29 Ekim 2011 Cumartesi

Heyecan verici anlar

Kurulu bir sofraya aç iken çağrıldığım anda...
Hasreti ile yanıp tutuşduğumu görmek için yolculuğa çıktığım anda ben çok heyecanlanırım...
Yolculuğa çıkacağım pek yakında...
Yakın olması için uzun bir yıl beklendi,gün gün saat saat...
Herkese, aç olduğunda çağrıldığı bir sofra
Hasret olduğuna kavuşabileceği  yolculuk temenni ederek hoşçakalın diyorum...

28 Ekim 2011 Cuma

Kısaca Hayat Yolculuğu

Başlamak için hayata ,doğmak lazım...
Hayat ise ilk önce yolculuktur ,atlıkarınca üzerinde başlayan..
 İlerledikçe gerçeklerin göründüğü...

 Özlenene kavuşmak ümit ediliyorsa,ölmek yolcuğun sonu değil demek lazım.... 

Fotoğraflar hayat yolcuğumda karşılaştığım mutluluklardan Hacer Yılmaz a ait....
Bu yazıyı ise sevgili Nilüfer in Van için projesi için yazdım...

24 Ekim 2011 Pazartesi

Anneler çığlık atsa dağlar ova olur

Ne oluyor?
Neler oluyor yaşadığım ülkemde?
Kardeş kardeşi öldürüyor bombalıyor parçalıyor...
Deprem oluyor unlaşmış binalar altında canlı insan çıkarma ümidi...
Beş yıl evvel yapılmış çok katlı ev kaç cana mezarsın şimdi?
Depremzedelere yardım ,şehit ailelerine başsağlığı...
Yapabildiğim düşünebildiğim bununla sınırlı...
Acıyı paylaşıyorum, giymediğim paltomu yardım kolisine koyuyorum...
Acıyı paylaştım işte yarın gündem değişiverir,ben devam ederim yoluma...
Oysa aynı ülkede yaşıyorum,aynı acılar bana uzak değil...
Oğlum var,evim fay hattında...
Can alan ev,can alan zihniyet istemiyorum.
İnsan hayatından çalarak ev yapan ,politika yapan zihniyet, çığlık atıyorum...
Annesinin ülke gündemine uzak ,insana değer veren ülke olsun oğlumun ülkesi,çığlık atıyorum...
Oğlumun güzel ülkesi için çığlık atıyorum...

çizim:Majalı

21 Ekim 2011 Cuma

Eksik bir şeylerin merhemi

Hepimizin bir arada olduğu bir vakitte annem gülüyor,gözlerinden yaş gelinceye kadar gülüyor...Elleriyle
gözlerini silerken "Annem öldüğünde bir daha hiç gülmem demiştim"diye söyleniyor...Oysa anneannem
öleli çok olmuş yıllar geçmişti...
"Bir merhem var yaraları saran "diye başlardı anneannem, büyük , tecrübeli ,her şeyi en iyi
bilenin o olması gerektiğini bizlere ispatlamaya çalışır gibi..
Bir merhem var yaraları saran doğru,unutulmaz denilen acıları unutturan...

19 Ekim 2011 Çarşamba

İçim Yanıyor Nuran

Dün beni aramıştın,sana içim sıkılıyor demiştim.
Bugün içim yanıyor canım Nuran...
Bugün ilk kez güneş açtı günlerdir süren karanlığın ardından oysa...
Yunusun hesab edemeyeceği kadar çok beden (bir elin iki elin parmaklarından daha çok) şimdi dünya ile
ilgisini kesip ebediyyete göçtü...Genç bedenler,çocuk bedenler...
Yunus'la size geldiğimiz gün bu fotoğrafı çekmiştim.Ne mutlu olmuştu Yunus ,bende..
Yunus da ben de arkadaş yoksunluğumuzu gidermiştik...
Dünya hayatı neydi ki demiştim tam da bu fotoğrafı çekerken.Bir an...
Bir anlık çok mutlu olmuştum bu fotoğrafı çekerken bunun adı huzur olsa gerekti çünkü tüm benliğime işlemişti
hissetmiştim.Dünya hayatı neydi bir an...Sonra sen fotoğrafları sevmediğini söylemiştin acı verdiğini söylemiştin.Bir daha gelmeyecek anları saklamak bana hüzün veriyor demiştin hatırladın mı?
Dünya hayatı bir daha gelmeyecek anlarla dolu bir fotoğraf albümü oysa...
Bir yolculuk ,göllgelenmek için durulan bir ağaç gölgesi...
Ne mutlu olmuştum o gün senin hep gülen , kinden hasetten kibirden uzak güzel yüzün dü içime huzuru dolduran.
İnsan olmak sana ne kolaydı...
O kısacık günde şimdi bile unutulmayan sıcaklığın ,zorla değildi.
Çocuklarımız gülüyordu aynı sofradan yemek yerken, dünya hayatı neydi?
Sen misafirlerine güler yüzle elinden ne gelirse ikramlarda bulunuyordun,dünya hayatı neydi?
Bir andı işte içimden geçirdim keşke böyle anlarla dolu olsa dünya hayatı dedim,çocuklarımız hep gülsün dedim
içtenliğini sıcaklığını güler yüzüyle gösteren senin gibi insanlarla dolu olsa dedim.
Şimdi parça parça olmuş genç bedenler dünya hayatından korkutuyor beni.
Dünya hayatına kapanan gözler gerisinde hiç yaşı dinmeyecek gözler bıraktı...
Sevgili Nuran ,iyi ki varsın...

17 Ekim 2011 Pazartesi

oğluyla var olan anne

                                         İllüstrasyon,Maja Lindberg

"Kendinizi tanıtır mısınız"diyor,oturum yöneticisi.Şaşırıyorum. Kendimi tanıtmaya yeter cümle kurmaya çalışıyorum.Anne,bir çocuk,altı yaş,ilkokul...Nasıl bir cümle oldu,beni tam anlattı mı,bu cümle ile bana
çevrilmiş bütün gözler aslında beni görebildi mi?
Anneyim anneliği bir hayat tarzı bir yaşam felsefesi edinmişim,anne olmak için doğmuşum ,görevimi yerine
getirmeye çalışarak yaşayacağım ,ikinci üçüncü sıfatların ne önemi var söylenmesi gereken beni tanıtan
o tek cümleyi söyledim zahir...
Ortam kültürlü,anneliği nereye ne zaman koyacakları konusunda hem deneyimli hem ilkeli...
Ortama küçük geldiğimi hemen devrilen bakışlardan anlayıverdim.
Beni tanıtan cümleler kurmaya başladım içimden.
Şu üniversiteyi bitirdim ama...
Şu mesleğin ruhsatını aldım ama...
Şu işi yapıyorum ama...
Kendimi tanıtmayacak bir dolu simge sırtıma biniveriyor.
Kamburlaşarak oturduğum yerden söylenenleri dinliyorum,zihnimde "ama"ların sonunu getirmeye çalışıyorum.
Annelik  sıfatımı seviyorum bana çok yakışıyor,iyi ki bu sıfatımı dile getirmişim ne kadar bu ortam da sığ kalsa da.
Hava soğuk akşamları,Yunus erken yatıyor,uyuduğuna emin olunca elini ayağını tutuyorum soğuk mu diye.
Tepindiğinden içim rahat değil,ya yorganını tepip sabaha kadar soğukta kalırsa ya buz gibi olursa eli ayağı...
Bazı geceler uykusundan uyanmadan "anneee"diye bağırır mutlak duyarım,uykum her zaman hafif olmuştur
anne olalı.Koşa koşa yanına varırım ne oldu diye,oysa yunus uykusunun en derinliklerinde ne bağırdığının
ne yanına vardığımın farkında...Havalar soğuk diye yanına yatıyorum bir kaç gecedir,her tepindiğinde üstünü
örtüveriyorum,hiç üşümedi...
Sıcak elini öpüyorum kendimle gurur duyuyorum sabaha kadar oğlumun üstünü örttüm diye.
Oğluyla var olan anne...
Üşümesin diye sabaha kadar nöbet tutan anne...
Şimdi bir iş başvurusu yapacağım.
İş hayatına girmek niyetindeyim.
Anneliği hayatında tek sıfat yapagelmiş bir acemi,kafayı yediğinin alemetlerini görmeye başladı...
Oğlumun sabaha kadar üstünü örtecek bir anneye değil kendi kendine yetebilen ,adanmışlık
tan, sıfatın içinde yok olmaktan çıkıp sıfatlar üretebilen anneye ihtiyacı var...
 Kara ve soğuk hava ısınmaya başladı şimdi güneş oturduğum koltuğa doğru bir kedi gibi sokuldu.
Bir işim olsun çok istiyorum şu sokulgan güneş gibi içime huzur sıcaklık versin...

14 Ekim 2011 Cuma

Oğluma ne yapıyorum

Yunus altısını bitirecek.Altı senedir benim gibi bir annenin oğlu...
Hep O na ne öğretebilirim ne eksiğim ne fazlam diye düşündüm.Çoğu zaman izleyici anne oldum üzülerek.
Televizyon ve bilgisayara  annelik görevimi emanet ettiğim zamanlar olmuştur.Bu zamanlarda uzak anne oldum. Yakınlık için çok vaktim vardı evhanımıyım ne de olsa...
İzleyici anne,uzak anne,sinirli anne...
Pişmanlık keşkeler yakama alacaklı gibi yapışmış verecek hiç bir şeyim yok...
Çocuk gelişimi ile çok az bilgim var çocuklu ortamlara ilkokul ile girebildim.Kıyas yapma ortamı ancak oluştu.
Hala oğlumu kendi ellerimle yediriyorum oysa titiz değilim...Okul için hazırlıkları,çanta hazırlama,giyinme filan
hep yardım ediyorum oysa mükemmelliyetçi hiç değilim.Kaldırımda koşarken "dikkat et düşeceksin"diyorum.
Yağmur yağmış su birinkitisi olmuş,içine girip zıplamasına izin vermişim ama"dikkat et başka ayakkabın yok"
diyorum.
Sokak kedilerinin üzerine koşuyor"seni kedileri korkutan çocuklardan sanacaklar yapma"diyorum.
Ankara ya gidiyoruz otobüste hareketli yunusun elini ayağını tutuyorum"şimdi kızacaklar"diyorum...
Aman yarabbim ben ne yapmışım....
Yunus şehirarası otobüs yolculuklarında çok sakin uzun yıllardır,sessiz konuşup nerdeyse hiç hareket etmiyor
son gezimizde arka koltuktaki yaşlı teyze beni taktir etti yunusu öptü "sessiz yolcu" olduğu için.
Kaldırımda elimi bırakmak istemiyor,su birinkintisine girerken uzun uzun ayakkabılarına bakıyor,sokak kedi-
lerinin yanına giderken etrafına bakınıyor...Hep aynı soruyu soruyor"anne şimdi bana kızarlar mı?....
Oğluma kimseler bir şey demesin ,sevsin öpsün aferin desin....
Şimdi bir program izledim çocuk gelişimi ile ilgili idi."İç tanık "diye bir şey den bahsediyordu.
Elalem ne der değil iç tanık yani vicdanın ne der onu dinleyin diyordu.
Bir dava açmak için tanık olmazsa olmazı imiş hukuğun, varoluşun da tanıklığa ihtiyacı varmış.Varolabilmek
için tanık arıyormuşuz bu ya elalem ya iç tanığımız vicdanımızmış.

Kadın katliamlarında elalem tanıklığı ile varolan insanların öne çıktığını,içtanık ile varolan vicdanını dinleyen
insanların böyle caniliklere uzak kalacağını anlatıyordu...
Yunus okula başlayalı hep öğretmenin kimlere kızdığını sayıyor, bana kızmadı diye gururlanıyor.
Bir gün mutlak ona da kızılacağını bildiğimden "kızarsa kızsın öğretmendir sana da kızarsa üzülme"filan diyorum.Bu ikazda bile "üzülme "geçtiğini şimdi farkına varıyorum.
Yunus üzülmesin Yunusu kimseler üzmesin....
Niye bu kadar takıntılı olmuşum,bu doğrultudaki hareketlerim çocuğumda nasıl tepki oluşturmuş....
Ben anne olarak bir insan yetiştirmek görevimi niye böyle yaptım....

12 Ekim 2011 Çarşamba

Ve Kayınvalidem

Küçük bir kadınmış yabancısı olduğu memlekette.
.Aynı evin içinde yaşamaları kadını kocasına yakın edememişti
Oysa yabancısı oldukları memlekette bir kendileri varmış aynı dili konuşan aynı yemekten hoşlanan...
Ne yapsındı kadın, elinden ne gelirdi?Elinden geleni hiç yoksunmadan verivermiş kocasına ama gönlünden
verebileceği hiç bir şey yokmuş...
Gönlünü kazanmayı başaramamış kocası çünkü.
Henüz kendini,kendi bedenini,kendi hayallerini tanıma çağına gelmeden evlendirilivermiş,yaşça çok büyük
kocasıyla.
Kendini tanımak için vakit verilmemişti ama  kocasını tanımak için uzun yıllar harcayacaktı kadın,olsun huzurlu
bir yuva için uzun yıllar da verilebilirdi...
İki oğlu olmuş yaşı da otuz...
Yabacısı olduğu memleketin içine girmiş kadın tanışmış çalışmış yabancılık kalmamış.Kocasının dünyasına
girememiş onu hiç tanıyamamış ve kendisine her daim yabancı olan adamı  sevememiş...
İki oğlu olmuş yaşıda otuz..
Bir vakit gelmiş kadında...
Hiç bilmediği hiç görmediği hiç düşünmediği bir vakit...
Kocasız yaşamak vakti...
Evlendirilmeden önce babasının evinde zenginlermiş,babasının fabrikası varmış...
Evlendirildikten sonra kocasının da zengin olduğunu görmüş.
Fakirliğe çok yabancıymış...
Siyah beyaz televizyonun evlere giremediği bir vakitte renkli televizyon izleyen çocuklarına nasıl fakirliği
anlatacaktı?
Çocuklar annelerine yakındı,onu hep gülerken görmek istiyorlardı ve bu, renkli televizyonda gördükleri ile
kıyasalanamayacak kadar değerli idi..
Renkli televizyonsuz bir eve bir bavul iki oğluyla hicret ettiğinde yine yabancısı olduğu bir şeye alışmak vakti
nin işlemeye başladığını anlamıştı kadın.
Yabancılık çektikleri hayatta kalabilme,hayatı sürdürebilme yani para kazanabilme...
Kocasız yaşama vakti mecburen cesaret vermişti kadına önce plastik bir leğen aldı.
Bir demet maydonoz ile yeşil soğan,bir paket ince bulgur ile kırmızı biber...
Soluk soluğa plastik leğenin başına geçti üç beden.Önce kadın davrandı tüm malzemeleri harmanlayıp tüm
gücüyle yoğurmaya başladı.Yoğururken kadın boncuk boncuk ter döktü ,yabancı değildi terlemeye ama bu ter farklıydı çünkü bu ter üç hayat içindi.Sert buğday yavaş yavaş eridi kadının mecburen güçlü ellerinde..
İki oğluna uzattı yoğurdunu tatmaları için.Çocuklar güldü.Çok acıydı.Annelerinin damak tadıydı bu acı, kimse yiyemezdi onun gibi acıyı babaları bile..
Bir leğen dolusu çiğ köfte şimdi satılmalı idi kapı kapı dolaşılarak,bir leğen dolusu çiğ köfte üç bedeni yaşatmalı idi
bir leğen dolusu çiğ köfte özgürce hayal kurdurabilmeliydi..
Anne ve oğulları paylaştı çiğ köfteleri ,yabancısı oldukları semtin içine dağılıp önlerine çıkan her kişiye
hayatta kalabildiklerini ve istedikleri gibi yaşayabildiklerini şöyle haykırdılar;"çiğ köfte almak istermisiniz".....
.