29 Eylül 2011 Perşembe

Çaydanlık ve Matematik

Babamın akıllı kızıydım.Aklımın  henüz toplama çıkarmaya ermediği zamanlardı.
Evimize gelen misafirlere, akıllı kızım diye beni tanıtırdı.

Taa ki ilkokula başlayıp ,matematik denen soğuk,korkulası rakamlarla dolu ders ile karşılaşıncaya kadar...
Anlamakta güçlük çekiyordum 5+2  bir soru idi ve hemen cevabı verilmeli idi.Öğretmen çok aceleci,
düşünmeye tahammül edemediğini çoçuk zekamla  anlayabiliyorum ama anlamam gereken asıl şey 5+2 idi.
Matemetik gibi öğretmenimden de korktuğumu anlıyorum ama anlamam gereken 5+2 idi.
Rahmetli dedem aklıma geliyor oğlunun akıllı kızını sınardı her daim,iki tavuk ile üç ineğin toplam kaç bacağı
vardır diye.Yine hemen cevap veremezdim çünkü o da öğretmenim gibiydi aceleci,dedem vefat edene kadar
ondan hep kaçtım sebebi tavuk bacakları inek bacakları değil matematikti.Matematiği "ayıran" diye de sıfatlayabilirim"dedeyle torunu ayıran matematik" ...

Ev ödevim var matematikten yapamıyorum.Babam yardım etmek istiyor soruyu okuyorum.
3 çaydanlık su+1/2 çaydanlık su = kaç eder...Belki tam böyle değildi ama içinde çaydanlık vardı unutmam
mümkün değildi.

1/2 yi anlayamıyorum o yüzden olsa gerek 3 ün üzerine ekleyemiyorum.Vakit ilerledikçe babamın yüzü değişiyor,annemden çaydanlık istiyor bir de leğen ,çaydanlığı doldurup doldurup boşaltıyor .Kaç eder.
kaç eder ,kaç eder.....
Bilmiyorum, anlayamıyorum diyemediğim için babam sanki uzaydan gelmiş bir şeye bakar gibi cevap bekliyordu....Annem fısıltı ile cevabı söylüyordu hissediyordum ama ne kulağım duyuyor ne gözüm görüyordu.
Korktuğum babam değildi deli gibi korktuğum şey artık babamın akıllı kızım diyemeyecek olması idi.
Çaydanlık olayından sonra evimize gelen misafirlere akıllı kızım yerine,güzel kızım,hanım kızım diye tanıtılır olmuştum.
Şimdi Yunus da matematikle tanıştı,dedem gibi ben de sınıyorum,tavuk inek bacağı yerine iki elma artı üç elma kaç eder diye..Parmaklarını açıyor tek tek sayıyor bazen doğru cevap veriyor.Hemen cevap veremiyor.
Bugün matematik dersini sevmiyorum dediği için bunlar aklıma geldi.
Matematik sevdirilebilir mi?

28 Eylül 2011 Çarşamba

Benim Adıma Öldürme

Emine Uçak Erdoğan’ın çocukluğundaki Siirt’ten hareketle kaleme aldığı yazı ;
“Nurcan, Kevser, Zeynep, Nergis çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği şehirde o yıllarda asla hayal edemeyeceğim ‘kız kıza gidilen arkadaşa veda yemeği’ dönüşü ne yazık ki çokça aşina olduğum bir şekilde ölüme gittiler. Gözleri ve gönülleri öfke ve kan bürümüş belki kendi yaşıtlarının roketatarlı bombalarıyla... İsimlerini ilk kez duyuyorum ama aileleri en fazla iki kuşak sonra benimkiyle kesişiyor; o denli yakınlık. Yaşıtları kız kardeşim onlardan az önce geçmişti o yoldan.Ayda yılda bir kere o da ancak hastalanınca gidebildiğimiz Siirt’te; kocaman bir kuru pastayla (sonradan isminin limonata olduğunu öğrendiğim) buz gibi sarı içeceği babamla karşılıklı yudumladığım pastanede, hayatın her alanına nüfuz eden erkeklerle aynı kulvarda olmanın küçük bir kıza hissettirdiği ‘eşitlik/güç’ duygusundan mı? Vaktiyle kız çocuklarının okula bile gönderilmediği bir şehirde; okuyan, kendi ayakları üzerinde durabilen arkadaşlarıyla arabaya doluşarak ‘veda yemeğine’ giden kızların varlığının umudundan mı? En önemlisi; sevdiklerimizin, kızlarımızın, oğullarımızın her an bu acı kaderi paylaşıyor olabileceği hissinin verdiği yürek darlığından mı?
Kucağıma aldığımda griye çalan gözleriyle bana ‘hayat’ı müjdeleyen 4 aylık bebeğimi her emzirişte; kızının kopmuş parçalarını hastanede karşılayan ananın ‘kezepp kezepp’, ‘ciğerim ciğerim’ ağıtını hatırlamanın yakıcılığından, sütümle birlikte akan gözyaşlarımdan mı?
Velhasıl çocukluğum, gençliğim, analığım hepsi; yüreğimden göğsüme dolan bir ‘sızı’ya dönüşüyor. ‘Sızıyı gideren su, suyun sızladığını kimse bilmez’ diyor şair. Herkes bilsin istiyorum aslında bu ‘sızı’yı ‘sızı’mız... Her şeyin sustuklarımızda gizli oluşunu...”
Emine Uçak Erdoğan, “Bu savaşı biz başlatmadık ama biz bitirmeliyiz” diye devam ediyor:
“Ölümle gelecek bir ‘düş’le avunuyoruz bazılarımız. Anlamamız gereken ölümlerle gelecek o adına demokratik özerklik denilen yerde; bize yine ölümden, şiddetten, güç tapınıcılığından başka bir şey yok.
 Silahınızla gelecek ‘yarını’ istemiyoruz diyelim.
Edi Bese (Artık yeter) PKK. Ser nave mın nekuje (Benim adıma öldürme)"

Emine U.E.nin bu yazısını okurken annesinin karnından terör sebebiyle çıkarılan bu bebek ölmüştü.

27 Eylül 2011 Salı

Bir Zamanlar Anadolu'da izlendikten sonra

Gömülmüş bir cesedin birleştirdiği savcı,komiser,doktor ve katilin ortak bir gecesi filmin konusunu oluşturuyor
Başrol de anadolunun ıssız bozkırı var çünkü ceset onun içinde gömülü.
Ceset,Anadolunun kırsalında bir yerde gömülü.Katil olay yerini hatırlayamıyor, bir çeşme bir top ağaç,
yorgun yüzünden zor okunan bu kelimeler ile gece gömüyü arıyorlar.Filmin açılış sahnesi, uzak yolculuk-
larda ıssız kasabaların ıssız yollarında görmeye alıştığımız herhangi bir oto lastikçi dükkanı ile başlıyor. "Alışkanlık"ve alışkanlığın sıradanlığında hissisleşen karakterler bu lastikçi de işlenen cinayet ile bir-
leşerek karanlık bir gecede işlerini yapmaya başlarlar.Komiser Naci yirmi yıldır suçlu peşindedir yılgındır
ama onu en çok evde hasta çoçuğu yıpratmıştır bunca yıl suçlu peşinde koşmak, evdeki acıdan uzak
kalabilmek için bir kaçıştır.Savcı Nusret görüntüsünden ağır bir devlet adamı hissini zaten verir
karanlık gecede suçlunun suçunu gömdüğü yeri bulup görevini yerine getirmeye alışıktır ama ölen
karısının gerçek katilinin kendisi olduğunun bu gecede  yavaş yavaş fark etmesine çok yabancıdır.
Geçmişte durup dururken hiç sebebsiz kalp krizi ile ölen karısının aslında intihar etmiş olduğunu bu
karanlık gecede anlamıştır.Savcı intiharına sebep olmuş karısının katilidir ve suçu ne kadar önemsiz
olsa da istemeden bilmeden katil olmuştur onunda bir cesedi vardır gömülü...
Doktor Cemal ise aralarında en genç olanı.Alışkanlıklar henüz onu hissisleştirmemiş.Acıyor,üzülüyor
ve düşünüyor olmasından anlıyoruz.Katil Kenan üzgün,üzgün olması pişman olduğunu gösteriyor hele
bir de filmin ilerleyen dakikalarında haklı sebep yüzünden elini kana bulamış olması katili sevip
gömülü cesetten nefret etmeye kadar götürüyor.Cesedin bulunup havanın aydınlandığı bir sahnede
savcının cesed üzerinden yaptığı espiriye tüm sineme seyircileriyle beraber oyuncularda gülüyordu
 katil sarsıla sarsıla ağlıyordu.Uçsuz bucaksız sarı bozkırın bir ağacının dibine gömülü cesed
hiç kimsenin umurunda değildi sadece katilinin ağlaması bile duyguların ölmediğine işaret olarak yeterdi.
Sonra cesedin karısı ve oğlu görünüyor olanca sessizlikleriyle.Otopsi kapısında bekleyen karısı ve oğluna
gidilmesi söylenip işlerine devam ediyor savcı ve doktor.Sadece bürokrasi ile var olan  savcı çocuğun
kafasını okşamıyor,genç doktorun çocuk için ne yaptığını ise izleyerek öğrenin derim...
Bir zamanlar anadoluyu izledikten sonra,alışkanlığın hissizleştirdiği insanı, birbirine benzeyen
bu insanların, köylerine kasabalarına giden yolların nasıl çorak olduğunu bir kez daha hatırlarız
ve her mola vermek istediğimizde bu sıradanlığa hissizliğe ve çoraklığa inat ıssızbir çeşme bulabildiğimizi de...
Filmin olanca karanlık sahnesine inat aklımızda sadece aydınlık kalıyor.Elektiriklerin kesildiği köy
evine lamba getiren güzel kız tüm karanlığı unutturuyor,bir umut gibi...
Bir cesedi ararken tüm ilgililer içlerinde gömülü cesetlerini hatırladılar.
Savcı Nusret,bir gecelik kaçamağı yüzünden çok sevdiği karısının katili olmuş ve onu içine
sessizce gömüvermiş olduğunu hatırlar.
Komiser Naci,dünyaya gelmesine vesile olduğu oğlunun katilidir,oğlu canlı bir cenazedir
ve onu evine gömmüştür.
Doktor Muharrem ise evliliğinin katilidir belliki hala unutamadığı eski karısını içine gömmüştür.
Diğer oyuncular ise adliye şoförü,muhtar,jandarma komutanı ,katip düşünceli olmanın katilleridir,
sadece kendi çıkarını ,karnını ,işini düşünen adamlar...
Herkes suçlu ve suçunu gömmüş bir şekilde yaşamaya alışkın.
Tek masum, cesedin oğlu olan çocuk idi,büyüklerin suçunu da bu küçük çocuk çekecekti...
Bir zamanlar anadolu'da yı izledikten sonra herkes gibi benim içimde de bir ceset gömülü mü
diye içime yöneldim.



22 Eylül 2011 Perşembe

Farketmeden senin olmuşum


Susamış suların akışı gibi
Çaresiz gözlerin bakışı gibi
Kapının ansızın çalışı gibi
Akrebin ateşte yanışı gibi

Vazgeçip uzaktan senin yanında
Kendime cevapsız soru sormuşum
Kaybolup giderken fırtınalarda
Gönlümce bir ıssız ada bulmuşum

Farketmeden senin olmuşum

Güneşin gölgede kalışı gibi
Uykunu düşlere dalışı gibi
Kalbimin nabzımda atışı gibi
Bir yolun bir yere varışı gibi

Vazgeçip uzaktan senin yanında
Kendime cevapsız soru sormuşum
Kaybolup giderken fırtınalarda
Gönlümce bir ıssız ada bulmuşum

Farketmeden senin olmuşum

Fikret Kızılok ölümünün 10.yıldönümü

Sevgi Soysal kanser olduğunu öğrenince;büyüğü üç,küçüğü bir yaşındaki iki kızını alıp Ankara'da ki hayvanat
bahçesine gider.Filin olduğu bölüme gelip görevliden içeri girmek için izin ister.Çünkü fil ile fotoğrafı olan
bir anneyi çocukları her zaman gülerek anacaktır...
                         Sevgi Soysal ölümünün otuzbeşinci yıldönümü

21 Eylül 2011 Çarşamba

Kadının Adı Yok'a dair

Kapı önüne çöpe atılmak üzere koyuluvermiş kitap şimdi masamda duruyor.Kadının Adı Yok'u neden
 bugüne kadar okumadım? Vefat eden yaşlı teyzenin kitabı olması sebebiyle mi okurken hep onu
hatırladım?Kapı önünde sadece bir merhabalaşmadan öteye geçmeyen komşuluğumuz dan ona dair
ne biliyordum ki? "Kocam bensiz yapamaz onu hiç yanlız bırakmadım" demişti bunu biliyorum.
"Kadın" tüm hemcinslerimizin ortak adı...Vefat eden yaşlı teyze bir kadın,onun alt katında oturan çocuğunu
okula yollayıp toplanmamış kahvaltı masasında bilgisayar başında ki ben kadın...
Çoğu zaman çoğu yerde Kadın olmak,erkek olmaktan insan olmaktan sonra geldiğini biliriz.Bu bilgi her zaman işe yaramıştır.Aza kanaat kadınların en güzel huyudur.Az sevilmek,az düşünülmek,az vermek...
Hiç yoktan iyidir,az.Çünkü çoğu kadın hiç yokmuş gibi hiç sevilmiyor,düşünülmüyor,hiç bir şey verilmiyor.
Köylerde çoğu kızlar babaları tarafından sevilmediklerini düşünülmediklerini ,okula gönderilmeyerek,
mirasından pay alamayarak ,kendisine sorulmadan evlendirilerek farkındalar.
 Apartmanımız dairelerinden her sabah onlarca kadın şehir hayatının iş hayatının içine dalmak için çıkıyor.
Kadınsız ev,annesiz çocukların ihtiyacı karşılansın diye bir o kadar  kadın apartmanımızda her sabah
iş başı yapıyor.
Şehir hayatında ki "kadının adı yok" ta kadın, iş hayatın da hakettiği yere gelme,taciz,ev hayatında kocanın
ilgisizliği kokmuş çorabı aldatmasına kadar genelde erkek engelline takılmış yürüyemeyen bir kadın...
"Kadının Adı Yok" ta kendi istediği bir hayata doğru yürümek isteyen kadın vardı ve 70 li yıllarda geçiyordu.
Çevresinde ki kadınlardan bile tepki almıştı, neydi istediği gibi yaşamak ve ona doğru yürümek?
Evli arkadaşları çoluk çocuğa karışmış çoğu mutsuz iken onlara benzemek istemiyordu.
Kocaları ile ilişkilerini gömme bir dolab yada banyo küveti gibi algılayan kadınlar...
Ağır olduğu için yerinden oynatamayacağına karar verip ve olduğu yerde olduğu gibi kabul edilen kocalar..
Vefat eden yaşlı kadın komşum,bu kitabı otuz sene evvelinden okumuş olsa gerek.Okumuş, ama istenilen
hayata doğru yürümek nedir diye sorgulamadan,sırtına yüklenen bir ağırlık ile barışık olmaya çalışarak...
Yüklenilen her yükte daha az ağırlık hissetmek için kaçış yerleri arayarak okumuştur.
Sonra sevmiştir değiştirmeye gücü yetmediği ağırlığını.
Bir ömür geçirdi bir ömrünü verdi.
Çöpe atılmak üzere kapıya konmuş "kadının adı yok"u almak için çaldığım kapıdan elim kolum yaşlı teyzenin hatıraları ile dolu çıkıyorum.
Gümüş kutusunu açıyorum içinden tesbih çıkıveriyor...

20 Eylül 2011 Salı

Kadının Adı Yok

Biz tatilde iken apartmanımızdaki yaşlı bir teyze vefat etmiş.Kapı önünde bu teyzeye ait olsa gerek bir
dolu eşya çöpe atılmayı bekliyordu.Üstte kalmış hemen göze çarpan bir kitabı almak için izin istediğimde
teyzeye ait bir dolu eşyayı kucağımda buluverdim.Acele acele hatıraları anlatılarak elime masa örtüsü,gümüş
tarak ve ayna,markalı bir sırt çantası ile gece elbisesi ve ayna ile tarağın takımı olan gümüş kutu tutuşturuluverdi.
Almam ne yapacağım bunları diyemedim her an apatman görevlisi gelip her şeyi çöpe atabilirdi...
Teyzeyi oniki yıldır apartman kapısında görürsem selam veriyordum.Tek görmemiştim hiç hep yanında eşi vardı.Ne güzel bir çift hiç ayrılmıyorlar biz de onlar gibi olabilsek diye iç geçirdiğimi de hatırlıyorum.
Bir gün arkadaşım muhtardan yoksul ihtiyaç sahiplerine, evinde çorba pişirip ekmek ile adreslerine götürmek
için izin istediğinde beni de yanına aldı.Muhtar istekli olanların listesini verdiğinde nedendir bu teyzeyi de bilgilendirmek istedim hatta yanımızda bizimle gelmesini...
Bagajın içi yoğurt kapları içinde çorba ve ekmek dolu yollara koyulduğumuz da keşke o da gelseydi keşke
"amcanız bensiz yapamaz onu hiç yanlız bırakmadım"diye teklifimi geri çevirmeseydi diye iç geçirmiştim.
İstanbul'un kirli soğuk sokaklarında yıkılcakmış gibi duran viranelerin kapılarını çaldığımızda açan hep anne
hep kadın oldu.Eteklerini çekiştiren ayağa henüz kalkamamış bebekleri ile hasta çocukları ile özürlü çocukları
ile anneler uzatılan bir çorbaya bin kere dualar ederek alıyorlardı.Elimizde iki çocuklu ev diye geçen adresten
uzun süre ses çıkmayınca tam da geri dönecekken yavaşça kapının aralandığını duyduk.Ay gibi parlak yüzlü
genç bir kadın yere bakarak elimizdeki çorbayı aldı ayaklarında sorun vardı yürüyemiyordu çorbayıda düzgün
tutamıyordu ha devrildi ha devrilecek...
Kapı aralığından dinledik;onaltı yaşında ailesinden izinsiz sevdiği adama kaçmış.Ne yapsın gönlüne söz geçirememiş.İki çocuğu olmuş dünyanın en mutlu kadını imiş sonra bu hastalık gelivermiş.Ayakları elleri
yavaş yavaş tutmaz olmuş.Doktor çaresiz hastalık sonu yataktır dediğinde kocası huzursuzlanmaya başlamış.
Ve bir gün çocuklarını alıp sırra kadem basmış çok sevdiği kocası.
Oysa bu dünya güzeli kadın en fazla yirmibeşinde hala eli ayağı tutuyor...Bu soğuk bu harebe ev de çocukları
ve kocasını bekliyor belki acırlar ve geri dönerler...
Akşam olmuş İstanbulun ana arterlerinden bagajımız boşalmış arabamızla geri dönüyoruz...
İş makinası kılıklı ciplerini süren  kadınlar görüyorum telefonla konuşuyorlar.Arkadaşım bir şeyler anlatıyor
"Şimdi bu gece yastığa kafanı koyduğunda rahatlamış olduğunu fark edeceksin,gönlün ferahlamış olacak,
huzurlu uyuyacaksın..."Kulaklarım uğulduyor duyamıyorum,kapılar açılıyor,kapılar kapanıyor,çocuk gözleri
bir çorba kapağında,içeriden küf kokusu gelen evin aralık kapısı,içimi ferah hissettirmesi gereken annelerin
duaları...
Bir daha arkadaşımla çorba dağıtmaya çıkamadım.
 Vefat eden teyzenin kapı önündeki "kadının adı yok"adlı kitabını okudum.

18 Eylül 2011 Pazar

Burgazada S.F.Abasıyanık

Cumartesi sabahı hava sıcaktı.Burgazadaya gidelim,Sait Faik'in evini görelim diye feribota bindik.
Kınalıada da yolcu indiren feribottan tüm sahilin sessiz insansız haline şaşırdık.Geçen hafta sahildeki
pastanede yer bulamıyorduk.Babaannesiyle Kınalıadada sahildeki pastaneden miflöy pastalarını yiyip
denize girdiğini hatırlayan Yunus planımıza posta koymaya çalıştı,inelim diye tutturdu.
Sait Faik'in evine gidiyoruz işte Burgazada göründü...
Burgazadanın sahili tertemiz hava sıcak Yunus ağlıyor ,hem miflöy pastası yiyecek hem denize girecektim,diye
Heybelinin çam ağaçlarını gören kıyısından Yunus u denize soktuk.Yüzmekten yorgun ve acıkan Yunus;
-Hadi Sait Faik'in evine gidelim bize bir şeyler hazırlamıştır yeriz dedi. Gülümsedim.
-Sait Faik'in çocukları var mı siz  konuşurken ben onlarla oynarım dediğinde evine doğru yokuş yukarı
çıkmaya başlamıştık.Kilise den yukarı sol da beyaz ahşap köşk...Yunus heyecanla demir parmakları itmeye
çalışırken yine tadilat olduğunu gördük.
Burgazadadan ayrılıp evimize döndüğümüzde Yunus'a Sait Faik hikayeleri okudum.Yunus dan dört yaş
daha büyük iken Bilgi Yayınevinin S.F.A.nın bütün eserlerini almış ve okumuşum.Yirmi dört senedir yanım-
dan eksik etmediğim kitabımı açıp okumaya başladım;Semaver,Çöpçü Ahmet,Paşazade,Köy Hocası ve
Sığırtmaç...
Yunus denizinde yüzdüğü adada kocaman evi olan ama kapıları sımsıkı kapalı , yemek hazırlamayan ,çocuklarını oynamaya  salmayan Sait Faik'i dinleyerek uyudu...
Şimdi Sarnıç'ı okuyorum;
"Kimdim,neydim,kimi seviyordum?
Her barınacak,her çorbası tüten,her sobası yanan evde bir kaderin,bir bilinmez yaranın korkusunu gördüm.
Hatırlarım:Günlerden bir gün,dünyanın en şehvetperest insanı olmuştum.Ne görsem almak,neye baksam kucaklamak,ısırmak,sevmek,koklamak,neyi sevsem kıskanmak,başkalarına koklatmamak isterdim.
O zaman sarhoş olmaya giderdim.Durmadan içerdim.İçtiğim zaman herşey güzeldi.Herşeyi kucağıma alabilirdim.Her şeyi ısıtabilirdim!
 Bu,yalnız hayvani bir his miydi?Yoksa bunun gerisinde saklı açık bir insan sevgisi var mıydı?
Beni idare edemeyen neydi?Bu dünya insan için kafiydi.Bu dünyada insan en güzel en büyük en bahtiyar
mahluktu.O halde niçin sokakta çıplak çocuklar,aç gezenler,işsiz delikanlılar ,titreyen köylüler,yanlız namazlarını ve torunlarını seven ihtiyarlar vardı?"

16 Eylül 2011 Cuma

Para ve Çocuk

Para,dünyanın acı gerçeklerinden biridir.Para,aç karnı doyurabilmenin tek şartı ise ...
Kim;"Para her şey değil değildir önemli olan...."diye cümleler kurmaya başlayabilir ki...
Yunus doğup anne baba olunca ona vereceklerimizi düşündük durduk...
Yunus ;sıcak bir yuva ister,karnının doyurulmasını ister,hastalanınca doktor ister,okumak için
kitap ister,ayağına ayakkabı üzerine mont ister...Hepsinin gerçekleşmesi para ile mümkünse Yunus için
para kazanmak biz anne ve babası için en büyük sorumluluk...
Anne babanın kazandığı ile yaşanılmıyorsa çocuk birden büyüyüverir para kazanacak kadar...
Yaşamın en büyük sırrını çözüverir küçük bedeniyle;"Para, karın doyurmak için,ısınmak için hayatta kalabil-
mek için ..."
Çocuk kalbinin en sevdiği ,öpülmek, oyun oynamak ,bedava...
Ama paraya sahip olabilmek çok yorucu ,öpmek ve oyun oynamak akla bile gelemiyor

9 Eylül 2011 Cuma

Yunus Birinci Sınıfta

                                          İki dil bir bavul adlı filmden bir kare.

6 Eylül 2011 Salı

Günlerim nasıl geçiyor?

Bu soruyu sorar dururum kendimi bildim bileli.
Üniversiteye başlayıp tek başıma koca şehirde kalınca daha bi sık sorar olmuştum...
Oysa yaptıklarıma dair hesap verecek bir aileden çok uzaklardaydım...
Sorumluluk çok ağırdı karışanın olmaması  eğlence gezme tozma yapamadıklarımın acısını çıkarma anlamına hiç gelmedi.(şimdiler de keşke desem de)
Günlerimin nasıl geçeceğine dair tenbihliydim.
Şimdi evhanımıyım.Bir evhanımının günleri nasıl geçerse öyle geçiyor günlerim.
Her sabah diğer sabahlardan farklı olmayan bir güne uyanıyorum.Sıradanlığı ,rutini ,sevebilmek için düşünce
gücümü zorluyorum.Her şey iyi düşünmek ile güzelleşir filan diyemiyorum zaten hızını almış bir tekerlek gibi
yokuş aşağı yuvarlanıyorum,sıradanlığa ve rutine daha bi bağlanıyorum.
Her sabah yeni bir güne uyanabildiğim için sorumluluk hissediyorum.Her şeye...
Evhanımı sorumluluklarının dışında,çocuk sahibi olmanın dışında...
İnsan olmakla ilgili herhalde her sabah daha gözlerimi bile açmamışken omuzlarıma bir ağırlık gibi çöken
bu soru...