30 Eylül 2012 Pazar

Anneliğimin unutulmayacak anları

                                                            ıllustration:Lindy Longhurst

Anneliğime dair hep hatırlamak  istediğim anları düşündüm Yunus u uyutmaya çalışırken...
Anneliğime dair unutulmaz anlarımın başında Yunus'u uyutmak geldiğini düşündüm.
Daracık çocuk yatağında yanyana yatarken , bir elimle saçlarını okşarken öbür elimle renkli çocuk kitabını
tutarken ara ara artık gözleri kapanmaya başlamış mı diye okumayı kesmeden kaçamak bakışlar atarken
yorgun düşmüş küçük bedenini sesimi yavaş yavaş eksilterek uykuya dalmasını beklerken...
Bazen uyumak istemez , bedeni çırpınır durur...Daha gün bitmemiştir yapılacak bir dolu işi onu beklemektedir
yatmak için çok erkendir zorla yatırılmak dünyanın en kötü şeyidir masal bile dünyanın en kötü şeyidir...Tüm
gücüyle karşı koyar uyumamaya, gücünün yetmediği zamanlarda ağlamaya başlar,çoğunlukla ağlaması bundandır , gücü hep az gelir istediği şeyleri olur yapmaya...
Annesi yanında sımsıkı sarılmış, kulağına istediği her şeyi yapabileceğine dair umutlar verir,yarın...Yarın, yarım kalan her şeyini yapabilirsin ama şimdi uyu....Yarın için uyumak gerek...
Yarını düşünmeye başlarken Yunusun gözleri kapanmaya başlar...
Bedeni kıpırtısızlaşmış,gözyaşlarının izleri yanağında iz yapmış Yunus uykuya dalmış, uykuya dalmadan son bir kez annesinin saçlarını avuçlarına almış...
Annesi ,bir tutam saçını ,çocuk ellerinden ayırırken hep gözyaşı döker...Gözyaşlarının nedeni Yunusun akıttığı
gözyaşları ile aynı sebebtendir...Her zaman bu anı yaşayabilmek isteği ve mümkün olduramayacağını
hissettiği anda  gözyaşına sığınma...

28 Eylül 2012 Cuma

Elmalı Kek

Bahçemizi bu senenin başında almıştık, içinde bakıma ihtiyacı olan ağaçlar vardı.Elma,şeftali,kiraz ağaçlarının
dipleri kazındı,budandı bol bol sulandı...Meyva vermeye başlayınca gözümüz korktu tonlarca kiraz,dalları kıracak kadar iri elma ve şeftaliler..

Elmalarla,reçel,komposto,pekmez yaptık kalanını İstanbul a peşime getirdim.

Buzdolabı,balkon,salon koltuk takımının altları elma ile doldu taştı...Her gün üçer dörder yesekte bitecek
gibi değildi masanın üzerinde gözümüzün önünde olursa daha çok yeriz dedikçe içimiz bulandı bir tane bile
yiyemez olduk elmalar sarardı büzüldü çürümeye durdu...Elmalı kek yapmaya başladım ,malzemeleri sağlıklı
olsun dedim sırf bu güzel elmaları kalori küpüne çevirmemek için...İki yumurta çok az şeker,çok az günlük süt çok az tereyağı ve tam buğday unuyla bir kek uydurdum her gün onu yapmaktayım..
Sıkılmadan,usandırtmadan,baygınlık vermeden ,değişik sunumlarla  süsleyerek  aynı keki yiyoruz günlerdir.. 
Fotoğraflara zenginlik versin,entel dursun diye kekin yanına kitap koydum yoksa kitap okurken kesinlikle bir şeyler
yiyemem.Kitap okurken elimde olmadan dünyam değişir ve dünyaya ait hiç bir aktivite yapamam..Koltukta
uzanarak okurum masada oturarak okuduğum da görülmemiştir...Ama sırf güzel bir kek fotoğrafı çekme heyecanımla  annemin 36 yıldır büfede sergilediği porseleninde ilk defa çay içmiş olduk...

27 Eylül 2012 Perşembe

Şimdi Anne!

-Şimdi ,şu kırmızı yarış arabası tüm dünyam anne! Her şey onun resmi ile güzel görünüyor anne,ona bakmaya
doyamıyorum anne!

Şimdi anne şimdi ,yarın başka olacak...

7 yaşım şimdi anne yarın 8 olacak...7 yaşımı ne kadar çok sevdin anne?



7 yaşını çok sevdim Yunus...Sen okuldayken, ben birlikte çizip ,boyayacağımız ve duvarımıza asacağımız
şanslı resimleri aradım , okuldan gelip boyalarımızı masaya döküp birlikte resim yapmaya başlayınca mutlu oldum..7 yaşının verdiği mutluluğu duvarlarımıza bile astık...
o

26 Eylül 2012 Çarşamba

Çabuk Ol Anne !

-Çabuk ol anne tren geliyor şimdi çekmelisin hadiii...

-Şimdi anne şimdiii....

-Geç kalma anne,yoksa treni çekemezsin , şimdi annee...

Şimdi 7 yaşındayım anne ,7 yaşımda yapacaklarımızı hemen yapalım şimdi anne yoksa geç kalacaksın...
Şimdi yapalım pastel boyayla  yumyum ve gıdığın  resimlerini şimdi asalım salonumuzun en güzel köşesine
şimdi ...Ardına önüne bakma anne yoksa yakalayamazsın şimdi anne şimdi yapmalısın...

Araf

Dün, onüç yaşlı hanımla izlediğim film.Tek başıma ilk kez sinemaya gitmenin heyecanı ile film başlayana
kadar tüm izleyicileri ( onüç hanımı )  gözlemledim.Onüç hanımın her biri farklı zamanlarda tek başlarına
salona girdi, birkaçının yaşı hareket etmesini zorlaştıracak kadar ilerlemiş , görevlinin koluna girerek yardımla
yerlerine oturdular. Kimse birbirini tanımıyor...Birazdan izlenecek olan film "taşrada"geçiyor,bu hanımlar "taşra"yı televizyondan sinema salonundan tanıyor gibi ,görünüşlerinden konuşmalarından şimdi izleyecekleri
taşradaki drama çok uzaklar...
Film başlamadan , oniki hanım,kendilerini merak edebileceklere nerde oldukları hakkında bilgi vermek için telofonlarına yöneldiler,konuşmalar tespitimi doğruluyor.Biri torunlarını adadan yeni yollamış,biri çıkışta
eski yerlerinde buluşup çay içmek istiyor eski yerleri Moda daymış hiç bozulmadan eskisi gibi kalabilmiş,
biri, oğlu ile kız arkadaşı birlikte tatile çıkmak istemişler Avrupada aşıklar şehrine onları dün yolcu etmiş...
Bunlar duyabildiklerim...Şimdi film başlayacak ...Ve köydeki yaşantıyı sıradan sıkıcı bulan güzel kız bu sıkıcılığın kurtuluşu olarak
 tır şöförüne aşık olacak ,taşradaki kızın ve uzun yol tır şoförünün aşktan ne anladıklarını , erkek ile kadının aşktan beklentilerinin hep aynı olduğunun hiç değişmediğini  sonrasında
en ağır sorumluluk ve acının  yine kadının yaşadığını görecektik. Filmin  bazı görsel anları
çok iyi yakalanmış ,kışın buzlu ıslak camları ,uzun karlı yollar ,ergen arkadaşların diyalogları...
Ama kendini anlatamamış bir filmdi.İlk yarısı yavaş ve çok iyi yakanlanmış anlık görsellikler ile geçiyordu
herhalde taşranın sıkıcılığı anlatılmak isteniyordu  benim en sevdiğim sıkılmadan hatta taktirle izlediğim ilk bölümdü.Taşranın sıradanlığı çok güzeldi ve yaşanılması kötü bir şey gibi kaçılması gereken yer gibi göremedim.Genç bir kız taşradaki sıradanlığı sevmiyorsa her türk filminde uygunsuz bir adamla uygunsuz bir
şeyler yaşaması gerekti ve bu sıradanlık araftada es geçilmemiş...İkinci yarıda ise ne bulduysa tezgahına yerleştirmeye çalışmış bir seyyar satıcı gibi olaylar sıkıştırılmış en son sahnesi de artık taşmış olduğunun görseliliğindeydi...Tuvalette bebek doğurma olayını tüm ayrıntıları ile gösteren yönetmen , doğurma olayını
dakikalarca gösterdikten sonra ölü bebeğin getireceği sonuçları yanlış göstermesi hiç değinmemiş olması çok acı...Bebeğini tuvalette ölü doğduğunu ispat edememiş bir anne  ömür boyu ağırlaştırılmış hapis cezası alıyor yasalarımıza göre. Kasten bilerek insan öldürmeye giren bir suç...Film çıkışı kimse memnun değildi kendi kendilerine konuşarak...

Oniki hali vakti yerinde çıkışta İstanbulun eski ve kaliteli bir yerlerinde çay içecek,adadaki evlerine gidecek
olan bu hanımlar ile taşrada kendini yetiştirmeye kitap okumaya merakı olmayan bir kızın hayatını izlerken
Araf ta bir yerde olan benmişim gibi geldi...Bir tarafımda eski İstanbullu hanımlar, bir tarafımda  Kolbastı oynayarak eğlenen taşralılar ....araf ne güzel bir yer ...





24 Eylül 2012 Pazartesi

Ya,hiç kimse bana oy vermezse?


Kahvaltı sofrasındayız , üçümüz ,yüksek binaların güneşin girmesini önlediği pencere kenarında ki
masamızda sohbet ederek yemek yemeyi başarabiliyoruz.
Ne güzel bir şey başardığımızın farkına yavaş yavaş varıyoruz.

Mutlu soframızda bir ara fındığını düşürüp yerde onu ararken "iyi ki sınıf başkanı"değilim diyiverdi Yunus.
Bir anda soru bonbardımanına tuttuk masa altında aranan Yunus u.
Ne zaman oldu seçimler,kimler nasıl seçildi,sen aday oldun mu ?
Masanın altından beri Yunus cevaplıyor;
-Seçim olalı çok oldu, Başkan, benim de oy verdiğim Defne seçildi. Defne çok akıllı çünkü. 7 kişi aday oldu
en çok oyu Defne aldı.
Başkan olmak için el kaldıranların isimlerini saydı ,Yunus yoktu...
Baba ile kafalarımızı masanın altına götürüp;
-Neden sen başkan olmak için aday olmadın? diye sorarken yüzünü görmek istedik.
-"Ya ,bana hiç kimse oy vermezse diye düşündüm" derken, fındığı bulmuş elleri ile masa altının karanlığından
olsa gerek hüzünlü yüzünü gördük...
Yunusun bu şekil düşünmesinde bir anne bir baba olarak 100 de 1 babaya 100 de 99 kendime pay
çıkarmış bir şekilde  konuyu kahvaltı masasına yatırdım.
Başkan seçilmek için el kaldıranlardan ikisi dikkatimi çekti; sınıf arkadaşları ile uyum sorunu yaşayan ve okuldan atılma tehdidi alan biri ve diğeri yeni okul nakli yaptırmış iki gündür tanıştığı arkadaşlarına başkanlık
yapmaya talip olmuş...
Yunus anaokuldan beri o okulun öğrencisi her sene hep pekiyi olan karnesine bir de süper,altın öğrenci
rozeti madalyonu alarak gelmiş öğretmenlerinin hepsinin taktir ettiği özellikle kurallara uyması ve sessiz
olması konusunda, tenefüslerde tüm sınıf arkadaşlarının Yunusun peşinden koşup onun yanında oturmaya
çalıştıklarını da gözlerimle görmüşken ;
-Ya ,beni hiç kimse seçmezse !özgüven eksikliği nerelerden gelmiş de Yunus u bulmuştu?
Büyük bir hastalığın habercisi belirtilerle karşılaşmışım ve çare arıyorum kahvaltı masasında,
 ne yapacağım ,şimdi hemen müdahale edilmeli büyümesine engel olunmalı,gözüm uzun zaman binbir emekle
yaptığımız elma pekmezinde takılı kaldı...Elma pekmezini her sabah kaşık kaşık içersem de Yunus
kendine güvense içindeki o hastalık "ya kimse beni seçmezse" yok olup gitse...





22 Eylül 2012 Cumartesi

Unutamadığım Film Sahneleri ( 2 )

Bir akşam üstü izleyip sabaha kadar uyuyamadığım film,François Truffaut "Dörtyüz Darbe"... Hiç bir acındırma numarası yapmadan acındırmak yürek yakacak yerleri araştırmadan sadece
gerçekliği ve yalınlığı ile sonsuz bir acıma duygusu uyandırabilme gücünü bu film de gördüm.Yönetmen
henüz 27 yaşında ve ilk filmi...Antuan bir çocuk , çocuk olmanın; anlaşılmaz,yanlış,yanlız ve sürükleniciliğini
anlatıyordu.Son sahnesini hiç unutamıyorum.Gözü yaşlı melodram yada iyinin kazandığı mutlu bir son değildi.
Hiç görmeye alışık olmadığım bir sahneydi ki  filmin adını duyduğumda içimi burkan burkmayla kalmayıp
bulandıran sersem eden son sahnede; Antuan her şeyden kaçabilmenin mümkün olduğunu sanmış koşmaya başlamıştır koşar koşar ve hep görmek istediği deniz yolunu keser ve kameraya doğru gözlerimin içine bakarak biter.Sanki Antuan her şeyden uzaklaşabilecek miyim diye sorarak ,  gözlerimin içine doğru koşarak geldiğini sanırım...filmin adını duyduğumda.


1959 yılında çekilmiş bu filmin her sahnesi muhteşem,muhteşemliği filmin yalın ve gerçekçi oluşunda...
Bunu bizim sinemamızda hemen aklıma gelen Düttürü Dünya da hissettim.Düttürü Dünya da bir baş yapıt...
Kemal Sunal'ın en güzel filmi bence.
Düttürü Dünya ,Ankara'da geçiyor Ulus,Kızılay,Bakanlıklar...her gün önünden geçtiğim sokaklarda Kemal
Sunal sinemamızın şaheserini oynamış...

Zeki Ökten yönetmenliğinde Düttürü Dünya da Kemal Sunal geceleri pavyonda klarnet çalan gündüzleri de
çalışmak isteyen ama bir türlü başarılı olamayan biri otistik üç çocuk babası  ve yüzü hiç gülmeyen karısının kocası seksenlerin Ankara sında gecekondu semtimde yaşayan kahramandır...
Duygu sömürüsünden uzak ama gerçeğin içinde yalın abartmadan nasıl bir türk filmi çekilirin en güzel örneği.
Düttürü Dünya nın son sahnesini unutamıyorum...Kemal Sunal sabaha karşı Ankara sokaklarında klarnetini
çalarak koşturuyor...Klarneti ile parasızlığa,şanssızlığa,ağır sorumluluğa,umut yitirilesi kötü olaylara rağmen
DÜTTÜRÜ yaptığı sahne...




Düttürü Dünya nın film müziği de çok güzel, Kemal Sunalı'ın sesinden sonra çalmaya başlıyor...

21 Eylül 2012 Cuma

Unutamadığım film sahneleri

Bir kış günü izlemiştim, şimdi hatırlayamıyorum ama o kış günü de anneydim,Juliette Binoche anne rolunde
kendime çok benzettiğimi hatırlıyorum.

Ünlü bir besteci olan kocasını ve beş yaşında ki kızını trafik kazasında kaybeder.
Sürdürmek zorunda olduğu hayatta geçmişin tüm izlerini silmek ister.
Unutamadığım sahnesi ; geçmişe dair tüm eşyalardan kurtulmak için her şeyi satarken kızının odasında asılı
mavi rüzgar çanına bakdığı sahnedir...
Juiette en güzel filmini ve en güzel sahnesini burada oynamış...
Kieslowski'nin üçlemesinden "Blue" en sevdiğimdir ( o kış günü de anne olmam sebebiyle) Julitte bu filmi
başyapıt yapmıştır.

Diğer film sahnesi de Kieslowski den
A Short Film About Love
Aşk Üzerine Kısa BİR Film

Tomeks 19 yaşında postahane görevlisi bir genç,büyük betondan ruhsuz bloklarda (bizim toki evleri gibi)
yaşayan
karşı dairesinde ki orta yaşlı Magda yı teleskopla izliyor.Tomeks masum ve dürüst, teleskopla
izlediği kadına aşık,Magda hayatın ve aşkın maddiyatlığını yaşamış başka halini bilmiyor.
Tomeks , Magda'nın sesini duyabilmek yüzünü yakından görebilmek için sabahları süt dağıtmaya başlıyor.
Bir sabah ,sütü verirken sevgisini itiraf ediyor...En sevdiğim sahne Tomeksin itiraftan sonra koşarak
terasa çıkması ( soğuktan her yer buzlanmış) bir buz parçasını koparıp kulaklarına koyup beklemesi...
Bence, saf ,masum aşkın en güzel halini Tomeks o sahne ile göstermiştir...

Bal

Sinemada izlemeyi çok istemiştim Bal filmini.Geçen hafta dizüstü bilgisayarımdan izledim,çok şey kaçırdığımı
anladım.Film Karadenizde köyde geçiyordu tamda oralardan yeni gelmişken, Bal ,çok yakın çok bilindik geldi.
Filmin yorumlarına baktım ; görsellik ,yeşillik için güzel,müziksiz ve  sessizlik için iç bayıltıcı bunaldım diye yorum
bırakmışlardı.Bunaltan bir filmmiş!
Yeşillik denen şey herhalde Karadenizin ağaçları idi hepsinin ayrı ayrı adları olan;Akçaağaç,Dişbudak,Karaağaç,Meşe,Gürgen,Kayın,Göknar,Ladin,Sarıçam...
Baba Yakup oğlu Yusuf'a çiçeklerin ismini öğretmiş sessiz sessiz...
Bir çiçeğin başında duruyor baba oğul ,çiçeğe bakıyorlar birlikte daha önce bunu yine yapmışlar ki küçük
Yusuf çiceği tanıyor babası öğretmiş.
-Yer menekşesi diyor Yusuf...Babası başını okşuyor çiceğin yanından uzaklaşıyorlar...Küçük Yusuf yermenekşesini hiç unutmayacak babası öğretmişti ,yermenekşeleri yeryüzünde toprağa renk vermeye devam ettikçe Yusuf babasını hatırlayacak...
Baba Yakup duyarlı bir insan.Oğlu tarafından hep iyi hatırlanacak daha nice çicek isimleri öğretmiştir belkide;
gelinduvağı,çiğdem,sütleğen,ballıbaba,erguvan,ılgın,oğulotu,kuşdili.hayıt...Tüm çiceklerde küçük Yusuf
babasını anımsayacak.İsimleri ile tanınan her çiçek, baba Yakub a bu şekilde teşekkür edecek....

Sonrası çok acı verdi bana ,yok olan bir baba gözlendi yukarıda ki pencereden...

Yunus dün Hayat bilgisi ödevi için gözlerimin içine bakıyordu,her gün yapılması gereken bu ödev rutininin
asıl kahramanı olmak istemediğimden kesin kararımı koydum;"Sen yap ben kontrol edeceğim"..

2 satır cevap hakkı tanınmış bir soruya verdiği cevap üzerine konuşmak bilgilendirmek istedim.
Atatürk sizce neden başarılı olmuştur?
Sizce diye soruldu mu Yunus  kendi hayatına bakmış ve;
Atatürk çok kitap okuduğu,büyüklerinin sözünü dinlediği için başarılı olmuştur diye tek satırı doldurmuş.

Biraz soru hakkında konuştuk ama ikinci satırı yine de ben doldurmak istedim.
-Yaz oğlum;
-Atatürk vatanını çok seven duyarlı bir insan olduğu için...

Vatanını sevmek ne demekti ?Keşke Bal filminde ki gibi ,babalar vatan sevgisini, yaşadıkları toprağın
üzerindeki çicekleri oğullarına tanıtarak gösterselerdi.Toprağın altına girerek değil...

Dün yine bir baba vatanı için şehid oldu.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Ölümü anlat anne

Yunus birinci sınıfını bitirdi.Tatilde günlük yazması için babaannesi kitap defter karışımı eğlenceli(saftirik 1)
bir şey almıştı ama Yunus için erkendi,daha kelimelerini cümleye çevirebilecek seviyeye gelmediğini sanıyordum...Oysa Yunus için en çok istediğim şeylerden biri duygularını yazması diğeri de okumayı sevmesi...Erkenden çocuğu bunaltmak istemedim yazmak konusunda, zaten her şey kendi kendine  yolunu çoktan çizmiş bir su gibi akıp gidiyordu...Köyde çok vakti vardı.Oyun oynamak için pazarı bekliyordu  şehirdeki çocuklar köylerine pazarları geliyordu.Akşama doğru odalardan birine geçip kapıyı kapatıp
yazı yazmaya başladı.Haftanın günlerini elma,armut,domates,şeftali,erik.sakız,dondurma diye ayırmış .Hafta sonunda cumartesi,pazar günü hem köyün çocuklarıyla oynayacak hem de sakız ve dondurma yiyecekti herhalde doluluğu sebebiyle sakız ve dondurma günlerine ait sayfaları boştu..
Hafta içi günleri elma ,armut... (yemesi için zorladığım bahçedeki meyve sebze) günlerinde hiç aksatmadan
yazmaya başladı...Bazı günler misafirimiz olduğunda hemen içeri girip içinde misafirinde olduğu yazısını yazıp sonra herkese okuyunca çok hoşumuza gitti.  Misafirlik sebebiyle de olsa bir yazının kahramanı olmak gururlandırdı misafirlerimizi...Altıbuçuk yaşında bir çocuğun "yaşanılmış bir günü" yazması ve okuması
köyde duyuldu, Mustafa emmi sana gelmedik,
alınmayasın ,bizide yazsın Yunus diye geldik dediklerinde Yunus çok sevindi hatta günlüğün altına resimlerini
de çizdi...Misafiri çok seviyor Yunus onlarla geçirdiği vakti yazıyor resimliyor sonra okuyor...Eskiden gelmiş
misafir geldiği tarihi söyleyip o günü tekrar okutuyor neler yapmışız diye...Yine benim dışımda  kendiliğinden çok ama çok önemli bir şeyi başarmıştı Yunus, günlüğüne bakıp bakıp gururlandım...
Bizim köyde sela verilir ve sela okunurken herkes işini bırakıp kulak kesilir kim öldü diye...
Her sabah sela sesi duymaya başladık , okunan selanın sahibini tanımaya çalışma hangi köyden kimlerden
diye konuşmalar Yunus'u nasıl etkilemiş farkına varamadım.
Bir sabah yine sela okunurken Yunus u uyandırmadan sessizce  bahçeye inmiştim.Annem babamda bahçede
 sela kim için okunuyor diye pür dikkat iken Yunus'un bağrışı ile eve koştuk...Yatağında oturmuş ağlıyordu ...
-Anne uyanınca yanımda yoktun ,sen öldün, senin selan okunuyor sandım.
Sonra her okunan selada yanıma koşmaya başladı başka bir odada olduğumu bildiği halde yine de yanıma gelip gözlerimin içine bakıp sanki "selası verilen sen misin anne"diyecek kadar şüpheliydi...
Günlüğünü okumaya başladım belki bu konuda duygularını yazmıştır diye.Elma günü domates günü...
sadece misafire odaklanmış yada yapılan harekete olaya.duygularını ne hissettiğini yazmamış yada ben
anlayamadım."Rabia hep babası ile köye oynamaya geliyor onun annesi ölmüş herhalde gölde boğulmuş yada
araba çarpmıştır"Anneannemin annesi nerde acaba ,ölmüş",böyle cümlelerini okuyunca ölmek görememek kavramlarını karıştırdığını anladım.Göremediği her kesin öldüğünü sanması ,babası gecikse öldü babam diye
telaşlanması...Okul psikoloğuna mesaj yazdığımda bana ölümü uygun bir dille anlatmamı önerdi.Oysa
ben aynı fikirde değildim ne kadar geç anlatırsam o kadar iyi diyordum.Hep başka şeylere yarın ki olaylara
bir çizgi film kahramanına filan odaklanıp ölümü anlatmak yerine dikkat dağıtıyordum...Çocuk her şeyi anlar
sen anlat diyene "sen anlat ölüm"nedir diyesim geliyor susuyordum..
Dün Yunus u doktora götürdük tırnak diplerinden tırnak gelmemeye başlamıştı.Her halde eksik bir vitamin
dir diye kendimi sorgulaya sorgulaya doktora ellerini gösterince "yakın bir zamanda ölüme yada boşanmaya
tanık oldumu"dedi "hayırımızdan" sonra ateşli bir hastalık geçirdi mi sorusuna eveti büyük bir sevinçle hatta haykırdım.Bir ölümden  yada boşanmadan dolayı çok üzülüp tırnak oluşumu zarar görmemiş, ateşi yapmıştı
tüm kötülüğü...Nasıl bir psikoloji, insanın nerelerine vuruyor diye babası ile konuşa konuşa eve gelirken
köprü üzerinde dudurduk altımızda akşam trafinden uzaklaşmak isteyen yüzlerce taşıt hızlı ve çok sesliler
üçümüz elele verip hep koşup hem arabalar gibi ses çıkardık...Kimse bizi görmedi sesimizi de duymadı...
Akşam olup Yunus erkenden yatağına yattığında "hadi anne anlat bana ölüm nasıl bir şey"dedi. Sustum."Sen anlatmasan da ben biliyorum işte bu şekilde (mumyalar gibi) toprağın altında yatacağız mezarımız ev gibi olacak ama hiç hareket edemeyeceğiz çünkü çok küçük, gözlerimiz kapalı olacak, ben bir tek yanlız olmaktan
korkuyorum anne sen benim yanımda olursan hiç ölümden korkmam..."Tamam" dedim seni hiç yanlız bırakmam..Gözlerinden öpüp ışığı kapattım...
Kardeşimden Adalet Ağaoğlu nun bir kitabını almasını istemiştim yaş günü hediyesi olarak....Şimdi yanımda
onu okuyorum okurken kendimi kitabın akıcılığına bırakamıyorum.



18 Eylül 2012 Salı

Elma Sirkesi Yapımı

Penceremden elma ağacı görünüyor,elmalarını taşıyamamış dalları kırılmış.
Kırık dalın elmalarını topladım,hepsi yenip bitecek gibi değildi. Annemle bu elmalarla ne yaparız beyin fırtınası yaptık.Elma reçeli,elma hoşafı,elma marmelatı...
Sirke yapmak aklıma geldi,annem hiç yapmamış ama çocukluğunda ninesi yaparmış.
Annem önce ninesini hatırladı nasıl biri olduğunu eski izlenmiş bir filmi anımsar gibi anlattı.
Eski bir filmin kahramanı annnemin ninesi, okumuş kültürlü sayılıp sevilen bir kadın.Elmalarının ağırlığını çekememiş dalları kopmuş bu elma ağacı annemin ninesini canlandırdı şimdi bizimle , bana nasıl elmadan
sirke yapılırı anlatıyor.
Bir leğende elmaları taş ile parçala...

Elma ne kadar parçalanır ezilirse o kadar iyi olur.

Leğenin içine dağılan parçaları ve elmanın suyunu bidona doldur.

Bizim zamanımızda plastik bidon icat edilmemişti, kocaman cam ve toprak küpümüz vardı onların içine doldururduk.
Sonrası sabır....Sabırla sirke olmasını bekleyeceksin...
Annemin hafızasında sadece parçalanmış elmarı küpe doldurup güneşte 10-15 gün çürümenin hızlanması
sonra bodrum katta olana kadar bekletilmesi vardı.Annemin hatırladıklarıyla yaptığım sirke koyu renkli asitsizdi.
Bir gün ziyaretimize gelen dedeme "senin annenin tarifiyle yaptığım sirke"diye sirkemi tattırdım.Beğenmedi.
Annemin yanlış hatırladığını içine parçalanmış üzümde atılıp güneşsiz ortamda bekletmem gerektiğini tembihledi.Hiç gocunmadım çünkü elmada vakitte çoktu...Ama annem , ninesine ait hatıralarındaki yanılmayı ninesine yaptığı bir saygısızlık gibi kabullenmek istemedi,hafızasına güvenip anlattıklarının arkasında durdu.
Dedemin tarifi ile yaptığım sirke ,renksiz asitli idi ve daha çok beklemesi gerekirken dayanamayıp babama tattırdım.Babam koklayıp bir yudum içip "çok kaliteli şarap" dedi...

İlk kez teknolojiyi aradım şimdi internet olsaydı elma sirkesi nasıl yapılır yazsaydım,elma bol olsada vakittimi boşa harcamazdım diye vahlanıp durdum.Sonra internet olsaydı anneme dedeme sormazdım annemin ninesi
100 yıl öncesinden bana elma sirkesi nasıl yapılırı anlatamazdı diye vahlamamı kestim.
Bu defa köyde önüme çıkana elma sirkesi tarifini sordum kimse yapmamış ama eskiden şöyle yaparlarmış
diye bir dolu formül duydum.
Ayrı ayrı formüllü hikayeli onlarca elma sirkesi küpüm oldu....
(Elma sirkesi yaparken yanımda beni izleyen bir kedicik)

17 Eylül 2012 Pazartesi

Sonsuzluk ve Birgün

Her sabah Yunus'a taze sağılmış süt alabilmek için köyün bakkalına, bu köprüden geçip dört kilometre kadar yol yürüyordum. Sabahın serinliğinde ötüşen kuşlardan başka bir ses duymadan  bu görünen yolun sonunun gelmesini
istemeden yürüdüm.
 Bakkal yolu en yakın arkadaşımdı...
Yürürken nefes aldığımı verdiğimi hissettim bir tek.Başka kimin yanında sadece kendi nefesimi dinleyebildiğimi yada dinleyebileceğimi bile düşünmeden...
Bu yol bir başıma beni yürüttü , üstünde gökyüzü altında derin sular olan bu yol
 tek canlı sensin diyordu. Uzakta dağlar,küçük tepeler üzerinde yeşil ağaçları ile bana doğru yaklaşırken yürüdüğümü ilerlediğimi bir şeyleri tükettiğimi anlıyordum...
Tükenen neydi?
20 yıl önce bu uzak dağlara üzerindeki yeşillikleri ile küçük tepelere baktığımı biliyorum.Ben çocuktum.
Uzak dağlarda köyün malları yayılırdı. Çobanlardan biri arkadaşımdı. Gözlerim hep o uzak dağlardaydı.
Güneş uzak dağların arkasına girdiği o vakit , küçük tepelerden çıngırak sesleri duyulurdu.Çocuktum , hep
güneş batışını gözetledim  çıngırak sesine doğru koşturdum,bu sebeple olsa gerek bu manzarayı 20 yıl önce de bilirim.Zaman denen o değiştirici şey bu manzarayı değiştirememiş...Ben değişmişim çocukluğum tükenmiş.
Çıngırak sesine doğru koşan çocuk değilim bu yolda , büyümüş çoğalmışım.Çocuğumu büyütmek için süt
almaya gidiyorum.
Oysa bunları şimdi düşünüyor ve yazıyorum o yolda yürürken bunların hiçbiri aklımda yoktu.
Bir ben vardım ki nefes alıp veren hiç kimse yoktu düşünceler sorumluluklar bile...
Ben bu yolda yürürken çok okumuş çalışkan olmuş ama yanlış tercih yapıp istemediği üniversiteyi okumuş
sevmediği mesleği yapmak zorunda kalmamak için her şeyi denemiş ama paranın ve onu kazanabilmenin
çok önemli bir şey olduğunu anlamış tercih yapıp sorumluluk almış sorumluluklar arsızca sırtına binmiş biri
değilim.  Bu yol sessiz bir yoldu öyle sessizdi ki iç sesimin bile sesini duyamıyordum.
Yolun benden başka görünenleri üstümdeki gökyüzü sessiz,altımdaki derin su sessiz uzaktaki dağ sessiz ,
 yıllardır değişmeden aynı kalabilmeleri bu sessizliklerinden olsa gerek...Ben çocukken çok konuşur çok  hayaller kurar gerçekleşmesi içinde tercihler yapardım,sonra tercihlerim ben olmaya çalıştı sorumluluklar arsızca sırtıma binip  kamçıladı ,sonra değiştim,tükendim....


müzik:Eleni Karaindrou ,eternity and a day filminden bir sahne
(-Yarın ne kadar sürer Alexander?
-Sonsuzluk ve birgün kadar...)

12 Eylül 2012 Çarşamba

UZAK

Uzak olmak istediğim şeylerden uzaklaşabilmek ne büyük bir nimetmiş...

Annem , babam ve oğlum ile ikibuçuk ay bu gölün kıyısındaki evimizde dört başımıza yaşadık.

Telefonsuz,elektriksiz...

Bir köpek arıyorduk ya,adı da Yumyum olacaktı ,bulduk hem de iki tane..

Bu güzel doğada yaşayanlar, yavrulayan köpeklerini kedilerini ,ilçeye okul önlerine yada ıssız kimselerin geçmediği bir aralığa  bırakıyorlarmış.Yumyumu işte o ıssız orman yolunda bulduk,ölmüş kardeşlerinin başında titriyordu,zayıflıktan bir deri bir kemik kalmış ayakta duramıyordu.İlçeye giderken de yine çok zayıflıktan yürüyemeyen çöp kenarına atılmış bir yavru aldık,adını Gıdık koyduk.

Annem kediden köpekten korkardı ama kendilerini öyle sevdirdiler ki ...Annemle onlara tahtadan klube yaptık ama orada yatmak yerine hep yanımıza kıvrıldılar..

Akşam olup kapıyı kapatınca sabaha kadar kapımızı tekmeleyip havladılar "bizi de içeri alın "diye..
Yunusun gizlice kapıyı açtığı ve masa altına sakladığı anlarda annem çok tepki gösterince onlarda
içeri girilemeyeceğini anladılar...Bir gün Gıdığı kapı önünde göremeyince Yunus la aramaya koyulduk.
Bizsiz hiç bir yere de gitmezdi...Etrafta göremeyince uzaklara bakınmak için üzerimize hırka alıp çıkalım diye
odaya girip bavulumu açtığımda Gıdığı içinde uyurken bulduk...

Bu sarı olan Gıdık, yaramaz bir okadar da cana yakın hep yanımızda ama Yumyum çok çekingen her şeyden
korkuyor kaçıyor çok büyük bir tramva geçirdi diyerek onu kendi halinde bırakıyoruz...Yunus biber diplerini
yanında sapı görülen kazma ile kazdıktan sonra yorgun düştü günlük yazıyorken görülüyor,bakmayın siz Gıdığın öyle oturduğuna her an Yunusun eline hamle yapıp kalemini kapabilir...

İkibuçuk ay nasıl geçti yazmak istiyorum şimdilik bu çabucak  yazıyı Bolkepçe için yazıverdim.