30 Ekim 2012 Salı

virginia woolf ile ben

Kardeşim yeni aldığı fotoğraf makinasını tanımaya çalışıyor etrafında ki her şeyin fotoğrafını çekiyor...
Çektiği fotoğraflara bakınırken "Virginia Woolf ' a bak" diye habersiz bir anımda çektiği fotoğrafımı gösteriyor.
Virginia Woolf ' u  tanımıyorum sırf bir anlık pozum onu andırmış diye Virginia Woolf ' u merak ediyorum.
O ' nu araştırıyorum bindokuzyüzlü yıllarda çektirdiği fotoğraflara bakıyorum hangi duruşu hangi ifadesi bana benziyor diye düşüncelere dalıyorum, karanlık  kuyudan yavaş yavaş bir su kovasını çekiyorum.
Virginia Woolf karanlık kuyu ben onun içinden çekilen bir kovayım.Susamış birinin elinde değil sanki kovanın
ipleri , yavaş çok yavaş bir şekilde yukarı doğru çekiliyorum."Her ne olursa olsun yazın aklınıza nasıl ne şekilde gelirse gelsin  özgürce yazın" demiş olması şimdi beni cesaretlendiriyor Virginia Woolf.
O na benziyor işte yan profilim aynı onun gibi bakmışım...Başka bir gezegenliyiz başka hayatta başka koşullara alışkınız ki dünyaya uyum sağlamamız hep cesaretlendirmeyi gerektiriyor,kadının dünyalı olması çok zor ki yardım edilesi elinden tutulası lazım.Şimdi karanlık içinde gün yüzüne doğru ağır ağır çıkarken aklıma
ilk geleni yazıyorum Virginia Woolf hatırına;

Aklıma ilk gelen aşk , hem de ilk aşk..

Aşk nasıl bir şey nasıl anlatılabilir ki...İlkokula yeni başlamışım doğuanadolunun içlerinde bir şehirde...Her sabah babam elimi tutarak okula götürüyor ,okul kapısında sıcacık olmuş ellerimiz ayrılıyor içim eziliyor...
sınıftan içeri girer girmez gözlerim hemen o çoçuğu arıyor o çocuk gözlerimi kendisine hapsetmişti benim bir suçum yoktu hep ona bakıyorum...Adı Deniz...hiç deniz görmemiştim.... Gerçek denizi merak ediyorum sırf onun adını aldığı için...Babamın elini bırakırken onu görebilmek arzusu ile içim az ezilir bile olmuştu...
Sınıfta kara önlüğüm beyaz yakam, bir tas su ile ıslatılarak ancak taranan gür saçlarımda ki koca kurdelalarımla ben herkes gibiydim ama Deniz her gün değişiyordu,her gün gözlerim onu daha güzel görüyordu... Gözlerim hep onunlaydı o da bunu farketmiş ki bir gün ders ortasında beni öğretmene şikayet ediyor...İlk kez Deniz benim adımı söylüyordu hiç çekinmeden tüm sınıfın içinde ayağa kalkmış öğretmene
bakıyor sesinde ağlak bunalmış bir ton var..."Öğretmenim ayşe hep bana bakıyor"...Tüm sınıf kahkahalara
kapılmış iken öğretmenim işi çok ciddiye almış beni tahtaya kaldırmış ellerimi açmamı söyleyip cetvelle vuruyor...Ellerimde sıcaklık hissediyorum ,babamın ellerini bırakırken hissettiğim sıcaklık gibi değildi...
Cetvel izi kalmış yanan ellerimi nereye koyacağımı bilemiyorum oysa suçlu olan ellerim değil gözlerimdi...
Aşk doğuanadolunun en kurak ilinde denizi  buldurmuştu ve o günden beri
Deniz ismini duyduğumda hep elimde sıcaklık hissederim,aşk hep kalp ile hissedilecek bir şey değildi...

Sonra aklıma hayat geliyor...

Hayat diye köyde odamız vardı anneannemin evinde...Evin dışarıya açılan büyük girişine denilirdi..."Hayatta
sofra kurdum hadi çabuk gelin diye bizi yemeğe çağırır!""Hayatın kapısını açık tutmayın sinekler sofraya üşüşmesin!" diye uyarırdı."Küçük teyzenin nişanı hayatta yapılıvericek.""Hayat kışın soğuk olmasın diye halının altına hasır ördüm" derdi anneannem.   Bu  oda aklımdan hiç çıkmaz , hayat denildi mi aklıma ilk gelendir,odanın içinde her daim hareket vardı sofralar kurulur yemek yenililir ;dostlar gelir sohbetler yapılır
gülünür eğlenilirdi.Bir gün beyaz  kefen içinde anneannem hayatın ortasına yatırılıp tüm çocukları ve torunları
onun çevresinde iken hayat odasının artık eskisi gibi olamayacağını biliyorduk.
Benim yazmak isteğim varmış sevgili Virginia Woolf şimdi burada kesiyorum yazımı karanlıktan gün ışığına doğru çekilirken kovamda çok şey olsun istiyorum bol bol yazmak için...
..





.










29 Ekim 2012 Pazartesi

Kurban-Yumyum




Bu bayram yine köydeydim.Çocukluğumun  bütün bayramları köyde geçmişti,gençliğimde köyden utanmış uzak kalmış, Yunus doğunca tekrar özüme dönmeye karar vermiş her fırsatta köyüme
kaçmaya çalışmıştım...Köyün nerdeyse tüm yaşayanları akrabamdı, havası ,suyu, doğası hiç bozulmamıştı.

Bu bayram puslu soğuk ve nemliydi,sobanın ateşini hiç söndürmedik.

Köyün çocukları, hepsi akrabam olur ,bizim evdeydi çünkü bizim evde dışarı çıkamayacak kadar hastalanmış Yunus vardı.

Yumyum kaybolmuştu arife günü, evin etrafından hiç uzaklaşmazdı "Yumyum gel"diye bağırınca
hemen saklandığı yerden çıkardı ,Gıdık gibi sokulgan değildi uzak durmayı yeğlerdi kendini sevdirmezdi ,Gıdık ise "beni sev"diye yerlerde yuvarlanır , olmadı kucağımıza atlar...

Güzel köyümün insanları yavru kedi köpekleri  ıssız ormanlara bırakır
açlıktan ölmelerini gözleri görmesin ister...Güzel köyümün insanları tarlalarındaki kaplumbağaları
suya atar bir kaç yeşil fasulye marulu paylaşmak istemez...Güzel köyümün insanları ineklerini koyunlarını güderken sopa ile vurarak yön gösterirler yanlış yola giren hayvanı gücünün yettiğince
dövmeyi sever..Güzel köyümün insanlarının elinde her daim tüfek vardır  gördükleri her kuşu avlamak için..

İşte Yumyum'u ıssız bir ormanda  ölmüş kardeşlerinin başında titrerken bulmuştuk,günlerce iyileşemedi hep titredi sonra ona bir arkadaş daha bulduk Gıdık...İkiside ölüme terk edilmiş yavrular iken bu bayramda 6 aylık olmuşlardı...

Arife günü Yumyum un kaybolmasına çok üzüldük aklımıza hep kaçırıldığı geliyordu çünkü çok güzel avcı köpeğiydi ve kaçıran kişi kim ise onu beğenmişti ona iyi bakacaktı kendimizi özellikle
Yunusu böyle teselli ediyorduk...

Kaybolanın ardından beklemenin çok acı bir şey olduğunu arife günü hissettik...

Yumyumu kaçırmışlardı kaçıran kişi onu bizden daha çok sevecekti bakacaktı...

Arife günü yoğun bir şekilde Kurbanlık lafı edilip, Yunus "kurbanlık ne demek" diye sorunca,
hiç çekinmeden sakınmadan  kurban kesmeyi anlatıverdim...

Bayram sabahı Yunus kusmaya başladı,bağırsakları da bozulmuştu üşüttü dedik sobanın başında
minderde yatırdık...Köyün çocukları Yunusla soba başında bayramlaştı...

Minderden bayramın birinci gününün sonuna kadar kalkmadı...Arada kusup tuvalete gidiyordu...
Acaba Yumyumun kaybolması ve kurban, açıklamalarım çok mu tedbirsiz idi ...

Bayramın birinci gününün akşamı evde çocuklar çoğaldı hepsi sobanın başında, çocukların en büyüğü 7 en küçüğü 5 yaş arasında  seyrediyordu ve bir kaza olmasın diye sobanın başından ayrılamıyordum.Sobanın üzerinde fokurdaya fokurdaya kaynayan kazandan korkup kazandaki sıcak suyu demliğe boşaltmaya
  çalışırken çocuklar tartışmaya başladı.Bir oyun oynanacak ve en büyük olan ilk başlayacak...Hep bir ağızdan yaşlar söyleniyor söylenilen yaşlara inanmayanlar çıkıyor bir türlü
en büyük seçilemiyor... Biri en büyük benim diye bağırınca çok sinirlenen biri de "en büyük Allah tır" dedi,diğerleri "Allah nerde ,çok uzakta,"diye konu dağılınca yine aynı çocuk "Allah şah damarımızdan daha yakındır"derken yüzümü sobadan çevirip çocuğa baktım eli boğazındaydı ve yaşı en küçük olandı...

Ben anlatamasamda Yunus bir şekilde öğreniyordu,çocuklar gidince Yunusu kucağıma aldım Kurbanı bir kez daha anlatmaya çalıştım her yapılan ibadet Allaha yakınlık içindi o bize çok yakındı ama biz bunun farkında değildik...Farkında olmak içindi...Yumyum kaybolmuştu ondan
uzaklaştık ama ona yakın olan biri vardı ve onu bizden daha çok sevecek ve koruyacaktı ,kurban yakınlığımıza aracı oluyor onların gittikleri yer dünyadan daha güzel bir yer...

Her söylediğime inanıyordu Yunus bayramın ikinci günü hastalığı geçmişti..

Bense, söylediklerim ve inandığım ve yaşantım arasında 3 kapılı bir evin içinde yabancıyım...

Güzel köyümün insanlarından kuran kursu hocası kurban derisi için kapımıza geldi selamsız bir şekilde deriyi sırtlandı ses çıkarmadık, kapımızın kenarında  bize emanet edilmiş başka bir kurban derisini de sırtlayınca "sahibinin izni olmadan veremeyiz "dedik...Çok sinirlendi 
onu boşuna oyalıyorduk ve gidilecek daha çok kapısı vardı.Emaneti nasıl  verebiliriz diye
 soramazdık karşımızda kuran kursu hocası vardı,dün şah damarını göstererek Allah ın yakınlığını
anlatmaya çalışan çocuğun da babasıydı.

Bayramın son günü İstanbul a yolculuk vardı.Otobüs bileti zor bulunmuştu.

Bavullarımızla yerleştiğimiz araba bizi otobüse yetiştirecekti...

Köydeki evimizden yavaş yavaş uzaklaşırken köyümün havasını içime çekmek istedim,arabanın camını açtım gölün kenarından geçiyorduk kokuyu içime çekerken çürümeye başlamış bir hayvan
kokusunu ayırtettim , kokuyu aldığım an ile Yumyumun cansız bedenini görmemin arasından kaç sanise geçti belki hiç zaman geçmedi bir an da oldu o bir an da zaman yoktu...Zamanın olmadığı
 yerdeydi  Yumyum...

Güzel köyüm,güzel köyümün insanları  zamanın işlediği dünyadasınız şimdilik...Küçücük çocuklarınız bile iyiliğin merhametin sevginin şah damarlarınızdan  daha yakınınızda olduğunu bildiğine göre Yumyum u nasıl öldürebildiniz...










16 Ekim 2012 Salı

MOTORLU KAYMAKÇININ PEŞİNDEN KOŞTUK



Bugün Yunus'un okuluna gittim.Öğretmeni ile görüşmek için. Teneffüs saatinde çocukların arasından geçip bekleme odasında  beklerken, öğretmen seslerinin öğrencileri bastırdığını dinledim.
"Koşmayın,kesin sesinizi,sessiz olun,sıraya dizilin,ip gibi dizilin,dinlemeyene ceza var,sırayı bozana ceza var,Ege neden  sözümü dinlemiyorsun,söz dinlemeyene ne yaptığımı biliyorsun"

 Bekleme odasında beklerken,dışarıda ki seslerden Ege'yi merak ediyorum görmek istiyorum...
Söz dinlemeyene ne yaptığını  bilmediğim o öğretmenden  iki dakikada sadece sesini duyaraktan korktum,Ege nasıl sözünü dinlememe cesareti gösteriyor merak ettim.Bekleme odasından kafamı çıkardım ,birinci sınıf olsa gerek hepsi çok küçük , öğretmenleri öğrencilerini teneffüste kolluyor.
 Ege yi seçemedim çünkü ben kafamı dışarı uzatıncaya kadar öğretmen sınıfını hizaya çekmiş tüm
küçükler ip gibi dizilmiş sınıflarına gidiyorlardı...

İçim bunaldı...Dışarı çıkmak istedim.Yunus'un öğretmeni geldi o sıra...

Yunus'un dersleri ,arkadaşları ile uyumu,öğretmenini dinlemesi çok iyiymiş,matematikte bir hata
yapmış küçük sayıdan büyük sayıyı çıkarmaya çalışmış ...hemen önlem alınmalı bol bol evde alıştırma yapmalı imiş...yoksa zorlanabilirmiş...Yunus'un tüm arkadaşları yazın yaz okuluna gelmiş
bol bol alıştırma yapmışlarmış Yunus bütün yaz ne yapmış?

Bu dar odada ,küçük sayı,büyük sayı,alıştırma,çıkarma sadece bir ses olup teneffüste ki söz dinlemeyene ne ceza vereceğini bilemediğim öğretmenin sesi ile birleşip büyüyüp devleşip eziliyorken ,Yunus bütün yaz ne yaptı sorusu ile kendime geldim.Ve birden bire iç huzuruma
kavuşup dile geldim;

Yunus ile bütün yaz , motorlu kaymakçı, peşinden koştuk...Köyümüz çok ıssız, motorlu kaymakçı
frenine basmadan hızla geçip gider ...biz buradayız diye hep peşinden koştuk...


BÜYÜKADA DOSTLARI


25 senedir görüşülememiş eski dostlar için Büyükada ya gidiyoruz...Büyükada ile evimizin arası
25 dakika... hesap ettik...






Adada ki eski dostlar Ufuğu en son 15 yaşında görmüşler.Ufuğu görünce "çok büyümüşsün"dediler...25 sene çok büyütür diye güldük bol bol...
Bol bol gülerken dostluğu düşündüm,dünya dostluk ile güzelleşiveriyordu...bunu anladım.
Nadide hanım seneler evvel Ufuklar ile kapı komşuluğu yapmış 25 sene sonra bizi öyle karşıladı ki aradaki yıllar yalancı gibi kaldı...
Nadide Hanımın kapısını habersiz çaldık, içeri buyur eden gülen yüzü sımsıkı sarılışı dostluğunun
belirtisi idi...
Dostluğu ne güzel ne sağlam bir şeymiş 25 sene  ile törpülense de yok olmamış...

Bundan sonrasını Yunus'un kareleri anlatsın...

Yunus'un çektiği fotoğraflar

























12 Ekim 2012 Cuma

açığa çıkan sırlar

Babam maaş günlerinde eli kolu dolu gelirdi,ayın ilk gününü dört gözle beklerdik 3 kardeş.
Babamın aldığı şeyleri annem 30 güne bölerdi,"size kalsa bir günde hepsini yer bitirirsiniz"derdi...
Kahve fincanı ile babamın aldığı fındık fıstığı her akşam önümüzde bölerdi gerisini kaldırıp saklardı...
Saklaması benim yüzümdendi çünkü kendi hakkımı bir çırpıda yer bitirir geri kalanlara göz dikerdim...
Akşam olmadan yemekten önce babamın aldığı o çok kıymetli şeylerden tatmak isterdim,istemek bazen
komaya girecek bağımlı gibi kontrolümden çıkardı.Her yeri aramaya başlardım , nasıl bir heyecanla fındık fıstık arama ki yer yataklarının üst üste yığıldığı yüklüğü yıkardım belki bir umut yatakların arasındadır diye
sonra koca yatakların arasında ben kalırdım annem bağıra çağıra gelip beni kurtarana kadar...

Evimize bir kural koyduk ,evimize sağlıksız hiç bir şey alınmayacak hem paramız hem sağlığımız için...
Yunus'a ne gösterirsek onu görüyordu,ne yersek o da onu yiyordu sağlıksız dediğimiz şeyi ısrarla istemiyordu.
Geçen hafta bir fuar gezmesinde   içi sırf çikolata dolu gününün geçmesine az bir vakit kalmış tüm çikolata büsküvi gofretlerin satıldığı bir showrooma girdik...Aklım başımdan gitti her şey ucuzdu..
Neresinden bulduysak bir çakmak birkaç ıslak mendil alıp çıktık içi hazine dolu heyecan verici yerden..
Aklım kocaman kutularda satılan çokomellerde kaldı.
Hemen plan kurup hiç kimseye çaktırmadan kocaman çokomel kutusunu kapacaktım.Kaptım.Kasadaki hanım;
"bir ay içerinde bitirmeniz lazım günü doluyor"dediğinde gülümsedim en fazla 3 gün de bu koca kutuyu boşaltacaktım...
Eve gelir gelmez kutuyu saklayacak yer aradım her gizli yer açıktaymış gibi geldi,her uzandığım gizli köşede
hep  "Kim koydu bu zararlı şeyleri buraya"diyen büyük bir hayal kırıklığıyla ve kızgınlıkla bakan 2 çift gözü görüyordum...2 çift gözün karşısında utanıp sıkılıp,büzüşüp tekrar yeni bir gizli yer arıyordum.Bu sıcak bunaltıcı yazdan kalan günde kışlık ceketlerin arası "çok iyi "bir gizli yerdi...Nerden bilebilirdim ki ertesi gün
hava kış gibi soğuyacak ,evin babası ,sabah işe giderken  kışlık ceketini giymek isteyecek...

Açığa çıkan sırlar her zaman utandırır sahiplerini, benim sırrım maskara yaptı...Bir koca kutu çokomele ,tüm saygınlığımı, kural koyuculuğumu ,kaptırdım...Dolu kutu yerine hiç yoktan yarılanmış kutuyu bulsalardı belki
maskaralığımın bir çekilebilirliği olurdu...

Yunus, her an saldıraya geçecek zehirli bir yılana bakar gibi bakıyordu çokomel kutusuna ,yine de bir umut
"bu kutuyu çöpe atmayalım istersen,köye götürelim bayramda çoçuklara veririz..."

"çocukları zehirlemek mi istiyorsun anne!!"...

Annen zehirlenmiş yavrum....aklını kaybetmiş,hiç yoktan son bir kez fotoğrafını çekelim demesinden anlamadın mı?...




5 Ekim 2012 Cuma

iki köpekle zirveye yolculuk

Zirveye çıkarken yanımda olun diye çağırmadım ikinizi,ben bir başıma hep uzaktan baktığım o tepelere gitmek istedim birdenbire durduk yerde...Yanıma  kızılcıktan kopardığım sopamı aldım ve tırmanmaya başladım...Arkamdan arkamdan bazen yol gösterir gibi önümden önümden zirveye yolculuğuma
ortak oldunuz,davetsiz...Hatta "takip etmeyin beni  , gidin! "diye bağırdım, kızılcık sopamı gösterdim,hiç oralı olmadınız yoluma zorla ortak oldunuz,arsızca...
Tırmandıkça tırmanmak gerek zirvesi yok bu tepelerin... ardı var..
Dil çıkarmanız yorulduğunuzu gösteriyorsa , benim aklım tepelerin ardında, yorgunluk hissetmiyorum.

Bakın ; göremediklerimiz nasılda güzelmiş...






                                          Anladım ,tamam, dinleniyoruz.




Siz dinlenirken ben düşüncelere dalayım şu manzaraya bakarak...Nasılda küçülmüş köyümüz...
Biz büyüdük tepelere çıkarak bir dev olduk...
Her şeyi görebiliyoruz ama aşağıdakiler bizim gördüğümüzü göremez..Biz yükseklere çıkarak büyüdük...
İkiniz ne kadar küçüksünüz ama  peşimden ısrarla gelerek siz de dev oldunuz...
Her şey çok küçük devlerin gözünde,tepeler,köyler,evler,insanlar,sorunlar...
Küçük köpeklerim arada kaçalım böyle, dev olalım...
 Bir çoban köpeğinin sesi geliyor,kendi gelmeden köyümüze geri dönelim...