30 Mayıs 2011 Pazartesi

hayata gülümseyemememin nedeni çarpık dişlerim mi?

Korkuyorum senden sevgili hayat...Görücü usulu evlenmiş yeni bir gelin ben,her an yanımda koynumda güvey
sen...Huyunu suyunu bilmiyorum bugün yüzüme gülüyorsun yarın döver misin kestiremiyorum.
Ne heybetli ne gözkamaştırıcısın sevgili hayat senden korksamda bu ihtişamının içinde kaybolmak istiyorum.
Bir ömür boyu senin koynunda mutlu gelinin olmak istiyorum sevgili hayat...
İnsan yüzünde ilk baktığım yer dişlerdir,güzellik dişlerde başlar benim için.İnci gibi sıralı parıl parıl ışıldayan
dişler her daim güzel ve başarılı olur.En güzel yemeği güzel dişli kadınlar yapmıştır,en güzel şarkıyı onlar söylemiş,en güzel yazıyı onlar yazmış,en güzel ne varsa hep güzel dişli kadınlar yapmıştır bunun farkındayım.Ve yapageldiğim ve geleceğim her şey eksik olacaktır bununda farkındayım.Çünkü çarpık dişlerim ile her zaman estetikten yoksun olmuştur söylediğim sözler anlattığım hikayeler...
Çarpık dişlerim ile barışık olmaya hiç çalışmadım çünkü beni anarşist ruhlu olmaya çağırdığını hissediyordum.
Sıradanlığa hayır ,ardı sıra düzgün dizilişe hayır ,tek  rengin üstünlüğüne hayır ,baş kaldır sıradanlığa hemde
en öndeki kesici ve köpek dişlerinle...Biri öne fırlamış diğerleri onun yolundan gider gibi yapmış hepsi sırasını
bozmuş. İşte bu kendine özgün hiç kimsede olmayan karmaşık diş dizilimim beni hayatın koynunda gülümsemesi eksik gelin yaptı.Hayat gülümsemesi eksik bu gelini sever mi?  Hayat güzel dişli her daim onları göstermeye meyilli kahkahalar atan yeni bir gelin alsam mı diye aklına getirir mi?

24 Mayıs 2011 Salı

Kürk Mantolu Madonna

Dün bütün günü ev temizliğiyle geçirmek zorunda kalmıştım bu sabaha temiz eve uyanmak ümidiyle.
 Halılarda pastel boya lekeleri bol köpüklü sularla güçlü kol gücünü ister gibiydi ve dün  tüm enerjimi
pencere silme tül yıkama asmada yitirdiğimden bu sabaha silinmeyi bekleyen halılara uyandım.
Bu sabah aynı zamanda okuma atölyesinde Sabahattin Ali nin Kürk Mantolu  Modonnası işlenecekti.Bu atölyeye bir kez Huzur için katılmıştım.Nasıl oldu bilmiyorum ama kendimi halı silme ile Kürk Mantolu Madonna arasında seçim yapma ikileminde buldum.Temizlik yapma ilham ile gelir içime durdurulamaz bir
şevkle alt üst edilir tüm yaşam alanı.Sonra her şeyin yerine konması gerek yaşam alanının yaşanır olabilmesi için.Uzun zaman gelmesi beklenmiş ilhamla perdeler inmiş halılar kalkmış iken şimdi Kürk Mantolu Madonna
zamanımıydı bir de eşe sorulur.O da kararsızdır eve geldiğinde temiz halımı yoksa çıplak döşemede o gün öğrendiği tüm Kürk Mantolu Madonna yorumlarını dökmeye hazır bir eş mi ? ..
Sonra yazın okuyabildiğim bu kısa romanı düşündüm nasıldı diye.Düşündükçe gözüm karardı perde halı
leke hiç birini göremez oldum.
Raif Bey in teslimiyetini hatırladım,sevmediği bir eşe sevmediği bir işe sevmediği bir yaşantıya teslim olmuş ,kaybolmuş.Varoluş nedenini kaybedince acı gerçeğine teslimiyeti Raif Beyi ve romanı eşsiz kılmıştı.
Lekeli halılar başka bir ilhamın  gelmesini bekleyebilirdi ama Kürk Mantolu Madonna nın bu sabah konuşulması ,anlaşılması ,hayatımla ilişkilenmesi hatta bir şeyler katıp zenginleştirmesi gerek...

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Bir Zamanlar Anadolu'da

Dün ödül aldı,bir zamanlar anadolu filmiyle Nuri Bilge Ceylan.
Ummuyordum dedi ödülünü alırken,oysa ben ödül alacağını biliyordum ama jüriden emin olamıyordum.
Youtube dan nbc nı dinledim,sinemenın gidişatını kendine uzak bulduğunu sıradanlığı sevdiğini bununda genel
izleyiciyi sıktığını özellikle filmi uzun tutmasının nedenini ise ikinci yarıda ayıklanma ile gerçek izleyicinin devam etmesini istediğini belirtti.Nerdeyse yirmi sene olacak sinemaya gitmedim.Bu filmi sinemada izlemeyi çok isterdim.
Semih Kaplan ın Bal ınıda izlemeyi çok istemiştim yavaş ve doğal görüntüleri beni çok etkilemişti.Olmadı.
Tarkovsky filmlerine çok benzetiyorum zaten kendide ilham aldını inkar etmiyor hatta filmlerinde kahramanlar
televizyonda Tarkovsky filmlerini izliyordu.Yol ,ateş,rüzgar,yağmur filmlerinin vazgeçilmezi ...
Fragman bozkırı yaran eğri büğrü uzun bir yol ile başlıyor,ne güzel ne anlamlı bir başlangıç...
Bir zamanlar ben küçükken bir kasabada eğri büğrü uzun yola bakmakla geçerdi günlerim.Çok yavaştı hayat
o zamanlar yanlızdım bir şeylerin gelmesini bekler gibi yola bakarken hiç bir şey değişmemiş halde karanlık çökerdi.Öğlen yemeğini yedikten sonra uzaktan gözüken bu yolu izlemeye başlardım,insan yürümez araba
geçmez bu yolda bekçilik yapardım.Akşam yemeği vakti güneş henüz yeni kaybolmuş kasabanın büyükbaş
sürüsü çobanı arkasında gözükünce bekçiliğim biterdi....
Kısacası yavaşlık ve sıradanlık ve doğanın görselliği her halde beni ilgilendirdiği için nbc nı takip ediyorum.

20 Mayıs 2011 Cuma

Sevgili ilk yorumcu

 Teşekkür etmek istedim ama bir türlü beceremedim çünkü bu bilişim denen şey bir okyanus  ben hayatta kalabilecek kadar kulaç atabilen acemiyim...
Gizli gizli yazıyordum ve yazdıklarımı okyanusun derinliklerine salıveriyordum.Neden?
Çünkü değer veriyordum yaşanan her şeye.Bu sabah bulutların arkasından çıkıp çıkmamada kararsız
penceremdeki şu güneşin her gün doğmasını değerli buluyorum ve saklamak istiyorum.Bir hazine sandığına koyup derinliğe karanlığa salmak istiyorum.
Sevgili ilk yorumcum bir yazında bu okyanusa  şişe içinde yazdıklarımı yolluyorum belki biri bulur
okur diyordun ya işte gerçekleşti o şey benim için.Kelimelerini onları cümle haline getirmelerini ben
çok beğendim seni bulduğumda.Kelimelerle tanımak ne güzel seni..Bazen düşünüyorum gözler vucudumuzu görüp bizi tanımaya çalışmasa,önce kelimelerimizi okusa sonra vucudumuzu görse ne güzel
olurdu...Kelimeler karanlık bir okyanusun dibine salındımı senin dediğin gibi daha gerçekçi oluyor...
Şunu bilmeni istedim ki bloğumun ilk yorumcusu olarak kelimelerimi karanlıktan çıkardın teşekkür ederim.

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Ayşe ütüde

Masallar gibi yazı yazmak istiyorum ütü başında olduğum zamanlara dair...
Her gün ütü yaparım çok nadir bir gün ara ile gün aşırı yaptığım olur.
Her gün beni ütü masasına çeken şey az kıyafetli oluşumuz.Eşimin ütülü takım gerektiren bir işi var (çok
şükür).Biri hali hazırda giyinilmiş işini görürken iken diğeri dün giyildiği için ütülenmek ister.
Oğlumun da iki okul eşofmanı vardır her gün sırası geleni elimde yıkamaya üşenmem.Haftanın beş günü
için takım alan veliler bu yazıdan sıkılabilir çünkü onların haftada bir çamaşır yıkama olasılıkları
vardır yada eve gelen yardımcıları ütüde yardımcı olabilir.Yinede bu ütü yazısını okumalarını bir kereliğinede olsa
tecrübe etmelerini öneririm.
-Odaklanma....
 Bu kavram çok önemlidir ütüye başlarken yığılmış ütülenmeyi bekleyen çamaşır yığınına odaklanmak
bir süre sonra şalterleri attırabilir benim de asıl yazmak istediğim bu odaklanma meselesi...
-Konumun önemi...
 Ütü masasının yeri her zaman televizyon önü olmasa,bahçeyi sokağı gören pencere ve fonda kulağa hoş
gelen bir müzik sesi olsa daha kolay transa geçilebilir...
-Farkındalık...
Her yerde olduğu gibi ütü yaparkende kendi bildiğimiz yada becerebildiğimiz ölçünün en iyisi olduğunun farkında bilincinde olarak başlayabilmek.
-Özgünlük...
Herkesin kendi el beceresi başkasınınkine benzemez.Özgünlüğü abartmamak gerek. (işe yetiştirme telaşı ile sabahın kör vaktinde uykulu gözlerle yapılan eşin pantolon ütüsünün üç çizgili akordiyon gibi olduğunun,
ne yapan ne giyen tarafından farkedilmeyişinin sonrası özgünlükle açıklanmaya çalışılması inandırıcılıktan uzak olacaktır.)
-Kaliteli bir ütü ve masası...
Markalı şeylerle hiç münasebetim ol(a)madı,ama markalı bir ütü  evlenirken düğün hediyesi diye geldi.
"Altın bilezik alacaktım ama ütü aldım "diyerek hediyesini verirken aslında ne kadar pahalı bir ütüye sahip olacağımın bilincine varmamı istiyordu annenim arkadaşı bir teyze...
Yıllardır her ütüde yani her gün onu iyilikle anarım,çünkü kaliteli bir ütüde dikkati başka yere dağıtmada odaklamada çok etkindir...Maddeleri uzatmak elimizde ama ben konuya girmeye hazırım...
Bugün çarşamba elimde ütümle  buruşuk çamaşırları tek tek güzelleştirmek insan içine çıkılabilir
vaziyete getirebilmek için yine masa başındayım.Odaklanma sorunu yaşamıyorum çünkü dün akşam izlediğim dizi hala hafızamda canlı taze...Cemile geliyor gözlerimin önüne ,ben cemile olsam ne yapardım diye hayallere dalıyorum.Dizi gerçekmiş gibi her salı akşamı canlanıveriyormuş gibi kan ter içinde soluksuz izliyorum ya ütü mütü görmüyor gözlerim adeta dizi içinde cemile oluveriyorum.
Cemile fakir, balıkçı zengin .Fakirin zengin olması lazım.Fakir hiç fakir olarak kalmamıştır dizilerde
hep zengin olabilmiştir  zengin birine abanılarak.Cemile mutlak zengin balıkçı ile evlenmeli.Zengin olunca iyi evlerde oturacak, güzel giyinecek (markalı), sağlıklı beslenecek,hobileri olacak...Keşke hobi
olarak fotoğrafçılığı seçse kaliteli pahalı bir makina alıp kursa gidip inceliklerini öğrense sonra çektiği
fotolara zengin kocasıyla baksa.Her fotoğraf karesinde iyi ki seninle evlenmişim zengin eşim dedirtecek
kadar mutluluk görse Cemile.Atolyede çalışmaktan kurtulsa her sabaha para kazanma mecburiyeti ile değil bugün nerde eğlensem nerden alışveriş yapsam telaşı ile uyansa...Yardım etmeyi de unutma Cemile bir kaç hayır kurumuna üye ol nerden geldiğini unutma da diyeceğim ama mümkün değil.Sarayda
yaşayan saraylı gibi gecekonduda yaşayan gecekondulu gibi düşünmeye mahkum.Saray yada gecekondu
olmazdı herhalde insanlar birbirlerinin sıkıntıları ile hallenebilserledi değil mi Cemile...
Benim ütüm bitti zaten azdı. Cemileye odaklanıp  ütüyü gözlerim kapalı yaptım .Bakalım haftanın diğer ütü günlerinde nerelerde olacağım....

17 Mayıs 2011 Salı

Ev hanımlarının her gün oynadıkları oyun

Puzzle yani yapboz oyunudur.

Oyunumuz gözlerimizin açılmasıyla başlar,bozulan yerleri önce gözler görür sonra beynimizde sıraya koyarız aciliyetine göre, hemen,biraz sonra,bekleyebilir gibi...Ellere sıra gelir yada eyleme.Eller ev hanımı için gözler ve beyin kadar hayati oyunun parçasıdır.Bozulanları tekrardan yapmak oyunu bu.
Gözler bulur beyin tasarlar eller yapar.
Bu yapboz oyununu gözleri kapalı bile yapar evhanımı çünkü her gün yıllarca yapagelir.
Hatta yaptığını bile anlamaz.
Giysiler kirlenir yıkanır ütülenir,karınlar acıkır yemekler yapılır doyrulur,
Eller ile lavabo klozet fırçalanırken ayaklar ile bozulmuş banyo halısı düzeltilir gözler ise lekeli ayna dadır , beyin ,eller dolu sırası değil komutu verene kadar fırça tutan el birden bez tutarak aynanında bozulan temizliğini yapmıştır...
Kaç dakikadır bu banyonun her gün bozulanını yapmak bilinmez ama yıllar geçtikçe tecrübe denen şey
üzerimize yapıştıkça banyonun yapbozu görünmez oluveriyor...
Aynı yemek yapmak yapbozu,giysi yıkama ütüleme yapbozu,pencere silme mobilya tozu alma yapbozu
halı süpürme boş kalan yerleri viledama yapbozu  tecrübelerimiz ile görünmez oluveriyorlar.
Hangi aralık ne zaman yaptığımızı bile anımsayamadığımız bu yapbozları ev halkı da görmez hale geldiğinde harcanan dakikalar içimize taş gibi oturuverir...
Okulda derslerle boğuşan çocuk, işinde bintürlü insanla uğraşan koca için klozet fırçalamanın kaç dakika aldığının hesabının sorulmasının sırası hiç bir zaman gelmez ,bunu bilir evhanımı...
Yada burun kıvrılıp  4,5 dakikada yenen patlıcan dolması için gözlerimin beynimin ellerimin kaç dakika
sırf patlıcan dolması odaklı çalıştığının hesabının sorulmasının vakti hiç gelmeyecektir...
Sabah uyandığında akşam ne yemek yapacağının hesabını yapmaya başlamıştır ev hanımının beyni.
 Patlıcanın kıymanın en uygun en güzel en verimli şekilde nasıl temin edeceğini sabah kahvaltısı hazırlarken çocuğunu servise bindirirken eşin gri pantolonuna en uygun gömleği seçerken , beyin tasarlar.
Hangi markette kaç lira hangi markette taze  tesbit edilip ellenmemişi aranıp tek tek incelenerek
alınacağını sıraya koyar beyin sonra eller görevi alır.Kaç kere sulara girer eller ,temizler ayıklar
yıkar keser pişirir.Sofra kurar sıcak sıcak tabaklara doldurur..."Ellerine sağlık" cümlesini duymasa da olur ev hanımının kulakları.Kulaklar, eller beyin ve gözler kadar çalışmasına önem verilmeyen organıdır evhanımının.Evhanımının kulakları gibi dilinin de çalışması pek makbul değildir...
Neyse aslında yazacaklarım başkaydı şu her gün yapageldiğim yapbozları sıraya koyup eğlenceli bir
seri hazırlamak istiyorum."Ayşe ütü yaparken" de serinin ilk eseri olacak aynı "Ayşegül serisi" gibi.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Çağırdım gelmedi...

İşte bu mahşeri kalabalığın içinde ama arkalarda kalarak çağırdım.
Bu kalabalık bir ilkokula kayıt olabilmek için şaslı numaranın açıklanmasını bekleyen ailelerden oluşuyor.Kalabalığın iki kahramanı vardı sanırım çünkü en çok onların adını duydum."Şans","Hayırlısı"
Şansı çok aradım ,ben bulamadım ama bulan bir kaç kişiyi gördüm.
Onlar şansı bulmuş yada şans onları bulmuş ve şanslı kişi olmuşlardı.Bağırıyor sarılıyor mutluluk belirtisi ne varsa her şeyi yapıyorlardı bu şanslı kişiler.Diğer çoğunluk yani şanssızlar "hayırlısı"diyerek
mutluluk gösterisi yapanlara bakınıyorlardı...Şanslı olmayan kalabalık,iyi ki şans beni bulmadı diyecek kadar gururlu ve mağrur ve kendini beğenmişti sanki...Oysa hepimizin o ilkokula gitmeye hazır çocukları
ve ellerimizde de numaralarımız vardı.Yani şanslı olamayı istiyorduk.Şanssızlık elde kalan tek şey olunca "hayırlısı"nı yorumlamaya başladı kalabalık.Piyangodan ikramiye çıkıp helak olanları,güzel kadınla evlenebilmek için her yolu deneyip boşananı konuşa durdu.Çocuğumuzun çok istediğimiz okula gidemeyişini,hatta çok paramız olmayışını hatta mütavazi evliliğimizi "hayırlısına"bağladık.Çünkü bu mahşeri kalabalıkta uygun olan buydu doğrusu buydu."Hayırlısının"yorumu herkes için farklıydı çin atasözünden doğanın gücünden yogadan vs vs vs...Kendimi yanlız hissettim kalabalık içinde.Oysa bende
onlar gibi görünüyordum.6 yaşında oğlum,elimde numaram dilimde hayırlısı ile...Arkalara köşenin birine gizlendim.Kalabalık içinde de olsa içleri bilene sığındım,asıl istediğimi O na söyledim ,rahatladım.Şanssız kalabalık içine karışıp evime döndüm...

10 Mayıs 2011 Salı

Yalancıktan

Öyle bir dünyada yaşıyorsun ki oğlum,arkandaki deniz boğar,üzerindeki montun olmasa soğuk hava
dondurur...Tek yiyebilebileceğin şey o tutmaya çalıştığın pilastik balıklar olsaydı açlık,fotoğrafını çeken
annen olmasa öksüzlük...Annen bu satırları yazarken herhalde yine her şeyi kötü yanından görüyor ki
dünya aslında  savaşan bir asker gibi üzerine geliyor.Korumak benim görevim diye gözümü üzerinden
ayıramıyorum.Allah'ın koruyuculuğu her zaman güven veriyor.
 Annenin korumaya çalışması ,Allah'ın koruyuculuğu yanında ,plastik balıkları tutmaya çalışmak gibi
yalancıktan aslında...Gerçek olan ,koruyan, O...
Tüm çocuklar soğukla üşümesin,açlık ve annesizlik görmesin...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Yanlış notalarım,ritmi bozuk hayat ezgim...

Babam elinde ki mandolini,bana uzatıyor."Sen müziğin de en güzelini yaparsın" diyor.
 Notaları öğreniyorum,şifre gibi geliyor,müziğin şifrelerini yavaş yavaş çözüyorum.
Pencerelerimiz açık , kayısı ağaçlarının kokusu içinde ben çalıyorum babam söylüyor.

Notalar,anahtarlar,duraklar ve ritim,her ezginin bir ritmi var şifrelerini çözüp çalmaya başlayınca
canlanıveriyorlardı.Sanki ilk kez benim parmaklarımda dile geliyorlar gibi...
Müzik aleti olan herkesin bir bestesi vardır kendine ait,mandolini olsa bile...
Benim bestem henüz  kendisi olamadı.Taklitçi,ikiyüzlü,dedikoducu gibi bir şey henüz.
Hatayı aramaktayım yıllardır,kendi gibi bir beste yada özgün bir beste yapamamaktan sorumlu olan
suçlu o şey ...
O şey hep saklanıyor biliyorum,bazen cesaretsizliğin bazen umutsuzluğun arkasına...
Cesaretsizliği ve umutsuzluğu çok büyütüyorum, arkasına gizlenmiş o şeyi hiç bulamıyorum...
Beste yapmak da ne oluyor sekiz yaşında sadece bir sene mandolin kursuna gitmiş birisi için diyerek
sıyrılıveriyorum.O şey ne ise,onun yokluğu hayat ezgimin ritminin bozulmasının sebebidir işte..
Neyse...Kayısı kokusu ise her zaman mutluluk veriyor....

6 Mayıs 2011 Cuma

Çalışmayan anne olmak


    Çiçeklerin birkaç gün önce fotoğrafı çekilmeliydi.Geç kaldım.Şimdi birkaçgün öncesinin canlılığı
yok çiceklerimde.Halbuki birkaç gün önce çok güzel şeyler yazacaktım ve çiceklerim canlılığı ve renkleriyle yazdıklarıma eşlik edecekti.Oysa şu haliyle çiçeklerimde hüzün verici bir görüntü var.
Geç kalma,zamanında yapamamak ve vakti geçirilen her şeyin görüntüsü bu çiçekler gibi olmaya mahkum mudur?
 Oğlumu ilk görüşümü hatırlıyorum,sol tarafımda kalbimin biraz üstünde bana bakan bir çift göz...
İlk gördüğüm şey evlat yavru oğlum değilde çaresizlikti ve bana bakan bir çift gözde ilk hissettiğim şey sadece çaresiz bir mırıldanışa cevap vermek zorunluluğuydu.
Morarmış buruş buruş bir yüzde simsiyah parıldayan bir çift göz kalbimin üzerinde çaresiz mırıldanıyordu.Baktım ve ilk kez hayatımda çaresiz mırıldanan bir çift göze sahiplendim.Adı annelik yada başka bir şey ne olursa fark etmez ama onun çaresizliğini sahiplenip karnını doyurmak,elini yüzünü
koklamak,koynunda ısıtmak  ile dolup taşmak gibi bir şey hissettim.Bana ihtiyaçla bakan gözler şimdi altı yaşında.Hiç bir şey değişmedi sadece gözleri daha bir büyüdü,ihtiyaçları daha bi arttı.
Zamanında cevap veren bir anne olmuşumdur inşallah.Sabah uyandığında annesini hep kahvaltı hazırlarken bulmuş,günün her saatini annesiyle oyun oynarak geçirmiş,akşam annesinin masallarıyla uyumuş bir çocuk oldun.Annenin misafir olacağı arkadaşı,para kazanacak bir işi olmadı sen altı yaşına basana kadar.Belki asosyal olduk ama bizim elimizde olmayanları dert etmedik dört duvar evimizde hiç
duraksız oyunlar oynadık.Koltuk minderlerini yere indirip gemi yaptık tüm dünyayı dolaştık bilinmedik adalar keşfettik hazineler bulduk,duvarlarımızı hayallerimizin resmini yaparak süsledik.Bir duvarımızda
en güzel hayalimiz her gün bize bakar...Bir küllahta elli top rengarenk dondurma topları....Ne çok gülmüştük ne çok ağzımız sulanmıştı boyarken...Uzaktaki yakınlarımızı özlediğimizde ben otobüs olurdum sen bazen yolcu bazen ikram servisi yapan muavin olurdun her daim yolculara oyuncak ikram ederdin.Doktorculuk,evcilik,marketçilik,itfaiyecilik filan akla gelen tüm oyunları oynardıkta en güzeli
bizim hayallerimizle ilgili olanları idi benim için...Pencereden bakmacılık oynamak en güzeli idi ...
Pencereden görebildiklerimiz ne varsa onları oyunumuza dahil ederdik.Bir kedi bir köpek çöp tenekesi
çiçeklenmiş ağaç dalları yoldan geçen bir araba....Bir kedi olurdun sen kuş peşinde koşardın çiçeklenmiş ağaç dalına çıkar inerken pat diye düşerdin çok gülerdik.Ben çöp tenekesi olurdum akşam olup görevliler gelip beni çöp kamyonuna götürüşlerine heyecanla bakardın...Yoldan geçen bir araba senin olurdu beni alıp götürürdün en çok istediğim o yere...Ben en çok martı olmayı severdim sana arkadaş bulmak için evlerin penceresine konmak,yanlız tek başına oynayan çocuklara "hadi benim oğlumla oynamak için kanatlarıma gel"diyebilmek için...Her istediğini alamayan ama her istediğinde
oyun oynayan bir anne oldum oynarken sıkılmadım saate bakmadım daha önemli hiç bir şeyim olmadı
seninle oynarken.Güzel renkli kitaplar alamadım ama dergilerden gazetelerden resimler fotoğraflar kesip rastgele yanyana koyup hikayeler yaptık.Kapılara bırakılan market reklamlı katologların üzerine  hazine bulmuş gibi atılışımız yeni hikayelerimize malzeme bulmamızdandır...
Çalışmamış bir anne olmak benim için tam zamanlı oyun oynamak hediyesini verdi hayatıma.
Dertli sıkıntılı günlerim de oldu ama hepsi oğlumla oynayarak yaşanılası hale dönüşüverdi...
Onunla geçiremediğim oynayamadığım hiç bir vakte kılıf uyduramayıp,olması gerekenler listemde hiç bir zaman onun olamayacağı vakitlere öncelik veremedim.
Kariyerim,mesleğim,oğlumun dahil olamayacağı her türlü işlerim altı sene sıralarını beklediler,
yeteri kadar annesiyle oynayamamış,masallar dinleyememiş,hayallar kurup onları resimleyememiş bir
çoçukta aynı bu çiçeklerdeki gibi gizli bir hüzün olacağını sanıyorum.
Bu gizli hüznü çiçeklerde yaptığım gibi kaldırıp çöpe atamam.
Anne olduğum gün gözlerime ihtiyaçla bakan canlının aslında en büyük ihtiyacı onu sevdiğimi onun hayatındaki tüm oyunlarında yanında olduğumu hissetirmemi istediğini anlamıştım...