19 Ocak 2012 Perşembe

Çirkin Betty iş hayatında...

Yazdıklarımdan pişman olurum ,yazmasam da olurmuş neye yaradı bu yazı diye...
Çoğunlukla da utanırım yazdıklarımdan, yazılarım annesinin altın gününe gitmiş bir çocuğun ruh hali gibi
bir aidatsızlık bir yabancılık bir sıkıntı içinde yuvarlanıp gidiyor...
Arayış içinde değilim ama kendimi bilmezlik içinde kaybolmuş gibiyim...
Hayatımda ilk kez bir iş hayatı tecrübesi yaşıyorum...Öğrenme aşamasındayım,
 öğrenmek zorunda olduğum iş çok sevimsiz çok yabancı çok zor...Fatura sınıflandırıp kdv hesaplayıp
muhtasar beyanname hazırlamayı sevmeye çalışmak bana çok zor ama hayat hep istediğim gibi gelmiyor biliyorum onun için gözüm kapalı işimi yapmaya çabalıyorum.
İşimi yaparken kendimi kaybedip yabancı biri olmak istemiyorum bu da çok zor...
Çalışanlar güzel giyiniyor saçları fönlü makyajları ışıl ışıl...
Bir kaç gün içinde beni tanımışlardır diye düşünüyorum iş arkadaşlarım...
Aynı şekilde toplanmış toplanırken hiç özenilmemiş saçlarım,aynı kıyafetler,uzun hırka bol pantalon,aynı yüz ifadesi öğrenmeye odaklı  hep tereddütlü hep kaygılı bakışlar...
Rahat değilim, cahilim her konuya ,kendime güvenemiyorum, hiç gülmedim ...
Işıl ışıl parlıyor iş arkadaşlarım, içim açılıyor ara ara başımı faturalardan kaldırabildiğim zamanlarda onlara bakdıkça... sanki benim yaşadığım dünyanın insanı değiller ,eminim onlarda benim için böyle düşünüyordur...
Çok hoşuma gidiyor   konuşmalarına kulak misafiri olmak dedikoduları makyaj sırları alışveriş önerileri
sanki daha bi çekilebilir düzeye geliyor acemiliğim yabancılığım...Para kazanmaya başlasam,işimin ehli olsam
onlara benzer miyim düşünüyorum,her günüm onların içinde geçecek üzüm üzüme baka baka misali ve özenenin ben olmam sebebiyle...Benimle pek muhatap olmak istemiyorlar göz göze gelindiğinde bile bakışlarını kaçırıyor iş arkadaşlarım...Onların yanında yine çocukluğuma dönüp annemin altın günündeymişim
gibi geliyor ben takısız süssüz küçük, onlar takılı süslü büyük...Aramızdaki uçurumu kapatabilirmi ,yarın, bir kolye,  uzun topuklu bir çizme alsam...Saçlarımı fönleyip dudaklarımı yanağımı renklendirsem...kendime güvenim gelir kendimi sevip sevdirebilir miyim?Çirkin Betty gibi çirkin ama kalbi temiz olsada yeterli gelmiyor
illa güzel olması gerekiyordu.Herkes gibi olunca her şey yoluna giriyor...
Yazmak istediğim şeyler bunlar değildi başka bir şeydi...Bir sonra ki yazıda umarım bir cesaret bulur yazabilirim...
İşimi yaparken kendimi kaybetmekten bahsediyordum...Bulunduğum ortamda çirkin ördek yavrusu gibiyim
beni bir kuğuya dönüştürmeye çalışırmı işyerim?...Kim benzemek istemez çirkin ördek yavrusu iken kuğuya
dönüşmeyi...
Şimdilik bu kar manzarası gibiyim çalışan arkadaşlarımın ışıltılarına dair...Soğuk ve uzak...Bilseler o soğuk
o uzak yerde de bir ocak yanıyor sıcacık bir hayat yaşanıyor...

5 Ocak 2012 Perşembe

Annelik İçgüdüsü

Elimdeki kitabın adı "unutmak",yazarı ise İnci Aral. Şöyle yazıyor 240 ıncı sayfada;
"Kopuşlarımın en dayanılmazı ardımda üç ve beş yaşlarındaki iki küçük çocuğumu bırakıp gidişimdi.Boşandığım gece o evde yattım.Ertesi gün eşyamı taşıyacak kamyonet kapının önüne geldiğinde
oğullarım öğle uykusundaydılar.Ama araba hareket etmek üzereyken uyarmış olmama rağmen babaanneleri
onları aşağıya indirdi.Son bir iki parçanın yüklenişini merakla,dehşetle izlediler.Onları öptüm ama buz gibiydiler.Arabaya bindiğimde,motor çalıştığında,bir ağızdan korkunç bir feryat kopardılar.Anlamışlardı
gidişimin kesin olduğunu,o eve bir daha dönmeyeceğimi."
Çocuklarını bırakıp gidebilen hayatlarını onlarsız  yada arada bir görerek sürdürebilen anneler...
Önceliği çocukları olmayan yada olamayan anneler...
İşi,kariyeri,sevgilisi,bağımsızlığı ,çocuklarından önce gelen anneler...
Annelik içgüdüsüne inancım zayıfladı,her annenin içgüdüsü olabileceğine de...
Sonradan kazanılan bir müdür,bir öğretmen sıfatı gibi.Müdür olduğumda tüm astlarıma eşit davranacağım yada
öğretmen olduğumda tüm öğrencilerimi çok seveceğim gibi ya seversin eşit davranırsın yada sevmez ve eşit
davranmazsın.Annelik sıfatı da her kadına göre değişiyor olsa gerek.
Ama anneliği kutsallaştırmışız,yemeyen yediren ,giymeyen giydiren,uyumadıkça uyuyamayan,hastalandığında
hastalanan,sevindiğinde sevinen bir anne olunmalı.Anne olan bunları yapmalı hissetmeli.
Anne sıfatına çok büyük fedakarlıklar yüklenmiş bu yükü ağır kabul edip  yüklenemeyen yada yüklenmek istemeyen anne kötü müdür? Bilmiyorum.Ama;
Yükü sırtlanmayan çocuk hayatı boyunca bu soruyu soragelecektir.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Patlak apandistle 6 günüm

Birinci günüm;Akşam olmuş Yunus yatağına gitmiş beni bekliyor koynuna doldurduğu bir dolu kitapla.
Uzanıyorum yanına ,okumaya başlıyorum,içimde özellikle karnımda tarifsiz bir ağrı ile.Ağrıyı önemsemiyorum
dikkatimi okuduğum uyduruk masallara odaklıyorum.Uyduruk çocuk masalları narkoz etkisi yapıyor hem ağrımı hem uyanıklığımı gideriyor..O gün oracıkta sonlanıyor...
İkinci günüm;Uyanıyoruz, Yunus derin  bir yolculuğa gitmiş çok uzaklarda gibi uyuyor,öperek evinde olduğunu
servisin on dakika sonra geleceğini hatırlatıyorum.Gözlerini açsada hala derin yolculukta geziniyor gibi..
Kucağıma alıp tuvalete oturtuyorum karnımda dünden kalan bir acıyı hissediyorum...
Evde tek başıma kaldığım o sabah vaktine yine geldim,yanlızlığımı yaşayamıyorum etrafa saçılmış pijamalar
düzeni bozulmuş eşyalar,seninleyiz yanlız değilsin diyor...Hepsinin sesini duyuyorum, onlar olmasa
bu yanlızlıkta delirirdim diyerek bozulmuşları düzeltiyorum temizliyorum.Midemde bulantı gibi şeyler de hissediyorum.Hissettiklerim içinde en değersizi kendi sağlığıma dair şeyler olduğundan  ev düzenine dair işlerimi akasatmadan
günüme devam ediyorum.
Üçüncü günüm;Ev işleri erkenden bitirildi baş dönmesinin etkisi çok büyük...Yeni bir kitaba başladım yazarı
kadın,onun gerçek hayatı...Hayatından bir kesiti anlatıyor "biri üç diğeri beş yaşındaki oğullarımı terk etmek
zorunda kalıyorum,eşyalarımı yüklediğim kamyonun ardından çığlıklarla koşuyorlardı." Baş dönmem arttı
bir de mide bulantısı ve dayanılacak kadar karın ağrısı...Tüm bunların sorumlusu bu kadın yazardı.O nun bu
satırları midemi bulandırıp başımı döndürüp tarifsiz karın ağrısı yaptı....Tüm günümü annelerinin ardından  koşan oğlan çocuklarının çığlıklarını dinleyerek geçirdim.
Dördüncü günüm;Yunusun ateşi çıktı tüm geceyi kolanyalı bezlerle derece ile geçirdim.Pencereden diğer apatman dairelerine bakınıyorum tüm ışıklar sönmüş, ateşli çocuk ve onun yanında sabahlayan anneli bir
pencere yok diye iç geçirdim...Başımı yukarı kaldırdım gökyüzünün tüm ışıkları yanıyordu...Ben bu saatlarde
hep uyurum sen hep orda ışıl ışılsın görsemde görmesem de diye yıldızla konuşmaya başladım.Hayatımın neresindesin şu dev apartmanın üstündeki küçücük yıldız, gördüm işte seni,  adın nedir bilmiyorum
küçük bir yıldız..Sokak lambasının aydınlattığı  yazın yaprakları olan kışın olmayan orta boylu şu ağaç senin adını da bilmiyorum genel olarak ağaç diyip geçiyorum kırılıyormusun? Duyarsızlığım
için özür diliyorum adını bilmediğim her gün gördüğüm ağaç..Ateşli bir çocuğu var bu pencereden bakan
annenin adını bilmediğim yıldızlar ve ağaçlar...
Beşinci gün;Yunus'u derin ve uzak yolculuğunda bıraktım uyandırmadım bu sabah, servis onsuz gitsin okul onsuz ders işlesin...Sağlık ocağına gittik sırtını dinledi boğazına baktı bir şeyi yok dedi.Kendimide araya
sıkıştırdım halimi anlattım sırtımı dinledi boğazıma baktı bir şeyin yok dedi...Yunusun ateş sebebini sormaya
cesaret ettim de kendi halimin sebebini sormaya tenezzül etmedim...Bir şeyim yoktu işte sebebi o kadın yazardı o çığlıklarla ardından koşan oğulları idi biliyorum....
Altıncı gün;Yunus okuluna gitti ev işi yapayacak kadar başım dönüyor midem bulanıyor ve ateşim vardı.
Doktor bir şeyin yok dedi sevgili vücudum kaytarma işine dön...Doktor bir şeyin yok dedi ,güvenecek
inanacaksın ben inanıyorum sen de inan ve işine dön vücudum...Vücudum beni dinlemiyor söylediklerime
inanmıyor kendini yatağa atmak için bir dolu şeyle geliyor mide bulantısı baş dönmesi ateş....O kadın yazarı
ve oğullarını aklıma bile getirememiştim neden bu halim...
Kayınvalidem isyanları oynayan vücudumun elinden tutup özel bir hastaneye götürüyor.Hiç istemiyorum özel hastane bir dolu gereksiz masraf bir şeyim yok derken özel hastanenin bol ışıklı konforlu temiz sakin odasına
kraliçeler gibi yatırılıyorum,beş gece salmıyorlar...Apandist günler öncesinden patlamış vücudum onu sarmış
sarmalamış zehirini dışarı akıtmasına izin vermemiş kanımda dört insanı yatağa yatıracak kadar lökosit çıkıyor.
Beşinci günün sonunda pırıltılı hastanenin güleryüzlü doktorları "sizi tekrar hayata döndürdük"diyerek uğurladılar.
Evime dönüş yolundayım Yunus u çok özledim ,sokağın köşesinde penceremin altındaki o ağaç ve küçük yıldızlar yine sizi gördüm söz adlarınızı öğreneceğim....