sene yeniden alınmış belliydi...
Kiminin önlüğü ise modelli idi düğmeleri kırmızı...
Kiminin kuşağı yoktu renkli kemeri vardı...
Bir sınıfın içinde bir renk değildik...
Senelerce solgun önlüğümü taşıdım...
 Farklı siyah renklerin içinde farkımı iyice anlamam için sırtımdan hiç inmedi.
Solgunluğun içinde mutluydum.

16 Kasım 2012 Cuma

Masumiyet Müzesi


"Yeşilçam filmlerini anımsatan ve güzel şarkılar içeren bir aşk romanı" diye kitabını tanıtıyor Orhan Pamuk.
Hayat,aşk,mutluluk,ızdırabı saplantılı bir şekilde anlatan bu kitabın bir de müzesi var.
                                           masumiyet müzesi
Kitabtan bir kaç cümle;
"Hayat,insanlığın çoğunluğu için içten yaşaması gereken bir mutluluk değil,baskılar ve cezalarla ve inanılması gereken yalanlarla yapılmış dar bir alanda sürekli rol yapma hali."
Sevdiği kadına yakın olabilmek için 8 yıl boyunca sevdiğinin ailesi ile akşam yemeği yemesine saplantı denilmemesini şu cümle ile açıklıyor;
"Benim için mutluluk,bunun gibi unutulmaz bir anı tekrar yaşayabilmektir.Hayatımızı Aristo nun Zaman ı gibi bir çizgi olarak değil de böyle yoğun anların tek tek her biri olarak düşünmeyi öğrenirsek sevgilimizin sofrasında 8 yıl beklemek bize alay edilebilecek bir tuhaflık bir saplantı gibi değil şimdi yıllar sonra düşündüğüm gibi Füsun ların sofrasında geçirilmiş 1593 mutlu gece gibi gözükür."
"Sofrada karnım değil kalbim doyuyordu".
  Terk edilince İstatanbul un nerdeyse her sokağında aylarca sevdiği kadını aradı çünkü ;
"Küçük gemisiyle uzayın karanlık sonsuzluğuna yollanan köpek gibi yanlız hissediyordum."

Herhalde kitabı okuyan herkes kendi masumiyet müzesini benim gibi açığa çıkarmak istemiştir.
Yatak altı dolab üstü karıştırılıp müzede sergilenecekler araştırılıp bulunmuştur.
Yunus ile ilgili ne çok şey saklamışım...
İlk emziği,son emziği derken  17 emziğini saklamışım .
Bu kadar çok emzikli olması rahatına fazlaca düşkün bir annesi olduğunu düşündürttüyor...
Yolculuklarda,arkadaş sohbetlerinde,ev temizliğinde,yorgun zamanlarda,heyecanlı anlarda, çocuğunun ağzına emzik dürten anne...

15 Kasım 2012 Perşembe

Hakiki Dostluk

LindaLonghurst

-Dostlarımın adlarını yazmam gerekiyor buraya anne.
Elinde ödev kağıdı.....dostların yazılacağı bölüm uzun tutulmuş...on tane filan sığar...
dostlarını ayırt ediyor...hemen bir tane yazıyor...sonrakileri zoraki yazıyor sırf boş olan dolsun diye....
Yunus yatınca elime ödev kağıdını alıyorum dostların adlarının yazılması gereken yere baka kalıyorum.
Dostlarımın adlarını hayalimden yazıyorum,iki ad yazabiliyorum....
Niye bu kadar az diye düşünüyorum..
Dostluk neydi ?
İş dostluğu,okul dostluğu,gün dostluğu,cemaat dostluğu,takım dostluğu...
Buralarda başlamış bir yakınlık oralardan uzaklaşınca da devam edebiliyor mu adsız kimliksiz...
Güzel görünenleri bir bir yok oluyorsa yine devam eder mi dostluk...
Çirkinleşiyorsa, gün gün , yine devam eder mi dostluk...
Tahammülsüzse ....
Kendini saklamak isteyip hiç konuşmak istemiyorsa...
Kırıcıysa...
Hatalı ve gururluysa....
Bir de çok uzaksa...
Böyle biriyle dost mu olunur,bu dostluk zarar verir yük olur insanın sırtına zaten dünyanın bin türlü sıkıntısı
omuzlarımızda böyle dostluğu hiç çekemem diyen doğru der..
Ama hayatında hiç hakiki dost olamamıştır...
Hakiki dostun önünde aşacak uzun yıllar vardır 10 20 30 yıl...
Birlikte bir çiçek dikmişiz adı dostluk...benim canım istemiyor bugün çiceğe su vermek,yarın da...
öbürü niye bana kalacakmış bu çiceğe su vermek demeden aklına bile getirmeden çiçeği sulayabilir...
Sulamakla kalmaz gübreler ilaçlar hatta konuşur çiçekle...Dostluk çiçeği büyür gelişir güzelleşir...
Çünkü dostluk bizim ondan ne anladığımızla ilgilidir dostluk karşındakinin ogün o hafta o yıl büründüğü
ruh hali yada davranışları ile ilgili değildir...Bir çiçek sever gibi özenle bakar dostluğa çünkü hakiki dost
sabırlıdır.
Hakiki dost sorgulamaz çünkü asıl olan çiçeğin ölmemesi büyümesidir...
Sorgulamak sıkılmaktan ileri gelir...
Hakiki dost bir çiçek gibi görür dostluğu su vermekten sıkılmaz...
Bencil olmak aklına bile gelmez , her gün sulamazsa çiçek nerden bulsun suyu?
Bir çiçek daha dikmek istiyorum Esra ile..
 Düşüncesiz zamanlarımda,çirkin zamanlarımda ,kırıcı zamanlarımda,hatalı zamanlarımda 
zamanı durduracak aleyhime işlememesi için ve
sitemsiz beni arayacak ...hissediyorum o dostluğu hakiki şekliyle algılıyor...

Salı günü vapurla karşıya geçiyorum;iki yaşlı hanımın arasına oturdum.Birinin her yeri takı dolu, her kulağında
beşer küpe,kollarında künyeler bilezikler boynunda zincirler saçında renkli tokalar,yüzünde çocuklara özgü
çoşkulu bir gülümseme ile yerinde duramıyor kıpır kıpır...diğeri tesettürlü ,pardesü ve eşarbı koyu renkli çok sade tam ortalarına oturmuş olmam renk cümbüşü içindeki yaşı en az 80 olan hanım denize bakınmak istiyor
sade olan aynı yaştaki hanımı ise deniz tutuyor midesi bulanıyor devamlı dudakları kımıldıyor dua okuyor...
20 dakikalık birlikteliğimizde çok eski dost olduklarını öğrendim...20 dakika da olsa  hareketleri konuşmaları
görünüşleri ile hiç bu kadar zıt olan iki kişi arasında oturmamıştım.Nasıl olmuş yıllarca dostluk çiçeğini
soldurmamış öldürmemişlerdi?






10 Kasım 2012 Cumartesi

Atatürk'e bir gül

Bu sabah 10 Kasım töreni için Yunus'u hazırlıyorum.Yunus son anda aklına gelen bir şeyi korku telaş ve üzülerek hatırlatıyor;
-Anne Atatürk için çiçek götürmem lazım...
Servisin gelmesine 10 dakika var.
-Anne herkes çiçek getirecek ben ne yapacağım...
Ben de birden bire korku telaş ile üzülüyorum...
Evdeki çiçeklere bakıyorum aşk merdiveni fil kulağı kauçuk...
Yunus ne düşündüğümü anlamış gibi
-Anne olmaz,saksılı olmaz...
- ....
-Bana bir şey derler mi anne...Elimde çiçek olmazsa Atatürk üzülür mü...
Hiç kimselerin Yunus'a üzüleceği bir şey dememesi için mi ,deli gibi evde dolanıyorum..
Balkonda bütün yaz açmamak için nazlanmış tabak güllerinin birinin tabak gibi kocaman açtığını görüverdim...Yağmur soğuk diye hiç balkona çıkmamış onu görememişim...
Yunus da balkona çıkmış kocaman gülü görmüş sevinçten zıplamaya başlamıştı..
Atatürk için ,gizli gizli büyümüş en güzel rengi ile en güzel kokusunu almış gülü kopardık...

8 Kasım 2012 Perşembe

Müsaitpaşa'da inecek var

Kocamustafapaşa'ya gidiyoruz,dolmuştayız Yunus kucağımda;
-Anne şoföre parayı ben uzatayım...
-Anne nerde ineceğimizi kulağıma gizlice söyle şoföre ben söyleyeceğim...
"Kocamustafapaşa'ya gelince müsait bir yerde ineceğiz de" diye kulağına fısıldıyorum.
  ....
 Geldik,hadi söyle;
Yunus heyecanla:
-Şoför bey;Müsaitpaşa da inebilir miyiz....

7 Kasım 2012 Çarşamba

80lerde otobüs yolculukları




1982 de otobüsle şehirlerarası yolculuk yapmaya başladığımda 5 yaşındaydım...
Babam müdürü ile tartışmış müdürü babamı işten attıramayınca sürgüne göndertmişti...Böyle anlatılmıştı
doğunun en uzak ama en güzel şehrine gitme sebebimiz...
Beş kişilik ailemizin 3 koltukta 24 saat yolculuk yaptığı o zamanları tam hatırlayamıyorum...
Annem hiç unutamamıştır herhalde,biri bebek üç çocuk...bebek kucağında diğer ikisi  yanında ki tek koltukta

24 saat...
 Hatırladıklarım ,Tokat diye bir yerin mola yerini çok beklemiştim dayanma gücümü sonuna kadar kullanmıştım sadece bir kere "anne çişim var"demiştim ama annemin benden başka iki çocuğu daha vardı hepsi benden
küçüktü kendi başımın çaresine bakmalıyım...
Tokat'a bakıyorum kendimi sıkabildiğim kadar sıkarak...Her yerde tuvalet görüyorum kendimi koşarak
tuvalete giderken hayal ediyorum..
Dayanma gücümü kontrol edemiyorum yarısını kardeşimle paylaştığım koltuk sıcak sıcak ıslanıyor...
Tokat'ta tokat yememe neden olur mu bu ıslaklık diye düşüncelere daldığım o anları çok iyi hatırlıyorum...
Küçük kardeşim emmek ister ortanca olan ortada kalmış bunalmış pencere kenarı ister büyük olan ben pencere kenarını vermemekte inat eder...


 Üniversite için İstanbul dayım...

İstanbul'da yaşamanın en güzel yanı; İstanbul'dan Ankara'ya dönen otobüste, pencere kenarı yolcusu olmaktı..

90 ların başında otobüste sigara içmek serbestti...Hayatımda hiç sigara içmemişken her otobüs yolculuğu sonunda en az bir kaç paket sigara içmiş gibi zehirlenirdim...Bazı kereler köye giderdim otobüsle...13 saat...
Otobüs de 45 kişi var 20 si sigara içiyor...
13 saat süren yolculukta 20 kişi her saat başı sigara yakıyor...
Paketleri bitiyor mola yerinde yenisini alıyorlar...
Otobüse sağlıklı binip hasta olarak inmişliğim çoktur...Faranjit,bronşit....
 Koltuk arkası televizyon yoktu televizyon hiç yoktu...Sadece kaptanın seçtiği radyo kanalı var..
 Bütün kaptanlar o zamanlar arebesk dinliyor...13 saat boyunca kaptanın
ruh haline bürünüp kadere küfreden acı çığlıklara alışmaya çalışıyorum...Radyonun sesini kısar mısın diye
bir rica aklımıza bile gelmiyor kaptanlar bunu bir hakeret olarak algılayabilme kapasitesinde..
Kardeşlerimle her yolculuk sonrası otobüste dinlediğimiz şarkılardan konser yapardık.."Amanin amanin bu taksi bu kadınlar ne aksi kapıyorlar yolları geçemiyor bu taksi...". cenazeye giden yolcu var, kaptan karadenizli ,kemençeli ıslıklı horon dinliyor dinlerken omuzları ile tepiniyor...o gün bugündür her horon bana cenaze yasını hatırlatır...  İkramlar su ile
kısıtlı...Onu da susuzluktan kavrulup yutkunamamaya başladığın anda iste...yoksa muavinin kara
listesine girersin...bir kereliğine bindim bu otobüse bir daha ne zaman karşılacağım bu muavinle
deme özgürlüğüne sahip değilim  isteyeceğim şey için muavinin ruh halini tartıyorum...genelde hiç bir şey
istemiyorum...
Zaten İstanbul Ankara arası beşbuçuk saat,köyümüz gibi 13 saat değil..
 kendime kitap okuyan( etrafına yanındakine boş boş bakınıp konuşmak isteyenlere engel olsun diye) imajı veriyorum...
Oysa şimdi biri yanıma otursun onunla konuşayım isterim ...Daha önce hiç görmediğim bir kişi yanıma otursun kendini anlatsın  anlatırken hiç bilmediğim bir şeyi öğrensem o öğrendiğim şey ile o gün yaptığım otobüs yolculuğunu hiç unutmasam...
Öndeki koltuklardan haz etmem otobüsü ben kullanıyormuşum gibi yorulurum bir de ön cama yapışmış böcek cesetleri görmek istemem...Özgürce uçuşurken birdenbire  otobüsün camında yeşil bir iz olmalarını
sorgulamaya dalmak istemediğimden...bir de muavinle kaptan konuşmalarını dinlemek zorunda kalmayı istemem...kaptanın sıkıntısı var evinde...muavinle dertleşiyor iki arkadaş gibi...kaptanın canı kahve istiyor
emrederek istiyor muavin birden bire arkadaşlıktan  hiyerarşinin basamaklarında ki yerine dönüyor...
Poşet çay vardı İstanbul Ankara otobüslerinde bizim evde yoktu..ikram vakti poşeti sıcak suya daldırmazdım
eve götürür kardeşlerime "bakın otobüste ne verdiler "diye göstermek için,çay olamamış sıcak suyu içme pahasına...
Otobüs yolculuğu hep bir şey anlatırdı sessiz sessiz kulağıma...sabır,gurbet,mekansızlık...





5 Kasım 2012 Pazartesi

özlenene giden yol

Babam ,ellerimi ,çapada bir kız öğrenci yurdunda bıraktığı gün  gurbetliğim başlamıştı...
Daha önce ailesinden hiç ayrılmamış,karanlıktan korkan 17 yaşında ayşeyim...
Beyazıt ta okulum var tarihi kapıdan içeri girerek...İstanbul a hiç gelmemişim.Beyazıt, istanbulun merkezi mi ne...bu kalabalık mahşer yeri gibi...kaybolmamalıyım...
Okuldan aşağıya doğru çemberlitaş,sultanahmet,eminönü...Okuldan aşağı doğru laleli,aksaray..fındıkzade...çapa.Okuldan aşağı doğru vezneciler,fatih...İlk kez tramvay görüyorum ...durak isimlerini ezberliyorum...Çok yanlızım... hafta sonu evci çıkamıyorum kimsem yok..1993..beyazıt laleli...Nataşalar...hepsi güzel hepsinin sırtında torba...Kaba, çirkin ,ağzı bozuk laleli beyazıt esnafı,gözgöze gelmemeye çalış,donuk gözleri  pis pis bakar...Babamı özlüyorum...Tramvay soğuk geliyor tramvaydan korkuyorum otobüs daha bilindik...kardeşlerim gözümde tütüyor..".Okuldan eve gelince" artık yok, "okuldan yurda gelince "var...yurtta halı yok çok içerliyorum buna... beton zemine baktıkça annemin sıcaklığını çok özlüyorum...Paramı iyi saklamalıyım...çantama koymamalıyım...okuldan yurda yurdan okula...geçecek...4 yıl...
Etrafımda ki kızlardan gurbetlik acısını hisseden yok...Hepsi keşfetmenin peşinde..."İstanbul "onlar için yeni tanıştıkları bir erkek arkadaş gibi...Yeni erkek arkadaş çok renkli her rengini görmek istiyorlar...çok mutlular...Ben  renk göremiyorum gurbetlik her gördüğüm şeyin önüne geçiyor ilk onu görüyorum ...gurbetlikten kurtulamıyorum... bu yüzden olsa gerek her ay memleketime otobüs bileti alıyorum...Cam kenarı...Kirli giysiler ve otobüste okunmak üzere alınmış kitaplarla dolu valizim...
İstanbul dan Ankaraya hareket eden kamil koç yolcuları hareket saatiniz gelmiştir...
Gurbetlik yakımı bırakıyor rahat nefes alabiliyorum,etrafımı görmeye başlıyorum...sessiz yeşil yollar...mavi gökyüzü beyaz bulutlar...güzel insanlar koltuklarında...kitabımın bir sayfasına "şimdi sapanca gölünden geçiyorum 1994 ocak "yazıyorum...Yüzümün bir yarısını cama yapıştırıyorum...
Özlenene giden yol....
Özlenene giden yolda çok mutluyum.